Ana Sayfa Blog Sayfa 3411

Dünyanın en tatlı eşek arısı Aziz Nesin

Egemenler elleri yağda ve balda sefa sürerken, Aziz Nesin sivri dili ve sivri kalemiyle

tepelerinde dolanıp duran, tatlı iktidarlarını zehir eden, sivri iğneli bir eşek arısıdır.

Ölümünün 21. yılında büyük ustasıyla sevgiyle anıyoruz

***

Aziz Nesin’in romanları, şiirleri, oyunları varsa da öyküleriyle daha doğrusu ironik öyküleriyle ön plana çıkmıştır. Aslında ‘ön plana çıkmak’ eksik bir tanımlamadır, zira o türe kendi adını vermiştir. Ülkemizde kimi olaylar için ‘Tam Aziz Nesin Öyküsü’ denir ve herkes de daha öyküyü dinlemeden bıyık altından gülmeye başlar. Bu öykülerde durum komedisi ve kara mizah öğeleri ağır basar.

Nesin’in öyküleri gücünü gerçekliğinden alır. Yaptığına ülkemizin absürt gerçekliğini yazıya dökmek diyebiliriz. “Bilindiği gibi, iki yıl önce, yurdumuzda bitakım reformlar yapılması için karar alınmıştı. Ancak bu kararın alınmasından iki yıl sonra, reform tasarılarına başlanması yolunda çalışmalara girişilmesi için ortamın hazırlanmasının gerekli olup olmadığı üzerine tartışmaların yürütülmesi düşünülmeye başlanmıştır.” (En Güzel Sermaye Özel Sermaye – Ah Biz Eşekler)

Ancak bazen gerçeklik öylesine absürtleşir ki, bu saçmalığı Aziz Nesin bile öyküleştiremez. Zira edebiyatta absürtlüğün bir sınırı, kendi içinde tutarlılığı ve gerçekliği vardır. Oysaki gerçek hayat sınırsız bir saçmalık sunabilmektedir. Einstein’ın dediği gibi iki şeyin sonsuzluğundan şüphe yoktur, evrenin ve aptallığın. Ama evrenden o kadar da emin olamayız.

İlk söylediği dönemde büyük tepki çeken, Türk halkının % 60’ı aptaldır, sözünü gelen tepkiler üzerine düzelterek, % 70’e çıkartmıştır. Başta tepki duyulan bu söz zamanla halkın kendisini hariç tutarak bellediği bir diskur aracına dönüşmüştür. Tıpkı Biz Adam Olmayız kitabının aynı adlı öyküsü gibi. Herkes bu ülkenin neden adam olamayacağını söylemekte, ancak eleştirdiği şeyleri bizzat kendisi yapmaktadır.

aziz nesin 2

            Aziz Nesin öyküleri yalın ve basittir. Anlamak için üzerinde uzun uzun düşünmeyiz ama anladığımız zaman anlatılanlar üzerine uzun uzun düşünmek gerekir. Öyle ki ilköğretim beşinci sınıfta okuyan 10 yaşındaki bir öğrenci de anlayıp, keyif alabilmektedir, 60 yaşındaki edebiyat profesörü de. Gülmek, keyif almak, iyi hoş da, bu öyküler aynı zamanda ders çıkarılsın diye de yazılmıştır. ‘Aynı bizi anlatmış, valla bravo!’ deriz demesine ama aptallığı sahiplenmediğimiz gibi açıkça verilen dersi de görmezden geliriz. Gene de Aziz Nesin, toplam uzunluğu boyunu aşan kitaplar yazmaktan vazgeçmemiştir. Bunu da esprili diliyle şöyle anlatmıştır: “Hayatım boyunca boyum kadar kitap yazdım ama beni sevmeyenler buna da mazeret bulup, onun zaten boyu kısaydı diyebilirler.” Kendisi dâhil her şeyi eleştiren, sorgulayan ve dalgasını geçebilen bir yazardır. Öyle ki 1934 yılında Soyadı Kanunu çıktığında herkes kendine en güzel soyadlarını yakıştırırken Aziz, herkes ‘Nesin’ diye çağırdıkça ne olduğunu düşünüp kendine gelmek için bu soyadını seçmiştir.

Aziz Nesin’in en belirgin özelliklerinden biri de öykülerindeki tekrarlamalı anlatma tekniğidir. Aynı olayı aynı şekilde ya da ufak farklarla, farklı kahramanların başından geçirerek adeta okurun beynine kazır. Başka yazarlarda sıkıcı durabilecek olan bu teknik yazarın tatlı dili ve kıvrak kalemiyle keyifli bir oyuna dönüşür. Hemen her öyküsünde bu duruma az ya da çok rastlarız. Öyle ki bazılarında satırı satırına aynı cümleler yazılırken tek değişiklik kahraman olur. (İnsan Olun Yavrularım – Memleketin Birinde, İlerleyelim, Yükselelim, Kalkınalım – Hoptirinam vs.) Bazıları ise ufak farklarla absürtlüğü kuvvetlendiren tekrarlamalarla yazılır.

azizname 18201-Nah-Kalkiniriz

            Aziz Nesin’in yazdıklarında çok sağlam toplumsal eleştiri vardır ve egemenleri korkutan; hapis yatmasına, kitaplarının yasaklanmasına, çıkarttığı dergilerin kapatılmasına sebep olan budur. Bir boks maçıyla anlatacak olursak; maç boyunca kısa boylu tüysıklet boksör kelebek gibi uçarak, dev gibi ağırsıklet rakibinin etrafında döner durur. Dev boksör, nefes bile almadan yumrukları sallar ama biri bile rakibine değmez, maçın sonundaysa sivri dilinden ve kaleminden çıkarttığı aparkatla, arı gibi sokan tüysıklet olur. Halkın anlamadığı ciltler dolusu kitabın yapamadığını, beş on sayfalık öykülerinde başarır. Okura sistemin defoları, potlarını, söküklerini gösterir. “…(Bizim düdüklü tencerelerimiz) her bakımdan yabancı mallardan üstündür. Yalnız dediğim gibi malzeme bulamıyoruz. Çok şükür memleketimizde düdük çok, fakat tencere yok. Şimdi biz buna bir çare düşündük. Yalnız düdük yapıp piyasaya çıkartıyoruz. İsteyen tenceresini kendi alır, yemeğini pişirir. Arasıra gider bakar, yemek pişmişse düdüğü öttürür, yemek pişti diye haber verir. Bu suretle düdüklü tencere sahibi olur.” (Düdüklü Tencere Fabrikası – Fil Hamdi)

Aziz Nesin, alttan alta çaktırmadan, lafını karnından söylenen tatlı su yazarları gibi değildir. Baskı dönemlerinde ortadan kaybolup, ortalık sakinleşince yazdıklarının alt metninde aslında egemenleri yerden yere vurduğunu iddia eden şifreli yazan, sahte demokrasi havarilerinden de değildir. Sözünü sakınmadan, açıkça, doğrudan, eleştiri dozu yüksek olarak; aydınlar, egemenler ve halkın hemen anlayacağı biçimde cesurca söyleyen gerçek bir demokrasi kahramanıdır. Egemenler elleri yağda ve balda sefa sürerken, Aziz Nesin sivri dili ve sivri kalemiyle tepelerinde dolanıp duran, tatlı iktidarlarını zehir eden, sivri iğneli bir eşek arısıdır. Deliler Boşandı, Yeşil Renkli Namus Gazı, Zübük, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz ve daha yüzlerce öykü ve romanında eleştirisini sansürlemeden yapmıştır.

