Ana Sayfa Blog Sayfa 3427

Son dönemin Yeşil Kitapları

Nükleer Felaketle Yaşamak

16Nükleer santral kazaları tüm gezegeni tehdit ediyor. Gelişmiş geçinen Rusya’sından, Japon-yası’na, ABD’sinden Fransa’sına kadar,  herhangi bir kaza sonrası santralde çalıştırılan işçiden, bölge halkına ve hem o ülkenin hem yakın coğrafyadaki ülkelerin vatandaşlarının hem de konta-mine olmuş ürünleri satın almak zorunda bırakılan çok uzak ülkelerin tüketicilerine kadar herkes büyük yalanlar, bilgi saklamaları ve en temel sağlık haklarından dahi mahrum bırakılmaktadır.  Bütün bunları değerlendirmek için, üzerinden geçen makul sürelerle verilerin daha belirginleştiği Çernobil ve Fukuşima kazalarında nasıl uygulandığını bu kitapta okuyacaksınız. Öylesine ki Japonya gibi bir ülkede, nükleer kazadan sonra yapılacak ilk iş olan iyot tabletlerin dağıtımı bile yapılmamıştır ve sonuçları daha şimdiden çok ağır olmuştur.

Peki Çernobil’de yaşananlar, Fukuşima’da başarıya alışmış ve teknolojiye belki de dünyada en çok inanan Japonlara ders oldu mu? Kitap bu karşılaştırmanın da izini sürerek, bir yanıyla da güç sahiplerinin eğilimlerinin, sivil toplumun etkililiğinin, tıp camiasının örgütlüğünün, bilim insanlarının bağımsızlığının ve gazetecilerin cesaretinin önemini sorguluyor. Biz özellikle Türkiye’de artık çok iyi biliyoruz ki vatan hainliği ile sevgisi arasındaki çizgi, iktidarın tercihine kalmıştır. Bir şekilde her iki kazadan da en çok zararı görme ihtimali olan insanların, örtbas etmelere değil, sonuçlarıyla oynanmış raporlara değil, nükleer lobisinin finanse ettiği araştırmalara ve boş umutlara değil, güvenilir bilgilere ve desteğe ihtiyacı vardır. Kaldı ki bütün kazanın 300 yıla kadar sürecek etkilerini ortadan kaldırmak için, yine bu en çok zarar gören yurttaşların vergileri kullanılıyor.

Nükleer serpintinin cinsi, yarılanma ömrü ve bunların bitkiler, hayvanlar genel olarak doğal ekosistem üzerindeki etkileri ise insan merkezli düşünenlerin dahi ihmal edemeyeceği düzeydedir çünkü bunların çoğu dönüp dolaşıp besin ya da su olarak insanlar tarafından tüketilmektedir. Ancak dünyaya başka bir gözlükle bakmayı becerebilenler için, ömürleri çok kısa olan mavi kelebeklerin nasıl etkilendiği de önem taşır. Ömürlerinin kısalması, kanat uzunlukların azalmasının yanı sıra yeni nesillerdeki mutasyonlar, gelecek için çok kaygı vericidir.
İronik bir gelişme ise, nükleerden elde edeceğimiz enerji olmazsa yaşam durur sloganları atan lobicilerin söylediklerin tam tersine, kazadan sonra 17 adet nükleer güç santralini (toplam reaktör sayısı 48) kapatan, hem de bu kadar teknoloji ve elektrik bağımlısı bir ülke olan Japonya o zamandan beri nükleer enerjiye muhtaç olmadan yaşamıştır ve bugün de tekrar çalıştırılan 2 reaktör dışındanükleersiz yaşamaktadır.

Bütün bu kazaların bize öğrettiği bir önemli unsur ise, tıpkı küresel iklim değişikliği gibi, nükleer santraller de bulundukları devletlerin sorumluluğundan fazlasını, yani bütün gezegende yaşayanları ilgilendiriyor. Bu nedenle hangi ülkede yapılırsa yapılsın, yarın onun olumsuz etkilerine maruz kalacak tüm insanların bunlara direnmeye hakkı vardır.

Nükleer Felaketle Yaşamak
Angelika Claussen&Alex Rosen
Çeviren: Alper Öktem
Yeni İnsan Yayınevi
2016

***

Doğa Doğayı Seviyor

17Doğa, doğayı çok seviyormuş. Yazın yüzmeye, ilkbaharda kırlarda dolaşıp çiçek toplamaya, kışın kartopu oynamaya bayılırmış. Bir sonbahar sabahında yağmur yağdığını görüp üzülmüş. Ama dedesinin Doğa’ya sonbaharı sevdirecek bir oyunu varmış.

Küçük okurların yakından tanıdığı Koray Avcı Çakman, Değerler Eğitimi Serisi’nin dokuzuncu kitabında doğa sevgisini doğada gezdirerek anlatıyor.

Mehmet Akif Kaynar’ın neşeli çizimleriyle…

Doğa Doğayı Seviyor
Koray Avcı Çakman 
Kırmızı Kedi Yayınevi 

***

Sudan Sebepler
Türkiye’de Neoliberal Su-Enerji Politikaları ve Direnişleri

18İlk kez 1990’lı yılların ikinci yarısında Bergama’da ve Artvin Cerrattepe’de siyanürlü altın madenciliğine karşı gelişen mücadeleler ile görünürlük kazanan yerel çevre hareketleri, son 10 yılda talepleri, yöntemleri, mekânsal dağılımı ve bileşenlerinin niteliği itibariyle olağanüstü bir çeşitliliğe ulaştı. Nükleer, termik ve rüzgâr santrallerinden, taş ve mermer ocaklarına; yol, tünel ya da elektrik iletim hattı inşaatlarından ormanlık alanların imara açılmasına, neredeyse her gün en az bir projenin yeni bir protestoya ya da davaya konu olmasına tanığız. Vadi vadi, kasaba kasaba hatta köy köy örgütlenen “yaşam alanı savucunuları”, 2000’lerin başından beri doğanın ve müştereklerin daha önce görülmemiş ölçüde piyasa ilişkilerine açılmasının toplumsal, ekolojik ve ekonomik etkilerine direniyor.

Doğu Karadeniz’den, Hasankeyf’e, Ege’den Munzur vadisine uzanıyor; Türkiye taşrası ve kırsalının hangi “sudan sebepler” nedeniyle ayağa kalktığını sorarak devlet, toplumsal mücadeleler, iktisat arasındaki açık çatışma noktalarını gözler önüne seriyor.

