Ana Sayfa Blog Sayfa 3409

Anayasa Mahkemesi, Çocukların Cinsel İstismarıyla ilgili Hükmü iptal etti

Anayasa Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 103. maddesindeki “15 yaşını tamamlamamış her çocuğa karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranışın cinsel istismar sayılacağına” ilişkin hükmü iptal etti.

Karar altıya karşı yedi üyenin oyu ile alındı. İptal kararı altı ay sonra yürürlüğe girecek.

55

Kararın gerekçesinde, itiraz konusu kuralla kanun koyucunun, 15 yaşını tamamlamamış çocukları cinsel yönden istismar edenler hakkında ceza yaptırımı öngördüğü hatırlatıldı.

Kanun koyucunun, küçüklerin biyolojik ve psikolojik gelişimlerine ilişkin bilimsel verilerle toplumda geçerli genel ahlak ve kültürel koşulları gözeterek, cinsel istismar suçunu, suçun unsurlarını, işleniş biçimini, çocuğa ve topluma verdiği zararı dikkate alarak bir yaptırım belirlemesinin takdir yetkisi kapsamında olduğu kaydedilen gerekçede, “suç ve suçluyla mücadele ve ceza hukukunun temel ilkeleri gözetildiğinde, suç tipine göre fiil ile öngörülen yaptırım arasında makul ve hakkaniyete uygun bir denge bulunmalı ve kanun koyucunun belirlediği yaptırım, cezalandırmada güdülen amaçla ölçülü olmalıdır” denildi.

Bafra’da yaşanan çocuğun cinsel istismarı iddiasıyla açılan davaya bakan Bafra Ağır Ceza Mahkemesi, 12-15 yaş arasında “rızayla” yaşanan ilişkilerde verilen cezanın çok yüksek olduğunu öne sürmüş, TCK’nın 103. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu.

İlçe mahkemesinin başvurusunda, “İtiraz konusu kuralın, farklı yaş gruplarında tüm mağdurlara yönelik eylemler arasında ceza müeyyidesi bakımından herhangi bir ayrım yapmadığı” öne sürülmüştü.

TCK 103/1

İptal edilen ilgili hüküm kanunda şu şekilde geçiyordu.

“Madde 103 – (1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Cinsel istismar deyiminden;

a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış,

b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır.”

103/2 de iptal edilmişti

Anayasa Mahkemesi daha önce açılan bir davada da çocuğa tecavüz suçunda en az 16 yıl hapis cezası verilmesini düzenleyen TCK’nın 103/2. fıkrasını iptal etmişti.

Ancak bu iptal hükmü bir yıl sonra yürürlüğe gireceği için henüz uygulanmaya başlanmadı.

 

(Bianet)

Almanya’da internette nefret paylaşımlarına operasyon

Alman polisi, internette nefret içerikli paylaşımlara karşı harekete geçti. Polis, ülkenin 14 eyaletinde bu tür paylaşımlar yapan kişilerin evlerine operasyon düzenledi.

Almanya’da Federal Emniyet Teşkilatı (BKA), oeprasyonun amacının ‘sözsel radikallik’ ve internette buna bağlı olarak oluşan suçlarla mücadele etmek olduğunu açıkladı. Wiesbaden kentinde yapılan açıklamada, internette gizli kimlikle hareket edilebilmesinin, nefret söylemlerinin önündeki engelleri azaltan bir faktör olduğuna dikkat çekildi.

53

BKA Başkanı Holger Münch, “Avrupa’nın karşı karşıya olduğu göç ve iltica durumu ile bağlantılı olarak, internette aşırı sağla ilişkili nefret suçlarının sayısı gözle görülür bir biçimde arttı” dedi.

Münch, internetteki nefret söylemlerinin toplumsal iklimi zehirlememesi gerektiğini ifade etti. Almanya’da mülteci yurtlarına yönelik saldırıların çoğunlukla sosyal medyada örgütlenme ile başladığına dikkat çeken Münch, “Bu yüzden dilin nobranca kullanılmasının önüne geçmeli ve internette suç teşkil eden içeriklerin kararlı bir şekilde takibatını yapmalıyız” dedi.

Federal Emniyet Teşkilatı’nın verdiği bilgilere göre, soruşturmaların odağında Nazi dönemini ve nasyonal sosyalizmi öven; yabancı düşmanlığı, antisemitizm ve aşırı sağcı içeriklerin paylaşıldığı bir Facebook grubu bulunuyor. Bu bağlamda 13 eyalette şüpheli görülen 40 kişinin evinde arama yapıldığı bildirildi.

BKA yetkilileri, vatandaşların bu konudaki duyarlılığının artması gerektiğine işaret ederek internette nefret söylemi paylaşanlar hakkında dava açılabileceği uyarısı yaptı.

 Adalet Bakanı Maas: Müsamaha gösterileceğini düşünmesinler

Almanya Adalet Bakanı Heiko Maas
Almanya Adalet Bakanı Heiko Maas

İnternette nefret suçları konusunda kısa bir süre önce bir açıklama yapan Almanya Adalet Bakanı Heiko Maas, mücadelenin sertleştirileceği mesajı vermişti.

Bakan, Alman yargısında bu konuda son yıllarda reformlar yapıldığını belirterek Bavyera eyaletinde nefret suçu teşkil eden içerikleri paylaşan bir kişinin 2 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmasını buna örnek gösterdi.

Bakan internette nefret söylemi paylaşanların ve mültecilere yönelik şiddet çağrıları yapanların yargının buna müsamaha göstereceği beklentisi içinde olmaması gerektiğini kaydetti.

İnternette nefret suçları konusunda kısa bir süre önce bir açıklama yapan Almanya Adalet Bakanı Heiko Maas, mücadelenin sertleştirileceği mesajı vermişti.

Bakan, Alman yargısında bu konuda son yıllarda reformlar yapıldığını belirterek Bavyera eyaletinde nefret suçu teşkil eden içerikleri paylaşan bir kişinin 2 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmasını buna örnek gösterdi.

Bakan internette nefret söylemi paylaşanların ve mültecilere yönelik şiddet çağrıları yapanların yargının buna müsamaha göstereceği beklentisi içinde olmaması gerektiğini kaydetti.