Aslında Sayın Başkan Hoobert iyi insandı. Sayın Başkan iyiydi ama, ne yazık ki çevresindekiler kötüydü. Nedense bu iyi başkanların çevresini de hep kötü kişiler alıyordu… Sayın Başkan halkını da seviyordu. Sevilmeyecek gibi bir halk değildi ki. Öyle halkı babam da sever. Vur ağzına, al lokmasını. Vur sırtına, al hırkasını. Gık demez, hık demez, hak demez, hukuk demez bir halktı.” (Uygarlık Tarihinden Bir Sayfa – Kalpazanlık Bile Yapılamıyor)

zubuk-202x300 aziznesin-kitaplari

            Aziz Nesin’e neden ve nasıl bu kadar çok hikâye yazdınız diye sorulduğunda, “Ben ailemi geçindiriyorum, 4.000 hikâye yazdıysam, ailem iki çocuk bi hanım olduğundandır, daha kalabalık olsaydık belki 9.000 hikâye yazmam gerekirdi,” diye gene esprili ama altında ciddi eleştiri bulunan bir cevap vermiştir. (Yazarın iki evliliğinden üç erkek bir kız dört çocuğu bulunmaktadır.) Aslında bu cevap hayli eksiktir, zira kurduğu vakıfla eğitim olanağından yoksun yüzlerce çocuğun; tükettiğinden çok üreten, toplumsal sorumluluğu olan, özgüvenli ve özverili, kendini sürekli geliştiren, kendine ve dünyaya eleştirel gözle bakan, topluma yararlı bireyler olarak yetişmelerini sağlamıştır. Ölümünden 20 yıl sonra dahi, kitaplarının telifleriyle bunu sağlamaya devam etmektedir. Aziz Nesin’in mezarı vakfın bahçesindedir ve başında mezar taşı bulunmamaktadır. Hep istediği gibi üzerinde çocuklar koşup oynamaktadır.

aziz nesin

            Aziz Nesin, Bir Gün şiirinde yazdığı gibi, bir gün memleketi bırakıp gitmiştir. Ama memleket yokluğunda -onun gibi tatlı bir eşekarısı da kalmadığından- daha da derin uykulara yuvarlanarak, fosur fosur uyumaya devam etmektedir. Aziz Nesin’in Uyusana Tosunum kitabının sonuna gelip, İnsanlar Uyanıyor’u okumaya başlamamız dileğiyle…

Bir gün bu memleketin yanağına öpücük, / Başucuna da bir not bırakıp gideceğim:

“Öyle güzel uyuyordun ki, / Uyandırmaya kıyamadım…”

Not: Bu yazı daha önce Kurşun Kalem dergisinde yayınlanmıştır. 

36-Mehmet-Fırat-Pürselim

Mehmet Fırat Pürselim  

Cicim ayları bitti, doğadan ürkme faslındayım

Geçen hafta, Küçükkuyu’ya gitmek için bindiğimiz minibüsteki bir kadın, yolda inen arkadaşına ‘Hadi yılandan çıyandan uzak durun‘ dedi. Birden kendimi Beşiktaş-Taksim dolmuşunda hayal ettim (İçses: Kalabalık yerlere gitme, metroya binme!)

Ben yılan yerine şehir şiddetinden korkuyorum, gündemlerimiz ne kadar farklı…

Geçen sene Çamtepe’deki Doğa Gözlem Okulu tanışma çemberinde bir arkadaşımız, seyahat etmeyi çok sevdiğini, çok fazla çadırlı kamp yaptığını ve zamanla doğadan ürktüğünü fark ettiğini söylemişti. Ben bu korkusunu o zaman anlamlandıramamıştım.

Şimdi anladığımı düşünüyorum. Meğer doğayla sandığımdan daha mesafeli bir ilişkim varmış. Burada doğadan, doğa olaylarından, hayvanlardan imtina etmeyi, kendimden hiç ummadığım bir temkinle hareket etmeyi öğrendim. Arı deyip geçemiyorum, yüzlercesini bir arada gördükten ve arıcılardan bazen günde 100-200 tanesi tarafından şişlendiklerini dinledikten sonra. Arı iğnesi yedim birkaç kez, alerjim yok ama birkaç tanesini aynı anda yemedim… Böyle bir durumda başıma ne geleceğini, ne tür zorluklar yaşayacağımı bilememek bana korku verdiği kadar, kendimi koruma ve doğaya olabildiğince uyum sağlamam konusunda güç de veriyor.

82

Pencere pervazlarına sıkışmış ölü akrepler bulunca, ayakkabılarımı, içini kontrol ettikten sonra giyme, elimi çantamın içine daldırırken iki kere düşünme ihtiyacı duyuyorum.

83

Her yerimizden örümcekler fırlıyor. Ormanın içinde yaşarken bu karşılaşmalar çok normal, alışkınım ama mesela Sarı Efe denen bir tür var ki (Böğü/böğ de deniyor), kendinden önce ismi endişe salıyor zaten. Görünce de “Anam bu ne?!” deyip yolu açıyorsunuz, öyle bir heybetli yürüyor ki! Diğer örümceklerden farklı olarak 8 yerine 10 bacaklı ve öndeki iki bacağı akrep kıskaçları gibi.

Sarı Efe'yi gördüğümüz yerde kavanozlayıp, biraz inceleyip ormana salıyoruz. Bacakları çok tüylü ve vantuslu. Sanırım o vantuslarla avının beynini emiyor!
Sarı Efe’yi gördüğümüz yerde kavanozlayıp, biraz inceleyip ormana salıyoruz. Bacakları çok tüylü ve vantuslu. Sanırım o vantuslarla avının beynini emiyor!

En az Sarı Efe kadar haşmetli çıyandan da bahsediliyor sıkça, henüz tanışmadık kendisiyle ama son ziyaretçimiz bir yavru yılan oldu. Düşük bütçeli bir belgesel çekilebilir burada bir gün içinde.

"Benim mekandasınız ama yine büyüklük bende kalsın" dedi.
“Benim mekandasınız ama yine büyüklük bende kalsın” dedi.

Bundan sonra merak ettiğim meyvelerin, yaprakların tadına bakmayacağım muhtemelen, tesadüfen kötü bir şey yaşamadım ama bazıları zehirli çıkıyor; birkaç ay önce yediğim tespih ağacı meyvesi gibi. Cahil cesaretinin görünmez koruması altında olsam gerek.

Şimdi tekrar Küçükkuyu’ya inen minibüsteyim ruhen. Hadi yılandan çıyandan uzak durayım bari ben.

86-Ceylan-Yurdakuler

 

Ceylan Yurdakuler

UNESCO’ya ‘Sur’ mektubu: İnsanlık mirası tahrip ediliyor

surİstanbul’da yarın toplanacak UNESCO Dünya Miras Komitesi’nin 40. Oturumu öncesinde Avrupa Kültürel Mirası Koruma Örgütleri Federasyonu olan Europa Nostra’nın Başkanı Denis de Kergorlay, UNESCO Genel Müdürü Irina Bokova’ya hitaben mektup yazdı. T24.com.tr haber sitesine göre mektupta, başta tarihi Suriçi olmak üzere diğer bazı merkezlerde ilan edilen sokağa çıkma yasağı ile yaşanan çatışmalarda can kayıplarının yanı sıra yüzlerce tarihi caminin, kilisenin, sivil mimari eserin uluslararası kurallar ihlal edilerek tahrip edilmesine dikkat çekildi.

Acele kamulaştırma tepkisi

Kergorlay, sözkonusu bölgelere dair alınan ‘kamulaştırma’ kararlarıyla birlikte artan kaygılarının toplantı gündemine alınmasını, yeniden inşa konusunda ise yerel dinamiklerle işbirliği içerisine girilmesini ve uluslararası uzmanlık desteği alınmasını istedi.

“8 Temmuz 2016” tarihli ve ‘Türkiye’nin Güneydoğusunda Kültürel Mirasın Tahribi’ konu başlığı taşıyan bu mektubunda Denis de Kergorlay, “Eylül 2015’ten beri çeşitli yerleşim yerlerinde, valiler tarafından uluslararası ve ulusal hukuka uygunluğu hayli tartışmalı, bir bölümü aylarca devam eden 60’tan fazla sokağa çıkma yasağı kararı alınmış olmasının ardından yaşanan çatışmalar, yüzlerce tarihi caminin, kilisenin, sivil mimari eserinin ve binlerce ev ve işyerinin kısmen ya da bütünüyle yıkımına ve yüz binlerce insanın evsiz kalmasına neden olmuştur” dedi.

Denis de Kergorlay, bu bölgelerde ikamet eden sivillerin yaşam ve haklarının korunması gibi uluslararası kuralların ihlal edildiğinin altını çizerek, bu durumun tümüyle kabul edilemez olduğu yönündeki görüşlerini paylaştı.

Başkanlığı Türkiye tarafından yürütülen Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Dünya Miras Komitesi’nin 40. Oturumu, 10-20 Temmuz 2016 tarihleri arasında İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

Oturumlarda, dünya genelinde Kültürel Miras Listesi’ne kayıtlı bulunan 1031 alandan 156’sının koruma durumu raporlarının incelenmesi ve Tehlike Altındaki Dünya Miras Listesi’nde bulunan alanların mevcut durumları ele alınmasının yanı sıra Türkiye’den de 10 yeni alanın kaydedileceği Geçici Liste gözden geçirilecek.