Sudan Sebepler
Derleyen: Cemil Aksu, Sinan Erensü, Erdem Evren
İletişim Yayınları
2016

19-Barış Gençer Baykan

 

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

Donald Trump, tarımın merkezi Kaliforniya’da da çevrecilere sataştı

Michael Finnegan ve Kurtis Lee tarafından Los Angeles Times‘ta yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cem Sabuncu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Donald Trump, Kaliforniya’nın bitmek bilmeyen su münakaşasına balıklama atladı. Trump, çiftçilerin tarafını tutan ve çevre koruma yasalarını hiçe sayarak eyaletin zirai faaliyetlerini arttırmayı taahhüt eden fikirlerini açıkladı.

“Eğer kazanırsam, söz veriyorum yeni su kullanma yolları bulup çiftçilerimize yardım edeceğiz. Böylece iş piyasası da daha iyi hale gelecek,” dedi Trump, Fresno’da bir spor salonunda toplanmış destekçilerine.

33

Çiftçilerle yarım saatlik basına kapalı bir görüşme gerçekleştiren Trump, çiftçilerin Kaliforniya’da kuraklık olmadığını, aksine problemin şebeke suyunun doğru şekilde kullanılmamasından kaynaklandığını anlattıklarını söyledi.

“Burada felaket bir su sorunu var. Ta nerelerden gelen suları denize dökmemiz rezalet bir durum”.

Çevrecilerle ‘küçücük bir balık çeşidini korumaya çalışıyorlar’ diye dalga geçerek aslında bu konunun önemli noktalarında birine dikkat çekmiş oldu. Delta smelt (Hypomesus transpacificus) adlı balık türü, bilim insanlarının Kaliforniya’nın çevre sağlığı konusunda gösterge olarak kabul ettiği, nesli tükenmek üzere olan bir canlı türü.

Bu konuşması ile, bir gün önce Kuzey Dakota’da bir petrol konferansında, sektörün faaliyetlerine devam etmesi adına tutkulu bir konuşma yapan Trump, ertesi gün tarım merkezi kabul edilen Kaliforniya’da su meselesine bir anda coşkuyla dahil oldu.

Aynı günde, birkaç saatliğine de olsa, Kaliforniyalılar Iowa ve New Hampshire gibi erken oy kullanan eyaletlerde olduğu gibi başkan adaylarıyla haşır neşir oldular.

Trump, Fresno ve San Diego’da konuşmalar yaparken, muhtemel Demokrat Parti adayı Hillary Clinton, Oakland’da topluluk aktivizmi yapan vatandaşlarla bir araya geldi. Rakibi Vermont senatörü Bernie Sanders ise Los Angeles bölgesinde çeşitli noktaları ziyaret etti.

Kaliforniya’nın 100 yıldan uzun zamandır süregelen su kıtlığı sorunu büyük şehirler, tarım endüstrisi ve çevrecileri de içeren güçlü grupları karşı karşıya getirdi.

Trump’ın halihazırda Meksika’yı sınıra duvar çekmek için zorlamak ve ABD üretim endüstrisindeki yıllarca süren iş kayıplarının telafi edilmesi gibi vaatlerinde olduğu gibi bu sefer de bu hedefler doğrultusunda detaylı olarak neler yapılacağına dair hiçbir açıklamada bulunmadı. Çevre koruma yasalarının gevşetilmesi hem eyalet hem de federal çevre düzenlemelerinin değişmesinden geçiyor ve tabii ki Kaliforniya halkının ve kanun yapıcılarının güçlü desteğine ihtiyaç duyuluyor.

Kar amacı gütmeyen bir grup olan ve su meselesiyle ilgili araştırma ve projelere destek olan Kaliforniya Su Vakfı’nın (California Water Foundation) direktörü Lester Snow, Trump’ın yorumlarının durumu yanlış nitelendirdiğini ve fazla basite indirgediğini söylüyor.

“Çiftçilerin bekasına karşın nesli tükenen balıklar söylemi sağlam bir argüman ortaya koyuyormuş gibi görünebilir ancak gerçek dünyada hiçbir çözüm getirmeyen bir yaklaşım bu. Kaliforniya’nın su meselesiyle ilgili senelerdir bu tip sözler sarf ediliyor.”

Trump’ın ‘suyu alıp sonra da denize döküyorlar’ konusundaki açıklamalarına karşı çıkan Snow, tatlı suyun yüzey akışı ile Büyük Okyanus’a ulaşmasının çok önemli ekolojik hizmetleri olduğunu söylüyor ve okyanustan gelen tuzlu suyun yeraltı suyuna karışmamasını sağladığını hatırlatıyor.

34

Trump’ın bir saat süren konuşmasının çoğunluğu klasik cümlelerden oluşsa da, Kasım ayındaki seçimlerde Demokratik Kaliforniya’yı hezimete uğratacağını iddia etti.

“Eğer seçimi kazanamazlarsa, benden kurtulmak için bir servet harcamaları gerekecek.”

Dışişleri bakanlığı yaparken özel bir e-posta serverı kullanmasından dolayı Clinton’ın üstüne gitti ve kocasının Arkansas valiliğini yaptığı zaman yaşanan Whitewater emlak skandalını hatırlatarak Clinton’ın her zaman uçurumun kenarında yürüdüğünü belirtti.

Clinton’la dalga geçtiği sıralarda oldukça neşeli görünen Trump, Clinton hakkında, “mikrofona bağırıp duruyor” şeklindeki söylemlerine devam etti.

“Biliyor musunuz, tam da bu yüzden dün akşam televizyonda onu izlerken dayanamayıp kapattım. Benim hakkında söylediklerinin tamamının yalan olmasından değil, gerçekten sesine daha fazla katlanamadığımdan kapattım.”

Erkek seçmenlerden kadınlara oranla daha çok destek görmesine ve kadın seçmenler arasında popüler olmaması konusuna değinen Trump: “Kadınları seviyorum. İnanın bana kadınları seviyorum. Kadınları çoook seviyorum.  Hem ne var biliyor musunuz, kadınlara karşı büyük saygım var. İnanın bana.” dedi.

Fresno’da Trump’ı 200 kadar barışçıl eylemci karşıladı. San Diego’da birkaç yüzlercesi bir araya gelen eylemcilerin merkezde bulunan Gaslamp District’de polis tarafından yolu kesilerek Trump’ın konuşmasını yaptığı salona ulaşmaları engellendi.

35

Yerel bir sendikaya mensup temizlik işçileri ellerindeki süpürgeleri salladılar, anneler pusetleriyle oradaydılar ve Latin aktivistler  İspanyolca yazılmış pankartları ellerinde tutarak tezahüratta bulundular.

“El pueblo unido, jamas sera vencido!” (“Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez!”) diye bağırdılar.