 

(DW Türkçe)

Yedi yaşındaki Rabab Ali, Pakistan hükümetine iklim değişikliği davası açtı

The Third Pole’dan Zofeen T. Ebrahim’in haberine göre, yedi yaşındaki Rabab Ali, Pakistan hükümetine kendisinin ve neslinin haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle dava açtı. Rabab Ali, hükümetin kirli kömür yataklarını işletmeye açma planlarının, iklim değişikliğinin etkilerini şiddetlendireceğini, gelecek nesilleri sağlıklı bir hayat hakkından mahrum edeceğini ve güvenli bir çevrede büyümek istediğini belirtti.

Rabab Ali kardeşiyle. Fotoğraf: Qazi Ali Athar
Rabab Ali kardeşiyle. Fotoğraf: Qazi Ali Athar

Temyize giden yerel mahkemenin red kararı, Yüksek Mahkeme tarafından bozuldu ve Yüksek Mahkeme davanın açılmasını kabul edilebilir buldu. Karar, reşit olmayan kimselerin kamu yararı için bir avukat vasıtası ile dava dilekçesi verebileceğini belirterek bir dönüm noktası olma özelliği taşıyor.

Rahab Ali, dava metninde, Pakistan hükümetinin Sindh eyaleti Tharparkar ilçesinde bulunan yüksek derecede kirli linyit rezervlerini çıkarma planlarının, Pakistan’ın karbondioksit salımlarını ciddi derecede artıracağını, ortaya çıkan hava kirliliğinin gelecek nesiller için yıkıcı olacağını ve iklim değişikliğinin etkilerini daha da şiddetlendireceğini ileri sürüyor. Dava dilekçesinde bu planların, genç Rahab Ali ve gelecek nesillerin anayasa tarafından güvence altına alınmış “yaşam hakkı” ve “asli haklar”ını çiğnediği, hükümetin kamu kullanımı için belirli doğal ve kültürel kaynakları koruması gerektiğini belirten “Kamu Güveni Doktrini”ni ihlal ettiği belirtiliyor.

Bu, Pakistan’da reşit olmayan bir kimse tarafından kamu yararına açılan ilk hukuk davası. Ayrıca hükümetleri iklim değişikliğine karşı harekete geçmeye zorlayan küresel bir dava zincirinin son halkası. Bunlara ek olarak, bu davayla beraber Pakistan adliyesi ilk defa devletlerin vatandaşlarına ve gelecek nesillere karşı yasal yükümlülükleri bulunmasına dair karar verecek.

 

Çeviri Haber: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, The Third Pole)

 

İnsanlığın karanlık tarafı Honduras’ta bir doğa savunucusunu daha öldürdü

lesbiaHonduras’ta insan hakları ve doğa savunucusu, yerli aktivist Lesbia Yaneth Urquía Urquia‘nın kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırıldıktan sonra katledildiği ortaya çıktı. Urquia’nın ölü bedeninin geçtiğimiz Perşembe günü bir çöp kutusu yanında bulunduğu belirtiliyor.

Urquia, Honduras Yerli Halkları Konseyi (COPINH)‘nin aktif bir üyesiydi ve yerli halkların topraklarında hidroelektrik santraller kurulmasına karşı savaşıyordu.

Honduras Yerli Halkları Konseyi (COPINH), dört ay önce evine giren kimliği belirsiz kişiler tarafından katledilen Honduras yerli halk lideri, insan hakları savunucusu ödüllü aktivist Berta Caceres tarafından kurulmuştu. Ceceres de yerli halkların topraklarında hidroelektrik santraller kurulmasına karşı olan protestolara önderlik ediyordu.

Başka bir COPINH lideri olan Tomas Garcia da 2013 yılında barışçıl bir protesto sırasında vurularak öldürülmüştü.

Bu cinayetler, Honduras hükümetinin doğa savunucularına koruma sağlamadaki yetersizliğinin trajik örnekleri. Dünyadaki çevre ve insan hakları ihlallerini gözlemleyen Global Witness örgütünün sunduğu verilere göre, Honduras doğa savunucuları için en ölümcül ülke. 2010-2015 yılları arasında ülkede en az 109 doğa savunucusu devlet tarafından desteklenen yıkıcı baraj, madencilik, ağaç kesim ve tarım projelerine karşı durdukları için öldürüldü. 2015 yılında öldürülen sekiz kişinin beşi yerli halktan. Tüm ölümlerin kayıtlara geçmediği düşünülüyor, yani bu rakamlar buzdağının sadece görünen bir parçası.

 

Haber: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, Telesur, Global Witness, CIEL)

Alman hükümeti Namibya’da soykırımı kabul etti

namibyaAlman hükümeti, Namibya’da 1904-1908 yılları arasında Alman askerlerinin yaptığı katliamın soykırım olduğunu kabul etti. Namibya temsilcileri ile bu konuda yürütülen pazarlıkların devam ettiği bildirildi.

Namibya’da Herero ve Nama halklarına yönelik katliamlar ilk kez Alman hükümetinin resmi bir belgesinde soykırım olarak nitelendi. Hükümetin Sol Parti milletvekili Niema Movassat’ın soru önergesine verdiği yanıt “Frankfurter Rundschau” gazetesinde yayınlandı.

1904 yılında Herero ve Nama halkları sömürgeci Alman kuvvetlerine karşı ayaklanmış, on binlercesi öldürülmüş ya da ölüme sürüklenmişti. Kurban sayısının 100 bini aştığı tahmin ediliyor.

Ermeni soykırım tasarısıyla bağlantısı

Alman hükümetleri şimdiye kadar “tarihi olayların” Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen ve 1951’de yürürlüğe giren Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile birlikte soykırım olarak değerlendirilmeye başlandığını vurgulamıştı. Ancak Alman Meclisi, 1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşanan olayları geçen ay soykırım olarak nitelendirmişti.

Alman hükümetinin Herero katliamına ilişkin yeni açıklamasında “tarihi ve siyasi boyutlarıyla yürütülecek açık bir tartışmada, soykırım kavramının hukuki anlam içermeden de tanımlanabileceği” görüşü dile getirildi. Açıklamada “soykırım ifadesinin kullanılmasının Almanya açısından hukuki sonuçlara yol açmayacağı” görüşü vurgulandı.

