Kadıköy Kooperatif Girişimi, 5. Sipariş paketi çalışmalarına devam ediyor.
Kadıköy ilçesinde küçük üretici ile çalışmak ve ekolojik köylü tarımını desteklemek ilkeleriyle örgütlenmeye başlayan Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi, “Yaza Merhaba” isimli 5. Sipariş paketi ile çalışmalarına devam ediyor.
Bugün yayınlanan bir video ile kendisini kısaca anlatan kooperatif, bölgede yaşayan kişileri çalışmaya, “Tarladan sofraya güneşli bir gün için Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi’ne siz de katılın!” daveti ile çağırıyor:
5. Paket siparişi vermek için son gün 10 Haziran. Çağrı metni şöyle:
“Kooperatif kurma çalışmalarımıza 5. paketimizle devam ediyoruz!
Sizler için yine bilge tarım yöntemleri ile üretilen ürünlerden oluşan ‘Yaza Merhaba’ paketini hazırladık.
Yaza merhaba paketinde Karapürçek Kadın Derneği’nden 330 ml’lik reçel ve marmelat çeşitleri yer alıyor.
Bu pakette, Erzincan Akyazı Değirmen’den aldığımız bir kilo bulgur var. Bulgur atalık tohumlarla üretilen buğdaydan elde ediliyor ve taş değirmende öğütülüyor. Lif bakımından zengin bir gıda olan bulgur, pilav ve çorbalarda kullanılabilir.
Tüketim araştırması anketimize gelen yanıtları göz önünde bulundurarak, bu pakete de zeytinyağı ekledik. Zeytinyağı, Manisa Gölmarmara Bölgesi zeytinlerinden geleneksel soğuk sıkma yöntemiyle üretiliyor.
Yaz paketinde 1 kilo da tam buğday unu var. Un 2001 yılından beri Adapazarı, Maksudiye köyünde üretim yapan Jade Çiftliği’nden geliyor. Tam buğday unu, buğdayın doğal yapısında bulunan bir çok vitamini, minerali ve lifi dengeli olarak içerir.
Saydığımız ürünleri, Özgür Kazova Kooperatifi’nin ürettiği kanvas kumaştan dikilen kooperatif çantası ile sizlere ulaştıracağız. Bundan sonra bu çantayı kullanın, plastik ambalaj kullanmayın.
Yaza Merhaba paketimizin bedeli 50TL’dir. Ürünlerden edinebilmek için 10 Haziran Çarşamba gününe kadar ad-soyad ve iletişim bilgilerinizi [email protected] mail adresine ileterek sipariş verebilirsiniz. Ödemeler için 10 Haziran Cuma gününe kadar [email protected] adresi ile iletişime geçtiğinizde, sizi yönlendireceğimiz sorumlu arkadaşlarımıza nakit olarak iletebilir ya da ileteceğimiz banka hesabına gönderebilirsiniz.
Dağıtım şenliği Haziran ayı içinde olacak, tarihini çok yakında sizlerle paylaşacağız.
Kuzey Ormanları Savunması (KOS), 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde Fatih Ormanı’nda bir araya geldi; Orman Ve Şu İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nu ve devletin çevre politikalarını, açtıkları “Faili Veysel” pankartıyla protesto etti.
KOS aktivistleri, 3. havalimanı, 3. köprü gibi mega projelere ve yeşil alanları yok eden diğer yapılaşma projelerine hammadde sağlamak üzere kullanılan, ve kapasitesi sürekli genişletilen, Akdağlar Madencilik’in taş ocağı şantiyesinde buluştu.
Yapılan açıklamada, taş ocaklarının çevre katliamının görünmeyen yüzü olduğu söylenirken, Kuzey Ormanları köylerinden Ağaçlı’da da bir taş ocağı açılmak istendiğini belirtti.
KOS’un bu projeye karşı dava açarak hukuki mücadele de başlattığını söyleyen aktivistler, 11 Haziran`da Ağaçlı Köyü’nde eylem yapacaklarını duyurdu.
KOS tarafından yapılan açıklama şu şekilde;
“5 Haziran #DünyaÇevreGünü’nde #FatihOrmanı’nı kemiren beton santralindeyiz
Bu katliam görüntülerini, #KuzeyOrmanları’nı pazarlayan, taş ocaklarıyla her gün milyonlarca cana kıyan ruhsatların, projelerin ve yasaların failine adıyoruz: Veysel Eroğlu.
#DirenFatihOrmanı!
Bu gördüğünüz nokta, İstanbul’un akciğerleri Kuzey Ormanları’nın kent içinde kalan kısmı, Fatih Ormanı’nda. Taş ocaklarına, yükselen hafriyat dağlarına ve beton santrallerine kurban edilen Fatih Ormanı’nda.
Bu bölgede Bilgili Holding-Doğuş Holding’in ortaklığıyla yapılaşmanın önünü açacak Park Orman Tabiat Parkı projesinin yanı sıra, Cendere Vadisi boyunca uzanan ve ormanın içine bir hançer gibi sokulan Maslak 1453, Vadi İstanbul, Skyland, Nurol Life, Seba Ofis gibi onlarca rant ve yağma projesi bulunuyor. Ayrıca Orman Bölge Müdürlüğü Fatih Ormanı Koruma Ekip Binası’nın yanı başında beton santralleri ve taş ocakları bulunuyor. Bölgedeki hafriyat dağı ise Seyrantepe ve Maslak’tan görülecek kadar yükselmiş durumda.
Mersin’de ikincisi gerçekleşen Onur Yürüyüşü bu yıl 750 kişinin katılımıyla coşkuyla kutlandı.
Mersin Forum, LGBTİ bayrakları ile renklendi. (Foto: Gökçe Atik)
Bu yılki temanın ‘’Muamma’’ olduğu yürüyüş, Mersin Forum’dan başlayarak, sahildeki eğlencenin ardından sona erdi.
‘’MUAMMALI’’ BİR ONUR YÜRÜYÜŞÜ
Mersin 7 Renk LGBTİ’den Gizem Derin (Foto: Aylin Keser)
Mersin 7 Renk LGBTİ, Kampüs Cadıları, Komünist LGBTİ ve farklı derneklerin katılımıyla Onur Yürüyüşü bu yıl geçen seneye oranla daha fazla katılımcıyla gerçekleşti.
Coşkulu geçen 2. Mersin Onur Yürüyüşünde halay da ihmal edilmedi
Geçen yıl ‘Başka Bir Hafta’ teması ile etkinlikler ve çalışmalar yürüten örgütler bu sene ‘Muamma’ temasıyla, ‘’Kime göre, Neye göre doğru ve buna kim karar veriyor?’’ soruları çerçevesinde çeşitli konferanslar düzenledi. Muamma temasıyla ise anlatılmak istenenin görünen ardındaki görebilmek olduğu vurgulandı.
MUAMMA DOLU ÇALIŞMALAR VE ETKİNLİKLER
Foto: Aylin Keser
30 Mayıs-5 Haziran aralığını kapsayan etkinlikler boyunca üzerinde durulan konular ise Cinsellik, Estetik, Temel Haklara Erişim, Kavram-Kimlik muammaları oldu.
Bunlarla beraber Ritm atölyesi, Aktivistlerle Yerel Buluşmalar Paneli, Kostüm Dikme Atölyesi, ‘’Muammalı Çok Hummalı’ sergisi yapıldı.
7 Şubat 1964 sabahı The Beatles, Londra’dan kalkan bir uçakla New York’a varmış ve devasa bir kalabalık tarafından karşılanmıştı. John F. Kennedy suikastinin üzerinden henüz sadece 11 ay geçmişti ve korku ile paranoyayı en derinden hisseden Amerika Birleşik Devletleri’nde yepyeni bir dünyanın kapıları açılıyordu. İngiltere’de parlayan bu dört adamın etkisi gitgide büyüyordu ve bu ziyaret sıradan bir turne olarak kalmayacaktı. Hep hatırlanacak ve dönüm noktası olarak anılacaktı.
Tek dönüm noktası bu değildi. Aynı günlerde boks dünyası da son yılların en büyük maçına hazırlanmaktaydı. 22 yaşındaki Muhammed Ali, döneminin bir numarası Sonny Liston’a meydan okumuştu ve ikili birkaç gün içinde kapışacaktı. Ali ya da o dönemki adıyla Cassius Clay rakibinin özgeçmişini çok da umursamıyor, bu dövüşe ikna etmek için defalarca kışkırttığı Liston hakkında ileri geri konuşmayı sürdürüyordu. Çenesi en az yumrukları kadar kuvvetliydi ve en yakınındakiler dahi onu kontrol altına alamıyordu. Tarafsız bakanlar aslında bu genç adama çok şans vermiyordu ve ilk bakışta bunun sıradan bir kapışma olacağı düşünülüyordu. Ali biraz konuşacak, iddialı sözler sarf edecek, bilet sattıracak ve dayak yiyecekti. Plan buydu.
İngiliz dörtlü için her şey yolunda gidiyordu. Vardıkları her durakta milyonlar onu karşılıyor, saçları, tavırları ve müzikleri farklı olan bu adamların yaptığı devrim konuşuluyordu. O günlerin en popüler televizyon programı olan Ed Sullivan Show’daki performansları, ilk ABD ziyaretlerinden en çok akılda kalan andı. Ünleri çoktan Britanya haritasının dışına taşmıştı ama pek kimse Amerikan televizyonlarını fethedeceklerini ve 70 milyonun üzerinde insan tarafından canlı izleneceklerini bilmiyordu. O sırada, bütün bunları yaparken dünyanın yeni büyük boksörüyle tanışacakları da çok tahmin edillmiyordu.
