Ana Sayfa Blog Sayfa 3415

50 yıllık çatışmaların ardından Kolombiya’da barış rüzgarları

Sibylla Brodzinsky ve Jonathan Watts tarafından The Guardian‘da yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Özge Geyik‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Barış anlaşmasının resmiyete dökülmesi referandumdan çıkacak onaya bağlı olsa da ateşkes ve Farc’ın silah bırakma kararı barışa giden yolda önemli bir adım.

col
Kolombiya cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos, Küba cumhurbaşkanı Raúl Castro ve Farc komutanı Timoleón Jimenez Havana’daki imza töreninde. Görsel: Adalberto Roque/AFP/Getty Images

Kolombiya hükümeti ve Farc,  50 yıldır akan kanı durdurmak üzere imzaladıkları ateşkes ile dünyanın en uzun soluklu savaşlarından birinin sonunu duyurdu.

Farc komutanı Timoleón “Timochenko” Jiménez “Bu, savaşın son günü olsun” derken göz yaşlarını tutamadı. BM genel sekreteri Ban Ki-moon’un da katılım gözterdiği Kolombiya cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos ile gerçekleşen Havana’daki imza töreninde “Nihai barış anlaşmasına çok yakınız,” diye ekledi.

Barış anlaşmasının resmiyet kazanması için referandum sonuçlarının beklenmesi gerekse de, alınan karşılıklı ateşkes anlaşması 250,000 ölüm ve 6 milyondan fazla insanın yerinden edilmesine sebebiyet veren uzun soluklu bu çatışma ortamının sona ermesinde kilit bir adım.

Cumhurbaşkanı Santos, pek çoğu barışı tatmamış olan halkı ve ülkesi için tarihi bir günü yaşattı. “Kolombiya savaşla yaşamaya alıştı. Barış içinde yaşamanın ne anlama geldiğini hatırlatacak en ufak bir anımız yok.  Bugün, barış ve çocuklarımıza tarihin tekerrürü olmayan bir gelecek ihtimali  getiren yeni bir sayfa açılıyor.” şeklinde konuştu.

Cumhurbaşkanı ayrıca uyuşturucu kaçakçılığıyla uğraşan diğer çetelerle çatışmaların devam ettiğini kabul etse de barışın önündeki en büyük engelin kalktığını ifade etti.

Donanmaya katıldığında annesinin hediye ettiği tüfeğe atıfta bulunarak kendisini Farc’ın ezeli hasımı olarak nitelendiren Santos mücadelenin bundan böyle silahlarla değil siyasi arenada devam edeceğini belirtti.

“Kolombiya cumhurbaşkanı olarak, barış kararı aldığımız bu an itibariyle hiçbir zaman aynı fikirde olmasak da siyasi mücadele ve ifade özgürlüklerinin yasal savunucusu olacağım. Bu, kendilerini buyur ettiğimiz demokrasinin temeli.”

Kıtanın en büyük ve uzun soluklu çatışmalarından birinin son bulduğu ana, diğer Latin Amerika liderlerinden de tanıklık eden oldu. Bunların arasında barış görüşmelerine ev sahipliği yapan Küba cumhurbaşkanı Raul Castro ve ülkesi gözlemci konumunda olup Farc’ı barış müzakereleri için teşvik eden Venezüela devlet başkanı  Nicolás Maduro da vardı. ABD’li bazı diplomatlar da katılımcılar arasındaydı.

BM genel sekreteri Ban sonu bitmeyen savaşların hüküm sürdüğü dünyamızda bu kararı memnuniyetle karşıladı.

Castro anlaşmayı Kolombiya halkının zaferi olarak yorumladı.

Dağ ve ormanlardaki 7000 Farc gerillasının nasıl tasfiye edileceği tartışmalı gündem maddesinin tartışılmasının akabinde nihai barış anlaşmasının önümüzdeki aylarda, muhtemelen Kolombiya’nın bağımsızlık günü olan 20 Temmuz’da ilan edilmesi bekleniyor.

Anlaşma uzun süredir beklenmekteydi. Cumhurbaşkanı Santos bu anlaşmayı iki yıl önce bekliyordu. Geçtiğimiz sene, anlaşma için son gün 23 Mart 2016 olarak belirlenmiş fakat iki tarafın nasıl silahsızlanılacağı ve tasfiyenin nereye olacağı üzerine anlaşamaması sebebiyle bu tarih kaçırılmıştı.

Gayri resmi bir ateşkes birkaç aydır yürürlükte olsa da Farc, 80 ve 90’ların sonlarında yaşanan 3000 kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan Unión Patriótica siyasi hareketin ile barış müzakereleri sürecine benzer bir sol karşıtı şiddet olaylarına maruz kalma korkusuyla silah bırakmakta isteksizdi.

Farc ve eylemlerini uyuşturucu ve insan kaçırma gibi yollarla finanse eden bazı diğer sol örgütlere karşı halkın tepkisi hala baki. Ancak, hükümet silah bırakan bu kişilerin topluma tekrar karıştığında güvenliğin ve desteğin sağlanacağına dair teminat veriyor. Farc liderleri herkese silah bırakma çağrısı yaptı.

Kolombiya hükümeti the Quintin Lamé, the M-19 and the Ejercito Popular de Liberación (EPL) gibi diğer üç örgütle daha barış müzakerelerinde bulundu fakat hiçbiri Kolombiya’nın hatta belki tüm kıtanın en güçlü gerilla ordusuna sahip Farc kadar zorlayıcı olmadı.

Kolombiya Tarih Belleği Merkezi (Centre for Historcial Memory)nden Gonzalo Sánchez’e göre “Bu, gerilla gruplarının daha en başta oluşmasına sebep olan problemin köküne inen ilk anlaşma,” oldu. “Şimdiye kadarki diğer anlaşmalar silah sorununa eğilirken toplumsal sorunları arka plana itti.”

