Ana Sayfa Blog Sayfa 3449

Çernobil’i, 30. yıl dönümünde Çernobil tasfiye memuru Yuriy Schumchenko’ya sorduk

Avrupa Çernobil Ağı’nın üyelerinden Nükleersiz.org, Yeşil Düşünce Derneği  her yıl nükleer karşıtı mücadele ve sağlıklı, sürdürülebilir yaşam hakkı gibi konular çerçevesinde panel, toplantı ve organizasyonlar düzenliyor.

Bu seneki program   kapsamında Nükleer Savaşlara Karşı Hekimler (IPPNW ) Avrupa başkanı  Dr. Angelika Claussen’in ve  yine IPPNW’den Alex Rosen ile güncel verilere dayanarak hazırladığı Çernobil ve Fukuşima’nın Sağlık Etkileri adlı kitabının tanıtımı ile  Nükleersiz.org kurucularından da olan Almanya’da yaşayan Dr Angelika Clausssen ile Dr Alper Öktem’in davetiyle Türkiye’ye gelen Çernobil  tasfiye memurlarından Subay emeklisi Yuriy Schumchenko’nun Çernobil tanıklıklarını anlatması yer alıyor.

***

Hafta boyunca haberlerini yaptığımız, 24 Nisan’daki   konuşmasının tam metnini bulabileceğiniz Sinop mitinginde,  27 Nisan’da TBMM’de ve Ankara Nükleer Karşıtı Platform’un evsahipliğinde  konuşmalar yapan, 30 Nisan’da da Mersin’de Mersin Nükleer Karşıtı Platformun  evsahipliğinde de Mersinliler’e Çernobil tanıklıklarını anlatacak olan Yuriy Schumchenko ile Rusça’dan Türkçe’ye Tarana Kaya Aliev’in çevrisiyle, zaman zaman Dr Angelika Claussen’in de katkılarıyla bir söyleşi yaptık,  aşağıda yayınlıyoruz.

Kısaltmalar: YG: Yeşil Gazete, S: Schumchenko   mSv: milisievert

 

meclis önü
Soldan sağa (Yuriy Schumchenko, Dr. Alper öktem, Dr. Angelika Claussen, YG Pınar Demircan )

YG: Bay Schumchenko nükleer santralde hangi tarihler arasında ne kadar çalıştınız?

S: Çernobil nükleer santral kazası meydana geldiği zaman subaydım . Bilirsiniz askeriyede sorgu sual olmaz, kaza sonrası radyoaktif temizliğin yapılması için tasfiye memurluğu görevi verildi. Aslında tasfiye görevi verildiği gün 10 Mayıs kızımın da doğumgünüydü. 11-25 Mayıs arasında toplam 12 gün santral sahasında tasfiye işlerinin koordinasyonunda çalıştım .

YG: Peki görev verilirken size kazanın meydana geldiğine dair bir açıklama yapıldı mı?  

Schumchenko: Dönemin  SSCB Cumhurbaşkanı Gorbaçov nükleer kaza olduğunu kamuoyuna  5 Mayısta açıklamıştı. Ben kazanın kazadan sonraki  ikinci hafta göreve başlamış olduğum için her şeyi biliyordum.

YG: Tasfiye memuru olarak geçirdiğiniz  12 günü nasıl değerlendirirsiniz?  

S: Tasfiye işlerinde görevlendirilen  birimin sorumlusuydum. Tam olarak nükleer sanralin içinde değil ama yine santral sahasında biraz daha arka kısımda bulunuyorduk. Santralin içine 5 defa girmek zorunda kaldım.  Aslında Çernobil santral sahasına 1 kere bile girseniz çok yüksek dozda radyasyon aldınız demektir. Ben 12 günde 290 mSv  radyasyon almış olarak ayrıldım. (Dr. Claussen   daha kolay anlaşılması için 290 milisevertin 29 röntgen ışınına tekabül ettiğini anlatıyor ve ekliyor o zamanki radyasyon maruziyet doz sınırı kümülatif olarak 250 mSv idi)

S: Aslında toplam 250 mSv  aldınız mı Çernobil tasfiye memurluğu görevini bırakıp hastanede tedavi sürecine giriliyordu, benim durumum biraz daha geç farkedildi. Çünkü orda bulunduğumuz her an radyasyon alıyorduk . Arkada  bir göl vardı , radyoaktif kirlilik yüksekti, hava ve topraktan da mütemadiyen radyasyona maruz kalıyorduk . Üstelik şimdiki teknoloji olmadığı için  ne kurşun içeren kıyafetler ne doğru dürüst bir maskemiz vardı

YG: Peki bir karne veya sağlık durumunuzun takibini mümkün kılacak bir evrak verilmemiş miydi size?

S: Evet aslında asker olduğumuz için ben ve benim gibi tasfiye memurlarının sağlık durumlarını takip etmek üzere  bize bir karne verildi. Bu karneyi hep yanımızda taşımalıydık . Aman dikkat hala radyoaktiftir! (Sinirli sinirli gülüyoruz,  Bay Schumchenko, Çernobil kazasından sonra santralde  tasfiye memuru olarak çalışmaya başladığında kendisine verilen sağlık takip karnesini  gösteriyor).

2015-07-28 22-48-29
Karnenin üzerinde şöyle yazıyor “Çernobil nükleer santralinde tasfiye memuru olarak görev yapmıştır, 11-25 mayıs”

S: Tabi bu karne sadece kaç milisievert aldığımızı takip etmek için değildi aynı zamanda Ukraynada bazı şeyleri ucuz ya da ücretsiz almak için bu karneyi göstermemiz gerekiyordu. Bir diğer sebep de bu kartın ayırıcı bir faktör olmasıydı. Açıkçası kazadan sonra radyasyon maruziyet konularında ciddi karışıklık yaşandı . Herkese farklı muamele yapılıyordu, tazminat alabilenler alamayanlar herşey birbirine karışmıştı, bu  karne bizim ayrıcalıklı konumumuzu göstermesi açısından önemliydi.

2015-07-28 22-49-01 2

 

 

YG: Peki  karneye sahip olanlar için tazminat alma hakkı doğuyor muydu?   

S : Evet tasfiye memurları 250mSv üzeri ne çıkan bir oranda radyoaktiviteye maruz kalırsa tazminat alabiliyordu.  Hatta emekli olunmasına az bir zaman kaldığında 1 yıl 3 yıl olarak gösterilebiliyordu. Evet olağanüstü durumlarda uygulama böyle  farklı olabiliyordu. Şu anda da tedavim kapsamında  ilaç  alma hakkım var amaalmam gereken ilaçlar hastanelerde satılmıyor .Bunları karaborsadan satın almak zorunda kalıyorum . Bu noktada da harcayacağım parayı hesap edip kendime ilaç alacağıma kolejde okuyan oğluma ayakkabı almayı tercih edebiliyorum.

Yine de söyleyebilirim ki  ben şanslıydım  çünkü ilk günlerde çalıştığım için maruz kaldığım radyason oranı doğru hesaplandı . Demek istediğim radyoaktiviteye maruz kaldığı için çok fazla insan şikayette bulununca işler karışmıştı ,bunlar hep devlete mali yük olarak görünmeye başladığı için devlet  maruz kalınan dozları düşük göstermeye başladı.

YG: Peki toplamda çalışan tasfiye memuru sayısı kaçtı ? Mesela biz 800 bin kişi olarak biliyoruz. Doğru mu bu rakam ?

S : Tasfiye memurları santralde ve çevresinde  1986-1990 yılları arasında çalıştı. SSCB verilerine göre 800-900 bin arası rakam  dünya genelinde bölgeye gelip tasfiye memuru olarak çalışanların sayısıdır. Ben Ukrayna için konuşabilirim, sadece Ukrayna vatandaşı olarak  200 bin tasfiye memuru  görev yaptı. Lakin 14 Aralık da 26 Nisan kadar önemli bir tarihtir. O gün  4.reaktörün üstüne kapak yapılmıştı.

YG: Ama kapak pek iş görmedi ki şimdi 800 milyon Avroluk bir proje yürütülüyor değil mi?

S : Evet  Kapak projesi pek işe yaramadı, reaktör sızıntısını kesemedi . İçeri kuşlar bile giriyordu.

