Ana Sayfa Blog Sayfa 3413

Savaş ve Barış, Göç ve Sığınma, Gökyüzü ve Yeryüzü – Ömer Madra

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

İnsanlık camiası olarak, 2016 yılının ilk yarısını küresel çapta müthiş rekorlarla kapatmış oluyoruz. İstatistiklerin kuyruklu birer yalan olduğu bize sık sık hatırlatılsa da, dünyanın gidişatını gösteren bazı tablolara –şöyle üstünkörü de olsa– bir göz atmamızda fayda olabilir. Çünkü, dünyayı değiştirmek istiyorsak onu yorumlamaya da kuvvetle ihtiyacımız olacaktır, ne de olsa.

84
Savaşa ve Barışa Dair

Şiddete yapılan trilyonlarca dolarlık yıllık yatırımlar sayesinde dünya barıştan çatışmaya doğru tepetaklak düşüşünü (yere çakılma pikesini) bu yıl da sürdürüyor: Küresel Barış Endeksi’nin Haziran başlarında açıklanan 10. raporuna1 göre global terörizm tarihî rekor seviyelerini görürken, savaştan kaynaklanan ölümler son çeyrek yüzyılın tepe noktasında. Ülke içi barış, toplum huzuru ve güvenliği gibi değerler 10 yıldır sürekli ve kesintisiz düşüş halinde.

Şiddete ve silaha yapılan yatırımlar ise son 10 yıldır sürekli ve kesintisiz olarak yükseliş halinde. Rapora göre şiddetin 2015 yılı “fiyatı” 13,3 trilyon dolar olmuş! Yani dünya gayri safi hasılasının yüzde 13,3’ü! Peki, buna karşılık, barışı koruma ve barışın inşası çalışmalarına yatırılan miktar ne kadar? O da 15 milyar dolar. Yani, savaşa yapılan yatırım, barışa yapılan yatırımın yaklaşık 900 katı, iyi mi?!

Aynı rapora göre, 163 ülke ve bölge arasında dünyada şiddetten en uzak, barışa en yakın ülke: İzlanda. (Ne tesadüf, şimdi adları lazım değil, Açık Radyo programcı ve çalışanlarının hatırı sayılır bir bölümü 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda da İzlanda’yı tutuyor.)

Endekste, tahmin edilebileceği gibi, Suriye açık ara sonuncu: 163. sırada yer alıyor. Onu Irak, Sudan, Afganistan, Somali ve Yemen izliyorlar.

Türkiye mi? “Yalnız ve güzel ülkemiz” listenin 145. sırasında yer alıyor. Başka türlü söylersek, sondan 18inci! Yani, dünyada şiddetin cehennemine en çok yaklaşmış 18 ülkeden biriyiz! Üstelik, tablo muhtemelen daha da kötüleşecek.

Çünkü, bu rapor, mesela Haziran sonunda İstanbul Atatürk Hava Limanı’nda en az 44 kişinin mermilerle, bombalarla vahşice öldürüldüğü, 238 kişinin de yaralanıp paralandığı muazzam IŞİD saldırısını kapsamıyor elbette. Zira saldırı meydana gelmeden önce hazırlanmış. Bu “eksikli” rapor bile, şiddet skalasında son derece yüksek bir yere oturan bir ülkede oturduğumuzu açıkça ortaya koyuyor.

Dahası da var. Kimi gazete ve internet sitelerinde kolaylıkla görebileceğimiz gibi, son bir yıl içinde 17 terör saldırısında 300’e yakın ölü, 1500’e yakın yaralı vererek adeta tüm rekorları zorlayan, Güneydoğu’daki operasyon ve çatışmaların ilavesiyle daha da ürkütücü bir sayıya ulaşan bu “cehenneme dönmüş” ülkede yönetimin şiddet konusunda yaptığı yıllık harcama da dudak uçuklatıcı: Sadece 2015’te şiddet konusunda 94 milyar dolar para harcanmış.2 Ve, ne yazık ki, bu, ileride daha yüksek olacak gibi görünüyor.

Bu arada, dünyada savaş ve barış konusunda dehşet verici bir yeni bilgi demeti de yine Haziran ortalarında önümüze geldi. Dünyanın en büyük mayın temizleme kuruluşu olan Halo Vakfı tarafından The Guardian gazetesine sızdırılan bir dizi fotoğraf gördük.3 Sri Lanka’da hükümetle Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları (LTTE) arasında 26 yıl süren ve 100 binden fazla can alan iç savaşın son aylarında kullanılan silah kalıntılarına ait fotoğraflardı bunlar.

Ama bu “kalıntı”ların ortaya koyduğu dehşet verici bir gerçek vardı: 2008 sonu-2009 başı arasında sadece birkaç ay içinde ülkenin hükümeti yüz bin canın pek çoğunu, gerilla – sivil ayrımı gözetmeden küçücük bir alana sıkıştırıp Rus yapımı misket bombaları (cluster bombs) kullanarak imha etmiş ve böylelikle önemli savaş (ve muhtemelen insanlık) suçları işlemişti. Burada 21. yüzyılın adı konmamış jenosidlerinden birini konuşuyor olabiliriz pekala.

Göçmenliğe ve Mülteciliğe Dair

Savaş, çatışma, baskı ve zulüm yüzünden evini barkını, yerini yurdunu terkedip kaçan insanların sayısı, bilinen tarihte hiç bugünkü kadar çok olmamıştı. Dünyaya artık bir mülteciler gezegeni diyebiliriz. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nde yayınladığı raporunda4 dünyada artık 65,5 milyon insan evladının zorla yerinden edilmiş olduğunu, bunun 21. yüzyıl rekoru olmakla kalmayıp, 60 milyon yersiz yurtsuz sayısının da tarihte ilk kez aşıldığını belirtiyordu.

Dahası, dünya çapında bu mülteci sayısının yarısını çocuklar oluşturuyor. Evi barkı, gidecek yeri olmayan 30 milyon çocuk! Komiserlik, dünya çapında kimsesiz 100 bin çocuğun sığınma hakkı istediğini söylüyor. Bu, kayıtların tutulmaya başlandığı 2006’dan beri görülmüş en yüksek oran. 100 bin çocuk sığınma hakkı peşinde. En az 10 bininin köle ve seks tacirlerinin eline düşmesi an meselesi! Ve dahi, bu mültecilerin yüzde 86’sı da düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşıyor. Yani, eğitimden, güvenli bir hayattan ve çalışma olanaklarından büyük ölçüde yoksun insanlardan söz ediyoruz burada.

