Peter Andrew Hart tarafından Huffington Post’ta yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni İsmet Konaç’ın çevirisiyle sunuyoruz.
***
Çocuklar yetişkinlere yapılması gerekeni söylüyor.
Görsel: Huffington Post
İklim değişikliği ile mücadelede yetersiz kalan Massachusetts eyaletinde gençlerin açtığı büyük bir davayı kaybetti, böylece genç aktivist zaferlerine bir yenisi eklemiş oldu.
Massachusetts Eyalet Yargıtayı Salı günü davacı 4 gencin duruşmasını eyaletteki çevre koruma bakanlığının hedefledikleri sera gazı azaltımı miktarında yeterince çaba sarf etmediği kararına vardı. Mahkeme bakanlığın 2008 yılında hedeflediği “‘sera gazlarında ağırlık bazlı azaltımlar’ için daha güçlü ve daha geniş düzenlemelerin yerine getirmesine karar verdi.
17 yaşındaki davacı Shamus Miller açıklamasında, ‘’Hükümetlerin gerçekleştirmesi gereken değişimleri savunan genç nesi için bu tarihi bir zafer” diye belirtti.” Çok uzun süre ihmal edilen küresel iklim değişikliği krizi insanlığın refahı ve benim kuşağım için bir tehdittir’’.
Kain Massachussets Çevre Koruma Bakanlılığının kararı başka bir grup gencin Washington eyaletinin bilim temelli emisyon yasalarını tekrar gözden geçirmeye zorlamasının hemen birkaç hafta peşinden geldi. King County yargıcı iklim değişikliliğinin aciliyeti ve hükümetin vatandaşlarını koruma sorumluluğu sebebiyle salımını azaltması için Ekoloji Bakanlığına mühlet verildi.
Nisan başlarında ise 21 genç davacı Oregon yerel mahkemesi hükümet ve fosil yakıt endüstrisinin iklim değişikliği sorumluluğu sebebiyle açılan davadan beraat etme çabalarını reddettiğinde önemli bir zafer kazanmıştı. Davacılar, iklim değişikliği etkileri on yıllardır bilinmesine rağmen sera gazı salımlarını azaltmak için bir çaba içine girmeyen bu sorumlular anayasal haklarını ihlal ettiği için mahkemeye başvurmuştur.
Massachussets,Washington ve Oregon’da davacı gençleri destekleyen, kar amacı gütmeyen Our Children’s Trust isimli savunma grubu yeni bir trendin yayıldığını ifade etti.
Grubun genel müdürü ve baş hukuk müşaviri olan Julia Olson eyalette yaptığı açıklamasında; “Massachussets Eyalet Yargıtayının bu kararla birlikte gençlerin hükümetlerden iklim değişikliği krizinin aciliyetine dair harekete geçmelerini talep etme yasal hakkını tanıyanlar arasına katıldığını” ifade etti.
Olson nisan ayında yaptığı açıklamada; ‘’Eyaletteki iklim değişikliğiyle mücadelede hükümetimin yargı kolu kritik bir role sahip. Hükümetin diğer bölümlerinden hesap sormak yargının görevi,’’ dedi.
Our Children’s Trust’ın Washington’daki eyleminden bir kare. Görsel: Popular Resistance
Our Children’s Trust, bu davaların yanında Oregon, Colorado, Kuzey Carolina ve birtakım başka ülkelerde de davacı oldu.
Massachusetts davasında gençler eyaletin Küresel Isınma Çözümleri Eylem Planı uyarınca 2008 yılında belirlenen hedeflere ulaşmak için yeterince çaba gösterilmediğini savundu. Bahsi geçen bu yasa sera gazı salımını 2020’ye kadar 1990’a kıyasla %25, 2050’ye kadar ise %80 azaltmayı hedefliyordu ve Massashussets eyalet yargıtayı bu verilerin iklim değişikliğine dair mevcut en iyi bilimsel veri olduğuna kanaat getirdi.
İlgili daire bölgesel emisyon ticareti gibi sülfür hekzaflorid salımını sınırlayacak yeni düzenlemeler ve düşük emisyonlu araç programı hazırladı. Ancak, eyalet hala bu hedeflere ulaşmaya yakın değil. 2015’te yayınlanan rapora göre Massachusetts 2020 hedeflerini ancak eyalet meclisi hidroelektrik kullanımını teşvik için bir yasa tasarısı çıkarırsa tutturabilir ki böyle bir şey henüz gerçekleşmedi.
Alt mahkemenin çevre biriminin planını yeterli bulan kararını düşüren yargıç Robert Cordy hükümetin düzenlemelerinin ‘’şartları yerine getirmekten çok uzak olduğunu çünkü parlamentoda karar verildiği gibi kütle bazlı salım azaltımının ne şekilde olacağının muallak olacağı”nı belirtti.
Çevre Koruma Bölümünden Edmund Coletta Jr. yaptığı bir açıklamada mahkeme kararının incelendiğini belirtti.
Açıklamasında, tüm bölümün Küresel Isınma Çözümleri Eylem Planı’nın sera gazı salımını 2020’de 1990’a kıyasla %25 azaltılması ve 2030 sonrası için daha da artan bir oranda azaltım gerçekleşmesi kararına sadık olduğunu söyledi.
Artvin’in sahil ilçesi olan Arhavi’de bir yıl önce Gola Derneği desteğiyle kendi atölyesini açan genç ahşap oyma ustası Mecit Çeliktaş ile aynı atölyeyi paylaşan Gola çalışanı ve sanatçı Gökçe Sümerkan’ın yaptığı röportajı paylaşıyoruz.
Gökçe Sümerkan ve Mecit Çeliktaş
Gökçe Sümerkan: Merhaba Mecit, bize kendini anlatır mısın?
Mecit Çeliktaş: Öncelikle herkese merhaba, ben Trabzon Araklı ilçesinin bir dağ köyü olan Kizirnos’ta doğdum. 16 yaşında köyümden ayrılarak İstanbul’a gurbete gittim. Taş ocaklarında, mermer atölyelerinde, tekstil atölyelerinde ve hatta ta Sibirya’ya kadar gidip inşaatlarda çalıştım. Ama bunların içinde mesleğim olarak diyebileceğim iş tekstildir. En uzun süre orda çalıştım.
Mecit Çeliktaş, ahşap oyma işlerini kendisinin yaptığı Ezmoce Evi’ndeki kapının önünde
Çocuk yaşımdan beri sanata ilgim hep vardı, gurbette çalıştığım yıllarda kazandığım parayla yaptığım ilk şey bir bağlama almak oldu. Müziğe olan yakınlığım, ileriki zamanlarda beni kendi köyümdeki müzikal çeşitliliği fark etmeme sebep oldu.
Bununla beraber köyümde bir seneye yakın bir süre kalıp müzik derlemeleri yaptım ve köyde kaldığım zaman içerisinde ahşap oymacılığına da ilgi duydum ve bu alanda çalışmalar yapmaya başladım. Bu süreç beni sonradan Doğu Karadeniz mimarisinde kullanılmış olan ve şimdilerde unutulmuş desenlere ilgi duymaya ve derlemeler yapmaya yönlendirdi.
Sonrasında değerli hocam Birol Topaloğlu ve Refika Kadıoğlu’nun da kurucularında olduğu Gola derneği ile yollarımız kesişti ve destekleriyle birlikte Arhavi’de 2015’te Yonga Sanat Atölyemi açtım. Yıllar içerisinde derlediğim ve derlemeye devam ettiğim geleneksel desenleri şuan yeniden işleyerek, farklı tasarımlara ve ürünlere, objelere dönüştürerek yaşatmaya çalışıyorum.
Gökçe S.: Peki Gohli nedir ?
Mecit Ç.: Doğduğum Kizirnos Köyü’nde salyangoza verilen isimdir. Rumcadan koklis kelimesi halk arasından gelen şive ile gohli olarak söyleniyor
Gökçe S.: Gohli Projesi nasıl gelişti?
