Ana Sayfa Blog Sayfa 3414

Istrancalar’da RES’le ilgili, “ÇED gerekli değildir kararı”na iptal!

Kırklareli Valiliğince Istranca ormanlarında, Bulgaristan sınırında bulunan Dereköy – Karadere – Şükrüpaşa köyleri bölgesine kurulmak istenen 15 adet RES (Rüzgar Enerji Santrali)’e karşı Trakya Platformu tarafından açılan davada Edirne İdare Mahkemesince ÇED gerekli değildir kararı iptal edildi.

Kırklareli Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünün 05/08/2015 tarihli, duyurusunda Istranca ormanlarına RES projesi’ne “Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir” kararı verilmesi sonucu, İşleminin İptali ve Yürütülmesinin Durdurulması talebiyle, yaşam savunucuları tarafından Edirne İdare Mahkemesinde açılan dava sonuçlandı.

Foto: Arslan Hamza Algül - Tedohavk
Foto: Arslan Hamza Algül – Tedohavk

Açılan davada Trakya Platformu’nun bilim ve hukuk kurulunun yanı sıra, gönüllü akademisyenlerin destekleri ile sunulan bilimsel raporlar ve hukuksal gerekçeler sonucu mahallinde yapılan keşif ve inceleme neticesinde bilirkişi raporunun mahkemeye sunulmasını müteakip Edirne İdare Mahkemesi Oybirliği ile verdiği 2016/684 sayılı kararda;
Bilirkişi raporunda “RES lerin göçmen kuşların göç yollarında ve Orman ekosistemlerinin içine kurulmasının, Vantilatör etkisiyle düşey hava hareketinin eko sistem tabanında yaratacağı iklim değişikliğinin, Kuleler arası bağlantı yollarının habitat parçalanmasına neden olacağı, yazın kurutucu, kışın dondurucu etkisi olacağı, bunlardan dolayı da mikroorganizmalarda kaçınılmaz ve imkansız yok oluşa neden olacağı, bu yok oluşun da büyük boyutlu bitki ve hayvanlarında yok olacağı vurgulanmış olup, Edirne İdare Mahkemesince “Karara itiraz eden davalının itirazlarının, raporu sakatlayacak nitelikte olmadığından, Bilirkişi Raporun hükme esas alınabilecek nitelikte olduğu görülmüştür. Kırklareli Valiliğince Çevresel etki yapılmasına gerek olmadığı idare tarafından ispatlanamadığından, ÇED GEREKLİ DEĞİLDİR KARARI’nı hukuka uygunluk bulunmamaktadır” denilerek dava konusu işlemin iptaline oybirliği ile verdiği kararda, mahkeme masraflarının davalı idareden alınarak davacılara ödenmesine hükmedildi.

Trakya Platformu Yönetim Kurulu Üyesi Göksal Çidem dava sonucunu şu şekilde değerlendirdi,

“Bizler Trakya Platformu temsilcileri olarak, Trakya’nın bir bütün olarak ekolojik, kentsel, doğal, çevresel,tarihsel, kültürel değerleriyle birlikte korunması ve gelecek kuşaklara ve zamanlara taşınabilmesi, İnsanımızın. yaşamsal varlık sebebi olduğundan Trakya’nın değerlerinin, varlıklarının talan edilmesine, ranta açılmasına, sağlıklı ve dengeli bir çevre ve kent yaşamının yok edilmesine, zarar görmesine karşı Trakya da bu kapsamda verilen mücadeleyi bütünlüklü sürdürebilmek ve kurumsal hale getirmek için oluşturulan, “TRAKYA PLATFORMU” Bilim, Hukuk ve Yürütme kurulu, bölgede yaşayanlara her türlü desteği vermeye devam edecektir.

Yaşam her şeyden daha değerlidir. Yaşamı değerli ve sürdürülebilir kılmak, yaşam alanlarını ve doğal varlıkları korumakla mümkündür. Yaşam için yaşamı savunmaya devam edeceğiz.”

 

(Yeşil Gazete)

Bilgi Üniversitesi rektörü istifa etti

Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Durman istifa etti.

Bilgi Üniversitesi’nde İletişim Bölümü akademisyenlerinden Zeynep Sayın Balıkçıoğlu, öğrencisi tarafından kayda alınan ders sırasındaki bir konuşmasındaki ifadelerini ‘cumhurbaşkanına hakaret’olarak kabul eden Bilgi Üniversitesi Sayın’ı işten çıkarmış; karar tepkilere neden olmuştu.

53

Önce üniversiteden bir grup akademisyen yazdıkları bildiride karardan utanç dıuyduklarını belirtmiş, Bilgi Üniversitesi akademisyenlerinden Profesör Christoph Neumann, yaşananların ardından “Bilgi’yi üniversite olmaktan çıkardınız. Bilgi Üniversitesi artık yoktur” diyerek üniversite rektörü Mehmet Durman’a istifasını vermişti.

Son olarak da öğrenciler mezuniyet töreninde rektörü sırtlarını dönerek protesto etmiş, alkışlarla rektörün konuşmasını engellemişlerdi.

Tepkiler üzerine Prof. Dr. Mehmet Durman istifa etti. Durman’ın yerine yeni rektör atananan kadar üniversitenin eski rektörlerinden Prof. Remzi Sanver getirildi.