Avrupa ülkeleri ve ABD, kapılarını mültecilere sıkı sıkıya kapatırken, Türkiye, Pakistan ve Lübnan, mutlak sayı olarak dünyanın en çok mülteci misafir eden üç ülkesi pozisyonunda. (Nüfusla oranlanırsa, bu sefer ilk 3 sırayı Lübnan, Ürdün ve Nauru alıyor.) BM Genel Sekreteri’nin de söylediği gibi, bu, sadece mülteci krizi değil, dayanışma ve empati yokluğu krizi!

Talihin garip bir tecellisi olarak, en yüksek sayıda mülteciyi –mülteci demeden de olsa– misafir eden Türkiye, Göç-Der adlı kuruluşun yine 20 Haziran’da yayınladığı bir raporda5, aynı zamanda kendi içinde yüksek sayıda iç göçmen yaratan ülke konumunda. Güneydoğu’da çatışmalar ve Kürt nüfus üzerinde uygulanan yasaklamalar ve operasyonlarla, yaklaşık 1 milyon insanın yerinden edildiği bir gerçek!

Üstelik, Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde devam eden çatışmalar nedeniyle zorla yerinden edilme sürecinin devam ettiği de raporda belirtilen bir diğer husus. 1925 yılı Şark Islahat Planı ile başlayan zorunlu göçün sistematik bir hal aldığı, 1987 yılında ilan edilen OHAL ile 3 milyon insanın yerinden edildiği de raporun tespitleri arasında.

Önemle eklemek gerekir ki, hem BM’nin, hem de Göç-Der’in raporları, sel ve deprem gibi “doğal” afetler yüzünden yerinden olanları kapsamıyor. Konunun önde gelen uzmanı sayılan bir uluslararası kuruluşun Mayıs’ta yayımlanan raporunda6 yapılan ayrı bir hesaplamada doğal afet “zayiatı”nın en az 19 milyon insanı kapsadığı belirtiliyor..

İklim Krizine ve Küresel Isınmaya Dair

2016 yılının ilk 6 ayında dünyanın dört bir yanında iklim ve çevre yıkımına ilişkin kırılmamış rekor kalmamıştı. Hızla gözden geçirelim:

Yılın hemen başında dünyanın en saygın bilim dergilerinden ikisinde aynı gün yayınlanan 2 ayrı araştırmanın birinde “Kuzey yarıkürenin orta enlemlerinde ortalama hararetin, her gün yaklaşık 10 metre güneye hareket etmesine tekabül eden bir oranda arttığı” ortaya konuyor ve şöyle deniyordu: “Bu oran jeolojik kayıtlarda gözlemleyebildiğimiz iklim değişikliği hızlarından yaklaşık 100 kat daha hızlı.”7 Kuzeyden güneye doğru günde 10 metre ilerleyen sıcaklık!

Benzeri görülmemiş bu rekorun şoku yeterli değilmişçesine, başka teknik araştırmalarda8, iklim değişikliği hızının belki 1,000 kat daha hızlı olabileceği belirtiliyor – nefesimizi bırakıyoruz!

Sonra yeniden derin bir nefes alıyoruz ve okuyoruz9: Rekorlar peş peşe geliyor: Mayıs ayı, gittikçe artan insan kaynaklı küresel ısınma ortamında küresel hararet rekorlarının birbiri peşi sıra kırıldığı 13. ay oluyor. Nefesi bırakıyoruz.

Alıyoruz: Kuzey buz denizinin buzu rekor hızda eriyor, kış buzundaki maksimum yayılması rekor azlıkta, Mayıs buzu tarihteki en düşük buz seviyesinde. Bırakıyoruz.

Alıyoruz. Hindistan, ülke tarihinde en büyük sıcaklığı Racastan’da 51 derece ile görüyor. 300 milyon insanı etkileyen rekor kuraklık berdevam. Barajları silahlı muhafızlar korumaya çalışıyor sularını çalmasınlar diye! Veriyoruz.

Alıyoruz. ABD’nin kuzey kutbuna en yakın, dolayısıyla en serin eyaleti Alaska, Arktik rekorlara ayak uyduruyor: Sıfır derece. Tarihindeki en büyük sıcak! Veriyoruz.

Alıyoruz. Atmosferde CO2 yoğunluğu onyıllardır her yıl rekor kırıyor zaten ama bu yıl farklı: 2016 artış oranının milyonda 3.1 parçacık (ppm) olacağı hesaplanıyor, ki bu, 2.1 yıllık ortalamanın akıl almaz derecede üstünde! Soluğu koyveriyoruz.

Sonra gene alıyoruz. Avustralya, en sıcak güz rekorunu kırıyor, daha önceki 11 yıllık rekoru paramparça ediyor. Veriyoruz.

Gene alıyoruz: Uzaydan gözlenebilen tek organizma olan Büyük Mercan Resifi, suların aşırı ısınmasından ve asitlenmesinden dolayı rekor oranda ağarıyor. Havadan gözlemler, sadece % 7’sinin kurtulduğunu gösteriyor, ki bu da mercan kayalığının hepten ölüp gitmesine yol açabilir. Koyveriyoruz soluğu.

Yeniden alıyoruz. Bir mavi balina, bir mavi balinaya okyanusun boylu boyunca seslenip, 1500 kilometre ötedeki fırtınayı işitebiliyorken, artık bunu yapamıyor diye öğreniyoruz. Her 10 yılda 1 okyanusların gürültüsü ikiye katlanarak rekor kırıyor10. Petrol ve doğal aramak için askeriyenin sismik infilakleri balinaları sağır ediyor. Okyanuslar riske girince hepimiz riske giriyoruz. Kulaklarımızı tıkıyor, soluğumuzu bırakıyoruz.

Geleceğe ve Sağkalıma Dair

Toplumun çöküşü ve geçiş halindeki bir dünyanın durumu hakkında Chomsky şöyle söylüyor11:

“Yaklaşık son 35 yıl içinde devlet – şirket ortaklığında yürütülen programlar halkın çoğunluğu üzerinde feci yıkıcı etkiler yarattı. Durgunluk, gerileme ve keskin bir şekilde yükselen eşitsizlik, bu etkilerin en doğrudan olanlarıydı. Bu korku yarattı,  insanların kendilerini yalıtılmış ve yalnız hissetmelerine, anlayamadıkları ve etkileyemedikleri büyük güçlerin kurbanı olarak görmelerine yol açtı.  Bu çöküşün sebebi ekonomik kanunlar değil. Bunlar birer politikanın, bir çeşit sınıf savaşının sonucu: Zenginlerin ve güçlülerin çalışan nüfusa ve yoksullara karşı başlattığı bir tür sınıf savaşı. Neoliberalizm dönemini belirleyen şey, budur. Yalnız ABD’de değil, Avrupa’da ve başka yerlerde de.”

