Ana Sayfa Blog Sayfa 3410

Mersin’de akademisyenler için duruşma öncesinde dayanışma etkinliği

‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisine imza attıktan sonra, facebook paylaşımlarında terör örgütü propagandası yaptıkları, Cumhurbaşkanı’na hakaret ettikleri iddiasıyla haklarında ceza davası açılan Mersin Üniversitesi’nden 4 akademisyen için, haklarına açılan davaya dair Mersin Adliyesi’nde bugün yapılacak duruşmanın hemen öncesinde dayanışma etkinliği düzenlendi.

68

Mersin Yaşam.net’den Abidin Yağmur’un haberine göre etkinlikte dava süreci hakkında bilgi veren Tolga Tören, “Savaşı durduramadık bu bize dert oldu. Ama size boyun eğmedik, bu suça ortak olmadık bu da size dert olsun” ifadelerini kullandı.

Eğitim-Sen Mersin Şubesi’nde yapılan etkinliğe Mersin Üniversitesi öğretim üyelerinin yanı sıra CHP Milletvekili Prof. Dr. Aytuğ Atıcı, imzacı akademisyenlerden Prof. Dr. Sibel Özbudun ve Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, Eğitim-Sen MYK üyesi İsmail Sağdıç, Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi üyesi Yaşar Ulutaş, Adana Barosu Başkanı Mengücek Gazi Çıtırık ve aktivis avukat Fikret İlkiz’in de aralarında yer aldığı çok sayıda akademisyen katıldı.

Mersin Emek ve Demokrasi Platformu sözcüsü Yılmaz Bozkurt, akademisyenler hakkında açılan davaları “Barış istediğiniz zaman Cumhurbaşkanı’na hakaret etmiş oluyorsunuz” sözleriyle dile getirirken Mersin Üniversitesi öğretim üyesi Tolga Tören, dava süreçleri hakkında bilgi verdi.

6 akademisyen için toplam 21.5 yıl ceza isteniyor

Akademisyenler bildirisinin yayınlanmasının ardından MEÜ’nün 6 öğretim üyesinin işine son verdiğini kaydeden Tören,  “Şimdi de dört akademisyen tamamen ifade hürriyeti kapsamında yer alan facebook paylaşımlarından dolayı haklarında açılan davalarla karşı karşıya. Hiçbir hukuksal dayanağı olmayan bu davalarla akademisyenler ağır hapis cezaları ile yüz yüzedir. Hakan Mertcan, Mustafa Şener ve Selim Çakmaklı hakkında cumhurbaşkanına hakaret davası açıldı. Hakan Mertcan, Mustafa Şener ve Selim Çakmaklı ve Esin Gülsen hakkında terör örgütü propagandası yapmaktan bir başka dava açıldı. Savcılık Hakan Mertcan, Esin Gülsen ve Selim Çakmaklı hakkında ‘devletin kurumlarını aşağılama’ suçunu içeren 301. Maddeden dava açılması için soruşturma başlattı. Mustafa Şener ve Prof. Dr. Atilla Güney hakkında basın açıklamasına katıldıkları gerekçesiyle dava açıldı.  6 akademisyen toplamda 14,5 yıla varan hapis cezası tehdidiyle karşı karşıyalar. 301. madde uyarınca dava açılması da kabul edilirse istenen cezaların üst sınırı 21.5 yıla ulaşacak” dedi.

Akademisyenler hakkında dava açılmasının ardından Türkiye’den ve dünyadan çok sayıda destek mesajı aldıklarını belirten Tören,  “Savaşı durduramadık bu bize dert oldu. Ama size boyun eğmedik, bu suça ortak olmadık bu da size dert olsun” ifadelerini kullandı.

‘Mersin Üniversitesi, Metris Üniversitesi oldu’

Etkinlikte imzacı akademisyenlerden biri olan Doç. Dr. Ulaş Bayraktar, Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli üniversitelerinden destek mesajı gönderen akademisyenlerin görüntülerini sundu.

Bayraktar, “Aslında Mersin Üniversitesi Rektörlüğü’ne teşekkür etmek gerekiyor. Mersin’in tanıtımına büyük katkı sundular. Artık insanlar ‘Meşhur Mersin Üniversitesi’ mi diyorlar. Aslında Mersin Üniversitesi Metris Üniversitesi oldu. Bugüne kadar çok öğrenci mezun ettik. İlk defa üniversite yönetiminin üniversiteyi bitirdiğine tanık olduk. Mersin Üniversitesi yüksek dershane olarak yoluna devam ediyor” ifadelerini kullandı.

 

(Mersin Yaşam.net)

Yetersiz beslenme gerekçesi ile vegan çiftten bebeklerinin velayeti alındı

İtalya’nın Milano kentinde vegan bir çiftin bebeği yetersiz beslenme ve kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırılınca, mahkeme çocuğun velayetini anne-babasının elinden aldı.

BBC Türkçe’den Övgü Pınar’ın haberine göre Hindistanlı baba ile İtalyan annenin, hiçbir tür hayvansal gıdanın yer almadığı vegan diyetiyle beslendiği, oğullarına da bu diyeti uyguladığı belirtildi. Büyükanne ve büyükbabası tarafından hastaneye götürülen Andrew isimli 13 aylık bebeğin 3 aylık bir bebeğin gelişimini gösterdiği, kalsiyum eksikliğinden kalp rahatsızlığına kadar birçok bozukluk taşıdığı belirlendi.

67

İtalyan basınında yer alan haberlere göre anne-baba, hastanede de doktorlara bebeğe hayvanlardan elde edilmiş herhangi bir gıda ya da ilaç vermemelerini söyledi. Oğullarının kalp rahatsızlığı için ameliyat edilmesine de karşı çıkan çift bebeği evlerine götürdü.