Mecit Ç.: Köye gittiğim zamanlarda doğada bulduğum malzemeleri; ağaç kabuklarını, pelit liliklerini, ağaçlarda oluşan mantarları, kaya üstündeki yosunları toplamaya ve biriktirmeye sonra bunları bir araya getirerek değişik kompozisyonlar yapmaya başladım.
Derken salyangoz kabuklarının güzelliğini keşfettim, ne yapacağımı bilmiyordum ama farklı boyutlarda salyangoz kabuklarını da toplamaya başladım. Boş zamanlarımda düşmüş ağaç dallarını keserek, yontarak kabuklarının içine salyangozun gövdesini yapıyordum, tabi bu arada gurbete gidip gelip köyümde fırsat buldukça bu işle uğraşabiliyordum dolayısıyla o proje öyle kaldı.
Bir Zaman sonra Arhavi’ye yerleşip ahşap oymaya ilgim arttıkça, burada bir atölye açıp bir abimin bana bağışladığı ceviz ağaçlarından uzun yıllardır derlediğim Doğu Karadeniz desenlerini işlediğim aynalar, panolar yapmaya başladım. Bu işleri yaparken artan ceviz ağacı parçaları oluyordu, onları nasıl değerlendirsem diye düşünürken fark ettim ki ceviz ağacının rengi ve deseni salyangozun gövdesindeki ve kabuğundaki renge ve desene çok benziyor.
Bu iki düşünceyi birleştirerek salyangozun gövdesini ceviz ağacından yapma fikri gelişti. Denedim, çok güzel oldu. Antenlerini toplu iğneden yaptım. Tabi kırılgan bir ürün de olduğundan kutu yapmak gerekti, yine atölyeden artan parçalardan ahşap kutusu da yaptım. Üzerine sen de (Gökçe Sümerkan) salyangoz resmi yaptın ve içine de yapım hikayesini yazdığımız kağıdı koyduk.. Daha sonra toplamış olduğum kabuklardan yine aynı şekilde rozet, küpe ve toka gibi ürünler de yaparak daha farklı kullanım alanlarını da denedim.
Bu süreçte tabi salyangozları beğenen insanlar oldu ve bu beni teşvik de etti ama salyangozları öldürüp kabuklarını nasıl kullandığımı söyleyenler de oldu. Bu beni çok rahatsız etti. Sonra kabukları doğada boş bir şekilde bulduğumu, içinde yaşayan canlının zaten ölüp kabuğunu terk etmiş olduğunu yazılı olarak açıklamak zorunda kaldım.
Doğada yaşayan tüm varlıklara hassas bir yaklaşımı olan bir insanın, salyangozu öldürüp onun kabuğunu alma düşüncesi beni gerçekten çok üzmüştü. Bu, bana insanların doğadan uzak olduklarını gösterdi. Doğaya yakın olsalardı, doğada canlı bir salyangoza rastlamanın, boş bir salyangoz kabuğuna rastlamaktan daha zor olduğunu bilirlerdi. Çünkü güz mevsiminde doğada gezindiğiniz zaman, çeşitli boylarda desenlerde bir sürü boş salyangoz kabuğu toplamanız mümkün.
Ama bu yaklaşım bir yandan salyangozu ne kadar gerçekçi yaptığımı fark etmeme sebep oldu bu da bana ayrı bir motivasyon verdi.
Mecit Çeliktaş, Gola Derneği bünyesindeki Yonga Sanat Atölyesi’nde üretimlerine ve geleneksel Doğu Karadeniz ahşap desenlerini derlemeye, bunları işlerine yansıtmaya devam ediyor.
Çanakkale’nin Yenice ilçesi geçtiğimiz günlerde siyanürle altın arama izni nedeniyle gündeme geldi. Tabi altın madenciliği Yenice’nin ve Çanakkale’nin tek sorunu değil. Kaz Dağları’nın diyarı olan Çanakkale kömür madenciliği, termik santral, baraj ve hidroelektrik santrali (HES) projeleriyle de baş etmek zorunda. Çanakkale’nin başı öyle bir belada ki sadece bir şehrin içine 17 adet termik santral kurmaya kalkışacak kadar gözü dönmüş bir sistemle karşı karşıya.
Bu santrallerin bir kısmı zaten faaliyette. Ve hatta Dereköy ve Çavuşköy, kömür ocaklarındaki kül cüruflarının altında yok olmuş durumda. Geriye kalan projelerin bir kısmı inşaat aşamasında, diğerleri de yargıda. Bu projelere dava açıldıkça, şirketler yeni keşifler yaptırıp, Çevre Etkileşim Değerlendirme (ÇED) raporlarını duruma göre değiştiriyorlar. Üstelik yargı süreçleri devam ederken projelerin inşaatları da tam gaz devam ediyor. Dolayısıyla en temel yaşam hakları ellerinden alınan yöre insanları yargının gücüne artık inanmıyor.
Aşağıçavuş baraj projesi
Baraj ve HES projeleri Çanakkale’nin su varlıklarını cendereye almak üzere. Ne de olsa kömür ocaklarının ve termik santrallerin ihtiyacı olan onca suyu ve elektriği sağlamak için baraj ve HES lazım. Türkiye’nin iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkelerden biri olması falan hükümeti ilgilendirmiyor. O, 2023 kalkınma hedeflerine kilitlenmiş durumda, o kutlu tarihte dünyanın beşinci büyük ekonomisi olma rüyasını görüyor.
İşte bu zihniyetin ürettiği baraj projelerinden biri de Aşağıçavuş baraj projesi. Projeden muzdarip olan aktivist İlknur Urkun Kelso kendi hikâyesini anlatıyor.
İlknur Urkun Kelso
Bundan üç dört sene önce aileden kalma topraklarına yerleşip, burada bir gıda ormanı ve arı merası yaratmak için kolları sıvamış. Ancak bir kaç ay geçmeden bahsi geçen baraj projesinin kendi toprağını sular altında bırakacağını öğrenmiş. Bunun üzerine araziye üç kilometre mesafedeki Aşağıçavuş Köyü’ne yerleşmiş. Kelso şöyle diyor. “Şimdi buradaki mevcut bitkilerin bakımını yapıyoruz ama daha fazla emek vermeye çekiniyoruz. Çünkü baraj inşaatının ve kamulaştırmanın tarihleri, nelerin kamulaştırılacağı belli değil”.
Böyle buyurdu bakanlık: “ÇED gerekmez”
Aşağıçavuş baraj projesi son 15 senedir sadece seçimden seçime hatırlanıyor. Önceleri hidroelektik ve sulama amaçlı olacağı belirtilen projenin artık sulama ve içme suyu sağlamak için kurulacağı iddia ediliyor. Birkaç sene öncesine kadar kimsenin barajın ne yerinden, ne de zaman yapılacağından haberi varmış.
Kelso da 2014 yaz sonunda konuyla ilgili bilgi edinmek için hem DSİ’ye gitmiş, hem de diğer ilgili kurumlara başvurmuş. Bu çabasının sonunda öğrenebildiği tek şey böyle bir projenin gerçekten de var olduğu olmuş. “DSİ’de gördüğüm proje büyük ölçekliydi. Sadece genel olarak nerede olduğu belliydi” diye ekliyor.
Geçen sene DSİ’den görevliler gelip zemin araştırması yapmışlar. Seçim öncesi meydanlarda seçimden hemen sonra açılış yapılacağı söylenmiş. Aynı yıl 22 Haziran’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (ÇŞB) barajla ilgili şöyle bir duyuru yapmış: “ÇED Yönetmeliği’nin 17. maddesi gereğince Aşağıçavuş Barajı ve Sulaması Projesi’ne Valiliğimizce ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir’ kararı verilmiştir”. Bu karardan bir kaç gün sonra ise Aşağıçavuş Köyü’nden yaklaşık 20 km uzaklıktaki Çırpılar köyünde yapılması planlanan Termik Santrali’nin ÇED halk katılım toplantısı gerçekleştirilmiş. O günden bu yana da DSİ’den ya da her hangi bir yetkili kurumdan arayan soran olmamış.