Gerçekçi olalım: Gerçekten de önümüzde fazla vakit kaldığını söyleyemeyiz. Uzun vadede doğru dürüst bir şekilde ayakta kalalım istiyorsak, hatırı sayılır ölçüde önemli bir güzergâh değişikliğini gerçekleştirmek zorundayız. Chomsky, başlığını “Dünyaya Kim Hükmediyor?” diye çevirebileceğimiz yeni kitabında, yeni bir güzergâh seçmenin yani âcilen yeni bir yola girmenin sorumluluğunun büyük ölçüde kendi ellerimizde olduğunu söylüyor – “tabii fırsatların da” diye eklemeyi ihmal etmeden12.

Açık Radyo’un uzun vadeli favorilerinden Adbusters (Kültürbozan) hareketinin aynı adı taşıyan dergisinin son (yaz) sayısında (no: 126) bu “güzergâh”ın kilometre taşları olarak bir dizi fotoğraf var 13: 68 Paris’i, 1999 Seattle Muharebesi, 2001 Yunan Anarşistleri, 2010 İspanya İndignados’u ve Arap Baharı, 2011 Wall Street İşgali, 2012 Idle No More Yerli Hareketi, 2013 Gezi ayaklanması ve Brezilya Baharı, 2014 Hong Kong Şemsiye Devrimi, 2015 Almanya Blockupy Protestoları ve ABD Black Lives Matter Ayaklanması, ve 2016 Nuit Debout (Bütün Gece Ayakta) Hareketi…

Dergide Fransız komünist siyasetçi André Gerin’den çarpıcı bir alıntı[14] yer alıyor. Biz de onunla bitirelim istedik bu denemeyi:

“Şu anki biçimimizle ayakta kalamayız. Yeni bir biçime (form’a) evrileceğiz. Zaten halihazırda buna evrilmekteyiz. Yeni form “küresel toplum” diye biliniyor. O eski Homo Sapiens’ten sonsuz derecede daha karmaşık bir yaratık bu. Onun kapsadığı insanlar, maddeyi oluşturan moleküller gibi. Homo Sapiens kabaca elli bin yıl dayandı. Küresel toplum denen bu yeni yaratığın nasıl birşey olacağını önümüzdeki elli bin yılda göreceğiz.”

Nefesimizi alalım bakalım şimdi.

 

***

[1] http://www.visionofhumanity.org/sites/default/files/GPI%202016%20Report_2.pdf

[2] Ibid.

[3] https://www.theguardian.com/world/2016/jun/20/cluster-bombs-used-sri-lanka-civil-war-leaked-photos-suggest

[4] https://s3.amazonaws.com/unhcrsharedmedia/2016/2016-06-20-global-trends/2016-06-14-Global-Trends-2015.pdf

[5] http://t24.com.tr/haber/goc-der-yasak-ve-operasyonlar-1-milyon-insani-zorla-yerinden-etti,346214

[6] http://www.internal-displacement.org/assets/library/Media/201505-Global-Overview-2015/20150506-global-overview-2015-en.pdf

[7] Noam Chomsky, Who Rules the World?, Metropolitan Books, 2016, s. 3-4. Profesör Chomsky’nin yeni kitabında atıf yaptığı makaleler:  Ken Caldeira, “Stop Emissions,”, MIT Technology Review 119, no 1 (January/February 2016); “Current Pace of Environmental Change Is Unprecedented in Earth’s History,” University of Bristol, 4 January 2016.

[8] Ibid.

[9] https://www.theguardian.com/environment/2016/jun/17/seven-climate-records-set-so-far-in-2016

[10] http://www.truth-out.org/news/item/36250-when-whales-cannot-hear-ocean-noise-doubling-every-ten-years

[11] http://www.truth-out.org/opinion/item/36394-noam-chomsky-on-the-breakdown-of-american-society-and-a-world-in-transition

[12] Noam Chomsky, Who Rules the World?,ibid., s. 238.

[13] Adbusters, Toneshift, No: 126, http://www.adbusters.org/action/call-for-submissions-why-is-global-fascism-on-the-rise/

[14] Ibid.

 

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

85-Ömer-Madra

 

Ömer Madra

Çamtepe’nin çamlarında renk renk yünler

Geçen hafta, kırsalda yaşama hayalinin kalbime ilk düştüğü yerde, Bayramiç Yeniköy Çiftliği‘ndeydim; bu kez Anadolu Jam için. İtiraf edeyim, güçlü bir dürtüyle başvurmuş olsam da, Anadolu Jam’in yazları yapılan gençlik kampı tarzı bir şey olma ihtimalini içimde fazla büyütmüşüm. Bir takım etkinlikler yapıp, gülüp eğleneceğimiz, sonra da öğrendiklerimizi unutmak üzere kendi yollarımıza ayrılacağımıza dair bir önyargım vardı. Ve fakat şimdi, 1 hafta boyunca karşımdakini can kulağıyla, gözlerinin tam içine bakarak, apaçık bir kalple, hiç bölmeden, yargılamadan dinlediğim, aynı şekilde de dinlendiğim, koşulsuz sevgi, şefkat, güven ve kendini ifade etme alanına tekrar dönmek için sabırsızlanıyorum. Jam’den bahsedebilmek için sanırım içimde biraz demlenmesini bekleyeceğim. Bu sırada ben de yazı geçireceğim yuvamda, Çamtepe’de demlenmeye devam edeceğim.

Çamtepe’de hep iş olur. Bu hafta yün boyamakla geçti. Yünler Biga’daki Anadolu Meraları uygulama arazisinin koyunlarından kırkılıyor. Önce yünleri pisliklerinden, otlarından temizleyip, 15 dakika kadar arap sabunlu sıcak suyla yıkıyoruz 3-4 sefer.

74

Sonra yünler Mehmetalan Köyü‘ndeki köylü kadınlar tarafından geleneksel bir el aleti olan kirmanla ip -ve yumak haline getiriliyor. Bu oldukça zahmetli bir iş. Biz de boyayı çekebilmesi için yumakları çile haline getiriyoruz.

75
Eğer elinize böyle saf yün geçerse bırakmayın, çekin burnunuza. O kadar güzel kokuyorlar ki, nasıl tarif edeceğimi bilemedim. Kardeş kokusu gibi diyeyim, güven veriyor. Kokunun kaynağı, koyunun yünündeki, iyi de bir yalıtım malzemesi olan lanolin denilen yağ. Ellerde bıraktığı hafif yapışık hissi de seviyorum.

