Ana Sayfa Blog Sayfa 3448

Kadınlar, Diyarbakır Kent Bostanı için ilk sebze fidelerini dikti

Amed Ekoloji Meclisi‘nin öncülüğünde başlatılan Kent Bostanı Projesi kapsamında kadınlar ilk sebze fidelerini dikti.

20

Amed Ekoloji Meclisi’nin öncülüğünde başlatılan Kent Bostanı Projesi kapsamında Diyarbakır’ın Kayapınar (Peyas) ilçesinin Mezopotamya Mahallesi’nde kadınlar ilk fideleri toprakla buluşturdu. Projeye Mezopotamya Halk Meclisi ve çok sayıda yurttaş destek verdi. Çocukların yoğun ilgi gösterdiği dikimde, kadınlar çocuklara fidelerin nasıl dikildiğini anlattı.

Mezopotamya Halk Meclisi Eş Sözcüsü Murat Doğru, halkla birlikte kolektif bir şekilde bostan oluşturacaklarını belirterek, uygulamanın hem mahalle için hem de tüm Amed halkı için çok olumlu bir adım olduğunu söyledi.

21

Amed Ekoloji Meclisi Tohum, Tarım ve Gıda Komisyonu üyesi Erkan Özgen ise amaçlarının kendi tohumlarını kaldırmak olduğunu söyledi. GDO’suz tohum üretmenin önemine dikkat çeken Özgen, “Annelerimizin yıllar önce kefiyelerinin içinde sakladıkları tohumları alıp kent bostanına ektik. Bu projeyi de kadınlar öncülüğünde başlatıyoruz” ifadelerini kullandı.

Birçok ailenin kolektif bir şekilde bostanı yetiştirip çıkan ürünlerden yararlanacağını belirten Özgen, bostandan belli bir kısmın tohum olarak saklanacağını aktardı.

 

(DİHA)

Bursa’da saldırı tehditlerine rağmen coşkulu 1 Mayıs

4 gün önce gerçekleşen canlı bomba saldırısına rağmen 1 Mayıs Bursa’da coşkulu geçti

DİSK, KESK, TMMOB, TTB, Türk-İş’e bağlı TÜMTİS’den oluşan 1 Mayıs Tertip Komitesinin çağrısıyla 1 Mayıs’ta Bursa Altıparmak Stadyum önünde toplanan birçok parti, sendika, dernek ve örgüt 1 Mayıs Mitingi için bir araya geldi.

14

 

Bir araya gelen kalabalık miting için Kent Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. Kent Meydanı’nda miting alanında toplanıldıktan sonra, devrim şehitleri için saygı duruşu yapıldı. Herkese güvenli bir iş ve gelecek tahayyül edildiği, kiralık işçilik dayatmasının, kıdem tazminatlarının gasp edilişinin son bulması için 1 Mayıs’ta alanlarda olunduğu vurgulandı. “Sözleşmeli köle olmayacağız” sloganı atıldı.

Daha sonra sahneye çıkan Suavi “Bu bugünün sorunu değil geçmişten itibaren emeği sömüren sistematik bir talanın sorunudur. Bu nedenle alkışlarınızı ıslıklarınızı tepkinizi tek tek Hasan’a, Mehmet’e değil.Çünkü biz bu sistemi alaşağı etmeliyiz.Bu yanıyla örgütlü mücadeleye ihtiyacımız var. Çünkü örgütlü ve sistematik olarak sömürülüyoruz. Şu anda hep birlikte olmaya bilirdik. Geçen gün Bursa’da  gerçekleştirilen hamle bir çok insanın yaşamını almakla sonlanabilirdi. Ankara, Suruç, İstanbul’da olduğu gibi ya da Fransa, Belçika’da olduğu gibi.”  sözleriyle geçtiğimiz Çarşamba günü Bursa’da yaşanan canlı bomba saldırısına rağmen çocuklarıyla miting alanına gelen kitleyi selamladı.

15

“1 Mayıs işçiler için birlik ve mücadele günü olduğu gibi ezilenler ve halklar için de dayanışma ve mücadele günüdür” şeklinde konuşan Suavi, mini konser sonrası “Kahrolsun Faşizm Yaşasın Özgürlük” sloganıyla alandan ayrıldı.

17

Yürüyüş boyunca kitle tarafından “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “İş, ekmek, adalet, yaşasın 1 Mayıs” , “Demokrasi ve savaşa karşı demokrasi cephesinde birleşelim”, “Kale sağlam direnişe devam”, “Eşit İşe Eşit Ücret”sloganları atıldı.

Fazlaca canlı bomba ihbarına rağmen bir araya gelen kalabalık, halaylar ve sloganlar eşliğinde eylemi sonlandırdı.

 

Haber: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

 

1 Mayıs’taki çıplak eylemle ilgili açıklama!

İzmir’de anarşistlerin 1 Mayıs alanında arama noktasında soyunması Dünya gündemine girerken anarşistler konuyla ilgili açıklama yayınladı.

10

Vehaber’in haberine göre İzmirli anarşistlerin yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verildi;

https://youtu.be/Ers0d7t9iug

“1 Mayıs’ ta bir araya gelen antiotoriter, hayvan özgürlükçüsü ve anarşistler olarak polisin üst aramasına karşılık refleksif olarak kıyafetlerimizi çıkarıp, alana bedenimizi aratmadan girdik.

Anaakım medyada manipüle edilenin aksine, tertip komitesine üstümüzü aratabileceğimizi ama polisin aramasından geçmeyeceğimizi ilettik fakat talebimiz güvenlik gerekçesi nedeniyle reddedildi.

Biz bu güvenlik gerekçesinin niteliksizliğine Ankara, Amed ve Suruç katliamlarında da şahit olduk, polisin bizim güvenliğimizi sağlayamayacağına inanıyoruz. Gerçekleştirdiğimiz doğrudan eylemin de sebebi budur. Biz, orada yalnızca kıyafetlerimizi değil, sistemin bizi giymeye mecbur bıraktığı, etnik, dini, cinsel, biyolojik ve daha birçok kimliğimizi de çıkarttık.

Medyanın bu eylemliliği kafası bozuk birkaç gencin işi olarak göstermesi bizi bu açıklamayı yapmaya itmiştir. Arkadaşlarımızın görüntülerinin teşhir edilerek hedef gösterilmesini de etik bulmuyoruz. Bundan sonra da bugünkü tavrımız değişmeyecektir.

Polis elini bedenimden çek!”