Onun bir imzası yeter!
İyi de rezervuar alanı 1,080 km2’yi ve duvarının temelden yüksekliği de 59 m’yi bulacak bir barajın çevreye zarar vermemesi mümkün müdür? Elbette hayır. Peki, o zaman “ÇED gerekli değildir” kararının açıklaması nedir?
Foto: Güneş Dermenci
Gelin 15 Ocak 2016 tarihinde Düzce’de Semendere Tesisleri’nin açılış töreninin konuşan Orman ve Su İşleri bakanı Veysel Eroğlu’na kulak verelim. Düzce’de Uğursuyu üzerine yapılan baraja istinaden Eroğlu şöyle demişti: “Bunu bir gölet gibi yapıp sonra baraja dönüştüreceğiz. Sebebi şu, adı gölet olduğunda benim imzam yeterli oluyor… Proje baraj olarak hazırlandığında 7 yıl su ölçümü, 2 yıl planlaması, 1 yıl projesi, 10 yılda başlıyor. Ama gölet olunca benim imzamla iş bitiyor”. İşte sorunun cevabı budur…
ÇED Yönetmeliği de kuşa döndü
Peki, ÇED zorunluluğu olan projeler çok mu matah? Değil elbette. ÇED raporlarının büyük kısmı kopyala yapıştır yöntemiyle masa başında hazırlanıyor. Bu raporlar ekonomik faaliyetlerin çevrede yaratacağı kirliliğin ve tahribatın değerlendirilerek önceden belirtilen şartlara uygun olup olmadığını belgelemek üzere Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından veriliyor.
Yani ÇED raporu onaylanmadan projeye başlanamaz. Ama maalesef uygulamada ÇED formaliteden ibaret. İşin trajik yanı yürürlüğe girdiği 1993 yılından bu yana ÇED Yönetmeliği şirketlerin çıkarları doğrultusunda 17 kez değiştirildi. Yönetmelikte 2013’te de çok ciddi değişiklikler yapıldı. Örneğin alışveriş merkezleri (AVM), HES’ler, şehir hastaneleri, toplu konut projeleri ve golf sahaları artık ÇED sürecinden muaf. HES ve büyük ölçekli su temini projelerine de çeşitli şekillerde muafiyetler veriliyor. Hacmi 10 milyon m3’ü geçmeyen barajlar da ÇED olmadan kurulabiliyor. Ve pek tabi ki ÇED süreci bittikten sonra proje faaliyete geçtiğinde raporda edilen taahhütlerin uygulanıp uygulanmadığı hiçbir şekilde izlenmiyor.
İçme ve sulama suyu bahane, termik santral şahane
Kelso’nun ÇED’den muaf bu projeye karşı çıkmasının nedeni kendi toprağını kaybetme korkusundan çok ötede. O bunun daha büyük ölçekte bir ekolojik yıkımın başlangıcı olduğunu şöyle anlatıyor. “Projeye göre buradaki barajla hem havzaya sulama suyu hem de Bandırma şehir merkezine içme suyu verilecekmiş. Fakat bu suyun geçtiği havzanın içinde aynı zamanda Çırpılar termik santral projesi var. Planlanan barajla bu termik santrali projesi (kömür sahası işletmesi de buna dâhil) arasında 20 km gibi kısa bir mesafe var. Zaten Çırpılar termik santral projesinin geçenlerde gerçekleştirilen ÇED toplantısında da proje için gereken suyun bölgedeki sulama göletlerinden sağlanacağı söylenmişti. Tabi bu suyu borulara aldıktan sonra istedikleri her yere taşıyabilirler de. Yöre için planlanan o kadar çok termik santral projesi var ki, bu şirketler yöredeki suyun her damlasına isteyecekler”.
Bu projeyi bir bütünün parçası olarak değerlendirmek gerek. Son on senedir Türkiye’nin dört bir yanındaki baraj ve HES furyası gösterdi ki bu hidrolik projelerin hemen hepsi madencilik, taş ocağı, sanayi ve endüstriyel tarım faaliyetleri için şirketlerin çıkarına uygun biçimde planlanıp inşa ediliyor. Yani Bandırma’ya içme suyu sağlamak veya yöredeki çiftçiye sulama suyu kaynağı yaratmak falan işin bahanesi. Neden mi? Birincisi Bandırma’ya sağlanacak su vatandaşa belirli oranda kâr içeren bir ücret karşılığında satılacak. Yani burada söz konusu olan insanların yüzyıllardır kullandığı suyun ellerinden alınıp, parasını ödeyen kentlilere satılmasıdır. İkincisi de burada mevcut geçimlik tarım için ekstradan sulama suyu sağlamaya ne gerek var, ne de köylüden böyle bir talep. Yani esas amaç suyu toprağından ve insanından ayırıp, parasını ödeyenin malı haline getirecek bir altyapıyı kurmak.
Proje sonun başlangıcı olacak
Bu proje gerçekleştirilirse neler olacağı sorusunu Kelso şöyle açıklıyor. “Tüm Türkiye’de olduğu gibi gençler köyleri terk ediyor. Tarımla geçim sağlamak gittikçe zorlaşıyor ve şehirde maaşlı bir işin cazibesi artıyor. Fakat salçalık biber ve çilek getirisi yüksek ürünler ve burada en azından nüfusun bir bölümü ortalamanın üzerinde gelir elde edebiliyor. Bu insanların en azından bir çocukları köyde kalıp bu işi sürdürüyor. Ama bu baraj ve termik santral projeleri yapılırsa gelecek nesilleri bırakın, şimdiki nesil bile burayı terk etmek zorunda kalacak. Bunun örneklerini baraj havzalarında ve madencilik yapılan bölgelerde defalarca gördük. Dahası yörede turizm bölgesi ilan edilmiş yerler var. Dolayısıyla turizme yönelik yatırımlar da sona erecektir”.
Kelso faaliyette olan Çan termik santrali kurulduktan sonra Kazdağı kestanelerinin hastalanıp kurumaya başladığını, yazın yağan yağmurların mahsulü yaktığını, domateslerin kararıp öldüğünü ve soğanların bu yağmurlar sonrasında yandığını belirtiyor. Köy halkı bu yağmurlara “asit yağmuru” diyor.
Yıkım projelerine karşı
Halkın projeye tepkisini sorduğumuzda Kelso kimisinin “baraj vaadiyle kandırıp oy alıyorlar” derken, kimisin de yıllardır süren baraj söylentisinden bıkmış vaziyette arazisini en az zararla elden çıkarmak istediğini belirtiyor. Zaten projeyi duyan hiç kimse vadiden toprak satın almıyor. Bir de “baraj yapılsın kamyon alırız, çocuğumuzu işe sokarız, köye bağış yaparlar, hizmet getirirler” diye umut eden bir kesim var. Kelso baraj konusunda endişeli kesimin esasen kadınlar olduğunu, çoğunun “baraj yapılınca köyümüz boşalır, biz de kasaba hayatına mecbur kalırız” diye üzüldüğünü belirtiyor. Ancak genel olarak “devlet yaparsa bize zaten kimse fikrimizi sormaz” inancının verdiği bir umutsuzluk hali hâkim.
Kazdağı koruma derneği ve muhtarların ortak düzenledikleri toplantıdan
Aşağıçavuş köyünün küçüklü büyüklü akarsuları ve kendi yaptıkları kanallar sayesinde temel geçim kaynağı başta çilek, fasulye ve salçalık biber üretimi olmak üzere sulu tarım. Baraj yapılırsa hem köyün bir kısmı baraja, hem de civar köylerin bazıları sulara teslim olacak. Bir yanda suyu satın almak zorunda kalan çiftçiler, öte yanda topraklarını kaybetmiş insanlar. İki kesimin de sonu çaresiz göç olacak. Akarsular kömür madenlerini temizlemeye ve kömürlü termik santrallerini soğutmaya gönderilecek. Kömür çıkarıldıkça su, yandıkça hava ve toprak kirlenecek. Yani ya bu projeler olacak, ya da Çanakkale. Birinden biri olacak, ikisi birden değil.
