Ana Sayfa Blog Sayfa 3450

Bursa’da Ulu Camii yanında canlı bomba saldırısı, 13 yaralı

Bursa’da Ulu Camii’nin yanında bulunan kapalı çarşı bölgesinde canlı bomba saldırısı düzenlendi. Patlamada elindeki çanta havaya uçan canlı bomba hayatını kaybetti, 13 kişi yaralandı.

Bursa Valiliği’nden yapılan açıklamada, “İntihar saldırısı olduğu düşünülen bir kadın, üzerindeki düzenekle kendisini patlattı” dendi. Cesedin parmak izinin alındı, kimlik tespiti yapılmak üzere kriminal laboratuvarına gönderildi. Güvenlik kaynakları, canlı bombanın 25 yaşlarında olduğunu belirtti. Saldırganın kendini erken patlama nedeniyle havaya uçurmuş olabileceğini belirten güvenlik kaynakları, bölgede turist kafilelerinin bulunduğunu aktardı.

68

Saldırının gerçekleştiği sırada Ulu Camii’de iki cenaze namazı kılınıyordu. Uzmanlar, saldırganın bölgedeki turistleri ya da cenaze namazını kılan cemaati hedef almış olabileceği yorumunu yaptı.

Sağlık Bakanı ve AKP Bursa Milletvekili Mehmet Müezzinoğlu, canlı bomba saldırısıyla ilgili yaptığı açıklamada, ‘yaralıların durumunun ağır olmadığını’ söyledi. Müezzinoğlu, yarın İçişleri Bakanı Efkan Ala‘yla detaylı açıklama yapacaklarını ifade etti. Bu arada patlamanın olduğu yere 50 metre mesafede saat 18.30’da TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın “Laiklik yeni anayasada olmamalıdır” sözlerini protesto edecek bir eylemin yapılacağı, saldırının ardından eylemin iptal edildiği bildirildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bursa’daki saldırıyla ilgili İçişleri Bakanı Efkan Ala’dan bilgi aldı. Erdoğan yaralananlar için şifa dileyip “terörle mücadelede kararlılığın önemini vurguladı” bildirildi.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, saldırıyı yapan kişinin kimliğinin tespit edileceğini söyledi ve “Bu terör saldırıları, Türkiye’nin terörle mücadele konusundaki kararlı tutumundan geri adım atmasına sebebiyet vermeyecektir. Nerede ne şekilde olursa olsun mutlaka teröriste ve terör faaliyetlerine karşı en kararlı, ilkeli ve etkin tutumu sergilemeye devam edeceğiz” dedi.

Patlama Bursa’nın Heykel semtinde saat 17.25 sıralarında meydana geldi. Şiddetli patlamanın ardından Atatürk Caddesi trafiğe kapatıldı, bölgeye güvenlik güçleri ile itfaiye ve sağlık ekipleri sevk edildi.

Bursa Valiliği’nden patlamaya dair yapılan ilk açıklamada “İntihar bombacısı olduğu düşünülen bir kadın, üzerindeki düzenekle kendisini patlattı. İlk belirlemelere göre 7 kişi yaralanmış olup, en yakın sağlık kuruluşlarına ulaştırılmıştır” dendi. Ancak Sağlık Bakanı Müezzinoğlu, yaralı sayısını 13 olarak duyurdu.

Vali, saldırıyı yapanın üç kişi olduğuna dair iddiaları yalanlayıp “Şu anda verebileceğim bilgiler bundan ibaret. Netleştikçe paylaşacağız. Hızlı bir şekilde kamuoyuyla bilgileri paylaştık. Onun dışında açıklayabileceğimiz yeni bir şey yok. Tek kişi bunu yapan, 3 değil” dedi.

 

(T24)

Yerküre sıcaklığında 2 ve 1.5 derecelik artış arasındaki 5 hayati fark

Megan Darby tarafından Climate Home‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Zeynep Ersoy‘un çevirisiyle sunuyoruz.

***

Araştırmacıların bulgularına göre, yarım derecenin bile deniz seviyesi, mahsul verimleri ve mercan resifleri üzerinde çok büyük etkisi var.

thermometer-1
Flickr/Toshiyuki IMAI

Yarım derece ne kadar fark yaratabilir?

Earth System Dynamics (Yer Sistem Dinamikleri) dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, yarım derece aslında çok fazla fark yaratabiliyor.

Geniş çaplı bir araştırmada, Avrupalı bilim insanları 2 derecelik ve 1.5 derecelik küresel ısınmanın etkilerini karşılaştırdılar.

2 derecelik ısınma uzun süredir iklim değişikliği için bir eşik değer olarak görünüyor. 1.5 derece ise Aralık ayında Paris’te hedeflenmesi gereken önemli sınır olarak kabul edildi.

Yarım derecenin getireceği 5 farka bakalım:

1. Deniz seviyesi

Okyanuslar ısınırken ve buzullar denizlere erirken, dalgalar yükseliyor. Bunun ne kadar hızlı olacağı hala belirsiz. Eğer sıcaklık, sanayi öncesi zamanlardan 2 derece fazla artarsa, araştırmacılar deniz seviyesi artışının 2100 yılında yarım metre olacağını tahmin ediyor. Sıcaklık artışı 1.5 derecede dengede kaldığı halde ise, deniz seviyesi artışının yaklaşık 10 cm olacağını öngörüyorlar.

Her iki şekilde de, bu artış durmayacak. Kutuplardaki buz tabakalarının yüzyıllarca su seviyelerini arttırması bekleniyor. Fakat, sera gazı emisyonlarında alınıcak sıkı önlemler, küçük adalar ve Şangay gibi kıyısal megaşehirlere biraz daha zaman kazandırabilir.

assate
Assateague Adası, ABD, Sandy kasırgasından sonar (Görsel: Flickr/NPS Climate Change Response)

2. Kurak Akdeniz

Dünyanın bazı bölgeleri, özellikle sub-tropikal(dönencealtı) bölgeler gittikçe kuraklaşıyor.

Bu etkinin  en fazla hissedildiği yer Akdeniz bölgesi. 1.5 derecelik sıcaklık artışında tatlısu erişilebilirliğinin 20. yüzyil seviyelerine oranla %9 azalması bekleniyor. Bu azalmanın, sıcaklık artışı 2 derece olduğunda yaklaşık 2 katına (%17) çıktığı görülüyor.

Görsel: tarlasera
Görsel: tarlasera

3. Mısırda düşük verimlilik

İş mahsul verimliliğine gelince, bu durum artan karbondioksit seviyelerinin bitki büyümesine etkileri sebebiyle karmaşıklaşıyor. Yüksek enlemlerde, bazı bölgeler artan üretimden yarar bile sağlayabilir.  Fakat, dünyada mısırın %10’unu üreten Orta batı Amerika’da, verimliliğin 1.5 derecelik sıcaklık artışında %15.5, 2 derecelik sıcaklık artışında ise %37 düşeceği biliniyor. Batı Afrika ve Güneydoğu Asya’da da verimlilikte düşüşler bekleniyor.

mısır
Mısır verimliliği artan sıcaklıktan etkilenecek. (Fotoğraf: Neil Palmer/CIAT)

4. Mercanların yok olması

Bu belki de farkın en çarpıcı olduğu durum. Mercan resifleri ve resiflerin desteklediği canlı ekosistemleri 1 derecelik sıcaklık artışıyla şimdiden stres altında.