 

(Vehaber)

Akademi susacak mı? – Bülent Şık

Bülent Şık’ın bu yazısı Bianet.org sitesinden alındı

11 Ocak tarihli ve sonrasında eklenenlerle birlikte iki binden fazla akademisyenin imza attığı “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirinin ülkemiz akademik ortamlarında bazı istisnalar bir yana bırakılırsa bu kadar olumsuz yankılanması içinde olduğumuz durum hakkında ne çok şey anlatıyor.

Adli ve idari soruşturmalar, işten çıkarılma, tutuklanma, yüksek lisans ve doktora yapmakta olan (özellikle ÖYP’li* olan) arkadaşlarımızın sözleşmelerinin feshedilmesi ya da öğrenim haklarının ellerinden alınması, hedef gösterilme, tehdit ve tacizlere maruz kalma gibi olaylar imza atan akademisyenlerin başına gelenlerin bir kısmı ve hız kesmeden de devam ediyor.

İşten atılmalar

Bildiri basına yansıdıktan sonra özellikle vakıf üniversitelerinde görev yapan pek çok akademisyenin işine son verildi. Vakıf Üniversitelerinde sorgusuz, sualsiz uygulamaya konulan ve sadece hukuki açıdan değil etik açılardan da sorunlu işten çıkarma cezalarının kamu üniversitelerine de bulaştığı görülüyor.

Birkaç gün önce, Akdeniz Üniversitesi’nde yürütülen soruşturma sonucunda, bildiriye imza atan sekiz akademisyene memuriyetten men cezası verilmesi talep edilerek soruşturma dosyalarının YÖK’e gönderildiği açıklandı. Bir üniversite yetkilisinin soruşturmanın gizliliğini ihlal ederek Hürriyet gazetesinin Akdeniz ekine yaptığı açıklama ile durum ortaya çıktı. Aynı günlerde basına yansıyan bir başka habere göre Iğdır üniversitesinde görev yapan bir akademisyenin dosyası da aynı ceza talebiyle YÖK’e gönderilmiş. Nihai kararları YÖK verecek.

Üniversitelerin disiplin soruşturması yürütecekleri bir yasal dayanak olmadan alınıyor bu kararlar. En başından bu yana hukuken çok problemli bir süreç yürütülüyor yani.

Akademik camianın suskunluğu

Yaşanan olumsuzluklar sadece üniversite yönetimlerinin ve durumdan vazife çıkaran bazı kişi ve kurumların takındığı tutumlar ile sınırlı değil. Epeyi uzunca bir süreden beri mesele imza atılan metnin içeriği değil artık: Akademi dediğimiz bir şeyden söz edip edemeyeceğimiz ve akademinin mütemmim cüzü olan ifade hürriyetine sahip çıkıp çıkamayacağımız asıl mesele. Ne halde olduğumuzu ilk kez büyük bir netlikle gözler önüne seren bir olay var karşımızda. Gözlerimizi başka bir yere çevirerek kurtulamayacağımız bir olay ve buna rağmen akademik camianın giderek daha bir görünürlük kazanan suskunluk, görmezlikten gelme, konuş(a)mama, kabuğuna çekilme, uzakta durma halleri de unutulmamalı; bu da hiç de hoş olmayan şeyler anlatan başka bir olay elbet.

Hannah Arendt Yahudi soykırımının baş sorumlularından ünlü Nazi subayı A. Eichmann’ın yargılandığı dava üzerine yazdığı “Kötülüğün Sıradanlığı” adlı eserinde, toplama kamplarında milyonlarca insanın ölümüne neden olan bu insanları büyük kötülükler yapma potansiyeline sahip insanlar olarak ele almanın, onları şeytanlaştırmanın ne kadar yanıltıcı olduğunu dile getirir. Bu insanların herhangi bir başka insandan daha kötü, daha sapkın ya da daha sıra dışı bir karaktere sahip olmadıklarını belirtir. Aksine, hemen hepsi gündelik hayatlarının içinde kendilerine verilen görevleri yerine getirmekten başka bir dertleri olmayan, toplumsal bir mevki sahibi, rütbelerini veya günümüz diliyle söylersek kariyerlerini korumak ya da ilerletmek için yapılması gerekenleri yapan, ya da sadece işlerini yapan insanlardı. Ne yaptıkları ve yaptıklarının neye yol açtığı hakkında bir parça olsun düşünmeyen insanlar. Bu nedenle belki, “En büyük meziyet ne yapıyor olduğumuz hakkında düşünmektir” der Arendt.

Toplama kamplarında yaşananlarla herhangi bir şeyi kıyaslamak olanaksız ve amacım da kesinlikle bu değil; sadece, üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen kötülük bahsinde insanların takındığı tutumlardaki benzerliğe dikkat çekmek istiyorum.

Hiç bir insan bir ada değildir

Arendt’in sözü sadece işin bilfiil içinde olanlara değil, sessiz kalanlara, temaşa edenlere de söylenmiş bir söz. Yapan kadar göz yumanlara da. Auschwitz toplama kampından sağ kurtulan Primo Levi Alman toplumunun böyle bir kötülüğe nasıl izin verdiğini mesele yapar örneğin. Bu kadar uzun süren, sistematik bir kötülüğün görülmemesi, fark edilememesi olanaksızdır ona göre.

“İnsanlık-Yirminci Yüzyılın Ahlaki Tarihi” isimli harikulade bir kitabın (Phoenix Yayınları/Ayla O.Yazal Çevirisi) yazarı olan Jonathan Glover ise aslında çok büyük bir çoğunluğun, hatta sadece Almanların değil, savaşta yer alan diğer ülke insanlarının da olan bitenden haberdar olduğunu belirterek: “Çoğu zaman neler olduğunu biliyorlardı, fakat kendi rollerinin zararsız olduğunu düşünerek vicdanlarını susturdular” der.

Sessiz çoğunluğa dâhil olarak her şey olağanmışçasına hayata devam etmek kötülüğü kendi hayatlarımızın da bir parçası kılmaktan başka bir şeye yol açmıyor. Primo Levi’nin John Donne’a atıf yapan sözleriyle: “Hiçbir insan bir ada değildir; bütün çanlar herkes için çalar.”

Başka bir hayatın da mümkün olabileceği düşüncesi gözümüzün önünde gerçekleşenlere müdahil olabildiğimiz ölçüde ete kemiğe bürünüyor. İyi ya da kötü.