Sırada Muhammed Ali ile tanışma faslı vardı. The Beatles, genç sporcunun çalıştığı salona götürülmüştü. Tek bir sorun vardı. Ali ortada yoktu. Grup üyeleri mızmızlanıyor, görevlilere boksör hemen gelmediği takdirde salondan ayrılabileceklerini söylüyordu. Fakat salon çalışanları kapıları kitlemiş, onları zorla mekanda tutmuştu. Peşinden gelen Ali’nin ağzından çıkan ilk söz ise “Haydi Beatles. Biraz para kazanalım” olmuştu. Önce karşısındaki müzisyenler ile sohbet eden şampiyonluk adayı, anlatılanlara göre İngiliz dostlarına birkaç dakika sonra “Göründüğünüz kadar aptal değilsiniz” demişti. Gülümseyen John Lennon’ın cevabı ise “Hayır ama sen öylesin” olmuştu.
Şans, Robert Lipsyte’a sadece dövüşte değil, sanatta da gülmüş, o günlerde daha ne kadar ünlü olduklarını bilmediği The Beatles ile tanışmasına vesile olmuştu. Basın tribünün demirbaşı olan birçok duayen, genç adamların sporuna ve müziğine dayanamadığı için ortalığı boşaltmış, bunlara düşkün olan Lipsyte gibi gençlere de saldırmaya başlamıştı. Yepyeni bir çağ kapıdaydı ve herkes koltuğunu korumanın peşindeydi.
Muhammed Ali ile The Beatles, göründüğü kadar eğlenceli başlamayan tanışmalarında…
Bu, sıradan bir tanışma değildi. Belki organizatörler ve dövüşün çevresinde dolaşan isimler fark etmemişti ama hem müziği, hem sporu, hem de dünyayı değiştirecek olan dört müzisyen ve bir sporcu o gün aynı salondaydı. İki taraf da birbirini pek tanımıyordu ama şans eseri aynı yollardan yürüyordu. Geçmişe meydan okuyor, alışılmış kalıpları kırıyor, bu uğurda ün ve hayat hakkında iddialı sözler sarf ediyorlardı. Yakında politik bir çemberin de içine düşecekler, içinde bulundukları dönemi ideolojik olarak da etkilemeyi başaracaklardı. Şu anda sadece eğlenmek, para kazanmak ve biraz ünlenmek isteyen adamlardı.
Sancılı bir yıldı ve sancılı bir Şubat ayıydı. Lousville’de büyüyen, 12 yaşında ringlere ayak basan, amatör seviyede yavaş yavaş basamakları tırmanan, 1960 Roma Olimpiyat Oyunları’nda altın madalyayı boynuna takan ve Olimpiyat Köyü’nde genç kızların kalbini çalmak için şekilden şekile giren Cassius Clay, Sonny Liston ile dövüşmesine birkaç gün kala sadece spor sayfalarını işgal etmiyordu. ABD’deki İslam Birliği ile arasının iyi olduğu ortaya çıkmış, kimi kaynaklar tarafından Müslüman olacağı açıklanmıştı. Babası iddiaları araştıran bir gazeteye geniş röportaj vermiş, oğlunun beyninin yıkandığını ifade etmişti. Bunu haber yapan gazeteci ölüm tehditleri alıyor, maç yaklaşırken etraftan yükselen gürültüler artıyordu.
Bütün bu inişler ve çıkışlar, kitlelerin ilgisini büyük kapışmaya çekmeye çalışan görevlilerin de işini zorlaştırıyordu. Karşılaşmanın tanıtımını üstlenen ve Florida’ya boksu getirmek için ağır siklet boks şampiyonasına 625 bin dolar yatırım yapan Bill MacDonald, Clay’i yanına çağırmış ve kamuoyu önünde Müslüman olduğunu reddetmemesi durumunda bu maçı iptal edeceğini belirtmişti. Clay bu tehditi umursamamış, geri adım atmamıştı. Çevresindekiler ise arayı bulma taraftarıydı. En sonunda MacDonald’i ikna etmişlerdi, ama tek bir şartla: Clay ile yakın arkadaş olan Malcolm X, maçın başlama saatine kadar şehri terk edecekti.
Şubat 1964, gerçekten de sancılıydı ve Muhammed Ali’nin hayatını ve etkisini net bir şekilde özetleyen bir karmaşının takvimdeki anısı olmuştu. Ali, daha Cassius olarak çağrıldığı yıllarda bile bir boksör olarak kendisine çizilen sınırların çok ötesinde konuşmuş ve davranmıştı. İlham aldığı politik görüşler, popüler kültürü ve dünya müziğini değiştirmek üzere olan bir grupla yaptığı sohbet, tırnaklarıyla kazıya kazıya elde ettiği ve bunu yaparken geleneksel hazırlanma metotlarını hiç dinlemediği büyük bir maç da bu süreçte birkaç güne denk gelmişti. Yaşamı hızlı ve fırtınalı bir şekilde yaşıyordu ve o günlerde henüz yavaşlamaya niyeti yoktu.
Kimi yazara göre The Beatles, New York’a ayak bastığında beraberinde altmışlı yılları da ABD’ye getirmişti. Yeni Kıta o günden sonra kültürüyle, müziğiyle, siyasetiyle değişmiş, bir daha aynı olmamıştı. Robert Lipsyte buna katılmıyor. Bugünlerde tecrübeli bir spor yazarına dönüşen kaleme göre, The Beatles ile Muhammed Ali’nin tanıştığı gün Amerika Birleşik Devletleri için altmışlı yılların başlangıcı. Haklı olabilir. Haklı olmasa bile, burada defalarca anılmayı hak ediyor. Çünkü bu hikâye, biraz da onun hikâyesi.
20. yüzyılın başında radyo gittikçe daha çok eve giriyor, müziği, politikayı ve sporu farklı dünyalara taşıyordu. Boks da büyük sesler ve gürültüler eşliğinde haneden haneye taşınıyordu. Yazı da bu taşınma sürecinde etkiliydi. Televizyonun emekleme çağında yazarlar toplumsal muhayyilede geniş yer tutuyor, en yeteneklileri devasa birer şöhrete sahip oluyordu. Bu en çok da Amerika Birleşik Devletleri’nde hissediliyor, Grantland Rice, W.C. Heinz ve Jimmy Canon gibi adamların kaleminden çıkanlar kitleleri etkiliyordu.
Spor henüz endüstriyel devrimin bir parçası olmamıştı ama bu, paradan tümüyle uzak olduğu anlamına da gelmiyordu. Mafya ve bahis devleri sonuçlara etki etmeye çalışıyor, özellikle boksta her şeyi kontrol altına almaya uğraşıyorlardı. Spor yazarları bu kahramanlar ve yumrukları üzerine odaklanıyor ve onların yanında edebiyatçılar da gözlerini sık sık ringlere çeviriyordu. Yaşamla ölüm arasındaki çizginin çok kısa olduğu bu dal şüphesiz ki onların da ilgisini çekmişti. Jack London’ın ringde hayatını kaybeden genç bir boksörü anlattığı The Game kitabı 1905’te çıkmıştı ve aradan geçen yarım yüzyıla rağmen bu spor ve kahramanlarının parıltısı dinmemişti. Boks kitabı hâlâ sporda yazılan ve edebiyata en yakın olan şeydi.
Muhammed Ali, Cassius Clay’ın Müslüman olduktan sonra kendisine seçtiği isimdi. The Greatest ise Müslüman olmadan önce kendisine yakıştırdığı lakap. Daha yirmili yaşlarına basmadan egosu belirgin bir noktaya gelmişti. Meşhur rivayete göre 12 yaşında, çalınan bisikletinin intikamını almak için başladığı sporda aslında pratik bir amacı da vardı. Köşeyi dönmek istiyordu. Boks o yıllarda kısa yoldan zenginliğe ulaşmanın aracıydı ve dindar bir anne ile sanatçı olmak isterken geçiçi, günlük işlere mahkûm olan bir babanın dünyaya getirdiği Cassius da büyük paralar kazanmak istiyordu. Hem kendisi hem ailesi için.
Boks dünyasında ilk anda hızı ve azmi ile dikkat çekmişti. Kimse büyük bir yeteneği olduğunu henüz bilmiyordu ama kararlılığı ve ilk günden açılan çenesi onu yaşıtlarından ayırıyordu. Daha sonra antrenörü olacak efsane Angelo Dundee’yi 15 yaşındayken aramış, kendisini “Lousville’in Altın Eldivenler şampiyonu” olarak tanıtmış ve ilerde kazanmayı planladığı şeylerin kabaca bir listesini sunmuştu. Sevimliydi, yakışıklıydı ve bütün bu sayede aslında başkalarında rahatsız edici durabilecek ukalalıklarını ve kabalıklarını örtüyordu. Her şeyiyle medya için biçilmiş kaftandı. Yakın zamanda Olasılık Yayınları tarafından dilimize çevrilen Thomas Hauser imzalı unutulmaz Ali biyografisinde, gazeteci Dick Shaap bunu “Yaşlandığında bile Ali yüzünden sıkılmak, herhangi birisi tarafından eğlendirilmekten daha iyiydi” diye açıklayacaktı.
Yine de her şey güllük gülüstanlık değildi. Değişimin ortasında eski ile yeni arasında büyük bir kavga vardı. Bu sadece Ali ile Liston arasındaki maç değildi. Basın tribünü de ikiye bölünmüştü. Yıllarca boks üzerine yazıp çizen ve ABD’de büyük bir şöhret elde eden yazarların çoğu Cassius Clay denilen bu ukala gençten rahatsızdı. Söyledikleri, tavırları ve eski tüfek kalemlere yeterince saygı duymaması onları çılgına çeviriyordu. Bu rahatsızlığın bir başka kaynağı da stiliydi. Ali maçların başında rakiple dalaşmak yerine ringde daireler çiziyor, rakibinin çevresinde dans ediyor, gelen yumruklara karşı yüzünü kapatmıyor ve savunmada iki eli aşağıda korunmasız bir şekilde bekliyordu.