Müzakerelerde dile getirilen ilk şey, Farc ‘ın 60’ların ortasında toplumsal adalet isteyen bir köylü hareketi olarak ortaya çıkmasına da sebep olan kırsal alanlardaki eşitsizlik ve kalkınma eksikliği oldu.

Sivil hayata geçişe hazırlanan Farc gerillaları. Görsel: Stephen Ferry
Sivil hayata geçişe hazırlanan Farc gerillaları. Görsel: Stephen Ferry

Müzakere sürecinin sağlıklı ilerleyebilmesinde uluslar arası destek önemli bir rol oynadı. Sánchez’e göre, BM’nin ateşkesin imzalanması ve tasfiye sürecinin gerçekleşmesinde gözlemci olarak bulunması oldukça mühim. Avrupa’dan kısıtlı maddi destek gelecek olsa da Obama, 450 milyon Amerikan dolarının eski Farc gerillalarının silah bıraktıktan sonraki hayatlarının güvence altına alınması ve mayınların temizlenmesi gibi süreçlerde kullanılmak üzere aktarılması için meclise öneride bulundu.

Plan Colombia olarak bilinen yardım kapsamında Kolombiya hükümetine silah ve istihbarat için aktarılan milyarlarca dolara atıfta bulunan Sánchez, “Barış sürecinde en çok masraf yapacak olan taraf savaş için de en çok çabayı sarf eden taraf,” diye belirtti.

Kolombiya’da çatışmaların bitmesini Latin Amerika bölgesinde “devrim döngüsü”nün de sonu olarak gören Sánchez Perşembe günü yapılan açıklamanın daha başlangıç olduğunu vurgulayarak “Duyulan heyecana biraz da gerçekçilik eklemek gerekiyor,” şeklinde açıklamada bulundu.

Perşembe günü (23.06.2016) verilen mesaj çatışmaların bittiğini belirtiyordu. Farc’tan daha küçük ve zayıf olan National Liberation Army isimli grup hükümetle ayrı bir müzakere sürecine girildiğini duyursa da artık yol alınması gerekiyor. Hükümetin resmi müzakere sürecinin başlaması için koyduğu ana maddi kaynak olan insan kaçırmanın durdurulması şartını ELN kabul etmedi.

Sánchez’e göre “ELN fırsatı kaçırıyor ve bu, topluma olduğu kadar Farc ve kendilerine de problem yaratacak.” Ayrıca, “Farc ile çatışmaların bitmesi çelişkili bir biçimde toplumda farklı kırılmalar yaratabilir,” şeklinde uyarıyor.

Silahlı çatışmaların, doğası gereği toplumsal hareketleri bastırdığına dikkat çeken Sánchez, “Çatışmalarla geçen yarım asırda silah seslerine bağışıklık kazandıktan sonra şimdi sokaklarda toplumsal hareketlere alışmamız gerekecek.” diye ekliyor.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Sibylla Brodzinsky ve Jonathan Watts

Çeviri: Özge Geyik

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Başbakan Yıldırım: Emareler DAEŞ örgütünü işaret ediyor

Başbakan Binali Yıldırım, Atatürk Havalimanı’na dün gece yapılan saldırıyı 3 intihar bombcısının yaptığını ve 36 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

Başbakan Binali Yıldırım, şu ana kadar yapılan tespitlere göre 36 kişinin hayatını kaybettiğini söyledi ve “Emareler DAEŞ örgütünü işaret etmekte” dedi.

36

Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, İçişleri Bakanı Efkan Ala, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan, İstanbul Valisi Vasip Şahin dün gece beraberindekilerle Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nde meydana gelen saldırısının ardından olay yerinde incelemelerde bulundu.

Daha sonra saldırıya ilişkin açıklamalarda bulunan Yıldırım, şöyle konuştu:

* Şu ana kadar tespit edilen vefat sayısı 36 artı 3 canlı bomba. Yaralılarımız var. Yaralılarımızın bir çoğu hafif yaralı ama çok az sayıda durumu biraz daha ciddi olan yaralılarımız da mevcuttur. Tedavileri büyük titizlikle sürdürülmektedir. Güvenlik güçlerimizin yaptığı tespitler, terör eyleminin DAEŞ örgütünce gerçekleştiğini işaret etmektedir.

* Terörün küresel bir tehdit olduğu bu olayda bir kez daha apaçık ortaya çıkmıştır. Bu saldırı masum insanları hedef alan alçakça planlanmış bir terör eylemidir. Ülkemizin bölücü terörle amansız bir mücadele verdiği ve önemli ölçüde başarı sağladığı, milletimizin huzur ve güvenini tesis ettiği bir dönemde, ayrıca komşularımızla normalleşme sürecinin başladığı bir anda böylesine alçakça bir terör olayının gerçekleştirilmesi manidardır.

* Hava alanımız 02.20 itibarıyla uçuş ve kalkışlara açılmış olup, hava trafiği normale dönmüştür. Bunu da bir not olarak ifade etmek isterim. Teröristler bir ticari taksiyle havalimanına gelmiş ve bilahare eylemlerini gerçekleştirmişlerdir.

* Şu bilinmelidir ki hava alanının gerek gidiş, gerek geliş istikametinde herhangi bir güvenlik zafiyeti söz konusu değildir. Canlı bombaların aynı zamanda silah bulundurmaları olayın vahametini artıran bir neden olmuştur. Bunun da bilinmesinde yarar vardır.