YG: Tasfiye göreviniz şehir içinde insanların yaşadığı yerleri de kapsıyor muydu?

S: Hayır şehre pek gitmedim , bizim görevimiz santralin içindeydi. Büyük bir binanın içinde, 4 .bloktaydık .Sabah 4 te kalkıp geceyarısına kadar çalışıyorduk  Temizlik ve ertesi güne hazır etmek de vardı işin içinde .

YG: Peki tasfiye işlerinden biraz bahseder misiniz, neler vardı bunun içinde?

S:  Tozu hapsetmek , radyoaktif partiküller havaya karışmasın diye  özel bir macun gibi ağdamsı, zamk gibi bir şey kullanıyorduk . Dışarda da herşeyi toprağın içine gömüyorduk ,arabaları, eşyaları….

YG: Ekibiniz kaç kişilikti ? Çalıştığınız sürece radyasyon maruziyeti kaynaklı  ölümler oldu mu?

S: Sorumlusu olduğum ekip 60 kişilikti fakat maalesef sadece 35 kişi çalışmaya   devam edebildi . 25 kişi yuksek doz almış olarak ayrıldı . Arkadaşlarımızdan 2 kişiyi kaybettik.  Ardından  itfaiyecilerden 100 kişi öldü.

Aslında daha çok kişi öldü ama maalesef santralde çalıştığı ispat edilemedi.Çünkü ölüm nedeni felç  ya da kalp krizi de olabilirdi. Açıkçası Çernobil’de ölenlerle hiç ilgilenilmedi, daha ziyade kalan sağlarla ve onların nasıl,ne kadar  çalıştırılacağıyla ilgilenildi. Zaten ölenlerin istatistiki kayıtları da doğru bir şekilde tutulmuyordu.

YG: Santral içerisinden pek ayrılamadığınızı söylediniz ama doğada,ç evrede her hangi bir değişim olup olmadığına dair bir gözleminiz var mı?

S: Gözümüzün önünde kızaran bir ağaç gördük, diğer ağaçlar da şekil değiştirdi, otlar aşırı büyüdü.  Balıklar mutasyona uğradı. Biliyorsunuz ekosistemi durduramazsınız , nehir akar göle karışır, bunu da engeleyemezsiniz.  Hayvan DNA’larında bilinmeyen mutasyonlar görüldü mesela siyah renkli bir kuşta beyaz benekler görülmeye başlandı. Yine canlılarda beyin küçülmesi tespit edildi.

YG: Peki santral civarına hiç merak edip tekrar gittiniz mi ?

S: Subay olduğum için bir çok şey üstüme zimmetliydi, bunları iade etmek için  1986 yılının Ağustos ayında tedavi sonrasında bölgeye  bir ziyaret yaptım  ama 30 kilometre  içine girmedim , çünkü bunu 1 kere yaptığınızda bile çok yüksek radyoaktiviteye maruz kalabilirsiniz, tüm tedavim boşa giderdi. Çernobil’e gitmeyi hep  çok istedim ama korkmasam da gidemezdim zaten asker olarak yurt dışı  rotasyona tabiydim.

Ukrayna Ulusal Çernobil derneği'nin logosu
Ukrayna Ulusal Çernobil Derneği’nin logosu

YG: Tasfiye memurluğu görevinizin ardından neler yaptınız?

Tasfiye memurluğu görevimden sonra önce tedavi oldum zira, 290 mSv aldıktan sonra tüberküloz belirtileri gösteren ağır bir hastalık geçirmiştim, kan kusuyordum. Tedavim tamamlandıktan  sonra 1990’larda Çernobil ile ilgili çalışan sivil toplum örgütleriyle bağlantı kurdum. Ben sivil toplum örgütlenmelerini severim, bu ilgim askeriyede pek hoş karşılanmıyordu ama peşini bırakmadım. 1989’da Çernobil’den sonra şehir derneğinin başkan yardımcısı seçildim. 2005’te ise Ukrayna Ulusal Çernobil Derneği’nin başkanı seçildim, halihazırda bu dernekte nükleer santrallere karşı örgütlenmeler kurmaya devam ediyorum.

YG: Fukuşima nükleer santral kazası olduğunda ne düşündünüz? Fukuşima’ya kazadan sonra gittiniz mi? Kazayı televizyonda izleyip haberleri okuyunca anılarınız ve korkularınız tazelenmiş oldu mu?  

S : Açıkçası bu sorunun bana sorulmasını hep istemiştim ama kimse sormadı. Size çok teşekkür ederim. Siz kadınlar bağlantıları daha kolay kuruyor, mücadelenin anlamını daha iyi kavrıyorsunuz. Endişeleriniz hakiki ve içten bu sebeple mücadeleye vereceğiniz katkı çok önemli oluyor. Benim de 3 kızım var onları çok seviyorum.

(Dr Calussen, çevirmenimiz Aliev Hanım ve ben birbirimize bakıp gülümsüyoruz)

 

meclis ambulans
Bay Schumchenko’ya “Fotograf için ışık iyi ama arkada ambulans manzarası olur mu” diyorum? “Benim hayatım ambulans” diye cevap veriyor. Bunun üzerine ben de ambulansı fon olarak kullanıyorum.

S: Çernobil  kazası olduğu  zaman 25 yaşındaydım şimdi ise 55 yaşındayım çok farklı algılıyorum. Fukuşima’daki reaktör patlamaları  beni çok etkiledi. Ama hayır Fukuşima’ya hiç gitmedim.

Nükleer santrallerle ilgili olarak derneğimizde sivil toplum farkındalık arttırma sorumluluklarımız da var. Bu kapsamda çocuklarla konuşuyoruz. Fakat çocuklar teknolojiye meraklı ve onlara öyle lanse ediliyor ki çocuklar nükleer santralin iyi ve zararsız bir şey olduğunu düşünüyor.

Sonra ben onlara kendi  anılarımı yaşadıklarımı anlatıyorum ve tekrar soruyorum, ne düşündüklerini, nükleer santral isteyip istemediklerini…. cevap genelde istemedikleri şeklinde oluyor.

YG: Dünyada halihazırda 400 reaktör var, ne düşünüyorsunuz sizce potansiyel bir tehlike mi?

S : Maalesef öyle,  Çernobil’de reaktörler durmuş vaziyette ama tehlike devam ediyor, yani nükleer santral aslında insanların kontrol edebildiği bir şey değil, devrede olsun olmasın her zaman tehlike potansiyeli taşıyor . En güvenli bildiğimiz santraller Japonya’daki santrallerdi. Buna rağmen Fukuşima gibi bir kaza yaşanabildi. Fay hatları nükleer santraller açısından ayrıca büyük risk teşkil ediyor.

Öte yandan maalesef insanları yoksullukla imtihan ediyorlar ve sonra da nükleer santraller üzerinden zenginlik vaat ediyorlar. İnsanlık teknolojiyi ileri bir boyuta getirdi evet  ama aynı teknoloji nin artık yaşamımıza engel olduğunu da görelim.

Toprak, su, hava sağlıklı yaşamamıza elvermiyorsa biz ne yapalım parayı pulu ?  İnsanoğlunun çok aciz oldugunu düşünüyorum. Biz doğaya kötü muamele ettiğimizde o muamelenin bize geri dönüşü  çok acıklı oluyor, ekosistemde bir toz kadar yerimiz var. Ben inanclı bir insanım ve şunu söyleyebilirim ki, kesinlikle doğaya verdiğimiz zarar kadar zarar göreceğiz.

Lütfen, mum yakalım ama, artık nükleer santral kurmayalım, mevcutlardan da kurtulalım !

 

Röportaj: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

[FotoÖykü] Ve eşi – Tuğba Gürbüz

“Tanıştığımıza memnun oldum,” diyor.

Her karşılaşmamızda yeniden tanışıyor, her defasında memnun oluyorlar. Her biri, kocamın eski arkadaşları…

Hayatımızda her şey eski zaten, kocama ait. Onun eski eşyaları, eski arkadaşları ve her zaman bizi yolda bırakan eski arabası. Buna bile söylenmiyorum.