The New Yorker yazarı A.J. Liebling, genç boksörün altın madalya kazandığı 1960 Roma Olimpiyat Oyunları’ndan sonra şöyle yazıyordu: “Clay’in suda seken çakıl taşlarına benzeyen bir stili var. İzlemesi iyiydi ama sadece kaçamak bakışlar fırlatıyor gibiydi.“ O dönem basın tribünün kralı olarak tanınan Jimmy Cannon ise Sonny Liston maçından önce çok daha ağır yazıyordu: “Clay bir ağır siklet olmasına rağmen öyle dövüşmüyor. Yumrukları nadiren hedefini buluyor ve çoğu kez ıskalıyor. Onun 53 kiloluk bir amatör olarak dövüşmeye başladığını unutmamak gerek. Bedeni irileşti ama tarzı gelişmedi. Clay bir bakıma ucube sayılır. Doksan kilodan daha ağır, bodur bir tavuk gibi. Böyle iri bir bodur tavuk da bu işi beceremez.”
Tahmin edeceğiniz üzere bu yorumlar Ali’yi daha da sinirlendirmekten başka hiçbir işe yaramadı. Spor tarihinin en unutulmaz akşamlarından birinde Sonny Liston’ı mağlup etti ve 22 yaşında dünyanın zirvesine çıktı. Karşılaşma sonrası uzatılan mikrofonlara “En büyük benim. Kral benim. Dünyayı salladım” diye bağıran efsane, soyunma odasında gittiğinde de hızını alamadı ve kendisine şans vermeyen gazetecilere salladı. Onlara uzun bir de söylev çekti ve sonunda “Sensin” cevabı alana kadar “Kim en büyükmüş, söyleyin bakalım” diye sordu.
Ali, pazarlamanın öneminin farkındaydı. Bu işin sadece dövüşerek yapılmayacağını düşünüyordu ve reklamcı John Cordon ile çalışmaya başladığı ilk andan itibaren kendi personasını yaratmanın ne kadar mühim olduğunu biliyordu. Kendisinden önce sahneye çıkan sporcular gibi mikrofonlardan kaçmıyordu. Suç listesi kabarık olan ve herkesi korkutan Sonny Liston’a kimse yaklaşamazdı. Yaklaşsalar bile ondan sağlam bir cümle gelmeyeceğinin herkes bilincindeydi. Liston kötü polisken siyahlar için iyi polis olmaya soyunan Floyd Patterson da yeterince güçlü ve yaratıcı değildi. Basının ve eski tüfek kalemlerin taptığı, kimilerine göre tarihin en büyük boksörü olan Joe Louis de çok sessiz sakin bir adamdı ve ring dışında gazetecilere “Bayım” diye hitap ederdi. Ali bunların hiçbirini istemiyordu. En büyük olduğunu düşünüyor, bunu da o dönemin en güçlü kitle iletişimi aracı vasıtasıyla dünyaya duyuruyordu. Bir keresinde gazetecilere dönmüş, “Benim sayemde para kazanıyorsunuz” minvalinde cümlelerle bağırmıştı. Yine de çoğu zaman nazikti. Gazetecilere iyi davranıyor, bir kere röportaj verdği çoğu ismi bir daha unutamıyordu.
Yazı da onu sevmişti. Ali gerçekten de güzeldi. İnce, uzun fiziği onu film yıldızlarıyla aynı statüye koyuyordu. 1964’te Liston’ı yendikten bir gün sonra Müslüman olduğunu açıklamış, üç sene sonra Vietnam’a savaşmaya gitmeyi reddettiğini söylemiş, ceza olarak bokstan üç seneliğine men edilmişti. İlhamı, sadece ringle sınırlı değildi. Politik ve dini söylevleri onu milliyetçi ve ırkçı Amerikalılar için büyük bir nefret objesi hâline getiriyordu. Fakat bir yandan da altmışlarla birlikte filizlenen yeni, barış yanlısı, eşitlikçi bir gençlik vardı. Siyah hareketi ve Müslümanlarla birlikte onlar da Ali’yi bağırlarına basıyor, onu dövüşlerden uzak tutan otoritelere meydan okuyorlardı. Ali’den ilham alan John Carlos ve Tommie Smith, 1968 Meksika’da yumruklarını Kara Panterler için kaldırıyor, yine ünlü boksörün izinde giden Billy Jean King ise teniste kadınlarla erkeklerin eşit haklarla mücadele etmesi için elinden geleni yapıyordu.
Bütün bunlar Lousville’de orta hâlli bir siyah ailede büyüyen ve okulda başarısız olan bir çocuğun etkisiydi. Vietnam’a gitmeyi reddettiği için aldığı cezanın dönüşünde çıktığı maçlarda ünlü yazarlar Norman Mailer ve George Plimpton onu takip ediyor, Frank Sinatra ise olan biteni ringin kenarında fotoğraf makinesiyle takip ediyordu. Hakkında kitaplar yazılmaya başlanmış, belgeseller çekilmişti. Joe Frazier ve George Foreman gibi isimlerle yaptığı maçlar pazarlama ve sportif açıdan müthiş başarılara ulaşmış, boks klasikleri arasına girmişti. Boks onu değiştirmişti ve bunun karşılığında o da bu spora tarihinin en başarılı dönemini yaşatmıştı. 1964’ten bugüne dek Ali yeryüzünün en ünlü insanlarından biri olmuştu. Yüzü ona bakan herkese bir şeyler ifade etmiş, sırasıyla ve bazen karışık olarak aziz, nefret sembolü, büyük bir dövüşçü, gerçek bir şovmen, pazarlama harikası, fenomen, sanatçı, politikacı, lider, provokatör, ilham kaynağı, sahtekâr, peygamber olmayı başarmıştı. Spor tarihinde böylesine bir etki bırakan hiç kimse daha önce olmamıştı ve bundan sonra da olmayacaktı.
Muhammed Ali, 4 Haziran 2016’da hayata gözlerini yumdu. 74 yaşındaydı ve başta Parkinson hastalığı olmak üzere doksanlardan beri yakasını bırakmayan belalar, bu haberi de çok da şaşırtıcı kılmıyordu. Birçoğumuz için Ali siyah-beyaz görüntüleri dışında hep hasta, hep titrerken gördüğümüz bir isimdi. Büyüklerden hikâyelerini dinler, babamızın ve dinine bağlı bir Müslüman olan dedemizin nasıl maçlarını izlediğini işitirdik. Kıley olarak başladığı yolculuğu Muhammed olarak sürdürmüştü ve bu sırada gezegenin bu taraflarında da birçoklarının kalbini çalmıştı. Modern dönemde en çok akıllarda kalan görüntüsü 1996 Atlanta Olimpiyat Oyunları’nda meşaleyi yaktığı andı. Hem ağlatmış hem de bütün dünyayı yeniden kendisine aşık etmişti.
Ölüm haberinden birkaç dakika sonra New York Times’ta obituary yazısı yayımlandı. Yani vefat haberi. Amerikan gazeteciliğinde ayrı bir yeri olan bu yazılar, ünlüler ölmeden uzun bir süre önce hazırlanır ve raflara konur. Burada da aynısı yaşanmış, Muhammed Ali’nin hayatını anlatan bu uzun ve detaylı metin muhtemelen epey bir süre önce Robert Lipsyte tarafından kaleme alınmıştı. Evet, o Lipsyte. The Beatles ve Ali ile aynı salonda bulunan ve pek kimsenin gitmek istemediği o maçı yazarak gerçekten kariyerine başlayan gazeteci.
Ali’nin ardından yazılanlar elbette bununla sınırlı kalmadı. Gazeteler, haber siteleri, spor mecraları anında ‘The Greatest’ hakkında yazılanlarla doldu. Twitter’da hesabı olan neredeyse bütün sporcu, ondan nasıl ilham aldıklarını yazdı. Tıpkı Nelson Mandela, Gandi ya da Rahibe Teresa gibi Ali de bir iyilik elçisi olmuştu. Konuşma yetisinin zayıfladığı son yıllarda onun etrafında oluşturulan hale işe yaramış gibi görünüyordu. Ali’nin radikal görüşleri çok konuşulmuyordu, ona dair daha çok bahsedilen ne kadar büyük bir şampiyon olduğu ve hayatlarımızı nasıl değiştirdiğiydi. Peki ama nasıl? Gerçekten nasıl değiştirdi? Bu sorular artık sorulmuyor gibiydi. Ali onu Ali yapan şeylerden ayırılmış, sadece nur saçan bir aziz mertebesine getirilmişti.
Bu bakış, yaşadığımız çağ açısından çok da şaşırtıcı değildi. Bugün Ali’den ne kadar etkilendiğini, onun maçlarıyla büyüdüğünü, posterleriyle uyuduğunu söyleyen sporcular bunu Twitter hesaplarını yönetmeleri için tuttukları kalemler aracılığıyla aktarabiliyor. Birçok isim, yanında halkla ilişkiler danışmanı olmadan röportaj veremiyor. Birçok efsane, spor yaptıkları alan dışında söyleyecek herhangi anlamlı bir cümleye sahip değil. Kendi sporuna yaptığı etki Ali ile kıyaslanabilecek Roger Federer, başarıları ve kariyeri sayesinde dünyayı dolaşıyor ve en iyi yaptığı şey olan tenis oynamak dışında sarf edebilecek tek bir cümle bulamıyor. Etkisi bir dönem Ali’den de öte olan Michael Jordan, sportif anlamda dünyayı değiştiren bir ikon olsa da kariyerinin bugünlerde çok hatırlanan bir anında basit bir politik tercihi sorulduğunda sponsorunu düşünerek susuyor. Son çeyrek yüzyılın en ünlü ve zarif futbolcularından biri olan Zinedine Zidane geldiği topraklarda yaşananlara dair ağzını açamazken evine dönüşünü ancak bir diktatörün çağrısı ve uçağıyla yapabiliyor.