52

Bilgi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Rifat Saricaoğlu imzasıyla yapılan açıklamada, Prof. Durman’ın üniversitede akademisyen olarak görevinde devam edeceği belirtildi.

 

(Agos)

Mardin Ekoloji Kolektifi İle söyleşi – Nur Elçik

Sevgi, kendi bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruyarak, dünyayla bir-olmak ve ona bağlanabilmektir. Seven insan dünyayla bir bağ içindedir, kaygı duymaz, çünkü dünyada kendini evinde hisseder. Kendini unutabilir, çünkü kendinden emindir.”i

Ne serinkanlı, müreffeh bir tanım değil mi?. Bu tanımını okuduğumda, şayet manayı yeterince kavrayabilirsem, evrenle serinkanlı bir bağ kurabilirsem dünyamı yuvaya çevirebileceğimi bilmek bile içimi özenli sorulmuş sorularla okşamaya yetti. Bu satırları yazarken Şebnem Korur Fincancı ve gazeteci Erol Önderoğlu’nun tahliye haberleri geldi. Çilem’in tahliyesi, akıllıca planlanmış Onur Haftası’nın selameti de var üzerimde. Artık kimse dirençli bir başlangıçla dünyayla halleşmemin önüne geçemez bu yazıda.

Bana öyle geliyor ki dayanışma, direnç, isyan, örgütlülük dediğimiz şeyleri poltilik tefekkürle sınırlanmış meallerden ibaret saydıkça, içinde bulunduğumuz habitatı yuvaya çeviren, dünyanın manasını derinden kavratan bu görgülü bakışlarımız sevgiden muaf alanlar gibi tarifleniyor.

Oysa sevgi politiktir. Bombalar düşerken, coğrafyanın bir yanı ölümlerden yapılı melal denizleri içindeyken, tüm ülkeyi beton gibi bir suskunluk kaplamışken hissettiğimiz her şey politiktir. Birbirimiz için, kendimiz için, kederliler için, sevip de karşılığını alamayanlar için, mahcubiyeti değil ezile ezile utanmayı öğrenenler için, karşıtlığı ölümle sınanlar için, görkemli gemileri değil kayıkları sevenler için, direnenler için, en çok da direnenler için duyduğumuz örgütlü sevgi politikanın ta kendisidir. Bu sevgi poltikası yuva olmanın, yuva yapmanın mütemmim bir parçasıdır. Bu yüzden de “Bu topraklarda hiç kimsenin hayata küsme hakkı yoktur. Biri dünyaya küserse, öteki daha çabuk öldürülebilir hale gelir çünkü.”ii

Şimdi sizlere ekolojik bir yuvaya, bu yuvanın çayını kolektif yöntemlerle demlemeye gönül etmiş Mardin Ekoloji Kolektifi’ni getirdim. Ölümlerin ortasına bol bol ağıt bırakan bu coğrafyada hayata küsmek beri dursun, yapılacaklar listeleriyle kaç mezara borçları olduğunun hesabını yapanlardan onlar. Sevginin politik gücünü kavramış, heves ettikleriyle dünya zamanını yarılamış olanlardan.

Bu sohbet yapılagelenler karşısında uyuyakalmayı tahripkar sayanlar için özellikle. Biraz felsefeci, biraz mistik, biraz hikâyeci olanlar için. Bir de işte o mevzu bahis sevgiyi duyanlar için…

***

Yeşil Gazete (Y.G):  Mardin Ekoloji Meclisi’nin genel olarak çalışmalarından bahseder misiniz?

Mardin ekoloji Kolektifi 1

Mardin Ekoloji Meclisi (M.E.M): 2015 yılında kurulduk. Genel olarak Mardin’e yönelik elverişli tarım politikaları üzerine çalışıyoruz. Hatta yakın zamanda “Ekolojik Tarım Nasıl Olmalıdır?” gündemiyle yapılan tarım çalıştayını gerçekleştirdik. Bunun dışında Diyarbakır’da gerçekleşecek tohum takas etkinliği için çalışmalarımız devam ediyor. Mardin Artuklu ilçesindeki Kader Ortakkaya parkı ve hayvan barınağına da meşe palamudu ve badem fidesi dikimi yaptık.

dog╠åan her c╠ğocuk ic╠ğin ag╠åac╠ğ (1)

Kızıltepe Ekoloji Kolektifi’yle birlikte yürüttüğümüz “Çocuğunuzun Bir Dikili Ağacı Olsun” kampanyasıyla da ailelerle birlikte yaklaşık 1.050 ağaç diktik. Bu kampanyayla çocuklara ve ailelere ekolojik bir yaşamın parçası olduklarını hissettirmeyi amaçladık. Son olarakta geri dönüşümle ilgili bilgilendirme çalışmaları da yürüttük.

Y.G: Mardin ekoloji Meclisinin Kürt Coğrafyasında kurulmuş olmasının ona bizatihi atfettiği eylemsel farklılıklar var mı?

M.E.M: Sanırız ki farklılığımız şu. Bizler doğaya ve insana karşı yürütülen kapitalist sömürünün, yerinden yürütülen bir komünal çalışmayla aşılacağına inanıyoruz.

kerpic╠ğ ev-dirbesiye-k─▒z─▒ltepe

Y.G: Planladığınız bir şeyler var mı? Ya da düzeltelim yapmayı istediğiniz neler var? Gerçekleşmesi için illa ki koşullarınızın olgunlaşmış olmasına gerek olmayan şeyleri, belki biraz plan ile hayal arasındaki şeyleri kastediyorum.