Kaynak: t24.com.tr

[Kuşlar, Orman ve Ben] Okul 2

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

4

OKUL – 2

Bizim okulda (Hacettepe Biyoloji) girdiğimiz derslerin yanında bir de “özel öğrencilik” diye bir kategori vardır. O sırada bölümde yapılan bilimsel çalışmalardan birinde gönüllü bir şekilde yardımcı olursunuz. Yapılan çalışmanın sahibi olan kişinin özel öğrencisi olarak çalışmanın gerektirdiği her ne varsa yaparsınız. Bu işler, laboratuar temizlemekten, literatür taramaya; kobay fare kesmekten mikroskopla doku tayini yapmaya kadar gider (itirafname kabilinden, evet pek çok kobay fare, kurbağa kesmişliğimiz vardır, Allah affetsin). Yapılan bu çalışma da en yüksek kredili derslere eşdeğer bir kredidedir ve not alırsınız. Dünyanın en güzel uygulaması aslında. Hala yapılıyor mu bilmiyorum. Ama üniversiteler için çok gerekli.

80

Malum ben de meraklı bir tazeydim o zamanlar! Okulda pestisitlerin memeliler üzerindeki etkilerini araştıran bir histoloji-toksikoloji araştırmasına özel öğrenci olarak yazdırdım kendimi. 1990 yazını hergün okula giderek geçirdim. Bana söylenen herşeyi harfien yerine getirdim. Okulda bu şekilde özel öğrenci olan ben tek de değildim. Başka arkadaşlarım da başka başka projelerde çalışıyorlardı. Ve okul başka bir boyut kazandı gözümde. Aralarda koridor sohbetleri, aynı laboratuarı kullanan diğer öğretmen ve öğrencilerle çeşitli muhabbetler derken çalıştığımız kattaki ekoloji bölümündekilerle de tanışma fırsatı doğdu.

***

Benim kuzenim (amcaoğlu) Yalçın, Akdeniz fokunun Türkiye kıyılarındaki durumu ve korunması ile ilgili çalışmalarla ilgilendi yıllarca. Geçmişte Akdeniz Havzasına yayılmış koloniler halinde yaşayan bu deniz (kıyı memelisi de diyorlar hem deniz hem de karada bulunabildiği için) memelisi elbette çağımızın makus kaderine ortaklık etmiş, yok olmayayazmış. Bunu fark eden bir grup Sualtı Araştırmaları Topluluğu – ODTÜ SAT- üyesi, bir çalışma grubu kurmuştu. Yıl 1987. Akdeniz Foku Araştırma Grubu (AFAG – bakınız: http://sadafag.org/ ). Bu insanlar foklar hakkında bayağı bir bilgi toplayıp saha araştırmaları yaptılar. Yetmedi, projeler yazdılar, uluslararası bağlantılar kurdular. Yetmedi, birkaç bölgede fokların korunması için pilot projeler yürüttüler. Yetmedi, Foça ve birkaç yerde balıkçıları, orada yaşayan halkı, herkesi bilgilendirmeden bilimsel veri toplamaya; balıkçılarla ilişkiden, yerel kurumlarla ilişkilere, kanunların uygulanması için çok katmanlı programlar yürüttüler. Yetmedi, Akdeniz Foklarının (ve aynı zamanda küçük kıyı balıkçısının ve balık popülasyonlarının da) korunması için eylem planları hazırladılar. Yetmedi, Önemli Fok Alanları diye bir kavramın literatüre geçmesini sağladılar. O dönemin parlak doğa korumacılarındandı her biri. Başarılı da oldular. Belki de kendilerini ne derece başarılı buluyorlar, onlara sormak lazım. Eminim güzel analizlerde bulunurlar.

Peki bütün bunların benim yazımla ne alakası var? Açıklayayım:

Bu zamanlardan birinde, yaptıkları saha araştırması sırasında bir mağarada bir fok kafatasına rastlarlar. Hayvanın yaşını merak ederler haliyle. Malum ben de biyoloji bölümünde okuyan hevesli bir insanım. Okuldaki hocalarla aram iyi, başka bölümlerden insanlar da tanıyorum. Lafı uzatmayayım, Yalçın kafatasını bana verdi. Ve “yaşını ölçebilecek biri var mı tanıdığın”, dedi. Ben de koridordan tanıdığım, o sıralarda (yıl 1990) ekoloji bölümü doktora öğrencisi Bülent Alten’e başvurdum. Sonunda kafatasının yaşını bulamadık, daha doğrusu elimizdeki imkanların buna elvermediğini anladık.

81

Elinde fok kafatası ile dolaşan öğrenci olarak dikkat çekmiş olacağım ki, bir gün koridordaki radyatörlerin üzerinde bir sınıf arkadaşımla oturduğumuz sırada, -o da Bülent Bey’in özel öğrencisi- Bülent Bey önümüzden geçti. Sonra geri geri geldi ve bana, “Bir araştırma projesinde çalışmak ister misin?” Dedi.

İşte aydınlandığım an! Bütün hayallerim gerçek mi oluyordu yoksa? Arazide, araştırma, doğa… Ne dediğimi hatırlamıyorum o an, ama bir süre sonra ben ekibe alınmış, proje elemanı olmuş, çalışıyor olarak buldum kendimi. 11 kişiden oluşan bir ekipte okuldan henüz mezun olmamış iki kişiden biriydim. Ve belli ki bu ekip akademisyen olmak üzere yetiştirilecekti.

Proje ne olsun beğenirsiniz? Ülkemizin gelişen turizm alanlarından ikisinin (Belek ve Sarıgerme) sivrisinek sorunun çözülmesi. Ekolojik modelleme yoluyla sivrisinek popülasyonunu kontrol altına alacak bir entegre mücadele programının oluşturulması ile ilgili bir proje. Yıl 1990 demiştim değil mi?.

Dönemin en yüksek bütçeli birkaç projesinden biriydi. TUBİTAK ve Turizm Bakanlığı’nın ortak projesi. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümündeki ekoloji ekibi de projenin yürütücüsü. Danışmanı.

Ekibin başında bizim bölümün profesörlerinden Ayşe Boşgelmez var. Disiplinli, ciddi bir insan. Onun altında iki doktora öğrencisi; Bülent Alten ve daha sonraları Buğday döneminde tekrar karşılaşacağım ve hatta birlikte çalışacağım Oluş Molu. Onların altında da yeni mezun olmuş akademisyen adayları ve benimle birlikte o radyatörün üzerinde oturan muhabbet arkadaşım Murat Burak Yaylaoğlu (Murat ileriki yıllarda Max Planck Enstitüsünde şu meşhur genom projesinde çalışacak, Nature Dergisi’nde makaleleri yayımlanan uluslararası bir bilim insanı olup çıkacaktı).

Toplam 11 kişilik bir ekiple çalışmaya başladık. Akademik bir çalışmanın ilk aşaması olan literatür taramasıyla işe koyulduk. Her gün sabahtan akşama kadar kütüphanede çalışıyor, makaleleri sınıflandırıyor, okuyor ve birbirimize anlatıyorduk. Bu hummalı ekip çalışması nedense bana inanılmaz bir zevk veriyor, kendimi gittikçe artan oranda ekoloji konusunun katmanları arasında buluyordum gün geçtikçe.

Sonra sıra geldi arazi çalışması kısmına….

Devam edecek….

79-güneşin-aydemir

 

Güneşin Aydemir

‘Doğal ve Ekolojik Yapı Rehberi’ kitabını yazarı Melih Aşanlı’ya sorduk

Melih Aşanlı’nın hazırladığı ‘Geleneksel Yapı Teknikleri : Doğal ve Ekolojik Yapı Rehberi‘ kitap ve e kitap olarak Yeni İnsan Yayınevi’nden geçtiğimiz hafta içinde çıktı.

70

Üç sene önce 1. Kazdağları Buluşması ve aynı zamana denk gelen Bayramiç Tohum Takas Şenliği‘nde tanışma fırsatı bulduğum Melih ile fırından yeni çıkmış kitabı üstüne Yeşil Gazete okurları için kısa bir mail röportaj gerçekleştirdik. İstanbul’da doğup büyüyen Melih, şu sıralarda Kaz Dağları’nda, tabiatın kucağında devam ettiriyor hayatını. Kitabının kırsalda yeni bir hayat kurmak isteyenlere de ilham olacağını düşünüyoruz.

***

Yeşil Gazete: Melih, uzun süredir üzerinde çalıştığın kitabın sonunda okurla buluştu. Ama ben önce okurlarımıza seni tanıtarak başlayalım istiyorum. Kimdir Melih Aşanlı, kısaca aktarabilir misin?

Melih Aşanlı: Bu gerçekten de benim için çok zor. El aletleri ile tanışmam çocukluk yıllarıma kadar gidiyor. Sonuçta toprak sahalarda ve inşaatlarda oynayan belkide son çocuklardık. Evin bahçesinde ilk sera kurmaya başlama, domates yetiştirmem ise ortaokul zamanlarında başlıyor. O zamanlar Ankara asfaltının çevresinde bostanlar vardı. Ben de evde bozulanları tamir eden çocuklardandım. 1996’da abimin yanına Ankara’ya gittim. Sonrasında bu git-geller hiç bitmedi. İlk dekor ve kostüm çalışmalarını da Üniversite tiyatro topluluğu olan AFTİT’te gerçekleştirdim. Kısa bir dönem Ekin Tiyatrosu’nda çalıştım. Bekçilik, teknikerlik, dekor kostüm tasarımı derken, yolum Marmara Güzel Sanatlara kadar geldi.