Bu ortam içerisinde ezilenler ezilmeye, bir ara Ali’nin sözcülüğünü yaptığı siyahlar Amerika Birleşik Devletleri’nde polis tarafından öldürülmeye devam ediyor. NBA’de Derrick Rose, Dwyane Wade gibi meslektaşları ile birlikte buna tepki gösteren ve önce Trayvon Martin, arkasından Eric Garner için parkede eylem yapan LeBron James, yine iddialara göre sponsorlarının etkisiyle susmak zorunda kalıyor ve yakın zamanda kendi memleketi Ohio’da polis şiddetinin kurbanı olan Tamira Rice’a dair sorulan bir soruya -hem de onu sevenler şehir meydanında “No LeBron, No Justice” diye eylem yaparken- cevap veremiyor. Ona en çok ihtiyaç duyulan anda çelişkili bir şekilde susmayı tercih ediyor. O yüzden yaşadığımız çağda Ali’ye bakış da birkaç klişenin etrafında düğümleniyor.
Elbette bütün bunlar bir tercih ve bu sporcuların kendi alanlarında ortaya koydukları performanstan bir şey götürmüyor. Ama Muhammed Ali tarafından değiştirildiğini tekrar tekrar söylediğimiz bu dünyada, Muhammed Ali’den ilham aldıklarını bağıran sporcuların izinde vardığımız nokta bu mu olmalıydı? Ondan pazarlamayı, nev-i şahsına münhasır bir persona yaratmanın önemini, kendilerine devasa lakaplar bulmayı öğrenen süperstarlar aynı kaynakta duran cesaretten, kararlılıktan ve duyarlılıktan niçin nasiplenmiyorlar? Hepsini geçtim, neden 15 dakikalık promosyon konuşmalarında sıkışıp kalıyorlar, hayatlarını, çocukluklarını ve dünyaya bakışlarını anlatan bir tane bile röportaj veremiyorlar?
Muhammed Ali de çelişkilerin adamıydı. Bir yandan siyahlar ve ezilenler için savaşıyor, diğer yandan en azılı rakibi olan Joe Frazier’e ırkçı saldırılarda bulunuyor, çevresindeki kadınlara (dört kez evlenmiş, dokuz çocuğu olmuştu) ise bazen çok kaba davranıyordu. Ya da altmışlarda radikalleştikten ve politik olarak tarihi çıkışlar yaptıktan sonra kariyerinin sonlarında tam ters istikamette adımlar atıyor, bazı siyasetçiler ile yakınlık kuruyordu. Fakat günün sonunda bütün bu çelişkilerden ve aptalca hatalardan paçarı sıyırmayı başarıyordu. Belki her şey Dave Kindred’in dediği gibi çocuksu gülüşüyle alakalıydı. Ona göre Ali’yi aşırılıkları nedeniyle affediyorduk çünkü onun içindeki çocuksu yanı görüyorduk. Onu affediyorduk zira onu cezalandırmak, gökkuşağını karanlığa karıştığı için cezalandırmakla aynıydı. Kindred için Muhammed Ali hem fırtına hem gökkuşağıydı.
Muhammed Ali bir melek değildi. Kariyeri boyunca bir yandan otoritelere, kalıplara ve klişelere itiraz bir yandan da paranın peşinden ayrılmamıştı. Her şeyin başında o ailesini ve kendisini rahata kavuşturmak isteyen küçük bir çocuktu. İlk çıkış yaptığı yıllarda hayallerinden bahsediyor, birkaç sene içerisinde bu vahşi sporu bırakacağını ve kendisini şöhreti için değil, kendisi olduğu için seven bir kadınla evlenerek izini kaybettireceğini söylüyordu. Ama bunun yerine fazla dövüştü, 20 yıllık kariyerinde inişler ve çıkışlar yaşadı, kafasına ağır darbeler aldı ve boksu bıraktıktan sonra acılar içerisinde son yıllarını geçirdi.
Efsanenin ölüme yaklaştığı son dönemleri nasıl geçirdiği dün yazılıp çizildi. Kovboy filmleri izliyor, kendi gençliğine ait olan yılların televizyon programlarına bakıyormuş. Bir noktadan sonra röportaj vermeyi, televizyona çıkmayı istememiş çünkü görünüşünden hoşlanmıyormuş. 22 yaşında olduğu gibi 74 yaşında da Muhammed Ali için imaj belki de her şeyden önemliydi ve insanların onu hasta yatağında görmesini istemiyordu. 1998’de onun hakkında King of the World isimli bir kitap yazan gazeteci David Remnick, Ali’nin evinde geçirdiği saatleri sarsıcı bir şekilde yazmıştı. Ali, onunla röportaj yapmaya gelen gazeteciye eski maçlarını açmış, efsaneleştiği günleri beraber seyretmişlerdi. Ali ekranda gençliğini gördüğü her an “Güzel değil miyim?” diye soruyor, odadaki herkesi bu soruyu cevaplamaya mecbur bırakıyordu. Güzel değil miyim? Kaç yaşındayım burada, yirmi kaç?
O an Muhammed Ali’nin izlediği maç Sonny Liston ile olan kapışmasıydı. Her şeyin başladığı yer. O zaman 22 yaşındaydı, The Beatles ile yeni tanışmıştı ve güzeldi. Sonra da öyle kaldı.
Kömürlü termik santrallere ve doğayı delik deşik eden maden projelerine karşı “Dur” sesi bu kez Kaz Dağları için yükseldi. 5 Haziran Dünya Çevre Günü sebebiyle Çanakkale‘nin Yenice ilçesinde buluşan yaklaşık 500 kişi, Çanakkale’deki 17 termik santral projesine ve geçtiğimiz günlerde verilen siyanürle altın arama iznine tepki gösterdi.
İda Dayanışma Derneği, Yeşil Yenice Dayanışması, Zirve Dağcılık, Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi ve Çanakkale Belediyesi tarafından yapılan “Kaz Dağları’na Nefes Ol” çağrısı üzerine yola çıkan yaşam savunucuları, 4 Haziran Cumartesi sabahı Yenice’de, Camlı Kahve önünde toplandı.
İda Dayanışma’dan İlhan Pirinçciler‘in “Çevre günü kutlaması değil, dayanışma buluşması” şeklinde ifade ettiği eyleme, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Kozluören Doğa Direniş Platformu, Fosil Yakıtlardan Kurtul İnisiyatifi, Foça Çevre ve Kültür Platformu (FOÇEP), Foça Forumu, Aliağa Çevre Platformu (ALÇEP), Temiz Hava Hakkı Platformu ve Kuzey Ormanları Savunması da katılarak destek verdi.
Çevre örgütlerinin kömürlü termik santrallere karşı Yenice’de buluşmasının en önemli sebebi Çırpılar Termik Santrali projesi. Yenice’nin Çırpılar köyünde kurulmak istenen termik santralin ÇED süreci, halkın itirazlarına ve ilçedeki 73 muhtarın 65’inin projenin iptali için itiraz dilekçesi imzalayıp sunmasına rağmen devam ediyor. Kurulu gücü 200 megavat olacak, yılda 2,6 milyon ton kömür tüketecek santralden çıkan 465 bin ton cüruf, Yenice’nin dünyaya ün salan kırmızı (kapya) biberinin yetiştiği Agonya Ovası‘nda depolanacak.
Kaz Dağları’ndan doğan ve 60 bin dönümünde tarım ve hayvancılık yapılan Agonya Ovası’nın bitkisine, hayvanına, insanına can katan, Gönen Barajı‘na dökülerek Bandırma halkına da içme suyu olan Yenice – Gönen Çayı‘nın 1-2 km yanına yapılmak istenen santralden vazgeçilmemesi halinde, Agonya Ovası’nda ve Kaz Dağları’nda yaşam yok olacak.
Tüm bu tehlikelere dikkat çekmek için “Kaz Dağları’na Nefes Ol” çağrısıyla yapılan eylemin basın açıklamasında da Yenice’nin termik santral istemediği yinelendi. Basın açıklamasını, Çan’daki termik santrale kireçtaşı taşıyan kamyonların çıkardığı tozla mücadele eden Yenice Davutköylü kadınlar adına Meryem Ünsal okudu.
“En yakın komşu ilçemiz Çan’da artık domatesin, üzümün yetişmediğini, saman balyalarının siyah isle, kömür ile kaplandığını biliriz. Hayvanların sakat doğduğunu, insanların çoğunun akciğer hastası olduğunu, kanserden öldüğünü biliriz. Bizler köyümüze, toprağımıza bağlı ve değerini bilen insanlarız. Toprağımıza, hayvanlarımıza, ürünlerimize, havamıza, suyumuza, dadalarımıza (çocuklarımıza), sağlığımıza zarar verecek bir termik santral daha istemeyiz.”
“Biz Yeniceliler, Sinop Gerzeliler, Samsun Termeliler, Soma Yırcalılar gibi termik santral yapılmasına karşı inatla direneceğiz ve yaptırmayacağız. Kazdağlarını savunmak yaşamı savunmaktır. Yaşamımızı savunacağız” sözleriyle devam eden basın açıklaması, yöre halkı ve yaşam savunucularının “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganları ile son buldu.