“İngilizce konuş,” diye cevap verdi bazı Trump destekçileri.

İçeride, Trump ordunun varlığından oldukça hoşnut gözüküyordu, öyle ki sahneye savaş gazilerini davet etti. Binlerce kişilik kalabalık yasadışı göç ve Çin, Meksika ve Japonya’yla olan ticaret açığı konusundan söz açılınca, coşkuyla tezahürat etmeye başladı.

Trump aynı konuşmada, kapatılan Trump Üniversitesi’yle ilgili olarak San Diego’da görülecek olan duruşmaya da değindi. Öğrenciler, işe yaramaz gayrimenkul dersleri görerek maddi birikimlerini boşa harcadıklarını iddia ediyorlar.

Davayı görecek hakim Gonzalo Curiel’i ağır bir dille eleştiren Trump, bu hakimin Başkan Obama tarafından seçildiğini söylediğinde, kalabalık gürültülü bir biçimde yuhaladı.

Davaya bakacak olan hakimin Meksikalı olduğuna inanıyoruz ki bu harika bir şey. Ne var biliyor musunuz; bence sonunda Meksikalılar da Donald Trump’ı sevmeye başlayacaklar, onlara bir sürü iş imkanı tanıdığımda… Beni seveceklerini düşünüyorum.”

“Yargı işleri aceleye getiriyor. Utanmalılar.” diyor Trump.

Clinton ise, rakibinin aksine Oakland’daki destekçileriyle küçük bir mitingde buluştu.

Clinton, yerel bir lokanta olan Home of Chicken and Waffles’da ağırlandı. Belediye başkanı Libby Schaaf, Trump’ın Oakland için dünyanın en tehlikeli şehirlerinden biri olduğunu söylemesine cevap verdi.

“Bugün Dışişleri bakanı Clinton’ı burada, Oakland’da misafir etmekten oldukça gururluyuz. Bazı insanların şehrimizin güvenlik sorunuyla ilgili söyleyecek lafları olmasına rağmen, Oakland geçtiğimiz yıllarda büyük kazanımlar elde ederek olağanüstü düzeyde güvenli bir yer haline geldi,” dedi Schaaf.

Devamında yaşanan uzun tartışma siyasi olmaktan çok politika üretme odaklı olsa da Clinton artık tekrara kaçan bir cevapla, Trump’ın birleştirici olmaktan çok bölücü olduğunun altını çizerek cevap verdi.

“Ben Oakland’ın ve Amerika’nın bütün Oakland’larının kahramanı, kurtarıcısı olmak istiyorum, yıllarca zorluklarla mücadele etmek durumda kalan yerlerin. Ama bu bahsettiğim yerler kendilerine geliyorlar. Dayanışma ve beraber çalışma bizi daha güçlü kılıyor. Bu şekilde bir yaklaşımla bir çok şeyi değiştirebiliriz ve herkesle anlaşabiliriz.” dedi Clinton

Clinton, konuşmanın ilerleyen dakikalarında kentsel dönüşüm ve soylulaştırmanın olumsuz taraflarına değindi. Körfez Bölgesi, Büyük Buhran sonrası orta sınıf ve hatta nispeten iyi durumda olan vatandaşların bile fiyatların artmasıyla beraber kendilerini bölgeden ekonomik olarak dışlanmış kabul ettiği bir yere dönüşmüştü.

“Birtakım avantajları var tabii; mahalleleri yeniden yapılandırmak, tamir etmek, güzel görünümlü bir yere dönüştürmek ve dahası. Ancak, eğer buradaki herkesi yerinden edersek, hele ki şehrin zor zamanlarında burada olan ve iyi zamanlarını görmeye hak eden vatandaşları, o zaman bu işin maliyeti hem maddi hem manevi çok yüksek olur.” diye belirtti Clinton.

Güney Kaliforniya’da birkaç noktaya uğrayan Sanders, güne San Pedro’da yaptığı iki ana siyasal partinin ağır eleştirisini yaparak başladı.

“Siyasi bir devrime ihtiyacımız var,” diye belirtti Sanders arkasındaki Los Angeles Limanı inşaatından vinç manzaralarıyla. “Her iki partideki siyasetçilerin, zengin ve güçlüden para yemesinden bıktık.”

Son günlerde olduğu gibi Sanders, küçük bir anekdot haricinde yine Clinton’u eleştirmekten kaçındı. Bunun yerine, Trump’ın Las Vegas’lı kumar devi Sheldon Adelson’dan aldığı maddi destek hakkında konuşmayı tercih etti.

“Sheldon Adelson gibi bir milyarderin Donald Trump gibi bir başka milyardere büyük meblağlarda maddi destek vermesi olacak şey değil.” dedi Sanders. “Şaka gibi… mesajımız şudur: bu ülkeyi milyarderler yönetemeyecek.”

“Amerikan halkı statükodan bıkmış usanmış durumda,” dedi ve dışarıdaki kalabalık tezahüratla cevap verdi: “Buna daha fazla göz yummayacağız!”

Sanders daha sonra The Young Turks adında internet üzerinden yayın yapan, sol eğilimli bir medya kuruluşuna verdiği mülakatta Clinton’a direkt olarak sataştı.

“Kaybedebilir mi? Tabii ki de kaybedebilir,” dedi Sanders Kasım ayındaki müstakbel Trump-Clinton eşleşmesinden konu açılınca. “Burada olmamın sebebi, bütün Kaliforniya’yı dolaşmamın sebebi, çok daha güçlü bir aday olduğumu düşündüğüm içindir.

Cuma gününden sonra en azından önümüzdeki birkaç günlüğüne, eyalet tamamen Sanders’a kalacak. Hafta sonu için Central Valley bölgesinde bir gezi planlayan Sanders, Santa Barbara ve Santa Maria’ya da uğramak istiyor.

Clinton’un Bay Area ve Güney Kaliforniya’da birkaç günlük turunun ardından çıktığı son miting, Kaliforniya’daki planlanmış son etkinliğiydi. Hafta sonunu New York’ta dinlenerek geçirmeyi planlıyor.

Kaliforniya’da başka bir etkinliği kalmayan Trump ise, doğuya doğru yol alıp Pazar günü Washington’da düzenlenecek Rolling Thunder motosikletçilerinin turuna, daha sonra da Salı günü Manhattan’da Trump Tower’da gaziler için düzenlenecek etkinliğe katılacak.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Michael Finnegan ve Kurtis Lee

Yeşil Gazete için çeviri: Cem Sabuncu

(Yeşil Gazete, Los Angeles Times)

[Yeşil İşler] Hrant Dink Vakfı içerik editörü arıyor

Hrant Dink Vakfı, Kültürel Miras projesinin Avrupa Birliği tarafından finanse edilen ve 2018 yılı Nisan ayında kadar devam edecek yeni aşaması Hafıza Mekanlarının Yaratıcı Şekilde Yeniden Kullanımı Projesi için, hemen çalışmaya başlayabilecek içerik editörü arıyor.