Elini sıkıyorum kibarca. Nasıl olduğunu soruyorum, oğlunu, hasta annesini ve diğer şeyleri…

“Ah canım, biz karşılaşmıştık değil mi? Nasıl da hatırlıyorsun. Dikkat et şekerim, fil hafızası var karında,” diyerek içeri sesleniyor.

Gülüşüyoruz.

Salona geçmesini, benim masayı hazırlayacağımı söylerken çoktan yanımdan uzaklaşıyor. Dert etmiyorum. Beyaz haplarım iyi geliyor. Yataktan çıkabiliyorum. İşe gidiyorum. Hatasız günlük işlemlerimi yapıyor, müşteri şikâyeti almadan mesaiyi bitirebiliyorum. Yemek yemeyi unutmuyorum mesela. Sabit bir kuaförüm bile var. Saçlarımı hangi yöne ayırdığımı sorduklarında sağa diyorum kararlı bir sesle. Her sabah banyoda yalnızken ayna karşısında prova yapıyorum. Apartman görevlisine günaydın denecek. Servisi beklerken mahalleliyle birlikte parkın önüne kuru kedi maması bırakılacak. Çocuğunu kreşe bırakan annelere ve çocuklarına gülümsenecek, en çirkin ve mızmızlarına bile. Ve güne başlıyorum. Uzun, yorucu bir günün sonunda, misafir ağırlayacaksak, ılık bir duş alıyorum. Ve tekrarlıyorum. “Hoş geldin. Nasılsın? Rakına buz alır mısın? Ara sıcaklar geliyor. Tatlıya da yer bırakın.”

Foto- Çağlar Gürbüz (2)

Huzurevinden aranınca duşa vakit kalmadı bugün. Altına kaçırıyormuş anneannem. “Müdüre hanımın kulağına giderse…” Çaresiz gittim. Tarife artmış. 100 lira verdim her hastabakıcıya. Emekli aylığı yetmiyor bakımına. Her ay içeri giriyorum. Geçen ay on kez telefon açtılar, özledi sizi diye. Sandım ki, hatırladı. Ben konuştum, o sustu.  Ekstraymış meğer.

“Canım mezeler nerede kaldı? Öleceğiz açlıktan.”

Dün geceden pişirdiğim zeytinyağlıları masanın üstüne taşıyorum. Ekmekleri incecik dilimliyorum. Kızartıyorum sonra. Sıcakken tereyağı sürüyorum üzerlerine. Eski kaşar, tulum peyniri ve Ezine peynirini yerleştiriyorum büyükçe bir tabağa. Maaşın yarısını gömdüm şarküteri ve içki reyonuna. Keyfi yerinde Ahmet’in. CD değiştirmek için eğilince kıçının çatalı görünüyor. Kadınların gözleri kayıyor, fark ediyorum. 1-0 öne geçiyorum, sadece bu anlarda. Demlenme şarkıları dolduruyor evin içini. Her durum için bir CD’si var Ahmet’in. CD’lerin kapaklarını sesli okuyor biri. Şuh, şımarık bir sesle, “Sevişme şarkılarını dinleyelim Ahmetçiğim,” diyor.

“Siz gittikten sonra dinleyeceğiz onu.”

Bana çapkınca bir bakış atıyor, yükselen “Ooo!” sesleri arasında. Derin bir sohbete koyuluyorlar. İkili, üçlü küçük gruplar halinde. Kaç kişi olduğunu saymaya çalışıyorum. Rakı bardakları yetmeyecek galiba. Bir koşu karşı komşudan bardak ve buz takviyesi alıyorum. Mualla abla takılıyor gene.

“Bütün kadınların gözü üstünde. Dikkat et.”

Farkında değilim sanıyor. Susmam bu yüzden, hep bu yüzden oysa.

Zil çalıyor. Göz ucuyla Ahmet’e bakıyorum. Yerinden doğrulmuyor. Şehvetle anlatmaya devam ediyor.

Kapıyı açıyorum.

“Merhaba Hale. Ne güzel kokular geliyor içeriden.”

Jale diye düzeltecek oluyorum. Ne fark eder, bir dahaki sefere yerime bir başka kadın koysam, ben zanneder elini sıkar, devam ederler. Şakaklarımın gerildiğini, kalbimin daha hızlı çarptığını, nabzımın yükseldiğini hissediyorum. Ağrıyan yerleri ovuşturmaya başlıyorum.

“Ah canım, başın mı ağrıyor?”

Elini başımın dört beş santim yukarısında tutup beklemeye koyuluyor.

“Şimdi nasıl Lale’ciğim? Geçti mi?”

Kadıköy’den Hale, Lale, Jale, hepimiz gayet iyiyiz, demek istiyorum. Bunun yerine kötü bir gün geçirdim, ağrı kesici alsam iyi olacak, diyorum.

“Ne iş yapıyordun?”

“İşte kötü bir gün,” demedim oysa. Sivil hayatta da kötü günler geçirebiliyor insan, belki daha bile kötü günler…

“Bankacıyım ama işle ilgili değil. Anneannem Alz…” Sözümü bitiremeden Ahmet sesleniyor.

“Canım, buz var mı?”

Ahmet’in canı çıkasıca canı, masaya tüm istenenleri taşıyor, kadehleri kaldırıyor, boşları topluyor. Buz kalıplarına içme suyu dolduruyor. Rakı sonrası dileyene çay, dileyene bira servisi yapıyor. Meyveleri dilimliyor. Çerezleri koyuyor önlerine. Bir saat çenelerini meşgul edecek nevale hazır. Evin tek banyosuna girip kapıyı içeriden kilitliyorum. Yokluğumu ne zaman fark edeceklerini düşünüyorum. Birilerinin çişi gelene ya da içecekleri bitene kadar, belki. Kapının birkaç kere tıklatıldığını işitiyorum. Önemsemiyorum. Mermer zeminde oturmaya devam ediyorum. Hayattaki tek akrabam, huzur evinde yatıyor. Ben ise ondan kalan evde, haftanın en az üç gecesi, ismimi dahi akıllarında tutma nezaketi göstermeyen insanları ağırlıyorum. Banyo dolabını açıyorum. İlaç kutusunu tuvalete boşaltıp sifonu çekiyorum. Oturma odasına gidiyorum. Anneannemin bıraktığı gibi duruyor her şey.  Geri kalan tüm odalar, Ahmet’in evinden gelenlerle dolu. Televizyonu yerleştirebileceğim bir köşe arıyor gözlerim.

Müdürümü arayıp hafta sonuna kadar izin alıyorum. Birkaç eski dostu arıyorum. Tuğçe, iç mimar. “İki günlük iş, çok değil.  Depodan eski mobilyalar gelecek, eskisi gibi yerleştirilecek. Fotoğraf varsa, işimiz daha da kolay,” diyor. Fikrimi değiştirmemden korkuyor olmalı. Sürekli yeni mesaj yolluyor. Bu mevsimde kaplıca güzel olur gerçekten. Devre mülklerine gitme teklifine atlıyorum.

Foto - Çağlar Gürbüz

Tek laf etmeden, haber vermeden Ahmet’in eşyalarını depoya taşıma ve kilidi değiştirme planı tam olarak içime sinmiyor. Bunca yılın hatırı var. “Ne konuşması kızım!” sesi çınlıyor kulaklarımda. Herhangi bir konuşmayı beni yatağa atmasına izin vermeden bitirmem mümkün değil, biliyorum. Tuğçe haklı. Ebru halleder işin hukuki boyutunu. Sevdiğim adamdan, hukuki boyut diye bahsetmek gücüme gidiyor. Neredeyse vazgeçecekken, Ahmet’in sözlerini işitiyorum. “Bu iyi, sen bir de eski karıyı görecektin,” diyor. Bilmem kaçıncı kez boşanmasını anlatıyor gülerek, mahkemelerin gülünçlüklerini. “Kentli Adamın Mağduriyeti” Tek kişilik stand-up! Aynı bayat esprileri, kendi dışında her şeyi yok sayan tavırları midemi bulandırıyor. Anneannemle kısa kaplıca tatilimiz için birkaç kıyafeti sırt çantamın içine tıkıştırıyorum. Bir kedi gibi sessizce süzülüyorum merdivenlerden aşağı. Evin yedek anahtarı ve Tuğçe’nin istediği eski fotoğrafların olduğu bez çantayı apartman görevlisine veriyorum. Kısa açıklamalarım adamın kafasını karıştırıyor ama anneannemin döneceğine memnun.