Yahudi soykırımına benzer tazminat ödemesi yok

Hükümet açıklamasında, halen devam eden görüşmelerde Yahudi soykırımında olduğu gibi tazminat ödemesi ya da telafinin söz konusu olmadığı vurgulandı. Herero ve Nama halklarının temsilcileri tarafından dile getirilen bu talebin hukuki temelden yoksun olduğu belirtildi.

Günümüzde adı Namibya olan bölge 1884-1915 yılları arasında dönemin Alman Güneybatı Afrikası’na dahildi. Herero halkının 1904’te başlattığı ayaklanmada 100’ün üzerinde Alman’ın ölmesi üzerine General Lothar von Trotha Hererolar’ın yok edilmesi emrini vermişti. Alman Federal Meclisi Başkanı Norbert Lammert, Namibya’da işlenen suçları geçen yıl “soykırım” olarak nitelemişti.

 Deutsche Welle Türkçe

Orman Yangınları Heyeti 2016 çağrısını Van Ekoloji Meclisi aktivisti ile konuştuk

Mezopotamya Ekoloji Hareketi (MEH), 2015’in ardından bu yıl da ekolojiye dair çalışmalar yürüten, doğa haklarına dair sözü olan herkesi Orman Yangınlarını ve sebeplerini yerinde incelemek üzere bölgeye davet eden bir çağrıda bulundu.

Fotoğraf 2015'deki Orman Yangınları Heyeti inceleme gezisi sırasında çekildi.
Fotoğraf 2015’deki Orman Yangınları Heyeti inceleme gezisi sırasında çekildi.

Orman Yangınlarıyla ilgili Heyet Oluşturma Çağrısı başlığı ile kaleme alınan metinde, 23 – 25 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek heyet çalışmaları Türkiye’den ve uluslararası düzeyden duyarlı ekolojist, insan hakları savunucusu ve duyarlı diğer STK ve sosyal hareketlerin katılımı ile orman yangınlarının yoğun olarak meydana geldiği Lice,i Cudi Dağı ve Diyarbakır çevresinde gerçekleşecek.

Konuya dair bilgi almak için Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nin doğal bileşenlerinden Van Ekoloji Meclisi aktivisti Semra Çağlar ile konuştuk.

Van Ekoloji Meclisi'nden Semra Çağlar ile 23 - 24 Nisan'da Van'da düzenlenen 1. Mezopotamya Ekoloji Hareketi Kongresi esnasında tanışma fırsatı bulmuştuk
Van Ekoloji Meclisi’nden Semra Çağlar ile 23 – 24 Nisan’da Van’da düzenlenen 1. Mezopotamya Ekoloji Hareketi Kongresi esnasında tanışma fırsatı bulmuştuk

3 yıldır ekolojiyle ilgili çalışmaların içinde bulunduğunu 9 aydır da Van Ekoloji Meclisi bünyesinde olduğunu ifade eden Çağlar, oluşturulacak heyetin Diyarbakır, Lice, bir aydır yanmakta olan Cudi Dağı bölgesi ve o zamana kadar yanan alanlarda da incelemelerde bulunmasını planladıklarını kaydetti.

MEH’in Kürdistan’daki her ilde örgütlü olduğunu, Ekoloji Meclisleri’nin ise MEH’in çalışmalarını yürüten yapılar olduğunu aktaran Çağlar, il ve ilçelerde örgütlü ekoloji meclislerinin ise tarafsız, objektif, hiyerarşiye karşı yapılar olduğunun altını çizdi. Çağlar, Ekoloji Meclislerinin içinde yer almak isteyen her kurum ve kişiye açık olduklarını da söyledi.

99
Fotoğraf 2015’deki Orman Yangınları Heyeti inceleme gezisi sırasında çekildi.

Orman Yangınları ile ilgili heyet oluşturma çağrısını 2015’in ardından bu sene de yapıldığını belirten Van Ekoloji Meclisi’nden Semra Çağlar, “Özellikle ekoloji ve doğa koruma aktivistlerinin, bu konulara dair sözü olan ve çalışmalar yürüten kişilerin çağrımıza olumlu yanıt vermesini bekliyoruz” dedi.

Bölgede halen devam eden çatışma ortamı nedeniyle güvenlik kaygısının farkında olduklarını da sözlerine ekleyen Çağlar, “Ziyaret edilecek bölgeler ile ilgili giriş çıkışlar konusunda arkadaşlarımız gerekli temaslarda bulunuyor. İlgili birimler ile görüşmeler gerçekleştiriyoruz. İzin verilmemesi durumunda zorlama elbette olmayacak. Güvenliğimizi tehdit altına alacak durumlara karşı gerekli tedbirleri alacağız. Heyete katılmayı düşünenlerin içi bu konuda rahat olabilir” şeklinde konuştu.

Çağlar, Van Nuda Kültür Merkezi'nde gerçekleşen 1. MEH Kongresine yurtdışından katılım gösteren konuklarla ilgileniyor
Çağlar, Van Nuda Kültür Merkezi’nde gerçekleşen 1. MEH Kongresine yurtdışından katılım gösteren konuklarla ilgileniyor

Heyetin, orman yangınlarına ilişkin sivil bir insiyatif oluşturmak ve yaşanan tahribatın daha geniş bir kesim tarafından da öğrenilmesini sağlamak amacı ile kurulmasını düşündüklerini dile getiren Semra Çağlar, “Amaç bu konuya dair geniş bir kamuoyu oluşturmak ve hem ulusal hem de Uluslar arası düzeyde geniş bir kesime ulaşmak” dedi.

Bölgeden de heyete geniş bir katıımın olacağını, tüm illerdeki ekoloji meclislerinden aktivistlerin yanısıra, ekolojiye dair çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşlarının, akademisyenlerin, HDP başta olmak üzere siyasi örgütlerin de 23 – 25 Temmuz tarihleri arasındaki çalışmalara katkı sunacaklarını sözlerine ekledi.