* Her üç canlı bombanın ateş ettikten sonra kendilerini patlattığı yönünde ilk bulgular mevcuttur. Daha fazla detay yapılan çalışmalar sonucunda ortaya çıkacaktır. Tespit çalışmaları devam ediyor. Önümüzdeki saatlerde açıklanacak. Yaralı olan güvenlik görevlilerimizin olduğunu söyleyebiliriz.

 

(Bianet)

Türkiye’de havalimanlarına son 34 yılda 3’üncü ağır saldırı

38 kişinin öldüğü, Atatürk Havalimanı saldırısı Türkiye’deki havalimanlarını hedef alan en ağır saldırı oldu

36 kişinin hayatını kaybettiği 140 kişinin de yaralandığı Atatürk Havalimanı saldırısı Cumhuriyet tarihinde havalimanlarına düzenlenen en ağır terör saldırısı olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de son 34 yılda dün gece Atatük Havalimanı baskınıyla birlikte toplamda 3 terör olayı daha yaşandı.

35

Tarihler 7 Ağustos 1982’yi gösterirken Zohrab Sarkisyan ve Levon Ekmekçiyan adlı iki ASALA terör örgütü mensubu, Esenboğa Havalimanı’nda pasaport kontrol sırasında silahlarını çıkartarak ateş etmeye başladı. Polislerden karşılık gelince iki saldırgan 20 rehine ile birlikte kafeteryaya saklandı. Buraya yapılan operasyonda 9 kişi hayatını kaybetti. Saldırganlardan Levon Ekmekçiyan canlı olarak yakalandı.

İkinci saldırı, 23 Aralık 2015 tarihinde gerçekleştirildi. Saatler 02.00’yi gösterirken meskun alandan havalimanına havan atışı yapıldı. Olayda uçağa isabet eden parçalardan 30 yaşındaki temizlik görevlisi Zehra Yamaç ağır yaralandı. Yamaç, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Bir temizlik işçisi de ağır yaralandı.

 

(NTV, T24)

 

Atatürk havalimanında silahlı ve bombalı saldırı: 36 ölü, 147 yaralı

Atatürk Havalimanı dış hatlar terminalinin dış kısmında silahlı saldırı ve patlamalar meydana geldi. Patlamanın dış hatlar terminalinin girişinde olduğu bildiriliyor.

Saldırganların önce makinalı tüfekle çevreye ateş açtığı sonra da bombayı patlattığı bilgileri geliyor.

Olay sonrası bölgeye çok sayıda ambulans ve özel harekat polisi sevk edildi.

Patlama yerinde çok sayıda ölü ve yaralı olduğu bildiriliyor. Başbakan Binali Yıldırım üç canlı bombanın düzenlediği saldırıda 36 kişinin hayatını kaybettiğini, 147 kişinin de yaralandığını söyledi.

Başbakan Binali Yıldırım saldırıya dair ilk bulguların IŞİD’i işaret ettiğini, incelemenin sürdüğünü açıkladı.

Atatürk Havalimanı araç girişine kapatıldı.

Atatürk havalimanında bütün uçuşlar iptal edildi.

ataturk_patlama

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz.

(Yeşil Gazete)

Onur haftasında Avrupalı genç yeşillere 6 saat gözaltı

Onur Haftasında LGBTQ hareketiyle dayanışmak için İstanbul’la gelen Almanya Genç Yeşillerinden Max Lucks ve Feliz Banaszak gözaltına alındı ve 6 saat karakolda tutuldu.

onurh2016

İstanbul Valiliği’nin Onur Yürüyüşüne izin vermemesi üzerine LGBTQ hareketi #dağılıyoruz hashtag’ıyla yine sokaklarda olacaklarını fakat yürüyüş yapmayacaklarını açıklamıştı. Ardından basın açıklaması da yasaklandı. Bunun üzerine yürüyüşe destek veren Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubundan milletvekili Terry Reintke ve Almanya Yeşiller Partisi Milletvekili Volker Beck, basın açıklamasını okumak isteyen bir grupla birlikte hareket edince polis tarafından gözaltına alınmak istendiler ve polis aracına kadar götürüldüler.

Reintke ve Becks ile birlikte hareket eden Alman Genç Yeşillerinin eş sözcüsü Max Lucks ve Terry Reintke’nin asistanı Felix Banaszak gözaltına alınarak 6 saat karakolda bekletildi.

Olay anını anlatan Reintke’ye göre Türk polisi LGBTQ hareketinin en önemli günüde barışçıl bir şekilde “biz buradayız” demek isteyen insanlara müdahalede bulundu. Yürüyüşün yasaklanmasının ardından LGBTQ hareketinin söz söyleme hakkını savunduğunu ve hareketle dayanışmak için açıklamayı İngilizce okuduğunu belirtti.

Polisin gözaltına alırken ve gözaltında Lucks ve Banaszak’a karşı davranışlarında bir sorun olmadığını belirten Reintke, yarın Avrupa Parlamentosu LGBTQ çalışma grubunun da bir basın açıklaması yayınlayacağını söyledi.

 

(Yeşil Gazete)

Son dönemin Yeşil Kitapları

Kıyı Kuşları

kıyıKıyı kuşları Charadriiformes takımına mensup 14 aile ve 222 tür için kullanılan genel bir terimdir. Elinizdeki kitap bu ailelerden 10’u türlerden de 124’ü tanıtılmaktadır. Kitapta hangi aileye bağlı olursa olsun birbiriyle karıştırılabilecek tüm türlerin, onların uçarken tasvir eden çizimlere eşlik eden yazılarla beraber okuyucuya sunulması şeklinde bir yöntem izlenmiştir (örneğin döğüşkenkuş, çizgili kumkuşu, uzun kanatlı kumkuşu, kıl kıyruklu kumkuşu ve çayırkoşarıyla beraber verilmiştir). Kıyı kuşlarına sıklıkla dinlenme halinde rastlanıldığından kitabın bir bölümü dinlenme halindeki kuşlara ayrılmıştır. Tüm tüy farklılıklarını ve yapısal değişkenlikleri açıkça yansıtabilmek için paftalarda az sayıdaki türün büyük ölçekli çizimleri verilmiştir. Her türün tüylenme değişimlerini, dinlenme ve uçuş sırasında, gösteren 77 renkli pafta, dağılım haritaları karakteristik özellikler ayrı ayrı verilmiştir. Bu klavuz kitap ile birlikte kıyı ekosisteminin ayrılmaz parçası olan bu türlerin ayrımına varılacaktır.