Beni bekleyen taksiye doğru yürüyorum.

 

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

25-Tuğba-Gürbüz

 

Öykü: Tuğba Alaybeyoğlu

Fotoğraflar: Çağlar Gürbüz

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Sebzeli Karnıyarık – Sevin Turan Bettscheider

Merhabalar,

Karnıyarık tarifinin en hafif haliyle karşınızdayım. Karnıyarığı yemesi iyide, fazla yağlı olmasa diye hep söylendiğim bir zamanda, fırında pişirerek yapmaya başladım.  Közleyerek daha lezzetli olacağına eminim ama o fırsatı herzaman bulamıyorum.  Eve nerdeyse hiç et almadığım için de, bu yemeği hep sebzeli yapıyorum.

Sebzeli Karnıyarık

20

Malzemeler:

3 Adet patlıcan
300 gr konserve domates (4 adet büyük boy sulu domates)
1 adet soğan
2 adet yeşil sivri biber
3 yemek kaşığı+ 4 yemek kaşığı zeytinyağı
120 gr beyaz peynir
maydanoz
1 diş sarımsak
üstü için kaşar peynir
tuz, karabiber, kekik
sosu için 2 yemek kaşığı salça, su

Yapılışı:

19

İlk önce patlıcanları isteğe bağlı olarak 2 ye ayırın. Bendeki patlıcanlar tombuldu ortadan 2 ye ayırdım. Uzunlamasına da ikiye ayrılabilir. Fırın tepsisine yağlı kağıt yerleştirip patlıcanları dizin. Üzerinden çok derin olmayacak bir kesik atın, (daha sonra kestiğiniz yerden içini açmak kolay olur hemde pişmesi kolay olur)ve fırça yardımıyla tuz ve kekik eklediğimiz yağ ile yağlayın. 200 derece fırında 40 dakika pişirdikten sonra çıkarıp kesik atılan yerden çatal yardımıyla içini açarak ve ezerek yumuşamasını sağlayın. Fırına tekrar koyun ve 30-40 dk daha pişirin.

22

Diğer tarafta 3 yemek kaşığı zeytinyağı ile soğanı ve sarımsağı kavurun. Yeşil biberleride küçük küçük doğrayıp ilave edin ve birkaç dakika daha kavurmaya devam edin. Domatesleri ekleyin. Menemen kıvamına gelene kadar ocakta tutun, daha sonra beyaz peynir ve maydanozu da ekleyip ocaktan alın. Patlıcanlar pişince sosu içine ekleyin ve üzerine isteğe bağlı kaşar peynir ekleyin. Patlıcanları koyduğunuz tepsinin içine de 2 yemek kaşığı kadar salça, tuz ve karabiber eklediğiniz suyu (1-1,5 su bardağı su) ekleyip 200 derece fırında suyunu büyük ölçüde çekene kadar (30-40) dk pişirin.

Afiyet olsun…

23-Sevin-Turan

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

“Kömerkeoloji” (Kömür, Erke, Ekoloji) – Ömer Madra

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

“2016’nın ilk üç ayı öyle sıcaktı ki, küresel hararet, COP21 iklim konferansında koyulan sıcaklık tavanına gelip dayandı bile; oysa konferansın imzacı ülkeleri uluslararası taahhütlerini henüz onaylamış bile değiller.

12

1. “2016’nın ilk üç ayı öyle sıcaktı ki, küresel hararet, COP21 iklim konferansında koyulan sıcaklık tavanına gelip dayandı bile; oysa konferansın imzacı ülkeleri uluslararası taahhütlerini henüz onaylamış bile değiller. …En sıcak 16 yılın 15’i 2000’den bugüne olan sürede kayda geçti. NASA bilimcisi Gavin Schmidt, 2016’nın da kayda geçen en sıcak yıl olacağından “yüzde 99 emin” olduğunu söylüyor.

2. “22 Nisan’da (Dünya Günü) ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, ülkesinin insan kaynaklı iklim yıkımını yavaşlatması beklenen uluslararası taahhüdünü, kucağında torunu ile imzaladı. (Anlaşmayı Türkiye adına imzalayan Çevre ve Şehircilik Bakanı Fatma Güldemet Sarı da bunu ‘tarihi bir gün’ olarak değerlendirdi: ‘…Earth Day’ diyorlar buna, gerçekten Dünya günü bugün.’

3. “Sorun şu ki, bu sembolik imzaların atılmasından üç gün önce NASA’nın açıkladığı veriler, 2016’nın ilk üç ayında, Paris görüşmelerinin koyduğu eşiğe, yani endüstri çağı öncesindeki 1,5 derece Celsius tavanına çok yaklaşıldığını ortaya koymuştu.

4. “Ne yazık ki, Gezegendeki bu dramatik hararet artışı eğiliminin azalmadan süreceğini gösteren kanıtlardan başkası yok elimizde… Şaşırtıcı olan şu: Endüstri çağı başından Ekim 2015’e kadar geçen [250 yıllık] sürede gezegen 1 derece ısınmışken, bundan sadece 4 ay sonra küresel hararet bir 0.57 derece daha yükselmiş durumda… Duygusal olarak bunu kayda geçmeye hazır olanlar için bu ısınmanın sonuçları, dehşet verici.”

(Dahr Jamail, “Temperatures in 2016 Approach Limit Set at Paris…”/ “2016’da Hararet  Paris İklim Konferansı’nda Saptanan Sınırlara Yaklaştı”, Truthout, 26 Nisan 2016/ Türkiye Çevre Bakanı ile ilgili parantez notu: ÖM)

***

1. Kömürle ilgili çevresel hassasiyetlerin farkındayız. Biz gelişmekte olan bir ülkeyiz. Karbon emisyon ölçümlere baktığımızda ABD dahil birçok gelişmiş ülkeden çok çok farklıyız. Teknolojinin tüm imkanlarını kullanan, çevre koruması, işgüvenliği açısından tüm önlemi almış son derece modern santrallerde yerli kömürümüzü sonuna kadar kullanmaya devam edeceğiz.

2. “…Dünya kömürü terkediyor, biz de terkedelim demenin ne kadar temelsiz bir yaklaşım olduğu ortada. Türkiye’nin kömürden yararlanmaması kesinlikle düşünülemez. Önümüzdeki 10 yılda Türkiye’nin hedeflediği büyüme rakamlarının tutturması, istikrarını sürdürmesi için 50 bin meagabayta yakın yeni yatırım yapmak zorundayız. Tabii ki, güneşten, rüzgardan ve nükleerden yararlanmaya devam edeceğiz.”

3. “Yakıtın yakılmasıyla ortaya çıkan zehirli gazlar… soğutma kulesi merkezinden atmosfere deşarjı, kirleticilerin atmosferde daha iyi bir dağılım göstermelerine ve dolayısıyla tesisten kaynaklanacak kirleticilerin Yer Seviyesi Konsantrasyon değerlerinin azalmasına imkan sağlayabilmektedir.

4. “…Yanma gazları, … dayanıklı malzemeden yapılan özel borularla soğutma kulelerine taşınacak ve yatay eksende karışmadan, merkezi bir gaz akışı ile atmosfere yükselebilecek şekilde soğutma kulesinin merkezinden verilecek… yükselen çok daha fazla bir hava kütlesinin yarattığı itişle, baca gazının atmosferde daha yüksek seviyelere ulaşması beklenmektedir…

(“Bakan Albayrak: Dünya Kömürle Enerji Üretmeye Devam Edecek,” Milliyet gazetesi, 24 Nisan 2016)

***

1. En büyük bayramımız olan 29 Ekim’de başlattığımız ve bugüne kadar yazılı ve görsel basında yer alan “Erke Bilimsel Düşüncenin Gücü” sloganının sizlerde bir merak uyandırdığının bilincindeyiz. Sayın konuklar, tarihe mal olacak bu buluşu teknik detaylarına inmeden açıklıyorum.