M.E.M: Gerçekçi kısmından bahsetmiş olacağız ama yapmak istediğimiz bir sürü şey var.

Bildiğimiz gibi, savaş sonrasında doğal yapısı tahrip edilmiş bölgelerimiz var. Biz buradaki kamulaştırma politikalarına karşı demokratik tepkimizi bir an önce ortaya koymak istiyoruz. Bir de yine aynı sebepten dolayı özellikte Nusaybin, Derik, Dargeçit ilçelerinde göçten etkilenen insanlar var. Biz burada çalışma yürüten kurumlarla da ortak çalışma yürütmek istiyoruz.

mek 5

 

Aynı zamanda yerel yönetimlerde de ekolojik belediyecilik anlayışını oturtmak, yenilenebilir enerji kaynaklarını komünal bir ortaklıkla tespit etmek ve değerlendirmek, ekolojik kentleşme çalışmaları yapmak ve hayvan barınaklarını iyileştirmek için çalışmalar yürütmeyi planlıyoruz. Elbette bir de yerel tohum meselesi var. Yerel tohumları koruma altına almayı ve üretime geçmeyi hedefliyoruz.

Ama genel olarak tüm çalışmalarımızı şu iki temel prensipte yapıyoruz: Birincisi ekolojik yaşam temelli bir bakış açısında bilgilendirme ve paylaşma etkinliklerimizi çoğaltmak, ikinci olarak da ne yapacaksak komünal bir yöntemle yapmak. Zaten kültürümüzde pale (hasat), berîvanî (süt sağımı), düğünlerimiz, taziyelerimiz, berxbir (koyun kırkma), ev yapımı, bağ bozumu gibi komünal yaşam deneyimimiz olduğu için de oradan beslenmeyi düşünüyoruz.

Y.G: Ekolojik tarım sizin için ne ifade ediyor? Sizin için diyorum zira bu soruyla ekolojik tarımın temel prensiplerinden başka (hibrit tohum, ilaçsız tarım vb) tanıma ne eklediğinizi merak ediyorum.

mek 2

M.E.M: Bir kere Mezepotamya’nın tarımın ilk yapıldığı topraklardan olmasının kadim bir bilgisi var. Biz bu bilgiyi henüz ortaya çıkaramadık. Bunun üzerine düşünmek gerek. Bir de tabi kadınların öncülüğünde ilerleyen yerel-yerinden komünal bir ekolojik tarım hedefliyoruz.

Y.G: Her eşitlikçi, darbe gündemi yaratmaksızın, adalet savunusu üzerinden çoğalan fikriyat ve eylemlerin taşıdığı gibi ekolojik hareketin de bir elitistlik, sınıfsal seçicilik, beyaz adamlık potansiyeli var. Siz genel olarak ekolojik hareketi ve Mardin ekoloji Meclisi’ni bu açıdan nerede değerlendiriyorsunuz? Misal, elitistliğin önüne bariyer oluşturan doğal “hendek”leriniz, iç dinamikleriniz var mı?

M.E.M: Yani biz de eş temsiliyet, öz eleştiri, şeffaflık üzerinden ilerliyoruz. Aslında yukarıda belirttiğimiz yerinden temsiliyet de iktidarlaşma olasılığına karşı aldığımız bir önlem. Hem kendi konferansımız da hem de Van’da 23-24 Nisan 2016’da yapılan birinci konferansımızda biraz kendimizi sınadık aslında. Orada katılımcıların düşüncelerini demokratik ve özgür yöntemlerle dile getirebilmeleri bizim için sınavdan geçtiğimiz bir andı.

mek 8

Y.G:Kaçan bir fırsat” olarak değerlendirilebilecek, şunu beceremedik, koşullar ya da planlamalarımız daha iyi olsaydı çok daha iyi sonuç alırdık dediğiniz bir şey var mı?

M.E.M: Sadece keşke daha önce kurmuş olsaydık diyoruz. Onun dışında aklımıza gelen bir şey yok.

Y.G: Bir ekolojik çiftlik/komün/kolektif hayali istesem sizden, Nasıl bir yer olur Mardin Ekoloji Meclisi’nin ekolojik mekanı?

M.E.M: Meclisimizin bünyesinde yakın zamanda bir dernek kurmak için çalışmalar yürütüyoruz , derneğimizi ekolojik bir yaşam alanına kurmak istiyoruz. Bir park alanını oradaki halkla beraber ekoloji merkezi yapmak ve tamamen doğal malzeme kullanarak bölgenin yerel mimarisiyle inşa etmek istiyoruz.

Ve tabi yine her şeyin komünal olması hedefleniyor. Kapımızı çalan herkesle sıcak çayımızı ve ekolojik perspektifimizi paylaşmaya hazırız. Kapitalizmin caydırıcılığına bizim kadar kapılmadıkları için olsa gerek en çok da çocuklarımızla beraber bu alanda zaman geçirmek istiyoruz.

mek 3

Y.G: Peki ekofeminizm? Hiç konuşuyor musunuz aranızda feminizmi, jineolojiyi ya da ekofeminizmi?

M.E.M: Kadının doğayla bağı yadsınamaz. Zaten ilk tohumu keşfeden, eken ve saklayan kadındır. Doğal tarımın yaratıcılarıdır diyebiliriz.