Ancak San Donato Hastanesi yetkilililerinin şikayette bulunması üzerine mahkeme, bebeğin velayetinin anne-babasından alınarak geçici olarak hastaneye verilmesine karar verdi. Bunun üzerine Andrew kalp ameliyatı geçirerek hastanede tedavi altına alındı.

Mahkeme, bebeğin velayetinin büyükanne-büyükbabasına mı yoksa bir kuruma mı verileceğine karar verene kadar bebeğin hastanede kalmasına hükmetti.

Vegan diyetini savunanlar ve karşı çıkanların görüşleri

Mahkeme kararında “Ebeveynleri tedaviyi reddediyor, oğullarının ciddi kalp rahatsızlığını görmezden geliyor, hiçbir gıda takviyesi olmadan çok katı bir vegan diyeti uyguluyordu” denildi.

Olay İtalya’nın en çok tartışılan konularından biri haline gelirken, Il Foglio gazetesi manşetini bu tartışmalara ayırdı. Gazete, Andrew vakasıyla birlikte geçmişte yaşanan tartışmalara da yer vererek vegan diyetini savunanlar ve karşı çıkanların görüşlerini bir araya getirdi.

Il Foglio’nun sözlerine yer verdiği bir yorumcu “Dengeli beslenmek için gerekli gıda maddelerinin doğru miktarlarda alımına dikkat edilirse vegan usulü beslenmek zarar vermez” derken, bir başkası da “hem veganların hem de etoburların ırkçılık derecesinde fanatikleşebildiğine” dikkat çekti ve “Etoburlar için et yemeyenler acınacak fanatiklerdir. Evet, tofu cihadcıları da var. Ama hayvanları yememek hijyenik ve pasif bir tercih” dedi.

Corriere della Sera gazetesine konuşan çocuk doktoru Luca Bernardo ise “Anne babaların çocuklarını sıradışı bir diyetle beslemek istemesi sorun değil ancak takviyeler yardımıyla besinsiz kalmalarının önlenmesi gerekir” uyarısında bulundu.

İtalya’da geçen aylarda da Cenova ve Floransa kentlerinde vegan diyetiyle beslenen 2 yaşındaki ve 11 aylık iki bebek hastaneye kaldırılmıştı. Geçen yıl da bir mahkeme, vejetaryen bir annenin oğluna haftada en az bir kez et yedirmesine hükmetmişti.

İtalya’da vejetaryen ve vegan beslenme şekillerinin gittikçe yaygın hale geldiği, nüfusun yüzde 2,9’unun her tür hayvansal ürünü yemekten kaçındığı belirtiliyor.

 

(BBC Türkçe, Il Foglio, Corriere della Sera)

Panama Belgeleri: yokmuş gibi yapma zamanı! – Ahmet İnsel

Ahmet İnsel’in bu yazısı birikimdergisi.com sitesinden alındı

Cumhuriyet gazetesi 30 Haziran’dan beri yedi gün, Panama belgeleri olarak adlandırılan, çoğu vergi cenneti konumunda olan 21 ayrı ülkede faaliyet gösteren Mossack Fonseca adlı hukuk ve finans danışmanlığı kuruluşunun kırk yıllık faaliyetini içeren on bir buçuk milyon belge arasından, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarıyla ilgili olanları yayımladı. Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’nun (ICJ) partneri olarak seçilen Pelin Ünker’in Ali Çelikkan ve ICJ ekibi ile birlikte yürüttükleri çalışmaların sonunda, ilk elde yedi kişi veya ailenin vergi cennetleri operasyonları açıklandı. Bunların büyük çoğunluğu, AKP iktidarı ve özellikle Tayyip Erdoğan’la yakınlığıyla bilinen iş insanları. Çeşitli vergi cennetleri üzerinden yaptıkları işlemlerle ilgili bilgiler, somut belgelere dayanıyor.

Panama belgeleri ilk açıklandığında, yüzden fazla kişiden oluşan Türkiyeli veya Türkiye’de ikamet eden kişiler listesi de yayımlanmıştı. Cumhuriyet ekibinin belgelerde yaptığı araştırma yeni üç ismin ortaya çıkmasını sağladı. Gazeteciler, başka isimlerle ilgili bilgileri, ICJ izin verdiği zaman önümüzdeki haftalarda yayımlayacaklarını söylüyorlar.

Bu son derece önemli gazetecilik faaliyetinin sadece AKP’ye yakın iş insanları ve şirketlerle sınırlı kalmaması, daha önce yayımlanmış isim listesinde yer alan farklı çevrelerden kişilerin de, sorgulanmasında kamu yararı olan mali faaliyetlerinin açığa çıkarılması gerekiyor. Bu örnek gazetecilik faaliyetinin, sadece iktidarı yıpratmak ve ülkede istikrarsızlık yaratmak için uluslararası gizli güçlerin yönlendirilmesiyle yapıldığını iddia ederek, bunu itibarsızlaştırma, hatta kriminalize etme çabaları biraz olsun böyle boşa çıkacak. Safdillik yapmaya gerek yok. Türkiye’de dezenformasyonun vardığı boyutu dikkate alınca, bunun da pek fayda etmeyeceğini tahmin etmek zor değil. Ama gazetecilik akıntıya karşı kürek çekme mesleğidir…

Panama belgeleri dünyanın çeşitli ülkelerinde yayımlanmaya başladıklarından beri, belgelerde adı geçen siyasal şahsiyetler çok farklı tepkiler gösterdi. İzlanda’da başbakan istifa etti. Sonbaharda yapılacak erken seçimi Korsanlar Partisi’nin kazanması ihtimali var. Cumhurbaşkanı ise altıncı kez seçilme şansını kaybetti, aday olmadı. Buna karşılık belgelerde yer alan iki bakan seçimlere kadar görevlerine devam edecek. İspanya’da turizm ve enerji bakanı istifa etti. İstifa listesi aşağı yukarı şimdilik bu kadar!