Geçtiğimiz haftalarda, sualtı gözlemlerinin gösterdiği sonuçlara göre Avustralya’daki Büyük Mercan Resifi’nin %93’ü yok olmuş durumda. El Nino hava olayı halihazırda devam eden ısınma eğilimini daha da kötüleştirdi ve tarihteki en büyük üçüncü mercan resifi ölümüne neden olma yolunda.

Sıcaklıktaki 2 derecelik artış bu yüzyılın sonuna kadar tüm bu ekosistemleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. 1.5 derecelik sıcaklık artışı senaryosunda, bu yok oluş %70 ile sınırlı kalabiliyor. Bazı tropik resiflerin 1.5 derecelik sıcaklık artışı durumunda hayatta kalıp adapte olabileceği öngörülüyor.

Görsel: NOAA
Görsel: NOAA

 5. Daha da sıcak Tropikler

Isınma her bölgede aynı hızda görülmüyor. Tropikler’de 2 derecelik sıcaklık artışının 1.5 derecelik artışa kıyasla % 50 daha uzun süren sıcak hava dalgalarına yol açacağı öngörülüyor.

Tropikler'de daha uzun süre etkili ısı dalgaları bekleniyor. Görsel: Flickr/shankar s.
Tropikler’de daha uzun süre etkili ısı dalgaları bekleniyor. Görsel: Flickr/shankar s.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Megan Darby

Yeşil Gazete için çeviri: Zeynep Ersoy

(Yeşil Gazete, Climate Home)

Yeşil Siyaset Platformu, YSGP’den ayrıldı

IMG_20160427_215241Yeşiller’in, Yeşil Feministler’in ve Özgürlükçü Sosyalistlerin oluşturduğu Yeşil Siyaset Platformu üyesi 105 kişi, bugün Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nden istifa etti.

Bir mesaj yayınlayarak istifa eden platform üyelerinin yayınladıkları mesaj şu şekilde:

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Üyelerine ve Dostlarına,

Biz aşağıda isimleri yazılı YSGP üyeleri, 2 Nisan tarihinde yapılan YSGP 2. Olağan Konferansı sonrasında sürdürdüğümüz tartışma ve değerlendirmeler sonucunda YSGP’den istifa etmeye karar verdiğimizi bilgilerinize sunarız. İstifamızda aşağıdaki değerlendirme ve gelecek perspektifimizin belirleyici olduğunun bilinmesini isteriz:

Yeşil Siyaset Platformu’nun konferansa ilişkin ayrıntılı politik değerlendirmesini içeren, parti grubunda paylaşılan metninde ifade edilen tespitler partide başlangıçtan beri süregelen ve son dönemde yoğunlaşan sorunları ve nedenlerini açıklıkla ortaya koymaktadır. Bu metinde de anlatıldığı gibi  konferansta yaşananlar, bazı siyasi fikir ayrılıklarının yanı sıra, esas olarak zihniyet farklılığına işaret eden, Yeşil-Sol Siyaset’e uygun olmadığını düşündüğümüz egemen siyaset yapma tarzının devam ettiğini gösterdi. Bu durum, partiye olan aidiyet bağımızın iyice kopmasına neden oldu. Artık bu partide siyasi mücadelemize devam etmek için bir neden bulamıyor, YSGP çatısı altında politik faaliyet imkanı kalmadığını düşünüyoruz.

YSGP’den istifa eden bizler, parti içinde benzer kaygıları taşıyan üyelerin oluşturduğu Yeşil Siyaset Platformu’nda siyasi mücadelemizi sürdüreceğiz. Önceden olduğu gibi yeşil, özgürlükçü ve feminist değerlerle yolumuza devam etmeye ve eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojik mücadeleyi bundan böyle parti dışındaki mecralara yaymak için daha fazla çaba harcamaya kararlı olduğumuzun bilinmesini isteriz.

Bununla birlikte, bugün gelinen noktada bizler açısından politik bir ayrılık kaçınılmaz olsa da, ülkenin 7 Haziran’dan sonra getirildiği kaos ortamında ve özellikle barışın kazanılmasının ve demokrasi mücadelesinin zorunlu olduğu bu koşullarda gerek tek tek bireyler olarak, gerekse içinde bulunduğumuz platformla birlikte tüm demokrasi güçlerinin dayanışmasının gerekliliğinin bilincinde olarak her türlü dayanışma ve işbirliğine açık olacağız. Partide yıllar boyunca birlikte mücadele verdiğimiz dostlarımızla da ortak mücadele zeminlerinde birlikte olmaya ve dostane ilişkiler sürdürmeye devam etmeyi umuyoruz.

Yeşil Siyaset Platformu

Platformun üye sayısının istifa edenlerden daha fazla olduğu ve önümüzdeki günlerde istifa edenlerin sayısının daha da artabileceği de beklenmekte.

Dokunulmazlıklar – Tanıl Bora

Tanıl Bora’nın bu yazısı birikimdergisi.com sitesinden alındı

Politik dokunulmazlığın kökeninde, burjuvazinin etkisi altında serpilmekte olan yasama organını, hâlâ monarşinin hükmettiği yürütmenin keyfîliğinden koruma amacı yatar. Sonrasında, halkın seçilmiş temsilcilerinin ifade özgürlüğünü teminat altına almak üzere kurumlaştı. Bu teminat, o temsilcilerin vekâletini üstlendikleri seçmenlerin çıkarlarının ve haysiyetinin teminatıdır.

***
Dokunulmazlığın Osmanlıca karşılığı masuniyet kelimesiydi; korunmuşluk anlamına gelir. Batı dillerinde politik dokunulmazlık immunity/Immunité/Immunität kelimesiyle tanımlanır: bağışıklık, demek. Bu, immunitas’ın communitas’la (toplulukla, cemaatle) karmaşık ilişkisini hatırlatır bize. Seçilmişleri topluluğun ortak yükümlülüklerinden azat eden, müştereklikten ayıran bu imtiyazın, aynı zamanda topluluğun işleyişinin kurucu ilkelerinden birisi olmasını… Bağışıklığı sağlayanın, hem içerde hem dışarıda olmasını, hem bizden hem yabancı… hem zehir hem panzehir olmasını…

***
Dokunulmazlıkların kaldırılması talebi, anti-politik popülizmin alet çantasında değerli bir parçadır. Bizzat politikayı bir dalavere olarak gören, politikacıların fıtraten sahtekâr, yozlaşmış olduğunu varsayan bu popülist söylem, dokunulmazlıkları diline dolamaya bayılır. “Yukarıdakilere” olan kör öfkesini, güç yetiremeyeceği kuvvetlere olan nefretini, itilip kakılacak bir mebusun sırtından çıkartacaktır böylece. Hele bir de millî davaya bağlanırsa bu öç eylemi…

***
Hindistan’daki “Dokunulmazlar”ı duymuşsunuzdur. Hindistan’ın kast sisteminin en altında yer alan, ülkenin kadim en eski yerlileri olan Dalitler, onlar. Dalit: parçalanmış, ezik, ezilmiş, kovulmuş, seyre çıkarılmış anlamına geliyor. Üst kastlardaki Hint elitleri gibi “Ari ırktan” olmadıkları kabul ediliyor. 160 milyon Hindu Dalit’in yanısıra, Müslüman dahil başka dinlerden Dokunulmazlar’la beraber 250 milyona yakın mevcutla, Hindistan nüfusunun beşte birini oluşturuyorlar. 1949 Anayasası kast ayrımcılığını men etti. 1995’te ilk defa bir eyaletin başbakanı, 1997’de ilk defa bir devlet başkanı Dokunulmazlar’dan seçildi. Ama hâlâ, Britanya kolonyalizminin de katkısıyla gelişmiş bir ırkçılığa tâbiler.