2. Bu buluş ile erişilen sistem çevreye zarar vermeyen, istenilen güç ve sürati sağlayabilen, doğrudan hareketin elde edilebildiği, yakıt gerektirmeyen bir kuvvet makinesidir. Sistemin çalışmasında maddenin atalet özelliğinden faydalanılmaktadır.

3. Bu sistem ile çalışan makinelerde istenilen yerde istenilen miktarda elektrik elde edilebilir. Tüm kara, hava ve deniz taşıtlarında kullanılabilir. Ayrıca bu buluşla küresel ısınmanın önlenmesi, dolayısıyla iklim bozukluklarının zararlı etkilerinin ortadan kaldırılması sağlanır. Böylece insanlık kendi eliyle hazırladığı bir sona gitmekten kurtulur.

4. Ancak bilimsel bilgi ile çevreye saygılı ve sürdürülebilir kalkınma sağlanabilir. Bu anlayışın bir sonucu olan buluşumuz, başta Türk milleti olmak üzere tüm dünya insanlığına sunulmuş bir hizmet olarak değerlendirilmektedir”.

(“Erke Dönergeci: Em. Tümgeneral Çetin Uğural, Erke Araştırmaları ve Mühendislik A.Ş’nin asra yön verebilecek buluşunu açıkladı”, Milli Çözüm Dergisi, 3 Ocak 2007)

***

1. Her şey Her şeye Bağlıdır. Bütün yaşayan varlıklar için tek bir biyosfer vardır ve birini etkileyen, tümünü etkiler.

2. Herşey Mutlaka Bir Yere Gitmek Zorundadır. Atık ürünlerin ortadan kaldırılabileceği fikri bir kuruntudan ibarettir.

3. En İyisini Doğa Bilir. İnsanlar doğayı “düzeltmek” için teknolojiyi kullanmaya kalktılar, ama doğal bir sistemde böyle bir değişim “büyük olasılıkla o sisteme zarar verecek”tir.

4. Bedava Yemek Diye Bir Şey Yoktur. Doğal dünyada, her kazanımın bir bedeli vardır ve eninde sonunda bütün borçlar ödenir; denklemin her iki yanı eşit ve dengede olmalıdır.

(“Barry Commoner’a Göre Ekolojinin 4 Yasası”; Açık Kitap: Yazı Kalır, Temmuz 2010)

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

13--Ömer-Madra

 

 

Ömer Madra

‘Çernobil’deki nükleer felaketin Türkiye’de de yaşanmasına izin vermeyeceğiz’

“Çernobil ve Fukuşima’dan sonra” Avrupa Eylem Haftası etkinlikleri kapsamında Almanya ve Ukrayna’dan gelen heyetin Türkiye’deki nükleer santral tehidi altındaki bölgeleri ziyareti devam ediyor. Nükleersiz.org’un kurucularından Dr. Angelika Claussen ve Dr. Alper Öktem’in daveti ile Türkiye’ye gelen Ukrayna’dan tasfiye memuru Yuriy Schumchenko, 24 Nisan’da Sinop’ta gerçekleştirdiği konuşmanın ardından 30 Nisan Cumartesi günü de Mersin’de nükleer tehlikesine karşı konuşma yapacak.

Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği ile Hürriyet Gazetesi’nde yer alan haberimize göre 26 Nisan 2016, Çernobil Nükleer Felaketi’nin 30. yıldönümü. Bu kapsamda Avrupa çapında Belarus, Belçika, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Polonya, İspanya, Ukrayna ve Türkiye’den sivil toplum örgütlerinin katılımıyla Uluslararası Eğitim ve Değişim Derneği (IBB) çatısı altında oluşturulan Avrupa Çernobil Ağı nükleer karşıtı mücadele ve sağlıklı, sürdürülebilir yaşam hakkı gibi konular çerçevesinde panel, toplantı ve organizasyonlar düzenleniyor.

17

Avrupa Çernobil Ağı’nın Türkiye ayağındaki etkinlikleri ise bu ağın üyesi olan Yeşil Düşünce Derneği ve Nükleersiz.org “Avrupa Eylem Haftası için “Çernobil ve Fukuşima’dan sonra” konulu bir paneller serisi planlamış durumda.

Almanya’dan Türkiye’ye gelen Uluslararası Hekimler Birliği Avrupa Başkanı Dr. Angelika Claussen ve Güneş Gönüllüsü olarak da bilinen Dr. Alper Öktem‘in yanısıra 30 yıl önce Çernobil felaketinin yaşandığı dönemde radyoaktif bölgenin temizliği görevini de yürüten tasfiye memuru Yuriy Schumchenko da Çernobil felaketinin birebir tanığı olarak Sinop ve Ankara’da konuşmalar yaptı. Ankara Nükleer Karşıtı Platform’un ev sahipliğinde düzenlenen organizasyonda Nükleersiz.org koordinatörü Pınar Demircan da   2 yıldır katıldığı Fukuşima anma etkinlik ve organizsyonları üzerinden  Fukuşima’daki son durum hakkında sunum yaptı.

TBMM’DE BASIN TOPLANTISI

21

Heyet, Sinop’taki temaslarının ardından Ankara’ya geçti ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Mersin Milletvekili Prof. Dr. Aytuğ Atıcı‘nın daveti ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) görüşmelerde bulundu. Heyet ile birlikte TBMM’de bir basın toplantısı da düzenleyen CHP Mersin Milletvekili Prof . Dr. Aytuğ Atıcı, Çernobil nükleer faciasının yıldönümünde nükleer tehlikeye dikkat çekerken, “Çernobil’deki nükleer felaketin Türkiye’de de yaşanmasına izin vermeyeceğiz” şeklinde konuştu.

22

Aytuğ Atıcı’nın ardından söz alan Dr. Angelika Claussen ise Türkçe’de yeni yayınlanan “Nükleer Felaketlerle Yaşamak” kitabının içeriği hakkında bilgi verdi. Çernobil Nükleer Felaketi sırasında bölgede bulunan ve radyasyondan etkilenen Yuriy Schumchenko, meclisteki basın toplantısı sırasında sözlerine, “Sizlere Çernobil kazasının hemen ardından bölgenin 30 km çapındaki bölgede geçirdiğim iki haftayı anlatmak istiyorum” diyerek başladı ve “Mayıs 1986’de bölgede tasfiye memuru olarak bulundum, görevim radyoaktif bölgenin temizliği idi. Bir gün terk edilmiş bir köyde, diğer gün radyoaktif kirlilik nedeniyle yeşilliği birdenbire kıpkırmızıya dönmüş bir ormanda çalıştım.” şeklinde konuştu.

Meclisteki görüşmelerde ayrıca Türk Tabipler Birliği adına Dr. Kayıhan Pala da nükleer santrallerin sağlık alanında nelere mal olabileceğine dair bir konuşma yaptı.

Avrupa Çernobil Ağı’nın bileşenleri Yeşil Düşünce Derneği ve Nükleersiz.org’un daveti ile Türkiye’de bulunan heyetin son durağı ise Akkuyu Nükleer Santral’inin tehdidi altındaki Mersin.  Mersin’de 30 Nisan’da nükleer karşıtı bir konefaransa katılacak Dr Angelika Claussen, Dr Alper Öktem ve Yuriy Schumchenko’ya Dr. Umur Gürsoy da eşlik edecek. Gürsoy, Çernobil tanıklıklarının aktarıldığı “Çernobil Halk Mahkemesi” kitabını dilimize kazandırmıştı.

YENİ KİTAP: NÜKLEER FELAKETLERLE YAŞAMAK

Çernobil’in 30 yılı anması etkinliklerinde yeni bir kitap da yayınlandı. Yeni İnsan Yayınevi tarafından basılan ve Türkçe’ye Dr. Alper Öktem’in kazandırdığı kitabın yazarları ise Dr. Angelika Claussen ile Alex Rosen.

19

Kitabın Türkiye’de yayınlanmasını müteakip 4 Mayıs Çarşamba akşamı Yeryüzü Derneği’nin Kadıköy’deki ofisinde kitap tanıtımı ve kokteyl de düzenlenecek. Buluşma kapsamında Dr. Ümit Şahin’in kolaylaştırıcılığında gerçekleştirilecek, “Nükleer Felaketlerle Yaşamak: Çernobil ve Fukuşima’nın Sağlık Üzerine Etkileri” söyleşisinde ise kitabın yazarlarından Angelika Claussen ile çevirmeni Alper Öktem katılımcılar ile buluşacak.