Kötülükten bu kadar söz açmaya, ondaki payımızı, payımıza düşeni anlatmaya hiç gerek yok belki; ya da insanları sorumluluk almaya davet etmek için geçmişte yaşananları hatırlatmanın, rahatsız edici örnekler sunmanın da. Belki sadece içimizden birine yapılan bir haksızlığı, hepimize yapılmış sayarak bir araya gelmenin sadece haksızlığa maruz kalanı değil bizi de sağaltan, iyi hissettiren bir yanı olduğunu dile getirmek yeterlidir. Öyle olduğunu umalım.

***

Üniversitelerde yaşanan işten atılmalara, haksızlıklara dikkat çekmek amacıyla 4 Mayıs tarihinde Akdeniz Üniversitesinde bir basın açıklaması yapılacak. Gelmek isteyenlere buradan duyuralım.

Bülent Şık – Bianet10-Bülent-Şık

* Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı

Hırdavatçıların küresellik üzerine düşündürdükleri – Semih Fırıncıoğlu

Semih Fırıncıoğlu’nun bu yazısı https://isteyenokusun.com sitesinden alındı

Genellikle kafasında gösteri fikirleriyle dolaşan biri olarak nalbura çok meraklıyım. New York’ta eskiden Chelsea’deki büyük homedepotdükkana giderdim, sonra 23üncü Sokak’taki devasa Home Depot açıldı, artık orada takılıyorum, gittiğimde her bölümü, her rafı birer birer inceleyerek dolaşıyorum.

Home Depot’da her bölümde o malın uzmanı sayılabilecek bir, iki tezgahtar duruyor. Bunlara “tuvalet kapakları nerede?” gibi bir soru sorduğunda bir tür sevinçle “şu koridorun sonunda, hemen sağda” diye atlıyorlar, ama söze “şimdi…” diye başlarsan yüzlerinde bir “eyvah” ifadesi beliriveriyor. İşlerinin en zor yanı ev kuran ya da tamirini kendisi yapmaya çalışan bilgisizlerin sorularına maruz kalmaları olabilir.

 

Associates in store

Yakınlarda gittiğimde ampul bölümündeki tezgahtara belirli bir LED ışık düzeneği olabilir mi diye sordum. Adam “sen gerçekten bir problemini çözmeye mi çalışıyorsun yoksa sanatçı takımından mısın?” dedi. “Sanatçı takımı” dedim. “Sizden usandım” dedi, “bir şey bilmiyorsunuz, olmadık işler hayal ediyorsunuz, ondan sonra gelip burda bizi düğüm ediyorsunuz.” “Haklısın, boşver o zaman” dedim, “boşveremem, sordun bir kere” deyip yarım saat uğraştı ve olmayacak bir iş planladığım kesinleşti. “Gelecek gelişimde kahve mi getireyim sana çay mı?” dedim, “kafandaki fikri internette araştırıp da gel, başka bir şey istemem” dedi.

Alt kattaki vida uzmanı da matrak. Birkaç hafta önce “şu vidanın daha incesi yok mu?” diye sordum, “ne vidalayacaksın?” dedi, elimdeki çitaları gösterdim, “eminim sen sivrisineği de balyozla öldürüyorsundur” dedi.

Şimdi, bu Home Depot’daki bölümlerin her birini kendi başına küçük bir dükkan yapar, o dükkanları da yan yana dizerseniz, Galata Hırdavatçılar Çarşısı’nı kurmuş olursunuz. Bu muhteşem çarşıyı geçen sonbaharda (2015), SALT Galata binasında bir gösteri sahnelediğimde keşfettim.

SALT Galata, büyük, görkemli bir bina. Eski Osmanlı Bankası binası. Her bina gibi onun da bir önü, bir de arkası var. Önü uçtan uca avizecilerle dolu Bankalar Caddesi’ne açılıyor. Karşıya geçip yokuş yukarı yürürseniz Kule’ye ve Tünel’e çıkıyorsunuz. Binanın arkasında da tabelalı bir girişi olan Hırdavatçılar Çarşısı var, ondan aşağısı da Perşembe Pazarı.hrdvt

 

Hırdavatçılar Çarşısı’nın en ilginç tarafı, dükkanlar arasındaki işbölümü: her dükkan bir üründe uzmanlaşıyor ve birinin sattığını ötekiler satmıyor. Örneğin, bir dükkan her boydan, her cinsten ama yalnızca tekerlek satıyor. O tekerleği yerine vidalarken, atıyorum, araya bir yay koysam mı derseniz yaycıya gitmeniz gerekiyor.

Civardaki avizecilere pek ısınamadım: belki de aralarındaki rekabet yüzünden bana fazlaca profesyonel göründüler. Ama Hırdavatçılar Çarşısı’na hem ihtiyaç hem meraktan bol tarafından girip çıktım, oradaki esnafı da Home Depot tezgahtarları kadar sahici ve cana yakın buldum.

Örneğin, iki adet eski cins ev süpürgesi gerekiyordu, çarşıya girip önüme ilk gelene sordum, “şu dipteki dükkan” dedi. Dükkandaki adam “onlardan artık bulunmuyor, şu saplılardan versem olmaz mı?” dedi, “olmaz, tiyatroda kullanacağız, eski usul olması gerek” dedim. Cevap olarak başını çevirip ötedeki birine “Hasan, abiye bir çay getir” diye bağırdı, sonra bana dönüp “sen otur çayını iç, gelen olursa söyle beklesin, on dakkaya geliyorum” deyip gitti, on dakika sonra da elinde iki süpürgeyle döndü.

Oyunda kullanacağımız bir kutuyu sağlamlaştırmak için ABD’de “duct tape” denilen banttan gerekiyordu. SALT’taki teknik ekibe sordum Türkçesi nedir diye, “kamera bandı” diyeceksin dediler. Çarşıya girip “bant” dedim, dükkanını gösterdiler, içerdeki arkadaşa “kamera bandı” dedim, “ne işte kullanacan abi?” dedi. Konuyu anlattım, Amerika’da “duct tape deniyor” dedim, “öyle söylesene” deyip üstünde “duct tape” yazan bir kutuya işaret etti, “piyasada biz buna ‘tecavüzcü bandı’ diyoruz” dedi. Gülmekten kıvranarak “ne alaka?” dedim, “abi dizilerde görmüyor musun, milletin elini ağzını neyle bağlıyorlar? Koliyle satıyoruz onlara.” Fiyatı dokuz liraymış, “bir lira da güldürme ücreti alacağım, komple on” dedi.