Tuvalet temizliği, ölenlerin gömülmesi, hayvan bakımı gibi iğrenilen, aşağılayıcı bulunan işler yaptırılmış Dokunulmazlar’a. Mekruh sayılmışlar. Gölgelerine bile basmamaya dikkat edenler var.

Onlar, dokunulmayacak kadar aşağılık görüldükleri için Dokunulmaz’lar. Ancak hadlerini aştıkları, tehdit yarattıkları düşünüldüğünde, dokunulmuş kendilerine. Cezayla, linçle, dayakla, öldürerek… Geçmiş zamanda konuşuyoruz ama özellikle taşrada onlara karşı hâlâ güçlü bir ayrımcılığın sürdüğü biliniyor.

HDP’li mebusların dokunulmazlığı – Hind Dokunulmazlar’ı… Söz benzerliğinden fazlasına dair bir ipucu yok mu burada?

***
Aylardır “dokunumazlıklar kalksın” ateşi etrafında dans edenler, arada usulen başka vakalar saysalar da, esasen ve açıkça HDP’yi hedef alıyorlar. Zaten provası yerel yönetimlerde yapılmakta. İHD, 28 belediye eş başkanının görevden alındığını, 36 belediye meclis üyesinin tutuklandığını bildiriyor.

Erdoğan, geçtiğimiz salı: “Kürsüden ifadelerin için dokunulmazsın. Ama siz bu imkânı tutup da terör örgütünü desteklemek için kullanırsanız eninde sonunda dokunulursunuz”, dedi. İfade özgürlüğünün keyfî ve muğlak kısıtlanışı aşikâr ve ayrı bahis; biz dokunma-dokunulma lâfının kullanımındaki şehvete bakalım. Medyada dokunulmazlıkları kaldırma propagandası, başından beri tehditkâr ve kirli bir hazzın müstehcen imâlarıyla kaynıyor: “O vekillere dokunulacak”, “Terör destekçilerine dokunulacak”, “İşte dokunulacak vekiller”, “Artık dokunacaklar”, “PKK eşbaşkanlarına nihayet dokunacaklar” – veya tek kelimeyle: “Dokunacaklar”! Bazen doğrudan hedef gözeterek: “Sana dokunacaklar Demirtaş”, “Dokunulma korkusu Demirtaş’ı çark ettirdi”.

Ortadoğu “Dokunalım artık!” manşetini attı. Yeni Akit, 3 Ocak’ta “Dokunun bunlara!” manşetiyle ünlemişti. Elinde taş, linçi başlatmak üzere sabırsızlanan bir ruh hali. 12 Nisan’da gazetenin köşecilerinden Hüseyin Öztürk: “Dokunulmazlıklara dokunulmazsa millet Ak Parti’ye dokunur” tehdidinde bulundu. “Dokunulmazlıklara dokunmak, İstiklal Savaşı’nda işgal kuvvetlerine karşı verilen mücadele kadar şerefli bir iş” idi ona göre. Müstehcenliğin zirvesi, yerel medyada rastlanan: “Vatandaş dokundurun diyor” başlığıdır. Birisi “Dokunulmazlıklara halk dokunsun” diye de yazdı – erken seçim öneriyordu gûya, fakat pis imâ açıktır. Yerel medya ve internet siteleri, –sosyal medyaya hiç girmiyorum–, benzeri naralarla dolu.

***
Dokunulmazlıklara dokunma, dokunulmazları dokunulur kılma çağrılarındaki bu linççi şehvet, dahası Yeni Akit yazarı gibilerin dokunulmazlıklara dokunmayı şerefli bir dava ilan ederek adeta kutsallaştırması, bize ne söylüyor?

Kurbanlık mekanizmalarındaki ikame kurbanı ve günah keçisini [1]  hatırlatan bir yerdeler, bizim Dokunulmaz’larımız… İkame kurban, şiddet döngüsünü durdurmak için, kötülüğü ve murdarlığı temsil eden (etmesine karar verilen) birilerinin kurban edilmesidir; hem topluluğun benzeri, üyesi, hem de ondan biraz farklı, bir ayağı dışarıda birisi olmalıdır (içeriden ama aslında yabancı veya topluluğa dahil edilmiş yabancı), ikame kurban. Onun kurban edilmesiyle barış sağlanmış olur ve kendisi de kutsallaşır. Günah keçisi, felâketin, şiddetin, kötülüğün temsilcisi sayıldığı için, illiyete bakmadan, ‘kafadan’ kötülüğün temsilcisi addedildiği için, felâketi savuşturma ümidiyle kurban edilendir.

Dokunulmazlıklar etrafındaki linç âyini, bir kavmin sahici kutsalını bulduğu bir kurban şölenidir.

 

Tanıl Bora – birikimdergisi.com32.Tanıl Bora
[1] Meraklısı için, mükemmel bir süzgü: Saime Tuğrul, Ebedi Kutsal Ezeli Kurban, İletişim Yayınları, İstanbul 2010, özellikle s. 108-150.

Erdoğan’ın kömürle ilgili doğru bildiği 10 yanlış – Pelin Cengiz

Pelin Cengiz’in bu yazısı haberdar.com sitesinden alındı

Geçen hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Enerji Bakanı damadı Berat Albayrak, Çevre ve Şehircilik Bakanı Fatma Güldemet Sarı, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Sabancı Holding’e ait Enerjisa tarafından yapılan Adana’daki Tufanbeyli Termik Santrali’nin açılışına katıldı. 450 MW kurulu güce sahip santral, Türkiye’nin özel sektör tarafından gerçekleştirilen en büyük linyit termik santrali. Yani, Türkiye’nin en kirletici santrali olma unvanına da sahip…

Malum, 22 Nisan Dünya Günü’nde Türkiye, New York’ta Birleşmiş Milletler’in ev sahipliğinde gerçekleşen törende iklim değişikliğiyle mücadele konusunda uluslararası anlamda üzerinde anlaşılmış belge olan Paris Anlaşması’na imza attı. Yetersizlikleri ve eksiklikleri bir yana, Türkiye bu imzayla birlikte aslında iklim değişikliğiyle mücadelede tüm dünyanın mutabık olduğu kendini bağlamış oldu.

Dünya artık kömür başta olmak üzere fosil yakıtları terk etme yoluna girerken, Türkiye’nin imzadan iki gün sonra termik santral açması bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtti. Cuma günü New York’ta imzasıyla dünyayı kirletmeme sözü veren Çevre Bakanı Sarı, pazar günü kömürlü termik santral için “çevre dostu santral” ifadesini hiç sıkılmadan kullandı. Bir de o Erdoğan’ın konuşması var ki, evlere şenlik.

Şimdi devlet aklıyla kömürü övüp, çevrecileri itibarsızlaştırmak hem de yanıltıcı bilgilerle algı yönetmek nasıl oluyormuş inceleyelim:

1- Erdoğan: Bir ülkenin refah düzeyi nasıldır sorusunun cevabı enerji tüketimiyle de orantılıdır. OECD ülkeleri arasında enerji talep artışının en fazla olduğu ülke Türkiye’dir. 