 

(Yeşil Gazete, Hürriyet)

Bozcaada Ekolojik Belgesel Festivali için son başvuru tarihi 15 Mayıs

Sansürsüz festival olma duruşuyla belgesel yönetmenleri ve izleyicileri için perdesini germeye devam eden Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BİFED), üçüncü yılında da, aynı gökyüzü altında direnenlerin hikayelerini, Çanakkale’nin rüzgarıyla serpilen üzüm bağları, Ege Denizi’nin vurduğu eşsiz kıyıları betonlaşmasın diye mücadele eden ilçesi Bozcaada’da bir araya getirmeye hazırlanıyor. 12-16 Ekim 2016 tarihleri arasında gerçekleşecek olan BİFED’in Uluslararası Yarışma ve Gaia Öğrenci Ödülleri Yarışması için başvurular sürüyor.

bifed

Daimi teması ekoloji olan BİFED, amacını, yaşadığımız dünyanın sorunları ve zenginlikleriyle ilgili filmlerin, her türlü sanat eserinin üretimine ve sunumuna yeni bir neden oluşturmak, bu çalışmaları ödüllendirmek, ciddi ve bağımsız bir alan yaratılmasına öncülük etmek olarak tanımlıyor. Bozcaada Belediyesi ve Bozcaada Turizm İşletmecileri Derneği (BOZTİD) tarafından  organize edilen festival, doğa, toplum, iş ve işçi sağlığı, göç, tarım, yerel haklar, tohum, gıda, kentleşme, enerji meselelerini konu alan filmleri gösterirken, hem yönetmenler hem de izleyenler için umut veren özgür bir platform olmayı hedefliyor. Festival, Fethi Kayaalp Uluslararası Belgesel Yarışması, Gaia Öğrenci Ödülleri YarışmasıPanorama Film Gösterimleri, Söyleşi ve Atölye çalışmaları ve Çocuk Filmleri bölümlerinden oluşuyor.

bifed başvuru

Geçen yıl yarışma bölümüne 45 ülkeden 180 filmin başvuruda bulunduğu festivale bu yılki başvurular 15 Mayıs Pazar günü sona erecek. Yarışmaya başvuran filmlerin konusunu çevre sorunlarından almış ve 1 Ocak 2012 tarihinden sonra çekilmiş olması gerekiyor. Yönetmenliğini Petra Holzer’in, koordinatörlüğünü Ethem Özgüven’in, başkanlığını Bozcaada Belediye Başkanı Dr. Hakan Can Yılmaz’ın üstlendiği festivalde, dereceye giren filmler için Fethi Kayaalp Büyük Ödülü 7.000 TL, ikincilik ödülü 5.000 TL, üçüncülük ödülü ise 3.000 TL , öğrenci filmlerini desteklemek amacıyla festivale geçen yıl dahil olan Gaia Öğrenci Ödülü ise 1.000 TL olarak belirlendi. Yarışmaya katılım koşulları ve başvuru formu http://www.bifed.org/ adresinde.

Sadece yarışmaya katılmak, dünyanın farklı yerlerinden yönetmenlerin perdeye yansıyacak filmlerini kaçırmamak, baskı ve sansüre karşı özgürlükten yana kullandığı dille dikkat çeken festivalin bir parçası olmak için heyecanlanan belgesel yönetmenleri değil, çevre felaketine ve yaşam hakkı müdahalesine dönüşen her türlü girişime karşı yaşamdan yana duran, yalnız hissetmeme ihtiyacı duyanlar da umutlanmak, ilham almak ve Bozcaada’yı bir de sonbaharda yaşamak için not etsinler 12-16 Ekim tarihlerini bir yere.

 

( Yeşil Gazete )

Sağ’ın cenaze töreni – Ahmet Turan Alkan

Ahmet Turan Alkan’ın bu yazısı Yeni Hayat Gazetesi sitesinden alındı

Sağ’ın cenaze törenindeyiz. ‘Merhum’un teçhiz, tekfin ve defin işlemleri AKP tarafından yerine getiriliyor. Lokma ve helva dağıtımı gibi rutinler ise sosyal demokrat, laikçi ve sekter Kemalistler tarafından icrâ olunuyor.

Muhtemelen Meclis Başkanı Kahraman, ‘Ben ne dedim ki yahu; biz bu cümleyi tâ Necib Fâzıl üstaddan beri tekrar eder dururduk. Şimdi ahali niye celâllendi anlamıyorum’ diye düşünüyordur. Sağ’ın İsmail Abi’si, sağın bütün meziyet ve zaaflarını taşıyan vasatî bir örnek. Şahsi kariyerini AKP’nin meclis başkanı olarak taçlandırması onu biraz endazesiz şeyler söylemeye yöneltmiş olmalı; doğrusu pek dramatik bir final oldu.

Cemil Meriç’in ‘ Sağ ile Sol’ adlı yazısı, henüz farkında olmadığımız dramatik çöküşün bütün ipuçlarıyla, bu iki temel kavramı anlamak noktasında dünyadan ne kadar uzak ve geri kaldığımızı da anlatıyor. Tekrar okunmalı! Kırk yıl evvel ‘Bu Ülke’yi okuduktan sonra, “Biz sağcı değiliz ki, milliyetçiyiz” diye kendime ağrı kesici bir hap reçetesi yazmıştım. Milliyetçiliği sıhhat değil, geçici bir ergenlik sivilcesinden ibaret saymak gerektiğini çoğumuz hâlâ farketmedi. Milliyetçiliğin MHP’li yorumu yarım asır sonra gide gide devleti kutsayan ve devlet adına işlenen her melâneti evcilleştiren bir derekeye geldi. ‘Ebter’ bir nokta-i nazardır. Terör ve bölünme korkusuyla galeyana getirilen genç kuşakların kanı ve heyecanı ile nebatî bir hayat süren bir meyyit-i müteharrik.

‘Milli görüş’ mottosu ile ambalâjlanan İslâmcı-Maneviyatçı arter, demokrasinin temel kavramlarıyla içinde hayatın ve geleceğin tomurcuklandığı bir yol çizmek yerine, NFK’nın fiyakalı aforizmalarına tutunarak kendini paralize etti. Gelenekçiliğin en berbat yorumuna âşık oldu. Daha fenası ahlâkçı düşünceyi İslâm’dan tecrîd ederek Müslüman imajına zındıkların bile aklından geçmeyen bir fenalıkta bulundular. Milli Görüş çizgisinin yıllarca bayraklaştırdığı ‘Müslümanlar’ın iktidarı’ efsânesi çok kötü itibar kaybına uğradı. Müslümanlar (!) iktidar oldular ve 14 senede vara vara Faşizm’in o bildik ve berbat araçlarından başka sığınacak liman bulamadılar.

Hizmet Hareketi’nin bu günah cedvelindeki yeri, ‘devlete temessül’ arzusuydu ve en yıkıcı darbeyi, bu zaafıyla aldı. Sağ’ın bütün aşiretlerini aynı derecede kapsayan bu zaafın daha müstağni ve dervişâne bir yaklaşımla ehlîleştirilmesi gerekirdi. Nihai tahlilde Hizmet’in şahsında bugün, ‘Toplumsal İslâm’ın kamu yerlerinde görünür olma hakkı, yine Müslümanlar tarafından hoyratça mahvediliyor; oysa ki İslâm, dünyanın her yerinde alt cemaatler halinde örgütlenerek yaşamakta. Diyanet modelini, Müslümanlığı devlet dini haline getirme arzusundan ötürü eleştiriyorduk ve bu eleştiri hâlâ doğrudur. İslâm’ın devlet dini şekline konulmasının en sivri ve akılsız uygulamalarını yine bir başka cemaat (Milli görüş) haleflerinin gerçekleştirmiş olması kaderin istihzâsıdır. Bugün Hizmet’e yöneltilen  nefret ve intikam kumpanyası, yarının dünyasında bilumum cemaatleri şüpheli yerine koyacağı için, cemaat hayatının köküne kibrit suyu döküyor.