Antalya’daki orman yangını nasıl hepimizin içini acıtıyorsa burada meydana gelen yangınlar için de aynı duygu paylaşımı olmalı. Biz, MEH olarak çağrımızı ekolojiye dair, bu konuya dair sözü ve çalışması olan herkese yapıyoruz. Siyasi düşüncesi ne olursa olsun, tüm evreni etkileyecek, ormanın içindeki canlıların yaşamını sona erdiren bu duruma bir son verilmesi için işbirliği içinde olmalı. Doğaya duyarlı olan herkes bu düşüncesinde samimi ise bu heyetin içinde olmalı” diyerek sözlerini noktaladı.

Yeşil Gazete olarak biz de 2015 yılında olduğu gibi bu sene de MEH tarafından oluşturulan, “Örman Yangınları ile ilgili çalışma heyeti”nde yer alarak bölgedeki durumu tüm açıklığı ile sizlere aktarmaya devam edeceğiz.

2015 yılı Orman Yangınları İnceleme Heyeti’ne dair Yeşil Gazete’de çıkan haber ve yazıları buradan okuyabilirsiniz.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

[Özel Haber] Akkuyu bilirkişi keşfi göstermelik mi?

11 Temmuz Pazartesi günü, Mersin’de kurulması planlanan Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS) Projesinin iptal davasında gerçekleştirilen bilirkişi  keşfi yaklaşık 12 saat sürdü.

91

Gerek  çeşitli sivil toplum örgüt ve insiyatiflerin üyeleri gerekse bireysel çabalarla gelen yurttaşlar Akkuyu NGS üst kapısı önünde saatlerce slogan attı ve kapıyı yumruklayarak eylem yaptı. Normal şartlarda yurttaşların fotoğrafını çekmesi bile yasak olan kapının demir parmaklıkları arasından uzatılan kameralar insanların içeriyi görme isteğinin eyleme dönüşmüş haliydi. Bilirkişilerin ve davacılara ek olarak  4 kişinin daha girişine olanak tanınmasıyla ben de ilk defa Akkuyu NGS sahasını içerden görme ve saha üzerine davaya konu olan şirketin yetkilisi tarafından yapılan “açıklamaları”dinleme fırsatına kavuştum.

Akkuyu NGS’nin demir parmaklıklı giriş kapısının önünden oturumların yapıldığı salona transferimiz bir araçla yapıldı. Bilirkişi keşif turu öncesinde davacılardan temsilcilerin ve avukatlarının bilirkişilere ve izleyicilere bilgi aktardığı oturumlar ise yaklaşık 4 saat sürdü. Bilirkişiler huzurda yemin etmediler, hakim keşif mahalline gelmeden önce Otelde yemin ettiklerini söyledi.

90

Davacıların Türk Tabipler Birliği (TTB ),Türkiye Barolar Birliği (TBB), Türk mimar mühendis odaları birliği  (TMMOB ) Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, EGECEP’in de dahil olduğu toplam 13 sivil toplum örgütünün ve bu kapsamda  80 kişinin yer aldığı oturumlarda davalı taraf olan Akkuyu NGS’nin avukatı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan bir temsilcinin yanyana oturdukları ve birbirlerinin söylemlerini sürekli destekledikleri görüldü.

Davalıların, Davacıların beyanlarını izleyen her adımda itirazda bulunması tartışmaları uzattı. Salonda üzerinde durulan konular arasında Akkuyu NGS’nin teşkil edeceği çevre ve ekolojik riskler, ulusal güvenlik konuları, kurulması planlanan santralin yer lisansının verildiği tarihin eski olması, Akkuyu NGS sahasının depremselliği, nükleer santral kurulumu için gereken yasal altyapıdaki eksikliklerle atıkların nasıl muhafaza edileceği gibi konular genel olarak itiraz edilen hususlardı. Bununla birlikte davacılar Akkuyu NGS için ÇED raporunu hazırlayan uzmanların yetkinliğinin de araştırılmasını talep etti. Her bir davacının meramını anlatması için  ayrılan sürenin ise yalnızca 5 dakika olması  üç bin sayfalık ÇED raporuna getirilen eleştirilerin ve düzeltme taleplerinin doğru ve net bir şekilde aktarılması için bilirkişilere sunum yapılmasını zorlaştırdığı yönünde itirazlara sebep olurken, sunumlar esnasında Çevre Bakanlığının ” Çevre Bakanlığı çevreyi korur, çevreyi korumamak çevreyi kullanmamak mıdır?”sorusu ise gülüşmelere yol açtı.

Saha turunda üç kısım ziyaret edildi

Bilirkişilere yapılan sunumun ardından yemek molası  öğleden sonra saat üçte verilebildi. Yemek organizasyonunu  Davaya müdahil olan Akkuyu NGS yaptığı için Davacılar yemeği reddederek dışardan sipariş verirken davalıların yemeğinin geç gelmesine bağlı olarak bilirkişi saha turu ancak akşam üstü saat beşte başlayabildi.

Doğu Limanı
Doğu Limanı

Saha turunda temel olarak üç kısım ziyaret edildi: işletme aşamasında kullanılacak ve radyoaktif atıkların sevkiyatının yapılacağı Doğu limanı ki bu liman kıyıdan 20-25 metre derinliğe kadar doldurularak oluşturulacak. Bir diğeri soğutma suyu deşarj ünitelerinin yer alacağı Batı limanı ile reaktörlerin yer alacağı Nükleer Ada kısmı. Nükleer Ada içerisinde 10,5 metre yükseklikte bir tsunami duvarı öngörülürken şalt sahasının da yine bu kısımda oluşturulacak dolgu alan içerisinde kurulmasının “modellenmiş” olduğu ifade edildi.