(Tanıtım Bülteninden)

Kıyı Kuşları

Stephen Messega, Don Taylo

Çeviren: Barbaros Demirci, Kazım Çapacı

Dev Belgesel Yayınları

 

İsyanın ve Umudun Dip Dalgası

isyanBir kaç ağacın, bir derenin, bir tepenin, bir kuşun, bir ormanın değerini kim tayin eder? Emeğin, çabanın, dayanışmanın, kurucu fiillerin ve bunlardan doğan yeni toplumsal tahayyüllerin sınırlarını kim belirler peki? Toplumsal-siyasal hareketlerin tarihinden süzülen pratikler, dinamikler, tecrübeler, düşünceler ve kurguların hepsi tekmili birden Türkiye’de ekoloji mücadelesinin içinde bulunduğu uğrak noktasına bizleri taşıyor.

Elinizde tuttuğunuz kitap da 2001 ekonomik krizi ve sonrasında iktidara gelen AKP’nin neoliberal kalkınmacılığıyla karşı karşıya gelerek yer yer gözlemcisi, yer yer aktörü ama her zaman öğrencisi olduğumuz bu toplumsal mücadelelerin bir çetelesini tutma amacını taşıyor. Ekoloji Kolektifi’nin 1999’dan bu yana süren mücadelesinde kurdun, kuşun, ağacın, tohumun, mahallenin, köyün, kentin yanı başında, içinde ve ötesinde vücut bulan politik ekolojik süreçleri büyüteç altına alarak bir araya getiren bu kitap aynı zamanda günümüz Türkiye’sinde yaşamın her boyutu için bütüncül, eşitlikçi ve adil bir ekolojist politikanın imkanlarına da göz kırpıyor.

İsyanın ve Umudun Dip Dalgası, toprağa, tarihe ve yaşama yaslanan köklerine dayanarak Türkiye’de büyüyen eleştirel politik ekoloji ve çevre hareketleri literatürüne naçizane bir katkı sunuyor.

Dikkatle dinleyenler fark edecektir: “Bakın işte, yaklaşıyor fırtına!”

İsyanın ve Umudun Dip Dalgası

Sinan Erensü, Ethemcan Turhan, Fevzi Özlüer ve Arif Cem Gündoğan

Tekin Yayınevi

2016

Doğa ve Kent Hakları için Siyasal Stratejiler

doğaToplumun doğa üzerinde yarattığı etkileri yalnızca insan için oluşturduğu olumsuzluklar bakımından düşünmek, Hollywood’un ekolojik yıkım filmlerini yazan senaristlerin yaptığı hataya düşmek olur. Düşünce boylamlarımızın başlangıç noktası olarak insana sabitlenemeyiz, ne de olsa 5 milyar yaşındaki Yerkürede Homo sapiens 1 milyon yıl önce görülmüştür. Yerküreyi, doğayı ve insanın da içinde olduğu tüm canlıları kuşatacak bir bakış açısı, resmin bütününü görmemizi sağlayacaktır.

Elinizdeki kitap, böyle bir bakış açısıyla, iklim, doğa ve kent için yürütülen mücadelelere odaklanıyor. Kapitalist ilişkilerin yarattığı tahribat karşısında siyasal çözümleri tartışıyor. Ekoloji, hukuk ve siyasetin kesişme alanlarında yer alan hakları genişletmek ve gerçekleştirmek için yeni yollar üzerinde düşünmeye çağırıyor.

Doğa ve Kent Hakları için Siyasal Stratejiler

Editörler: Fevzi Özlüer, Aykut Çoban

Ekoloji Kolektifi

2016

 

baris

Derleyen: Barış Gençer Baykan

Gorilden değerli mi? – Çağdaş Dedeoğlu

Geçtiğimiz ay, ABD’nin Ohio Eyaleti, Cincinnati Hayvanat Bahçesi’nde, kafesine düşen bir çocuğa zarar verebileceği gerekçesiyle Harambe adındaki 17 yaşındaki goril, hayvanat bahçesi görevlileri tarafından vurularak öldürüldü. “Kurtarılan” çocuğun annesi, Facebook iletisinde, önce Tanrı’ya ve ardından hayvanat bahçesi görevlilerine teşekkür etti. Bu sırada, gorilin öldürülmesini yanlış bulanlar sosyal medyada kampanya başlattı ve kampanya kısa sürede önemli sayıda imzaya ulaştı. Hayvanat bahçesi müdürü ise büyük bir özgüven içerisinde, yine olsa yine aynı kararı vereceklerini ifade etti.

Harambe
Harambe

ABD’de bu tartışmalar yaşanırken Türkiye’de bazı TV kanalları olayın görüntülerini, ana haber bültenlerinin “işte dünyamızdan nefes kesici, enteresan manzaralar” kuşağında yayınladılar fakat konunun etik, dinsel ve de hukuki arka planı hakkındaki tartışmalar yine cılız kaldı. Bir hayvan, “üstün bir tür” olan insan uğruna öldürülmüştü. Ortada, büyütülecek bir şey yoktu. Yoksa var mıydı? Bana kalırsa bu olay, insan karşısında hayvanın değersiz kabul edilişini göstermesi nedeniyle olduğu kadar (meselenin bu boyutuna dair Gaia Dergi vb. platformlarda yayımlanan yazılara bakılabilir–bir tanesi için https://gaiadergi.com/bir-goril-bir-cocuk-sifir-vicdan/), bazı insanların da bazı durumlarda değersiz kabul edilebileceği fikrine uzak olmayışı nedeniyle önemlidir.