74

Okulda da hep çok yönlüydüm, ilk yıl Mimar Sinan Üniversitesi’nde arkadaşlarımın yanında hocalardan izin alıp bizde olmayan derslere giriyordum. Bizim okulda, heykel bölümünde çalışıyor, resim bölümünde ödev veriyordum. Okulda kapılar açıktır. Yeterki ben öğrenmek istiyorum de. Marmara’nın hiçbir hocası “Hayır” demez. Hatta destek de olurlar.

Okuldaki ilk ustam ve hocam Metin Erkan Kafkas’tı ve ömrümün sonuna kadar da öyle kalacak. Sanat ve tasarımın dışında hayata dair de çok şeyi ondan öğrenmişimdir. İçmimarlık, heykel, seramik derken benim okul çok uzun bir zamanda bitti. Keşke daha da bitmeseydi, gece yarılarına kadar özgürce atölyelerde işler üretip sergiler hazırlıyorduk. Duvar resimleri, rölyefler derken bu işlerin onarımına da başlamıştık. Yıllarca kilise, cami, restorasyon, dekorasyon bir çok şehir dolaştım. Hatta dağcılıktı kampçılıktı derken sanırım 3-5 şehir dışında pek bir şehir bırakmadım.

Okuldan sonra da Hakan Temur Heykel Atölyesi’nde uzun bir dönem Hakan abinin başının etini yedim. Tanıdığım en iyi heykeltıraştır.

Zaman içinde sanat ve mimari dünyası istanbul’da çok değişti. başkalaştı, fazla ticari ve yüzeyselleşti benim için. Tanımlayamadığım bir yola girdi ve artık ait olamadığım tuhaf bir yapıya dönüştü. Bu meyanda okul arkadaşım Kübra ile evlenmiştik. Bir yaz tatili sonrası İstanbul’a döndüğümüzde artık bu şehirde yaşanan şeyin içinde bize yer kalmadığına karar verdik ve işleri bıraktık. Yola çıktık. Planladığımız tasarım ofisini kurduk, bir bebeğimiz oldu. işimiz hayatımız ve hayellerimizin toplamına Harmonia diyeli uzun zaman olmuştu. Şimdi ise ete kemiğe büründü. Personel almadan, istediğimiz kadar ve istediğimiz kişiler ile çalışıyoruz.

Bu kitapta aslında planlarımızın arasında bir tarihte not edilmiş bişşeylerin başkalaşmış son hali diyebilirim.

Y.G: Peki kitap fikri nasıl doğdu?

M.A: İstanbul’dan beri başı şantiye ve benzeri konular ile derde giren arkadaşlarım benden yardım isterlerdi. Bu kırsalda yaşam hareketi hızlanınca daha da arttı. Sanayi, tüketim, hazır malzeme derken, biz ülkedeki ustalarımızı kaybettik. Hala daha ediyoruz. Hatta kapanan atölyeler ile beraber eski aletlerde hurdalığa gidip dökümhanelerde eritiliyor. Hal böyle olunca bir iş yaptırmak için ya usta bulamıyorsunuz, ya da çok büyük paralar veriyorsunuz. Üstelik ne kadar para verirseniz verin bazen talepleriniz karşılanmıyor. Bu şu an çok da farkında olmadığımız büyük bir çıkmaz aslında. Plastikten ve ucuz kansorejen yonga levhalardan vazgeçmek istediğimizde başımız büyük derde girecek.

75

Çevremde o kadar çok sorun yaşayan, malzeme soran ve fikir danışan oldu ki. Ben de anlattıklarımı derlemeye başladım. Önceleri bir blog yazarım diye düşünüyordum, Kübra’nın uzun konuşmaları sayesinde iş bir kitap haline geldi.

Y.G.: Kitabı hazırlama aşamasından da bahsedebilir misin?

M.A.: Çok uzun sürdü. Okuldayken bir kaç çalışmam olmuştu ama bu kitapta gerçekten zorlandım. Yazdığım her bilgiyi defalarca okudum, arkadaşlarıma yolayıp fikir aldım, ders notlarını karıştırdım, çok paranoyak bir üç yıl geçirdim diyebilirim.

Bir kaç defa vazgeçtim ve bıraktım aslında, Her seferinde Kübra beni ikna etti.

72

Çizimler ayrı bir dertti. Tablolar, ölçüler derken gergin ve kararsız zamanlarım çok oldu. Hata yapmaya müsait bir kitap sonuçta. Hem sıkıcı bir anlatımı olmayacak, hem teknik bilgiler olacak, hem de ustalar ile sohbetlere yer vereceksiniz, toparlaması zor oldu.

Kızım Asya’nın doğmasına yakın kendimizi eve kapatıp Asya’yı bekledik. Aslında kitabın bütün toparlamasını orada yaptım. Uzun saatler çalışma fırsatım oldu. Asya’yı beklerden bitti bu kitap diyebilirim.

Y.G: Kitabın hangi kesimlere hitap etmesini amaçlıyorsun?

M.A.: Kitap sadece kırsalda yaşamaya çalışan kişilere hitap etmiyor. Bir usta ile çalışacak olan herkesin bilmesi gereken püf noktalarına yer verdim.

73

Kendi başına çalışmayı sevenler için zaten türünün ilk örneği bir baş ucu kitabı. Sehirdeki hobiciler, ev, garaj yaptıranlar, kırsala yerleşmeyi planlayanlar, hatta öğrenciler, çünkü ben bu bilgileri atölyelerden, ustalardan ve hocalarımdan toparlayıp yıllar içinde deneyimlerim ile harmanladım.

Elbetteki fakülteler içinde faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

Y.G: kitap şimdi e kitap formatında da yayında bundan sonraki süreç hakkında düşüncelerin nelerdir?

M.A.: Çok bir şey düşünmedim aslında. Bahar dönemi bizim için buralarda yoğun geçiyor. Bir iki aya kışa hazırlık dönemine gireceğiz. Ağıldı, damdı, bahçeydi derken burada yaşam çok hızlı aslında.

Bu kitap için bir eğitim planlaması yapıyoruz. Bu kitapta yazılan her bir bilginin pratik uygulaması ve atölye çalışması ile pekiştirilmesi gerekiyor. Uzun soluklu eğitimler bütünü karşımızda duruyor aslında.

Ustalıklar ve malzemeler konulu devam niteliğinde ikinci bir kitap çalışmam var. Bu kitabın eğitim ve atölye çalışmaları ile bir bütün olacak diye tahmin ediyorum. Bizde yaşayarak göreceğiz.

Y.G.: Gelelim asıl konumuza. Kitabın hazırlığı aşamasında da seninle görüşmelerimizde hafiften çıtlatmıştım. Yeşil Gazete’ye bu kitap bağlamında haftalık yazılar yazma konusunda ne düşünürsün? 

M.A: Aslında kitap ile alakalı konuları gazetede yazmak yerine sorun yaşayanların problemlerini cözecek bir köşe hazırlamak daha yararlı olur diye düşünüyorum.

Yani soru sorulduğunda cevap vermek daha kolaydır ya. Aklıma böyle bir yöntem geliyor. Ama her hafta konuları bana sen belirlersen mutlulukla bildiklerimi paylaşırım.

Y:G.: Bize zaman ayırdığın için çok teşekkür ederim. Yeşil Gazete’ya yazı konusunda sürekli irtibat halinde olacağız zaten. Kitap için de çok teşekkür ederim. Çok büyük bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum ‘Geleneksel Yapı Teknikleri : Doğal ve Ekolojik Yapı Rehberi’ kitabının.

M.A.: Ben de bana Yeşil Gazete’de kitaba dair düşüncelerimi paylaşma imkanı sağladığın için teşekkür ederim.

***

Yeni İnsan Yayınevi’nin, kitabın okurla buluşmasını muştulayan paylaşımı ile nihayetlendirelim istiyorum röportajı.

Melih Aşanlı’nın hazırladığı Geleneksel Yapı Teknikleri : Doğal ve Ekolojik Yapı Rehberi kitap ve e kitap olarak çıktı.