Teferruat olan sizsiniz, milyarlar değil…
2023 kalkınma hedeflerini kaç cana mal olursa, ne kadar doğa kıyımına neden olursa olsun yapacağını açıklayanlar, buna itiraz edene “siz teferruatsınız” diyenlerin yönettiği bir ülkede yaşıyoruz. Bu ezmeye, hiçlemeye ve yok saymaya yönelik hâkim anlayışı alt etmenin yolu meselenin boyutunu düşünmekle başlamalı. Ülkenin dört bir yanında toprağı, suyu ve havayı kirleten projelerin sorumluları kaç kişidir; bunlardan etkilenen insanların sayısı nedir? Bu sayısal hesabı dünya ölçeğine vurunca tablo daha da netleşiyor. Şimdi sormalı; hangisi teferruat? Şirketler ve onların sözcülüğünü yapan devletler mi? Yoksa dünya nüfusunun yüzde doksan dokuzu mu? Diğer canlıları da hesaba katarsak işin içine hangisi teferruat?
Aşağıçavuş köyünde yüzlerce insansa toprağını ve suyunu kaybedecek olan, bu Çanakkale’de onbinler, Türkiye’de milyonlar, dünyada milyarlardır. Teferruattan sayılanların mücadelesi bu yüzden birdir, önemlidir ve umut doludur.
Her ne kadar bu sözlerim gençlere fısıldanmışsa da,
yazar olmak isteyen yolun başındakiler de kendi hesaplarına birkaç tüyo çıkartabilir.
Pek çok yazar arkadaşım gibi gittiğim okullarda hep aynı soruyla karşılaşırım, “Nasıl yazar olunur, yazar olmak isteyen gençlere ne önerirsiniz, hangi kitapları okusunlar?” En son Odtü Koleji’nin Edebiyat Günü’ne katılmadan önce okulun dergisi İz’de yayınlanmak üzere aynı soruyla karşılaştım.
Sağ olsunlar bu soru, bölük pörçük defalarca dillendirdiğim cevabımı derleyip toparlamama vesile oldu. Üzerine düşünüp kısa maddeler halinde sıraladım. Sonra sevdiğim ve yazmamda emeği olan kitapları listeledim. Böylece ortaya, ‘Yazar olmak isteyenlere sahibinden çok kullanılmış tüyolar’ çıktı. Her ne kadar bu sözlerim gençlere fısıldanmışsa da, yazar olmak isteyen yolun başındakiler de kendi hesaplarına birkaç tüyo çıkartabilir. Sahibinden çok kullanılmış tüyolar bedava, istediğiniz kitap da kitapevlerinde etiket fiyatına…
1)Yazmaya okuyarak başlanmalı. Gençlere öncelikle çok okumalarını tavsiye ediyorum. Göz gezdirerek hızlı bir okuma değil ama bahsettiğim; metnin içine girerek hatta yazarın beynine girerek yapılan derinlemesine okuma.
2)Sonrasında silmekten, vazgeçmekten ve yırtıp atmaktan korkmadan yazmalarını tavsiye ederim. Dünyanın en güzel metnini yazdıklarını düşünmelerinde hiçbir sakınca yok, bu duyguları ikinci okumalarında dünyanın en kötü şeyini yazdıklarını düşünene kadar sürüyorsa. Kelimelerini silmezlerse, paragraflarından vazgeçmezlerse, tüm bir sayfayı buruşturup çöpe atmazlarsa, aylarını yıllarını verdikleri eserlerini gerekirse yırtıp atmayı göze alamazlarsa daha iyilerini asla yazamazlar.
3)Güzel yazıların bir musikisi vardır, bu şiirde olduğu kadar düzyazı için de geçerlidir. Bu yüzden yazdıklarını bitirdikten sonra sesli okumalarını öneririm. Kulağınız sizi asla yanıltmaz, ona ters gelen bir şeyler varsa ritmi yakalayana kadar tekrar tekrar yazıp denemek gerekir.
4) Okumayı yazmayı seven arkadaşlarıyla bir araya gelsinler. Kitaplar, yazarlar hakkında konuşmalarından, birbirlerinin yazdıkları üzerine tartışmalarından çok fazla kazanım sağlayacaklarına inanıyorum.
5) Ayrıntıda gizli öyküyü, hayata boş bakanların değil detayları gören duyarlı bireylerin yakaladığını hatırlatırım. Ancak çocuklar gibi meraklı, sorgulayıcı, gözlemleyici, naif olurlarsa; anlatılması gereken gerçek hikâyenin masada oturan aynı kıyafetleri giyip farklı olduğunu düşünenlerin değil onlara çay getiren bir ayağı hafif aksadığı için pantolonu daima çay lekeli garsonunki olduğunu bilirler.
6) Boş kaldıklarında dostluk yapacak bir kitabı ve akıllarına gelenleri not alacakları bir defter ve kâğıdı çantalarından ayırmasınlar. Gerçi şimdiki gençlik defteri, kalemi, kitabı bir telefona sığdırdı, bunda da sakınca yok ama ben kitap kokusunu ve kalemin kâğıt üzerindeki dansını sevenlerdenim.
7) Son olarak, yazdıklarını öğretmenlerine, yazarlara okutmaktan çekinmesinler. Onların tavsiyelerini dinlesinler ama sadece kendilerine doğru gelenlere uysunlar. Hata yapsalar dahi sonuçta insan kendi doğrularını yanlışlarından süzüp çıkartır ve deneyerek öğrendiklerini asla unutmaz.
8) Herhangi bir listedeki kitapların bir kısmını okumadan yazar olunmaz diyemem. Çünkü muhtemelen ben de bir başka yazarın verdiği listedeki kimi kitapları okumamışımdır. Söyleyeceğim kitapları okumamış olsalar bile genç arkadaşlarımın suratlarını asmasına sebep yok. Yaz tatilinde her yazarın listesinden seçtikleri bir kitabı okumak bile çok şey kazandıracaktır.
Naçizane listeme gelecek olursak:
* İskenderiye Dörtlüsü (Lawrence Durrell) * Kutsal kitaplar ve metinler
* Türk, Yunan ve Anadolu destanları ve mitolojisi * Anna Karenina (Tolstoy)
* Karamazov Kardeşler, Suç ve Ceza (Dostoyevski)
* Bahara Kadar Bekle Bandini (John Fante) * Yabancı (Albert Camus)
* Tilki Daha O Zaman Avcıydı (Herta Müller) * Dönüşüm, Dava (Kafka)
* At Çalmaya Gidiyoruz (Per Petterson) * Satranç (Zweig)
* Çürümenin Kitabı (E. M. Cioran) * Tatar Çölü (Dino Buzzati)
* Lütfen Sessiz Olur Musun, Lütfen? (Raymond Carver)
* Alemdağ’da Var Bir Yılan (Sait Faik) * Sineklerin Tanrısı (William Golding)
* Kürk Mantolu Madonna (Sabahattin Ali) * Germinal (Emile Zola)
* Bir Ada Hikâyesi Dörtlemesi (ilk üç kitap) (Yaşar Kemal)
* Berci Kristin Çöp Masalları (Latife Tekin) * Şairin Romanı (Murathan Mungan)
* Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı (Orhan Pamuk) * Ana (Gorki)
* Uykuların Doğusu (Hasan Ali Toptaş) * Leş (Ferit Edgü
* Amat (İhsan Oktay Anar) * Martı, Bir (Richard Bach)
* Memleketimden İnsan Manzaraları (Nâzım Hikmet)
* Saatleri Ayarlama Enstitüsü (Ahmet Hamdi Tanpınar) * …
NOT:Tüyosunu fısıldamak isteyen yazar arkadaşlarımıza sayfalarımızın açık olduğunu ve bunun ‘seriye bağlanmasından’ mutluluk duyacağımızı belirtmek isteriz.