İlk olarak zerdeçalla boyama yaptık. Büyükçe bir tencereye göz kararı su, rengi tutması için tuz ve toz zerdeçal ekledik. Belli bir ölçü yok, deneme yanılma yöntemi iyi çalışıyor. Bu üç malzemeyi orta ateşte fokurdatmadan kaynattık. Zerdeçalla suyun birbirine geçmeye başladığı suyun koyulaşıp yoğunlaşmasından anlaşılıyor.

76

Bu aşamada (diyelim yarım saat sonra) yün çilelerini karışıma daldırıp çıkarmaya başlayabilirsiniz. Biz böyle yaptık ama sizin yönteminiz farklı olabilir. Yalnız, boyamadan önce çilelere iyice su çektirince renkler daha iyi tutuyor.

Yünleri karışımın içinde 15 dakika kadar beklettikten sonra ağaç dallarına asıp kurumalarını bekledik. Daha sonra, boyanın sabitlenmesi için çileleri sirkeli suda yıkayacağız.

Doğal boyama süreçlerine Çamtepe misafirlerinden Ebru Mergen rehberlik etti. Ebru aynı zamanda keçelere fısıldıyor, çok güzel terlikler yapıyor.
Doğal boyama süreçlerine Çamtepe misafirlerinden Ebru Mergen rehberlik etti. Ebru aynı zamanda keçelere fısıldıyor, çok güzel terlikler yapıyor.

Kök bitkiler çözünmesi daha zor olduğundan daha uzun süre ısıtılmak istiyormuş. Kına kök olmadığından, bu sefer soğuk suya, yine göz kararı attık. Bu şekilde en az 1 gün bekleyecek.

Kına bitkisinin tozuyla boyadığımız çileler.
Kına bitkisinin tozuyla boyadığımız çileler.

Çamtepe’nin diğer sakinlerinden Eda (Girgin) ile aklımız sürekli nereden ne buluruz da boyasını çıkarırız diye çalıştığından, Mehmet’in (Bodur) önerdiği meşe mazıları, hemen tencerede yerini buldu.

Bu mazılar, yabani arıların meşe ağacının belirli bir noktasına yumurtlamasından sonra, meşenin kendini koruma mekanizmasının sonucu olarak oluşuyor. Larva, kendi kapalı alanında bu mazıdan besleniyor. Burcu (Meltem Arık)'tan bunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım.
Bu mazılar, yabani arıların meşe ağacının belirli bir noktasına yumurtlamasından sonra, meşenin kendini koruma mekanizmasının sonucu olarak oluşuyor. Larva, kendi kapalı alanında bu mazıdan besleniyor. Burcu (Meltem Arık)’tan bunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

Mazıları da zerdeçalla aynı şekilde kaynattık. Fakat mazıları tamamen toz haline getiremediğimiz için küçük parçaları çilelerin üzerinde kaldı (Parçasız olması tercih sebebi).

80

Aynı bitkiyle boyanan çilelerin ilk ve son partisi arasındaki ton farklarını görmek ve doğadaki her malzemeyi boyama için kullanabilecek olmanın tanıdığı sınırsızlık heyecan verici. Bu yünler sonra çeşitli aksesuarlara, keselere, takılara dönüşüp ‘YünYang’ adıyla Bir Tohum Dükkan‘daki yerlerini alacak.

Yündüm yumak oldum. Yumaktan çile oldum. Çileyken renge dönüştüm
Yündüm yumak oldum. Yumaktan çile oldum. Çileyken renge dönüştüm

82-Ceylan-Yurdakuler

 

Ceylan Yurdakuler

Londra’da seçim vaadi: 3 TOMA satılıyor

TOMALondra’nın yeni belediye başkanı Sadiq Khan, önceki belediye başkanı Boris Johnson döneminde alınan üç TOMA’yı satacağını söyledi.

200 bin İngiliz sterlininin (yaklaşık 767 bin TL) üzerinde fiyata mal olan olan araçlardan elde edilecek gelir gençlere yönelik hizmetlere aktarılacak.

Önceki belediye başkanı TOMA’ları, Londra sokaklarında çıkması tahmin edilen sokak olaylarına karşı Almanya’dan satın almıştı.

Ancak İngiltere İçişleri Bakanlığı bu araçların İngiltere’de kullanılmasını yasaklamıştı.

İçişleri Bakanı Theresa May, bu kararı TOMA’ların ciddi yaralanmalara sebep olabileceğine dair tıbbi ve bilimsel testler nedeniyle aldığını söylemişti.

BBC’nin haberine göre Khan, araçları satarak seçim vaadini yerine getirmiş olduğunu söyledi.

Khan’ın açıklamalarına rağmen belediye sözcüleri TOMA’ların elden nasıl çıkarılacağına dair henüz somut bir plan olmadığını söyledi.

 

BBC Türkçe

[Manzum Serzenişler] Yansıma

Yerimiz rahat içimiz huzur dolu olsun…

Sanatla ve barışla kalalım..

YANSIMA

(ot-uz)

Yerim dardı
zamanım da
İfade etmenin zorluğu
zorunluluğu sarıyordu.

Otuzun uz’undaydım.
O uz ki şaşkın
O gelmişlik ki uzak
O uzak ki gelmiş
O gariplik ki aşinaydım.

Zaman her zamanki gibi gizemiyle
yazdırıyordu bana
Kendime yabancıydım
O yabancılıktı yaşatan
yazın’dıran beni

Yerim dardı
Yerim bitiyordu
Yerim tutulmuştu

O trençkotu kaldırıp
yerimi almak için

korkuyor muydum,
sabırsızlanıyor muydum,
kim bilir?

22:20 5/10/2003
İstanbul – Beyoğlu Yeşilçam Sk.

*

Yerim daha da dardı oysa şimdi
Üstelik çoğalıyordum
Zamanım da dar fevkalade
Sendeki zaman kimde varmış be oğlum?

Bir yansıma daha geçse üstünden
daha da dar
daha da zor
bir dinozor

oysa vuslat ki mutlak
alık bir bakış
soğuk ve katı bir mor…

Yetemiyor insana
yetirdiği,
yitirdiği ile kalıyor.

sabırsızlıktan birazcık mezun olsam da
(ya da öyle avutarak kendimi)
yeni yerime yerleşirken
korkuyordum

Ama merak… merak yok mu o merak?
otuza çok uzak
iken bile
ince ince
yokluyordu…

 

 

yaklaşık 13 yıl sonra
istanbul üsküdar

Diyarbakır,Batman ve Mardin’de Lice için pasif oturma eylemleri

liceLice’de günlerdir sürdürülen askeri operasyonlar ile girişilen insan ve doğa katliamına karşı Diyarbakır (Amed), Batman (Elih) ve Mardin’de sokağa çıkan halk, Lice halkına destek verip, operasyonlara ‘dur’ dedi.

