Ana Sayfa Blog Sayfa 3412

[İstanbul’dan Bangkok’a Tayland Serüveni] Anneannelere şükranla! – Hülya Tosun

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

Neden Chiang Mai?” dedim.

Çünkü anneannem burada. 78 yaşında ve onunla geçirebildiğim kadar çok vakit geçirmek istiyorum.” dedi.

Sandım ki maaile birlikte yaşıyorlar, değilmiş. Annemle babam Bangkok’ta, biz kardeşimle buradayız.

Yirmi altı yaşında gencecik bir oğlan. Couchsurfing’ten yazışmıştık. İngilizcesi’ni geliştirmek için üye olmuş siteye. Mesai sonrası beni arabasıyla aldı, Tayland’lı gençlerin gittiği bir kafeye götürdü. Kırık dökük İngilizcesiyle sohbet ediyoruz.

Ne yalan söyleyeyim. Aklıma ilk annesi geldi. O neden ilgilenmiyor ki? Sormama gerek kalmadan anlattı;

Anneannem bile değil aslında. Anneannemin kız kardeşi. Hiç evlenmemiş. Annemle babam –nasıl söylesem- yaramazlar. (Kırık dökük İngilizcesinden anneyle babanın payına ancak bu kelime düştü.) İkisi de kumar düşkünü. Bugün Tayland’talar, yarın Kamboçya’da, öbür gün bilmem ki nerede… Ömürleri kumar oynamakla geçti, elde avuçta ne varsa gitti.

Yapılacak en kıymetli şey: Birbirimize bakmak

69

Çocukluğumdan beri hep anneannem baktı bize. Çok da yaramaz bir çocuktum. (“Hala da biraz yaramazım bak” deyip birasına iki buz atıyor.) Sonra bir gün erkek kardeşimle oturup bir karar verdik. Çok ama çok çalışmalı, para kazanmalı, hem kendimize hem de anneanneme bakmalı.

Gerçekten de çok çalıştım, çok zor günler geçirdim, hiç istemediğim halde iyi para kazanıyorlar diye doktor oldum ve anneannemin yanına tayin istedim. Öyle kolay değil tayininin Chiang Mai’ye çıkması, bir sürü de para ödedim. Ama bakma böyle para mara deyişime. Çok zengin arkadaşlarım da var hiç parası olmayan arkadaşlarım da var. Zerre kadar mühim değil benim gözümde para.

Anneannemle geçirebildiğim kadar çok vakit geçirmek istiyorum. Çünkü bana o öğretti, zor günlerde yapılacak en kıymetli şeyin birbirimize bakmak olduğunu.

Yolculuğumun en başında tanışmıştım bu gencecik çocukla, Tayland ve Kamboçya’da geçirdiğim sonraki bir ay boyunca hep mesaj attı. “İyi misin? Neredesin? Bir şeye ihtiyacın var mı?” Ve ben hep bildim, onun mesajlarında 78 yaşındaki bir kadının şefkati olduğunu

Zor günlerde yapılacak en kıymetli şeyin birbirimize bakmak olduğunu “yaşatan” anneannelere şükranla!

 

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

69-Hülya Tosun

 

Hülya Tosun

 

Yaşam ve Dayanışma Yolculuğu Akkuyu’dan başlıyor

Ekolojistlerin Yaşam ve Dayanışma Yolculuğu Cumartesi İstanbul’dan başlıyor. 11 Temmuz’da Akkuyu nükleere karşı yapılacak eylemde ilk buluşması gerçekleşecek. Bu  yolculuk, Akdeniz,Ege ve Marmara kıyı şehirlerindeki HES, RES, Madencilik gibi doğayı tahrip eden yıkım projelerine karşı direnen bölge halklarıyla buluşmayı amaçlıyor.

“Yollara düşme vakti geldi!” çağrısıyla duyurulan Yaşama ve dayanışma yolculuğunda ilk durak Akkuyu’dan sonra; HESlerle, RESlerle, termik santrallerle, orman yangınları, maden ocakları ve endüstriyel atıklarla saldırıya uğrayan yaşam alanları ziyaret edilecek.

y1

Duyuruda; “Uğrak yerlerinde direnen yaşam savunucularıyla buluşarak, deneyimlerimizi aracısız, doğrudan, yüz yüze kuracağımız ilişkilerle birbirimize aktaracağız. Bir uğrak yerinde öğrendiklerimizi diğerine taşıyarak direnişler arasında köprüler kuracağız. Otobüsümüz bir örümceğin bilgeliğiyle ağır, özenli adımlarla ilerleyerek yaşam savunucuları arasında dostluklar, ağlar, köprüler kuracak. Yolculuk esnasında çekeceğimiz videolar, fotoğraflarla; yapacağımız basın açıklamaları, haber ve röportajlarla; dönüşümüzde yapacağımız paneller ve belgesellerle verilen mücadeleleri daha da görünür kılacağız. Ekoloji hareketlerinin doğrudan, canlı tanıklıklardan oluşmuş veri tabanını oluşturarak bilgi, pratik ve deneyimlerimizin kayıt altına alacağız. ” denildi.