32

Proje kapsamında, iki ilde gayrimüslim toplumlara ait kamusal yapılar yerinde tespit edilecek ve üç ilde, belirlenen Ermeni kültürel miras alanlarında, sözlü tarih ve koruma/yeniden işlevlendirme faaliyetlerini beraber örgütlemek amacıyla bir dizi atölye çalışması düzenlenecek. Katılımcı bir planlama ile kullanılarak yaşayan hafıza mekanları yaratmayı hedefleyen projenin son ürünleri kitap ve belgesel olacak.

Söz konusu pozisyon için, sözlü tarih ve hafıza mekanlarının yeniden işlevlendirilmesine dair saha çalışmalarının içeriği, yürütülmesi ve sonuçlarının derlenerek kitaba dönüştürülmesi süreçlerinin gerektirdiği sorumlulukları üstlenebilecek, kent ve mekan üzerine çalışan, antropoloji ya da sosyoloji bölümlerinden mezun, ileri derecede İngilizce bilgisi olan adaylar, iki referans içeren özgeçmişleri ile niyet mektuplarını, 13 Haziran 2016 tarihine kadar [email protected] adresine göndererek başvurabilirler.

 

Detaylı bilgiyi Hrant Dink Vakfı’nn web sitesindeki bu link üzerinden edinmek mümkün.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklynz

 

(Yeşil Gazete)

 

9. Documentarist İstanbul Belgesel Günleri sona erdi

28 Mayıs’ta başlayan DOCUMENTARIST 9. İstanbul Belgesel Günleri, 2 Haziran akşamı COOP’ta yapılan yapılan kapanış töreniyle sona erdi.

18

Festival bu sene 7 değişik mekanda 80’i aşkın filme, atölye, panel, söyleşi gibi bir dizi yan etkinliğe ev sahipliği yaptı. 80’den fazla filmin gösterildiği ve Meksika’dan Pakistan’a kadar dünyanın her yerinden 20’ye yakın konuğun katıldığı 9. Documentarist’te 23 tane yerli belgesel de seyirciyle buluştu.

Selim Yıldız’ın yönettiği “Hatırlıyorum” filmi Yeni Yetenek Ödülü'nü kazandı
Selim Yıldız’ın yönettiği “Hatırlıyorum” filmi Yeni Yetenek Ödülü’nü kazandı

Yarışma bölümünün bulunmadığı ancak yeni yönetmenleri teşvik etmek üzere verilen ve Hollandalı usta Johan van der Keuken’in adını taşıyan Yeni Yetenek Ödülü’nü bu sene Selim Yıldız’ın yönettiği “Hatırlıyorum” adlı filmi kazandı. Füsun Demirel, Gürcan Keltek, Suncem Koçer, Enis Köstepen ve Virginia Cromei’den oluşan jüri, filmi “Zor bir coğrafyada çekim yapmanın riskini alıp kamerasıyla doğru yerde, doğru zamanda olmayı başardığı ve çatışma kadar, çatışmanın arkasındaki gündelik hayata yaklaşımındaki hassasiyetinden ötürü” ödüle değer buldu.

1000 Volt’un desteği ile verilen ödül, yönetmene bir sonraki projesinde kullanmak üzere 6 günlük ücretsiz post-prodüksiyon desteği sağlıyor.

Yeni Yetenek Ödülü jürisi ayrıca Ahmet Murat Öğüt, Aylin Kuryel, Begüm Özden Fırat, Emre Yeksan’ın yönettiği “Hoşçakal Lenin” adlı kısa belgeseli “Davetsiz bir misafirin kıyıya vurmasının başlattığı ideolojik tartışmanın absürt boyutlarını mizahla iç içe kolektif bir çabayla anlattığı için” Jüri Özel Ödülü’ne değer buldu.

Fipresci ödülü “Ceviz Ağacı” (A Walnut Tree) filmine gitti
Fipresci ödülü “Ceviz Ağacı” (A Walnut Tree) filmine gitti

Colette de Castro (Fransa), Kaj van Zoelen (Hollanda) ve Janet Barış’tan (Türkiye) oluşan Uluslararası Eleştirmenler Federasyonu (FIPRESCI) Jürisi ise ödülünü, Ammar Aziz’in Pakistan’da yerinden edilmiş insanların hikâyesini anlatan “Ceviz Ağacı” (A Walnut Tree) adlı filmine verdi.

Bu sene ‘yalan dolana karşı begesel’ sloganıyla gerçekleşen festival, hafta boyunca Yugoslav sinemasının en büyük ustalarından Zelimir Zilnik’in yanısıra, Belgesel İçin Animsayon Atölyesi vermek üzere İspanya ve Meksika’dan tanınmış animasyoncular Coke Rioboo ve Lourdes Villagomez’i, bu sene ilk kez gerçekleştirilen Kaba Kurgu Atölyesi için İsveç’ten Anna Persson’u ve daha pek çok sinemacıyı ağırladı.

Açık Toplum Vakfı ile çeşitli ülke konsolosluklarının desteği, SALT, Goethe Enstitüsü, Aynalı Geçit, Cezayir Salonu, Zero İstanbul, TAK Kadıköy ve COOP’un lojistik desteği ile gerçekleşen Documentarist, gelecek sene bu dönemde 10. Yılını kutlayacak.

 

(Yeşil Gazete)

Ankara-Berlin hattında, ‘Soykırım tasarısı’ gerginliği

1915 olaylarını soykırım olarak nitelendiren tasarının Alman meclisinde kabul edilmesine Ankara sert tepki gösterdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Yıldırım ve Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş oylamaya dair açıklama yaptı.

14

Oylama sonucunun açıklanmasının ardından açıklama yapan Başbakan Binali Yıldırım “Bu karar hatalı bir karardır” diyerek tepki verdi. Yıldırım Ankara’da katıldığı Keçiören’deki Halk Pazarı açılışında konuştu. Yıldırım, “Türk milletinin geçmişi bellidir. Bu millet, geçmişiyle övünen bir millettir. Bizim geçmişimizde yüz kızartacak, başımızı öne eğdirecek hiç bir olay yoktur.” dedi.

Başbakan, “Türkiye’nin Almanya Büyükelçisini istişareler için Türkiye’ye geri çağırdık. Tabii ki karar metnini kapsamıyla gördükten sonra atılacak adımları atmakta bir saniye bile tereddüt etmeyiz. Bu millet hiç kimseden emir almadı, hiç kimseye boyun eğmedi, biz Allah’ın önünde eğiliriz, milletimiz ne isterse onu yerine getiririz.” diye konuştu.