Uzun bir ekşi maya hikayesi sonunda meyvesini verdi ve ilk ekşi mayalı ekmeğimi yaptım. Bakmalara doyamadığım bir sonuç elde ettim ve sonunda başarmış olmanın mutluluğuyla bir iki gün bayağı mutluluktan havalara uçtum diyebilirim!
Ekşi maya yazımda sürecin bayağı uzun geçtiğini anlatmıştım. Ekmek yapma sürecide şöyle bir bakınca bir gününüzü alan bir işlem ama sonuçta kocaman gözenekli, kıtır kabuklu, içi yumuşacık ve hafiften ekşi tadında bir ekmek elde ediyorsunuz.
Ekşi maya için kullandığım organik beyaz un ve tam buğday ununu ekmek yapımında da kullandım. Birde önemli olan bir kısım var oda ekmeği pişireceğiniz kap. Bu ekmeği normal fırında yapıyorsanız, kapaklı bir tencerede pişirmeniz tavsiye ediliyor. Ekmeği çok yüksek derecede pişirdiğimiz için nemini çok çabuk kaybediyor ama bunu istemiyoruz. Fırının içine bir kapla su koymak falan da nemi yeterince tutmaya yetmiyor. Birde çok yüksek ısıda pişen ekmeğin hemen kabuk bağlamasını da önlememiz gerekiyor bu yüzden demir döküm tencere içinde pişirmek en iyisi. İlk yarım saat kapağıyla pişen ekmek nemi içinde tutup güzelce kabarıyor diğer yarım saat kapağını kaldırıp kabuğun kızarmasını bekliyoruz ve güzel kıtır bir kabuk elde ediyoruz. Fotoğraflarla nasıl göründüğünü aşağıda göstereceğim. Demir döküm tencereyi ilk önce fırında yarım saat ısıttıktan sonra ekmeği içine aktarıyoruz. Bu tencereler ısıyı çok iyi tuttuğu için en iyi çözüm ama fırına kapağıyla girebilen başka bir tencereniz varsa onuda kullanabilirsiniz. Birçok çeşit tencere var kullanabileceğiniz.Bu tencerenin özelleği birinin yüzeysel diğerinin derin olması. Kabaran ekmeğin bu tencereye aktarılırken sönmemesi gerekiyor ve tencere ekmeği koyarken önceden ısıtıldığı için sıcak olacak bu yüzden elimizi yakma riskimiz var. Derin olan kısmı ekmeği söndürmeden ve elimizi yakmadan yerleştirmek biraz zor olduğu için yüzeysel olana yerleştirip derin olan kısmı üstüne örtüyoruz.
Ekmek için gerekli malzemeleride söyledikten sonra gelelim ekmek hamuru için malzemelere:
( Bu tarifte Tartini bread ve Cafe Fernando kitabından uyarlanmıştır). Una göre su oranı değiştiği için küçük farklılıklar var.
330 gr oda sıcaklığında su
110 gr ekşi maya
460 gr beyaz un
50 gr tam buğday un
10 gr tuz
Yapılışı :
İlk önce mayamızı bir kabın içine oda sıcaklığında su koyup üzerinde yüzüyor mu diye kontrol ediyoruz. Yüzüyorsa maya hazır demektir, eğer yüzmüyorsa biraz oda sıcaklığında mayayı bekletip bir daha deneyin.
Geniş bir kabın içine oda sıcaklığında ki 310 gr suyu ve 110 gr ekşi mayayı koyuyoruz ve karıştırıyoruz. Üzerine unuda ekleyip yoğuruyoruz. Hamur biraz şekilsiz görünebilir ama sadece su ve unun iyice karıştığından emin olun ve üzerine mutfak havlusu örtüp yarım saat dinlendirin. Bu arada hamuru tuttuğunuz oda soğuksa fırının içinde yanında bir kap sıcak su koyup muhafaza edebilirsiniz. Oda sıcaklığının 25 ile 28 derece olması gerekiyor. Yarım saat sonunda kalan 20 gr suyu ve 10 gr tuzu ekleyip tekrar yoğurun. Hamuru toparlayıp tekrar dinlenmeye bırakın. Ben plastik bir kabın içine aldım, ısıyı daha iyi tutacağı için.
Not: Una göre su oranının değiştiğini biliyoruz. Bende bu oranlar tam oldu ama ilk su oranıyla hamuru yoğurduğunuzda suyun fazla geldiğini hissederseniz ikinci su oranını az katın veya sadece birkaç damla tuzun içine ekleyip tuzun karışmasına yardım edin. Hamurun çok cıvık bir yapıda olmaması gerekiyor. Tabi ki su az gelirse azar azar deneyerek suyu arttırabilirsiniz, çokda katı bir yapısı olmaması gerekiyor. Su oranı 10 gr kadar oynama yapacaktır çok fazla olacağını zannetmiyorum.
Dinlenme süreci şöyle devam ediyor : İlk 2 saat boyunca her yarım saatte bir hamuru alttan alıp üste gelecek şekilde dört taraftan katlama işlemi yapıyoruz. Sonraki 3 saatte ise her saat başı aynı işlemi tekrarlıyoruz. Aşağıda katlama işleminin nasıl yapıldığını görebilirsiniz.
Son katlamara dikkat etmemiz gerekiyor çünkü hamur bu işlemi yapıp her dinlenmeye bıraktığımda gözenekler büyüyor ve kabarma işlemi artıyor, dikkat edip hamuru söndürmemiz gerekiyor. Bu süreç sonunda hamurun kabardığını göreceksiniz.
Tezgahı biraz unlayıp hamuru buraya alın ve kabın içinde yaptığınız katlama işlemi gibi burda da kenarlarını içeriye doğru katlayıp hamuru ters çevirin. Unlu kısmı yukarı bakacak şekilde iki elinizle hamuru yuvarlak hale getirin. Hamurun yüzeyi pürüzsüz görünmesi gerekiyor. Tekrardan üzerine havlu koyup yarım saat dinlendirin.
Bu dinlenmeden sonra son katlama işlemine geçip son mayalanmasını yapacağız. Son mayalanma için mayalanma kabı gerekiyor. Çok derin olmayan ve yaygın olmayan bir kabın içine temiz bir mutfak havlusu koyup , bolca unlayın.
Dinlenmiş hamuru az unlanmış tezgaha alıp ters çevirerek koyun ve hamuru elinizle fazla söndürmemeye dikkat ederek bir kenarlarından uzatın ve ortaya doğru katlayın. Katladıktan sonra bu sefer katladığın yönde değil de diğer tarafa doğru uzatın ve yine ortasına kadar katlayın son kez uzatma işlemini yapıp her taraftan katlama işlemini yapın ve ters çevirerek elinizle yuvarlayın. Üzerinin pürüzsüz görünmesine dikkat edin. Son mayalanma için unladığın kaba alın ve 3-4 saat boyunca oda sıcaklığında veya 8-12 saat boyunce buzdolabında mayalanmaya bırakın.
Pişirme işlemine geçmeden önce fırını 250 dereceye alıp tencereyi yarım saat kadar fırında ısıtın. Fırının ısısını 225 dereceye düşürün ve ekmeyi tencereye yerleştirin.
İlk 20-25 dk boyunca kapaklı, diğer 20-25 dakika boyunca kappağını kaldırıp pişirin. Ve bu kadar emeğe değecek ekmeğiniz yemeğe hazır. Afiyet olsun.
Slow Olive’ın son gününün akşamı (17 Nisan 2016 Pazar). 4 günün yorgunluğunu bir nebze olsun atmak için Cunda Uno Restaurant’ta bir araya geldik ekip olarak. Değerlendirmeler, planlar, serzenişler, tanışmalar derken Ayşe (Bereket) geliyor yanıma, “Özlem (Lesport) ile konuşmalısın, sabahki çocuklarla resim atölyesi Yeşil Gazete’ye haber olmalı. Zeytin ağacının 600 sene sonraki halini çizen çocukların nerdeyse hepsi güneşi kıpkırmızı çizmişler” diyor.