İsimleri Foncea listesinde yer almasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi davranan siyasal sorumluların sayısı ise hayli yüksek: Ukrayna’da cumhurbaşkanı Poroşenko yerinde duruyor. Malta Başbakanı Joseph Muscat da öyle. Azerbaycan’da İlham Aliyev, Fas kralı VI. Muhammed, Suudi Arabistan Kralı Salman El Suudi, Birleşik Arap Emirlikleri Başkanı bin Zayid El Nahyan, üç çocuğunun ismi listede yer alan Pakistan Başbakanı Navaz Şerif veya Çin Komünist Partisi üst düzey birkaç yöneticisi böyle bir şey yokmuş gibi davranmakla yetinmeyip, bu haberlerin ülkelerinde hiç yayımlanmaması önlemini almayı ihmal etmiyorlar. Veya Rusya’da olduğu gibi, açıkça belgeleri yayımlayanları itham ediyorlar. Listede Putin’in çok yakın üç arkadaşının isminin yer alması karşısında, başkanlık sözcüsü, “bu belgelerin yayımlanmasının amacı başkanımıza saldırmaktır, Putinofobi’nin bir tezahürüdür, amaç yalanlar ve sahte belgelerle ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemektir” dedi. Bu Putinofobi sözcüğünün pek yakında çeşitli ülkelerin otokratlarına adapte edilecek olması kuvvetle muhtemel. Bize de yakışır.

Bugüne kadar yalnız üç ülke, -Paraguay, Venezuela, Bolivya-, Panama yetkililerinden Mossach Foncea belgelerini inceleme talebinde bulunmuş. Buna karşılık bazı yerlerde mali suçları araştırmakla görevli savcılar bu belgelerde adı geçen kendi ülkelerinde kayıtlı şirketler ve kişilerle ilgili hazırlık soruşturmaları başlattı. Bunların arasında, “Panama belgeleriyle ilişkili olgular hakkında” ceza soruşturması başlatan, adı artık Türkiye’de gayet iyi bilinen New Jersey savcısı Preet Bharara da var. Bharara’nın, Mehmet Cengiz’in şirketlerine aracılık eden, imza yetkisi sahibi Şeref Doğan Erbek hakkında Eylül 2015’te dolandırıcılık soruşturması başlattığını da bu vesileyle öğrendik.

Fransa’da da 4 Nisan’da mali suçları izlemekten sorumlu ulusal savcılık, Panama belgelerinde yer alan bilgiler ışığında, “ağır vergi kaçakçılıklarını aklamak” suçundan birçok kişi hakkında soruşturma başlattı. Birkaç milletvekili, sporcular ve epey iş insanı var ilk listede. Société Générale Bankası’nın genel merkezinde bu soruşturma ile ilgili arama yapıldı. İspanya’da futbolcu Lionel Messi ve babası, dört milyon avro tutarında bir vergiyi kaçırmak suçundan yargılanıyor.

Panama belgeleri Arjantin’de de eski cumhurbaşkanı Cristina Kirchner ve yakın çevresiyle ilgili büyük rüşvet ve kara para aklama soruşturmalarında taraf oldu. Bir federal mahkeme 30 Haziran’da, “Lazaro Baez’e yolsuz ilişkilerde bulunmuş olma” şüphesiyle soruşturma başlattı. Milyarder Baez şu anda kara para aklama suçundan dolayı hapis. Cristina Kirchner, ölünce ondan cumhurbaşkanlığını devraldığı kocası Nestor Kirchner ve oğulları Maximo’nun 2003’te (Nestor Kirchner’in cumhurbaşkanı seçildiği yıl) kurdukları gayrımenkul yatırım şirketinin sahip olduğu bütün mülklerin Baez’in şirketleri tarafından kiralanmış olması, soruşturmayı başlatan ilk veri olmuştu. Kirchnerlerin kalesi olan Santa Cruz eyaletinde bir banka memuru iken kısa zamanda milyarder olan Baez’in, cumhurbaşkanı çifte gizli kasa işlevi gördüğü iddia ediliyor. Benzer şekilde, ABD’de iki milyarder Rus’un, Arkady ve Rotenberg’in, iki milyar dolar civarında olduğu tahmin edilen ve kaynağı rüşvet ve kamu kaynağına el koymak olduğu iddia edilen bir serveti Putin namına sahip oldukları şüphesiyle soruşturma yürütülüyor.

Arjantin’de Kirchner’in Bayındırlık Müsteşarı José Lopez, geçtiğimiz günlerde, bir manastırın avlusuna 160 plastik torba içinde dokuz milyon dolar değerinde dövizi ve mücevherleri saklamak isterken yakalandı. Beraber çalıştığı Planlama eski bakanı de Vida’nın dokunulmazlığını meclis 24 Haziran’da kaldırmıştı. Bütün bunlara ilaveten Cristina Kirchner’e vergi cennetleri üzerinden para kaçırma suçlamasıyla ayrıca soruşturma açıldı. Panama belgeleri tam bu noktada devreye girdi. Çünkü bu suçlama karşısında Cristina Kirchner, halefi cumhurbaşkanı Mauricio Marci’nin adının Panama belgelerinde yer aldığını, bu soruşturmaları kendi suçunu örtmek için onun başlattığını iddia etti. Tencere dibin kara, seninki benden kara durumu. Arjantin’de siyaset bütünüyle yolsuzluk batağına batmış ve tüm itibarını kaybetmiş durumda.