Dünya zihniyet değişimi içinde, bir ülkenin refah düzeyini enerji tüketimine bakarak ölçme devri artık gerilerde kaldı. Ülkelerin refah düzeyi enerji tüketimiyle değil, enerjiyi nasıl ürettiğiyle, enerji verimliliği ve tasarrufuyla ölçülüyor. OECD ve Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2015 verilerine göre, tüm gelişmiş ekonomilerin enerji tüketimleri artmıyor, yıllık tüketimleri neredeyse sabit. Enerjide sürdürülebilir bir model için, daha az tüketimle birlikte, enerjiyi bilinçli ve verimli kullanan mekanizmaların hayata geçirilmesi, belirlenen ihtiyacın büyük ve merkezi santraller yerine, yerelde ve küçük ölçekte yenilenebilir kaynaklardan sağlanması mümkün. Ayrıca, enerji ihtiyacının katlanarak artacağı algısı, büyüme hızı tahminlerinin yüksek tutulmasından kaynaklanıyor.

2- Erdoğan: Önümüzdeki 10 yılda enerji alanında ihtiyaç duyulacak yatırım miktarı 110 milyar dolar olarak hesaplanıyor.

Aslında bu da ilk maddeyle bağlantılı. Sahiden bu kadar çok yatırıma ihtiyaç var mı? 9. Kalkınma Planı’nda 2013 için öngörülen elektrik enerjisi talebi 295 bin 500 GW olduğu halde, 2013’te bu rakam 245 bin GW olarak gerçekleşti, yani tahmin edilenin yüzde 20 altında kaldı. Bloomberg New Energy Finance ve WWF Türkiye’nin hazırladığı “Türkiye’nin Yenilenebilir Gücü” raporunda, resmi projeksiyonların enerji ihtiyacını abarttığını ortaya koyuyor. Rapora göre, 2030’da elektrik talebinin 620 TW’a çıkacağını belirten resmi projeksiyonların aksine, var olan politikaların devam etmesi halinde Türkiye’nin enerji talebi sadece 462 TW’a çıkacak. Yani 2030 projeksiyonlarının yüzde 25 altında kalacak. Bu veriler, ihtiyaç gibi gösterilen pek çok enerji yatırımının gereksizliğini gösteriyor ve ”Türkiye’nin hızla yeni enerji santralları kurmaya ihtiyacı olduğu” bilgisi, iddia olmaktan öteye gitmiyor. Temel hedef, daha çok elektrik üretmek değil, üretilen elektriğin akılcı kullanılması olmalı.

3- Erdoğan: Benim yerli kömürüm var. İthal kömürden 5 kullanacağına bundan 10 kullanırsın, cari açığı düşürürüz. Sadece güneş ve rüzgar gibi, kaynaklarla Türkiye’nin ihtiyacını karşılamak mümkün değil. Kömür ve su kaynaklarını etkin şekilde kullanmalıyız.

Yine aynı raporda, Türkiye’nin 2030’da elektrik talebinin yüzde 50’sinin yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılanabilir olduğunu ve bunun maliyetinin de kömüre dayalı politikaların maliyetiyle başa baş olduğunu ortaya koyuyor. 2030’a kadar Türkiye’nin artan enerji ihtiyacını karşılayacak elektriğin üretimi için taş kömürü ve yerli linyit kullanımının maliyetiyle, yenilenebilir enerjinin maliyeti hemen hemen aynı olacak, yani 400 milyar dolar. Gelecek 15 yılda güneş ve rüzgarın seviyelendirilmiş enerji maliyetlerinde görülmesi beklenen düşüş bunu mümkün kılacak. Türkiye’de şu anda rüzgar enerji santralinin ortalama maliyeti MW/saat başına 120 dolarken benzer bir proje 2030’da 60-80 dolara mal olacak. Şu anda MW/saat başına 150 dolara mal olan güneş santrali ilse 85-120 dolara inecek. Bu da kömürün 80-105 dolar olan maliyetine denk düşüyor.

4- Erdoğan: İlla ithal kömür alalım ısrarında olanlar var. Şahsen ithal kömürün ülkemize gelmesine karşıyım. Niye karşıyım, cari açığı tahrik ettiği için. Yerli kömürüm var mı, var. Kalorisi düşüktür, olabilir.

Enerji Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’nin toplam kömür rezervi 12,9 milyar ton. Bunun yüzde 90’ı (11,6 milyar tonu) enerji verimi son derece düşük bir kömür çeşidi olan linyit. Türkiye’nin yıllık kömür tüketimi 104 milyon ton, bunun ancak 80 milyon tonu yerli, kalan 24 milyon tonu ise ithal. Türkiye ürettiği kömür miktarı açısından dünyanın en büyük 11. kömür üreticisi, tüketimde ise dünyada 15. sırada. Türkiye 80 termik santral planıyla dünyanın en büyük 4. kömür tehdidi. “Kömürü Finanse Etmek” raporunda, “Türkiye düşük kalorili linyit sahalarını ekonomiye kazandırdıkça, bir yandan emisyonlarını arttırırken, diğer yandan, ithal kömürle bu artışı katlıyor. Birim kömür miktarı itibariyle daha yüksek emisyon değerine sahip ithal kömür yakılarak, küresel rezervlerinin yüzde 80’den fazlasının toprak altında kalması engelleniyor. Yani dünyanın başka bir köşesinde çıkartılan rezervler, ithal kömüre dayalı santrallerle iklimin değişmesi için Türkiye’de finanse ediliyor. Bir başka deyişle, Türkiye kömür açısından başka ülkelerin karbonunu da yüksek karbon ekonomisine kazandırıyor” deniyor.

5- Erdoğan: Köprü yaparsın, baraj yaparsın, ağaç dikersin karşı çıkarlar. Her şeye karşı çıkar bunlar.

Türkiye’de doğal, kültürel ve tarihsel varlık kıyımıyla yaşam alanlarını talan eden enerji, altyapı ve inşaat projelerine dayanan ekonomi politikaları pek çok yerde sorun yaşanmasına neden oluyor. Bunun temelinde de ister enerji yatırımı olsun ister otoyol, sanayi tesisi, köprü gibi altyapı projesi olsun ayrıntılı ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) süreçlerinin işletilmemesidir. Hiçbir belli bir ömür olan projenin, doğada ve yaşam alanlarında geri dönülmez tahribatlara yol açacak şekilde uygulanmasına izin verilemez. Projelerin vereceği zarar ve tahribatlar titizlikle ortaya konmuş olsa bu kadar çok karşı çıkış yaşanmazdı.

6- Erdoğan: Dünyada kömür yüzde 29 ile en çok kullanılan enerji kaynağı olarak petrol ve doğalgazın önünde. Enerji talebini karşılaması bakımından kömürün uzun yıllar liderliği elden bırakmayacağı gözüküyor. 

Uluslararası Enerji Ajansı’nın “Dünya Enerji Görünümü 2015” raporunda, gelecekte kömür için çalkantılı bir dönem olduğu, kömürün talihinin ters gittiği belirtilmişti. Geçen 10 yılda küresel enerji talebindeki yüzde 45’lik artışı karşılayan kömür, 2040’a kadarki artışın ancak yaklaşık yüzde 10’unu karşılayacak. Raporda, kömürün çok güçlü karşı politikalarla karşılaştığı OECD’deki tüketimin aynı dönemde yüzde 40 azalacağı öngörülüyor. Paris Anlaşması’ndaki taahhütlerin de etkisiyle daha düşük karbon enerjisi seçeneklerine yönelik politika tercihleri, maliyetlerdeki eğilimlerle desteklenecek. Petrol ve gazın çıkartılması gittikçe daha pahalı hale gelirken, yenilenebilir kaynakların ve daha verimli son kullanım teknolojilerinin maliyetleri düşmeye devam edecek. Sonuç olarak, 2030 civarında yenilenebilir enerji kömürü geçerek en büyük elektrik kaynağı olacak.