Kadın arkadaşlarımız kadın ve ekoloji başlığı altında eğitim çalışmaları da yürüttüler.

mek 7

Y.G: İç örgütlenmeniz nasıl işliyor? Yatay bir örgütlenme sisteminiz var bildiğim kadarıyla. Üyelerinizde kadın, erkek ve kendini queer olarak tanımlayanlar için bir denge oluşturma çabanız var mı? Herhangi bir üyenin sözünün ve kendisinin üyeler arasında eşitliği bozucu şekilde öne çıkmasını engelleyen önlemleriniz, iç örgütlenmenize dair bakımlı soularınız var mı? Vs gibi.

M.E.M: Belirttiğiniz gibi tam olarak yatay bir örgütlenme anlayışımız var. “Toplumsal Ekoloji Paradigması”nı benimsediğimiz için farklılıklara, fikirlere önem veriyoruz. İsteyen herkes istediği zaman istediği çalışmayı yürütebiliyor meclisimizde.

Y.G: Mardin Ekoloji Meclisi’ni herşeyin istediğiniz gibi olduğu bir yer olarak tahaayyül ettiğinizde bu meclisin ortak mücadeleye, başka bir hayatın mümkün olduğuna inanan dayanışmaya biçimlerine en şahane katkısı ne olur?

M.E.M: Köleleştirilen insanın ve doğanın özgürleşmesiyle oluşacak yeni bir yaşamın mümkün olduğunu söylüyoruz. Daha ne olsun:))

51-Nur-Elcik

 

 

Söyleşi: Nur Elçik

(Yeşil Gazete)

Şaka sandılar – Ümit Kıvanç

“İslâm Devleti”nin ilk “resmî” Türkçe yayını, Konstantiniyye dijital dergisi, 2015 Mayıs’ında yayımlandı. İstanbul’un fethinin yıldönümüne denk getirilen bu “açılış”, Türkiye’de hemen hiç yankı uyandırmadı. Bu, büyük bir aymazlık olduğu kadar, Türkiye toplumunun bir bütün olarak idrak kapasitesinin ve meselelere akılla yaklaşma kabiliyetinin göstergesiydi: her ikisinde de yerlerde sürünüyorduk.

IŞİD ya da İslam Devleti örgütü
IŞİD ya da İslam Devleti örgütü

Zira gönlünce zorbalık yapabiliyor olmaktan duyduğu şehevî zevki her türlü iman ve itikatın yerine geçirmiş Türk İslâmcısı, “İD’e gelecek zarar, bize gelecek zarardır” mantığıyla hareket ediyor, pek çok görüşünü paylaştığı, Suriye “saha”sında ittifak yaptığı bu şiddet örgütü açık bir düşmanlığın hedefi haline gelmesin diye bin takla atıyordu. Öbür yanda ise iktidarı bu örgüt ve mümkün her türlü melanetle özdeşleyebilme kolaycılığına halel getirmek istemeyen muhalefet, özdeşlik imajına gölge düşürebilecek haberlere, olgulara sırtını dönmeyi yeğliyordu.

Kilis’e atılan roketleri kim nasıl konu edeceğini bilemedi. “İslâm Devleti” örgütü, cumhurbaşkanı başta, Türk-İslâmcı önderlerin hepimizin üstüne her fırsatta kaynar yağ kazanları içerisinde boca ettiği huşunetten hiç zarar görmedi. Hiçbir tribün hiçbir İD katliamını yuhlamadı.

Kurbanlar için yapılan saygı duruşunu yuhaladılar. Ankara’da 102 insan paramparça oldu, Türkiye’yi yönetenlerin herhangi birinin suratında en ufak üzüntü ifadesi görülmedi. Ulusal yas? Tabiî ki ilân edilmedi. Neyse ki Yeşilköy’de ölenler insandan sayıldı ve yas ilân edildi. Bu defa terbiyesizlik ve küstahlık için, “sıkıntı yok, her şey yolunda” çizgisi uygun görüldü.

Fakat sorun her zamanki riyadan, yalan dolandan ibaret değil. “Kokteyl terör” zırvasıyla üstü örtülmeye çalışılan hakikat, Ankara katliamı iddianamesinde, “IŞİD’in Türkiye’ye savaş ilânı” gibi iddialı bir ifadeyle ortaya çıktı.

Nâçizâne diyeceğim ki, siz henüz savaş ilânı görmediniz.

Amcaoğlunu işe yerleştirdim, sözümden çıkmaz!

Kendilerine rehineler, Musul Başkonsolosluğu binası, dünyanın dört yanından militan-savaşçı-intihar eylemcisi akışı, silah-malzeme temini için açık yollar, Kobanî’ye kestirme giriş, Türkiye SIM kartları, sağlık ve banka hizmetleri, alışveriş imkânları vs. sunulan “nankör” örgüt “İslâm Devleti”, Kilis alıştırmalarından sonra, artık kapıda, eşikte falan değil, nihayet tamamen bağımsız inisiyatifiyle aramızda.

IŞİD saldırısı sonrası Atatürk havalimanı
IŞİD saldırısı sonrası Atatürk havalimanı

Fatih’te ev tuttular. Demir kapılar yaptırdılar. Apartmanda kimseye gözükmeden varolabildiler. Sâkin sâkin çıkıp, taksiye binip havalimanına gittiler, falan…

Çünkü nüfus kağıtlarında Batman, Tunceli, Cizre gibi, sahibini derhal şüpheli haline getirecek laflar yazmıyordu. Çünkü evde Berkin’in resmi yoktu. Çünkü kızlı erkekli takılmıyorlardı.