Türkiye’de durum görünüşte bu boyutta değil. Cumhuriyet’in yayımlamaya başladığı belgelere iktidar çevresinden tepki gösterilmemesi, iktidara yakın medyada bu konuda tek bir haber çıkmaması, bu işi susmak ve AKP seçmenini mutlak bir enformasyon tecridi altında tutmakla savuşturmanın planlandığını gösteriyor. Her konuda konuşan Tayyip Erdoğan, bu konuda hiç konuşmadı. Yakın çevresi de. AKP muhalefette olsaydı ve iktidara yakın kişiler hakında benzer belgeler yayımlansaydı, bugün derin bir sessizliğe gömülmüş kişilerin nasıl ter ter tepineceğini, iktidarı nasıl ablukaya almaya çalışacağını, bitmez tükenmez ahlak, namus, vatan sevgisi tiradları çekeceklerini tahmin etmek zor değil.

Bu belgelerle ilgili ilk haberler Nisan’da dünyada yayımlandığında, “Panama Belgeleri dünyayı yerinden oynattı! Belgeler en çok Putin’i sarsacak” diye manşet atan Sabah gazetesi, belgelerdeki Türklerin ismi yayımlanmaya başladığından beri, hele bu kişilerle ilgili bilgileri Cumhuriyet yayımladığından beri derin bir sessizliğe gömülmüş durumda. Star gazetesinin ise bu konuda yaptığı yegâne dişe dokunur haber, “Panama’dan Doğan çıktı!” haberi oldu. Ama Panama belgelerinden çıkan Cengiz, Tamince, Topbaş, Gür & Co’nun yoğun offshore operasyonları ile ilgili ne bu gazeteden ne de geri kalan AKP medyasından tık sesi gelmedi. Yeni Şafak, bu belgeler ilk ortaya çıktığında, daha temkinli ve öngörülü davranmış, İbrahim Karagül bunların dünyadaki belli başlı yükselen ülkeleri istikrarsızlığa sürüklemek için yapılmış bir büyük manipülasyon olduğunu iddia etmişti. Yusuf Kaplan bu belgelerin yayımlanmasını “medyatik sömürgecilik ve siber terörizm” olarak nitelendirmişti. Daha sonra buna bile değinmeyip, yokmuş gibi davranmayı tercih ettiler. Bu nedenle, Nisan başında Zaytung’un yaptığı, “Panama belgelerinde henüz Erdoğan’ın adının çıkmaması üzerine Yeni Şafak, Star, Akit, Sabah editörleri ilk kez yolsuzluk haberi yapabilmenin tadını çıkartıyor…” haberi de, daha sonra doğrulanmadı. Artık bu cenahta büyük bir sessizlik hakim. Önceleri “Panama(rikan) belgeleri çöktü” diyenler (Yeni Şafak, 20 Nisan), şimdi okuyucularının ve daha önemlisi televizyon izleyicilerinin bu belgelerin Türkiye ayağıyla ilgili hiç haberlerinin olmaması için büyük bir sessizliğe gömülmüş durumdalar. İnkâr etmenin bile tehlikeli addedildiği AKP dünyasında Panama belgelerinin üzerinde hiç konuşulmamasının sağlanmaya çalışıldığı görülüyor.

Bu çerçevede sansür heyeti de boş durmuyor. Geçtiğimiz günlerde, beş gazetenin (Cumhuriyet, Diken, Sözcü, Journo ve ABC) Panama belgeleriyle ilgili bazı haberlerine İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliği erişim yasağı getirdi. Bunu neye dayanarak yaptı bilmiyoruz ama artık “tak, şak” yöntemiyle çalışan iktidar yargı organının kararlarının hukuki dayanağını sorgulamanın anlamını yitirdiği, “hukuksuzluğun sıradanlaştığı” bir dönemdeyiz.

Türkiyeli muhafazakârlar, dindarlar susarak, başlarını öte yana çevirerek bu suça ortak olduklarını biliyorlar. Bilerek susuyorlar. 17-25 Aralık soruşturmalarını darbe girişimi yaygarasıyla örtüp, yok edenlere rıza gösterenlerin, bugün buna da rıza göstermeleri arasında bir fark yok. Ahlâki iflas tam böyle bir şeydir.

ahmet_inselAhmet İnsel – birikimdergisi.com

Moğolistan’da bir hafta, ya da ekolojik yaşamın sınırları

Bir balık için okyanusun baş döndürücü derinlikleri neyse, bir kuş için gökyüzünün engin masmaviliği neyse, koyunlar, atlar ve Moğollar için de Moğolistan’ın uçsuz bucaksız yemyeşilliği işte öyle.

IMG_1981

Az gittik, uz gittik tarih kitaplarına inanırsak, kimilerimizin atalarının yıllarca at sırtında batıya doğru dörtnala gittiği düzlükleri, isyankar nehirleri ve geçit vermeyen başı karlı sıradağları tepeden seyrederek bir masal dünyasına indik. Başkent Ulan Batur’un dışına çıkar çıkmaz kendimizi zamansız bir coğrafyada bulduk.

Yaz ortasında bile eksilmeyen, solmayan, sonsuzluğa doğru göz alabildiğine uzarmış gibi görünen yeşillikler arasında özgürce koşuşturan atlar, başıboş dolaşan koyun sürüleri, miskin develer, tembelce geviş getiren öküzler Moğolistan’da geçirdiğim haftanın zihnimde iz bırakan görüntüleri. Her bir görüntüyü yaşı belirsiz bir Moğol kadını  ya da yüzündeki sert çizgiler kayaya çizilmiş gibi duran Moğol erkekleri veya gülen gözlerinde mutluluğun ışıltısı yansıyan Moğol çocukları tamamlıyor.