Basın açıklaması ardından “Kazdağları’nı savun, yaşamı savun” pankartı arkasında, “Kazdağları’na nefes ol termiği durdur”, “Kazdağları cenettir, cehenneme çevirme” dövizleriyle yürüyüşe geçildi.
Yürüyüş boyunca “Termiğe inat yaşasın hayat”, “Termik yapma boşuna yıkacağız başına”, “Yenice’de termik istemiyoruz” sloganları atıldı.
Yürüyüş sonunda Marmara Parkı Sosyal Tesisleri’ne ulaşıldı ve burada konuşmalar yapıldı.
Söze “Kendi çocuklarımız için mücadele veriyoruz.” diye başlayan Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, Kazdağları’nda siyanürle maden araması yapan madencilere karşı mücadele verirken diğer yandan termik santralcilere karşı mücadele verdiklerini söyledi. Termik santralin bulunduğu Çan İlçesi’nin zehir soluduğunu belirten Gökhan, Yenice’yi de böyle bir tehlikenin beklediğine dikkat çekti.
CHP İl Genel Meclis üyesi Hicri Nalbant, Kaz Dağları cennetinin en kuzeyine termik santral yapıldığı takdirde havanın ve suyun kirleneceğini, yeraltı sularının ve tarım alanlarının yok olacağını belirterek “Termik santral kurana, kurdurana ve destek verenlere beddua ediyoruz. Mücadelemiz sonuna kadar sürecek” diye konuştu.
İda Dayanışma’dan İlhan Pirinçciler, 1995 yılından itibaren her 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde Yenice Belediyesi’nin yürüyüş gerçekleştirildiğini belirterek, bu sene Kazdağları’nı kemiren projelerin açıklanmasıyla belediyenin yürüyüş düzenlemediğine dikkat çekti ve bu seneki yürüyüşe doğayı, yaşam alanlarını savunmak için Yeniceliler’in sahip çıktığını söyledi.
Soma maden faciasında yaşamını yitiren 301 madenciden biri olan Uğur Çolak’ın babası İsmail Çolak da Kozluören Doğa Direniş Platformu adına eyleme katılanlar arasındaydı. İsmail Çolak, “Yeniceliler’in yanındayız.” diyerek, Yırca’da termik santral yapmaktan vazgeçen Kolin şirketinden tamamen kurtulamadıklarını, şirketin Kozluören’de yapmayı planladığı termik santralin enerji nakil hatları için binlerce ağaç kestiğini anlattı. Çolak, tüm yaşam savunucularını, Kozluören’de gerçekleştirmeyi planladıkları mitinge davet etti.
Konuşmaların ardından ilçe merkezinden ormanlık Kireçtepe bölgesine gidildi. Buradaki doğa yürüyüşünün ardından Hacıahmet Çeşmesi alanında toplanan grup, Çanakkale Belediyespor Yöresel Halk oyunları ekibinin zeybek ve harmandalı oyunlarına eşlik etti.
Buluşmanın en renkli görüntüleri, anaokulu öğrencilerinin Kaz Dağları için yaptığı resimlerdi.
Büyük bir bezin başına rengarenk boyalarıyla geçen çocuklardan birinin, doğayı bize bırakın yazdığı gözlendi. Yağmur yağmasıyla erken sona eren eyleme çadırlarıyla gelen katılımcılar, geceyi kamp alanında, Kaz Dağları’nın nefesini dinleyerek geçirdi.
Doğanın, insan haklarının ve hepsinin üstünde hukukun korunması için yaşamı boyunca mücadale veren, bu uğurda sonraki kuşaklara yaratıcı mücadele geleneğini aktaran Av. Noyan Özkan’ı üç yıl önce yitirdik. Onun hatırasını yaşatmak adına Türkiye Barolar Birliği(TBB) Çevre ve Kent Hukuk Komisyonu tarafından verilen Avukat Noyan Özkan Çevre ve Ekoloji Mücadelesi Onur Ödülü bu sene kişi olarak İzmirli doğa savunucusu Ahmet Karaçam’a, grup olarak da Trakya Platformu’nun mücadelesine verildi.
Ödül jürisinin verilen ödüllerle ilgili gerekçesi şöyle:Noyan Özkan
İzmir’in damı olarak nitelendirilen, ekolojik üzümleri ile tanınan ve İzmir’in içme suyu havzalarını içeren Efemçukuru köyünün tarım alanları altın madeni işletilmesi için 2008 yılından acele kamulaştırma kararları ile köylülerin elinden alınmak istenir. Hem tarım alanları hem de izmir’in içme suyu havzaları tehdit altındadır. Önceleri madene ve yaşam alanlarının yok edilmesine direnen köylüler, kendilerine öncülük eden avukatları da yarı yolda bırakarak birer birer madencilerin önerdiği paralara topraklarını elden çıkarıp topraklarını terk ederler. Geride bir tek Ahmet Karaçam kalır. Ona “İzmir’in Yalnız Efesi” derler. Ne madenciye ne hükümetin acele kamulaştırma kararına pirim verir. Toprağını satmaz, sekiz yıl boyunca acele kamulaştırma kararına direnir. Kendisine teklif edilen astronomik miktarları reddeder. Zaman zaman ölüm tehditleri alır, ama hiç birine aldırış etmez. “Başım musalla taşına konmadan altıncılar benden bir karış toprak alamaz.” der. Nihayet Danıştay İdari Dava Dairelerinin 2012 yılında verdiği bir karar ile hakkı tescil edilir. Onun mücadalesi sadece kendi toprağı için değildir. İzmir’in içme suyunu zehirleyeceği yargı kararı ile sabit madene karşı İzmir’in içme suyu havzalarının korunması ve köyünün topraklarının kirletilmemesi için tek başına çok sayıda dava açar mücadelesini on yıldır neredeyse tek başına sürdürür. Suyunu ve toprağını koruma mücadalesinde türlü türlü fedakarlıklara katlanarak risk alan, Yalnız da olsa hep “Efe” olabilen, “Efe” kalma erdemini gösteren, çevresindekilere bu yolda örnek olan Efemçukuru köylüsü Ahmet Karaçam, Noyan Özkan’ın temsil ettiği değerlerin anıtsal bir ifadesidir ve onun adına verilen bu ödüle fazlasıyla değerdir.
Trakya Platformu, Trakya’nın talan edilmesine, ranta açılmasına ve sağlıklı kent yaşamının tehdidine göz yummamak için meslek odaları, gönüllü yurttaş ve guruplar tarafından 2013 yılında kurulmuştur. Trakya da yıllardır var olan duyarlılık, doğrudan demokrasi ve yatay örgütlenme ilkesini esas alan bir yapı oluşur. Bu örgütlenme biçimi, çevre örgütleri için yeni ve ilham verici unsurlar taşır.
Bu yapısıyla Trakya Platformu;
Trakya’da 1 nükleer, 5 termik santral yapımını içeren, tarım alanlarını “enerji üretim ve depolama alanı” ve “kentsel yerleşme alanı” adları altında yapılaşmaya açan Trakya Bölge Planı değişikliğini iptali için davalar açar ve planın durdurulmasını sağlar,
Kırklareli merkeze bağlı Dereköy beldesinde kurulmak istenen altın madeni sahası için ÇED raporu gerekli değildir kararının durdurulması için Edirne İdare Mahkemesin de davalar açar. Madene ilişkin işlemin yürütmesinin durdurulmasını sağlar.
Trakya topraklarının tarımsal sit alanı ilanı için bölgenin baroları, meslek odaları ve üniversite rektörleri ile birlikte harekete geçer. Tarım topraklarının sit alanı ilan edilerek korunması yolunda atılan bu adım ülkemizde ilk olma özelliği taşır.
Saray halkıyla birlikte, tarım alanlarını yok edecek kuvarsit madenine karşı direnişe geçer,
Pazarlı köylüleri ile birlikte Limak Vize Pazarlı Doğanca Kil Ocağına karşı direnir ve Bakanlık ÇED sürecini durdurmak zorunda kalır.
Ergene havzasının kirlenmesine, Longoz ormanlarının korunmasına, Marmara denizi kirliğine, Istrancaları yok edecek Çimento Fabrikalarına, taş ocakları ve madenlere, Nükleer ve termik santrallere karşı davalar açar, onlarca eylem organize eder, paneller düzenler, rapor ve yayınlar hazırlar, kamuoyunu sürekli olarak aydınlatıp uyarır.
Kısacası Trakya Platfomu, Trakya’nın talan edilmesinin, ranta açılmasının karşısında geniş bir dayanışma ve işbirliği yapısı ile gelecek için umut veren ve yenilikler içeren örgütsel mücadele sergiler. Bu yönüyle Trakya Platformu, Noyan Özkan’ın temsil ettiği değerlerin yaratıcı ve ilham verici örgütsel ifadesidir. Bu nedenle de ödüle değerdir.
dergisiSiyasetin bizi temsil etmediği, çıkarlarımızı/arzularımızı dışarıda bıraktığı bir durumda ne yapmalıyız? Siyasetin doğrudan kendi iyi yaşam ideallerimizle tezat oluşturduğu bir ülkede kalıp o ülkenin siyasetini değiştirmeye mi çalışmalı yoksa kendimize başka yerlerde yeni yaşamlar mı kurmalıyız?
Siyasi tercihlerimiz çoğunluğun tercihleri ile uyuşmadığında o siyasi sistemi terk etme olasılığımızın güçlenmesi ne anlama gelir? Eğer vatandaşı olduğumuz ülkenin siyasetine katılmak yerine yaşadığımız ülkeyi değiştirmek yaşam tercihlerimizi belirleyen daha kolay (ve daha risksiz /maliyetsiz) bir seçenek haline gelirse bundan siyaset nasıl etkilenir? Tamamen bireysel gibi algılanabilecek bu tercihler aslında siyasetin ve toplumun dönüşümüne dair ipuçları verebilir mi?