Parası çok biri olsaydım, tercüman aracılığıyla da olsa birbirlerine anlatacaklarını duyabilmek için bu çarşı esnafından birkaçıyla Home Depot’dan satıcıları bir masa etrafında toplamaya çalışırdım. Kim bilir “bir seferinde adamın teki geldi…” diye başlayan ne öyküler çıkar. Ya da, önlerine SALT’ın içindeki lüks lokantanın yemeklerinden birini koysam, koca tabağın ortasında laboratuvardan çıkmış gibi duran minnacık karışımı görünce patlayacak esprileri çok merak ederim. Home Depotcuların ekmek içi dönere, çarşı esnafının Philly Cheese Stake’e bayılacağına da eminim.

persembepzrSALT’taki oyuna arkadaki esnaftan birilerini çağırsam mı diye düşünmedim değil ama zorlama bir egzantriklik olacağına karar verip yeltenmedim. Bizim oyun binanın ön tarafına düşen yokuş yukarı ahalinin kodlarıyla düzenlenmişti. Binanın önüyle arkası arasında dünya kadar fark vardı.

Gerçekten de, biçimsel farklılıkları aralayıp biraz dikkatli baksak, söz gelişi, İstanbul’un Eyüp semtinin Moda semtinden çok Alabama’nın Birmingham şehrinin dış semtlerinden biriyle daha çok ortak yanı olduğunu görebiliriz. Birbirlerinin dilinden anlayabilseler internet üzerinden ne güzel karşılaştırmalı din ve ahlak sohbetleri yapabilir, enine boyuna tartışabilirler. Ne de olsa, etraflarında farklı şeyler görseler de, kullandıkları gözlükler aynı.

İstanbul’un Galata, Asmalımescit, Tophane semtleri bana Perşembe Pazarı’ndan çok Kolombiya’nın Cartagena şehrinin turistik bölgesini anımsatıyor. Orası da üç otuz paraya çalıştırılan, iş icabı kibar ve güler yüzlü, iş bitiminde gece yarısı, yorgun argın şehrin ücra bir yerlerine gidip yatacak genç garsonlarla dolu. Aynı dili okuyup yazabilseler mesajlaşacak ne çok benzer öyküleri ve dertleri vardır.

Altıyol’daki boğa heykelinin oralarda biraz açık saçık giysilerle düzenlenebilecek bir çağdaş dans gösterisi Brooklyn’in Bushwick semtine de uyar ama Utah’nın ücra kasabalarında, Osmaniye’de de olacağı gibi, polis engeliyle karşılaşabilir. Böyle nedenlerden (ve dile de gereksinim olmadığı için) çağdaş dans etkinlikleri hızla küreselleşiverdi: birbirinin videosunu izleyen, yazışan, festivallerde ve atölyelerde buluşan, birbirini davet eden ve hepsi de az çok aynı biçimde yaşayan bir kesim var dünyada. Ve Avusturya ya da İngiliz ya da Türk ya da Brezilya çağdaş dansını yaratmak, ilerletmek, dünyada bir numara kılmak gibi kaygıları da yok.

Manhattan adasının ortasındaki opera, bale, klasik konser sunulan Lincoln Center sanat merkezi bana Zürih ve Viyana’da gördüklerimi anımsatır. Orada sanat izlemeye gidenlerde “Avrupai” bir ritüelin parçası olduğu havasını sezinleyebilirsiniz. Aradaki kısacık mesafeye rağmen aşağı mahallelerde ya da Williamsburg semtinde sanatla uğraşan gençler Lincoln Center’a da, Metropolitan Müzesi’ne de, Broadway oyunlarına da gitmezler. İstanbul’un Yeldeğirmeni semtindeki derme çatma bir mekanda yer alan bir modern müzik konseri onlara daha tanıdık, daha anlaşılır gelecektir.

Doğru, artık aynı kaynaktan çıkıp aynı dili paylaşanlar birbirleriyle bol tarafından iletişebiliyor. Eskiden epeyce para dökerek arada bir yapılabilen kıtalararası telefon görüşmeleri bile şimdi istenirse günde birkaç kez, hem de bedavaya yapılabiliyor. New York’ta evde hasta bakan bir Filipinlinin bilgisayarında gün boyu memleketteki eviyle Skype bağlantısının açık durduğunu, ordakileri “evde akşama ekmek yok, biriniz gidip alsın” diye uyarabildiğini biliyorum.

Ama aynı kaynaktan doğma kişilerin iletişimindeki bu niceliksel artışta “küreselleşme” kavramının ima ettiği “bilgi alışverişi” pek olmuyor. Bu gelişmede kayda değer olan içerik değil, iletişimi mümkün kılan teknolojnin kendisi. Gerçekte, eskiden ne konuşuyorduysak şimdi de onu konuşuyoruz, yalnızca daha sık konuşup ya da yazışıp aynı lafları daha çok tekrarlıyoruz.

Yaşantısını birbirinden uzakta ama benzer koşullarda, benzer konularla, benzer kodlarla sürdüren “yabancılar” iletişime geçtiği zaman ortaya yeni bir şeyler çıkmaya başlıyor, içerik ilginçleşiyor. Belki de “ilginçleşecek” demek daha doğru olur, çünkü “ortak dil” sorunu henüz çözülmüş değil.

Belki de internetle büyüyen yeni kuşaklar dili de oradan öğrenecekler (“dil” yerine “İngilizce” de diyebiliriz herhalde, internet sitelerinin yüzde altmışa yakınının İngilizce oluşuna bakarak). Belki de internette şimdikinden çok daha iyi çeviri programları çıkacak. Gerçek anlamında küresel “bilgi alışverişi” de o zaman başlayacak. O durumda da rüzgarların yönünde şu anda hayal bile edemeyeceğimiz değişimler olması bence kaçınılmaz.

Semih Fırıncıoğlu – https://isteyenokusun.com

Sarkis Çerkezyan 100 yaşında: 1 Mayıs 2016 – Ercüment Gürçay

Kumkapı’ da iki Sarkis tanıdım. İkisini de çok sevdim. Çok şey öğrendim ikisinden de.

Kumkapı Halk Tüketim Kooperatifi’nde çalışmaya başladığım sene, 1985’ te Sarkis Çerkezoğlu ile tanıştım. Babamı da o yıl kaybetmiştim. Babam da tıpkı usta gibi bir marangozdu. Sonra uzun yıllar, 24 yıl birlikte olduk ustayla.