“Çantalarımızda çadırlarımız, kamp malzemelerimiz, kumanyalarımızla yola çıkıyoruz! Çok iyi biliyoruz ki otobüsümüz bir örümceğin bilgeliğiyle değil yalnızca, bir uğur böceğinin sevinç ve heyecanıyla, bir yaşam alanından diğerine uçarak direnişlerin rengini maviye boyayacak!”  denilen açıklamada yolculuk güzergahı şöyle;

yyyy

Birinci Yaşam ve Dayanışma Yolculuğu İlk Uğrak Noktaları

9 Temmuz 2016
*Saat 18:00 : İstanbul Kadıköy Haldun Taner Sahnesi arkasından hareket.

10 Temmuz 2016
*Sabah Silifke’deyiz. Silifke’de Nükleer karşıtlarıyla buluşma ve birlikte kahvaltı ardından yerel ziyaretler
*Öğlenden sonra Akkuyu’ya yolculuk ve Büyükeceli köyü kamp alanına yerleşim. Akkuyu yolunda Büyükeceli tabelasını geçince sola dönülerek
Sahile doğru ilerlenecek, sağ tarafta duvarlarla çevrili büyük park var. Park iki bölüm. Biz arkadaki bölümde kampımızı kuracağız.

11 Temmuz 2016
*Akkuyu’da nükleer santral projesini alanının giriş kapısı önünde saat 08.30’da toplanarak bilirkişi heyetini karşılama ve basın açıklamasına katılım.
*Kamp alanına dönüş dinlenme ve eğlenme saati
*Saat 22:00 de Antalya-Manavgat’a yola çıkma.

12 TEMMUZ 2016
*Sabah Manavgat-Köprüçay ilçesinde HES karşıtlarıyla buluşma ve kahvaltı
*Saat 13:30 da Köprüçay/Değirmenözü köyüne gidilecek. Yerellerle birlikte HES karşıtı basın açıklaması yapılacak.
*Alakır Vadisine yolculuk akşam saatlerinde Vadide kamp kurulacak.
*Ardından akşam Birhan ve Tuğba’nın yemek davetinde birlikte olunacak
*12 Temmuz gecesi Alakır vadisinde kalınacak.

13 TEMMUZ 2016
*Alakır’dan öğlen hareketle Kumluca’ya yolculuk.
*Saat 16:00 Kumluca orman yangın yerinde yerel oluşumlarla birlikte basın açıklaması
*Basın açıklaması ardından Kaş ilçesi yolculuk (yolculuk 3 saat kadar sürüyor)

14 TEMMUZ 2016
*Kaş’ta kıyı yağması ve hava alanı projesine karşı yerel insiyatiflerle birlikte basın açıklaması yapılacak.
*Saat 15:00 Kaş’tan hareket ediyoruz!
*Saat 18:00 de Muğla-Köyceğiz-Yuvarlakçay köyünde olunacak, kamp kurulacak
*Akşam Yuvarlakçay köylüleriyle sohbet (yemek lokantada yenecek)
*14 Temmuz gecesini Yuvarlakçay’da kamp alanında geçirilecek.

15 TEMMUZ 2016
*Sabah erken kahvaltı ve ardından İzmir Karaburun’a yola çıkıyoruz
*Saat 18:00 civarı Karaburun’a ulaşılacak. Kamp kurulduktan sonra Rüzgar Yaşamdan Yana Essin İnsiyatifi ve bileşenleri ile buluşularak RESler ele alıacak.

Plan ve Programımızın daha sonraki safhalarının detaylarını daha sonra ayrıntılı olarak açıklayacağız. Daha önce de duyurduğumuz gibi güzergahımız İzmir/Karaburun’dan sonra İzmir/Efemçukuru; İzmir/ Ali Ağa; Manisa/Soma; Manisa/Yırca/Kozluören köyü; Bandırma/Erdek. Erdek’ten sonra Trakya yolculuğumuz başlayacak. Tekirdağ/Şarköy; Edirne/Uzunköprü; Kırklareli/Lüleburgaz; Tekirdağ/Çorlu; Kırklareli/İğneada; Kırklareli/Kıyıköy’de devam ederek İstanbul’da son bulacak.

Not 1: Yolculuğa katılacak yaşam savunucuları en geç (8 Temmuz 2016) saat 23.30’a kadar bizimle [email protected] adresi üzerinden telefon numaralarını da yazarak irtibat kurmalı.

Not 2: Gerekli çadır ve kamp malzemeleri: Çadır, mat, uyku tulumu (yoksa alta serilecek ve üste alınacak çarşaf), kaşık, çatal, tabak, bardak, sinek kovma ilacı, telefon şarjı için Power Bank, alerjisi olanlar için gerekli malzemeler ve kişisel eşyalar.

 

(Direnişteyiz3.org)

Putin, GDO’ları yasaklayan yasayı imzaladı

Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin Rusya Federasyonu topraklarında da genetiği değiştirilmiş organizmaların üretimini yasaklayan yasayı imzaladı.

putin
Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin

Hükümet tarafından 2015 yılında sunulan yasa tasarısı, 24 Haziran 2016’da Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı Duma’dan geçti ve Haziran 29 2016’da parlamentonun üst kanadı Federasyon Konseyi tarafından onaylandı. Putin’in 5 Temmuz 2016da imzaladığı yasa tüm genetiği değiştirilmiş tohumları ve hayvanları kapsıyor, ve bilimsel araştırmalar dışında, Rusya Federasyonu içinde üretimini yasaklıyor.

Yeni imzalanan yasa genetiği değiştirilmiş tohum ve hayvan üretimini yasaklamakla kalmıyor, hükümete insan sağlığına ya da çevreye zarar verdiği belirlenen herhangi bir GDO’nun ithalatını yasaklama yetkisini de veriyor. GDO ithalatçılarına mecburi kayıt şartı getiren yasa, yasa ihlali durumunda para cezası hükmü de içeriyor.