“Hangisi daha değerli? Goril mi, yoksa insan mı?” Florida Üniversitesi’nde Din, Doğa ve Çevre Etiği Profesörü olarak görev yapan Bron Taylor, geçtiğimiz günlerde Huffington Post’ta yayımlanan “The Value of A Gorilla vs. A Human” başlıklı yazısında yukarıdaki soruya yanıt arıyordu. Taylor’a göre, ABD ana akım medyası, yaşananları “trajik fakat gerekli bir ölüm” şeklinde vermişti. Çünkü insan, gorilden daha değerli bir varlık olarak kabul görüyordu. Dinsel ve etik kabullerimiz ile bunların yansıması olan hukuk sistemimiz de öyle söylemekteydi. Bu anlayışta, gorilin, bir insan evladı uğruna öldürülmesinin, heyecanlı bir görüntü olması dışında pek bir anlamı yok.

Goril Harambe, öldürüldüğünde 17 yaşında genç bir bireydi. Merak edenler, Harambe’nin hayat hikayesini, The New School Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nden Chris Crews’in kaleminden okuyabilir. Neden, 17 yaşında genç bir goril bireyi, 4 yaşında bebek sayılabilecek insan bireyinden daha az değerli olsun? Bu soruyu yönelttiğim dostlarımdan bazıları, “gorile gelene kadar hayatlarını değersiz bulduğumuz birçok insan var, asıl onlarla ilgili ne yapacağız” türünden soruları dile getirdiler. Aslında, lafı tam da buraya getirmek istiyorum. Dinsel, etik, hukuki vb. kanallardan kutsallaştırdığımız “biz”i neye göre kurgulamaktayız? O kutsal “biz”in içerisine kimleri, hangi sebeplerle alıyoruz? Diğerlerini, neden “biz”in dışında bırakıyoruz? Sanki bir merkez var ve biz o merkezdeyiz de diğer canlılar –bazı insanlar ve hayvanlar- o merkezden farklı uzaklıktalarmış gibi hareket ediyoruz. Söz konusu merkezin ve merkezdekilerin eleştirilmesi, ezilenin sesini duyurmasına, haksızlığa karşı çıkabilme kapasitesine bağlanıyor gibi.

Susanlar, sesi kesilenler…

Harambe’nin öldürülmesiyle “kurtarılan” çocuğun annesi, Tanrı’ya ve görevlilere şükranlarını sunarken sesini duyurma şansını yakaladı. Harambe’nin annesi Kayla’nın ise böyle bir şansı olmadı. Yanlış anlaşılmasın, Kayla, Harambe’nin kardeşi Makoko ve üvey kardeşi Caesar ile birlikte klor gazı kaçağı nedeniyle daha önce ölmemiş olmasaydı da bunu yapamazdı. Çünkü hayvanlar konuşamaz! Öte yandan konuşsa da sesi duyulmayanlar o kadar fazla ki toplumumuzda.

12 Haziran’da, ABD, Orlando’da, bir gay kulüpte 49 insanın öldürülmesinin ardından sosyal medyada yer bulan bazı tweetler, katledilen insanların da değersiz görüldüğüne işaret ediyordu. Yaşananlar, günümüz evrensel hukuku açısından, tabii ki insanın insana uyguladığı bir terör eylemi olarak kabul edilecektir. Ama bu kabul, bazı insanların diğer bazı insanlardan daha değerli görüldüğü kültür kodlarını yıkmaya maalesef henüz yetmemektedir. Hal böyleyken hayvanların değersiz görülmesinin kültür kodlarımızdaki yerini sorgulamak için acaba çok mu erken?

Ben, erken olduğunu düşünmeyenlerdenim. Hatta doğaya ilişkin bütüncül bilgimizin, kültür kodlarımızın şekillenişiyle doğrudan ilgili olduğunu söyleyebilirim. Bugün sahip olduğumuz kültür kodları, erkek-insan merkezli dinlerle uzun vadeli etkileşimler sonucunda ortaya çıkan etik ve de hukuki sistemlerin de erkek-insan merkezli oluşuyla ilgilidir. Gözlemlenen erkek-insan merkezlilik, bu dünyada hiyerarşilerin sürdürülmesi hedefine dayanıyor.

Hiyerarşik “Biz”

Bu çerçevede, bir insanın, bir gorilden ya da diğer bazı insanlardan daha değerli olduğunu kabul edenler, yukarıda ifade edilen hiyerarşiden rahatsız değiller; inandıkları dinlerin, etik ve hukuki sistemlerin farklı şekillerde yorumlanabileceğini kabullenmekten de şimdilik oldukça uzaklar. Kanıtlanmamış inançları açısından, hiyerarşinin tepesinde kimin olduğu açık fakat alt kademeler güce göre şekilleniyor ki bunun üzerine düşünenler de maalesef azınlıkta.