16

İşe başladığım ilk günlerde, bir hafta sonu iş çıkışı “Hadi” dedi “ Sarkis’ in yazıhanesine gidelim”. Kadırga’da bombalanan Özgür Gündem gazetesinin hemen sol karşı çaprazında, bir çınar ağacının gölgesine kurulu kahvehane masasının, aslında Sarkis Seropyan’ın yazıhanesini olduğunu da o gün öğrendim. Sarkis abi ağzında piposuyla masadaki dörtlü iskambil ekibiyle hem kağıt oynuyor ve hem de kimsin, kimlerdensin, ne yaparsın sorularıyla benimle de hem hal olmaya çalışıyordu. O günden sonra da yazıhanesine(!) sık sık gittim. İnsanı yüreğinden yakalayan, derviş ruhlu bir adamdı Sarkis Ahparig.

Sarkis Seropyan’ın Kadırga’da büfeler, marketler için sanayi tipi soğutma dolapları üreten bir atölyesi vardı. Bu mesleği öğrendiği ustası Miran ölünce işi devam ettirmiş. Ustasıyla beraber çalışıyor, arada sırada iş görüşmeleri (!) için hemen 10 -15 metre ötedeki yazıhanesine geçiveriyordu.

Ermenilerin tarihini, kültürel zenginliklerini önce ustamdan daha sonra da Sarkis abiden dinledim, öğrendim. O da Sarkis usta gibi bir Anadolu bilgesiydi. İkisinin de ailesi tehcir mağduruydu.

Tehcir

14

Her ikisinin anlatıları da masal tadındaydı. Dinlemeye doyum olmayan muhabbeti kimi zaman ustanın küçük oğlu Ohannes’in dişçi muayenehanesinde, kimi zaman da Sarkis ustanın Kumkapı Meryem Ana Kilisesi’ne komşu iki katlı, içeriden ahşap merdivenle üst kata çıkılan evinde sürdü. Seropyan’ın bazen gelirken yanında Erivan’dan getirttiği bir şişe Ararat kanyağı ve bir kutu da çikolata olurdu.

Seropyan, Ermeni tarihini, mitolojisini de bilirdi ve bir masalcı tadında anlatırdı o hikayeleri de.

Ermeni tehcirini ustanın ailesi gibi onun ailesi de yaşamış. Hayatı boyunca bu gerçeği anlatmaya çalıştılar. O da Sarkis usta gibi bu gerçeği anlatırken milliyetçiliğe savrulmadan, Anadolu halklarının bir arada yaşadığı güzel günleri de atlamadan bu acı gerçeği anlattılar, durdular…

Seropyan, Sarkis usta için her yıl Mayıs ayında doğum günü düzenleyen dostlarındandı. Ustayla dostlukları ustanın 2009’da ölümüne kadar sürdü. Ustayla birkaç kez de Sarkis abinin Kınalıada’da, denize yukarıdan bakan mütevazı evine de gitmiştik.

13

Sarkis Ahparig’le en son bu yıl Hrant Dink anmasında Agos’un arka balkonunda muhabbet ettik. Bir iki fotoğrafını da çektim. Sarkis ustayla ölümünden hemen birkaç gün önce Kumkapı’daki evde, ustanın elleri avuçlarının içinde, sessizce oturuşlarını anlattı. 1 Mayıs 2016’da, Sarkis ustanın doğum gününde Beyoğlu Yeşil Ev’ de bir söyleşiyle doğum gününü kutlamayı konuşmuştuk.

Ne yazık ki Sarkis Seropyan da 28 Mart 2015’ te 80 yaşında hayata veda etti.

Bu yıl onunla konuştuğumuz işi, “Sarkis Çerkezyan 100 Yaşında” kutlamasını Deniz Koçak arkadaşım ile yapmaya karar verdik. Kuyerel’den Hüseyin Çakır’a ve AGOS’ dan Pakrat Estukyan’ a gittik.

Yaşam Marangozu

29 Nisan Cuma akşamı AGOS’ un Harbiye’deki Anarat Hığutyun Binası’nın küçük salonunda, aynı zamanda Seropyan’ın vasiyeti olarak gördüğümüz kutlamayı, ustanın dostlarıyla birlikte alçak gönüllü bir toplantıyla gerçekleştirdik.

17

Kutlamada Kuyerel’den Hüseyin Çakır, AGOS’dan Pakrat Estukyan ustalarını anlattılar. Ustanın oğlu Gazaros yoldaşı, babası, ustası Sarkis Çerkezoğlu’nu anlattı. Şair Selah Özakın ustayla anılarını anlattı ve ustaya Jacques Prevert’ in “Sabah Keyfi” şiiriyle bir selam yolladı. Muammer Ketencoğlu da kendi ustasını anlattı ve iki ezgiyi akordeonuyla seslendirdi. Şair Bedros Dağlıyan ustasını anlattı ve ona ithafen yazdığı “Komünist Masa” şiirini seslendirdi. Genç arkadaşımız Elif Alkan’ın mesajını Özlem Koşal seslendirdi.

18

Ustayla çok genç yaşlarında, 1960’lı yıllarda tanışan ve 3 Ağustos 2009’da ustanın ölümüne kadar aralıksız yoldaşlık, arkadaşlık, usta-çırak ilişkilerini sürdüren Ragıp Zarakolu “Taudare ad Dominus Sarkis/ Sarkis Usta İçin Övgü” yazısı ile ve Nabi Yağcı da kutlama yazısı ile aramızdaydılar.

Kutlamanın sonunda Deniz Koçak söz aldı ve ustayla tanışmasını, anılarını anlattı. Koçak’ın hazırladığı “Yaşam Marangozu” belgeseli ile kutlama sona erdi.

Sarkis Çerkezyan, 1916 tehcirinin sıcak bir mayıs gününde Suriye’ de Cabul yakınlarında bir deve ahırında dünyaya gelmişti. Bugün usta 100 yaşında. Umarız onunla olan beraberliğimiz, yoldaşlığımız, arkadaşlığımız yüz yıl sonra da çoğalarak devam etsin…

Her iki ustaya, Sarkis Çerkezoğlu’ na ve Sarkis Seropyan’ a bizlerle paylaştıkları güzel şeyler için müteşekkiriz…

 

Sarkis Çerkezyan’ın 100. doğum günü kutlamasına ilişkin tüm yazı, fotoğraf ve videaolar için tıklayınız

19-Ercüment Gürçay

 

 

Ercüment Gürçay

Dünya Günü’nde Dünya Şairlerinden beyitler

Bizi hem kölesi, hem efendisi yapan toprak, sana şükranlarımızı sunmaya geldik.