Reaktörlerin sürekli soğutumasını sağlayacak olan Soğutma suyu 1.800 metre açıkta 62-63 metre derinlikte deniz tabanına yerleştirilecek çapı 10 metre olan borularla reaktöre taşınacak. 4 reaktörün soğutulması için kullanılacak suyun miktarının 80 metreküp olacağı burada sahayı tanıtan çevre mühendisi tarafından açıklandı. Sürekli çalışması gereken soğutma suyu sisteminin devreye girmesinde yaşanabilecek bir aksaklık karşısında ise nükleer santral dışında enerji kaynağı sağlamak üzere devreye girecek ilave bir yedek sistemin öngörülmediği yine bu uzman tarafından belirtildi. Açıklamamnın devamı nükleer santralden elde edilen elektriğin kesilmesi halinde reaktörlerin soğutmasına sadece  yedek soğutma suyu pompalarının kullanılması şeklinde olurken  bu cevap Davacı tarafın uzmanlarından Prof. Dr Hayrettin Kılıç tarafından çok büyük risk olarak değerlendirildi.

Nükleer ada
Nükleer ada

Keşifte tutanak krizi de yaşandı. Türkiye Barolar Birliği ile EGEÇEP, Sinop çevre dostları Derneği,  Ertuğrul Kürkçü, Melda Onur, Beyza üstün, Sebahat Tuncel, Ali Osman Karababa ve bir grup yurttaşın dosyası ile Yeşiller ve Sol Gelecek partisinin dosyasında davacılar avukatı olan Arif Ali Cangı’nın değerlendirmesine göre bütün gün yapılan keşif sırasında sunulan talepler, itirazlar, savunmalar ve yapılan işlemlerin hiç birisi tutanağa geçirilmedi.

Önceden hazırlanmış, matbu tutanağın imzalanması istendiği için uzun tartışmalar yaşandı, meslek odalarının dosyası ile diğer dosyalarda  itiraz edilen noktalarda itirazı kayıtla tutanak imzalandı. Avukat Cangı matbu tutanağın yasaya aykırı olduğu itirazıyla, yeniden tutanak yazılması talebinde bulundu. Bu talep reddedilince EGEÇEP ve diğer davacıların dosyası ile Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi dosyasında matbu tutanak davacı tarafından imzalanmamış oldu. Av.Cangı Bilirkişi keşfine yönelik ; “Kısacası keşif de Akkuyu NGS projesi gibi özensiz,  pek çok hukuk kuralı ihlali ile yapıldı. Bu mesele sadece davaya havale edilecek bir mesele değil, sürekli gündem yapmak gerekiyor, biz sesimizi yükseltirsek,  direnmeye devam edersek,  direnişi yaygınlaştırırsak nükleer santrali kuramazlar” şeklinde değerlendirme yaptı .

Batıl Limanı
Batı Limanı

Sonuç olarak salondaki tartışmalar sırasında takınılan tavır ve tutumlardan saha turunda anlatılanlara nihai olarak tutanak tutulurken yaşananlar Akkuyu NGS için yapılan bilirkişi keşfinin göstermelik yapıldığını düşündürebilecek nitelikte. Avukat Cangı’nın ifadelerinde yer aldığı gibi Akkuyu NGS’yi gündemde tutarak direnişi sürdürmek gerekiyor.

 

 

Özel Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

‘Ben karşının gazetecisiyim’ – Mine Söğüt

Mine Söğüt’ün bu yazısı Cumhuriyet Gazetesinin internet sitesinden alındı

Hukuku hiçe sayan ve muhalif gazetecileri tek tek içeri atan iktidarın karşısında “Gazetecilik suç değildir” diye diklenmek için çok geç kaldık.
Bunu yıllar önce, sistem bizi cicili bicili oyuncaklarıyla kandırmadan ve avucunun içine almadan, daha en baştan yapacaktık.
Akıllı olacaktık, her türlü menfaatçı iktidarın karşısında dimdik duracaktık.
Önce kendi haklarımıza sahip çıkacaktık; ilkelerimizden ödün vermeyecektik; şatafata kanmayacaktık; yuları hiç kaptırmayacaktık.
Bizi yeni dünya düzeninin tetikçisi olarak kullanmasına izin vermeyecektik.
Gazetecilik bu ülkede bu açıdan bakıldığında bal gibi de suçtur.
Hem de çok ağır bir suçtur.
Gazeteciliğin suç olmadığını söylemek için, onun bugüne kadar hiçbir iktidara yaslanmamış olması gerekir.
Hiçbir menfaatın aracı olmamış olması gerekir.
Kendi haklarına ve hukukuna her koşulda sahip çıkmış olması gerekir.
Hukuku kişisel menfaatlarına karşı çıkanlar için silah olarak kullanan ve muhalifleri peş peşe içeri atan iktidarın işaret ettiği gibi değil…
Daha fenası, gücünü kendisini güçsüzleştirmeye kullandığı için…
Piyasa ekonomisinin maşası olmaya itiraz etmediği için…
Ekmek arası sucuk satar gibi, reklam arası haber yapmaktan gocunmadığı için…
Sistemin oyuncağı olduğu için…
İlkelerini kendisi bizzat kendisi çiğ çiğ yediği için…
Suçtur.
Neye sevineceğimizi, neye üzüleceğimizi, neyi tüketeceğimizi belletmek üzere yapılanmaya itiraz etmediği için suçtur.
Gazetecilik suçtur;
Çünkü gazetelerin sendikasızlaştırılmasına, buna direnenlerin işten atılmasına, örgütlenmekte ısrar edenlerin sektörde yok sayılmasına sessiz kalmıştır.
Gazetecilik suçtur;
Çünkü asgari ücret yerlerde sürünürken gazetecilere daha önce hiç almadıkları çok yüksek ücretler ödenmeye başlanmasını sorgulamadan kanıksamış, paralar ölçüsüzce yükselirken gazeteciliğin hızla alçalacağını umursamamıştır.
Gazetecilik suçtur;
Çünkü sistemin kendisini kedi yavrusu gibi ensesinden tutup köhne binalardan modern plazalara hoyratça taşımasının ardındaki niyete ses çıkarmamıştır.
Gazetecilik büyük suçtur.
Çünkü başka bir sektörde olsa hemen haber yapılacak adaletsizliklere, işten çıkarmalara, baskılara kendi sektörlerinde olduğu zaman ketumlaşmayı marifet saymıştır.
Eskiden soğan kokan basık yemekhanelerde, ne kadar yıkansa da hep yağlı kalan dört gözlü paslanmaz çelik servislerde yemek yerken, birden, şık garsonların hizmet ettiği, mönünün lüks restoranlardan geldiği porselen tabaklı, marka çatal bıçaklı yemekhanelere terfi etmeyi neye borçlu olabileceğini hiç sorgulamayan gazetecilik suçtur.
“Karşının gazetecisi” edasıyla ortalarda dolaşmayı ve mesleki değerler söz konusu olduğunda tabu yıkma maskesiyle ilke çiğnemeyi marifet sayan gazetecilik suçtur.
Bugünlerin zeminini hazırlayan yeni düzeni elbirliğiyle pohpohlaya pohpohlaya bu ülkeye en büyük kötülüğü herkesten önce yapan gazetecilik suçtur.
Gazetecilik suçtur ve gazeteciler de suçludur.
Gazeteciliğin iktidarlar ve sistem tarafından kullanılabilir hale gelmesine ödün veren gazetecilerin hepsi suçludur.
Sıklaşması gereken cepheleri gevşeten, üflediği liberalleşme rüzgârıyla akılları dağıtan, kıymetli ideolojik kimlikleri ve prensipleri küçümseyip çürümeye terk eden gazeteciler fena halde suçludur.
O gazeteciler…
Bunları yaparken muhtemelen bir suç işlediklerini hiç düşünmediler bile.
Hâlâ da düşünmüyorlar.
Çünkü genel olarak düşünmüyorlar; sadece yapıyorlar.
Sistem, gazetecileri bağımsızlık peşinde koşmamaya, fazla düşünmemeye ve kolay kandırılmaya sıkı sıkıya terbiyeledi.
Bizi de onlarla baş başa bırakarak çok fena lanetledi.