İD Türkiye’de sanıldığından çok daha yaygın ve etkili şekilde örgütlü. Hücreleri, eylem kapasitesi, belki daha önemlisi, tabanı var. Bundan fenası, devlet -eğer ona sahiden engel olmak isteyecekse- bu örgütle mücadelede çok zorlanacak. Çünkü bu iktidar içerisinde birileri, İD dahil militan İslâmcı eylemcileri kullanabileceğini varsaydı. Çünkü devletin her kademesi, solculuk, Kürtlük, gayrimüslimlik, Alevilik belirten en ufak işarete karşı muazzam duyarlı ve harekete hazırken, silahlı İslâmcı eylemcilere karşı böyle bir “doğal” refleks geliştirilmedi. Çünkü bu silahlı eylemciler Suriye’de, hattâ Ortadoğu’da, büyük medeniyet kurucusu yeni Osmanlı aklıevvellerinin “kılıcı” olarak görüldü. İD dahil, El-Kaide’nin şubesi El-Nusra dahil hepsine bin türlü yardımlar edildi, kolaylıklar sağlandı. Ahrar el-Şam’la, pek çoğuyla ilişki halen sürüyor. Yetmiyormuş gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti bizzat bu tür örgütler oluşturdu, aralarına elemanlarını kattı, onları yönetmek-yönlendirmek için operasyon odaları kurdu.

Kürtlere karşı açılan kirli savaşın iktidara bağladığı Türk ırkçıları, İslâmcı stratejik felaket politikasında “Türkmenler” motifi üzerinden zaten piyon edilmişti.

Olan biteni uzun uzun tekrar konu etmek gereksiz. (İD’e Ankara’nın sağladığı imkânlara dair sözler, herhangi bir Batı gazetesinde göz atacağınız herhangi bir yazıda karşınıza çıkabilir.) Değinmemin sebebi, “güvenlik” için olmazsa olmaz bir refleksin, devlet içerisindeki “doğal” hassasiyetin, İslâmcı-cihatçı örgütler konusunda pek zayıf oluşuna işaret etmek.

O halde, bazılarımızın kaç yıldır bıktırasıya tekrarladığı, birilerinin duymazdan geldiği şu çıkarımı bu fonun önüne koyup tekrar bakalım:

İD veya El-Nusra veya katliamcısı, intihar eylemcisi bol herhangi bir cihatçı-İslâmcı örgüt, TIR’la silah yollayarak veya elemanlarının giriş-çıkışına yardım ederek denetim altına alabileceğiniz bir organizma değildir.

Alt kattaki eylemci, Dabik’teki “son savaş”

Yeşilköy katliamı Türkiye’de bugüne kadar tanık -veya kurbanı- olduğumuz, gösterişli silahlı İslâmcı eylemlerinden temelden farklı. Bir: Öldürülenler iktidar ve destekçilerinin ölmesini istediği, ölmesinden fayda umduğu, hattâ zevk aldığı insanlar değil. İki: Eylemin hedefi ve anlamı, iktidarı zora sokacak, sıkıştıracak nitelikte. Üç: Eylem iktidarın işine yarayacak bir zamanlama ile yapılmadı.Dört: Sünni çoğunluk içerisinde iktidarı gözü kapalı destekleyenlerin de hoşuna gidecek bir eylem değil bu. Aksine, hiçbir kesimin savunamayacağı, sahip çıkamayacağı, hattâ tepkisini sınırlı dahi tutamayacağı, toplum bu kadar hastalıklı halde olmasa birleştirici bütünleştirici tesiri olabilecek bir eylem. Beş: Seçilen hedef (yolcu trafiği bakımından Avrupa’nın üçüncü büyük havalimanı) itibarıyla eylem, TC devletini küçük düşürmeyi, ağır imaj zedelenmesine yolaçmayı da öngörmüş.

İD, Konstaniyye’yi çıkardığında, AKP iktidarına seslenmişti: Bize dokunursanız, sizi mürted (dinden dönmüş) ilân eder, icabını yaparız, demişti. Bu aynı zamanda, Türkiye’yi “dârülharp” olarak görmediği anlamına da geliyordu. Elbette “ama görebiliriz!” uyarısı eşliğinde. Yakın zamandaysa, İngilizce dijital dergileri Dabiq’te Obama’nın yanına Erdoğan’ı koydular. “Ne istediler de vermedik,” denemiyor işte böyle hallerde…

İD muhtemelen Menbic’ten sonra Rakka’yı da kaybedecek, halife, komuta merkezi ve önemli kadrolar başka yerlere taşınacak, militanlar dünya yüzeyine saçılacak, büyük ihtimalle epeycesi Türkiye’ye gelecek. Ve kendini yüz binlerce lira karşılığında tv ekranlarından cennet yolu tarif etmeye hasretmiş kıymetli İslâm âlimleri, bundan böyle, “kulağımıza su kaçarsa oruç bozulur mu?” türü zırvalıklar yerine, “alt kattaki intihar eylemcisini ihbar etsem günaha girer miyim?” yollu sorulara cevap arayacaklar.

Alt kattaki cihatçıyı ihbar etmek zor olacak, çünkü adam icabında ateistleri, bölücüleri öldürebilecek bir kıymetli kardeşimiz… Yarın öbür gün ihtiyaç olursa? Hadisleri bizim de hadislerimiz..? Dabik hadisi de öyle…

“Romalılar” kim?