Human hand holding soybean with field in background

Geçtiğimiz hafta yasayla ilgili düzenlenen basın toplantısında, Tarım Bakanı Alexander Tkachev , “Tarım Bakanlığı GDO’lara son derece karşı; Rus ürünleri temiz kalacak” açıklamasını yaptı. Rus hükümeti uzun zamandır hem yabancı biyoteknoloji şirketlerinin hem de Rus GDO lobisinin baskıları karşısında güçlü bir tavır sergiliyor.

Rusya Federasyonu Tarım Bakanı Alexnader Tkachev
Rusya Federasyonu Tarım Bakanı Alexnader Tkachev

2015 yılında Rusya Federasyonu Başbakan Yardımcısı Arkady Dvorkovich Kyoto’daki 12. Uluslararası “Toplumda Bilim ve Teknoloji Forumu”nda (STS) dünyayı beslemek için genetik modifikasyona lüzum olmadığını belirtmiş, Aralık ayında ise Putin Parlamento’da Rusya’nın dünyanın en büyük organik gıda tedarikçisi olacağını açıklamıştı. Şubat 2016’da ise Rusya Federasyonu ABD menşeili tüm mısır ve soya çeşitlerinin ithalatını mikrobiyal ve GDO kontaminasyonu sebebiyle yasaklamıştı. Mısır ve soya üretimin %80-%90’nı GDO’lu olan ABD’nin Rusya’ya mısır ihracatı yüksek olmasa da (2013’te 7 milyon ABD doları), 2013 yılında ABD Rusya’ya 156.9 milyon ABD doları bedelinde soya ihraç etmişti.

Kaynak:

http://sustainablepulse.com/2016/06/25/russian-parliament-passes-total-ban-on-gmo-crops-and-animals/#.V35yEI7Vzq3

http://tass.ru/en/economy/886582

http://journal-neo.org/2016/06/30/black-friday-for-gmo-in-russia/

http://sustainablepulse.com/2016/02/11/russia-bans-all-imports-of-us-soybeans-and-corn-over-microbial-and-gmo-contamination/#.V35-O47Vx-V

https://www.washingtonpost.com/news/wonk/wp/2014/08/07/russias-ban-on-american-food-imports-is-going-to-hit-the-u-s-poultry-pork-and-nut-industries-the-hardest/

 

Haber : Ayşe Bereket
aysebereket.wordpress.com/
Twitter: @aysebereket

(Yeşil Gazete)

Bütün yollar güneşe gidiyor: Seferihisar örneği – Alper Öktem

Enerji üretiminde, üretim araçlarnda -mesela 30 yıl içinde diyelim- hızla bir değişiklik, bir devrim gerçekleşti. Bir şeyler oluyor, daha bir kaç ay önce Konya’da en büyük GES hizmete girdi. Kurulu gücü 22,5 MW. 200 tane böyle GES kurulsa Akkuyu nükleer santrali hayallerinden fazlası yapar. Bunları okuyucu biliyor.

Güneş Gönüllüsü ismiyle yazdığım yazılarda güneş enerjisinin başka bir yönüne dikkatinizi çekmeye çalışıyorum. Tekellerin devasa santrallerinin yanına yurttaşlar evlerinin çatılarına kurdukları pek mütevazi güneş santralleri ile geliyorlar. Öyle ki kimi ülkelerde kurulu güneş enerjisi santrallerinin kurulu gücünün yarısı şahıslara ait (Bu oran bunun için konulan sınıra bağlı tabii).

96

İşte ben bunun üzerinde duruyorum ve okuyucuyu ve tek tük yaptığım sunumlarda dinleyicileri, evet konuştuğum herkesi bu adımı atmaya teşvik ediyorum, toplumsal dinamizmi harekete geçirmeye çalışıyorum. Güneş enerjisinden elektrik üretmek politik bir eylemdir, diye yazdım. Bu sizin Soma’ya, Ermenek’e cevabınızdır dedim.

Güneş enerjisi teknolojisi bireyi üretici yaparken yepyeni bir kollektiviteyi beraberinde getiriyor. Bir köy düşünün, bütün evlerde GES ve akü var ve bütün evler bir networkk oluşturuyor, bir smart grid, akıllı şebeke. Elektrik cereyanı evden eve akıyor ama GES sahibi yurttaşlar bunu birbirlerine satmıyorlar, veriyorlar. (Ama köyün toplamda üretim fazlası şebekeye satılıyor.)

İşte heyecan veren güneş enerjisinden elektrik üretmenin getirdiği sosyolojik, ekonomipolitik, siyasi ve kültürel fırsatlar ve üretim proseslerinde, kullanımda ve organizasyonundaki çeşitlilik, “diversity”. Pek çok insan bi sürü şey düşünüyor. Başka ülkelerden de öğreniyoruz, bu arada Zihni Sinir projeler de çıksa da, bütün yollar güneşe gidiyor.

2015 yılı başlarında yaptığım seminerden sonra arkadaşlara belediye yönetimlerine sunulabilecek bir mektup iletmiştim ve kimi belediyeleri de kendim ziyaret ettim:

“GES alanında eksikler ve fırsatlar da görünür hale geliyor. Bizim dikkatimizi çeken bu alanda yaygın yurttaş katılımını öngören uygulamalar için zemin yaratılmamış olmasıdır. Çevre dostu ve katılımcı demokrasi anlayışlarını temel alarak size bazı önerilerde bulunmak istiyoruz.