“Selam size, Zeus’un kızları, verin bana o büyülü sesinizi, kutlayın benim dilimden ölümsüzler soyunu, onlar ki doğdular toprak ana ve yıldızlı gökten, karanlık geceden, suları acı denizden. Söyleyin nasıl doğdu tanrılardan önce toprak, ırmaklar, şişkin dalgalarıyla engin deniz, pırıl pırıl yıldızlar ve üstümüzdeki sonsuz gökler. Sonra nasıl doğdu onlardan her varlığı borçlu olduğumuz tanrılar, nasıl paylaştılar şanları şerefleri, ve nasıl yerleştiler kıvrım kıvrım olympos’a, anlatın bütün bunları, ey Musalar, ta başından başlayıp anlatın, ne vardı hepsinden önce anlatın.

39

Yunan şair Hesiod tanrıların ve evrenin yaratılışını, toprak ananın doğuşunu MÖ. 750-700 yıllarında Theogony ‘de böyle anlatmıştı. Biz de 2016 Dünya Günü’nde (Earth Day) dedik ki ; kaostan sonra varolan toprak; bizi hem kölesi, hem efendisi yapan toprak; vefası yok, cefası çok insanoğlunu bağrına basmaktan geri durmayan toprak; sana şükranlarımızı sunmaya geldik.

Palermo’da sanatçılar ‘Bakın geleceğimizi ellerimizle yok ediyoruz ‘ demek için seslerini rüzgara katıp ulaşabildikleri kadar çok insana ulaşmak, evrensel bir kaynaşma ve birleşme ritüeli oluşturmak için biraraya geldiler. Doğanın verdikleri , dünya edebiyatından şiirlerle, lirik şarkılarla, dansla, performanslarla kutsandı. Paneller ve sempozyumlarla etrafımızı kuşatan ateş çemberinin daraldığına, doğayı yok ederken, sonunda bir akrep gibi kendimizi yok etmekte olduğumuza dikkat çekilmeye çalışıldı .

41

Anın eylediklerini uzun soluklu bir belleğe yüklemekti niyet. ‘Peki bu şiirlerin, şarkıların doğayı korumaya faydası ne?’ diye sorsalardı eğer: İnsan sadece bilinçle değil, düş kurarak da değişen bir varlıktır derdik .

İşte böyle şenlikli bir günde Romantizmin, doğayı taklit eden ve düş kurabilen zeki hayvanlarına dönüştük. Birbirinden farklı dillerdeki dizelerin seslerine karıştı bahçenin sesi. Japonya’dan gelen Sora Miri’nin şiiri bambular arasında butoh dansına eşlik ederken şöyle diyordu.

Rüzgar ya da fırtına
Ah işte bambunun sesi
İşte burda !

Şiirleri dinledikçe yüreğimizin kuruyan kabuklarını koparıp attık, güneşe çarpan alnımızda bir aydınlık… Ruhumuz, ince soğan zarları gibi ayrılıyordu bedenimizden, kınından çıkmış bir coşkuyla yürüdük. Palmiyelerin ve portakal ağaçlarının altında Filistin’li Zaid Hattab’ın şiiri bizi bekliyordu.

43

“ Her şeyi benimle bir olan toprak,
Alnında benim izlerimi taşıyor.
Eğer bir gün gidersem kalbinin her zerresi
beni soracak,

‘Her güzergahın bana karışmışken, nereye?’
Ve ben adımlarımı ileri atarak yürürken kutsal sevgimi göndereceğim
Kutsanmış sözcüklerle
Kokusunu dualarıma taşıyarak…”

Ve toprağın sesi Filistin’li şair Najwan Derwish’in dizelerini takip etti;

“….
Seninle birlikte salınan ağaçları düşlemekte hiç fena bir şey yok,
Çünkü rüzgar sen düşlerken alacak seni
Çünkü, sen de tıpkı bu ağaçlar gibi yaşadın; topraksız, köksüz.”

40

Portakal bahçesinden bambulara, akvaryumdan ejderha ağacına yürüyüp Senegal’li ABDOULAYE BA ile buluştuk. Leopold Sedar Senghor’den Afrika’yı okudu bize. Senegal’in baobablarını , masallarını dinledik.

“Afrika Afrika’m benim.
Başeğmez savaşçıların Afrika’sı
Hani o ata yadigârı ovalara adını yazmış
Hani o büyükannemin şarkılarındaki
Karşı ırmak boylarındaki
Savaşçıların Afrika’sı
Ben seni hiç görmedim
Kanın damarlarımda oysa
O güzelim kara kanın
Kırları bayırları sulayan
O güzelim kara kanın
Bulaşır terlerine
Kölelikten canı çıkan çocuklarının
Afrika söyle bana Afrika
Senin sırtın mıdır bu
İki büklüm ezilgin olan
Küçük görmelerin ağırlığı altında
Kızıl yaralar açan sırtında çiçek çiçek
Kırbaç kırbaç inleyen sen misin yaz sıcağında
Erkek bir ses yanıtlıyor
Mert oğlum büyüyor işte yiğit ve güçlü
Burada bunca viranlığın ortasında
Beyaz soluk çiçeklerden bir ağaç
Afrika bu senin Afrikan
Yeniden dallanıp yeşeriyor bak sabırla inatla
Sunarak ürünlerine yavaş yavaş
Acı tadını özgürlüğün.

(Leopold Sedar Senghor)

Orhan Veli, Sicilya’lı balıklçılar ağlarını denize atarken onun sözcüklerini yinelemelerini düşlemişti. Biz balıkçılara onun sözlerini yineletmekle kalmayıp, kuşlarla, ağaçlarla hep birlikte ‘ Birdenbire’ de dedik.

37

“Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.

Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar…
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire…”

(Orhan Veli Kanık)

Bugün sanat, eski çağlarındaki anlamına geri döndü; iyileştirici, tılsımlı özüne… Yaşamın gerçekliğinden ayrılmış değil de, tam tersine yaşamın kaynağına, doğaya odaklanmış; varoluşumuzun özüne doğru rehberlik etti bize . Biz miydik, elfaf mıydı güneşten saklanan gölge? Veda ettik güne Pablo Neruda ile …

38

“Toprak yüreğin bize
Doğurganlık ve sevda sözleri getiriyor;
Şarkımın gücüne sesleniyor
Ben uyurken
Yüreğime dokunarak
Düşümdeki
Ağaçlar çiçekleniyor;
Uyanıyorum, gözlerim apaçık
Ve sen
Derime
Şarkımın kararan yıldızlarını
Dikiyorsun.”