Akın akın “İslâm Devleti”ne katılan Müslüman gençler için, Dabik’te İslâm ordusuna Mehdi’nin komuta edeceği “son savaş” kehaneti, en büyük çekim gücüne sahip motif oldu. Kıyamet’ten önceki “son savaş”ta şehit olmaya koştular.

Dabik, Türkiye sınırına  yaklaşık 10 km mesafede, üç bin küsur nüfuslu küçücük bir yer. Azez’e 15, Mare’ye 5 km kadar uzaklıkta. Sınırda İD’in tuttuğu, Türkiye destekli örgütlerin ufak parçalarını kâh alıp kâh kaybettiği, YPG girmesin diye Ankara’nın türlü dolaplar çevirdiği, YPG’nin Menbic’i almak üzere olduğu, mâlûm 90 km’lik bölgede. İD’in Dabik’i kaybetmemek için son adama kadar savaşacağına kesin gözüyle bakılıyor. Çünkü askerî, stratejik, ekonomik hiçbir önemi yok, ama ideolojik-simgesel önemi kıyas kabul etmeyecek ölçüde büyük.

Kıyamet’ten önceki “son savaş” burada olacak, İD’e göre. Hadislere dayandırıyorlar. Bu hadisleri İD’i anlamaya çalışarak yorumlayanlar, Dabik’te “Müslüman ordusunun” karşısına çıkacak “Romalılar”ın kimler olabileceğine dair çeşitli spekülasyonlar yaptılar şimdiye kadar. Genel olarak, “Haçlılar” cevabı kabul görüyor. “İsrail kastediliyor” diyen de var.

Yorumlardan biri, Yeşilköy katliamının ardından daha bir dikkate alınmaya değer görünüyor. Deniyor ki, “Romalılar”dan kasıt, “Rumlar”dır, özgül olarak, “Rum diyarı”dır (Anadolu). Bu durumda, bugünün somut koşullarında İD’in, yani “İslâm ordusu”nun karşısına çıkması beklenecek kuvvet, “Rum diyarı”na şu anda hükmedenlerin ordusudur.

Açıkçası, İD ile Türkiye’nin al gülüm ver gülüm ilişkisi içerisinde olduğu dönemde bu yoruma kimsenin fazla itibar ettiğini sanmıyorum. İD’in gayet pragmatik önderleri de “Rum diyarı” meselesinin dile getirilmesine meydan vermemişlerdir muhtemelen. “Onlar Romalılar, yani Haçlılar” filan deyip geçmişlerdir. Şimdi, savaş haline geçildiğinden, bu yorum ağırlık kazanabilir ve sırf İD’in mevcut kadrolarını bilemeye, kolaylıkla ulaşabilecekleri, kendilerini kalabalık içinde eritebilecekleri, taraftar bulabilecekleri bir yere sevk etmeye değil, dünyanın değişik yerlerinden yeni yeni militanlar kazanmaya da yarayabilir.

Somut hedef her zaman çekicidir, ayrıca Kıyamet’ten önceki “son savaş” ihtimalini bunca yakına getirdiğinden, bu yorumun cazibesi artabilir. Bakarsınız, böyle bir yorum, fiilî başkentini (Rakka) ve en büyük lojistik destek merkezini (Musul) kaybetmeye giderek yaklaşan “İslâm Devleti” örgütüne taze kan sağlar.

Kan deyince, yaşadığımız toprakları ille daha fazla kanla sulamaya takmış zalimlerin belki gözleri parlamıştır. Ancak “İslâm Devleti” terörü Türkiye’yi tam kapasiteyle hedef alırsa, zulüm, ahlâksızlık, riya, merhametsizlik ve hırsızlığa bulandığı için samimi dindarlıkla zaten ilişkisi kalmamış muktedir Türk İslâmcılığı, bu defa Türk ırkçılığını da seferber edip Kürt katlederek işin içinden çıkamayacaktır.

Yeşilköy’deki katliamı yapan üç eylemcinin Dağıstanlı, Kırgız ve Özbek uyruklu oluşu, ister istemez İslâmcının rüyasıyla birlikte “Türk’ün Cihan hakimiyeti mefkûresi”ni de kevgire çevirdi. Topraklarımıza bol bol kan dökerek vatanı daha bir vatan yapacak şahısların İD’e katılmış Uygur Türkleri arasından çıkması pekâlâ mümkün.

Türk İslâmcısı, burada iş tuttuklarında artık sadece solcu, Kürt veya gâvur öldürmekle yetinmeyen müttefiklerini eski güzel günlere dönmek için ikna edebilecek mi? Türkiye’yi yönetenler daha fazla Kürt öldürürlerse “Rum diyarı”nın ordusu sayılma tehlikesini savuşturabilirler mi?

İD, Yeşilköy katliamını da henüz -daha öncekiler gibi- üstlenmeyerek bir “pazarlık marjı” bırakmışa benziyor. Ankara bu pazarlığa oturur mu?