Belediye-halk işbirliği ile kentimizde güneş enerjisinden yararlanmayı yaygınlaştırabiliriz. Bunun için şu imkanları görüyoruz: Belediye halk ortaklığı ile kentimizde irili ufaklı güneş enerjisi santralleri kurabiliriz. Bunun ideal biçimi enerji kooperatiflerinin kurulmasıdır ancak mevzuat bu konuda kolaylaştırıcı değildir. Halkın ortak olacağı belediye iktisadi kuruluşu konusu ilk elde ele alınır ve kooperatif kuruluşu için ise uygulanmanın netleşmesi beklenebilir. ….”

Lisansız Elektrik Üretim Yönetmeliğinde 23 Mart 2016 tarihinde yapılan değişiklikle belediye halk ortaklı kooperatifler de mevzuat değişikliğinden yararlanıyorlar. Birkaç gün önce de Avukat Arif Ali Cangı‘nın Facebook sayfasında haberi ve bu haber nedeniyle Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer ve beni kutladığını okudum:

Türkiye’nin ilk “sakin şehri” olan İzmir’in Seferihisar ilçesinde güneş enerjisinden elektrik üretimi için belediye öncülüğünde enerji üretim kooperatifi kurulması için girişim başlatıldı.

Güneş tarlası oluşturma ve binaların çatılarına yerleştirilecek panellerle enerji üretimini öngören çalışmayla ilk etapta 1 megavat elektrik üretilmesi planlanıyor.

Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, yılın 300 günü güneş alan Ege’de güneş enerjisi yatırımlarının yetersiz olduğuna dikkati çekti.

Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer
Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer

Yenilenebilir enerji yatırımlarına küçük sermayenin de çekilmesi halinde bu potansiyelin hızla değerlendirilebileceğini inandıklarını dile getiren Soyer, güneşli gün sayısı çok daha az olan Almanya’da uygulanan kooperatif modelinin Türkiye için uygun olduğunu gördüklerini ifade etti“.
………………

Burada Belediyelere ve Güneş enerjisinin yaygınlaşması için çaba gösteren herkesi Seferihisar örneğini, belediye-halk işbiliğine (ortaklığına)  dayanan   Enerji Kooperatif   örneğini çoğaltmaya  çağırıyorum.

Güneş enerjisinde doğru olan bunun çatılara kurulmasıdır, katılımcı demokrasi ve milyonlarca insanın üretici olmasıdır, kendisini ifade etmesidir. Belediyeler öncülük etmeli , yol göstermelidir.

Ama tek yol kooperatif değil, tek yol güneş

Gelecek yazıda yeni önerilere yer vereceğim.

Y.E.S! Yapabiliriz

 

97-Alper-Öktem-300x194

 

Alper Öktem

Kanada Başbakanı Onur Yürüyüşü’nde

trudeauKanada Başbakanı Justin Trudeau, ülkesinde Onur Yürüyüşü’ne katılan ilk başbakan oldu. Kanada hükümeti ayrıca kimliklere nötr cinsiyet seçeneği getirmeyi planlıyor.

Justin Trudeau, Pazar günü Toronto’da düzenlenen Onur Yürüyüşü’ne katılarak, ülke tarihinde başbakanlar arasında bir ilke imza attı. Genç başbakan katıldığı Onur Yürüyüşü’nde gökkuşağı renklerindeki bayrağı da salladı.

Kanada’daki Onur Yürüyüşü’nde, ABD’de Orlando’daki eşcinsellerin gittiği gece kulübüne düzenlenen saldırıda hayatını kaybeden 49 insan için de saygı duruşu yapıldı.

Kanada Başbakanı, hükümetin ülke genelindeki kimliklerde nötr cinsiyet tanımlaması üzerinde çalıştığını açıkladı. Trudeau, kimliklerde kadın- erkeğin dışında cinsiyet hanesinde yazılacak bir üçüncü seçenek üzerinde çalıştığını ifade etti.

Kanada’nın Ontario Eyaleti’nde Haziran ayı sonunda ehliyetlerdeki cinsiyet hanesinin boş bırakılabileceği kararlaştırılmıştı. Avustralya, Yeni Zelanda ve Nepal’de vatandaşların halihazırda kimliklerde cinsiyet hanesini boş bırakma hakları bulunuyor.

 

Kaynak: Deutsche Welle

Bağdat patlamasında ölü sayısı 200’den fazla

Irak’ın başkenti Bağdat’ta Cumartesi gecesi IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) tarafından sivilleri hedef alan bombalı saldırıda hayatını kaybedenlerin sayısının 200’den fazla olduğu açıklandı.

Fransız haber ajansı AFP’ye bilgi veren Iraklı yetkililer ölü sayısının 213’e ulaştığını, 200’den fazla kişinin de yaralandığını belirtti.

bağdatSayılar resmi makamlar tarafından da teyit edilirse, olay Irak tarihinin en kanlı intihar saldırısı olarak kayıtlara geçecek.

Irak’ta 3 gün ulusal yas ilan edildi

Saldırı sonrası ülkede 3 gün ulusal yas ilan eden Irak hükümeti, Bağdat’a girişlerde güvenlik önlemlerinin artırılacağını açıkladı.

Saldırı, Cumartesi gece yarısı, Bağdat’ın merkezindeki Karada mahallesinde bir restaurant ve alışveriş merkezinin yakınlarında düzenlendi.