Günlerdir kurulan abluka ile askeri operasyonların sürdürüldüğü Licê ilçesinde yaşanan insan ve doğa katliamına karşı Diyarbakır kent merkezinde DBP, HDP, DTK ve KJA öncülüğünde her akşam gerçekleştirilen oturma eylemi, 3’üncü gününde sürdü.

DİHA’nın haberine göre protestoların adreslerinden biri olan Rojava Parkı’nda gerçekleştirilen eyleme kent halkı yoğun ilgi gösterdi. Buradaki protestolara HDP Grup Başkanvekili Çağlar Demirel ile bazı belediye başkanları da katıldı. İftar saati öncesinde parkta toplanan yurttaşlar, önce hep birlikte iftarlarını açtı. Ardından ise kurulan sinevizyonda Cizre(Cizîr)’nin tarihi direnişinin anlatıldığı belgesel gösterimi yapılmak istendi. Ancak polisler gösterime izin vermedi. Bu durum yurttaşların tepkilerine neden oldu.

Lice’ye dönük saldırılara tepki gösterilip, ilçe halkına yönelik desteğin gösterildiği bir diğer alan Koşuyolu Parkı oldu. Buradaki eyleme katılan çık sayıda yurttaş arasında HDP milletvekilleri Sibel Yiğitalp, Nursel Aydoğan ve Mehmet Ali Aslan, DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, Amed Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Gültan Kışanak, Bağlar (Rezan) Belediyesi Eşbaşkanı Birsen Kaya Akat, Sur Belediye Eşbaşkanı Fatma Şık Barut da yer aldı.

Park alanına ise “Lice’ye ses ver, Sessiz kalma” yazılı bir pankart asılırken, oturma eylemindeki yurttaşlar ise sık sık “Her yer Lice, her yer direniş” sloganı attı.

Gruplar halinde parkta oturan yurttaşlar, iftar saatinin gelmesiyle birlikte oruçlarını da yine burada hep birlikte açtı. Yemeklerin yenilmesi sonrası eyleme katılan dengbejler, klamlarını seslendirdi.

‘Lice’yi insansızlaştırmak istiyorlar’

Dengbej dinletisinin ardından konuşan HDP Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan, siyasi iktidarın ‘Esrar operasyonu’ adı altında Licê’deki katliamlarını meşrulaştırmaya çalıştığını söyledi. Bu operasyonlarla AKP’nin Lice’yi insansızlaştırmak istediğini söyleyen Aydoğan, herkesi yarın Lice için yapılacak olan yürüyüşe davet etti. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Gültan Kışanak ise, Lice için dayanışma ve birlik çağrısı yaparak, “Devlet hukuksuz bir savaş yürütüyor. Lice’de ilçeyi boşaltmaya çalışıyor. Karakol ve kalekol yapmak istiyorlar, HES yapmak istiyorlar ve bunun için herkesi gözden çıkarmışlar. Biz buna karşı demokratik direnişimizi sergileyeceğiz” dedi.

Yapılan konuşmalarının ardından 2014 yılında Lice’deki kalekol protestoları sırasında yaşananların anlatıldığı sinevizyon gösterimi yapıldı.

Batman

Licê’de devam eden operasyonlara karşı Êlih’te (Batman) de 3 günlük oturma eylemine başlandı.

HDP, DBP, DTK ve KJA öncülüğünde Batman halkı Yılmaz Güney Sineması önünde bir araya gelerek, Lice’de sürdürülen operasyonları oturma eylemiyle protesto etti. Oturma eylemi öncesinde konuşan DBP İl Eşbaşkanı Abdulbari Karaağaç, ilçede bulunan bütün canlıların topyekun ve hunharca yok edildiğine dikkat çekerek, Lice’ye ses vermek için alanlarda olduklarını vurguladı.

‘Onurlu ve direnişçi Lice halkına ses vermek için buradayız’

Lice’ye dönük ağır bir bombardımanın yaşandığını dile getiren DBP İl Eşbaşkanı Nurten üzümcü ise “Ormanlar canlılarla birlikte yok ediliyor. Devlet, Kürdistan coğrafyasında bir katliam girişimi başlatmıştır. Halkımız 90’lı yıllarda olduğu gibi bir göçertme politikasıyla karşı karşıyadır. Bu imha, inkar ve doğa katliamına karşı halkımız mahallesinde sokağında köyünde ve ilçesinde mücadele ediyor ve direniyor. Bizde onurlu ve direnişçi Lice halkına ses vermek için buradayız” dedi.
Düzenlenen eyleme Navenda Çanda Mizgîn’in (Batman Mizgin Kültür Merkezi) sanatçıları da söyledikleri halk ezgileriyle destek verdi.

Mardin

Mardin’in Derik ilçesinde de yine Lice’de süren operasyonlara karşı direniş nöbeti başlatıldı. DBP ilçe binasında başlatılan eylem 3 gün boyunca 09.00-17.00 saatleri arasında devam edecek.

Kurum temsilcileri, belediye meclis üyelerinin yanı sıra çok sayıda yurttaşın katıldığı nöbette direniş marşları seslendiren yurttaşlar, Lice’de devam eden direniş büyütme sözü verdi.
Saldırıları kınamak amacıyla bu eylemi başlattıklarını dile getiren DBP Derik İlçe Başkanı Mehmet Şerif Kıran, herkesi Lice ile dayanışmaya çağırdı.

 

Kaynak : DİHA

Türkiye-İsrail anlaşmasından Kürtlerin payına ne düşer? – Arzu Yılmaz

Arzu Yılmaz’ın bu yazısı birikimdergisi.com sitesinden alındı

Az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti, altı ay bir güz gitti, uyanınca hep bitti? Bu bilmeceyi çocuklara sorsanız birçoğu hemen “rüya” diye atlar. Ancak, Türkiye’nin son onbeş yılına yakından şahitlik edenlerin, bugünlerde aynı bilmecenin yanıtını “AKP dış politikası” diye verme ihtimali hayli yüksek…

En son İsrail ile varılan uzlaşma gösterdi ki, Türk dış politikasında bir Sultan edasıyla Balkan diyarından Hazar Denizi’ne, dere tepe düz gidilen yol, onüç yıl bir bahar sonunda bitti!

Bu uzlaşmayı ve arkasından geleceği iddia edilen Rusya, Suriye, Mısır adımlarını ise basitçe “Düşmanlarımızın sayısını azaltıp, dostlarımızın sayısını çoğaltacağız” hesabı üzerinden okumak eksik kalır.