(Pablo Neruda)

44-Şenay-Boynudelik

 

Şenay Boynudelik

Edremit’te Ferit-Gudrun-Şakir’le bir hafta

Geçen şubatta, (Bayramiç Yeniköy Çiftliği’nden) Balıkçı Mustafa’ya ‘kırsalda üretimle ilgili bir şeyler öğrenmek için ziyaret edebileceğim yer‘ sormuştum, o da ‘Edremit’te bir yer‘den bahsetmişti. Son bir haftadır ‘o yer’deydim nihayet.

Ferit, Gudrun ve Şakir arazilerinde mevsimlik ilaçsız sebze, meyve ve şifalı bitki ekim dikimi yapıyorlar.

Arazi sınırları içinde bir o yana bir bu yana koşturan tavuklarından yumurta, sadece otla beslenen küçükbaş hayvanlarından süt ve peynir elde ediyorlar. Ürünlerini mail grupları üzerinden isteyenlere (daha çok şehirdekilere) ulaştırıyorlar. Asıl işleriyse peynircilik ve zeytincilik.

Gülsüm-Alper Akın ile yaptığımız peynirler.
Gülsüm-Alper Akın ile yaptığımız peynirler.

Ferit, Gudrun ve Şakir’in 40 sağmal koyun ve kuzuları var. Bu ‘sağmal‘lık önemli kavrammış. Sağmal, süt veren/verebilecek koyun demek ve bir sürüde aynı dönemde bu kadar sayıda sağmal koyun olması önemliymiş. Aldığınız koyunun kısır olması, o dönemde gebe olmaması, kuzulu olması gibi nedenlerden dolayı, bazen sağmal koyun fazlalığını yakalamak 10 sene kadar bile sürebilirmiş.

59

Kuzular doğduktan sonra 40 gün anneyle beraber kalıp süt emiyorlar (bu arada ineklerin 1 litre süt üretebilmek için, 400 litre kanı sirküle etmeleri gerektiğini öğrendim, bu da ek bilgi olsun.

Çeşitli tohum ekimi, fide dikimi, yabani ot yolma, malçlama, çit, kapı, hortum onarımı, kışlık odunların taşınması gibi işler vardı. Önceden kırpılan koyun yünlerinin bir kısmını, dikecekleri yorgan için hazır etmek ve boyama denemeleri yapmak üzere pisliklerden arındırdık. Her sabah içeceğimiz bitki çayının malzemelerini bahçeden taze topladık. Bahçede ne yetişiyorsa mümkün olduğunca onu tüketmeye çalıştık. Her öğün mutlaka soğanlı salatamızı yedik mesela!

Gudrun ve diğer gönüllülerden Neomi'nin çalışma halleri.
Gudrun ve diğer gönüllülerden Neomi’nin çalışma halleri.

Her zaman olduğu gibi, şehirde olduğumdan kat kat daha sosyaldim. İstanbul’da bu kadar hareket edip konuşsam enerjim anında sıfırlanıyor, ama küçük yerlerde her şeyi bir arada yapma hali bana enerji veriyor.

Bir gün Şakir’de balık, bir gün Hüseyin Usta’da pişi, bir gün Şakir’in halası ve kızkardeşi Sarıkız’la sabun yapımı, bir gün köydeki hayır derken geçip gitti bir hafta. Bir günümüzü de Gülsüm ve Alper Akın ile beraber peynir yaparak geçirdik. Kendileri aynı zamanda, Akmerkez’in terasında permakültür uygulamaları yaparak şehre toprak bulaştıran, çok da iyi yapan Hasibe Akın’ın anne babası oluyor.

Gülsüm ve Gudrun peynirleri kalıplara koyarken.
Gülsüm ve Gudrun peynirleri kalıplara koyarken.

Gülsüm ve Alper kendi peynirlerini zaten yapıyorlar, ama Gudrun’dan farklı çeşitlerin yapımını öğrenmek istediler. Biz 3 gönüllü de onlara çıraklık, zaman zaman da tercümanlık yaptık. Beraber üretimin en keyifli yanlarından biri, çay sohbetleri açısından epey ihya olduk, üretim atölyelerinin damında çayın demlenmesini beklerken kuru dolmaları mideye indirdik ayıptır söylemesi.

64
Soldan sağa: Ulrike, Ceylan, Neomi, Gudrun, Gülsüm, Alper.

Tavuklarla ilgili şunu öğrendim; gurka yattıklarında yumurtayı civcive dönüştürmek için o kadar çok enerji harcıyorlarmış ki, kilo verip zayıf düşüyorlarmış. Ayrıca yumurtaya derilerinin sıcaklığını geçirebilmek için karın bölgelerindeki tüyleri döküyorlarmış. Yumurtaları belli zamanlarda ayaklarıyla çevirip hepsinin eşit derecede ısınmasını sağlıyorlarmış. Böylece yumurtalar aynı anda civcive dönüşüyormuş. Bu gibi bilgilerin bende ilkokuldan beri var olduğunu sanırken, doğada vakit geçirince doğa hakkında hiç bir şey bilmediğimi fark ediyorum.

65

Şakir’e ayrı bir sayfa ayırmak lazım gerçi ama kısaca bahsetmeye çalışayım. Şakir tam bir yaban insanı. Meranın yanındaki derme çatma evinde kalıyor genelde. Bir bakıyorsunuz kamyonetle, saçlarını uçura uçura bir hışım evin yanında belirmiş, 5 dakika sonra “hadi ben kaçtım” diyerek yok olmuş, birkaç saat sonra aynı yere arabayla gelmiş, saçlar aynı dağınıklıkta, Ferit’le coşkulu bir şeyler konuşup su içip kayboluyor. Ertesi gün saçı sakalı kesmiş, ama bu sefer yanağında taze çizik izi, kahkahalarla yine anlatıyor… Tanımanız lazım Şakir’i.

Ferit’e pek yer veremedim, zira o tadilatı süren mutfağın başındaydı genelde.