Bomba yüklü araçla yapılan saldırı sırasında sahur vakti öncesi dışarıda bulunanlar nedeniyle caddenin kalabalık olduğu belirtilmişti.

Patlama ardından caddedeki bazı binalar alev aldı. Yangın söndürme çalışmaları Pazar günü de devam etti.

Ölenler arasında birçok çocuk da var.

Başbakan Abadi protesto edildi

İkinci bir saldırı ise kentin kuzeyinde yer alan ve yine ağırlıklı olarak Şiilerin yaşadığı bir mahallede düzenlendi. Bu saldırıda da en az beş kişi öldü.

IŞİD Karada’daki saldırıyı üstlendi. Saldırının düzenlendiği yeri ziyaret etmek isteyen Irak Başbakanı Haydar el Abadi ise protestoyla karşılaştı.

Bir grup, Abadi’nin olay yerine gelen konvoyuna taşlarla saldırdı. Göstericiler Abadi’ye “Hırsız” diye bağırdı.

IŞİD, Irak’ın Musul kentinin içinde bulunduğu Kuzey ve Batı bölümünün büyük kısmını hala elinde tutuyor.

Ancak Irak güçleri geçen hafta Felluce kentini IŞİD’den geri almıştı.

Suriye’nin kuzeyinde ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri’nin IŞİD’in elinde bulunan Menbic’e yönelik operasyonu ise sürüyor.

 

BBC

Yeniden, hem de dışarıdan! – Şebnem Korur Fincancı

İçeride her gün sayfalar doldururken, üç günde yazıya nasıl başlayacağımın kararsızlığı ile baş başa kalakaldım. Sevgili meslektaşım, kardeşim Osman Öztürk’ün yazdığı gibi gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni, sevgili Fatih Polat’ın 13 yıl önce bizi “keşfetmesi!” bir yandan kendimizle ve toplumla yüzleşme, sorgulama alanı yarattı bizim gibi alan dışından olanlara gündeme kıyısından ilişme olanağı vererek ya, daha da önemlisi okumak gibi yazmanın da tadına varmamızı sağladı doğrusu. Gene de amatörlük işte, başlamak ara verince zor oluyor. Hele hücredeyken, günde 3-5 sayfa yazmazsam sözcükler içimden taşacakmış gibi hissederken, hapishane günlüklerimi tanıklıklarımla doldururken daha koğuşa geçmemle başlayan insan sıcağı ve o muhteşem kadınların kucaklaması, sesi sözün önüne geçiriverdi. Üstüne apar topar kapının dışına koymalarıyla birlikte, dışarıdaki dayanışmanın gücüne ilk elden tanıklık nefesimi kesti, duvarın ardında da umudumuzu pekiştirecek denli hissetmemize rağmen…

Sözümüzün umulmadık menzile ermesine yol açtıkları için teşekkür mü etmeli, Özgür Gündem ile dayanışmayı büyütmelerine şükran mı duymalı bilmem ama eminim bizi korkutma, sindirme girişimlerinin bumerang gibi dönüp onları vurması yeter onlara!

Hiç bitmeyen bir şiddet sarmalının orta yerinde dayanışma ruhumuza merhem olsa da, şu bir yıl içinde bombalarla parçalanan yüzlerce beden, ruhu paramparça binlerce insan, tanklarla yerle bir olan evler, namluların ucunda yok olan binlerce genç, yaşlı, çocuk kadın ile asıl olarak parmaklarımızın arasından hızla kayıp giden geleceğimiz hiç hız kesmedi biz tutsak edildik diye. Ahmet Nesin, Erol Önderoğlu ve benim tutsaklığımızın bu karanlık tablo içinden bir ışık huzmesini dünyaya sızdıran köşesinde dayanışmanın renkliliği ise umudumuz oldu.

Yerimin mahpushane olmadığı, dışarıda mücadeleye devam etmem gerektiği öğüdüyle uğurlandığım Bakırköy Kadın Hapishanesi eminim o çok şaşırtıcı kadın dayanışması ile diğerlerinden çok daha farklı ve olumlu özellikler barındırsa dahi, hiçbir insanın yeri mahpushane olmamalı ve onarıcı adaletin tüm adımları insanca yaşayacağımız bir toplumsal dönüşümün güçlü adımları ile birlikte zaman geçirmeksizin ileri, daha ileri taşınmalı.

Şunu ifade etmeliyim ki, duvarın bu tarafı ya da diğer yanı değil bizi özgür kılan! Özgürlük tüm baskılara, kısıtlamalara karşı hakikati söyleme inadımızda, o hakikati hayatlarımızın orta yerine taşıma kararlılığında. Nerede olursak olalım fark etmez. Hakikati arama inadımı tahmin ettiğimden çok daha fazla ve çok renkli, çok boyutlu bir uzama ulaştırabildiğimi görmek de bu mahpusluğun en iyi yanlarından biri oldu açıkçası. Zaman zaman tüm yaşananlar karşısında etrafımızı saran sessizlik, sevdalısı olduğum fantastik edebiyatın ruh emicileri gibi gücümüzü soğurmaya çalışsa da, içten tepmeli motorumun sınırlarını zorladığı bu dönemde tam yerinde ve zamanında bir müdahale ile tazelendik, güç kazandık. Ruh emicileri karanlık köşelerine geri gönderdik ya, rehavete kapılmamak gerekiyor. İçeride tutsak onlarca gazeteciyi, avukatı, siyasi mücadele yürüten binlerce insanı da almak, ölümleri durdurmak üzere direngen bir dayanışmayı daha da yaygınlaştırmak boynumuzun borcu.