Zira olup bitenler, özünde, AKP’nin düşman bellediklerine karşı dost bulma çabasına işaret ediyor.

Hal böyleyken, Başbakan Yıldırım ne derse desin, günün sonunda dost saysının mı yoksa düşman sayısının mı daha yüksek olacağı meçhul.

Ama bugün itibariyle görünen o ki, İsrail-Türkiye anlaşmasını mümkün kılan asıl faktör İran’ın Ortadoğu’da giderek artan gücü oldu.

Peki İran düşman mı yoksa dost mu sayılacak?

İsrail’in İran’ı neden yaşamsal bir tehdit olarak gördüğü sır değil.

Fakat Türkiye’nin, daha doğrusu AKP’nin İran’ı henüz nereye koyacağından İsrail kadar emin olduğunu söylemek zor.

Her şeyden önce AKP’nin özellikle son üç yılda olduğu gibi bugün de bir Şii-Sünni rekabeti üzerinden İran’la düşman olmayı göze alacağını düşünmek yerinde olmaz.

Nihayetinde idealist/ideolojik Davutoğlu politikalarının yerini alan Erdoğan pragmatizminin, deyim yerindeyse, kendi paçasını kurtarmaktan başka bir derdi yok…

Dolayısyla, İran’ın örneğin Suriye’de Türkiye ile ters düşmesinin ya da Irak’ta mevcut askeri ve siyasi nüfuzuyla Türkiye’ye kımıldayacak yer bırakmamasının AKP için yaşamsal bir tehdit oluşturduğu söylenemez.

Bilakis, dert paçayı kurtarmak olduğundan, İran’ın dünya piyasasıyla entegrasyonundan ve yeniden inşasından en fazla nemalanacak ülkelerin başında Türkiye’nin bulunması, ilişkilerin önünü açıyor. Bu yıl içinde bir biri ardına gerçekleştirilen ekonomik temaslar sonunda hedefin, 9 milyar dolarlık ticaret hacmini 30 milyar dolara çıkarmak olduğu açıklandı.

Öte yandan, Arap gazetelerine göre İran’ın arabuluculuğu ile Türkiye ve Suriye Cezayir’de bir görüşme bile yaptı…

En son Rusya’yla sağlanan yakınlaşma da hesaba katılacak olursa, Türkiye-İran ilişkilerinin gelişmesi önündeki engeller bir bir ortadan kalkıyor.

Ama sözkonusu Kürtler ve Kürdistan olduğunda durum farklı.

Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye-İsrail anlaşmasının en azından zamanlamasını tayin eden en önemli faktör de bu.

Zira bundan tam 20 yıl önce Türkiye-İsrail ilişkilerinde bir milat kabul edilen anlaşmalar da benzer bir iklimde kotarılmıştı. Türkiye’nin Kürt sorunu bağlamında yine yakıcı bir şiddet sarmalının içinden geçtiği ve uluslararası alanda tıpkı bugünkü gibi yalnızlaştığı, fakat aynı anda ABD’nin Körfez Savaşı sonrasında Irak’ta acz içine düştüğü ve İran’ın Bedir Tugaylarını Hewler’e (Erbil) kadar gönderdiği bir dönemde, Türkiye ve İsrail arasında birbiri ardına anlaşmalar imzalandı.

Israil’in hedefi yine İran’dı. Ama Türkiye adına anlaşmaya imza atan iktidarın büyük ortağı ve AKP’nin selefi Refah Partisi’nin İran’la bir sorunu yoktu. Diğer yandan, siyasal iktidarı elinde bulunduran asıl güç Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İran’ı bir tehdit olarak köpürtmesinin ise aslında bir iç politika meselesi olduğu herkesin malumuydu. Yani Türkiye’nin hedefi bugün olduğu gibi o gün de Kürdistan’dı.

Ve 1996 yılında imzalanan Askeri Eğitim ve İşbirliği anlaşması ile bir yandan Türkiye’nin hava sahası İsrail savaş uçaklarına açılırken, bir yandan da F-16’ların modernizasyonundan istihbarat paylaşımına kadar uzanan geniş bir yelpazede ortaklıklar kuruldu.

Nihayetinde İran bir süre daha kendi sınırlarının dışına çıkamadı.

Türkiye’nin güçlenen askeri kapasitesi karşısında dayanamayan PKK Kandil’e çekilirken, Türk Sihalı Kuvvetleri Irak Kürdistanı’na kadar girdi ve yerleşti. Bu arada Şam’da Abdullah Öcalan’a düzenlenen suikast, bu işbirliğinin neredeyse yegane başarısızlığı olarak kayda geçti.

Bugün yapılan anlaşmaya ilişkin haberlerin satır aralarında ise aynı işbirliğinin aktifleştirileceği muştulanıyor…

Peki yine aynı sonucun alınması beklenebilir mi?

Her şeyden önce 1990’lı yıllarda olduğu gibi İran’a karşı cephe alan bir ABD yok. İran, bugün Ortadoğu’da tayin edici rol oynayan iki aktörden biri olan Rusya’yla müttefik olarak, ABD’yle ise aynı tarafta hareket ediyor.

Bu bağlamda, Türkiye’nin ve İsrail’in artık Batı’nın Ortadoğu’daki imtiyazlı ortakları olmaktan çok, ABD Dışişleri Bakanı Kerry’e “ Sorun düşmanlarımız değil, müttefiklerimiz“ dedirten ülkeler kategorisinde bulunduğu unutulmamalı. Bu haliyle, Türkiye-İsrail anlaşmasını kaçınılmaz bir dayanışma olarak okumak da mümkün. Öyle ki İsrail, bu süreçte ABD ile ilişkileri bozulan bir başka müttefik, Suudi Arabistan’la bile yakınlaşır oldu.

Zaten İran da bu gerçeğin farkında olarak, 1990’lı yıllarda özellile Irak’ta oluşan boşluktan faydalanamamanın acısını çıkarıyor…

ABD’nin, bir yandan Abadi hükümetini bir yandan da Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni güçlendirerek İran’ı sınırlama çabası bir vaka, fakat özellikle Abadi hükümeti üzerinden bu çabasında çok da başarılı olamayacağı açık.

Zira daha geçenlerde Başbakan Abadi, Felluce operasyonu dolayısıyla resmi tebrikleri kabul ederken, İran’a bağlı Haşdi Şabi güçleri operasyon bitene kadar giremedikleri şehrin merkezine doğru zafer yürüyüşü yapıyordu.