7- Erdoğan: Kömürün artık kirli, çevreye zarar veren enerji olduğu iddiası yıkılmıştır. Çevre dostu santrallerin olduğu projeleri destekliyorum.

Bu tamamen fosil yakıt endüstrilerinin kömürü temiz bir enerji türü olarak sunmaya çalışma çabasında başka bir şey değil. Akademisyenler tarafından yazılan “Kömür Raporu: İklim Değişikliği, Ekonomi ve Sağlık açısından Türkiye’nin Kömür Politikaları” raporunda, “Temiz kömür teknolojisi olarak lanse edilen ve yeni termik santrallerde kullanılacağı iddia edilen gelişmeler yanıltıcıdır. Termik santrallerin iklim değişikliği üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldıracak, geniş çapta uygulanabilir bir teknoloji bulunmamaktadır” deniyor.

8- Erdoğan: Türkiye’yi anlamak için buraya, bu tesise bakacaksın.

Evet gerçekten AKP zihniyetini çok iyi anlatan bir örnek. Çevre ve insan refahı birbiriyle son derece bağlantılı iki kavram. Hükümetler, şirketler ve diğer karar vericilerin doğal varlıklara ilişkin aldığı kararlar, halkların sağlığını, yaşam kalitesini ve geçim kaynaklarını doğrudan etkiliyor. Halkların çevresel etki yaratacak karar alma süreçlerine doğrudan katılımı, ekosisteme ne tür zararlar verileceğini bilmeleri, insan hakları ihlali olup olmadığını görebilmeleri önemli artık. Bu üç temel hak çevresel demokrasi anlamına geliyor ki, tüm ülkeler yurttaşlarına bunu sağlamak zorunda. Bunu ortaya koyan yeni bir endeks olan Çevresel Demokrasi Endeksi’nde Türkiye 70 ülke arasında 47’inci sırada.

9- Erdoğan: Bizdeki bazı çevrecilerin kömür, HES ve nükleer santral karşıtı eylemleri kimseyi yanıltmasın. Bunlara kulak asmayın.

Bence asın, zira Türkiye’de iklim politikalarından ve çevre sağlığından bahsederken, önce kömürü sorgulamak, önce kömürle mücadele etmek gerekiyor. Kullandığı petrolün yüzde 90’dan fazlasını, doğalgazın tamamına yakınını, kaliteli taş kömürünün neredeyse tümünü ithal ediyor. Birincil enerjisinin yüzde 90’ını ve elektriğin yüzde 70’ini fosil yakıtlardan karşılayan Türkiye’de elektrik enerjisinin yüzde 30’a yakını kömür yakılarak üretiliyor. Pek çoğu verimli çalışmayan, yüksek oranda fosil yakıta dayalı elektrik üretim tesislerin yarattığı sağlık sorunları da mevcut. “Ödenmeyen Sağlık Faturası” adlı araştırmaya göre, Türkiye’de faaliyet gösteren termik santrallerden kaynaklanan hava kirliliğinin sadece sağlık alanında yıllık 3.6 milyar avroya kadar çıkan bir maliyeti var. Bunun yanında en az 2876 erken ölüm ve 637 bin 643 yitirilen işgünü mevcut.

10- Erdoğan’dan çok bahsettik son maddede çevreci örgütler bu zihniyete karşı çağrı yapsın: “Burada İnsan Yaşıyor. 15 Mayıs’ta Aliağa’dayız!”

Türkiye, mevcut 21 kömürlü termik santrale eklenmesi planlanan 80’e yakın yeni santralin yarattığı tehditle karşı karşıya. Kömür havayı ve suyu kirletirken hem güvensiz ve ucuz istihdam vaadiyle iş gücünü madenlere bağımlı kılıyor, hem de geri dönüşü olmayan iklim değişikliğine en büyük tehditlerden birini oluşturarak geleceğimizi tehlikeye atıyor. Bu projeler hayata geçtiği takdirde Türkiye, en az 200 milyon ton sera gazı emisyonu ortaya çıkartarak hızla dünyanın emisyon şampiyonu ülkelerinden birine dönüşecek; küresel seviyede iklim değişikliğinden dolayı ortaya çıkan adaletsizliğe en fazla neden olan ülkelerden biri olacak. 4-15 Mayıs tarihlerinde beş kıtada 13 ülkede yaşamı savunan milyonların bir araya geleceği fosil yakıt karşıtı harekete, Türkiye’den zehir solumaya mahkum edilmek istenen, mevcut sanayi ve enerji kirliliğine ek olarak dört yeni termik santral projesinin planlandığı Aliağa’dan ses verilecek.

Pelin Cengiz – www.haberdar.com58-pelin-cengiz

Uluslararası bir araştırmaya göre Türkiye’de sivil ölümler 2015’te yüzde 7682 arttı

Silahlı Şiddete Karşı Eylem oluşumunun araştırmasına göre, 2015’te tüm dünyada gerçekleşen patlamalarda 33 bin 307 sivil öldürüldü; yani günde 30 sivil hayatını kaybetti. Aynı araştırma Türkiye’deki sivil ölümlerin 2015’te önceki seneye göre yüzde 7 bin 682 arttığını da ortaya koydu.

Sivil ölümlerde ve yaralanmalar, 2011’e göre yüzde 54 arttı.

51

Sadece 2015’te yaşanan sivil ölümler Türkiye’de yüzde 7 bin 682; Yemen’de yüzde 1204, Mısır’da yüzde 142, Libya’da yüzde 39, Nijerya’da yüzde 22 oranında yükseldi.

Sivil ölüm oranlarındaki artışlara rağmen, bombalı saldırı sayısında 2014’e göre yüzde 20’lik bir düşüş yaşandı. Araştırmacılar bunun sebebinin, saldırıların sivil nüfusun yaşadığı bölgeleri hedef alması olduğunu söyledi.

49

İntihar saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısında da keskin bir artış yaşandı. 2015’te gerçekleşen intihar saldırılarında 9 bin 205 kişi hayatını kaybetti. Bu da 2014’e göre yüzde 67’lik, 2011’e göre ise yüzde 78’lik bir artışa işaret ediyor.

İntihar saldırıları 21 ülkede gerçekleşti: Nijerya, Irak, Afganistan, Türkiye, Suriye, Yemen, Çad, Kamerun, Pakistan, Lübnan, Kuveyt, Fransa, Suudi Arabistan, Somali, Libya, Mısır, Çin, Hindistan, Bangladeş, Mali ve Tunus.

9 bin 200 sivil ise havadan atılan silahlarla öldü. Havadan atılan silahlarla ölümler, tüm sivil ölümlerin yüzde 28’ini oluşturdu.

AOAV’ın çalışmasına göre,

50

* 2015’te gerçekleşen 2 bin 170 patlayıcılı saldırıda 43 bin 786 kişi öldü.

* 43 bin 786 kişinin yüzde 76’sı, yani 33 bin 307’si sivildi.

* Sivil ölümlerde ve yaralanmalar, 2011’e göre yüzde 54; 2014’e göre yüzde 2 arttı. (2014’te 32 bin 662 sivil hayatını kaybetmişti.)