Bunları da din şaklabanı ekran şöhretlerine soruversin birileri artık…1. Ümit Kıvanç

Ümit Kıvanç

P24’ten alınmıştır

Glifosat AB’de yoluna devam ediyor

Avrupa Birliği Komisyonu, 29 Haziran günü glifosat (ot öldürücü ilaç) kullanım lisansını tek taraflı bir kararla 2017 sonuna kadar uzattı. Bitki, Hayvan, Gıda ve Yem için Daimi Avrupa Birliği Komitesi’nde daha önce yapılan toplantılarda nitelikli çoğunluk lisansın uzatılmasına evet oyu vermemişti.


“Yasal zorunluluk” nedeniyle lisansı uzattığını açıklayan Komisyon, ayrıca glifosatın kullanımıyla ilgili bazı kısıtlamaların uygulanmasını önerdi.

Slow Food “en azından net kısıtlamalar belirlenmeli ve riskler en aza indirilmeli” şeklinde açıklama yaparken Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu ise ‘glifosat ve diğer zehirli herbisit ve pestisitlerin tarımdan aşamalı olarak çekilmesi sürecinin hemen başlaması gerektiğini’ duyurdu.

Ünlü glifosat üreticisi Monsanto şirketi ise glifosatın güvenli olduğunu iddia ederek Komisyon’un lisansı 18 ay için uzatması kararı konusunda hayal kırıklığına uğradığını açıkladı.

Glifosatın zararları üzerine tartışmalar sürüyor

Glifosatın tehlikeli olup olmadığıysa tartışma konusu. Sağlık ve tarım konusunda otorite kabul edilen kurumların birbirlerinden farklı bulgulara ulaşması tartışmaların temelinde yatıyor. Örneğin, Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), 2015 yılının Mart ayında glifosatı ‘büyük olasılıkla insanlar üzerinde kanserojen etkisi var’ olarak raporlarken bu yılın mayıs ayında Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) uzmanlarının katkısıyla hazırlanan raporda glifosatın kanserojen risk taşıması ‘olası değil’.

Akdeniz Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık ise Bianet’te yazdığı makalede, glifosatın piyasada henüz çok yaygın olmadığı 1970li yıllarda Atrazin isimli kimyasalın kullanıldığını, bu kimyasalın yeraltı sularında uzun süre toksik etkisini yitirmeyen kalıntı bıraktığına, içme sularına karıştığına, sulak alanlarda yaşayan canlılara zarar verdiğine ilişkin bulgulara ulaşıldıkça glifosatın piyasadaki yerini sağlamlaştırdığından bahsediyor ve ekliyor: “Temel mesele hangi kimyasal maddenin daha güvenilir olduğu değil. Temel mesele, Dünya Sağlık Örgütü de dâhil bu konuda karar verici, norm oluşturucu kurumların verdikleri kararlarda bilimsel bilgi oluşturma sürecinin ayrılmaz bir parçası olan “belirsizliğin” piyasa sürecinin “sağlıklı” işlemesi lehine kullanılması; şüphelerin dikkate alınmaması, ihtiyat ilkesinin terk edilmesi.”

(Yeşil Gazete, GMWacth)

[Yeşil İşler] Buğday Derneği ofis ve üyelik departmanı asistanı arıyor

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin İstanbul Kadıköy’deki ofisinde, ofis ve üyelik departmanı asistanı olarak çalışmak üzere ekip arkadaşı arıyor.

49

Başvuruların [email protected] adresine, niyet mektubuyla birlikte gönderilmesi gerekiyor. Pozisyon için son başvuru tarihi ise 14 Temmuz 2016 olarak açıklandı.

‘Ofis Asistanlığı’ için aranan genel nitelikler ile iş tanımı hakkında bilgi almak isteyenler Buğday Derneği’nin web sitesine göz atabilir.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)

Şebnem Korur Fincancı ve Erol Önderoğlu’na tahliye

Özgür Gündem gazetesinde nöbetçi genel yayın yönetmenliği kampanyası çerçevesinde görev aldıkları için  “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklanan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi ve bianet raportörü Erol Önderoğlu tahliye edildi.

prof-sebnem-korur-fincanci-erol-onderogluAvukatların tutukluluğa itirazları kabul edildi.

Tutuklu gazeteci yazar Ahmet Nesin ile henüz bir karar verilmedi.

Önderoğlu ve Korur-Fincancı hakkındaki iddianameler de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

(Bianet)

Teröristleri havalimanına getiren taksici ifade verdi

Atatürk Havalimanı saldırısını yapan 3 teröristi havalimanına götüren taksicinin ifadesine başvuruldu. Taksici ifadesinin ardından serbest bırakıldı.

40

İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu tarafından yürütülen soruşturma kapsamında, 3 saldırganı havalimanına götüren taksici tespit edilerek ifadesi alındı. Saldırganı havalimanına getiren taksicinin ifadesinin ardından serbest bırakıldığı belirtildi.

Soruşturma kapsamında saldırganlarla ilişkili olduğu tespit edilen iki adrese baskın yapılarak arama yapıldığı öğrenildi. Bu arada saldırının ayrıntılarına da ulaşıldı. Yapılan çalışmada, üç saldırganın aynı taksi ile havalimanına geldiği, bir saldırganın dış hatlar geliş, iki saldırganın da dış hatlar gidiş tarafına gittiği tespit edildi.