Mine Söğüt – Cumhuriyet.commine söğüt

1915 Ermeni tehciri; 2016 Kürt tehciri ve Suriyeli mülteciler – Oya Baydar

Oya Baydar’ın bu yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Tehcir zorla göç ettirmek, sürmek demek. İnsanları yerlerinden yurtlarından, tarlalarından topraklarından, evlerinden ocaklarından, dostlarından akrabalarından, atalarının mezarlarından zorla koparacaksınız; yabancı iklimlere, yabancı topraklara, yabancı dillerin, inançların, törelerin hüküm sürdüğü yerlere zorla iskân edeceksiniz. 1915 Ermeni soykırımı dendiğinde hop oturup hop kalkanlar, atalarımız suç işlemez diye bangır bangır bağıranlar, Ermeni tehciri dendi mi rahatsız olmazlar, gururla kabullenir, olayı gerekçelendirir, devletin gücünün yansıması olarak savunurlar. Oysa her tehcir -doğrudan veya dolaylı, küçük veya büyük çapta-  ölümdür, kırımdır, yıkımdır.

Bu toprakların siyasî ve demografik tarihi Osmanlı’dan bu yana, çeşitli insan gruplarına yönelmiş tehcirler tarihidir. İmparatorluğun geniş toprakları üzerinde yaşayan halklar, kavimler, aşiretler, topluluklar dinî, siyasî, askerî, iktisadî gerekçelerle, yüzyıllar boyunca oradan oraya sürülmüştür. Türk ulus devletinin inşa sürecinde de İttihat Terakki döneminden başlayarak günümüze kadar irili ufaklı iskân ve tehcir politikaları; iç tehdit ve isyanları önlemekte/bastırmakta, ulusu Sünnî-Türk varlığı üzerine inşa etmekte en önemli silahlardan biri olmuştur. Tehcir ve iskân, tekçi asimilasyonist devlet zihniyetinin olmazsa olmazıdır.

100 yıldır değişmeyen ceberrut devlet aklı

Bırakalım Osmanlı’yı bir yana, Türk ulus devletinin son yüz yılında da: 1914-23 Pontus Rumlarının tehciri, 1915 Ermeni tehciri, Süryanî-Asurî tehciri, 1934 Trakya Yahudi tehciri, 1937-38 Dersim tehciri, 1964 Rum tehciri, Kürt isyanlarından sonra bir sürü irili ufaklı tehcir, ayrıca 1923-24 mübadelesi… Hepsi belgeli ispatlı, çoğu anılara, romanlara konu olmuş, milyonlarca insanı kırıp geçirmiş insanlık suçu niteliğinde olaylar… Resmî tarih ve resmî ideoloji bunların öğrenilmemesi, bilinmemesi, toplumsal bellekten kazınması için kitlelerin ilkel milliyetçi duygularını körükleyen yalanlar üretmekten tutun da baskı ve korkutma yöntemleri uygulamaya kadar her yola başvurmuştur.

Yıl 2016. Gözlerimizin önünde, terörle mücadele kisvesi altında resmen ilan edilmemiş fiilî bir tehcir yaşanıyor: Güneydoğu Kürtlerinin tehciri… Kürtlerin tehciri baştan beri mi planlanmıştı yoksa Kürt siyasî hareketini bitirip bölgeyi Tayyip Erdoğan iktidarı için dikensiz gül bahçesi haline getirirken işin KDV’si olarak mı ortaya çıktı, kestiremiyorum. Şöyle ya da böyle; bölgedeki ölümler, yıkımlar, yerle bir olmuş şehirler, mahalleler, yakılıp kül olan ormanlar, meralar, baskı, korku, yıldırma, güvensizlik, yüzbinlerce insanı göçe zorladı. Ufukta, yakın gelecekte çözüm görünmüyor. Yakılıp yıkılan şehirlerin, mahallelerin, evlerin ve de tabii mahvolmuş hayatların, yüreklerin nasıl onarılabileceğini kimse bilmiyor. Atılan nutuklar, verilen sözler, çocukları bile kandıramayacak sözde kalkındırma projeleri hepsi palavra, hepsi yalan ve hayal. Sonuç: bölgenin olabildiğince Kürtsüzleştirilmesi.

Suriyeli mültecilerin ne günahı var?