IMG_1637

Moğolistan’da bir noktadan diğerine giderken ya yol yok demek gerek ya da her yer yol! Boşuna “her Moğol kendi yolunda gider” dememişler. Hiç bir sınırın olmadığı dümdüz topraklarda bin bir baharatın kokusunun yayıldığı otların üzerinde daha önce geçmiş bir aracın belirsiz izlerinden de gidebiliyorsunuz veya kendinize yeni bir yol çiziyorsunuz. Saatler boyu ne bir köy, ne bir kasaba ya da medeniyeti temsil eden bir işaret görmeden yol alırken arasından geçtiğiniz koyun sürüsünün yakınlarında bir Moğol ailenin çadırına rastlıyorsunuz. Ger dedikleri, yurt diye de adlandırabileceğimiz ve her biri bir aileyi barındıran bu beyaz keçe çadırların arasında kilometrelerce mesafe bulunuyor. Gerler yeşilliğin ortasında minnacık beyaz lekeler gibi duruyor

Yurtlarda  yaşayan Moğollar göçebe kültürünün günümüzdeki uzantıları. Yaşamları  yüzyıl öncesinden, belki de binlerce yıl öncesinden hiç farklı değil. Bu insanlarla konuşurken yanı başınızdan Bilge Kağan’ın bir ulağının veya Cengiz Han’ın savaşçılarının geçivermesi kimseyi şaşırtmayacak sanki.

Göçebe Moğollar ekolojik yaşam düşleyenler için belki de son örnek, yoksa hayal gibi mi demek lazım?

IMG_1751 (2)

Doğayla iç içe yaşadıklarını söylemeye zaten gerek yok. Hayvanlarıyla beraber güneşi, yıldızları ve mevsimleri takip ediyorlar. Zorlu kışlara meydan okuyor, soğuk gecelere göğüs geriyorlar, dinmeyen yağmurlara, geçit vermeyen derelere, sağır eden gökgürültülü fırtınalara karşı hayvanlarıyla beraber mücadele ediyorlar. Sayısız yıldızın parıldadığı karanlık gecelerde, yakıcı güneşin altındaki uzun yaz günlerinde koyunlarını, keçilerini, öküzlerini, develerini ve atlarını kendilerinden önce gözetiyorlar.

Allahtan her şeyden herkese yetecek kadar var, sular bol, çayırlar sonsuz ve mavi gökyüzü sınırsız.

Moğolistan’ın yüzölçümü yaklaşık bir buçuk milyon kilometrekare, yani Türkiye’nin neredeyse iki katı, nüfusuysa üç milyondan az. Güneyde, Çin sınırındaki Gobi çölünü saymazsak her yer uçsuz bucaksız meralarla kaplı. Yeryüzünde kilometre kare başına en az insanın yaşadığı ülke Moğolistan herhalde. Buna karşı 60 milyon koyun, keçi, at, deve ve yak öküzü varlığıyla kişi başı en fazla evcil hayvanın yine bu coğrafyada yaşadığını öğreniyoruz.

Ülke nüfusunun yarısını barındıran bir buçuk milyon nüfusuyla başkent Ulan Batur göçebelikten yerleşikliğe geçişin tanığı gibi. Sovyetler etkisindeki kamu binalarının ve son yıllarda kapitalist entegrasyonun sembolü gökdelenlerin hemen etrafında hala yurtlarda yaşamın sürdüğü mahalleler uzanıyor. Başkent dışında nüfusu 5 000 ile 25 000 dışında değişen başka insan yerleşimleri olsa da onları şehir tanımına sokmak zor. Yani başkent Ulan Batur dışında yaşayanların neredeyse tamamı göçebe yaşamını sürdürüyor.

Peki, göçebelerin bu ekolojik yaşamlarını sürdürebilmeleri daha ne kadar mümkün? Geniş coğrafyada yayılan göçebe Moğolların çok yakın zamana kadar pazarla ilişkileri yerleşim yerlerinin uzaklığı ve çetin iklim koşulları nedeniyle neredeyse hiç yokmuş. Kendine yeterli bir ekonomi sürdüren halk pazar için peynir bile üretmiyor. Ekilir arazi yok denecek kadar az. Yumurtaların Rusya’dan ithal edildiği marketlerin raflarında şık ambalajlar içinde Hollanda peynirleri, Çin’den gelen meyve ve sebzeler satılıyor.

Sonsuz steplerde şimdiden atlı çobanların yanı sıra yol alan çoğu Japon veya Kore malı arazi araçları manzaranın bir parçası olmaya başlamış. Ger kamplarda konaklayan ve göçebe kültürünü yerinde ve en otantik haliyle görmek isteyen turistler bu süreci daha da hızlandıracağa benziyor. Göçebe yaşam tarzına rağmen okuryazar oranı son derece yüksek Moğolların kendilerini tüketim dünyasının girdabından kurtarması neredeyse imkansız. Şimdiden bir çok göçebe çoban birbirleriyle cep telefonlarıyla haberleşiyor. Özellikle gençler arasında geleneksel giysili insanların azaldığını hemen gözlemlemek mümkün.

IMG_1811

Göçebe yaşam tarzının bugüne kadar sürdürülebilmesinin temelinde uçsuz bucaksız meralar bulunuyor. Tarımsal üretim yapılan arazilerin son derece az olduğu ülkede Moğollar için sınırsız bir hareket alanı mevcut. Bu sınırsız hareket edebilme imkanı göçebe Moğollara hem kendine yeterli ekonominin altyapısını, hem de çok düşkün oldukları özgürlüğü sağlıyor.