78

Kendi evini inşa etmek, büyülü ve çekici bir çağrı

Peki gerçekten mümkün mü? Çok yakın bir tarihe kadar, hepimiz yaşayacağımız evi kendi ellerimizle ve köy imecesi ile yapıyorduk; Çölde, kutuplarda, dağ başları, nehir kenarlarında ya da çok uzak adalarda. Bütün insanlığın coğrafyalarına özel tasarımları ve nesilden nesile aktardıkları bir bilgelikleri vardı. Taş seçimiden, ağaçların kesileceği mevsim hatta ay döngüsüne kadar, şimdi bakıldığında insanı hayrete düşüren bir teknik ve tasarımla. Üstelik bu yapılar binlerce yıla meydan okuyor. Betonun altmış yıllık ömrü, bunları sadece güldürüyor.

İster kendi elleriniz ve belirli bir dayanışma ağı içinde evinizi yapmaya karar verdiniz, isterseniz bir usta ile anlaşıp işe koyuldunuz. Gözünüz kör, kulağınız sağır ve elleriniz bağlı olmasın. Artık kendi evini, seçtiği malzemeden, iç tasarıma kadar profesyonellerin insafına bırakmaya razı olmayan bir bakış açısı egemen oluyor. Bunun Türkiye’deki örnekleri azımsanmayacak kadar arttı. Hem de ortaya çıkan yapılar, parmak ısırtıyor. Malzeme ile iklim arasındaki denge, araziye oturuş, deneysel çalışmalara verilen değer ve en önemlisi insanı içinde iyi hissettiren evler, hepsi mümkün.

Melih Aşanlı geleneksel sanatlar bilgilerinin üzerine, uzun yıllar çalıştığı restorasyon ve heykel tekniklerini de ekleyerek, kendisi gibi kırsala yerleşen veya yerleşmeye niyetli gönüllüler için muhteşem bir rehber kitap hazırladı. Arazi, toprak ve arazinin neresine evinizi oturtacağınızdan başlayarak, malzemeleri sınıflandırarak, temelden çatıya kadar evinizi inşa etmenizi yahut ustaları yönlendirmenizi sağlayacak kitabıyla hayranlık uyandırıyor. Melih Aşanlı belki de anlatmak istediklerinin özünü şöyle özetliyor;

“Suyun, toprağın, taşın, ağacın doğasını idrak etmek, algılamak en gerekli ilkeler. Malzemelere hükmetmeye çalışmadan da, sadece uyum sağlayarak ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz aslında eski olan güncel bir önerme ile ne isterseniz yapmakta özgürsünüz.”

Aslında bütün mesele de özgür olmak değil mi ?

Bilgi için tklynz

Kitap olarak satın almak için tklynz

E kitap olarak satın almak için tklynz 

Yeni İnsan Yayınevi

 

Röportaj: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

‘Kirazın Tadı’ damağımızda kaldı: Abbas Kiyarostami – Ercüment Gürçay

Dünya sineması 4 Temmuz’ da önemli bir yönetmenini kaybetti.

50

İran Sineması’ nda 1960’ ların başında öne çıkan; şiirsel diyaloglarla bezeli, felsefi ve politik konulara göndermeler yapan filmlere imza atan “Yeni Dalga” akımının, Füruğ Ferruzad, Sohrab Şahit Sales, Behram Beyzayi ve Perviz Kimyavi ile birlikte en önemli temsilcilerinden kabul edilen Abbas Kiyarostami (Kiyarüstemi) kanser tedavisi gördüğü Paris’ te 76 yaşında hayata veda etti.

https://youtu.be/EwVcu87zmYs

Aynı zamanda şair, fotoğraf sanatçısı, ressam, çizer ve grafik sanatçısı da olan Kiyarostami’ nin filmlerinde çok yönlü sanatçı kimliğinin izlerine rastlamak mümkün. Özellikle filmlerinin adlarında ve temalarında İran şiirinden çokça yaralanmıştı Kiyarostami.

https://youtu.be/63rdfYL9nRI

Kiyarostami, Ridley Scott, Jean Cocteau, Pier Paolo Pasolini, Derek Jarman ve Gulzar gibi isimlerle birlikte, sanatsal ifade yolları tek bir araçla sınırlı olmayan ve şiir, set tasarımı, resim ya da fotoğraf gibi alanlarda da yeteneği olan sinemacılar geleneğinin bir parçasıydı. En az filmleri kadar fotoğraflarını da çok beğendiğim Kiyarostami, 2005 ve 2006’da, kendi ilham kaynaklarını göz önünde tutarak, şiirsel gözlemlerlerle sade siyah-beyaz fotoğrafları, müziği ve politik açıdan provoke edici finali birleştirdiği ve doğa manzaralarının gücünü yansıttığı 32 dakikalık belgesel The Roads of Kiarostami‘ yi çekti.

Kiyarüstemi 1970’li yılların başında başlayan sanat yaşamı boyunca kırka yakın filmde çalıştı. Köker Üçlemesi, Rüzgâr Bizi Sürükleyecek ve Kirazın Tadı filmleriyle dünya sinemasında kendisine sağlam bir yer edindi.

1979 İslam Devrimi’ nden sonra da İran’ da kaldı ve filmlerini çekmeye devam etti. Kiyarüstemi’ye göre bir ağaç kök saldığı yerde en güzel meyvelerini verirdi. Bu doğanın kanunuydu, ülkesinde kaldı ve en güzel meyvelerini verdi, Kirazın Tadını bizlere gerçekten hissettirdi.

52

Sanat yaşamı boyunca 70 civarında ödül alan Kiarostami, 2000 yılında, San Francisco Film Festivali’nde kendisine sunulan ve yönetmenlikte ömür boyu başarı anlamını taşıyan Akira Kurosawa ödülünü, İran sinemasına katkıları nedeniyle İranlı aktör Behrouz Vossoughi‘ye verecek kadar da yüce gönüllü bir adamdı.

51

Kendisi gibi yüce gönüllü adamların-kadınların gittiği yere gitti, damaklarımızda buruk bir Kiraz Tadı kaldı.

51-Ercüment-Gürçay

 

Ercüment Gürçay

Mersin Kızılkaya köyünden komünal yaşam izlenimleri

Mersin’in Toroslar ilçesine bağlı Kızılkaya köyündeyiz. 48 dönümlük arazisini halka açan Hüseyin Kara’nın zamanla gelişen komünal yaşam fikrini öğrenmek ve pratiğe geçmiş halini deneyimlemek için arazinin belli bir noktasında kamp kurduk. Temelde kapitalizmin pençesine düşen insanların dönüşmesi yolunda alternatif bir yaşam yolu ve derin bir kavram olan komünal hayatı bizzat yaşayarak görmek istedik.

Yasak değildir, girebilirsiniz

Kapitalizmin dayatmalarına karşı komünal bir yaşam inşa etmeye çalışmak kolay değil ve cesaret istiyor. Kişilerin ve toplumların özgürleşip dönüşmesi gayesi var çünkü bu yaşam düşüncesinde. Hal böyle olunca sevgili Hüseyin Kara’nın hayata geçirmeye çalıştığı fikrin büyüklüğünü, güzelliğini görüp epey seviniyorum. Yola çıkmaya karar verdiğimizde fazla bilgi sahibi değildik. Kilikya Gazetesi haberinde öne çıkan bir başlık okumuştuk: ”Paranın geçmediği köy”. Paylaşımı, üretimi esas alan Kara ile yakından tanışma fikri bu haberden hareketle çıktı. Hazırlandık ve şehirde egemenliğini süren paslı gürültülerden kurtulup Torosların ayaklarına uzanmaya gittik.

Bizi kilitsiz kapılarıyla, mülkiyetsiz coşkusuyla karşılayan Kara ailesinin yol göstermesiyle kamp alanımızı oluşturduk ve böylece komünal yaşam pratiği içine girmiş bulunduk. Kendi arazisini evrensel bir bakış ile tanıdığı tanımadığı herkese açabilen dostça bir hane içerisindeydik.

Kızılkaya, gündüz dağların heybetine uyanabileceğiniz bir yer. Gece ise Samanyolu’nu çıplak gözlerinizle görebileceğiniz engin bir gökyüzüne sahip. Yalnızca hayvan öldürenler gece ufkunuzu delebilir kısa aralıklarla. Bu tetikçilere Hüseyin Kara da engel olmaya çalışıyor yaşama verdiği değer ile.

Sevgili Kara ailesinin kendi alın terleriyle var ettikleri evleri de burada bulunuyor. Evin standart dışı bir yaratım fikri var: Pencere demirlerinin erkenden gelmesiyle, ev pencere demirlerine göre tasarlanmış. 60 M2’lik alanı var fakat iç dizaynı ihtiyaç doğrultusunda düzenlenmiş. Ne fazla ne de eksik.