Osmanlı’dan beri böyledir bu; yerli halk göçe zorlanarak tehcirle boşaltılan yerlere devletin/iktidarın bekçileri olacakları umulan/hesaplanan kandaşlar-dindaşlar yerleştirilir. Asimile olmaya direnenler, kendi hak ve kimliklerini talep edenler sindirilir, iktidarın hedeflediği demografik denge sağlanır. Kürt nüfusun bölgedeki üstünlüğünü kırmak, en azından dengelemek için şimdi de Suriyeli mültecilerin kullanılacağı anlaşılıyor. Savaş ve şiddet kurbanı masum Suriyelilerin ve “kandaş-dindaş” Türkmenlerin yanında selefî cihatçılar da bölgeye resmen iskân edilirse, bir de makbul görülenlere vandaşlık verilirse, gel keyfim gel.

Ancak; Cumhurbaşkanı Suriyeli sığınmacılara vatandaşlık verileceğini açıkladığından beri Suriyelilere yönelen öfke ve saldırılar önümüzdeki günlerin tatsız olaylara gebe olduğunun ilk işaretleri. Halklardan iğrenen elitistler,  aydın, yazar, çizer kisvesi altında yabancı düşmanlığı ve şoven milliyetçilik mikrobunu topluma saçmayı misyon edinmiş insanlar, kitleleri Suriyelilere karşı kışkırtmakta yarışıyorlar. Vurulup öldürülen Kürt kızının çıplak bedeninin sokaklarda teşhir edilmesine ses çıkarmayan, bodrumlara sığınmış insanların bombalanmasına, yakılmasına gözyuman,  bunca zulmü görmezden gelen necip Türk milletinin lumpen tosuncukları da Suriyeli’nin biri köpeği tekmeledi diye Suriyeli sığınmacıları linç etmeye kalkışıyor.

Suçlu, sorumlu kim?

Tayyip Erdoğan, Suriyeli mültecilere vatandaşlık verileceğini açıklarken mültecilere karşı öfkeyi kabartıp yeni bir çatışma ve ayrıştırma alanı yaratmayı hesaplamış olabilir mi? Mümkün, çünkü bütün siyasetini ve iktidarını çatışmalar üzerine kurmuş durumda. Öte yandan, güneydoğu sınırlarımızda yoğunlaşan Kürt nüfusumuzu dengeleyip denetim altında tutacak bir Sünnî Arap (veya Türkmen) kuşağı yaratma planı da yapıyor olabilir.

Türkü ile, Kürdü ile, Alevîsi Sünnisî ile bu millet Erdoğan iktidarının bir sürü oyununa geldi, bu defa da mayınlı arazide dolaşıyoruz. Aralarında iktidarca varlıklarına göz yumulan, devlet birimlerince kullanılan IŞİD’cisinden El Nusra’cısına bir kısım muzahrafat varsa da, Suriyeli mültecilerin yaşanmakta olan toplumsal felakette suçları, günahları yok. Onlar sadece kurban.

Sorumlu ve suçlu kim, diye soruyorsanız: yüzbinlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden yurdundan edilmesine, bölgenin on yıllar boyunca onarılamayacak bir felakete sürüklenmesine neden olan bu savaşı kimler kışkırttıysa, yangına kimler benzin döktüyse, IŞİDvarî yapıları kimler desteklediyse onlar… Savaşın bu boyutlara varmasında Davutoğlu’nun Osmanlıcı hayallerinin, Erdoğan’ın bölge hakimiyeti ve Sünnî Müslüman dünyasının halifeliği ihtirasının, AKP iktidarının yanlış hesaplarının payını bütün dünya biliyor. Sonunda kendileri de ne halt ettiklerinin farkına vardılar ki, “Esat’la konuşamayacağımız bir şey yok, Suriye politikası gözden geçirilecek, vb.” demeye başladılar.

Varılan noktada Suriyeli mültecilere kızmak, saldırmak, sınırdışı edilmelerini istemek, onlara düşmanlık beslemek, aşağılamak; asıl suçluyu, sorumluyu bırakıp mazlumu, mağduru dövmektir. Kitlelerin öfkesinin, tepkisinin hedefini şaşırmasıdır. Muhalefete düşen; yabancı düşmanlığını, şoven milliyetçiliği vaaz ederek kitleleri tahrik etmek yerine Suriyelilerin sorunlarını çözebilecek insanî ve toplumsal politikalar önermektir. Bu aşamada mülteci statüsünün tanınması bir sürü soruna çözüm getirebileceği gibi, 3 milyon kişinin arasına karışmış teröristlerin, suçluların, cihatçıların, şer unsurlarının ayıklanmasına da yardımcı olabilir (Tabii olması isteniyorsa).

Suriyeli sığınmacıları, bu toplumsal facianın sorumlularının eline teslim etmemek; onların Kürtlere, Alevîlere, başka halklara karşı kullanılmalarını engellemek, onlara sahip çıkmak da bizim görevimiz.

Oya Baydar – t24.com.troya_baydar

Belgrad protestolarını Sırbistan Yeşilleri’ne sorduk

Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da kentsel dönüşümün alevlendirdiği, yıkıcı neoliberal politikalara karşı protestolar devam ediyor. Yaklaşan büyük 13 Temmuz protestosu öncesi hareketin destekçilerinden ve Sırbistan Genç Yeşilleri’nden Predrag Momcilovic‘e sorduk. Röportaj boyunca bolca tanıdık anlar yaşamak okuyucularımıza vaat edilir.

 

Pelin Atakan: Yeşil Gazete’de daha önce Belgrad’daki protestoları yazmıştım. Kısaca son durumu anlatabilir misin?

Predrag Momcilovic: 5 Ekim 2000’den beri yapılan en büyük protestolar yapılıyor ve bu bizim “devrim”imiz. Son zamanlarda sokaklarda 20 bin insanın toplandığı oldu. Bu Sırbistan için büyük bir rakam, çünkü böyle protestolar genelde 100 kişiden az insanla yapılır, en fazla ise 1000 kişiyi bulur. Ne davimo Beograd girişimi (protestoların başını çeken gayri resmi topluluk, Türkçesi “Belgrad’ı boğdurmayın”) şimdiye kadar 3 büyük protesto gerçekleştirdi ve hızını artırıyor.

Bu batmayan 2 metrelik koca ördek, protestoların simgesi olmuştu.
Bu batmayan 2 metrelik koca ördek, protestoların simgesi olmuştu.