Kader, biraz da yapıp ettiklerimizle yatağını bulan bir tecellîdir.

Bu fikri, -üstelik çok daha iyi ve problemsiz günlerde- defalarca tekrarlamış olmanın rahatlığıyla söylüyorum: Müslümanların, başta ‘dinî’ olmak üzere her türlü (askerî, ideolojik, iktisâdî) zorbalıktan emin olabilecekleri en sağlam ‘yönetim tekniği’ liberal laiklik uygulamasıdır ve laikliğin ferde sağladığı hukuki korunma zırhına en ziyâde Müslümanların ihtiyacı var. Bu cümlenin kısaca ‘tam tekmil demokrasi’ olarak anlaşılması daha uygun olur. Başta temel hakların dokunulmazlığı; ferdin cemaat ve cemiyet karşısında daha fazla önemsenip korunması; hukuk devleti fikri ve elbette inanç ve fikir hürriyetlerinin devlet garantisinde olması mânâsında laiklik.

Şimdi, ‘er kişi niyetine!’

ahmet turan alkanAhmet Turan Alkan – YeniHayatGazetesi.com

Belçika, radyasyon yayılımı endişesiyle iyot tabletlerini ülke genelinde dağıtacak!

28 nisan Perşembe günü, Belçika Sağlık Bakanı bir nükleer santral kazasında oluşabilecek radyasyon sızıntısı veya yayılımı ihtimaline karşı toplam nüfus olan 11 milyon kişiye iyot tabletlerinin dağıtılacağını  açıkladı.

Belçika, Doel veya Thiange'den olası bir radyasyon sızıntısına karşı ülke genelinde iyot tabletleri dağıttı
Belçika, Doel veya Thiange’den olası bir radyasyon sızıntısına karşı ülke genelinde iyot tabletleri dağıtacak

Bir süredir Belçika, komşu ülke Almanya tarafından Belçika-Almanya sınırına çok yakın mesafedeki  yaşlandığı için güvenlik endişelerine yol açan  2 reaktörün kapatılması için baskı altındaydı.

İyot hapları insanlarda tiroit bezinde radyasyon birikmesini önlemek için kullanılır. Bu haplar şimdiye kadar sadece  Thiange ve Doel’den 20 kilometre  yarı çaplı alanda yaşayanlara dağıtılmıştı.

Belçika Sağlık Bakanı Maggie De Block,  La Libre Belçika gazetesine  yaptığı açıklamada hapları 100 km yarıçaplı alanda, tüm ülke genelinde  dağıtıklarını söyledi. Sağlık bakanı Almanyanın talebine karşılık AFP’ye hemen yorum yapmadı.

La Libre’nın haberine göre Belçika Yeşil Parti içindeki  Fransız kanadın başkanı Mr Jean Nollet, önce ölçümlerin yapıldığını söyledi akabinde de insanlara bu hapların dağıtılmış olmasının uzun vadede  hiçbir riskin olmadığı anlamına gelmeyeceği yönünde bir beyanat verdi.

Belçika’nın çatlayan nükleer santralleri bir süredir özellikle bu çatlaklardan meydana gelen sızıntılar  ve bu sızıntıların sebebinin de sabotaj olmuş olabileceği noktasında güvenlik konusundaki endişeleri arttırıyor.

Geçen hafta Almanya tarafından 40 yaşındaki Thiange 2 nin ve Doel 3 nolu reaktörlerin çözülmemiş güvenlik sorunları giderilinceye kadar devreden çıkarılması istenmişti.

Reaktör kazanlarındaki basınç, metal deformasyonuna yol açarak güvenlik endişelerini arttırıyor . En son geçen yıl aralık ayına kadar geçici olarak kapalı olan reaktörler tekrar hizmete açıldı.

Belçika’nın resmi kurumu  Nükleer Güvenlik Ajansı (AFCN)ise  Almanya’nın reaktörlerin kapatılması istemini reddetti ve her iki reaktörde de en sıkı güvenlik önlemlerinin alınabildiğini ifade etti.

Çeviren:Pınar Demircan

(AFP, Yeşil Gazete )

Kamboçya’da katledilen bir doğa savunucusu: Chut Wutty – Selen Göbelez Dumas

“Orman bedenimizi koruyan tenimiz gibidir, onsuz yaşayamayız.Chut Wutty

26 Nisan’da ölümünün 4. yılında Kamboçya’nın önde gelen çevre aktivisti Chut Wutty hakkında yasaklanan I Am Chut Wutty filminin Kamboçya’daki “gizli gösterimi”ne gittim.

10

Dayanışma amacıyla Reykjavik, Oxford, Bangkok ve New York’ta da film aynı gün gösterildi. Başkent Phnom Penh’de detaylarını burada anlatamayacağım bir haberleşme sistemi ile mekanı bulabilmiş ben de dahil on küsur kişiden oluşan kitlecik kapıları kilitli ve bütün ışıkları söndürülmüş binada cep telefonlarını dışarda bırakarak merakla ve biraz da tedirgin bir şekilde izledik tartışma yaratan filmi.

Polisin baskın yaptığı bir önceki gösterimde aralarında yönetmen Lambrick, Chut Wutty’nin oğlu ve çevreci Budist rahiplerin de olduğu salondaki 50 kişiden yarısının gözaltına alındığını ise filmi izlemeye gittiğimde öğrendim. Bu yazı yazılırken hâlâ haber alınamayan yönetmenin de gözaltına alınanlar arasında olduğu tahmin ediliyor.

Her şey geçen hafta filmin halka açık gösteriminin, yönetmenin belgeseli çekmek için izin almaması gerekçe gösterilerek Kültür Bakanlığı tarafından engellenmesiyle başladı. 2015 yapımı film aslında daha önce gösterilmiş Kamboçya’da ama belli ki muktedirler filmde ele alınan Chut Wutty davasının ucunun nereye varabildiğini yenice fark etmişler. Filmin yasaklanması filme ilgiyi artırmış. Khmer dilindeki versiyonunu sadece üç günde internet üzerinden on binlerce kişi izlemiş.

Prey Lang Ormanları Ağı ve Doğal Kaynakları Koruma Grubu lideri Chut Wutty

Chut Wutty
Chut Wutty

Cambridge’de doktora tezini Kamboçya’da komünite ormancılığı üzerine yazan Fran Lambrick, biyo-çeşitlilik açısından yok olma tehdidi altındaki 20 bitki ve 27 hayvan türünün bulunduğu Prey Lang ormanlarının yok edilmesi ve yerel halkın mülksüzleştirilmesine dair görüntü yönetmeni Vanessa De Smet ile beraber elli civarı görüşme yapar. Büyük kereste şirketlerinin illegal ağaç kesimlerine karşı mücadele veren Prey Lang Ağı ve Doğal Kaynakları Koruma Grubu lideri Chut Wutty 26 Nisan 2012’de şaibeli bir şekilde öldürülmeden kısa bir süre önce onunla da görüşürler.

Askeri de arkasına alan sermaye ve siyaset üçgenini bir süredir rahatsız eden Wutty, iki gazeteci ile yasadışı bir faaliyeti haber yaparken aniden bölgeye gelen jandarma ile aralarındaki gerilim sırasında kim vurduya gider. Wutty’i öldürdüğü iddia edilen jandarmayı öldürdüğünü iddia eden diğer jandarmanın mahkemeden iki hafta sonra, toplam altı hafta tutukluluk sürecinin ardından serbest bırakılmasıyla Chut Wutty davası kapanır. Ancak ne Kamboçya’daki orman talanı ne de yerel halkın direnişi bitmiş değil. Çünkü Prey Lang ormanlarında yaşayan, nüfusu 200.000’i bulan etnik azınlık için yaşam kaynakları ormanların, kadim inançları açısından da vazgeçilmez yeri var. Lambrick’in filmi sadece Chut Wutty’nin ölümünü değil, Kamboçya özelinde ormanların yok edilmesinin arkasındaki kirli planları da ifşa etme noktasında kapı aralıyor.