“İki ülke ilişkilerini olumsuz etkiler”

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Afrika gezisi kapsamında Kenya’da yaptığı açıklamada, Alman Federal Meclisi’nde kabul edilen Ermeni Soykırımı Tasarısı’nın iki ülke ilişkilerini olumsuz yönde etkileyeceği mesajını verdi.

Erdoğan, ”Başbakanla da görüştük. İlk adımımız Büyükelçiyi istişarelerde bulunmak üzere Türkiye’ye çağırmak. Alman Parlamentosu’nun aldığı bu karar aslında Almanya Türkiye ilişkilerini ciddi manada etkileyecek bir karardır” dedi. Cumhurbaşkanı, Büyükelçi Hüseyin Avni Karslıoğlu’nun Ankara’ya dönmesinin ardından, gerekli değerlendirmelerin yapılacağını ve atılacak adımlara bunun sonrasında karar verileceğini belirrti.

 

“Karar yok hükmünde”

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da 1915 olaylarını soykırım olarak nitelendiren karar tasarısının Alman meclisinde kabul edilmesini sert şekilde eleştirdi.

“Almanya Parlamentosu’nun bu tasarıyı kabul etmesi Türkiye ile Almanya arasındaki dostluk ilişkisine yakışan bir karar değildir” diyen Kurtulmuş, “Almanya Parlamentosu’nun “çarpıtılmış ve mesnetsiz” bir takım iddiaları “soykırım” olarak kabullenmesi tarihî bir hatadır” değerlendirmesinde bulundu. Konunun siyasetçilerin ya da parlamentoların değil, bilim adamlarının ve tarihçilerin neticeye kavuşturması gereken bir mesele olduğunu ifade eden Başbakan Yardımcısı, “Bu karar yok hükmündedir. Türkiye olarak bu karara her platformda gereken cevabı elbette vereceğiz” dedi.

Alman Büyükelçi Vekili Dışişleri’ne çağrıldı

Berlin Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu istişareler için Türkiye’ye çağrılırken, Alman Büyükelçi Ankara’da olmadığı için vekilinin Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldığı bildirildi.

Alman İmparatorluğu’nun sorumluluğuna vurgu

Alman Federal Meclisi’nde yaklaşık bir saat süren tartışma oturumunun ardından “1915-1916 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere ve diğer Hristiyan azınlıklara uygulanan soykırımın hatırlanması ve anılması” başlıklı karar tasarısı bir ret, bir çekimser oyla kabul edildi.

15

İktidardaki Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile muhalefetteki Yeşiller’in ortak karar tasarısı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Jön Türk hükümetinin talimatıyla Ermeniler ve diğer Hristiyan azınlıklara yönelik tehcir ve katliamı soykırım olarak nitelendirmesinin yanında, o dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri müttefiki konumunda olan Alman İmparatorluğu’nun sorumluluğunun da altını çiziyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Yüz kızartıcı sıradanlık – Karin Karakaşlı

Karin Karakaşlı’nın bu yazısı Agos’tan alındı

Bir süredir Türkiye ve Almanya’nın gündemini meşgul eden Federal Almanya Meclisi’ndeki Ermeni Soykırımı tasarısının kabulüyle birlikte soykırım tasarıları açısından tarihi bir dönemeçten daha geçilmiş oldu. Zira bu kez bir ülke önceliği kendi tarihi rolüne vererek, yüzleşme denilen soyut kavramı ete kemiğe bürüdü.

Almanya Federal Meclisi “Ermenilerin organize bir şekilde tehcir ve yok edilişine ilişkin Alman diplomatlar ve misyonerler aracılığıyla da gelen açık bilgilere karşın insanlığa karşı bu cürmü durdurmaya çalışmayarak oynadığı yüz kızartıcı rolden ötürü elem içinde” olduğunu ifade etti. Dahası, “Alman İmparatorluğu’nun da bu olaylarda suç ortaklığı vardır. Federal Meclis, Almanya’nın özel tarihi sorumluluğunu kabul eder. Türkleri ve Ermenileri geçmişin mezarları üzerinden birlikte barış ve anlayış yolu arayışı konusunda desteklemek de bu sorumluluğun bir parçasıdır” dedi.

Türkiye’de ise Başbakan Binali Yıldırım tasarının oylanmasının hemen öncesinde, “Aslı astarı olmayan 1915’te savaş şartları altında yaşanmış, dünyada her ülkede yaşanabilecek sıradan olaylardan birisi” tanımlamasını yapıyordu. Adına ne denildiğinden bağımsız olarak bir halkı yaşadığı topraklardan, vatandaşı olduğu devlet sınırları içinden topyekûn ortadan kaldıran sistematik bir imha uygulamasını, insanlığa karşı işlenmiş yüzyıllık bir cürmü ‘sıradan bir olay’ olarak nitelemek, ancak buralara has bir akıl tutulmasıdır.

Gel gelelim böyle zamanlar, iki ülkenin söylem farkını kombine ederek söylemek gerekirse, ‘yüz kızartıcı sıradanlık’ açısından çok çarpıcı başka örnekleri de sergiler. Bunlardan biri de AKP milletvekili ve partinin taze MKYK üyesi Markar Esayan’ın sözleriydi. Katıldığı bir programda şöyle demiş Esayan: “Bu mesele parlamentolarda araçsallaştırılacak bir mesele olmamalıdır, değildir… Bütün bunlar yaptığımız çabaları baltalamak için, toplumlar arasındaki önyargıları yıkmak, köprüleri tekrar kurma konusunda vermiş olduğumuz bu büyük mücadeleye doğrudan zarar verecek bir unsurdur. Parlamento kararlarıyla tarih yazılmaz. Hiçbir parlamento kararı da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni soykırımcı ilan edemez.” Esayan başka bir söyleşi de köprü metaforundaki ilham kaynağını açıklamış:  “Ben Dink’in bir öğrencisi olarak halklar arasındaki köprüleri onarmak, önyargıları yıkmak için naçizane çaba gösteriyorum!”