24 Nisan gecesi, seçim gecesiydi. Maskeli birkaç kişi ağır makinelerle şehir merkezindeki tüm bir sokağı (Hercegovačka) ele geçirdiler. Polis vatandaşların çağrısına kulak verip olaya müdahale etmedi ve bugüne kadar yıkımı kimlerin yaptığı hala bulunamadı. Birçok insan, ki bence haklılar, polisin ve belediye çalışanlarının bu yıkıma ortak olduğunu düşünüyor çünkü yıkıma uğrayan sokak karşı çıktığımız Waterfront projesinin bir parçası.

Protestolara katılan insanlar yalnızca bir sokağın yıkımına sinirli değiller. Aslında tüm sisteme kızgınlıkları bu olayın yarattığı kıvılcımla gün yüzüne çıktı. Bir sonraki büyük protesto 13 Temmuz’da (yarın) planlanıyor. Artık temel talep belediye çalışanlarının istifası. ama daha büyük taleplerimiz de var çünkü sorunun sistemsel olduğuna inanıyoruz, sadece bazı politikacıların istifa etmesi sorunu çözmeyecektir.

Pelin: Projeye karşı çıkmanızın nedenleri arasında toplum ve şehir ön plana alındığında hangisi seni harekete geçiriyor?

Predrag Momcilovic
Predrag Momcilovic

Predrag: Demokratik karar alma süreçlerinin eksikliği ve sosyal sebepler en fenası bu projeye karşı olma nedenlerimden. Proje yalnızca 2 insan arasında yapılan bir anlaşma. Süreç boyunca Sırbistan’da çeşitli yasalar değişti, sadece projeyi usule uydurmak için. Projeye ‘ulusal öncelik statüsü’ verdiler, projenin yapılması planlanan bölgeyi istisnai alan ilan ettiler ve daha birçok yasa çıkardılar. Tüm bu süreç boyunca vatandaşlar hep dışarıda bırakıldılar. Eğer projeye karşıysanız değişik hükumet yanlısı medya organları tarafından hain ya da yabancı paralı asker olarak ilan edilirsiniz.

Projenin sosyal kısmı ise yine problemli. Projeye hazırlık süreci boyunca birçok insan evlerinden ayrılmak zorunda kaldı. Bazıları tamamen evlerini kaybetti bazılarına yalnızca 3 yıldan 5 yıla geçici evler tesis edildi. Ayrıca bu projenin kim için yapıldığı da ayrı bir soru. Bölgede herkesin yararlanacağı kamusal alan yaratmak yerine yalnızca zengin kimselerin kullanabileceği elitist bir alan inşa ediliyor.

Pelin: Na davimo Beograd yeterince kalabalık mı sence?

Predrag: 20 bin insan, evet, çok ama her zaman daha fazla insana ihtiyacımız var. Protestolarda genç insanlar sıklıkla görülüyor. Ne kadar kalabalık olursak taleplerimiz de o kadara görünür olur. Yaşlı insanları ve imkanı kısıtlı insanları da dahil etmek çok önemli. Şu anda Belgrad dışından insanlara ve değişik sosyal sınıflardan insanlara daha çok ihtiyacımız var.

Pelin: Eminim ki sosyal medya üzerinden örgütlendiniz. Hangi yollar sence daha etkili?

Predrag: Evet, en büyük örgütlenmeleri sosyal medya üzerinden gerçekleştirdik. Sosyal medyayla yalnızca belli bir grup insana ulaşabiliyoruz. Ana akım medya karanlığına gömülmüş insanlara görünür olmamız imkansız. Zaten aktif olan vatandaşlara ulaşabiliyoruz bu şekilde. Bu yüzden en güzel yöntem fısıltı gazetesi bence ama çok zaman alıyor. Bana göre tabandan geniş bir örgütlenme yapmalıyız ve her an için potansiyel bir hareketlenme örgütlenmeliyiz.

Pelin: Waterfront’tan bir daire kiralamak için ne kadar zengin olmam lazım mesela?

Predrag: Hehe:) Tahminen ortalama kazanan bir Sırp’ın 100 yıllık kazancını heba etmek gerekir. Bölge yalnızca çok az Sırbistanlı oligarşi ve muhtemelen uluslararası oligarşi için satın alınabilir olacak. Sen ve ben gibiler için oralarda herhangi bir şey bakmaya gerek yok.

Pelin: Eğer Sırbistan Devlet Başkanı sen olsaydın aynı parayla neye yatırım yapardır?

Predrag: Sırbistan’da aslında tüm güç başbakanda. Burası sanayisizleşmiş bir ülke. Gayri safi yurt içi hasıla hala 1989’dakinden düşük. Diğer büyük problem de gençlerin yüzde 50’sinden fazlası işsiz. Ben olsam bu alanlara özellikle yatırım yapardım, özellikle yeşil prensiplere uygun sanayileşmeye. Kamu sektörüne, sağlık sistemine, eğitim ve diğer kamu hizmetlerine de yatırım yapardım. Özellikle son yıllardaki özelleştirmeler ve metalaştırma sonrası bu hizmetler felaket durumda. Projenin gerçekleştirilmesi planlanan yerde ise değişik sosyal sınıflardan olan insanların kullanabileceği büyük bir kamu alanı oluşturmak isterdim.

Pelin: Son söz eklemek ister misin?

Predrag: Bu baskıcı sistemi değiştirmenin tek yolu dayanışma. Her protesto bir kıvılcımla daha büyük şeylere dönüşebilir. Hepimiz birbirimizi desteklemeliyiz.

Predrag Momcilovic, Sırbistan Genç Yeşilleri’nin genel sekterliğini yapıyor. Özellikle kamusal alan, centrifikayon, kentsel dönüşüm, neoliberal şehirler ve kapitalizm sonrası şehirlerle ilgileniyor. Sırbistan Genç Yeşilleri, politik bir sivil toplum kuruluşu ve Sırbistan Sol Zirve (LSS) isimli, sendikaları işçi kolektifleri, sanatçılar ve solcular gibi gruplardan oluşan gayri resmi topluluğunun bir parçası.

 

Fotoğraflar: Na davimo Beograd

Röportaj : Pelin Atakan