Tahtacılar Köyü

Ağaç ve ağaç işleri bu köyde meslek olarak icra ediliyor ki köyün diğer bir adı da Tahtacılar Köyü. Kara’nın da burada bir marangozhanesi var. Hoyratça kesilen ağaçlara rast gelmedim. Doğanın izni ölçüsünde ağaç ev planları var ilersi için. Halihazırda da halka açılan arazide bir ağaç ev var fakat konaklamaya değil, soluklanmaya ve muhabbete açık.

Hüseyin Kara
Hüseyin Kara ve Feyyaz Alaçam, şövale yapmaktalar. Resim yapmak isteyenler için davetkar bir paylaşım sunmak adına...
Hüseyin Kara ve Feyyaz Alaçam, şövale yapmaktalar. Resim yapmak isteyenler için davetkar bir paylaşım sunmak adına…

Bu arada, yapabileceğini düşünen kadınlar da çivi çakabilir ve de kullanabilirler ekipmanları. Bunun için dikkat ve hassasiyet gerekli. Hüseyin Kara, bunu yapan tek kadın olduğumu söylediğinde şaşırdım. Sadece yiğit erkeklerin değil, kadınların da harman olduğu Anadolu topraklarında eminim birçok kadının elinden gelir böyle şeyler. Çekinmeyiniz fakat dikkatli olunuz.

Tabiatımızdaki yaratıcı özgürlüğümüz yaşatılmalı

Kızılkaya’da kurulmaya çalışılan komünal yaşam benim gördüğüm kadarıyla arkadaşlık ve aile dayanışması üzerine şekillenmekte. Dışarıdan adım attığınızda siz de dahil oluyorsunuz sofraya, üretime ve çalışmaya. Evet, kendi dışımızdaki insanlarla çalışabiliriz, ortak paydalar yaratabiliriz fakat bunları yaparken kendi isteklerimizi, özgürlüğümüzü feda etmemeliyiz. Bizim sekteye uğradığımız nokta burada oldu. Çalışma zorunluluğu hissettik. Burada kendi çevrelediğimiz alanda bağımsız düşünüp hareket etme serbestliğimiz yerini içsel yargılamalara ve komünal yaşam çerçevesinde bağımlılık duygusuna bıraktı. Komün yaşam içinde kendi üretimimizden bağımsız çalışmak zorunlu mudur, değil midir? Ya da çalışmak doğru bile olsa buna katılım mecburi midir? Komün yaşamın bu belirsizliği bedenimizin, ruhumuzun ve zihnimizin bir bütün içinde olmasını engelledi.

“Komünal yaşam dahilindeki her bireyin üretkenliği, nesnel anlamda tartılmalı. Yoksa, üretim çeşidi, yoğunluğu ve zamanlaması adına büyük eşitsizlikler ortaya çıkar.”
Feyyaz Alaçam

Endişeye kapılmadık değil bu alternatif yaşamın kişiyi bağlayıcı durumlar yaratıp yaratmadığı konusunda; çünkü sürekli yardım etmeye programlı olduğumuzu hissettik. Sevgili Hüseyin Kara’nın sevincini görmek mümkündü etkileşim içindeyken ama komün yaşamını çıkmaza sürükleyebilecek, benim de en başında kuşkuya düştüğüm içsel zorlayıcı temellendirmeler yaratılmamalı veya var olmamalı komün yaşam içinde. Zira bizim yaratıcı özgürlüğümüz çalışmak ile sınırlı değildi. Gündelik yaşamın önümüze getirdiği binlerce zorunluluk var. Zihinlerimizi huzursuz eden, alengirli dertlere sebep olan faydasız yaşantılar sunuyor şehirler bize. Devlet ve patronlar ayaklarımızı oyuyorlar. Bu yaşamsal olmayan zorunluluklardan yakamızı sıyırmak istiyoruz çoğu zaman. Yaratım özgürlüğümüze ve zihin berraklığımıza su gibi duyduğumuz yalın bir ihtiyaç kendini göstermeye başlıyor. Aradığımız bu oluyor. Nitekim komünal yaşam pratiği içinden de sanırım biraz da bu sebeple erken ayrıldık.

Bilincimiz geliştiğinden beri anladığımızı anlatmaya çalışıyoruz ki ”Anladığını anlatmayan alçaktır.” der Nazım Hikmet. Kızılkaya’da gelişmekte olan komün yaşam deneyimlerimiz daha önce oluşmuş veya daha sonra oluşacak binlerce deneyimden sadece biri ve farkı beklentilerin bir örneğidir.

Sevgili Kara ailesi bizi sofrasına ortak etti, dalından kirazlar ikram etti. Elbette ‘bayram’ tadında muhabbetler gerçekleştirdik. Herkesin ve özellikle de evrensel düşüncelere sahip insanların birbirlerine katabileceği yegane güzellikler var burada. Kızılkaya’ya giderek, filizlenen fikirlere yapıcı katkılar sağlanması eminim Kara ailesini mutlu edecektir.

Kızılkaya: Ekin ve gökyüzü

16

Kızılkaya’nın bir gecesinde gökyüzüne baktığınızda yıldızların ışığı avuçlarınıza yansıyabilir. Yaktığınız bir ateş etrafında Ekin gibi çoğalabilirsiniz. Ekin, Kara ailesinin fertlerinden. Tanıdıkça ve size yardım etmesine izin verdikçe uzayın sırlarını açıklayabilir ve hayretle dinletebilir kendini. Çocuktur ama patates, biber közler; ataş yakar ana diliyle ve ısıtır coşkusuyla. On küsürlü yaştadır belki fakat acı yavşan toplar getirir avuçlarınıza. Parmak kadar oldum Ekin’in karşısında. Sessizliğimizi dinleyip “Vaktidir” deyip bizi kendi muhabbetimize, üretkenliğimize bırakan, Kızılkaya’da komünal yaşamın en gerçekçi ve arzulu öğreticisi olan Ekin Doğan Kara’ya selam olsun.

15

 

 

Gökçe Atik

Güneyin Başkenti Nanjing – Oktay Arslan

Çin’de tarihi tapınakları, anıt mezarları ve doğasını gezmek, birde üniversiteleri hakkında bilği almak isterseniz, önerim Nanjing’i görmeniz. Uzakdoğu da şehirlere genellikle bulunduğu yere göre isimler verilir, Nanjing kelime anlamı ise ”Güneyin başkenti” anlamına geliyor. Şuan ki başkent olan Bejing ise ”Kuzeyin başkenti ”anlamına geliyor.

95

Çin’de toplam 22 eyalet var. Nanjing ise Jiangsu eyaletinin  başkenti durumunda. Şangay’dan 300 km uzaklıkta olan Nanjing’e hızlı tren ile ortalama 1.5 saatte ulaşmak mümkün Hızlı tren ücreti ise yaklaşık 70 Türk lirası değerinde. Şehir de, iki büyük tren istasyonu var, bu tren istasyonları ortalama  bir havalimanı büyüklüğünde, İçinde hotelden tutun da restorantlar, marketler hatta ihtiyacınızın olduğunuz bir çok şey mevcut, bu tren istasyonlarından şehrin her yerine giden metro hatları ile aktarma yapmak ta mümkün.

Nanjing’de nerede kalınır?

Konaklama konusunda Çin’in ucuz bir yer olduğunu söyleyemeyiz , bu durum Nanjing içinde geçerli. Eğer hijyeni çok sorun etmeyecekseniz ortalama temiz  kalınabilecek bir hotel için, en az  100 dolar ayırmalısınız, Hatta bazı hoteller de kalabilmek için sadece paranızın olması yetmeyebilir, nedeni ise “güvenlik”. Yabancı turistlerin pekte kabul edildiği bir yer değil ne yazık ki.

92

Bu arada gezmeye aileniz ile gelmediyseniz hostellerde kalmanızı tavsiye ederim,bu sayede hem yeni insanlarla tanışıp, hemde kaldığınız bölge hakkında daha  fazla bilgi sahibi olabilirsiniz. İletişimin çok önemli olduğu Nanjing’de, hostel çalışanlarının çoğunluğu iyi derecede ingilizce biliyorlar. (Küçük bir ip ucu isterseniz) Tripadvisor, booking.com gibi internet sitelerinden  o şehirdeki hostelleri  çok rahat bulup rezervasyon yapabilirsiniz.

Nanjing’e gelince nerelere gidilir

Nanjing’de  gezilecek yerlerin  başında modern Çin’in kurucu sayılan Dr.Sun Yat Sen’in anıt mezarının olduğu yer geliyor. Tren istasyonundan  line 1 ile önce Xinceyeko ardından Line 2 hattına transfer yaparak Muxuyuan metro durağından inip 1 nolu çıkış kapısından çıkarsanız işaretler sizi anıt mezarın olduğu yere götürür. Ilk durağınız olacak Anıt mezara girişler ücretsiz, ziyaret saatleri ise 08.30 ile16.30 arasında.