Ezcümle, ABD, kimi zaman katliam kimi zaman sürgün yoluyla Irak’ın Doğu ve Güney bölgelerinin Sünnilerden arındırılmasına ve yerine İran eliyle Şiilerin yerleştirilmesine seyirci kalmaya devam edecek görünüyor.

Ancak, Irak Kürdistanı bağlamında aynı kayıtsız tutumdan bahsetmek zor. İran’ın Süleymaniye ölçekli bir operasyonla Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni siyasi istikrarsızlığa sürükleme ve hatta bölme girişimleri karşılığını İran Kürtleri’nin ayaklanmasıyla bulacak gibi. Son iki hafta içinde merkezi Irak Kürdistanı’nda bulunan KDP-İran ve Devrim Muhafızları arasında çıkan çatışmalarda 20’yi aşkın İran askeri hayatını kaybetti. İran bunun üzerine KDP-İran’a bağlı Kürtlerin yaşadığı Hewler’e 60 km uzaklıkta bulunan Sineqan’ı bombaladı, ama Kürt kartını Şii kartı kadar rahat kullanamayacağı mesajını da aldı.

Bu çerçevede not edilmesi gereken bir başka önemli gelişme ise Peşmerge Bakanlığı’na bağlı peşmergelerin maaşlarının Kongre’nin aldığı KBY’ye doğrudan askeri yardım kararı gereği ABD tarafından ödeneceği açıklaması oldu. Burada ‘Peşmerge Bakanlığı’na bağlı peşmergeler’ vurgusu önemli, çünkü IŞİD saldırıları öncesi sayıları yalnızca 12 bin olan Bakanlık’a bağlı peşmerge sayısı, ABD’nin yürüttüğü eğit-donat programı sırasında 56 bine çıktı. Yani ABD Kürtlerin kendi başına bir türlü beceremediği silahlı güçlerin birleştirilmesi konusuna doğrudan müdahil olarak, iki yılda önemli bir mesafe alınmasında bizzat rol üstlendi.

NATO Genel Sekreteri Ashton Carter’ın bundan böyle NATO’nun İŞİD’e karşı mücadelede daha doğrudan bir rol alacağı ve Ürdün’den çok Irak’ta eğitimlere ağırlık vereceğini açıklaması ise gelişmelerin KBY lehine seyretmeye devam edeceğinin bir başka göstergesi.

Bu tablonun Suriye Kürdistanı ölçeğinde bir okuması yapıldığında da farklı bir sonuç çıkmıyor. Mınbiç operasyonu en somut örnek…

Lafı eğip bükmeden söyleyecek olursak, Türkiye sonunda YPG’nin Fırat’ın batısına geçmesine razı oldu/olmak zorunda kaldı. Hatta iddialara göre CENTCOM Komutanı Votel’in ziyareti sırasında İncirlik’te YPG temsilcileriyle aynı masaya da oturdu.

Son tahlilde, AKP az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti, 13 yıl bir bahar sonunda uyandı, ama anlaşılan tarihlerin 1996’yı çoktan geçip 2016’ya geldiğine hala ayılamadı…

Bugün İsrail, yarın Rusya, belki bir sonraki gün Mısır ile ilişkilerin ‘normalleştirilmesi’nin, hem AKP’nin hem Türkiye’nin yararına olduğuna hiç şüphe yok.

Şüpheli olan ‘normalleşme’den neyin anlaşıldığı?

Eğer Kürtler konusunda keyfine göre hareket etme rahatlığıysa, anlaşılan…

O devir geçti.

Dostunuzu, düşmanınızı bunu bilerek sayın.

Arzu Yılmaz – birikimdergisi.comarzu yılmaz

Gökhan Gönül resmen Beşiktaş’ta

0

CmRtG7fXYAAtDqrŞampiyon Beşiktaş, Fenerbahçe’nin kaptanlığını da yapan ve sözleşmesi sona eren Gökhan Gönül ile görüşmelere başladığını borsaya bildirdi.

Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi Ve Ticaret A.Ş.’den Kamuyu Aydınlatma Platformu’na yapılan açıklamada, Gökhan Gönül ile görüşmelere başlandığı bildirildi.

KAP’a yapılan bildirimde şöyle denildi:

“Gökhan Gönül’ün transferi ile ilgili olarak oyuncu ile görüşmelere başlanmıştır.”

Gökhan Gönül’ün 9 sezon formasını giydiği Fenerbahçe’yle sözleşmesi sona ermişti. Fenerbahçe’yle yeni sözleşme imzalamayan 31 yaşındaki futbolcunun bonservisi elinde bulunuyor.

Ahmet Nesin de tahliye edildi

500-324Şebnem Korur Fincancı ve Erol Önderoğlu’nun ardından gazeteci yazar Ahmet Nesin de bugün tahliye edildi.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Özgür Gündem’in Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği kampanyasına katıldığı için tutuklanan gazeteci yazar Ahmet Nesin’in tahliyesine karar verdi.

Mahkeme Nesin hakkındaki iddianameyi kabul etti.

Aynı sebeple tutuklu olan Sınır Tanımayan Gazeteciler Türkiye Temsilcisi ve bianet raportörü Erol Önderoğlu ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı da dün tahliye edilmişti.

(Bianet)

Adana’da halkın dediği oldu: Doğal Park’ın ranta açılmasına geçit verilmedi

Adana Çukurova ilçesinde bulunan Doğal Park-2’nin Jurassic Park olarak işletilmesi kararı Adana 2’inci İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi.

Adana Çukurova ilçesinde bulunan Doğal Park-2’nin CHP’li ilçe belediyesi tarafından 10 yıllığına özel bir şirkete tahsis edilerek Jurassic Park olarak işletilmesi kararı Adana 2’inci İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi. Böylece Eylül ayından beri faaliyette olan ve vatandaşların para ile girebildikleri Jurassic Park’ın kapatılıp halka açılması gerekiyor.

56

Kararı veren mahkeme gerekçe olarak Belediye meclisinin verdiği kararla tahsis ettiği yaklaşık 30 bin metrekare arazinin yaklaşık 12 bin metrekaresinin Maliye Hazinesi’ne, 2 bin 800 metre karesinin de Büyükşehir Belediyesine ait olmasını ve bu kurumlar tarafından Çukurova Belediyesi’ne tahsis edilmemiş olmasını gösterdi. Belediyeler kanununun “meclisin görev ve yetkileri” başlıklı maddesi ile “diğer kuruluşlarla ilişkiler” maddelerine dikkat çeken mahkeme, Belediyenin sadece kendine ait taşınmazları asli görev ve hizmetlerde kullanılmak üzere bedelli ya da bedelsiz tahsis edebileceğine dikkat çekti.