Özlem ile sosyal medyadan arkadaşız ama hiç yüzyüze tanışmış değiliz. Toplu halde oturduğumuz masadan kalkıp onun yanına, dışarıda oturduğu masaya gidiyorum. Kendimi tanıtıp, atölyeyi sorup, çıkarıyorum defterimi. O da anlatmaya başlıyor.
“Hayır” diye başlıyor söze, “Bütün çocuklar kırmızı bir güneş çizmedi. Bir tanesinin güneşi turuncu idi. Yanlış olmasın”
Karşılıklı gülümsüyoruz.
“Peki sen atölyeden önce iklim değişikliğinden bahsetmiş miydin çocuklara” diye soruyorum, bahsetmediğini söylüyor.
En baştan almaya karar veriyoruz. Çocuklarla birlikte gerçekleştirdiği resim ve ekoloji ya da ekoloji ve resim atölyesini o anlatıyor ben dinliyorum, o anlatıyor ben yazıyorum. Sizlerle paylaşma işi ise taa bugünlere kalıyor.
***
“Aslında 15 yıldır bunu yapıyorum. Buna iş, meslek denir mi bilemem, ben bir isim koymadım. Çocuklarla birlikte onların kendilerini daha iyi ifade edebilmeleri için birlikte bir öğrenme sürecine giriyoruz diyeyim.
Bu sabahta (17 Nisan 2016 Pazar) Cunda Kültür Merkezi’nde çocuklar ile biraraya geldik. Önce merkezin yan tarafındaki bahçeye çıktık hep birlikte. Zeytin ağacına dokunduk. Yaşlı bir zeytin ağacına. 8 çocuk ile birlikte idim bu sabah.
Çocuklara bir zeytin ağacının 600 sene yaşadığını anlattım. Ağaçlara dokunurken 600 sene sonra dokunduğumuz ağaçların nasıl bir dünyada olacaklarını hayal etmeye başladık.
Sonra birlikte bir zeytin fidesi diktik Cunda Kültür Merkezi’nin bahçesine ve yeni diktiğimiz genç zeytin ağacının etrafında ona hep birlikte dokunarak hayal kurmaya devam ettik. 600 sene daha bu dünyada olacaktı şimdi diktiğimiz zeytin fidesi. Bizim bu dünyada olmadığımız yüzyıllar boyunca o burada, bizim elbirliği ile toprakla onu buluşturduğumuz yerde yaşamaya devam edecekti.
Hemen ardından salona geçtik, az önce kurduğumuz hayalleri kara kalemle resim kağıdına aktarmalarını istedim çocuk arkadaşlarımdan. Herkesin 600 yaşındaki bizim zeytin ağacımızı nasıl gördüklerini kağıda resimle aktarmalarını bekledim.
Bu aşamada sadece kara kalemle çalıştık, boya kullanmadık. Çizip bıraktık. Ağaç çzime tekniğini kullandık bu aşamada çocuk arkadaşlarım ile.
Kara kalemle çizimin ardından çocuklardan az önce yaptıkları kara kalem çizimleri masada bırakmalarını rica ettim ve yeni resim kağıtları ile bu sefer yerde çalışmaya başladık. Sadece renkleri kullandık bu sefer. Kağıtlara istedikleri renkleri gelişigüzel aktardı çocuklar.
Çocuk kitapları yazarı, ressamı ve ilüstratörü Eric Carle’nin bir yöntemidir bu. Carle, “Aç Tırtıl” kitabı ile dünya çapında tanınan bir çocuk kitabı yazarıdır. Ben de çalışmalarımda farklı yöntemleri kullanıyor ve çocuk arkadaşlarımla birlilkte deneyimliyorum.
Yerde kendi istediğimiz renklerle bezediğimiz kağıtları daha sonra güneşe çıkartarak kurumaya bıraktık. Bunun ardından yaşlı zeytin ağacına dokunduğumuz, diktiğimiz genç zeytin fidesi ile ilgili hayaller kurduğumuız, kara kalemle diktiğimiz zeytinin 600 yaşındaki halini resimlediğimiz ve Eric Carle’nin yöntemi ile resim kağıtlarını istediğimiz renklerle bezeyip güneşe çıkarttığımız 4 ila 10 yaş arasındaki çocuk arkadaşlarımla birlikte zeytin ağacının hikayesini birbirimize anlatmaya başladık.
Gelecekteki zeytinin hikayesini birbirimize anlattık. Ardından bütün yaptıklarımızı unutup oyunlar oynadık.
Tüm bu süreç 2 saat kadar bir zaman aldı ve saat 12:00 ile 14:00 arasında gerçekleşti.
Atölyenin son aşamasında Carle’nin yöntemi ile renk renk boyadığımız resim kağıtlarımızı biraraya getirdik. Çocuk arkadaşlarımdan istediği kağıttan istediği renkleri keserek kara kalemle çizdikleri zeytin ağacımızın 600 sene sonraki hali resimlerine yapıştırmalarını istedim.Gazlı kalemler ile de küçük karakterleri boyadık.
Tüm resimler artık renkli hale geldiğinde ise ortaya çıkan durum şaşırtıcı idi. Çocuklar zeytin ağacının büyümesini sağlayan güneşi kızıl renklerle renklendirmişlerdi. Kırmızılı güneşler vardı hemen hepsinin zeytin ağacı 600 yaşında resminde.
Hatta atölye katılımcılarından Ulaş, kendi resmini renklendirmek üzere kağıtları keserken, “Güneş kızaracak, çok kızaracak ve sonunda kavrulacağız” dedi.
Bahçeye ektiğimiz zeytin fidesinin etrafında 600 sene sonranın hayalini kuran çocukların gördüğü manzara idi bu”
Özlem bitiriyor bu noktada atölyede olanlar ile ilgili anlatısını. İkimiz de hayli şaşkın durumdayız.
Bir daha yineliyorum ilk sorumu, “Sen gerçekten atölye başında iklim değişikliğinden, küresel ısınmadan bahsetmedin değil mi çocuklara?”
“Hayır, elbette bahsetmedim” diyor. Tek yaptığı, bana da aktardığı gibi zeytinin hikayesini paylaşmak, yaşlı zeytin ağacına beraberce dokunmak, genç zeytin fidesini dikerken de 600 sene sonraki halini düşlemelerini istemekmiş. Gerisi çocukların iç dünyaları ve aklına gelenlerden ibaret.
E, atalarımız çocuktan al haberi diye boşuna dememişler demek ki. Ne demişti Ulaş, anımsayalım yeniden, “Güneş kızaracak, çok kızaracak ve sonunda kavrulacağız”
Dünya güzeli fillerin ne kadar zeki olduklarını hepimiz biliyorduk ama dillerinin zenginliğinden bihaberdik. Fillerin gizli dilleri nihayet bilim insanları tarafından büyük oranda çözüldü.
Oldukça sosyal hayvanlar olan fillerin bütün duyularını kullanabildikleri oldukça gelişmiş bir iletişim sistemleri var. İletişimi jestlerle, bir takım kompleks homurdanmalarla, ayak vurmalarla sağlıyorlar. Vücutlarını birbirleri sürtmeleri de bir tür iletişim yolu. Normal bir erkek filin sesi 10 oktav, 10 kilometre ötedeki fillere seslerini rahatlıkla ulaştırabiliyorlar. Bu çalışmalar Afrika fillerini korumak için kurulanElephantVoices denilen bir organizyonun kurulması ve biyolog Joyce Poole ve kocası Peter Grani’nin gözlemleri ile başlıyor.
Joyce Poole ve Peeter Grani tam kırk yıldır fillerin konuşmalarını çözmek ve onların refahı için çalışıyorlar. Bu olağanüstü iki insan, fillerin kendi aralarında ve insanlarla iletişim kurmak istediklerinde kullandıkları yüzlerce iletişim sinyalini ve jestlerini arşivliyorlar. Bu memelilerin davranışlarını farklı kategoriler altında inceliyorlar. Kızgın olduklarında, açken, savunma anında, ebeveyn-çocuk ilişkisi içinde, kararsızlık anında, sosyal bütünleşmede, cinsel birleşme ve kur yapma anlarında.