90

Anıt ‘ın bulunduğu bölge Nanjing’in en güzel yerlerden biri olan ”Mor Dağlar’‘ın da içindedir. Anıtkabire varmak  için sağlı sollu çınar ağaçlarının olduğu 400 merdiveni çıkmak sizi yorabilir. Anıtkabirin içine girdiğimizde Dr.Sun Yat Sen’in otururken ve ayakta heykelleri, kişisel eşyaları ve o döneme ait fotoğrafların ilk göreceğiniz sergi arasında yer alıyor.

89

Çin de konuştuğumuz pek çok insana Çin’in önemli devlet liderlerinden, Mao Zedong‘u  sevip sevmediklerini sorduğumda, ya cevaplamaktan kaçınıyorlar ya da pek sevmediklerini belirtiyorlar, fakat Çin’in babası kabul edilen düşünür ve siyaset adamı Dr.Sun Yat Sen, Çin’de oldukça geniş kitleler tarafından sevilen ve saygı duyulan bir isim.

Nanjing’e gelmişken  temiz orman havası almak ve uzun yürüyüşler yapmak isterseniz  ”Mor dağlar’a uğramadan gitmeyin diye öneririm. Ormanın hemen giriş kapısın de 25 Yuana, bisiklet kiralaya bilir ayrıca ormanın güney kısmında kamp yapılan göleti ve çevresini de göre bilirsiniz.

Nanjing katliam müzesi

Nanjing ismini duyunca ilk akla gelenlerden biri, Nanjing’de gerçekleşen büyük katliam. 1937’de  Japon ordularının Nanjing’i ele geçirdikten sonra, altı hafta içinde, 300.000 Çin’liyi öldürmüş, öldürmekle kalmamış ölü bedenler üzerinde akla gelebilecek her türlü iğrenç işkenceleride yapmaktan geri kalmamışlar.

94

Nanjing katliamını anlatmak için Çin’liler öylesine devasa bir katliam müzesi yapmışlar ki, katliam sürecinin başlangıcından tutunda sorumluların cezalandırılmasına kadar her türlü detayı ziyaretçilere gösteren başarılı bir müze oluşturmuşlar. Müzenin girişinde büyük harflerle 300.000 rakamının göze çarpması da bu çabanın ilk sonuçlarından. Tarihteki bu büyük katliamı, unutturmak istemediklerini ziyaretim sırasında ilköğretim çocukları ile yapılan ziyaretten anlayabilmiştim.

Nanjing katliamında Japon subaylar, kılıçlar ile kelle kesme yarışı yapıp başarılı olabilmenin ilk şartı oalarakta, en az 100 kelle kesme şartı koymuşlar, kesilen insan kafalarını ise tellere asıp sergiliyorlarmış. Sayıları 60.000’i bulan Çin’li kadına tecavüz olaylarıda tarihteki yerini almış bilgiler arasında geçiyor. Savaş mağduru on binlerce Çin’li kadın, onurlarını kurtarabilmek için intihar etmiş. Gerçekten müzeyi gezerken, insanın tüyleri diken diken oluyor, insanoğlu bu kadar canileşebilir mi diye düşünmektan kendinizi alamayabilirsiniz tıpkı benim gibi.

88

Müze çıkışındaki kapıda da İngilizce ve Çince olarak “Bu katliam bağışlanabilir ama kesinlikle unutulamaz” diye yazıyordu. Bu arada hemen katliam müzesi ile ilgili bir kaç önemli notu da vermeden geçmek istemiyorum. Müze, Pazartesi günleri kapalı, hafta sonları da hem şehir dışından gelen gruplar hem de hafta sonu olduğu için çok kalabalık oluyor, bundan dolayı çok rahat gezip inceleme şansınız olmayabilir, o yüzden eğer imkanınız varsa hafta içi bir gün müzeyi gezebilirsiniz. Müzeye giriş ücretsiz olup, 2 numaralı metro hattı ile Yunjinlu istasyonundan gidebileceğiniz bilgisinide eklemeden geçmek istemiyorum.

Zhonghua Kapısı

Nanjing’de gezilecek yerlerden bir diğeri ise ”Zhonghua Kapısı” diye adlandırılan Çin’in en büyük kale tarzı şehir kapısıdır. 700 yıl önce yapılan bu ünlü kapıya giriş ücreti 25 yuandır. Sur şeklinde olan bu devasa şehir kapısının üstüne çıkarak etrafa göz atınca Nanjing’in yeni ve eski binalarının  nasıl iç içe geçtiğini görüyorsunuz.

91

Zhonhua kapısından sonra şehrin en turistik yeri olan Fuzioma‘ya da gittim. Buraya Line 3 metro hattı ile ulaşabilirsiniz. Burada Çin’e özgü hediyelik eşya satan birçok dükkan bulabilirsiniz, özellikle benim favorim kemikten yapılan doğal taraktı. Fiyatı yanlış hatırlamıyorsam 50 yuan civarinda idi.

Bu arada hazır gelmişken Konfüçyüs tapınağına da uğramadan geçmeyin derim. Etrafında nehirler olan tapınağın içinde Konfüçyüs’ün büyük heykeli var, ziyaretçiler girişten aldıkları mumları heykelin önünde yakıyorlar. Tapınağın içine girince çalınan müzikler ve atmosfer ile insan kendini çok rahat hissediyor. Çin’de Konfüçyüs diyince akan sular duruyor. Konfüçyanizm Çin’liler arasında en yaygın öğretidir.

Jiming Temple

Nanjing’deki en eski budist tapınaklarından biri Jiming Temple. 3 numaralı metro hattı ile Jimingsi istasyonundan inip buraya ulaşabilirsiniz. Tapınağın içinde yaşayan budist rahipler var. Tapınağın girişinde tütsü ve mum satıyorlar.  Ziyaretçiler tapınağın üst katında bulunan kısımda, yerde mumları yakarak dua ediyorlar.

93

Jiming Temple, Nanjing’in en eski yerleşim yerleri arasındadır. Tarihi Çin evlerini ve birbiri içine geçmiş otantik Çin mahallerini görmek isterseniz, tapınağın kuzey kapısındaki yolu devam ettiğinizde yerli insanların yaşadığı bu mahalleye de ulaşabilirsiniz.

Zifeng Tower

Yüksek binalar denildiğinde akla hep Amerika veya Avrupa gelir. Büyük gökdelenler yüksek katlı binalar, artık bu yüksek binaları uzakdoğuda da görmek mümkün. Nanjing’de bulunan Zifeng Tower Dünya’nın en yüksek 7. Çin’in ise 2. yüksek yapısıdır.

Nanjing Greenland finans merkezi olarakta bilinen bu bina 450 metre yüksekliğinde ve toplamda 89 kattır. Nasıl gideceğiniz sorusunun cevabı da metro hattı ile Gulou istasyonundan inip buraya gitmektir. Giriş ücreti 60 yuan eğer en yüksek noktaya çıkmak isterseniz ekstradan biraz daha para ödemeniz gerebilir. Nanjing’e gelmişken kesinlikle buraya uğramdan gitmeyin derim.

Üniversiteler şehri Nanjing

Nanjing’de irili ufaklı 50’ye yakın üniversite var. Çin’de üniversiteler ilk kurulurken branşlar halinde açılmış, örneğin 1952 yılında kurulan ve benim de şu an master eğitimi aldığım, Nanjing Havacılık ve Uzay Üniversitesi kendi alanında Çin’de sayılı üniversiteler arasında.

96

Üniversitede eğitim gören uluslarası öğrenci sayısı 1.000 civarın da. Nanjing’de son 5 yıl da hatırılı sayılır yabancı öğrenci akınına uğramış. Benim de eğitim gördüğüm üniversitte de, 800 kişi cıvarında yabancı öğrenci var. Nufüsun çok yoğun olduğu Çin’de neden eğitim sorusu sorulacak olursa, buna bir kaç örnek verebiliriz. Bunların başında nispeten Avrupa ve Amerika’ya gore daha ucuz olması, ortalama bir üniversitenin her bir dönemi için 1.500-2.000 dolar civarında olması, Çin üniversitelerinden mezun olan yabancı öğrencilerin, İngilizce ve Çin’ceyi bilerek mezun olması, (Dünya’nın pek çok ülkesinde İngilizce ve Çin’ce konuşuluyor olması da) diyebiliriz.

Nanjing’e dair son ipuçlarımız

Ortalama üç yada dört gün Nanjing gezisi  için yeterli bir süredir. Eğer Çin’ce bilmiyorsanız Nanjing’de işiniz zor, İngilizce yada farklı diller pekte konuşulan diller değil, ayrıca bilenlerde İngilizcelerine güvenmeyip yardım etmek istemiyorlar. Onun için, gideceğiniz destinasyonların önceden çıktısını almakta yarar var.