İşte  can alıcı soru burada karşımıza çıkıyor: Moğollar doğayla iç içe yaşadıkları geleneksel yaşam tarzlarını daha ne kadar sürdürebilecek? Tüketim alışkanlıklarının değişmesiyle kendine yeterli olmamaya başlamaları ve pazara entegre olmaları tabii ki bir tehdit. Ama bu, nedenleri ve sonuçları ile kendilerinin baş edecekleri bir sorun. Moğolların geleneksel yaşamlarına esas büyük tehdit dışsal olacak gibi görünüyor.

Ulan Batur’da yerleşen şehirliler şimdiden küresel ekonomi ile bütünleşmiş sayılabilir. Ülke dış ödemeler dengesini ancak doğal kaynaklarını paraya çevirerek sağlayabileceğini düşünenlerce yönetiliyor. Zengin maden yatakları çok uluslu şirketlerin iştahını kabartıyor, bir çok maden imtiyazı verilmiş bile. Çoğunluğunu dev Kore ve Çin dev şirketlerinin öncülüğünde modern tarımsal işletmeler, entegre hayvancılık tesisleri  ve iç tüketimi karşılamaya yönelik sanayi kurulması için sayılı günler var gibi görünüyor. Eğer yönetim sorunu bir kalkınma sorunu olarak görür ve ona uygun davranırsa çok geçmeden madenler, enerji santralleri, iç pazarı büyütecek yollar, endüstriyel çiftlikler ve bilumum çılgın projeler için imtiyaz ve teşvik bekleyen yatırımcılar Moğolistan’ı küresel sistemin sıradan bir aktörü haline getirmek için gözlerini dikmiş, hazır bekliyor.

Açılacak her maden ocağı, tarımsal üretim için çevrilecek her tarla, her fabrika, her enerji tesisi o sonsuz yeşilliğin ortasındaki kara deliklere mi dönüşecek? Çok geçmeden göçebelerin yüzyıllardır hayvanlarıyla birlikte konup göçtükleri meraları daralarak birbirlerinden kopacak, dereleri şirketlerin elinde geçit vermez hale gelecek, övündükleri mavi gökyüzleri kirlenecek, yani yaşam alanları Moğollara yabancılaşacak, giderek yok mu olacak?

Doğayla bütünleşen göçebe Moğol ekolojik yaşamı varlığını acaba nereye kadar sürdürebilecek?

Benzer gelişmeler başka zamanlarda, başka coğrafyalarda çoktan yaşandı, bitti. Oysa bugünkü Moğolistan başka bir yaşam tarzının hala mümkün olduğunu bütün insanlığa gösterebilecek belki de son örnek.

66-mahmut-boynudelik

 

Mahmut Boynudelik

İklim değişikliğinde acı reçete: Çin’de sellerden dolayı 186 kişi hayatını kaybetti

Weather Underground‘dan Jeff Masters‘ın yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cansu Güngör‘ün çevirisiyle sunuyoruz.

***

Çin’deki şiddetli muson yağışları Yangzte Nehri’nin taşmasına, 186 kişinin ölümüne,45 kişinin kaybolmasına ve en az 7.6 milyar dolar zarara sebep oldu. Hubei Sivil İşler Dairesi, vilayette 1.5 milyon insanın tahliye edildiğini ya da yardıma muhtaç olduğunu, takriben 9,000 ev çöktüğünü ya da ciddi hasar gördüğünü ve  710,000 hektardan fazla ürünün zarar gördüğünü söyledi.

Sigorta simsarı Aon Benfield’in Mayıs 2016 Felaket Raporu‘na göre, sel felaketleri yüzünden oluşan 7.6 milyar dolarlık hasar bu selleri  2016 yılının şimdiye kadarki en maliyetli ve ikinci en ölümcül hava muhalefetine bağlı felaketi yaptı. Zira, 2016 yılının en ölümcül felaketi Nisan ayından 300 kişinin ölümüne sebep olan Hindistan’daki ısı dalgasıydı.

Çin’in öldürücü muson mevsimi

Rongshui Miao Otonom Bölgesi'nin 3 Temmuz 2016 tarihli havadan görüntüsü. Liuzhou, Çin Görsel: Long Tao/VCG - Getty Images
Rongshui Miao Otonom Bölgesi’nin 3 Temmuz 2016 tarihli havadan görüntüsü. Liuzhou, Çin Görsel: Long Tao/VCG – Getty Images

Çin’de bu yıl muson mevsimi sert geçti. 22 Haziran’daki kasırga Pekin’in 500 mil güneyinde, Jiangsu’ya bağlı Yancheng’i vurdu; 98 kişi hayatını kaybederken 800 kişi de yaralandı. Bob Henson, 23 Haziran’daki gönderisinde bu kasırganın Mei-yu (ya da baiu) cephesi boyunca meydana geldiğini ve bunun da özellikle ilkbaharın sonu ve yazın başlangıcında birkaç hafta sürebileceğini yazmıştı.

Bu yarı-kalıcı özellik Doğu Çin’den Tayvan’a oradan da Japonya’nın güneyine kadar genişleyip her yaz ve baharda kuzeye doğru baskı yapan güneybatı musonuyla birleşir.

AMS Glossary, “mei-yu/baiu cephesinin doğuya doğru yayılan orta ölçek konvektif sistemler (MCSs)1 ve orta ölçek konvektif kompleksler (MCCs)2 ile bağlantılı yoğun konvektif yağışlardaki payı sebebiyle Güneydoğu Asya’nın ikliminde çok önemli” olduğunu belirtti.

Birtakım araştırmalar Mei-yu yağışının, bu sene gözlendiği gibi, özellikle El Niño’yu takip eden yazlarda çok daha şiddetli gerçekleşmeye meyilli olduğunu buldu. Selden etkilenmiş bölgelerde bu hafta içinde şiddetli yağışların sürmesi bekleniyor.