İşitme engelliler için bir çözüm yolu mu?
Fillerin bacakları ile, zemin üzerinden iletilen dalgalarlarla da anlaşabildikleri görülüyor. Yakın zamanda yapılan araştırmalar daha çok sismik iletişim üzerinde duruyor.
Hayvanların sismik iletişimi hakkında derinlemesine bilgi edinmek duyma engelli insanların yaşamlarını kolaylaştırmaya yönelik çalışmalara için de zemin hazırlayabilir.
Bu görkemli, muhteşem hayvanlar insan ırkının cehaleti ve zalimliğinin kurbanları. Fildişi ticareti 1990 yılından beri yasaklanmış olmasına rağmen sadece geçen yıl 36.000’in üzerinde fil, fildişi yüzünden öldürüldü. Eğer bu gidişata dur denilmezse 2025 yılında Afrşka filleri’nin soyunun tükenmiş olacağı öngörülüyor. Filerin yokoluşu biyolojik çeşitlilik açısından yeri doldurlamaz bir kayıp olacak.
Dilleri tamamen çözüldüğünde filleri kaybetmemiş olmayı diliyoruz. Kimbilir belki gizli dilleri ile onların yokoluşunun, bizim yokoluşumuzun başlangıcı olduğunu söylüyorlardır bize.
1962 yılından bugüne Küçükçekmece Gölü’ nün Kuzeydoğusunda yer alan ve adını bir zamanlar tepelerini kaplayan sarı renkli, ıtır kokulu Katır Tırnakları’ ndan alan Altınşehir Köyü’nde yaşıyorum. Ailem 1950’ lerin ikinci yarısında İstanbul-Çemberlitaş’tan buraya göç etmişler.
Bizimkilerden yüzbinlerce yıl önce ise Afrika’dan yola çıkan atalarımız “Homo Erectus” buralara gelmiş ve bir kısmı binlerce yıl gölün çevresinde yaşamışlar. Önemli bir bölümü de Avrupa’ ya doğru yolculuklarına devam etmişler. Coşkun Aral “İlk Avrupalı” belgeselinde bu yolu izlemiş ve yolun insanlık tarihi için evrensel değerde ipuçları taşıdığını anlatmaya çalışmıştı.
Altınşehir
Atlas Tarih Dergisi, Küçükçekmece Gölü’ nü çevreleyen meraların günümüzden bir milyon yıl önce fillere, kaplanlara, sırtlanlara, geyiklere ve daha birçok canlıya yaşam alanı olduğundan bahsediyordu. Bugün bu topraklarda lüks konutlardan meydana gelen bir “beton” uygarlığı yükseliyor!
Türkiye’ de bilinen en eski yerleşim yeri olan Yarımburgaz Mağaraları yakın geçmişte definecilerin, kaçak kazı yapanların, mantar üreticilerinin, filmcilerin, tinercilerin ve Altınşehir yerleşiminin yapılaşma tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Bir kaç sene önce Yor filmi için mağaranın içinde bir su havuzu yapılmış ve sahne gereği bu havuz dinamitle patlatılmıştı. Yani çok hassas el aletleriyle, diş fırçalarıyla arkeologların çalışması gereken alan dinamitlenmişti!
Yarımburgaz Mağaraları dışında gölün batı kıyıları iki antik kente (Regıon ve Bathonea) daha ev sahipliği yapıyor. Burada 2700 yıllık insan yerleşiminden izler var.
Bathonea Kazıları
Bu antik kenti bekleyen risk tabii ki TOKİ inşaatları! İ.Ü.(İstanbul Üniversitesi) bu araziyi Çapa ve Cerrahpaşa Tıp Fakültelerinin onarımı karşılığında TOKİ’ ye devretmiş. 2011′ de bölgenin 1. derecede SİT alanı özelliği 3. dereceye indirilerek sorun çözülmüş!
2014 Mart ayında Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi bir basın açıklaması yaparak durumu protesto etmişti.
1970’ li yıllara kadar sahip olduğu biyoçeşitlilikle binlerce canlı için paha biçilmez değerde bir yaşam alanı olan ama bugün sadece kurbağaların ve tek tük diğer bazı canlıların yaşadığı ölü bir bataklığa dönüşen Sazlıdere’ nin bir zamanlar göğe yükselen sazları bugün artık yok!
Göl Havzası
Turing’ in kurucusu Çelik Gülersoy “İstanbul evde Yok” yazısında Altınşehir’ in bir zamanlar sahip olduğu endemik dokusunun İngiltere’ nin toplam endemik dokusuna eşit olduğunu yazmıştı.
40-50 yıl önce bu bölgede 140 çeşit kuş türü yaşıyordu. Uzunbacak, Saz Delicesi, Karabatak ve Dik Kuyruk dünyada sadece bu bölgede bulunuyordu, artık yoklar. Yine sadece bu bölgede yaşayan Beyaz Kesici Dişli Kör Fare, Benekli Kaplumbağa, Barius Kelebeği ve Yalancı Apollon Kelebeği de artık yok.
Leylek ve diğer göçmen kuşlar için önemli bir konaklama alanı olan sazlıklara bu sürüler artık uğramıyorlar. Tek tük gelenler var, ama sadece o kadar. Su yılanları ve su kaplumbağaları da yoklar.
Sazlıdere’ de ve gölde yaşayan Turna Balığı, Kızılkanat ve Sazan balığı artık yok. Kefal sadece Marmara Denizi’ ne yakın bölgede tutulabiliyor, ama o da göldeki metal kirliliğinden payına düşeni almış. İşin uzmanları “…bu gölden çıkan balıkları sakın yemeyin” diyorlar. Balık türlerinin tükenmesinin bir başka nedeni de uzun yıllar dinamitle yapılan avlanmalar. Dinamiti yüzeyde patlatıyorsun, basınç dipteki balıkları parçalamadan öldürüyor ve cesetler yüzeye çıkıyor. Tek yapacağın iş onları kayığa almak. Bir de gece balıkçılığı vardı. Fenerin ışığına gelen balıkları avlamak da çok kolay oluyordu! Gece atılan ağlar da balıklar için tehlikeliydi. Balıkçılık kooperatifi kurularak bunlar engellenmeye çalışıldı. Ama artık bugün hepsi masal oldu. Hala dereye olta atan insanları görmek mümkün. Ama artık avlanacak balık yok veya çok az, o da tadından yenmez!
Küçükçekmece – Sazlıdere Sulak Alanı
Sulak alandaki canlılarla beslenen ve mağaranın dış duvarlarındaki kayalıklarda yaşayan Şahin, Atmaca ve Kartal yuvaları da artık boş. Yine bu canlılarla beslenen Sansar’ ların sesini de geceleri artık duyamıyoruz. Gelincikler de aç kaldılar ve insanın olmadığı yerlere göçtüler. Yabani tavşan ve kaplumbağalara da epey zamandan beri rastlayamıyoruz. Doğanın dengesini sağlayan yılanlar da artık yoklar.
Bu olanlar son 30-50 sene içerisinde gerçekleşti. 1962′ de kurulan Nükleer Araştırma Merkezi 1997′ ye kadar atıklarını göle boşalttı. Uzun yıllar Halkalı Çöplüğü‘ nde biriken kentin atıkları yer altı sularına karışarak göle ulaştı ve çöplük kalksa da bu sızıntı bugün de devam ediyor. 1980′ de kurulan E6 otobanında araçların atıkları dereye ve göle karıştı, kirletmeye bugün de devam ediyor. Bugün göl havzasında 1 milyondan fazla insan yaşıyor ve alt yapı yetersizlikleri nedeniyle evsel atıkların son durağı da dere ve göl oluyor. Lağımlar büyük oranda kapatıldı ama gölü çevreleyen endüstri tesisleri hala tehdit olarak varlar.