97

Nanjing’deki ziyaret edilecek bir çok yer metro hattı üzerinde, metronun olmadığı yerlerde ise ticari taksileri kullanabilirsiniz, taksi ücretleri Türkiye’ye göre yarı yarıya daha ucuz. Şimdi’den iyi gezmeler canlar.

Çin’den Selamlar

99-Oktay-Arslan

Oktay ARSLAN
[email protected]
Nanjing Havacılık ve Uzay Üniversitesi
Yüksek Lisans Öğrencisi
Nanjing-Çin Halk Cumhuriyeti

[Manzum Serzenişler] Siyah Beyaz Sessiz

Bayramlar gelir bayramlar geçer
siz yeter ki
sanatla ve barışla kalın…

(c) wehearit.com
(c) wehearit.com

Siyah Beyaz Sessiz

Dudaklar oynuyordu
bir anlatışmadır
gidiyordu.
Duyulacak kıymet mi eksikti?
Ben mi mesafe koymuştum?

Bir sessiz filmin içine
mahpus
yalnız ve yalnızca
bulunuyordum.

Yoktu kimsecikler
ama ıssızlık pek kalabalıktı.

Zaman mı öldürüyorduk?
Zaman mı bizi?

reisler vardı
ve de tıfıllar
hayran bir merak
hoyrat bir muhabbet
façayı korumaya
çabalar
yanaşmışlık.

Temiz havaya
zehir üflerken
usulca mayhoş
gece bekleniyordu…
İblisle düzüşüp
inkar edilmiş
çaresizliğe
bir kere daha
uyanmak için.

Vitrin süsü
aydınlık
tıka basa
karanlığa
şımarıkça
caka satıyordu.
Mevsimlerden yazdı.
Ama gece hep daha uzundu.

Duyamıyordum.
Gidemiyordum.
21nci yüzyıl yapımı
bir sessiz film
devam ediyordu.

20.11 6/7/16
birinci bayramın
ikinci günü
kadıköy

Teşekkürler ‘La Negra’ Sosa – Ercüment Gürçay

Müzik her zaman hayatımda vardı. Yaşı yetişenler, 1960-70’ lerin Radyo Günleri’ni anımsar. Henüz televizyonlar ve internet hayatımıza girmemişti o yıllarda. Evde hep radyo çalınırdı ve dedem özellikle ‘ajans haberlerini’ hiç kaçırmazdı. Ben genellikle müzik programlarını tercih ederdim. Bir de babamın müzikli bir ailesi vardı. Haftanın belli günlerinde Yedikule-Samatya civarında çeşitli evlerde bütün aile bir araya gelinir, fasıllar yapılırdı.

Pikaplar her zaman vardı ama kasetli çalarlar ilk zamanlarda çok yaygın değildi. Bülent ağabeyimden hatırlarım. Yeni bir yabancı rock albümü çıkınca yurt dışına giden birine LP-kaset sipariş edilirdi ve geleceği gün iple çekilirdi. Bu arada eski plaklarla, kasetlerle ve Türkçe Rock’la idare edilirdi. Merak etmenin, beklemenin romantik keyfi artık yaşanamasa da bugünün dijital iletişimi sayesinde yayımlanan albümlere hemen ulaşmak mümkün oluyor. Bu da benim işime geliyor doğrusu…

***

Mercedes Sosa’yı ilk ne zaman dinledim tam olarak hatırlamıyorum. Belki sipariş plaklardan- kasetlerden duymuşumdur ilk kez veya Yarın Dergisi’nin 1980’ lerin sonunda dergiye ek olarak verdiği “Nuevo Cancion/ Yeni Türkü” kaset serisinden dinlemişimdir.

57

2007’de Beyoğlu’nda Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü’nde tanıdığım arkadaşım Hakan Şengün bana zengin bir Latin Amerika müzikleri külliyatı getirmişti. Atahualpa Yupanqui’ den Violeta-İsabel-Angel Parra’ ya; Chavela Vargas’ dan, Daniel Viglietti’ ye, Carlos Puebla’ ya, Cesaria Evora’ ya, İnti Illimani’ ye, Victor Jara’ ya kadar yüzlerce albümü içeren bir külliyat.

Mercedes Sosa’ nın 1959-2009 yılları arasında yayımlanan bütün albümleri de bu külliyatta yer alıyordu. Bugün de bu albümler başucumda ve Sosa’nın sesi de kulaklarımda.

59

***

On beş yaşında şarkı söylemeye başlayan ve güçlü alto sesiyle “Sessizlerin Sesi” olarak anılan şarkıcı – aktivist Haydée Mercedes Sosa, Arjantin’ in Bağımsızlık Günü’nde, 9 Temmuz 1935’de San Miguel de Tucumán’ da dünyaya gelmiş ve yaşasaydı bugün 81 yaşına girecekti. Ne yazık ki 2009 yılında 74 yaşında Buenos Aires’ de hayata veda etti.

Epik karakterli şarkılarında, yoksul ama o denli de masum halkın duyarlılıklarını simgeleyen şarkılar seçen ve yorumlayan Sosa, Şilili kadın ozan Violetta Parra’ nın şarkısı “Gracias a la Vida” yı da 1970’ lerin başında yorumlamaya başlamış.

Sosa da diğer birçok Yeni Türkü şarkıcıları gibi demokrasi ve insan hakları mücadelesinin yanında yer almış, 1976’da askeri darbeyle iktidara gelen Jorge Videla yönetimine karşı mücadele etmiş, ordunun halka karşı yaptığı kirli savaşa karşı bir sembol, bir figür olmuştu. Videla yönetimini rahatsız eden de bu olmuş ve 1979’da Arjantin’de La Plata’da verdiği bir konserde gözaltına alınmış, tutuklanmış ve “La Negra” albümündeki tüm şarkılar yasaklanmıştı. Uluslararası bir kampanya ile serbest bırakılan Sosa önce Paris’e ve sonra da Madrid’e yerleşmişti.

1982’de ülkesine geri dönen Sosa, diktatörlük karşısında kültürel ifadenin yolunu açan Buenos Aires Opera ve Tiyatrosu‘nda çeşitli konserler vermiş, bu konserlerin kayıtları çift CD olarak yayımlanmış ve uzun süre en çok satanlar listesinin başında yer almıştı.

62

Mercedes Sosa, müzik tarihindeki ünü, sosyal adanmışlığı ve insan hakları için verdiği mücadele ile 2002’de Arjantin’de Sarmiento Ödülü’ne layık görülmüştü.

“Misa Criolla” albümüyle 2000 yılında, “Acustico” albümüyle 2003 yılında ve “Corazon Libre” albümüyle 2006 yılında Latin Grammy En İyi Folk Albümü ödüllerini almıştı. Son Grammy ödülü de ölümünden sonra 2009 yılında “Cantora” albümüyle geldi. Bir söyleşide “… Bu ödüller sırf şarkı söylediğim için verilmedi, düşündüğüm için de verildi. İnsanları ve adaletsizlikleri düşünüyorum. Düşünüyorum da, düşünmeseydim kaderim böyle olmazdı…” demişti.

60

Sosa, Victor Heredia ve Leon Gieco ile müzikal-sanatsal bir proje olan “Arjantin Şarkı Söylemek İstiyor “ projesine başladıysa da hastalığı nedeniyle yarım bırakmak zorunda kaldı.

Newyork’tan Roma’ya kadar dünyanın birçok kentinde, Joan Baez’den Luciano Pavarotti’ye kadar onlarca sanatçıyla birlikte konserler veren, müziğinde Latin folk müziğiyle rock müziğini harmanladığı 40 civarında albümü yayımlanan “La Negra” Sosa, 2000’ li yılların başından itibaren Unesco İyi Niyet Elçisi olarak Latin Amerika’da ve Karayipler’de çalışmıştı.

Çağdaş Latin Amerika müziğinin en önemli kadın ozanı Sosa’nın ölümüyle Arjantin’ de üç günlük ulusal yas ilan edilmiş ve sevenleri Ulusal Kongre’ de katafalka konan cenazesinde onu son kez görmek için uzun kuyruklar oluşturmuştu.

61

Çağının bütün büyük ozanları gibi o da ölümünden yıllar sonra, bugün de dünyanın birçok yerinde süregiden savaşlara, yükselen şiddete ve faşizme karşı mücadelede şarkılarıyla yer alıyor. Şarkılarında hayatın er ya da geç ölümü yeneceğini ve her şeye rağmen, hayatın, bize bahşettiği iyi şeyler için bir teşekkürü hak ettiğini söylüyor bizlere.

Teşekkürler “La Negra” Sosa, her şey için ve bu şarkı için

51-Ercüment-Gürçay

 

Ercüment Gürçay