Söz konusu düzen inşasında, sesi duyulmayanlar, her daim “biz”in dışında kalmaya mecbur bırakılmış görünüyor. Geçmişten bugüne hızlı bir tarama, listenin oldukça uzun olduğunu gözler önüne seriyor: Köleler, kadınlar, işçiler, çocuklar, LGBTQIA bireyler, etnik azınlıklar, göçmenler… Dostumun da dile getirdiği gibi, gorile gelene kadar, var oluşlarına saygı ve özen göstermediklerimizin sayısı oldukça fazla! Söz konusu bireylerin, ne dinsel ne etik ne de hukuki yorumlarımızda sesleri yeterince duyuluyor. Kaldı ki bu gruplardan herhangi bir tanesinin sesini duyurabilmesi, erkek-insan iktidarı tarafından, tarih boyunca hiçbir zaman hoş karşılanmadı. Bu sesler, iyi ihtimalle görmezden gelinmek istendi; olmuyorsa şiddetle bastırıldı. Söz konusu düzende, “öteki,” kazanımlarını hiçbir zaman kolay elde etmedi.

İnsan topluluğu içinde bir insan için bile sesini duyurmak bu kadar zorken bir goril için bunun zorluğunu varın siz düşünün. Bu noktada, insan topluluğu içerisinde olduğu gibi insanların hükmetmeye çalıştığı doğa genelinde de mesele, bizleri şaşırtmayacak biçimde, ezen-ezilen ilişkisine oturuyor. Soru, ezilenlerin sesinin düzene yansıyıp yansımaması sorusu. Bu soruya cevap verecek olanlarsa öncelikle hiyerarşiyi ve buna bağlı sömürüyü doğallaştıran kültürel kodlardan memnun olmayanlar. Söz konusu hiyerarşi ve sömürünün doğal olmadığına dair birçok kanıttan bir tanesi Uzak Doğu kültürüne hızlı bir bakışla elde edilebilir. Çoğu Asyalıya göre, “insan” ve “hayvan” ayrımının kategorik bir karşılığı yokken nesneleştirme ve sınıflandırarak kontrol etme çabası Batı’nın kültürel kodlarına işlemiş görünüyor. Dolayısıyla bu, bir uygarlık sorunu olarak görülebilir. Din ve demokrasi başta olmak üzere sahip olduğumuz sistemleri nasıl yorumlayıp yaşattığımızı belirleyen bir sorun… Sonuçta, doğayı ve onun parçası insanı da belirleyen…

Çağdaş Dedeoğlu Profil-1

Hasankeyf bir bütün olarak yaşatılmalı

Hasankeyf’e varmadan önce ilk göze çarpan anıttır Zeynel Bey Türbesi. Anadolu’da bu türbenin başka bir örneği yoktur. Türbenin üzerinde tarih yazmasa da 15. yüzyılın son çeyreğinde inşa edildiği tahmin edilmektedir. Taşıntısız silindirik gövdesinin alt bölümündeki taş kaplamalar onca yıldan sonra dökülmüş, üst kesimi ve kubbesinin dış yüzeyi tahrip olmuş vaziyettedir. Yapının içinde de mezar odasının örtüsü yıkılmış, kaplama çini levhalar yok olmuş, mezardan ise herhangi bir iz kalmamış durumdadır.

zeynel-bey-turbesi-hasankeyf

İşte bu kadar hassas bir halde olan bu antik yapı, geçtiğimiz günlerde taşınacak olması vesilesiyle gündeme geldi. Zira türbe Ilısu Barajı rezervuarı tarafından sular altında bırakılacak olan Hasankeyf’te bulunuyor. Peki, 1100 ton ağırlığındaki bu eski yapı nasıl olacak da yerinden sökülüp, başka bir yere taşınacak? Bunun raylarla 250 gün içersinde 2 kilometre uzaklıkta inşa edilecek Hasankeyf Arkeoloji Parkı’na taşınması planlanıyor. Fakat böyle bir şeyin gerçekleşmesi mümkün görünmüyor. Çünkü Zeynel Bey Türbesi özel bir harç ile yapılmış. Yapıyı kesme yöntemi ile taşımak ona ciddi zararlar verecektir. Ufak bir sallantıda bile türbe tuz buz olup dağılabilir. Ayrıca taşıma için kullanılacak raylı sistem tekniğini dünyada bu şekilde kullanan da olmamış. Dünyada tarihi eser taşıma konusunda yalnızca bir kaç örnek vardı. Bunlar da hassas harç ile yapılmış, dağılabilecek eserler değildi. Taşınan eserler daha çok büyük taşlardan yapılmış, sökülmesi kolay eserlerdi.

zeynel-bey-turbesiKonuyla ilgili olarak 2015’te Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, kültürel varlıkların korunması konusunda büyük hassasiyet gösterdiklerini vurgulayarak, “Zeynel Bey Türbesi’nin taşınması, Ilısu Barajı inşaatının simge projelerinden biridir” demişti. Ancak Mezopotamya Ekoloji Hareketi, Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi ve Su Hakkı Kampanyası aktivisti Ercan Ayboğa’ya göre bu olsa olsa tarih katliamının simgesi bir proje olabilir. Ayrıca Ilısu Barajı kapsamında daha çok sayıda eserin Hasankeyf Arkeoloji Parkı’na taşınması planlanıyor. Ama her köşesinde tarih olan, kültürle doğanın iç içe geçtiği bir yerde tarihi eserleri taşımaya kalkışmak ne anlama gelir? Örneğin sayısı binleri bulan sarp kayalıklara oyulmuş mağaraları ne yapacaklar? Onları da mı yerinden söküp taşıyacaklar?

Her tarihi eser kendi ortamında yaşatılmalı.