Ç.N.1: Birkaç saat veya daha fazla sürebilen, münferit olaylardan daha büyük ve ekstra tropikal siklonlardan daha küçük boyuttaki düzenli gök gürültülü sağanak yağışlar. (kaynak: wikipedia)

Ç.N.2 : Orta ölçek konvektif sistemlerin özgün bir hali. Geceleri oluşur, uzun sürelidir ve yoğun yağış, rüzgar, dolu ve yıldırım taşır. (kaynak: wikipedia)

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Jeff Masters

Yeşil Gazete için çeviri: Cansu Güngör

(Yeşil Gazete, Weather Underground)

 

İnsan Hakları İzleme Örgütü: Türkiye sivil ölümlerinin araştırılmasını engelliyor

cizreİnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), güneydoğuda yapılan operasyonlar sırasında sivillere yönelik hak ihlallerinin soruşturulmasının hükümet tarafından engellendiğini söyledi.

HRW, bugüne kadar 22 kent ve bölgede sokağa çıkma yasağı ilan edildiğini, bu uygulamanın sivillere yönelik hak ihlallerinin de belgelenmesini zorlaştırdığını belirtiyor.

Örgüt ayrıca hükümetin, Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin bölgeye girmesine ve konuyu araştırmasına ‘hiç vakit kaybetmeden’ izin vermesi gerektiğini vurguluyor.

Rapora göre, Türkiye BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad el Hüseyin’in güvenlik güçlerinin PKK ile bağlantılı silahlı gruplara karşı yürüttüğü askeri operasyonlardaki olası hak ihlallerini incelemek üzere, BM ekibinin bölgede tetkiklerde bulunabilmesi için izin istediği mektubuna yanıt vermedi.

HRW, hükümetin sadece Hüseyin’in kendisinin ülkeyi ziyaret edebileceğini belirtmekle yetindiğini aktarıyor.

‘Bağımsız incelemeler engellendi’

HRW, kendileri dahil olmak üzere Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları için Doktorlar gibi örgütlerin muhtemel ihlalleri incelemek için bölgeye girişinin engellendiğini de aktarıyor.

Engellemelerin sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasından sonra da devam ettiği belirtiliyor.

BBC’nin haberine göre Örgütün Türkiye araştırmacısı Emma Sinclair-Webb, “Türkiye hükümetinin güneydoğuda birçok bölgeyi fiilen abluka altına almış olması, bir şeylerin örtbas edilmeye çalışıldığına ilişkin şüpheleri besliyor” diyor.

HRW: Cizre alarm zillerini çalmalıydı

Açıklamada, “Güvenlik güçleri ile PKK ile bağlantılı Sivil Savunma Birlikleri (YPS, Yekineyen Parastina Sivil) arasında silahlı çatışma yaşanan yerlerde en az 338 sivil öldürüldü” deniyor.

Araştırmaları sonucu derledikleri bilgilerin, Cizre’de bodrumlarda mahsur kalmış kişilerin güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğünü gösterdiğini belirten HRW şöyle diyor:

“Eldeki bilgiler, güvenlik güçlerinin kuşattıkları üç binanın bodrumlarında mahsur kalmış, aralarında silahsız sivillerin ve yaralı savaşçıların da bulunduğu 130 civarında insanı öldürdüklerini de gösterir nitelikte.”

HRW Türkiye araştırmacısı Sinclair-Webb ise “Aralarında çocukların da bulunduğu, beyaz bayrak sallayan ya da bodrumlarda mahsur kalmış sivillerin, güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğü yönünde inandırıcı anlatımlar var ve bu anlatımların varlığı alarm zillerinin yüksek sesle çalmasına neden olmalıydı” diyor.

‘Yargı soruşturma için harekete geçmeli’

Ayrıca bu olası ihlallere karşı yargı makamlarına çağrıda bulunuyor: “Cizre savcılığının, mağdurların adalet arayışına yanıt verebilecek tam, etkin ve bağımsız bir soruşturma yürütmesi gerekiyor.”

Örgüt, mağdur aileleriyle yaptıkları görüşmelere dayanarak bugüne kadar bu konuda bir soruşturma yürütüldüğüne ilişkin bir bilgiye ulaşamadıklarını aktarıyor.

Cizre’de yaşanan diğer sivil ölümlerinin bir çoğunun YPS’nin barikat kurduğu ve güvenlik güçleriyle çatıştığı bölgelerde yaşandığı belirtilirken, bunun yanı sıra çatışma olmayan yerlerde de sivil ölümlerinin gerçekleştiğine dikkat çekiliyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, mağdur yakınlarıyla ve ölümlere tanıklık edenlerle yapmak istedikleri görüşmelerin ise Nisan ayında engellendiğini söylüyor.

BBC

Opera sanatçısı Atilla Manizade hayatını kaybetti

Opera sanatçısı bas Atilla Manizade hayatını kaybetti.

1934 yılında Kıbrıs’ta doğan sanatçı, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden ve İstanbul Devlet Konservatuvarı’ndan mezun oldu.

manizade

Profesör A. Mayer’ın yanında opera eğitimi görmek için Almanya’ya giden Manizade 1967 yılında konuk sanatçı olarak Üsküp Operası’nda Aşk İksiri’nde sahneye çıktı. 1973’te Çekoslovakya’da Dr. Bartolo, Don Pasquale rollerini, 1974’te Figaro ve 1975’te Osmin rollerini oynadı. Londra, Bonn, Frankfurt, Viyana, Sassari, Prag, Belgrad, Sofya, Plovdiv, Budapeşte, Biikreş, Varşova, Leningrad ve Moskova gibi otuzu aşkın kentte sahneye çıktı.