66
Ferit.

Yine güzel, mütevazi ve güleryüzlü insanlarla tanışmış olarak, kırsala yerleşmekle ilgili binbir türlü hesaplar yaparak şehre döndüğüm için çok mutluyum. Yüksek lisansımın sürüyor olması beni bazen çok sıkıştırıyor ama diğer taraftan da şükrediyorum, bana yaşamak istediğim hayatla ilgili iyi karar vermem için zaman kazandırıyor. Bu sürecin sonunda en kötü kararı verecek olsam bile, şu an bu zamana ihtiyacım var. Şimdilik iyi böyle.

67-Ceylan-Yurdakuler

 

 

Ceylan Yurdakuler

Chiang Mai treninde Türk geleneği, “Konya’da sizdendi, burda çaylar benden” – Hülya Tosun

 

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.

Hülya’nın uzakdoğu seyahatinin altıncı bölümünde sıra

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

Konya’da iki yıl önce ısmarlanan çay, döndü dolaştı Tayland Chiang Mai treninde beni buldu!

Yollarda olmaya aşık olmayayım da ne yapayım ben?

“Aslında ben de çok seviyorum gezmeyi”dedi.

50

Ama öyle bırakıp gitme şansım yok yeni ev aldım krediyle.”

Kaç yıl yedin?” dedim.

25” dedi.

Sırıttık acı acı.

48

“Çünkü yeni evlendim” dedi. “Eşimin bir eve ihtiyacı var değil mi ya?” Bunu söylerken gözleri parlıyordu.

Meksika’lı eşi, 4-5 aktarmayı göze alıp, noel için memlekete gitmeye karar vermiş ama bizimkisinin o kadar yolu gözü alamayınca karısına iyi yolculuklar dileyip Tayland’a uçmuş.

Ben gitmedim ama kardeşim iki yıl önce Türkiye’ye gitti” dedi. İstanbul ve Konya’ya.

“Hadi İstanbul’u anladım da taa dünyanın öbür ucundan kalkıp gelip neden Konya?” (Hoş tahmin ettim tabii de.)

Kardeşim sufidir” dedi. Kanada’da yaşar ve orada her hafta dergaha gidip sema eder. Türkiye’ye gitme sebebi de oydu. Şanslarına Konya’da da tanıştıkları bir kadın, Mevlana’nın türbesini sırf onlar için açtırmış ve iki arkadaş içeriye girip sema etmişler.

“Yolculuklarının en kıymetli anıydı” diyor.

Bir an gözümde canlandı, Singapurlu kardeş ve Kanadalı arkadaşının Mevlana’da bir akşam üzeri dönüşleri,

52

“Bir de gittiğimiz her yerde çay ikram etmişler biliyor musun?” diyor şaşkınlıkla.

“Sadece dükkanlara değil evlere bile davet edilmişler çay ikramı için” diyor.

47

“Eeee bir gelenektir bizde” dedim.

Beş dakika sonra restorandaki görevliyi çağırıp iki çay söyledi ikimize ve ödememe kesinlikle izin vermedi. Gülümseyip “çaylar benden, Türk geleneği” dedi.

49

Konya’da iki yıl önce bir Singapur’luya ısmarlanan çay, döndü dolaştı Tayland Chiang Mai treninde beni buldu!

Yollarda olmaya aşık olmayayım da ne yapayım ben?

 

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

51-Hülya Tosun

 

Hülya Tosun

İzmir ve Ankara, European Cycling Challenge’da bisikletli meydan okumaya hazır (mı?)

Gündelik yaşamda bisiklet kullanımının yaygınlaştırılmasını amaçlayan European Cycling Challenge (Avrupa Bisiklet Meydan Okuması – ECC) 1 Mayıs’ta başlıyor.

Geçtiğimiz sene sadece Çankaya Belediyesi’nin katıldığı ECC2016’ya bu Türkiye’den iki belediye, Çankaya Belediyesi ve İzmir Büyükşehir Belediyesi katılıyor.

46

Temiz bir çevre, daha az karbondioksit salımı ve sağlıklı kentler yaratabilmek için bisikletin bir ulaşım aracı olarak toplum nezdinde yeniden kabulünü sağlamayı hedefleyen European Cycling Challenge için tekerler, 1 Mayıs’ta dönmeye başlıyor.

13124490_1128834593840421_3111410502312574691_nTüm Mayıs ayı boyunca sürecek ve yine tüm Mayıs ayı boyunca kayıt yaptırılabilecek olan ECC2016’ya bu  sene 18 Avrupa ülkesinden 50’yi aşkın kent katılıyor.

Geçen yıl 15 Avrupa ülkesinden 39 kentin katıldığı Meydan Okuma’da Avrupa çabında 26.000 bisikletli Mayıs ayı boyunca birbirleriyle yarışıp, bisiklet ulaşımının daha da yaygınlaştırılması için çaba sarfetmişti.

Toplamda en çok yol kat eden kentin yarışmanın galibi olacağı etkinlikte, günlük yaşamdaki tüm bisiklet kullanımları geçerli kabul edilecek. İşe, okula, sinemaya, alışverişe gidiş gelişler ve şehir içi her türlü bisiklet yolculuğu yarışma kapsamında değerlendirilecek.

İstatistiklerin hem kent sınırları içerisindeki sürüşleri ve hem de coğrafi sınır kısıtlaması olmadan iki ayrı türde tutulduğu yarışmaya Türkiye’den isteyen herkes Çankaya Belediyesi’ni ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni seçerek katılabilir ve Avrupa’ya bu kentlerin takımlarında meydan okuyabilir.

Bunun için ise http://cyclingchallenge.eu/ web sitesinden kaydolmak yeterli. Katılımcılar ücretsiz mobil uygulama Cycling365‘i akıllı telefonuna indirdikten sonra iş, okul, sinema, alışveriş gibi bisikletle yaptıkları tüm yolculuklar uygulama aracılığıyla kaydedilecek ve toplanacak. Akıllı telefon kullanmayanlar ise seyahat verilerini, internet sayfasındaki ilgili bölüme kendileri girecek.

ÇANKAYA GEÇEN YIL DÜNYA ETRAFINDA TUR ATTI

ECC2015’te 26 bin 20 katılımcının katıldığı etkinlikte, yaklaşık 2,5 milyon km bisiklet sürüldü.

EEC15’te Çankaya adına pedal çeviren 440 bisikletli; toplamda 33 bin 823 km yol yaptı. Bu performans ile 6 bin 944 kg karbon tasarrufu yapan Çankayalı bisikletçiler, daha ilk katılımda 39 kent arasında 20. oldu; aldıkları toplam mesafeyle dünyanın etrafında neredeyse bir tur attı.

 

(Yeşil Gazete)