* 2015’in en ölümcül ikinci saldırısı Ankara’da Barış Mitinginde 105 kişinin öldüğü ve yüzlerce kişinin yaralandığı saldırı olurken, birinci sırada Suriye Duma’da bir pazar alanına havadan atılan bombalarla gerçekleşen saldırı geldi.

Silahlı Şiddete Karşı Eylem oluşumunun araştırmasının İngilizce sonuçlarına bu link üzerinden erişim mümkün.

 

(Bianet)

Avusturya’da ikinci tur: Yeşiller vs. Aşırı Sağ

Avusturya’da pazar günü yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçlarına aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin adayının sandıktan birinci çıkması geçmişinde Jörg Haider gibi bir figürü barındıran Avusturya’nın tekrar aşırı sağa teslim olup, olmayacağı yönünde soru işaretleri doğurdu.

austrian-freedom-party-fpoe-presidential-candidate-hofer-delivers-a-speech-in-viennaMültecilere karşı tutumu, Avrupa ve Hristyanlık dışı dinlere karşı fikirleriyle bilinen Özgürlük Partisi’nin adayı Norbert Hofer’in %35.1 ile önde tamamladığı ilk turda Hofer’in arkasından ikinci tura kalma hakkını %21.3 ile Avusturya Yeşiller Partisi adayı Alexander Van der Bellen elde etti. Böylelikle İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Avusturya politikasına yön veren iki parti, Sosyal Demokrat Parti ve Avusturya Halk Partisi seçimlerin ikinci turuna kalamamış oldu ve aşırı sağın kazandığı galibiyetin yarattığı sarsıntının üzerine bir de bu eklendi.

Sosyal Demokrat Parti seçimleri %11.3’lük oy oranıyla 4. tamamlarken, merkez sağı temsil eden Avusturya Halk Partisi hemen ardından %11.1 oy ile 5. oldu. Seçimde üçüncü sırada ise eski Yargıtay Başkanı Bağımsız aday Irmgard Griss yer aldı.

Yeşiller ve aşırı sağ arasında geçecek olan ve 22 Mayıs tarihinde gerçekleşecek olan seçimler öncesinde ise anketler Avusturya’nın Yeşil bir Cumhurbaşkanı olabileceği yönünde.

Yeşil Gazete

Edebiyat Nöbeti dergisi Köy Enstitüleri dosya konusu ile yayında

Edebiyat Nöbeti‘nin 4.sayısı Köy Enstitüleri dosya konusuyla Mart-Nisan sayısı çıktı. Celal Karaca, Dergi, Köy Enstitüleri deyince kuşkusuz ilk akla gelen isimlerden Mahmut Makal ile söyleşi  yapmayı da ihmal etmedi.

Edebiyat Nöbeti Dergisi, Cumhuriyet sonrasında Bafra’da çıkarılan ikinci edebiyat dergisi olma özelliği taşıyor. 1935 yılında Halkevleri Bafra Şubesi tarafından çıkarılan Altınyaprak Dergisi 29 sayı yayınlanabildi.

40

Mahmut Makal “Köy Enstitisü Öğrencilerinde Düşünce ve Davranış”, Ali Ezgar Özyürek’in “Kuruluşunun 76.yılında Köy Enstitüsünü Anımsamak”, Cemil Baskın “Köy Enstitüsüne Nasıl Gelindi”, Esra Deniz Karagöl’ün “Köy Enstitüleri” yazılarıyla bu ay ki dosya konusunda yer aldılar.

Dergi, reklam al(a)madığı zaman arka iç kapakta bir ressamın çalışmasına ve kısa yaşam öyküsüne de yer veriyor. Bu sayıda Serpilay Kocahan (Görgec)‘in  Bafra’nın tarihsel değerlerinden Kızılırmak üzende yer alan Çetinkaya Köprüsü kenarında tütün  hasatı yapan  köylü kadınları tablosuna yer verilmiş.

Edebiyat Nöbeti Dergisi’ni bulabileceğiniz adresler: Samsun : Adalı, Deniz, Endülüs, Ebabil, Selamet  kitabevleri / Amasya-Merzifon: Ekin Kırtasiye / Ordu: Serüven kitap-kafe / Eskişehir: Adımlar Kitabevi / Mersin- Tarsus: Antik Sahaf ve Kitabevi / İzmir-Alsancak: Yakın Kitabevi / Ankara- Kızılay: İmge, Turhan Kitabevi ve İstanbul-Kadıköy : Mephisto (Beşiktaş, Beyoğlu), Akademi, Sosyal Sahaf( Akmar Pasajı)

Edebiyat Nöbeti’ne sosyal medya üzerinden erişebileceğiniz adresler: facebook.com/groups/ edebiyatnobeti , Instagram.com/edebiyat_nobeti , twitter.com/edebiyatnobeti ve [email protected]

 

(Yeşil Gazete)

7. Bilgi Yeni Müzik Festivali, “Şarkılar Bizden” konserleri ile müzikseverleri buluşturuyor

İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü tarafından bu yıl yedincisi düzenlenen Bilgi Yeni Müzik Festivali, 12-13-14 Mayıs tarihlerinde önceki yıllardan ayrılan çok özel bir konser serisiyle sona erecek.

38

Son yıllarda hızla müzikseverlerin ilgisini toplayan alternatif şarkı yazarları, Bronx Pi Sahne’de gerçekleştirilecek “Şarkılar Bizden” konserlerinde sahne alacak. Şarkılar adı ile müsemma bir özellik taşıyor, nedeni ise tüm konserleri Bilgi Müzik’ten olması. Son dönemde bu alandaki çalışmalarıyla dikkat çekmiş ve yükselişteki isimlerin önemli bir kısmı İBÜ Müzik Bölümü mezunlarından oluşuyor.

Üç gün sürecek konserlerde sahne alacak sanatçı ve gruplar ise; Can Kazaz, Cihan Mürtezaoğlu, Can Güngör, Selim Saraçoğlu, Bubituzak ve Lara Di Lara.

39

12 Mayıs’ta ise, Başak Yavuz’un vermiş olduğu “Şarkı Yazımı” dersinin final konseri gerçekleşecek ve müzik severlerin
önümüzdeki dönemde isimlerini duyurabilecek isimlerin yepyeni şarkılarını dinleme şansı olacak. Daha sonra 13 Mayıs’ta Can Kazaz, Cihan Mürtezaoğlu ve Can Güngör, Bronx Pi sahnesini art arda tınılarıyla dolduracaklar. 14 Mayıs’ta ise yine peş peşe sahne olacak olan Selim Saraçoğlu, Bubituzak ve Lara Di Lara’nın performanslarına tanıklık edeceğiz.

12-13-14 Mayıs 2016 tarihlerinde Bronx Pi Sahne’de gerçekleşecek bu konserlerin kapı açılışı saat 20:00; giriş ücreti ise 25TL olarak belirlenmiş durumda.

 

(Yeşil Gazete)

Mezopotamya Ekoloji Hareketi 1. Konferansı’nın sonuç bildirgesi açıklandı

23 – 24 Nisan tarihleri arasında Van Nuda Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen 1. Mezopotamya Ekoloji Hareketi Konferansı’nın sonuç bildirgesi Türkçe ve Kürtçe olarak iki dilde yayınlandı.