Alt katta bulunan dış hatlar geliş terminaline giden saldırganın önce ateş ettiği, ardından da kendini patlattığı, hemen ardından da dış hatlar gidiş terminaline giden iki saldırganın harekete geçtiği, birinin Glock marka silahla, diğerinin de Kalaşnikof marka silahla ateş ederek X-Ray cihazını geçerek içeri girdiği belirlendi. İçeriye giren iki saldırgandan birinin dış hatlar geliş terminalinin bulunduğu merdivene doğru yöneldiği, alt kattaki patlamadan kaçanları hedef aldığı, ardından da kendini patlattığı belirlendi. Diğer saldırganın da üst katta kalarak kendini burada patlattığı tespit edildi.

Olaydan sonra iki adet patlamamış el bombası bulundu. Menşei henüz tespit edilemeyen el bombalarından biri saldırganların el çantasında diğeri de olay yerinde bulundu.

 

(Hürriyet)

Son bir yılda Türkiye’de 250’den fazla kişi bombalı saldırılarda öldü

Agency France Press (AFP) son bir yıl içinde Türkiye’de meydana gelen terörist saldırılarını gösteren bir infografik hazırladı.

39

İnfografik’te de görüleceği üzere İstanbul’da 4, Ankara’da 3 ve Suruç’taki bomba patlatılarak gerçekleşen terörist saldırılarda 250’dan fazla kişi hayatını kaybetti.

Son 1 yıl içinde Türkiye’de gerçekleşen bombalı saldırılar şu şekilde:

Suruç (20 Temmuz 2015): 20 Temmuz 2015’te yerel saatte 12:00 civarında Şanlıurfa ilinin Suruç ilçesinde düzenlenen bombalı intihar saldırısında 34 kişi öldü, 100’den fazla kişi yaralandı.

Ankara (10 Ekim 2015): 10 Ekim 2015’te yerel saatle 10:04 civarında Ankara ilinin Altındağ ilçesinin Ulus semtindeki Ankara Garı kavşağında düzenlenen bombalı intihar saldırılarında 103 kişi öldü, 500’den fazla kişi yaralandı.

İstanbul (12 Ocak 2016): 12 Ocak 2016’da Sultanahmet meydanında, Suriye kökenli 28 yaşındaki bir saldırganın, turist kafilesinin arasına girerek üzerindeki bombayı infilak ettirmesiyle gerçekleştirilen intihar saldırısında 11 kişi öldü, 16 kişi yaralandı.

Ankara (17 Şubat 2016): 17 Şubat 2016’da Ankara’nın Çankaya ilçesinde, Genelkurmay Başkanlığının, asker lojmanlarının ve Kara Kuvvetleri Komutanlığının bulunduğu bölgede Türk Silahlı Kuvvetlerine ait askeri servis aracının geçişi sırasında bomba yüklü aracın bir intihar bombacısı tarafından 5 askeri servis aracının geçisi sırasında patlatılması sonucunda aralarında sivillerinde bulunduğu 28 kişi olay günü, 1 kişi de hastanede tedavi görürken öldü, 34 kişi yaralandı.

Ankara (13 Mart 2016): 13 Mart 2016’da yerel saatle 18:45’te Güvenpark, Kızılay, Ankara’da otobüs duraklarına yakın bir mesafede gerçekleşen bombalı intihar saldırısında 34 kişi öldü, 120 kişi yaralandı.

İstanbul (19 Mart 2016): 19 Mart 2016’da yerel saatle 10:55’te Beyoğlu ilçesindeki İstiklal Caddesi’nde bir canlı bombanın üzerindeki patlayıcıyı patlatması sonucu meydana gelen bombalı intihar saldırısında 4 kişi öldü, 19 kişi yaralandı.

İstanbul (7 Haziran 2016): İstanbul’un Beyazıt semtinde sabah saatlerinde bir polis aracının geçişi sırasında gerçekleşen bombalı saldırıda 7’si polis, 4’ü sivil 11 kişi öldü, 36 kişi yaralandı.

İstanbul (28 Haziran 2016): 28 Haziran 2016’da İstanbul’daki Atatürk Havalimanı’nın dış hatlar terminalinde üç canlı bomba saldırganı tarafından gerçekleştirilen bombalı intihar ve silahlı saldırıda şu ana kadar 39 kişi öldü, 147 kişi yaralandı. 29 Haziran 2016’da ülke genelinde bir günlük ulusal yas ilan edildi ve tüm bayraklar yarıya indirildi.

 

(AFP, Yeşil Gazete, Wikipedia, BBC Türkçe)

 

AKP milletvekili Tayyar: “Yayın yasağını eleştirenler umarım böyle bir patlamada can verir”

AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar, İstanbul Atatürk Havalimanı dış hatlar terminalindeki terör saldırısının ardından getirilen yayın yasağını eleştirenleri hedef aldı.

RTÜK, Başbakanlığın talebi üzerine, saldırının ardından geçici yayın yasağı getirildiğini bildirmişti.

Tayyar, Beyaz TV ekranlarında yaptığı açıklamada, yayın yasağına tepki gösterenler için şunları söyledi:

samiltayyar“Yayın yasağı eleştirisini yapanların bir gün kendileri benzer bir terör eyleminde can verirler de yayın yasağını ne anlama geldiğini sevenleri daha iyi anlarlar. O parçalanmış cesedini ekranda ailesini duyar ve acı hissederlese…”

Tayyar, mart ayında Belçika’nın başkenti Brüksel’de havaalanı ve metroya yönelik terör saldırılarıyla ilgili Twitter paylaşımında, “Brüksel’de yayın yasağı geldi, olayı karartmaya çalışıyorlar” ifadelerini kullanmıştı.

(nediyor.com)