‘Hrant’ın dostu’ ifadesinden ‘Dink’in öğrencisi’ne geçiş, her ne kadar had bilme açısından bir tık olumlu sayılsa da Markar Esayan’ın öğrenmenin değil ezberleri satmanın derdinde olduğu apaçık. Keşke ve hiç değilse ezber kısmını başarabilse. Kendisine yardımcı olmak için Almanya’da 2005’te gündeme gelen ilk öneriye ilişkin Hrant Dink’in24 Haziran 2005 tarihli  ‘Alman Usulü’ yazısından bir bölümü anımsatmakta yarar var: “Öncekiler tamamen Türkiye’ye karşıydı. Hedeflerinde hep Türkiye vardı. Türkiye’yi suçluyor, soykırımı kabul etmeye davet ediyorlardı. Tarihle yüzleşmeyi dayatıyorlardı. Ama Almanlar’ınki öyle mi? ‘Alman usulü’ dedikleri şey tam da bu olsa gerek.

Muhtemelen bencilliklerinden (!), bu kez de hesabı yarı yarıya görmüşler. Tüm sorumluluğu Türkiye’ye yüklememişler. Yarısını da kendilerine ayırmışlar. ‘Biz de suçluyduk’ diyorlar. Ne denilecek şimdi bu soykırımcılara… ‘Hayır siz iyi insanlarsınız, ne olur bir daha düşünün, siz sorumlu olamazsınız’ mı? Sözün kısası: ‘Kanka’nın ihaneti hakikaten bir başkaymış!”

Tarihi bir not olarak Hrant Dink’in öldürülmeden hemen önce Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hazırlanan iddianamede, daha önceden Reuters Haber Ajansı’na verdiği demeçte kullandığı sözlerden alıntılar yapıldığı belirtilerek yargılandığını anımsatalım. İddianamede Dink’in, “Elbette bu bir soykırımdır diyorum, çünkü sonuç kendisini zaten tanımlıyor ve adını koyuyor. 4 bin yıldır bu topraklarda yaşayan halkın bu olanlarla birlikte artık ortadan yok olduğunu görüyoruz” sözlerine yer verilmişti… Dahası cinayet sonrasına sarkan yargılamada o dönem gazetesinin sorumlu yazı işleri müdürü Arat Dink ve merhum Sarkis Seropyan da ‘kişilikleri yüzünden’ bahanesiyle suçlu bulunmuştu.

Yüz kızartıcı sıradanlık, insanların ve devletlerin vasfını ortaya koyar. Yüzleşme dediğin kendinden başlar zira. Ne tıynette olduğunu itiraf etmekten… Onurlu olağandışılığa giden yol çokça cesaret, basiret ve dirayet gerektirir. O zaman da burası zaten başka türlü bir ülke olur. Kimse gülmekten utanmaz. Ağlamaktan da…

Karin Karakaşlı – AGOS.com.trkarin karakaşlı

Özgür Gündem’in Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği kampanyası devam ediyor

Özgür Gündem’in Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği kampanyasına bianet Proje Danışmanı Nadire Mater de katıldı. Mater 3 Haziran tarihli gazete için çalıştı.

13

Özgür Gündem Gazetesi, maruz kaldığı baskı ve soruşturmalara karşı dayanışma sergilemek ve basın özgürlüğünü savunmak için Genel Yayın Yönetmenliği kampanyasına dün (2 Haziran) de bianet Proje DanışmanıNadire Mater katıldı.

Özgür Gündem haber toplantısına katılan Mater, editör ve muhabirlerle gündeme dair haber ve haber başlıklarını değerlendirdi. Kadın ve hak odaklı habercilik üzerine öneriler yapan Mater, haber toplantısının ardından gazetenin 3 Haziran nüshasında yer alacak köşe yazısını yazmak için bilgisayar başına geçti.

Özgür Gündem’deki habere göre dayanışmanın, yaşanan baskılara ve hak ihlallerine karşı gerçekleştirilen bir eylem olduğunu belirten Mater, “Dayanışmak için burada olmaktan başka bir seçeneğin olmadığını” ifade etti.

Özgür Gündem ile dayanışmada bulunan gazetecilere yönelik açılan soruşturmalara da değinen Mater, “Biz dayanışmaya devam edeceğiz. Onlar da soruşturmalara devam edebilirler” dedi.

3 Mayıs’tan beri devam ediyor

Özgür Gündem’in Nöbetçi Genel Yayın Yönetmeni Kampanyası 3 Mayıs, Dünya Basın Özgürlüğü gününden beri devam ediyor.

Bugüne kadar nöbete Mater’in haricinde Tuğrul Eryılmaz, Aydın Engin,İhsan Çaralan, Işın Eliçin, İhsan Eliaçık, Mehmet Güç, Beyza Üstün, Erol Önderoğlu, Celalettin Can, Sebahat Tuncel, Nevin Erdemir, Hakkı Boltan,Melda Onur, Ertuğrul Mavioğlu, Eşber Yağmurdereli, Erol Önderoğlu,Ayşe Düzkan, Fehim Işık, Yıldırım Türker, Mustafa Sönmez, Faruk Eren,Ahmet Abakay, Celal Başlangıç, Uğur Güç, Nurcan Baysal ve Ragıp Duran katıldı.

Kampanyaya katılan Nurcan Baysal, Celal Başlangıç, Ahmet Abakay, Fehim Işık, Eşber Yağmurdereli, Erol Önderoğlu, Sebahat Tuncel, Celalettin Can, Ertuğrul Mavioğlu, Faruk Eren, Ayşe Düzkan, Mustafa Sönmez, Melda Onur, Ragıp Duran, Nurcan Baysal, Ömer Ağın hakkında sorumlu olduğu günlerdeki haberlerle ilgili “terör örgütü propagandası” iddiasıyla soruşturma açılmıştı.

 

(Bianet)

Özgür Gazeteciler Cemiyeti’nden Mahpus Gazetecilerle dayanışma kampanyası

Özgür Gazeteciler Cemiyeti (ÖGC) mahpus gazetecilerle dayanışma nöbeti olan “Tanıklık Günleri”ni Diyarbakır Adliyesi önündeki basın açıklamasıyla başlattı.

“Haber alma hakkıma dokunma” sloganıyla başlatılan kampanyada ÖGC gönüllü muhabirlik için de destek çağrısında buldun. Akdeniz Üniversitesi öğrencileri de kampanyaya destek verdi.

12

Özgür Gündem’in haberine göre Diyarbakır Adliyesi önünde basın açıklaması yapan ÖGC Eşbaşkanı Nevin Erdemir yaptıkları haberler gerekçe gösterilerek tutuklu bulunan 45 gazetecinin isimlerini okuyarak dayanışma çağrısında bulundu.

 45 gazeteci için her hafta Perşembe günleri tanıklık yapacaklarını aktaran Erdemir, “Dicle Haber Ajansı’nın muhabirleri terör örgütü üyesi olma gibi asılsız iddialarla tutuklanıp cezaevlerine gönderiliyorlar. Ve bunlar içinde başlatacağımız gönüllü muhabirlik kampanyası olacak. 13 ilde bu kampanyayı yürüteceğiz” dedi.