Ayboğa tarihi eserlerin bulundukları mekânda anlam ifade ettiğine dikkat çekerek ekliyor “Onları bağlamı olmayan mekanlara taşımak öldürmekle eş değerdir. Tarihi miras doğduğu yerde anlamlıdır. Dünya tarih mirası ancak bu şekilde korunabilir”. Zaten Hasankeyf’te bulunan eserler arasında kolay taşınabilir herhangi bir eser de yok. Örneğin tarihi köprünün ayaklarını kapatmak için kısa süre önce çalışmalar yapıldı. Midyat’tan getirilen taşlarla köprü ayaklarını kapladılar. Bunun amacı köprüyü sular altında kaldığında korumaktı. Ancak taş kaplayarak köprü korumak gibi saçma bir yöntemin dünyada başka örneği yok. Hatırlayacak olursak, aynı zihniyet 2010’da da İzmir Bergama’daki antik sağlık yurdu Allianoi’nin Yortanlı Barajı’nın suları altında korunması için beton ve kumla kaplanması gibi akıllara zarar bir projeyi de hayat geçirmişti.

Proje sadece tarihi değil, sosyal ve ekolojik yıkıma da neden olacak.

Ilısu Barajı sadece tarihi eserleri yok etmekle de kalmayacak. Baraj yüzünden 100 bin civarında insan doğru düzgün bir tazminat almadan göç etmek zorunda kalacak ve maddi-manevi fakirleşecek. Üstelik göç alacak kentlerle ilgili ciddi altyapı sorunları bekliyor. Dicle Vadisi’ndeki yerleşik yaşama geçişin izleri ve çeşitli kültür mirasları da geri dönüşü olmayan bir biçimde yok olacak. Ve gelecek kuşakların bunları görme hakları da ellerinden alınmış olacak. Ekonomik ömrü 50 yılı aşmayan bu barajın üreteceği enerjinin çok daha fazlası elektrik iletimindeki kayıplar önlenerek bile elde edilebilir. Projenin bölge halkına istihdam sağlaması da masaldan ibaret. Ilısu köyünde çalışan mühendis ve işçilerin hemen hepsi bölge dışından.

Ekolojik yıkım da muazzam olacak. Fırat Kaplumbağası, çizgili sırtlan, küçük kerkenez ve alaca yalıçapkını gibi yerel türlerin de içinde bulunduğu sayısız canlı, yaşam alanları sular altında kalacağı için ölecek. Diğer GAP projelerinde de olduğu gibi sulu tarıma geçişle başlayacak yoğun pestisit, herbisit, gübre ve su kullanımı sonucu ortaya çıkan su ve toprak kirliliği ve fakirliği gibi sorunlar baş gösterecek. Proje, ekonomisinin önemli bölümü Dicle’den gelecek suya bağlı olan Irak’a da olumsuz etkilerde bulunacak. Mezopotamya’nın iki nehri üzerinde kurulu onlarca baraja bir yenisi daha eklenince tüm Orta Doğu’yu kavuran kuraklık daha da büyüyüp, çevre ihtilafları daha da şiddetlenecek.

Dünya korumaya çalışıyor, devlet yok etmeye…

Tekrar tarihi yıkıma bakacak olursak, 2016 Mart ayında Avrupa’nın En Tehlikede Olan 7 Kültür Mirası içinde Hasankeyf de yer aldı. Europa Nostra tarafından belirlenen listeye girmiş olmak dünya kamuoyunun tekrar Hasankeyf’e dönmesi için etkili bir araç oldu. Europa Nostra kültürel miras alanında faaliyet gösteren STK’ların Avrupa genelinde oluşturduğu federasyon, kamu kurumları, özel şirketler ve bireyler tarafından desteklenen bir kuruluş. Avrupa’da 40 ülkede faaliyet gösteren bu kuruluş, kültürel ve doğal mirasın korunması ve tanıtılması için çalışıyor.

Hasankeyf ve Dicle Vadisi aynı zamanda UNESCO’nun belirlediği 10 Dünya Mirası kriterinden 9’unu karşılayan dünyadaki tek yer olma özelliğini taşıyor. Ancak Hasankeyf’in dünya mirası sayılabilmesi için önce Turizm Bakanlığı’nca UNESCO’ya başvuruda bulunulması lazım. Ve yetkililer tüm toplumsal baskıya rağmen hiçbir girişimde bulunmuyor.

Müze değil, mezarlık…

Hasankeyf’i parçalara bölüp, taşıdıktan sonra başka bir yerde bu parçaları birleştirdiklerinde tarihi korumuş değil, katletmiş olacaklar. Hasankeyf yaşayan tarihi ve doğasıyla bir bütün olarak görülmeli ve korunmalı. Bu antik kentin esnaflarından birinin de söylediği gibi “Bir bedenin parçası olan kollar, bacaklar, kafa ve gövde parçalanıp, sonra yine birbirine eklenirse yaşayan bir insan çıkar mı? Çıkmaz elbette”. Gerçekten de Hasankeyf’in Zeynel Bey Türbesi, tarihi köprüsü ve daha nice eseri taşınabilse bile bunlar bir müzede bir araya geldiğinde ortaya çıkacak şey organik bütünlüğü olan bir varlıktan çok, Mary Shelley’nin 18 yüzyılda yazılmış eseri Frankenstein’in canavarı olacak gibi görünüyor. Bu nedenle kültürü doğadan, geçmişi gelecekten ayrı gören bu zihniyetle mücadele etmek her zamankinden daha büyük bir önem kazanıyor.

Hiçbir şey için çok geç değil.

Mücadele her zamankinden daha önemli ama barajın inşaatının büyük ölçüde tamamlanmış olmasının bölge insanı üzerinde yarattığı umutsuzluk iç karartıcı. Buna istinaden Ayboğa şunları söylüyor: “Bu tür projeler halkın mücadelesiyle engellenebilir. Dünyada bunun çok sayıda örneği var. Fransa, Taylan ve Yunanistan’da benzer projeler iptal edildi veya yapımı biten projeler işletmeye alınmadı. Ilısu Barajı’na da ‘neredeyse bitmiş, artık çok geç’ denmemesi gerek. Mücadele ederek bu tür projelerin önüne geçebiliriz. Şimdiyse Zeynel Bey Türbesi’nin taşınması ile gündeme gelen Ilısu Barajı’nın nelere mal olacağını kamuya hatırlatmak için iyi bir zaman”.