Sesimizi söze, sözümüzü dirence dönüştüren özgürlüğün ve hakikatin peşinde büyüteceğimiz dayanışmalara selam olsun!

Şebnem Korur Fincancı
Şebnem Korur Fincancı

[Kuşlar, Orman ve Ben] Okul

Türkiye’de doğa ve insan konularının yakın tarihinde tanıklıklar

Güneşin Aydemir

3

OKUL

Ben de gelmek istiyorum zırt diye TaTuTa’ya, Doğal Hayatı Koruma Derneği’ne ama olmuyor, düşünmeye başlayınca, herşey ilk nasıl başlamıştı diye geriye doğru gidince bir sürü şey çıkıyor.

Bence okulda fasulye filizlendirmek şahane bir şeydi. Bir fasulyeyi ıslak pamuğun içine koyup çay tabağında suluyorsunuz ve içinden bir filiz çıkıyor. Onu beklemek bir heyecan.

Ankara’da 4. Cadde’deki evin balkonunda civciv beslediyseniz bayağı eğlenmişsinizdir. Hele bir de apartman görevlisi aile Niksar’lı ve süper çalışkan, girişimci insanlar olunca, apartmanın arka bahçesi ve devamındaki boş tarla (belediyeye ait) ufak bir çiftliğe dönüşmüşse bir çocuk olarak keyfinize diyecek olmayabilir. Şeref Efendi’nin erkek çocuğu ararken bulduğu 5 kızı vardı boy boy. Karısı çok sakin bir kadındı. Arka bahçede kara lahana, soğan sarımsak ve bilimum sebzeleri ekiyordu. Üst kottaki boş alanda da kümes vardı. Bir ara burada dana olduğunu da hatırlıyorum. Bahçede dikilmiş olan kayısı ve vişne ağacından yiyorduk hep birlikte. Şeref Efendi’nin kızları ile arkadaştım ve her yanım yara bere içindeydi, tüm gün sokakta olmaktan. Bu aile arada bir Ankara’nın yüksek tepelerine çıkar madımak ve çeşitli bitkiler de toplardı. O bahçe şu anda apartmanın otoparkı olarak kullanılıyor. Arkadaki boş arsada bir devlet lojmanı var. Başka binalar da. Oysa ki çocukken evimizin ufka bakan balkonundan Konya asfaltında batan güneşi görebiliyorduk.

Yıl. 1978-79 falan. Tam 12 Eylül öncesi, ortalık çok karışık. Bizim apartmanın bulunduğu caddeyi sağcılarla solcular sınır ilan etmişler ve biz solcuların himayesindeymişiz. Yaz akşamlarından birinde caddenin karşısında kulaktan kulağa oynuyoruz. Ve hepimizin anneleri bizi artık eve gelmemiz için çağırıyor. Ve biz uzatma koparma peşindeyiz. Birden ne olduysa oldu genç biri hızla önümüzden geçti ve “hemen evinize haydi naş” dedi. Sonra bir başkası beni kucakladı ve yolun karşısına geçirdi. Yolun ortasında arkamızdaki bir aracın ön camının tuzla buz eden bir patlama oldu. Ben eve doğru koşarken herkes camlardan dışarı uğramıştı. Büyüklerin gerçekliği ile ilk karşılaşma olabilir. Bu kadar detaylı hatırladığıma göre etkisi büyük olmalı.

Biz bir de çok fazla pikniğe giderdik. Kızılcahamam Ormanına veya Beynam ormanına. O ormanların ulu ağaçlarını ta o zamanlardan hatırlıyorum. Yıllar sonra o ormanlarda elimde dürbün, 40 cm karın içinde bir baştankara peşinde saatlerce dolaşacağımı nereden bilirdim.

92

 

Yıllar böyle geçiverdi. Ben bu süre içinde doğa ile ilgili bir bölüme gitmek istediğimi gayet net biliyordum. Üstüne ne istemediğimi de. Mesela tıp istemedim, diş hekimliği hele hiç. Hatta üniversite sınavından bir hafta önce diş hekimine gittik annemle. Adam bana hangi bölümü istiyorsun diye sordu. Ve ben şöyle cevapladım: “diş hekimliği istemiyorum”. Nedense?

Peki ne oldu? Nedense ilk tercihlerime tıp, diş hekimliği vesaire yazdım. Ufaktan mahalle baskısı sebebiyle. Niyeyse yazmamayı düşünmedim bile. Ve diş hekimliğini kazandım. İnsan büyük konuşmayacak hayatta. Yarım dönem de devam edip emin oldum istemediğime bir kez daha. Kaydımı sildirdim ve tekrar sınavlara gireceğimi herkese beyan ettim. Teslim oldular.

Hacettepe Biyoloji. Meraklı ve açık biri için harika bir yerdir. Her çeşitten insanın her çeşitten konuyla uğraştığı, türlü çeşit dedikodu, entrika, duygu selleri yaşanan, hikayesi, eğlencesi bol bir okul. Ayrıca benim dönemimdeki arkadaşlarla da ortam daha bir güzeldi. Şimdisini pek bilmiyorum. Belki her bölüm böyledir de işte kuzguna yavrusu misali benim yazdıklarım.

Bu yazı dizisinin istikametini gösteren konunun başlangıcı işte bu yıllara (1989-1993) denk geliyor.