Kuramsal gibi görünen bu sorular aslında yaşadığı ülkede gelecekten umudunu kesenlerin başka bir yaşam arayışını doğup büyüdükleri yerlerde değil başka ülkelerde sürdürme arzusu etrafında sordukları sorular. Bu sorular, Türkiye’de kentli kozmopolit grupların özellikle Gezi sonrası dönemde Türkiye’de yükselen dışlayıcı popülist siyasi hat karşısında giderek daha fazla hesaplaştıkları sorular.
Ama bunlar sadece Türkiyeli kozmopolit orta/üst sınıfların kendilerine sordukları sorular değil. Örneğin Donald Trump’ın ABD seçimlerini kazanması ihtimali Trump karşıtı kamptaki ABD’li seçmenlerin de aynı soruları sormalarına yol açmıştı. Miley Cyrus’tan Whoopie Goldberg’e kadar pek çok ünlü isim eğer Trump kazanırsa ülkeyi terk edeceklerini açıkladılar. ABD’li internet kullanıcıları arasında “Kanada’ya nasıl taşınabilirim” sorusu Google’da en çok arama yapılan başlıklardan biri haline geldi.
Benzer bir eğilimin Avrupa’da da yürürlükte olduğunu söylemek mümkün. Avrupa radikal sağı bugün 1930’dan beri ulaştığı en yüksek destek oranlarına sahip. Avrupa’nın her tarafında sınırların gayri-milli fikirlere ve her türden yabancıya kapatılmasına vurgu yapan, (kendi) milletinin büyüklüğünü ve geçmiş zaferlerini söylemlerinin köşe taşı haline getiren radikal sağ partiler büyük bir destek topluyorlar.
Örneğin daha geçtiğimiz ay Avusturya başkanlık seçimlerini Yeşiller radikal sağcı Norbert Hofer’a karşı ancak ülke dışında yaşayanlardan gelen oylarla kıl payı farkla kazandılar. Bir kez daha kazanabilecekleri garanti değil. İngiltere’de parti sistemi merkezde toplanan iki partili yapısını koruyor ama, bu ay içinde, kampanyaların göçmen karşıtlığı ve ulusal egemenlik üzerinden yürütüldüğü Avrupa Birliği’nden çıkış referandumu oylanacak. Avrupa’da otoriter popülist partilerce yönetilmeyen ülkelerde dahi anaakım partilerin siyasi hattını popülist söylem belirliyor. Macaristan, Polonya gibi pek çok Avrupa ülkesinde ise otoriter popülist hat doğrudan iktidarda. Amerika ve Avrupa’daki bu eğilime Rusya ve Hindistan gibi ülkelerde yükselen otoriter popülist hat eşlik ediyor.
Dolayısıyla söylem olarak millici, kültürel olarak dışlayıcı ve içe kapanmacı, rejim tipi olarak otoriter bir siyasi hat halihazırda dünya nüfusunun çok önemli bir bölümünün yaşamını belirliyor. Elbette bu siyasi hattın etkinliği siyasi kültür, demokratik kurumların gücü, ülkedeki bölünmelerin yapısı, siyasal ve ekonomik krizlerin doğası, iktisadi eşitsizliğin boyutları ve uluslararası ekonomiye eklemlenme biçimi gibi faktörler üzerinden ülkeden ülkeye değişiklik gösteriyor. Dolayısıyla bu hattın siyaset üzerinden yarattığı tahribat dünyanın her yerinde aynı değil. Ama yine de benzer söylemleri ve stratejileri kullanan bir siyasi hattan söz etmek mümkün.
Dünyanın her yerinde pek çok kişi bu yükselen siyasi hat karşısında temel strateji olarak yaşadıkları, doğup büyüdükleri ülkeyi terk etmeyi düşünüyorlar. Bu terk arzusu kişisel tercih ve olanaklara işaret ettiği kadar, kolektifin yeniden kurgulanışı konusunda da pek çok ipucu sunuyor.
Gitmek mi zor, kalmak mı?
Her şeyden önce yukarda kısaca özetlemeye çalıştığım otoriter popülist siyasetin bir sınıfsal karşılığı var. Bu sınıfsal karşılık kişilerin (ulusal) ekonomideki pozisyonları kadar, bireylerin ulusötesi alana eklemlenme biçimleriyle de örtüşüyor.
Otoriter popülist siyasal hat, ulusötesi alanın genişlemesi üzerinden kendini tehdit altında hissedenlere hitap ediyor. Sözkonusu tehdit İŞİD gibi örgütlerin yarattığı fiziksel tehdit olduğu gibi fikirlerin hareketinin kimliklere yönelttiği kültürel tehditler ya da insan hareketlerinin yarattığı ve kaynak bölüşümünü değiştiren iktisadi tehditler de olabiliyor. Yeni otoriter popülizm tehdidin ancak sınırların (kişilere ve/veya fikirlere) kapanması ile bertaraf edilebileceğini iddia ediyor. Trump Meksikalılara, Avrupa Suriyeli göçmenlere, Türkiye fikirlere kapısını kapatıyor. Hareket etme imkânından mahrum olan toplumsal gruplar bu kapanma odaklı çözüm stratejisinin başat mağdurları.
Kapanma sadece dışarıdan gelen etkilere değil, aynı zamanda içeride var olan gayri-milli unsurlara da odaklı. Başka deyişle yabancılar, sadece başka bir ülkenin pasaportuna sahip olanlar değiller. Kapanma, popülizmin vaat ettiği dünyadan farklı olarak evrensel bir dünya fikrine inanları da hedef alıyor. Otoriter popülizmin evrensel ve yerel arasında yarattığı yeni toplumsal yarılma, en fazla, küresel dünyayla eklemlenmiş, transfer edilebilir yetenekler ve sermayeye sahip olan grupları ve hareket etmediğinde dahi evrensel fikirlerin taşıyıcısı olabilen kolektifleri/bireyleri dışlıyor. Popülist siyasi hattın anti-elit söylemi tam da bu gayri-milli grupları ana düşman olarak belirliyor.
Bir diğer deyişle kendi ülkesinden başka ülkelerle (bir biçimde) ilişkisi olan, o ülkelerde yaşayan başka milletlerden insanlarla ortak değerleri paylaşan pek çok insan yaşadığı ülkeyi terk etmek istiyor. Çünkü siyasetin hegemonik formunun kendilerine yöneldiğini ve varlıklarının değilse bile değerlerinin dışlandığının farkındalar. Bu dışlama geçmişteki milliyetçilik formlarında olduğu gibi sadece ülke içinde yaşayan farklı etnik/dinî gruplara ya da azınlıklara yönelik değil. Bizzat kendini ülkenin “hâkim unsuru” olarak gören, hâkim unsur olmanın yarattığı avantajlarla dünyaya eklemlenen ayrıcalıklı gruplara yönelik.
Bu gruplar kendi pozisyonlarının hızla eridiğinin farkındalar. Dolayısıyla “ülkeyi terk mi etmeli” sorusunun temel nedenlerinden biri tam da bu son derece gerçek tehdit ve onun yol açtığı dışarda bırakılma hissi.
“Ülkeyi terk mi etmeli?” sorusunun soruluyor olmasının bir diğer nedeni de erişilebilir bir ufka işaret etmesi. Bir diğer deyişle sözkonusu gruplar diğer ülkelerle kurumsal, kültürel ya da sosyal bağlara ve küresel mekânlara kolaylıkla transfer edilebilecek kültürel ya da iktisadi sermayeye sahipler. Bir kısmının bu ülkelerle ek bir vatandaşlık bağı da var.
Dünya sınırlarını çeşitli kaynaklardan mahrum olan, yoksul göçmen gruplarına kapatırken, bir yandan da entelektüel ya da iktisadi sermaye getiren gruplara açıyor. Konut edinme ya da yatırım yoluyla vatandaşlık satma, sınırlarını yoksul göçmenlere kapatan dünya devletlerinin kültürel ve iktisadi sermaye sahibi kozmopolit üst/orta sınıfları kendi etki alanlarına çekmek için uyguladıkları yaygın kurumsal politikalar arasında.
Bir başka ülkeden vatandaşlık edinmek isteyenlere yardım eden hukuk firmaları, vatandaşlıkların tanıtıldığı fuarlar, çeşitli ülkelerin vatandaşlıklarını sorumluluklar ve imkânlar açısından kıyaslayan istatistikler var. “İkinci bir vatandaşlık alabileceğiniz ve vergi de ödemeyeceğiniz ilk 20 ülke” benzeri yazılar internetin göz bebeği haline gelmiş durumda.
Dolayısıyla ulusal siyasetin artık tam anlamıyla onları temsil etmediğini düşünen kozmopolit orta/üst sınıfların kendilerini (kültürel ve iktisadi olarak) rahat hissedecekleri mekânlara göç etmeleri için hem gerçekçi nedenleri, hem bunu yapacak kişisel imkânları var.
Kısacası “ülkeyi terk etmek” ayrıcalıklı gruplar için gerçekçi ve gerçekleştirilebilir bir seçenek. Hayatınızı idame ettirdiğiniz kolektiviteyi terk etme imkânınız o kolektiviteyi değiştirme ihtimalinizden daha gerçekçi ve daha az maliyetli ise gidersiniz.