Zeynel Bey Türbesi’nin varlığı Hasankeyf’inkine, antik kentin varlığı ise kayaları, mağaraları ve Dicle Nehri ile bütünlüğüne bağlı. Mücadele yaşamın bütünlüğünü korumak için olmalı.

akgn

Akgün İlhan

[Manzum Serzenişler] Ayrılık

Niyet etmenin güzelliği hepimize kalsın…

Siz sanatla ve barışla kalın…

(c) Kwese Sports
(c) Kwese Sports

Ayrılık

Bir düğüm ki,
çözülüyor artık…
Tutkun değil
suskun,
dökülüyor…

Bir kap ki
aldığından çok
veriyor
delik büyüyor!
Ab-ı hayat
anasonlu iken bile
yetmiyor…

Renkler bile kifayetsiz…
Bağlayamıyor…
Anılar bâki,
şimdiler çapsız
epeyce hem de…
sindirmeye
gastiritim
el vermiyor…
Yaşlandım mı ne?
Umarsıyorum?

Geldiğin
gittiğini
aratır
dedim.
Diyemiyorum şimdi.
Aramıyorum.
Ki zaten
bulamıyorum
da…

“da” ayrı
yazılıyor
velhasıl bende…
ben de
ayrılıyorum…

22:08 Kadıköy
21/6 2016

Chiang Mai’de yeni yıl–“Keşke yalnız bunun için sevseydim” seyahat etmeyi! – Hülya Tosun

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

Yollardayken bazen, bir gündür tanıdığım insanlar yoldaş hatta aile oluyor bana.

“Keşke yalnız bunun için sevseydim” seyahat etmeyi!

hülya1

Bir Afganistan asıllı Amerikalı, bir Avustralyalı, bir Fransız, bir İtalyan, bir Yeni Zellandalı, bir İngiltereli, üç Rus, bir Türk. Yeni yıla birlikte girmeye niyet ettik.

Fransız’ı siz de tanıyorsunuz zaten. Hani evinde misafir edemedi diye hostel paramı ödeyen arkadaş. Diğerleri de couchsurfingten birbirlerini bulan dünyalılar.

hülya2

Yılbaşı akşamı, önce kalabalık meydanda tek tek buluşuldu. Sonrasında gittiğimiz teras barlardan birinde gökyüzünde uçuşan dilek fenerlerini görmeye başladığımızda heyecan da başladı. Meğer Chiang Mai, binlerce dilek fenerinin gökyüzüne uçurulduğu şehirmiş. Bunun için bir festivali olduğu gibi, yılbaşında da aynı manzarayı görmek mümkünmüş.

hülya3

Yetmiş iki milletin yan yana, dip dibe yer sofralarında oturduğu teras barda otururken

“Sabredemiyorum bir an önce bir fener uçurmak istiyorum” dedi, Amerikalı.

“Sahi tek dilek hakkımız mı var?” diye ekledi.

“Bilmiyorum” dedim.

“Hem kuralları kim koyuyor ki? Madem bizim fenerlerimiz, kuralları da biz koyalım. Üç dileğe ne dersin?”

“Süper” dedi.

Sonra grup olarak karar verdik. Üç dilek dileyeceğiz ve seçtiğimiz bir tanesini grupla paylaşacağız.

Anlaştık!

Teras bardan fener almak için tekrar sokağa döndüğümüzde, tam da meydanda dans eden ve kucaklaşan insanları görünce, bir süre için feneri unuttuk. Ne de olsa dans etmek çok ciddi bir mesele ve ertelemeye gelmez.

hülya4

Bizim bir Afganistan asıllı Amerikalı, bir Avustralyalı, bir Faransız, Bir İtalyan, Bir Yani Zellandalı, bir İngiltereli, üç Rus, bir Türk’ten oluşan aile büyüdü kocaman oldu. Etrafımızda her milletten insan, dans edip, şarkılar söyleyip kucaklaştık.

Meydan tıklım tıklım olduğundan, birbirimizi kollayıp gözeterek, dans ne kadar sürdü, her bir anına her birimiz ne kadar şükrettik bilmiyorum.

Sonra bizim bu kocaman aile toplaşıp, kalabalığın arasından ördek yavruları gibi tek sıra yola dökülüp fener aramaya yollandık.

Daha sakince bir sokağa geldiğimizde, Amerikalı koşup fener almaya gitti. Sekiz tane bulmuş. Sadece ikisinin parasını ödeyebilmiş. “Dilek dediğin şey parayla satılmamalı” demiş fenerleri veren. Hey yavrum beee!

hülya5

Nasıl yakılır bilmediğimiz fenerlerin ilkinden hep birlikte başladık. Ördek yavruları olarak herkes el attı. Birlikte tuttuk, birlikte yaktık, birlikte diledik ve birlikte uçurduk…

hülya7

hülya6

 

 

 

 

 

 

Dileklerimiz dileklere karıştı. Dünyanın her tarafından gelmiş, farklı milletten, farklı dinden, farklı renkten, her biri kendi biricikliğinde insanların dilekleri için uçurduğu binlerce fener ve biz altında seyrediyoruz…

hülya9

Bütün insanligin ortak tapinaği gibi ve biz altında bir aile gibi…

Keşke yalnız bunun için sevseydim seyahat etmeyi!

(Dileklere ne mi oldu?  Kural kuraldır. İkisini kendime saklarım, birini siz ördek yavrularıyla paylaşırım. Latin Amerika yolculuğu mu dedim? Hadi inşallah!)

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz.

49-Hülya-Tosun

 

 

 

 

Hülya Tosun