Kamboçya’nın Kızıl Khmerli, iç savaşlı tarihi insanlık adına öyle derin bir yara izi bırakmış ki ülkenin yatırımcıların kabaran iştahlarını kısa yoldan doyurarak günü kurtaran (işin özü en küçüğünden en büyüğüne yetki sahiplerinin kasalarını dolduran) işleyişini konuşmaya adeta fırsat kalmıyor. 1975-79 yılları arasında Pol Pot nüfusun üçte birini katletmiş, yaşanan açlık, sefalet ve zulmün haddi hesabı yok. Bunu herkes konuşuyor. Peki bugün toplumsal eşitsizlik, üretim ve yaşam koşulları adına durum ne Kamboçya’da?

https://youtu.be/vuHIzzlit0k

Her ne kadar 2005-2011 arası Gayrisafi Yurtiçi Hasılası yükselmiş, yoksulluk oranı yüzde 50’lerden yüzde 20’lere düşmüş olsa da, yolsuzluk ve patronaj ilişkilerine dayalı sistemi ile hâlâ oldukça kırılgan bir ekonomiye sahip ülke. Eğitimin yetersizliği özellikle vasıfsız işgücü anlamına geliyor. Uluslararası tekstil firmalarının Kamboçya’ya demir atmasının temel nedeni de ucuz işgücü. Koşulların değişmesi ile her an kendine başka ucuz limanlar bulabilecek tekstil, son yıllarda kumar turizminin de etkisiyle yükselmeye başlayan turizm ve özellikle Asyalı yatırımcıların gözdesi inşaat sektörünün yanı sıra pirinç ve deniz ürünleri ihracatı dışında genelde ithalata ve dış yardımlara dayalı ekonomisi ile oldukça dışa bağımlı ve kırılgan bir tablo çiziyor Kamboçya. Günü kurtarmak isteyenler için eldekini pazarlamak ise sıkça başvurulan en kolaycı yöntem.

Zaten sömürgeciliğin günümüzdeki yeni biçimi ile küresel şirketler ve sömürünün güncel biçimiyle yerel şirketler tüm dünyada toprağa gözlerini dikmiş durumdalar. Kamboçya’nın yağmur ormanları da bundan bir süredir nasibini alıyor. BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün 2005 raporuna göre ormanların yok edilme oranları açısından dünyada üçüncü sırada gelen Kamboçya, sadece 2000-2012 yılları arasında 12,600 km2 orman alanını kaybetmiş.

Özellikle lüks mobilya üretiminde kullanılan, m3 başına kalitesine göre ortalama 5000-50.000 dolar arasında piyasa bulan sağlam gül ağaçlarının ve yerel halkın geleneksel geçim kaynağı olarak reçine çıkarttıkları ağaçların illegal kesilmesi orman kıyımının temel nedenleri arasında. Bir diğer faktör de kauçuk, madencilik ve baraj yapımı için büyük şirketlere verilen ekonomik toprak imtiyazları. Bu tehlikeli oyun, illegal ağaç kesimi yapanlar, imtiyaz tanınan şirketler ve yetkililer arasındaki gizli anlaşmalar yoluyla kuruluyor. Bu oyundan %50 oranında potansiyel vergi geliri elde eden hükümetin hedeflerinden birisi ise 2020’ye kadar kauçuk plantasyonlarını 400.000 hektara çıkartmak. Bu, Chut Wutty’nin Prey Lang Ağı’ndan dava arkadaşı Mau Chantoern’in belgeselde dediği gibi yüzyıllardır reçine toplayarak kendi ayakları üstünde durabilen halkın bir nesil sonra kauçuk şirketlerinde işçileştirilerek, büyük şirketlere bağımlı hale getirilmesi anlamına gelecek.

Zenginlik önemli ben de zengin olmak isterim. Ama aynı zamanda insanların özgür bir şekilde, kendi kültürlerini, kendi geleneklerini korumalarını, kendi yaşam biçimlerini sürdürmelerini de isterim.” Chut Wutty

Honduras, Guatemala, Brezilya, Kamboçya

11
Chut Wutty, Prey Lang Ağı ve Doğal Kaynakları Koruma Grubu üyeleri ile birlikte

Honduras, Guatemala ve Brezilya’nın yanı sıra Kamboçya da çevre mücadelesi verenlerin şiddetle bastırılmaya çalışıldığı ülkelerin başında ve maalesef Chut Wutty bu yolda katledilen ne ilk ne de son “çevre kahramanı”. Son yıllarda çevre suçlarının peşine düşen en az dört gazeteci öldürülmüş. Chut Wutty’nin ardından yasadışı ağaç kesimlerini gazetesinde yayınlayan Hang Serei Oudom arabasında ölü bulunmuş. Geçen sene de Mother Nature Cambodia isimli STK’nın yöneticisi İspanyol çevreci, iktidardaki Kamboçya Halk Partisi’nin de arkasında olduğu HES yapımını protesto ettiği için sınır dışı edilmiş. Aynı kurumdan Kamboçyalı üç genç ise hâlâ hücre hapsinde tutuluyor. Kamboçya’da yasadışı kereste ticaretini ifşa etme konusundaki araştırmalarından dolayı geçtiğimiz haftalarda Goldman Çevre Ödülü’nü alan insan hakları avukatı ve aktivist Ouch Leng de “Chut Wutty ile aynı kaderi paylaşmaktan korkuyorum ama ben yapmazsam başkaları yapmayacak” demişti. Tıpkı öldürülmeden bir süre önce Chut Wutty’nin “sonum ya ölüm ya da hapis biliyorum ama ben yapmazsam başka kim peşine düşecek yerli halkın haklarının ve ormanların?” dediği gibi.

Not 1 More (N1M)

Çevre eylemcilerinin karşı karşıya oldukları tehditlere karşı yönetmen Lambrick, aktivist Leng ve diğer çevreciler Not 1 More (N1M) adında bir kampanya yürütüyorlar. Bu kampanyaya destek olabileceğimiz gibi, dünya genelinde ormanları ve toprağı savunurken öldürülen 700 kişiden biri olan Chut Wutty’i anmak, davasını paylaşmak ve hakikati gözler önüne sermeyi hedefleyen sanat eserlerine karşı uygulanan sansür ve baskıyı protesto etmek için “I Am Chut Wutty” filminin seyirci kitleleriyle buluşmasını sağlayabiliriz.

Sadece Kamboçya ya da Güneydoğu Asya’nın değil, yerkürenin tamamının oksijen kaynağı yağmur ormanları, sermaye ve siyaset ilişkisine dair bu çarpıcı belgeseli, Türkiye’deki çevre talanıyla benzerlikleri açısından ülkemizdeki festival programlarında görmek hiç fena olmaz mesela. Birkaç güne ortaya çıkacağı umut edilen Fran Lambrick’e sosyal medya hesaplarından ulaşmak mümkün.

14-Selen Göbeles

 

Selen Göbelez Dumas

Cumhuriyet yazarları Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan’a 2’şer yıl hapis cezası

7 Ocak 2015’te silahlı saldırıya uğrayan ve 12 karikatüristi öldürülen Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’nun Hz. Muhammed’in tasvir edildiği karikatürünü köşelerinde yayımladıkları gerekçesiyle Cumhuriyet gazetesi yazarları Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya 2’şer yıl hapis cezasına çarptırıldı.

35

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Nisan 2015’te iki gazeteci hakkında dava açmıştı. İki gazetecinin “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçundan 4,5 yıla kadar hapisleri istenmişti.

36

Charlie Hebdo’ya yönelik saldırıda 12 kişi hayatını kaybetmiş, 11 kişi de yaralanmıştı. Saldırının ardından tüm dünyada destek eylemleri yapılmıştı. Cumhuriyet Gazetesi yazarları Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya 14 Ocak’taki köşelerinde, Charlie Hebdo’nun kapağında yer alan ve Hz. Muhammed’e ait olduğu iddia edilen, beyaz sarıklı, sakallı, uzun burunlu, burnunun her iki yanında aşağıya doğru sarkan ağız ve sakalı ile elinde beyaz bir döviz üzerinde Je Suis Charlie (Ben Çarliyim) yazan beyaz giysili bir kişinin karikatürünü kullandı. Bunun üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturmaya iki gazeteciden şikâyetçi olan 1280 kişinin dilekçeleri de dahil edilmişti.

 

(T24)