Doğal Park-2’nin Jurassic Park olarak işletilmesine karşı dava açan 100. Yıl Mahallesi Doğal Parkı Koruma Halk Girişimi de dava sonucuna dair yazılı bir açıklama paylaştı.

Girişimin yazılı açıklaması şu şekilde;

DOĞAL PARKIMIZI, YEŞİL ALANLARIMIZI SAVUNDUK VE KAZANDIK!
İDARE MAHKEMESİ, ÇUKUROVA BELEDİYESİ’Nİ HAKSIZ VE YANLIŞ BULDU.

57

100. Yıl Mahallesi çevresindeki tek yeşil alan olan Doğal Park-2’nin büyük bir bölümü Çukurova Belediyesi’nin aldığı kararla bir şirkete 15 yıllığına “yap-birlikte işletelim-devret” modeli adı altında kiraya verilmişti. Parkımız dikenli teller ile bölünmüş ve inşaat şantiyesi haline getirilmişti. Çukurova Belediye Başkanı aldıkları kararı savunurken şunları söylemişti: “Park atıl vaziyette idi. Buraya yapılacak Jurassic Park sayesinde park canlanacak, ticaret gelişecek, belediyemizin kasasına para girecek, bunlar olurken parkın doğal yapısına ve yeşile zarar verilmeyecektir.”
Oysa, Doğal Park 100. Yıl Mahallesi ve çevresinde yaşayan halkın kullandığı tek yeşil alandır ve atıl olduğu doğru değildi.

İmar planlarında yeşil alan olarak ayrılmış kamuya açık parklar belediyelerin mülkiyetindedir ama belediye başkanlarının malı değildir. Seçilmiş yerel yöneticiler sadece o parkların bakımını yapmakla görevlidirler.
Çukurova Belediyesi yetkilileri ve Meclisi bu kararı almadan önce çevrede yaşayan ve parktan yararlanan halkın görüşünü almadı, demokratik işleyiş akıllarına gelmedi.

Jurassic Park yapılmasına karşı değildik, bunun Doğal Park içine yapılmasına karşıydık.

Ağaçlara ve yeşile zarar verilmeyeceğini söylemişlerdi. Parkımız tarumar edildi, onlarca ağaç kökü dışarıda can çekişmeye bırakıldı, dalları ve kökleri kesildi, dükkan yerleri için metrekarelerce beton döküldü.

Jurassic Park’ın girişi paralı hale getirildi. Bir yeşil alanı, halkın kullanımına ayrılmış bir parkı ticaretin, rantın konusu yaptılar.

Çukurova Belediyesi yetkililerini bugüne kadar çok uyardık, gelin bu kararınızı geri alın, parkımızı eski doğal haline getirin dedik defalarca, bizi dinlemediler, halkı ciddiye almadılar, bizleri mahkemeye, hukuka başvurmak zorunda bıraktılar. Bizi dinlemediler, şimdi mahkeme kararını yerine getirmek zorundalar.

Davaya bakan Adana 2. İdare Mahkemesi, 10/06/2016 tarihinde, oybirliğiyle verdiği karar ile Çukurova Belediye Meclisi’nin Doğal Parkımız hakkında almış olduğu kararı hukuka aykırı buldu.

Şimdi sıra, Mahkemenin aldığı bu kararın uygulanmasına gelmiştir. Doğal Parkımız ticaret konusu olmaktan bir an önce çıkarılmalı, ihale ile parkın içine yerleştirilen şirket derhal uzaklaştırılmalı, parkı bölen teller sökülmeli, betonlaştırılan yerler yıkılarak tekrar yeşil alan haline getirilmelidir.

Çukurova Belediyesi yetkililerini uyarıyoruz: En akılcı ve etik yol mahkeme kararına, hukuka uymaktır. Şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da konunun takipçisi olmaya devam edeceğimiz bilinmelidir.

Mücadelemizde hep yanımızda olan ve açtığımız davanın avukatlığını üstlenen avukat Sevil Aracı ve Avukat Tugay Bek dostlarımıza teşekkür etmeyi borç biliyoruz.

DOĞAL PARK HALKINDIR, HALKIN KALACAKTIR.

100. YIL MAHALLESİ DOĞAL PARKI KORUMA
HALK GİRİŞİMİ

 

(Yeşil Gazete, Evrensel)

Avusturya’da cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilenecek

160523150043_van_der_bellen_elections_624x415_afp_nocredit Avusturya Anayasa Mahkemesi 22 Mayıs’ta yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini iptal etti.

Avusturya Anayasa Mahkemesi Başkanı Gerhard Holzinger “22 Mayıs seçimlerine yönelik Özgürlük Partisi lideri Heinz-Christian Strache tarafından getirilen itiraz kabul edildi” şeklinde açıklama yaptı.

Seçimlerin ileri bir tarihte tekrarlanması bekleniyor.

Aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin cumhurbaşkanı adayı Norbert Hofer, Yeşiller partisinin adayı Alexander Van der Bellen karşında Nisan ayındaki birinci turu kazanmış ancak Mayıs ayındaki ikinci turda yaklaşık 31 bin oyla kaybetmişti.

Özgürlük Partisi 8 Haziran’da seçimlerde “büyük usulsüzlükler” yapıldığı gerekçesiyle sonuca itiraz etmişti.

İddialar arasında on binlerce oyun seçim kurallarının öngördüğünden daha erken açılması ve kimi oyların yetkisi olmayan kişiler tarafından sayılması var.

Avusturya’da yaklaşık 750 bin kişi posta yoluyla oy kullanıyor.

Avusturya’nın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde en önemli gündem maddesi Avrupa’nın içinde bulunduğu göçmen kriziydi.

2015’te yaklaşık 90 bin kişi Avusturya’da iltica başvurusunda bulunmuş, Özgürlük Partisi’nin göçmen karşıtı politikaları göçmen haberlerinin artmasıyla birlikte giderek artan sayıda destekçi bulmuştu.

Avusturya’da iltica başvurusu yapanların ülkenin toplam nüfusuna oranı yaklaşık yüzde 1 düzeyinde.

Bu yılki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini farklı kılansa, ilk tur seçimlerde hem merkez sağın hem de merkez solun büyük bir yenilgiye uğraması oldu.

Her ne kadar ülkede Cumhurbaşkanlığı sembolik bir öneme sahip olsa da, Hofer’in kazanması durumunda 2018 düzenlenecek genel seçimler için Özgürlük Partisi’nin güç ve moral toplayabileceği ifade ediliyor.

Hem Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz, hem de Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker Hofer’in sandıkta gösterdiği başarının ve aşırı sağın yükselişinin endişe verici olduğunu ifade etmişti.

(BBC)