ÖGC Eşbaşkanı Hakkı Boltan ise baskı altındaki basın kuruluşlarıyla dayanışmka için kampanyalara katılanlar hakkında da soruşturmalar başlatıldığını hatırlatarak şunları ifade etti:

“Bu tablo Türkiye’de basın özgürlüğünün olmadığını gözler önüne seriyor. Basının özgür olmadığı yerde toplum da özgür olamaz. Toplumun özgür olmadığı yerde de her türlü hak ihlalleri ön plana çıkacaktır. Hükümetin bu tutumu düşünce ve basın özgürlüğüne aykırı bir durumdur ve hiçbir zaman kabul edilemez.”

Tanıklık Günleri kampanyası boyunca her hafta perşembe günü gazeteciler, mahpus meslektaşlarının gazeteciliğine ilişkin tanıklıklarını anlatacak. DİHA muhabirlerinin tutuklandığı 13 bölgede yapılacak gönüllü muhabirlik kampanyasıyla da mahpus haberciler yerine gönüllü muhabirler üzerinden haber akışı sağlanacak.

Üniversitelilerden destek

Akdeniz Üniversitesi öğrencileri de mahpus gazeteci ve öğrencilerle dayanışmak için “Tutuklu Gazetecilere Mektup ve Kitap Gönderiyoruz” kampanyası düzenliyor.

Her gün başka bir fakülte önünde stant açan öğrenciler, kampanya ile tutuklu gazeteci ve öğrencilerin durumuna dikkat çekmeye çalıştıklarını belirtirken, ÖGC’nin “Tanıklık günleri ve gönüllü muhabirlik” kampanyasına da destek vereceklerini açıkladı.

 

(Özgür Gündem, Bianet, DİHA)

Ozymandias, Yaşlı Gemici ve bültenlerimiz – Ömer Madra

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Sonsuz kâr hırsına, kalkınma ve büyüme safsatasına ve bir de sınırsız kibire dayalı İnsan Kaynaklı İklim Çöküşü’nün halihazırda ne kadar hızlı seyrettiğine dair sağlam bir fikre sahip olmak istiyorsanız, “elde edilebilecek en yeni ve en kesin bilgileri aktarma çabası ve ruhu içinde yazılmış” olan bu bülteni okuyun.

26

Sonsuz kâr hırsına, kalkınma ve büyüme safsatasına ve bir de sınırsız kibire dayalı İnsan Kaynaklı İklim Çöküşü’nün halihazırda ne kadar hızlı seyrettiğine dair sağlam bir fikre sahip olmak istiyorsanız, 10 Mayıs 2016 tarihinde Washington Post gazetesinin internet sitesinde yayınlanan şu kısacık “hareketli görsel bilgi grafiği”ne (infographics) bir göz atın lûtfen.

İklim bilimci Ed Hawkins’in bu çarpıcı grafiği sizi kesmediyse ve hâlâ “bana bir şey olmaz, abi!” tavrınızı korumakta kararlıysanız, o zaman bir önerim daha var: Washington Post’un hava ve meteoroloji editörü Jason Samenow’un aynı yazısında birazcık daha aşağılara inin ve NASA’nın “Hareket Halindeki Küresel Isınma” başlıklı renkli grafiğini seyredin. (O da kısacık. Bir küçük öneri: Bilgisayarınızın imlecini haritada Türkiye’nin üzerine koyun ve videonun sonuna kadar oradan ayırmayın.)

Nasıl? Shelley’nin bundan 200 yıl önce yayınlanmış şu şiirini de hatırlamadınız mı yoksa?

Bir gün bir gezgine rasgeldim,

Kadim diyarlardan geliyor ve şöyle diyordu:

“Devasa iki taş bacak, gövdesiz,

Öylece dikilir durur çölün ortasında,

Kuma yarı batmış paramparça bir surat da yanı başında.

Soğuk bir istihzayla bükülen dudağında ve çatık kaşında

Görürsün ki, yontucusu iyi okuyup cansız taşa işlemiş

Hâlâ ayakta kalmış o ihtiras ve tutkuları;

Ve de eliyle alaya alıp, kalbiyle beslemiş.

Anıtın kaidesinde ise şu sözler yazılı:

‘Ozymandias’tır benim adım, şahlar şâhıyım,

Eserime bir bak ey Yüce kişi ve bütün ümidini kes!’

Hepsi bu. Tek şey kalmamış koca kuru harabenin civarında

Uçsuz bucaksız uzanıp giden o ıssız kumullardan başka.”

(Bkz.: http://acikradyo.com.tr/arsiv-icerigi/yasalar-yasaklar-yapilar-yanginlar-ve-yalanlar)

İklim yıkımı hızlanarak sürüyor. NASA’nın yeni verileri gösteriyor ki, tarihte küresel hararetin gelmiş geçmiş en büyük artışı bu yıl olacağı gibi, sıcaklıkta en büyük “fark atma”ya da yine bu yıl tanık olacağız.

Dahası, Kuzey Kutbu’nda, Buz Denizindeki yaz buzlarının tamamen erimesine de bu Eylül’de bile tanık olmamız pekala mümkün görünüyormuş. Bunda ne tuhaflık olabilir diye düşünenlere şunu hatırlatalım ki, daha 10 yıl önce bilim insanları yaz buzlarından arınmış bir Kuzey Kutbu’nun en erken 2100’de olabileceğini düşünüyorlardı. Tek Kutuplu Dünya belki yarın, belki yarından da yakın!

Atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu, her iki yarı kürede de 400 ppm (milyonda parçacık) psikolojik eşiğini aştı ve böylece birçok bilimciye göre gezegende geri dönülmez noktaya erişildi. Karbondioksit yükseliyor, onun kötü kalpli ikizi metan, kaya çatlatma işlemleri sırasında kuyulardan sızıyor ve atmosferdeki oranlarında korkunç yükselişler meydana geliyor. Doğal gazın “çevre dostu” bir “köprü yakıt” olduğu safsatası, “temiz kömür” palavrasıyla birlikte iyice ortaya çıkıyor. Sera gazlarıyla birlikte hararet yükseliyor, onunla birlikte okyanuslarda asitlenme artıyor, oksijen azalıyor, balıklar resmen “tıknefes” olmaya başlıyor!