36

Mezzpotamya’da ekolojik bir devrimin temel taşı olarak gördüğümüz konferansın sonuç bildirgesini paylaşıyoruz:

Mezopotamya ekoloji hareketi 1. Konferansı sonuç bildirgesi

Mezopotamya Ekoloji Hareketi 1.Konferansı Dilok, Rıha, Merdin, Amed, Muş, Wan, Elih, Siirt, Dersim, Colemer, Betlis illerinden 170 delegenin ve Türkiye‘de ekoloji mücadelesi yürüten GAIA Dergi, Nükler Karşıtı Platform, Yeşil Gazete, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, Su Hakkı Kampanyası, Kuzey Ormanları Savunması, Dersim Ovacık Belediye Başkanı, Karadeniz İsyanda Platformu, Almanya’dan İCOR, Rojhılat Kürdistan’dan Parastına Green Çiya temsilcileri ve DTK, KJA, HDK, HDP,katılımı ile Wan Nuda Kültür Merkezinde 23- 24 Nisan tarihinde gerçekleştirilmiştir.

Kent-sınıf-devlet üçlüsünün etrafında örülen egemenlik sistemi ve iktidar-sermaye birikimi etrafında on milyonlarca insanı yığdığı kentler, toplumu nefessiz, üretimsiz bıraktığı gibi, doğaya her tür yıkımı dayatmaya devam ediyor. Hava, su, toprak kirliliği gibi kirletilen kentler, bin bir türlü kirliliğin kaynağına dönüştürülmektedir. ‘Kentsel dönüşüm’ projeleri ile dağıtılan toplumsallık, işsizlik, yoksulluk, genetiğiyle oynanmış gıdalarla suni beslenme, yönsüz gençlik, özel araçların yarattığı kaos ve Aynı şekilde, kültürel, tarihsel ve toplumsal yıkım politikaları ile, GAP, Hasankeyf, Zeugma, Yeşil Yol, Carettepe, Munzur ve kanal İstanbul, üçüncü köprü gibi dev yıkım projeleri ile var olan orman alanlarının imara açılması, su varlıklarını ticarileştirme, toprakların metalaştırılması, fosil yakıt kullanımın teşvik edilmesi gibi doğadan ve toplumdan uzaklaştıran yıkım politikalarında ısrar devam etmektedir.

Kapitalizmin son yıllarda yarattığı sorunlar sadece insanı değil çevreyi de büyük bir tehdit altına almıştır. Ekolojik zincirinin bir halkasının dahi kopması evrim zincirin büyük bir sekteye uğraması demektir, bu nedenle ekosistemin korunması hayatidir. Ekolojik zincirin kopması ve yaşanan tahribatlar kıyamet diye tabir edilen sürecin yaşanmasının kendisidir. Bunda Kapitalist modernitenin sınırsız kar yapan endüstriyalizmin payı büyüktür. Bu durumda toplumsal felaketler çevre felaketlere, çevresel felaketler toplumsal felaketlere dönüşmektedir. Toplumun ve insanlığın bu gidişat da dur demesi ve ekolojik muhalefeti gelişmesi büyük bir önem arz etmektedir.

Kürdistan ve Ortadoğuda yaşanan kaos ve savaşların nedeninin egemenlik savaşları olduğu gibi toplumsal ve doğal yaşam üzerinde tahakkümü oluşturma savaşı olduğu da bilinmektedir. Bügün Kürdistan’da otuz yılı aşan savaş ve katliam politikalarıyla tarihte eşi benzeri görülmeyen bir vahşet sürdürülmektedir. Bölgede yaşanan savaş ile büyük bir ekolojik tahribat oluşmuştur. Sur, Nusaybin, hezex, kerboran, farqin, Şırnak, gever, Silopi ve Cizre’de yüzbinlerce insan yaşam alanlarından çıkarılmış, evlerinden mahallelerinden ve kentlerinden koparılmış, eğitim, sağlık ve beslenme gibi temel yaşam hakları ellerinden alınmış; Bu Kent ve ilçe merkezlerinde yüzlerce sivil insan öldürülmüş; ( kadın ,çocuk, yaşlı ve genç ) bir çok ev yıkılarak yaşanmaz hale getirilmiştir. Yine bu yerleşimlerde halkın geçim kaynağı olan birçok hayvan telef edilmiş, halkın bağı bostanı tahrip edilmiştir. Bütün bu yaşam ve hak ihllelerine karşı Türkiye ve dünya kamuoyu tüm bu katliamlara sessiz kalmıştır.

Savaş başta olmak üzere, HES’ler, termik santraller vb. Birçok politika ile tarih, doğa, toplumsal değerlerimiz ve yaşam alanlarımız yok edilmektedir. Bu anlamda ekoloji mücadelesi yaşam alanlarını koruma, “Toprağımızı, suyumuzu, enerjimizi komünleştirelim, demokratik özgür yaşamı inşa edelim” şiarı doğrultusunda yürütülmesi, yükseltilmesi gereken bir mücadeledir. Kapitalist moderniteye karşı yürütülecek mücadele, devletçi-egemenlikçi zihniyete karşı demokratik toplumsal ve özgürlükçü zihniyeti geliştirme, toplumsal özne olma mücadelesidir. Bu da ancak, doğayı-toplumu-bireyi sermaye-rant ve iktidar için her türlü kullanıma açan sisteme karşıt bir duruşla, toplumsal varlık ve özgürlük mücadelesi ile gelişir.

Ulus devlete karşı demokratik ulusu; kapitalist sermaye rantçılığı ve endüstriyalizme karşı anti-kapitalist ve anti-tekelci duruşla komünal ekonomiyi; kapitalist modernitenin dayattığı tarım ve enerji politikalarına karşı da doğal tarımı, ekolojik köy ve kentleri, ekolojik endüstri, enerji ve teknolojiyi politikaları geliştirmenin tam zamanıdır.

Ortadoğu’da ekolojinin tarihi de kadının tarihi gibi yazılmamıştır. Nasıl özgür kadın için kadın tarihini bilmek gerekiyorsa, ekolojik toplum için de ekolojinin tarihini bilmek gerekir. Bu anlamda ekoloji akademileri açarak, tüm toplumsal alan ve akademi eğitimlerinde ekolojik bilinci vazgeçilmez bir boyut olarak programlara dahil etmek gereklidir.

Demokratik ve ekolojik toplumun inşası noktasında konferansımızda önemli kararlaşmalar yaşanmıştır. Alınanan bu kararlar aşağıda belirtilmiştir.

  • Ulusal ve uluslar arası ekoloji haraketleri ile düşünsel, örgütsel ve eylemsel bir bütünleşme sağlanması, tahribatlara karşı ortak ağlar geliştirerek ortak eylemlerin geliştirilmesi,
  • Önemizdeki dönemde bölgemizde yaşanan kapitalist modernitenin bize dayatarak yaşam için vazgeçilmez olan enerji, su, orman, kentleşme, tarım, teknoloji de yaşanan zihinsel, fiziksel ve idolojik tahribatlara karşı Mezopotamya ekoloji hareketi politakaları belirlendi ve bu kapitilast tahribatlara karşı mücadele etme kararları alındı.
  • Kürdistanda savaş ile yakılan yıkılan yerleşimlerde yaşanılan ekolojik tahribatları teşhir etme ve buna yönelik mücadele etme,
  • Kürdistanda enerji ve güvenlik politikaları sonucunda yok olmakla karşı karşıya kalan kültürel ve doğal alanlar olan Hasankeyf, Diyarbakır sur, Munzur vadisi, gele goderne vd değerlere korumaya karşı mücadeleler sürdürülmesi,

Mezopotamya Ekoloji Hareketi”

***

35

Encamnameya 1. Konferansa Tevgera Ekolojiya Mezopotamya

Tevgera Ekolojiya Mezopotamya 1. Konferansa xwe li bajarên Dîlok, Riha, Amed, Muş, Wan, Elih, Sêrt, Dersim, Colemêrg û Betlîsê bi tevlîbûna 170 degeyan û bi tevlîbûna saziyên ku li Tirkiye têkoşîna ekolojiyê di meşînin, kovara GAIA, Platforma Dijberî Nuklerê, Rojnama Yeşîl, Partiya Sol û Yeşîl, Kampanya Mafê Avê, Parastina Daristanên Başûr, şaredarê Ovacik a Dersim e û Platforma Deryareş di serhildanêde ye. Dîsa ji Almanya ICOR, ji rojhilatê Kurdistanê Nûnertiya Parastina Green Çiya û her wiha bi tevlîbûna DTK, KJA, HDK û HDP’ê li Navenda Çanda Nûda ya Wanê di navbera 23-24’ê nîsanê pêk anî.