Öte yandan bu “rasyonel” bireysel kararların toplamının kolektif bir maliyeti var. Bu maliyet popülist siyasetlerin dışladığı temel değerlerin daha da aşınması, anti-elit siyasal retoriğin güçlenmesi, bu değerleri savunacak aktörlerin sayısının ve güçlerinin azalması olacak. Bu durum demokrasinin (varsaydığımız) orta/üst sınıf temellerinin de aşınması anlamına geliyor. Üstelik popülizmin sıkça başvurduğu ve zafer hikâyesinin önemli bir parçası olan “sadece kendi yaşamını düşünen ve kendini kurtarmak isteyen” elitler söyleminin de güçlü bir örneğini teşkil ediyor.
Yeniden aynı soruya dönerek bitireyim. Ülkeyi terk mi etmeli? Bu sorunun tek bir cevabı yok. Cevabı neye öncelik verdiğiniz ve sahip olduğunuz (sosyal, kültürel ve iktisadi) sermaye ile doğrudan bağlantılı çünkü.
Sadun Boro, ilk dünya seyahatine 1965’te Alman asıllı eşi Oda Boro ile beraber çıkmıştı. Onlara Kanarya Adaları’nda tekneye gelen ünlü kedileri Miço eşlik etti. Üç yıl süren seyahatin anıları Hürriyet gazetesinde yayımlanmış ve bu anılar daha sonra Pupa Yelken adlı kitapta toplanmıştı.
Sadun Boro
Sadun Boro 1952’de Ling adlı 11 metrelik bir yelkenliyle İngiltere’den Karayip Adaları’na kadar uzanan ilk açık deniz, Atlantik aşırı yolculuğunu bir İngiliz ile birlikte gerçekleştirmişti. O zaman ‘Cumhuriyet’ gazetesinde tefrika olan bu gezinin anıları 2004’te Bir Hayalin Peşinde kitabıyla okuyucusu ile yeniden buluştu.
Sadun Boro’ yu ilk kez lisede okuduğum yıllarda, 1970’lerin sonuna doğru Beyazıt Sahaflar Çarşısı’nda rastladığım 1969 tarihli Pupa Yelken kitabının ilk baskısıyla tanıdım. Şimdi yaprakları sararmış bile olsa kitap hala başucumda duruyor.
Pupa Yelken’in ilk baskısı 1969
Sadun Boro 5 Haziran 2015’ de kanser tedavisi gördüğü Marmaris’ te hayata veda etti.
Boro 1928 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Çocukluk ve gençlik yılları Caddebostan ve Marmara kıyılarında geçti. Denizcilik hayatı o yıllarda sahibi olduğu sandalla başladı; lise yıllarında ilk yelkenli teknesine sahip oldu.
Eşi Oda Boro ile Kısmet’ in güvertesinde
Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra 1948’de İngiltere’ye gitti. Manchester Üniversitesi’nin Tekstil Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi.
Dünya turuna çıktığı yelkenlisi 10,5 metre boyunda ve keç armalı Kısmet, 1963’te Salacak’ta Athar Beşpınar’ ın atölyesinde kızağa kondu.
Boro ailesi 1965-1968’ de gerçekleşen ilk dünya turundan sonra 1977-1979 yılları arasında, o zaman sekiz yaşında olan kızları Deniz’le beraber Karayip Adaları’nı, Amerika’nın doğu sahillerini gezdi.
1965 – 1968 dünya seyahati rotası
1980’li yıllarda Bodrum’a yerleşen Sadun Boro özellikle Gökova, Göcek gibi güney Ege koylarının korunması için çaba harcadı, gazete ve dergilere deniz ve doğa sevgisini aşılayan yazılarını uzun süre yazmayı sürdürdü.
Teknesi Kısmet, İstanbul/Hasköy’deki eski Haliç Tersanesi’nin olduğu yerde, Rahmi Koç Müzesi’nde görülebilir.
Kısmet Koç müzesinde
Teknesiyle dünya turu yapan ilk Türk denizci olan Boro kendisinden sonra gelen Türkiyeli amatör denizcilere öncülük eti, ilham verdi.
Sadun Boro, geçen yıl 5 Haziran’ da Marmaris’te tedavi gördüğü hastanede tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak hayatını kaybetti.
Denizcilik meslek Yüksek Okulu tabelası
Bu yıl 5 Haziran’ da Bodrum’ da çeşitli etkinliklerle anılacak olan Sadun Boro’ nun adı yapımına Eylül ayında başlanacak Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Bodrum Denizcilik Meslek Yüksekokulu Yerleşkesi’ ne verildi.
Sadun Boro
Yerleşkenin yapılacağı Bodrum’un İçmeler Mahallesi’nde denize sıfır altı dönüm arazi üzerine, Sadun Boro’ nun adının yer aldığı tabelanın dikilmesi için 2 Haziran’ da bir tören düzenlendi.
Bir rivayete göre denizcilerin ruhları yıldızlarda yaşamaya devam eder, sonsuza kadar gökyüzünde çakarak denizcilere yol gösterirlermiş. Sadun Boro’ nun ruhu da sonsuza kadar yıldızlarda yaşamaya, açık denizlerde denizcilere kerteriz vermeye, yol göstermeye devam edecek.
Kaz Dağları’nın köyleri, altın madencilerine karşı tutuştukları elleri bırakmıyor.Çanakkale‘nin Ayvacık ilçesinde, Kaz Dağları’nın eteklerinde Kısacık Altın Madeni projesiyle 750 bin ton cevher çıkarma planlarına karşı kenetlenen köylüler, mücadele halkasını bilgiyle, paylaşılan deneyimlerle, üretimle, dayanışmayla büyütüyor.
Projenin geçen kasım ayındaki ÇED toplantısında şirket yetkililerini tenekeleri, düdükleri ve pankartlarıyla karşılayarak Kaz Dağları’nı altın madencilerine kazdırmayacaklarını sloganlarla ilan edip toplantıyı yaptırmayan köylüler, özellikle kadınlar, maden tehdidini unutmuyor. Projenin etki alanına giren Kısacık, Baharlar, Güzelköy, Akçin, Dağahmetçe ve Koşuburnu köyleriyle birlikte Kısacık Altın Madeni projesine karşı mücadeleyi başlatan Kaz Dağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği de konunun takibini sürdürüyor.
Güzelköylüler der ki: “El birlik olursak madenciler gider”
İşletmeye geçmesi halinde Kaz Dağları’ndaki yaşamı bitirmesinden endişe duyulan projeden bölgede yaşayanları haberdar etmek için her fırsatta bilgilendirme stantlar açıldı, broşürler dağıtıldı. Şimdiye dek beş binden fazla imza toplandı. Derneğin köylerde yaptığı toplantılarda köylülere altın madeninin işlenişi, doğaya ve insan sağlığına zararları, Çanakkale’de altın madenine, termik santrallere direnen insanların, kadınların hikayeleri anlatıldı.
Tüm bunların yanı sıra, geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlayan Güzelköy’de kadınların el emeği ürünlerini satışa sunabilmeleri için girişimler başladı. Derneğin kırsalda yaşayan halkın çevre mücadelesine aktif katılımını sağlamak amacıyla yürüttüğü “Kaz Dağlılar Doğasına Sahip Çıkıyor” projesi kapsamında düzenlediği seminerlerin gündeminde bu konu da vardı.
Güzelköy’de “aracısız doğal ürün ağları” adımları
Küçükkuyu’daki seminerin konuşmacılarından Buğday Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Berkay Atik, bir yandan çevre mücadelesi yürütülürken, bir yandan bölgedeki köylülerin ekonomik kalkınmasına destek olunması gerektiğine dikkat çekti. Bu desteğin, köylülerin ürettikleri doğal, sağlıklı ürünlerin, güvenilir gıda arayanlara aracısız bir şekilde ulaştırılacağı “aracısız doğal ürün ağları” kurulması ile mümkün olabileceğini söyledi. Türkiye’deki ve dünyadaki “topluluk destekli tarım” ve “gıda toplulukları” hakkında bilgi veren Atik, Nusratlı Köyü Kültür ve Turizm DayanışmaDerneği’nin Güzelköy’e iyi bir örnek olabileceğini sözlerine ekledi.
Kadın emeği değiştirir değdiği yeri
Kaz Dağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Başkanı Süheyla Doğan, Çanakkale Ayvacık’a bağlı Nusratlı köyünün kadınları ile birlikte 2005 yılında kurdukları NusratDer‘de ürettiklerini satışa sunan, satılanları kayıt tutmak ve sipariş almak için bilgisayar kullanmayı öğrenen, birlikte hareket edip karar veren kadınların güçlerini yeniden keşfettiklerini, onların değişiminin köyü de değiştirdiğini anlatarak, Nusratlı köyündeki modelin Güzelköy’e taşınmasının çevre mücadelesini ve kadın dayanışmasını büyüteceğine inandıklarını söyledi.
Süheyla Doğan ve Nusratlı köyü kadınları
Zeytin direnişçilerinden Kaz Dağları’na canlı bağlantı
“Kaz Dağlılar Doğasına Sahip Çıkıyor” projesi seminerlerinin ikinci ayağıGüzelköy’deydi. Güzelköylü kadınların toplanma üssü olan eski ilkokuldaki buluşmada, Soma’nın Yırca köyünegörüntülü bağlantı yapıldı. Yırca Köyü Muhtarı Mustafa Akın, zeytin nöbetinde, termik santral direnişinde sivil toplum kuruluşlarıyla dayanışmalarını, seslerinin sosyal medyada kulaktan kulağa yayılıp kocaman bir çığlık olmasını anlattı. Kesilen zeytin ağaçlarının acısıyla termik santrali köylerine yaptırmama zaferinin bir arada yaşandığı günlerde kadınların direnişinin en önünde olmasının önemine değinen Mustafa Akın, Güzelköy’e ümit verdi. Güzelköylü kadınlar da Yırca’ya, Kaz Dağlarını, sularını, topraklarını, geçmişlerini altın madencilerine karşı el ele ve en önde savunmaya devam edeceklerine söz verdi.