Lloyd’s of London adlı ünlü sigorta şirketi, insan kaynaklı iklim bozulmasının etkisiyle önümüzdeki 40 yıl içinde insan medeniyetine en büyük tek tehdidin iklim bozulmasının tetiklediği seller ve kuraklıklarla her yerde “ekmek sepetleri”nin aynı anda etkilenmesi olduğunu söylüyor. Şirketin “Besin Sistemi Şoku” başlıklı raporu, bunun sonucunda toplu isyanlar, iç savaşlar, terörist saldırıları olacağını ve geniş halk yığınları içinde açlık başgöstereceğini  bildiriyor.

Sigorta şirketlerinin bu uyarıları da sizi etkilemediyse, o zaman  size bir başka infografik sunalım. Business Insider adlı kuruluşun “Bütün Buzlar Eridiğinde Dünya Neye Benzeyecek?” başlıklı videosunun 30. saniyesinde videoyu ‘stop’a basıp durdurursanız, İstanbul’un gelecekte nasıl boğulacağını da harita üzerinde görme fırsatını bulmuş olursunuz!

Coleridge’in bundan 200 yıl önce yayınlanmış Yaşlı Gemici şiirini de hatırlamadınız mı yoksa? İnsaf!

Su, su nereye baksan yalnızca su,

Güverte tahtaları çekti zamanla

Su su nereye baksan yalnızca su,

Ama hiç bir yerde yok içecek bir damla

Ve İnanılmaz bir şey oldu, Tanrım!

Denizin ta kendisi çürüdü.

Ve sümük gibi olmuş sularda

Sümüklü yaratıklar sürünüp yürüdü!

Kaykılıp yatarak, doğrulup kalkarak;

Dansetti gece ölüm ateşleri

Ve mavi, yeşil, beyaz yandı sular

Kaynayan bir cadı kazanı gibi.

(Çeviren Şavkar Altınel, http://dipnotkitap.net/SIIR/Yasli_Gemici.htm)

Bütün bunların, çeşitli katman ve seviyelerde içselleştirilmesi son derece zor bir enformasyon yığını olduğunu kaydediyor yazar ve aktivist Dahr Jamail: Duygu düzeyinde, zihinsel olarak, psikolojik bakımdan ve ruhen. Ve, sözünü şöyle tamamlıyor:

“Ama, bugün içinde yaşadığımız gerçek dünya da tastamam bu işte. HSopnayatlarımızı nasıl yaşayacağımız hakkında daha sağlam bilgilere dayalı ve daha iyi seçimler yapabilmemiz için, olup bitenler konusunda eksiksiz bir kavrayışa ihtiyacımız var.

Bu bülten, elde edilebilecek en yeni ve en kesin bilgileri aktarma çabası ve ruhu içinde yazılmıştır.”

http://www.truth-out.org/news/item/36133-atmospheric-carbon-dioxide-concentration-has-passed-the-point-of-no-return

İşbu bülten de tastamam öyle işte.

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

27-Ömer-Madra

 

Ömer Madra

Almanya Federal Parlamentosu, Ermeni Soykırımı tasarısını kabul etti

 

31

Almanya Federal Meclisi’nde Ermeni soykırımı tasarısı bir ret ve bir çekimser oyla kabul edildi.

Alman Federal Meclisi’nde yaklaşık bir saat süren tartışma oturumunun ardından “1915-1916 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere ve diğer Hristiyan azınlıklara uygulanan soykırımın hatırlanması ve anılması” başlıklı karar tasarısı bir ret, bir çekimser oyla kabul edildi.

İktidardaki Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile muhalefetteki Yeşiller’in ortak karar tasarısı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Jön Türk hükümetinin talimatıyla Ermeniler ve diğer Hristiyan azınlıklara yönelik tehcir ve katliamı soykırım olarak nitelendirmesinin yanında, o dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri müttefiki konumunda olan Alman İmparatorluğu’nun sorumluluğunun da altını çiziyor.

“Türkiye sanık sandalyesinde değil”

Ülkedeki Ermeni toplumunun temsilcileri ve dini liderlerinin de takip ettiği oylama öncesinde yaklaşık bir saat süren tartışma oturumunda konuşan parti temsilcileri, amacın Türkiye’yi ya da mevcut Türk hükümetini sanık sandalyesine oturtmak olmadığını vurguladılar.

Alman Federal Meclisi Başkanı Norbert Lammert, oturumun açılış konuşmasında “Parlamento tarih komisyonu değildir, mahkeme hiç değildir” diyerek, ancak Alman meclisinin Almanya’nın kendi tarihi sorumluluğu da bulunan bir konuda nahoş sorulardan kaçamayacağını kaydetti. Lammert, “Bugünkü Türkiye 100 yıl önce olanlardan sorumlu değildir, ama bunun gelecekteki sonuçlarından sorumludur” diye konuştu.

Norbert Lammert, başta Türk asıllılar olmak üzere milletvekillerine yönelik ölüm tehditlerine varan tepkilere de değinerek, eleştiriyi kabul ettiklerini, ancak Alman Federal Meclisi’nin düşüncesini ifade özgürlüğünü engellemeye yönelik tehditlerin kabul edilemez olduğunu ve kendilerini caydıramayacağını söyledi.

Yeşiller Eş Başkanı Cem Özdemir ise konunun Türklere ahlak hocalığı yapmak ya da başkalarının işine karışmak olmadığını, 1915-1916’da yaşananların Alman tarihinin de bir parçası olduğunu söyleyerek “Geçmişte bu korkunç suça ortak olmuş olmamız, bugün inkarcıların suç ortağı olacağımız anlamına gelmemeli” dedi.

Cem Özdemir, Irak, Suriye ve Türkiye’de Hristiyanların günümüzde de takibat altında olduğunu savunarak, Doğu Hristiyanlığı için büyük endişe duyduğunu söyledi.

Sosyal Demokrat Parti dış politika uzmanı Rolf Mützenich de konuşmasında, tartışma oturumunun konusunun Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı yargılamak değil, Ermeni soykırımı olduğunu vurguladı.

Kararda soykırımda Almanların da suç ortaklığı kabul ediliyor ve esas sorumlunu jöntürk tönetimi olduğuna vurgu yapılıyor. Kabul edilen metinde Osmanlı İmparatorluğu ve Alman İmparatorluğu içerisinde, yüzyıl önceki güç koşullar ve o dönemin yönetimlerine karşı farklı yollarla Ermeni kadın, çocuk ve erkeklerin kurtarılması için mücadele eden insanları da saygıyla anar ibaresi yapılıyor.

Türkiye Başbakanı tarafından sıradan bir olay diye nitelenen Ermeni Soykırımına dair karar beklenildiği gibi Türkiye Almanya ilişkilerinde gerilime yol açtı. Türkiye ilk tepki olarak Berlin Büyükelçisini geri çağırdı.

 

(DW Türkçe, Agos, Yeşil Gazete)