Devam edecek….

91-güneşin-aydemir-150x150

 

Güneşin Aydemir

Beşiktaşlılar Ihlamur mesiresi için ayakta

İstanbul, Beşiktaş ‘ta bulunan Ihlamur parkı civarındaki yaklaşık 12 dönümlük yeşil alanın paravanlarla çevrilmesine mahalle halkının tepkisi büyüyor.

93

ıhlamur22İçinde tarihi eser niteliğindeki 230 senelik kitabelerin, su yollarının ve anıtsal ağaçların bulunduğu alan Seba İnşaat tarafından yüksek paravanlarla çevrilmesi ve “özel mülktür” levhasının asılması üzerine Beşiktaşlılar Ihlamur Parkı Dayanışmasını oluşturdular. Beşiktaş Belediyesine yaptıkları başvurunun söz konusu alanın özel mülk olması nedeniyle sonuçsuz kalmasına tepki gösteren halk gece gündüz nöbete başladı. Tarihi mirasın özel mülkiyete tabii olamayacağını savunan semt sakinleri belediye Başkanı ve yetkililer için suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladılar.

Osmanlı zamanından beri mesire yeri olarak kullanılan alanın kamulaştırılması için karar alındığı halde kamulaştırma bedeli için maddi kaynak yetersizliği gerekçesini kabul etmeyen mahalleliler Beşiktaş Belediye Başkanına kaynak oluşturmak için ne yaptığını soruyorlar.

ıhlamur dayanışması Halkın her akşam 19 00’da alanda toplandığını söyleyen Ihlamur Parkı Dayanışması  CHP’li Beşiktaş Belediye başkanı Murat Hazinedar’ı da parka çağırarak parkın geleceğiyle mahalle sakinleri ile ilgili yüz yüze konuşmasını istiyorlar.

 

 

Yeşil Gazete

Orkinosları ve Ingrid Bergman’ı seviyorum – Ercüment Gürçay

Bugünlerde nereye baksak ölümün görüntülerini görüyoruz.

Doğada her zaman bir varlığın ölümüne hükmeden bir başka varlık vardı. Hayvanlar genellikle kendisinden daha zayıf ve başka türden olanı (genellikle beslenme amaçlı ve ihtiyacı kadar) öldürüyor. Doğadaki varlıkları kendisine sunulmuş bir “kaynak” olarak gören insan ise tüm canlıları ve aynı zamanda kendi türünü de acımasızca öldürebiliyor.

Magma dergisinden Özcan Yüksek’ in “…Bir ispermeçet balinası olan Moby Dick bugün kitlesel olarak can veriyor. Belki son nefesinde kıyıya gelerek Herman Melville’ i arıyor. Kuzey Avrupa kıyılarına onlarca ispermeçet balinası vurdu, hepsi de açlıktan ölmüş, mideleri plastik çöple dolu. O balinaların üzerine grafiti yazanlar mı istersin, selfi çektirenler mi!” haberi üzerine geçen ay izlediğim bir filmden kurguladığım bir kısa bölümle birlikte bir başka deniz canlısının, Orkinosların yaşadıklarına dikkat çekmek istiyorum.

Sinemada “Yeni Gerçekçilik” akımının en önemli yönetmenlerinden Roberto Rosselini’ nin “Stromboli” filmi, Kuzey ülkelerinden gelip Amerika’ ya gitmek hayaliyle İtalya’ da bir mülteci kampına yerleşen ve Amerika hayali suya düşünce geriye, ülkesine dönmemek için Sicilya’ nın kuzeyinde aynı isimli volkanıyla tanınan küçük Stromboli Adası’ ndan yoksul bir balıkçıyla evlenmek zorunda kalan bir kadının hikâyesini anlatıyor.

Sinemasal açıdan görüntüler şiirsel.

Ama bugün birçok deniz canlısının nesli tehdit altında. Denizlerin en hızlısı Orkinos’ ların da sayısı giderek azalıyor...

Saatte 50 mil hıza ulaşabilen denizlerin bu en güçlü, en hızlı canlıları, göçmen Atlantik Orkinosları her yıl Nisan ayı ortalarında yumurtalarını bırakmak için Akdeniz’ e de geliyorlar. En çok havyarlı olduğu bu dönem avlanmaları için de en kolay zaman. Açık denizlerin bu güzel canlıları üremelerine fırsat verilmeden İspanya, İtalya ve Fransa kıyılarında olduğu gibi Akdeniz’ de (özellikle Türkiye-Kıbrıs arasındaki bölgede) bizim balıkçılar tarafından yaygın bir biçimde avlanıyorlar ve uzun yıllardan beri süren bu aşırı ve yasa dışı avlanma nedeniyle bugün Orkinoslar tükenmenin eşiğindeler.

Tuna Cage, Turkey. Med Tuna Campaign, Esperanza, 2006.

1950′ lerde Akdeniz çok cömertmiş. Filmde gördüğünüz devasa orkinoslar bugün artık yoklar. Daha küçüldüler ama ne gam! Yakalarsın, mayıstan aralık ayına kadar 4-6 ay Ege’ de Çeşme, Karaburun ve Urla Gerence körfezinde ve Antalya, Gazipaşa’ da denize kurduğun Orkinos “semirtme” çiftliklerinde, dar kafeslerin içerisinde 4-6 ay bekletir ve onlar için avlanan daha küçük tonlarca balıkla, antibiyotik destekli yemlerle besleyerek yağlanmasını, kilo almasını, semirmesini sağlarsın. Bu sürede boyları 5-6 metreye ve ağırlıkları ise 900 kilograma kadar çıkar ve al sana hasat edilmeye hazır iri Orkinos’ lar!