Küçükçekmece – Sazlıdere Sulak Alanı
Binlerce yıldan beri gölü besleyen Sazlıdere’ nin üzerinde 1996′ da yapılan Sazlıdere Barajı ile derenin debisi düştü. Daha sonra da dere üzerinde kurulan geçiş noktaları doğal dengeyi bozdu ve tıpkı yeterince kan alamayan organların işlevini yitirmesi gibi dere ve bağlı olarak göl de yavaş yavaş ölüme yaklaştı. 1970′ lerde zaman zaman taşan derede şimdilerde bir akıntı emaresine rastlamak zor. Akıntı olmayınca derenin tabanı da biriken çamurlarla yükseliyor ve dipteki canlı organizmaları besleyen bitkilerin üstü çamurla örtülüyor.
Tüm bunlar zaman içerisinde gölde biriken azot ve fosforun da etkisiyle zararlı mikro organizmalar ürettiler. Bu mikroorganizmaların ürettiği toksinler canlıların yaşamasına izin vermiyor. Sudaki mevcut oksijeni tüketerek çoğalıyorlar. İki yılda bir temmuz aylarında gölün rengi yeşile dönüşür. Bunu deprem habercisi olarak değerlendiren çok oldu, ama bu başka bir felaketin habercisi aslında. Dere ve göl artık ağır metallerle yüklü. Suda canlı yaşamı bitmek üzere. Küçükçekmece tatlı su gölüydü, ama artık bir “Acı Göl”… Küçükçekmece Gölü’nün doğu kıyılarındaki kent bostanları da bu gün gölün kirli suyu ile sulanıyor.
Ambarlı’ da bir arıtma tesisi kuruldu, 2015-16′ da çalışacak deniyor, ama ne zaman çalışır Allah biliyor bir tek!
Arkeolojik zenginliğiyle bir insanlık kültür mirası olan ve bir zamanların eşsiz zenginlikteki endemik dokusuyla korunması gereken doğal yaşam alanına son darbeyi Kanal İstanbul vuracak. İhalenin bu yaz açılacağı ve ilk kazmanın da vurulacağında bahsediliyor.
Her ne kadar kanalın güzergâhı değişti dense de işin uzmanları inşaat maliyeti açısından düşünüldüğünde alternatif bir güzergâh olmadığı konusunda hem fikirler. Kanal İstanbul, büyük bir olasılıkla Menekşe Plajı’ ndan başlayıp kuzeye doğru 40-45 km. uzunluğunda, 200-250 metre genişliğinde ve 25 metre derinliğinde bir alanı kaplayacak. Arkeolojik ve ekolojik öneme sahip bölgeye son darbeyi de o vuracak!
Kanal İstanbul ve Yeni Kent Alanı
1870′ den beri çalışan, ama yaklaşık 6 senedir üzerinden tren geçmeyen demiryolu köprüsü de hızlı tren projesinin tamamlanmasını bekliyor.
Burada doğup büyüyen bir Altınşehirli olarak arzum bölgenin Yarımburgaz Mağaraları, Bathonea ve Region antik kentleriyle birlikte değerlendirildiği 1. derecede arkeolojik SİT alanı olarak yeniden ilan edilmesi; Ambarlı’ da kurulan arıtma tesisinin bir an önce çalıştırılmaya başlanması ve göl havzasında büyüyen, yıllardır burada yaşayan yoksul köylüleri de yerinden edecek olan site tarzı modern (!) yapılaşmaya son verilmesi.
Kent bostanları ve göl
Neden İstanbul’ un yeni “tarihi yarımadası” burası olmasın?
Neden ekosisteme kendisini yenilemesi için bir fırsat daha verilmesin?
Umarım benim gibi düşünen etkili-yetkili birileri daha çıkar. Umarım İstanbullular burunlarının dibinde kalan ama henüz çoğunun fark etmediği bu güzelim toprak ve su parçasına sahip çıkarlar.
Aksi halde daha önce gidenler gibi önce kurbağalar ve sonra da bizler buraları terk etmek zorunda kalacağız.
Belarus, Ukrayna ve Rusya’nın kavimsel aidiyeti Kiev ile özdeşleşirmiş. Hikaye onuncu yüzyıla kadar gidiyor… “Anavatan’ın Ana’sı”, Sovyetler için bile Kiev’dedir o nedenle (milliyetçi olmaması gerektiği halde ya)… Yani ben öyle şeyler anladım cahilce gittiğimde, bu tarihi ironik coğrafyaya…
Artık geriye ne kaldıysa…
Ama siz hep, Sanatla ve Barışla kalın…
Rodina Mat
Bir kadın ki
kılıcı kalkanıyla
savaşa hazır
dimdik
Bir ana ki
rahmi bile
paslanmaz çelik…
Zamanında
heybetli onuru
kızıl devletin
Bugün hurda ederi
konuşulur olmuş
Kyiv kentinin
sembol
heykelinin…
Henüz ergimemişse
tarihin sayfalarının
vefasına borçlu
II. Cihan Harbi’nin
Gürcistan’ın hemen hemen yaşadığı tüm siyasi olaylara ev sahipliği yapmış Özgürlük Meydanı; Özgürlük Meydanı’ndan Kura Nehri’ne, Eski Şehir’e ve Tiflis’in diğer noktalarına giden çevresi güzel restore edilmiş binalarla dolu caddeler. Bu caddelerin arasında elimde haritası açık telefonumla Kiwi Cafe’yi arıyorum. Duyunca inanılmayacak kadar garip ve bu yüzden de dramatikliğine rağmen ilk seferde istemsizce gülümseten bir olay yüzünden arıyorum bu Kiwi’yi.
Biraz daha derine inince altından başka konular da çıkıyor: “Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te Neo-Naziler vegan kafeye ellerinde pişmiş hayvan etleriyle saldırdı. Pazar günü ondan fazla erkek ellerinde pişmiş hayvan etleriyle kafeye zorla girdi ve kafede bulunanlara et fırlattı.” Kiwi’nin vegan bir kafe olmak dışında bir özelliği de LGBT haklarına destek vermesi ve LGBT’lerin de rağbet ettiği bir kafe olması.
Aslında durum çok ciddi. Gürcistan sakin ve insanın kendisini oldukça rahat hissettiği bir şehir olsa da; şehrin genelden daha “farklı” olanlara karşı çok da iyi bir sicili yok. Bu haberin duyulmasıyla tekrar hatırlanan 17 Mayıs Homofobi ve Transfobi Karşıtı Yürüyüşleri’ne yapılan saldırılar ve aktivistlerin dövülmesi olaylarında olduğu gibi… Din, Gürcistan’da çok fazla sahipleniliyor ve din ile hayatın karşı karşıya geldiği önemli noktalardan bir tanesi LGBT hakları.
Aramama dönecek olursam, görkemli meydandan, güzel restore edilmiş sokaklardan biraz içeriye girildiğinde görüntü değişiyor. Güzel bir Doğu Avrupa kentinden, fakir ama yine de güzel bir kıyı kentine geçiş yapıyor sokaklar.
Taş ve heykellerle dolu binalardan, tahta ve cumbalı evlere… Kiwi Cafe de işte o cumbalı evlerin bir tanesinin altında açılmış. İçerisi tamamen dolu, hatta sokak ve karşı sokak da Gürcistan’ın sokaklarında gördüğünüz insanlardan kendilerini daha farklı ifade eden insanlarla dolu. Kimisi sigara içiyor, kimisi vegan yiyeceklerin tadına bakıyor, kimisi de benim gibi Cafe’nin son günlerde başına geleni duyup ziyaret etmeye gelmiş durumda. Hemen bitişiğinde Kiwi ile bağlantılı bir “vintage” dükkânı var.
Birkaç duyuru dışında tüm yazılar Gürcüce’nin sanatsal alfabesiyle yazıldığı için son yaşanan olay için bir duyuru ya da el ilanı var mı çok belli olmuyor. Fakat çalışanların tavırları saldırıların onları sindirmediğinin açıkça görülüyor.
Biraz iç sokaklarda da olsa, o kadar görkemli olmasa da Özgürlük Meydanı yine bir siyasi değişime ev sahipliği yapıyor.