Pergala serdest li dora bajar-çîn-dewletê û deshilatdar-deneheva sermeyedaran ve deh milyonan mirov li bajaran teng kirine. Civak bê nefes, bê hilberîn hiştiye û bi her awayî talankirina xwezayê dike. Bajarên ku tên lewitandin wek lewitandina; av, ax û hewayê dibin çavkaniya cur be cur vegûherandina lewitandinan. Bi navê projeya ‘vegûhestina bajar’ civakîbûn belav dibe, bê karî, fekîrî û xwedîbûna bi zadê ku genên wan tên guhartin, ciwanên bê rê, qeyrana ku maşînên teybet derdixin û her wiha qada daristanên ku ji îmarê re vedibin, hebûna avê ku dibe bazirganî, axên ku dibin meta û xwestina ku sotemeniya fosîl bên şawitandinê de israr berdewam dike û israra polîtîkayên xirakirina civakê jî dewam dikin.

Gefên ku kapîtalîzim di van salên dawî de dike ne tenê li mirovan dike nava pirsgirêkan de, di heman demê de jî xwezayê jî dike bin gefên xwe de ne. Xelekek tenê ji ekolojiyê bê qutkirin, wê bê wateya xirabûna zincîra gerdunê, ji bo vê çendê parastina xwezayê jiyaniye. Qutbûna xeleka ekolojiyê û xirabûnên di şeksê ekolojiyê de tên jiyîn despêka pêvajoya qiyametê bi xwe ye. Di vir para karê moderniteya kapîtalîst û endustriyalîzma ku karê wê bê sînore gelek e. Di vê rewşê de karasata civakî vedigûhere karaseta derdorê û karaseta derdorê jî vedigûhere karaseta civak e. Pêwîstiya ku civak ji vê rewşê re bibê je bi sekine û zêdebûna têkoşeriya ji bo xwezayê pir girînge.

Sedema şer û qeyrana li Kurdistan û Rojhilata Navîn de tê jiyîn her çiqas dest xistina desthilatdariyê be jî ji hêlekî ve jî tê zanîn ku destxistina serdestiya li ser jiyana xwezayî ye jî. Îro şerê ku li Kurdistanê di meşe ev bû sih sale polîtîkayên şer û kirkirinên ku dimeşe wehşeteke ku di dîrokêde mînaka wê tuneye. Şerê ku li heremê di meşe xirakirinek mezin dide xwezayê. Li Cizîr, Sûr, Nisêbîn, Hezexî, Kerboran, Ferqîn, Şirnex, Gever û li Silopiya yê bi sed hezaran mirov ji cîhên jiyana wan hatine derxistin û ji tax, mal û bajarên wan hatine qutkirin. Mafê wa yî tendustrî, perwerde û xwedîbûnê yê bingehîn ji destê wan hatiye derxistin. Di van bajar û navçeyande sedan sivîl hatine qetilkirin(jin, zarok, kal û ciwan) û gelek mal hatine xirakirin ku êdî tu kes nikare tê de bijî. Dîsa di van cîhê jiyanê gelek heywan jî hatine qetilkirin, rez û bistanên wan hatine xirakirin. Li hemberî van qetlîam û binpêkirinên mafên jiyanê Tirkiye û raya cîhanê bê deng di mîne.

di sêrî de şer, HES, santralên termîkê û hwd. Bi gelek polîtîkayan dîrok, xweza û nirxên me yên civakî û qadên me yên jiyanê tên winda kirin. Di vê wateyê de têkoşîna xwezayê parastina qadên me yên jiyanê bi xeta şîara, ‘’ Jiyana demokratîk û azad ava bikin, axa xwe, ava xwe, enerjiya xwe komunalî bikin’’ meşandin û bilind kirin pewîstiyekî jêneger e. Têkoşîna li hemberî modernîteya kapîtalîst bê meşandin, li hemberî zîhniyeta serdestî-dewletî yê ye, civaka demokratîk û pêşxistina zîhniyeta azadî xwaz jî têkoşîna cewherê civakîbûnê ye. Ev jî bi têkoşîna li hemberî rant-sermayeyan dibe.

Li hemberî netew dewletê, netewa demokratîk; li hemberî sermayeya kapîtalîst û li hemberî endustriyalîzmê jî sekna dij-kapîtalîst, dij-tekelkarî û aboriya komînal. Dîsa li hemberî polîtîkayên moderniteya kapîtalîst ên li ser çandinî û enerjiyê jî dem dema polîtîkayên çandiniya xwezayî , gund û bajarên xwezayî, endustriya xwezayî, enerjî û teknolojiyê ye.

Di Rojhilata Navînde dîroka ekolojiyê jî wek a jinê ne hatiye nivîsîn. Çawe ku ji bo jina azad dive mirov dîroka jinê bizanê, ji bo civakek xwezayî jî divê mirov dîroka ekolojiyê bi zane. Bi vê wateyê vekirina akademiyên ekolojiyê, li hemû qadên civakî û di perwerdeya akademiyan de gihandina hişmendiya ekolojîk girîngiyek jêneger e.

Di xala ji bo avakirina civaka demokratîk û ekolojîk de, di konferansa me de biryardariyên girîng hatin jiyîn. Biryarên hatin hatine girtin li jêrin.

  • Bi tevgerên netewî û navnetewî ên ekolojiyê re; di warê ramyarî, rêxistinî û çalekgerî ve pêkanîna giştîbûyînê. Dîsa avakirina tora hevpar û pêşxistina çalekiyên hevpar .
  • Ji bo demê pêş tiştên di herema me de tên jiyên ku modernîteya kapîtalîst dispêre me û ji bo jiyana me ên jêneger; av, daristan, bajarvanî, çandinî bi parêze û werankariya di warê fizîkî, bîrdoziyê de dijîn tevgera me polîtîkayên xwe diyar kirin û biryara ku li hemberî wêrankariyê têbikoşînê bike da.
  • Bi şer cîhên ekolojîk ên ku li Kurdistanê hatine xirakirin diyar bike û li hemberî vê tekoşîn dayîn.
  • Li Kurdsitanê di encama polîtîkayên şer û enerjiyê de cîhên ku li hemberî windabûnê rû bi rû ne ên wekî daqên xwezayî, Heskîf, Amed Sur, çemê Munzur, gele goderne û hwd. Ji bo van nirxan bi parêzin dê di nav têkoşînê de bin.

Tevgera Ekolojiya Mezopotamya

 

(Yeşil Gazete)