Çanakkale Barosundan da tam destek
Güzelköy buluşmasına Çanakkale’den katılan Çanakkale Barosu Çevre Komisyonu Başkanı Avukat Ali Furkan Oğuz, Çevresel Etki Değerlendirme Kararları ve ruhsatların iptali için 2007 yılından bu yana 47 dava açtıklarını ve bu davaların hepsini kazandıklarını, Kısacık Altın Madeni projesine karşı Kaz Dağları köylülerinin yanında olduklarını söyledi.
Kaz Dağları’nın Güzelköylü kadınları, altın madeni direnişinden üretime evrilen dayanışma hikayelerini kendi elleri ve sözleri ile yazıp anlattıkça, umutlu bir ses daha katılacak Yırca’dan Kaz Dağları’na, Cerattepe’den Alakır’a, Karabiga’ya dolaşan rüzgara.
Spor dünyası yasta… Dünya boksunun efsane ismi Muhammed Ali, solunum yolu rahatsızlığı nedeniyle tedaviye gördüğü hastanede 74 yaşında yaşamını yitirdi. Muhammed Ali, geçtiğimiz yıl sık sık hastaneye kaldırılmış ve tedavi görmüştü.
ABD’li efsanevi boksör eski ağır sıklet dünya şampiyonu Muhammed Ali’nin tedavi gördüğü hastanede öldüğü bildirildi.
Uzun süredir Parkinson rahatsızlığı bulunan ve solunum yollarındaki rahatsızlık nedeniyle dün hastaneye kaldırılan Muhammed Ali’nin tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdiği açıklandı. NBC News kanalına konuşan aile sözcüsü Bob Gunnell, efsanevi boksörün öldüğünü doğruladı.
Hayatı boyunca birçok önemli maça çıkan, spor yaşantısının yanı sıra Müslümanlara ve ABD’deki siyahi hareketlere desteğiyle de bilinen Muhammed Ali, 2014 yılından bu yana sağlık sorunları nedeniyle zaman zaman hastanede tedavi görüyordu.
Aralık 2014’te ve Ocak 2015’te hastaneye kaldırılan Muhammed Ali’nin, geçen yılki rahatsızlığının idrar yolları enfeksiyonu olduğu belirtilmişti.
Ünlü boksör, son olarak 8 Nisan’da Arizona’nın Phoenix kentindeki Celebrity Fight Night adlı yardım etkinliğine katılmıştı.
https://youtu.be/YjbxoiUBR50
1964, 1974, 1978 yıllarında olmak üzere dünya ağır sıklet boks şampiyonluğunu 3 kez kazanan Muhammed Ali, bu ünvanı rakipleri karşısında 19 kez korumayı başardı. Kariyeri boyunca çıktığı 61 maçın 56’sından galibiyetle ayrılan Ali, profesyonel boksa geçmeden önce 1960 Roma Olimpiyatları’nda hafif ağır sıklet kategorisinde altınmadalya kazanmıştı.
Muhammed Ali kimdir?
Müslüman olmadan önceki ismi Cassius Marcellus Clay Jr. olan Muhammed Ali, 17 Ocak 1942’de Kentucky Louisville’de doğdu. Afro-Amerikan ve İrlanda kökenlidir. 12 yaşındayken boksla tanıştı ve kısa zaman içinde National AAU ve Altın Eldiven Şampiyonası’nda amatör kayıtlara girdi. Yine 1960’ta Roma’da ağır hafif sıklette altın madalyayı alarak profesyonel lige döndü. 18 yaşındayken katıldığı Roma Olimpiyatları’nda altın madalya aldıktan sonra ünü giderek artmaya başladı.
1964 yılında 22 yaşındayken, S. Liston’u yenip Dünya Şampiyonu oldu. Bu zaferden sonra dinini değiştirdiğini ve İslam’a geçtiğini açıkladı. Muhammed Ali ismini aldı ve çok sevdiği boks’a 1967’den 1970’e kadar ara vermek zorunda kaldı. “Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım.” diyerek Vietnam savaşına gitmediği için 5 yıl hapis ve 10 bin dolar para cezasına çarptırıldı. Lisansı ve pasaportu elinden alınınca dava süresince maddi sıkıntılar yaşadı ve iflas ettiğini açıkladı. Ailesinin yardımı ve üniversitelerde para karşılığı yaptığı konuşmalarla geçimini sağladı. 1970’te temyiz davasını kazanıp tekrar boksa döndü. 1971’de Joe Frazier ile ‘Asrın maçı’na çıktı ve profesyonel boks kariyerinde ilk defa kaybetti. Uzmanlar üç buçuk sene aradan sonra sadece 2 maç yapan Muhammed Ali’nin bu kadar zor bir maça hazır olmadığı görüşünde hemfikirdi. Fakat o en kısa zamanda tekrar şampiyon olmak istiyordu. Ardından çenesinin kırıldığı maçta Ken Norton’a sayı ile yenilince, kendi ve yakınları dışında birçok kişi kariyerinin bittiğini sandı. Fakat o azmedip art arda unvan için rakip olan boksörleri bir bir yendi. Ken Norton’i yenip rövanşı aldı.
1973’te Joe Frazier ile unvan maçı için anlaştı. Arada sadece Joe Frazier-George Foreman maçı kalmıştı. Frazier sürpriz bir şekilde iki raund’da nakavt oldu. Ali böylece önce Fraizer ile maç yapıp arkasından da Foreman’la maç ayarladı ve iki maçı da nakavt’la kazandı. Böylece hem kaybettiği unvanını alacak hem de daha bitmediğini gösterecekti. 1974’te Foreman’ın bahisçilerde 7’ye 1 favori olduğu maçta rakibini hiç beklenmedik bir taktik ile sekizinci raundda nakavt edip hak ettiği unvanı Floyd Patterson’den sonra tekrar elde eden ikinci boksör oldu. 1978’de L. Spinks’e yenilip ardından aynı yıl rakibini yenince Dünya Şampiyonluğunu 3 kez elde eden ilk boksör oldu. O zamanlar sadece 2 Dünya Boks Federasyonu olması değerini daha da farklı kılıyordu. 2008 yılı itibari ile 8 Dünya Boks Federasyonu bulunuyordu. Muhammad Ali’nin etkin döneminde en iyi boksörler, unvanı elde edebilmek için, mutlaka karşı karşıya gelirlerdi. George Foreman’in 1994 yılında 20 sene aradan sonra tekrar Dünya Şampiyonu olması ve unvanını çok kez savunması, o dönemin boksunun birçok ülkede neden “Altın 70’li yıllar” diye anıldığını bize anlatıyor.
1978’de boksu Şampiyon olarak bıraktı. Sonra 1984’te Parkinson hastalığına yakalanmasına rağmen bunu gizleyip büyük para karşılığı iki maç daha yapıp kaybetti. İkisi de o vaktin veya sonrasının Dünya Şampiyonları idi. (eski sparring partneri Larry Holmes ve Trevor Berbick). Profesyonel döneminde sadece 5 kez yenilen, Olimpiyat ve Dünya Şampiyonu olan Muhammed Ali, 36 yaşına kadar bütün şampiyonlar için tek isim olmayı başardı ve 37’si nakavt olmak üzere 56 maç kazandı.
Ona sadece bir boksör olarak bakmamak gerekir. Çünkü o gücüyle olduğu kadar kişiliğiyle de hep daha iyisini yapmaya çalışmıştır. 1960 Roma Olimpiyatları’ndan döndükten iki gün sonra bir lokantada sadece beyazlara servis yapıldığını öğrenince, altın madalyasını Ohio Nehri’ne atmıştır. 1996 Atlanta Olimpiyatları’nda bu madalyanın yerine başka bir altın madalya kendisine verilmiştir.
Din olarak İslamiyet’i seçmiştir ve Vietnam Savaşı’na gitmemiştir. Bu durumu şöyle dile getirmiştir: “Benim onlarla sorunum yok.” (I’I ain’t got no quarrel with them Vietcong’). Bu nedenle unvanlarına el konuldu ve bokstan uzaklaştırıldı. Fakat o yılmadı. Bu süre içerisinde üniversiteleri dolaşarak İslamiyet’i anlattı. Malcolm X ile yakın ilişkileri oldu. Verimli işlerle uğraştı.
Muhammed Ali (28 Ocak 2006, Davos)
Muhammed Ali’nin zamanının en iyisi olduğu kabul edilir. 2001 yılında Hollywood tarafından hayatı filme alındı. Ali adlı filmde Muhammed Ali’yi Will Smith canlandırdı.
Parkinson hastalığı yüzünden uzun süre Michigan’daki çiftliğinde gözlerden uzak yaşamayı tercih eden ünlü boksör, ringlerde 20 yıldır ağzından düşürmediği “Bütün zamanların en iyisiyim” lafını ispatlayarak bir efsane olmuştur. Buna rağmen, 2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları üzerine Muhammed Ali, başında New York İtfaiye Müdürlüğü şapkası ile Sıfır Noktasına giderek destek ve dayanışmasını göstermek gereği duymuş ve şöyle demiştir:
“Beni asıl inciten, ‘İslam’ adının bulaştırılması ve ‘Müslüman’ bulaştırılması ve sorun çıkarılıp nefret ve şiddete yol açılması. İslam, katil dini değildir. İslam, barış demektir. Evde öylece oturup insanların sorunun kaynağı olarak Müslümanları yaftalamalarına seyirci kalamazdım.”
Hayatını anlatan biyografik roman, 2002 yılında Kaknüs Yayınları tarafından yayımlanmıştı,
Muhammed Ali 3 Haziran 2016 tarihinde solunum yolu rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.