2016 yılında yayımlanan MAVİ YÜZGEÇLİ ORKİNOS BALIKLARININ AVCILIĞI, TAŞIMACILIĞI, BESİCİLİĞİ, İHRACAT VE İTHALATINA İLİŞKİN 2016 YILI UYGULAMA GENELGESİ ile 1246 ton Orkinos avlanabilecek. Oysaki bugün altı şirketin işlettiği bu çiftliklerin toplam kapasitesi 4000-5000 ton civarında. Kapasiteyi doldurmak amacıyla yasa dışı avcılık teşvik ediliyor ve yapılıyor. Yurt dışından ithal edilen balıklarla da stoklar tamamlanıyor.

Aralık ayı ile birlikte havuzlarda semirmiş balıklar yakalanıyor ve kesimler de çoğu zaman bu havuzlarda yapılıyor ve kanları denize akıtılıyor. Bu etin lezzetini arttırmak için izlenen bir yöntemmiş. Şirketler kesimi gemilerde yaptıklarını iddia etseler de 2014’ de Çeşme köylülerinin kıyıya vuran balık kafaları ve kanlarından şikâyet ettiklerini duymuştum. Yem atıkları ve dışkıların dip yapısında biriktiğini ve zaman içerisinde oradaki habitatın bozulmasına, deniz canlılarının yaşam alanlarının bitmesine neden olduğunu anlatıyorlardı.

A tug towing a tuna cage between fishing grounds in Libya and tuna farms in Sicily. Greenpeace is calling on the countries of the Mediterranean to protect bluefin tuna with marine reserves in their breeding and feeding areas.

Bu çiftliklerin kurulduğu alanların dünyada belli kriterleri var: İnsan yaşamayan yerlerde, çok kuvvetli akıntı alan denizlerde ve iki yılda bir yerini değiştirmek şartıyla Orkinos çiftçiliği yapılabiliyor ve genellikle orkinoslar yetiştirilip yeniden doğal yaşam alanlarına, denizlere bırakılıyor. Bizim karasularımızdaki çiftlikler üreme çiftlikleri değil ne yazık ki, semirtme çiftlikleri ve Türkiye’ de bunun bir yasası yok, denetleme mekanizmaları da henüz kurulmadı. Sadece çiftliklerin denizde yarattığı kirliliğe karşı göstermelik bazı uygulamalar var.

Geçmiş yıllarda Greenpeace’ in eylemleriyle bu mesele kamuoyunun gündemine taşınmış ve yumurtlama alanlarının acilen deniz rezervi ilan edilerek, koruma altına alınması gereğine dikkat çekilmeye çalışılmıştı. Greenpeace sürdürülebilir akukültür kriterlerine uymak şartıyla, deniz ekosistemine zarar vermeyecek, denizde ve kıyıda yerel habitatı etkilemeyecek, başka deniz canlılarının yaşamını riske sokmayacak ve kullanılan yeminden yetiştirilen balık türüne kadar bu özellikler gözetilerek işletilecek balık çiftliklere karşı değil. Greenpeace, özellikle çiftliklerden kaçan balıkların hastalık riski taşıyabildiğine ve oraya ait bir tür değilse yerel ekosistemde bozulmalar yaratacağına da özellikle dikkat çekiyor.

Her yıl sadece Japonya’ ya sushi ve sashimi yapılarak tüketilmek üzere 3000 ton Orkinos satıyoruz. Orkinos’ un kilosu 20 Dolardan alıcı buluyor. Her yıl 60 milyon dolar denizlerin-doğanın tükenmesi hiçe sayılarak 6 şirketin kasasına giriyor.

89

İnsan denen yaratık sadece hem cinslerine değil, doğadaki diğer canlılara da acımasızca şiddet uyguluyor. Tüketiyor ve aynı zamanda da tükeniyor. Bizler de oturmuş olanı biteni sadece seyrediyoruz, bazılarımız ispermeçet balinasına yaptığımız gibi cansız bedenlerine grafiti yazıp, selfi çektiriyoruz. Oysaki kıyıya vuran ispermeçetler sadece Herman Melville’ i aramıyorlar. Deniz çiftliklerinden bize çığlıklarını duyurmaya çalışan Orkinoslar gibi onlar da bizlere, bu gezegeni bu hale getiren insanoğluna ve insan kızına son bir umutla ulaşmaya çalışıyorlar. Bizlere tükenenin sadece kendileri olmadığını, onlarla birlikte milyonlarca yılda oluşan tüm gezegen için de alarm çanlarının çaldığını hatırlatmaya çalışıyorlar.

Orkinoslar için bugün de bir şeyler yapılabilir. Daha önce 2002’de, Çanakkale Assos’taki dalış yasağı olan Kadırga koyuna orkinos havuzları kurulması üzerine çevre köylüleri, başlattıkları hukuki mücadeleyi kazanmış ve havuzlar kapatılmıştı.

***

Sahnenin sonunda Ingrid Bergmann, balıkçı eşinin “…avı nasıl buldun?” sorusuna cevabı benim de bugün yaşadığım duyguları anlatıyor: KORKUNÇ!

86

Orkinosları ve İngrid Bergman’ ı seviyorum…

89-Ercüment-Gürçay

 

 

Ercüment Gürçay