Uzun yıllar İstanbul Devlet Opera ve Balesi kadrosunda yer alan sanatçı 1984’te bir yıllığına İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin yöneticiliğine atandı. Manizade, solistlik kariyerinin yanı sıra İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda ders vermiştir.

Sofya Senfoni Orkestrası ile 1992’de doldurduğu iki opera CD’si Türkiye’de yayınlanan ilk opera CD’leridir.

1998 yılında yılında Kültür Bakanlığı’nca verilen Devlet Sanatçısı unvanının sahibi olan Attila Manizade, opera rejisörü Aytaç Manizade’nin eşiydi.

(Andante, Vikipedi)

11 Temmuz Akkuyu Keşfi için Büyükeceli’de santral girişindeyiz!

Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatına dair açılan davanın bilirkişi keşfi için 500’e yakın nükleer karşıtı aktivist ile birlikte Mersin Gülnar’a bağlı Büyükeceli’de santral inşaatının girişindeyiz.

60

Davacılar, bilirkişiler, davanın tarafı avukatlar sabah 10:00 sıralarında Akkuyu Nükleer Santrali’nin içine alındı. Bunun sağlanması için tek tek davacı isimleri okundu. İnşaat sahasına dava keşfi için girenler arasında gazetemizin iklim ve enerji haberleri editörü Pınar Demircan da bulunuyor.

52

Büyükeceli’deki Belediye Park alanındaki çadır kampına dün katıldık. Sabah 8:30’da iki otobüs, bir minibüs ve özel araçlar ile Akkuyu inşaat alanının sapağına kadar geldik. Sapaktaki jandarma kontrol noktasını sorunsuz geçtik. İnşaat sahasına 600 metre kala yeni bir jandarma kontrol noktası oluşturulduğunu farkettik. İlk intiba bundan sonrasının yürünerek katedilmesi gerektiği yönünde olsa da kısa sürede böyle olmadığı anlaşıldı. İkinci kontrol noktasında arabalar ve tek tek insanlar arandı ve bununn akabinde araçlara binip inşaat sahasının girişine kadar geldik.

53

Saat 9:00 gibi inşaat sahasına vardığımızda 100 kadar aktivist toplanmış idi. Haberi kaleme aldığımız şu anda ise 500 sayısı da aşılmış durumda. İnşaat bölgesine sürekli yeni araçlar, otobüsler geliyor ve nükleer karşıtlarının sayısı her geçen dakika daha da artıyor.

55

İnşaat sahasının girişinde kalabalık artarken bireysel eylemlere de şahit oluyoruz. Diyarbakır’dan Akkuyu’ya gelen Hasan Törün de nükleer santrali ve onun yaratacağı tehlikeyi simgeleyen varilin önüne üstü çıplak şekilde yatarak bu eylemlerden birini geçekleştirdi. “Ölüm Fermanı: Akkuyu” dövizi üstünde iken varilin önünde bir süre hareketsiz yatan Törün, eylem sonrası Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada, “Nükleer santral kazası sonucu ölmek istemediğim için bu eylemi gerçekleştirdim. Ben doğal bir şekilde, ecelimle hayatımın sona ermesini tercih ederim. Nükleer, benim ecelim olmasın”şeklinde konuştu.

57

Mersin Nükleer Karşıtı Platform. Mersin Tabip Odası, Mersin Barosu, Greenpeace İstanbul ve Mersin, Adana Nükleer Karşıtı Platform, Sinop Nükleer Karşıtı Platform, Nükleersiz.org, Nükleer Alaturka ekibi, Yeşil Düşünce Derneği, Yeşil Gazete, Temiz Toplum Hareketi, MERÇEP Mersin Çevre ve Doğa Derneği, Mersin ve Adana Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi. CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, TEMA Mersin, Adana ÇEYİ Çukurova Ekolojik Yaşam İnsiyatifi, Mersin ÇİTTA Çukurova İnsan Tohum Toprak Atölyeleri, Akkuyu keşfi için santral önüne gelen kurumlar arasında bulunuyor.

58

Akkuyu Keşfi’ne Japonya’dan katılan bir aktivist ile de nükleer santral inşaatı kapısında tanışma imkanımız oldu. Yeşil Gazete’yi bildiğini, gazetemiz editörü Pınar Demircan’ın da arkadaşı olduğunu ifade eden Takuya Moriama, İstanbul’da üniversite tahsiline devam ettiğini de söyledi. Takuya’nın katılımı nükleer karşıtlarının Nükleersiz Bir Türkiye inancını da pekiştirmiş oldu.

62

Haberimizi şimdilik kaydıyla noktalayacak iken Sinop Nükleer Karşıtı Platform’dan arkadaşlarımız kemençeleri ile yanımıza oturdular.

61

Parça sonrası sohbette başladı. “Biz Karadeniz’den geliyoruz” diye söze başladı arkadaş ve devam etti, “13 Şubat’ta Mersin’de nükleer karşıtı eyleme katılmıştık ve orada, “Hamsi limonsuz kalmayacak” sloganını atmıştık. Cerattepe direnişi sırasında da Mersin Mezitli Belediyesi, Artvin’e limon gönderdi”. Bu paylaşım sonrasında, “Hamsi limonsuz kalmayacak” sloganını Akkuyu Nükleer Santrali inşaatı önünde de seslendirme imkanı bulduk hep birlikte.

 

Fotoğraflar: Ateş Alpar

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

[Son Dakika] Akkuyu’ya gidecek otobüslere Belediye engeli

Akkuyu keşfi için NKP Mersin’in Mersin Büyükşehir Belediyesi’nden talep ettiği ve belediyenin de tahsis ettiği otobüsler son dakkada geri çekildi

Mersin Stadyum önünde bekleyen aktivistlerden aldığımız bilgiye göre yaptığı paylaşıma göre otobüsler kalkmak üzere iken polis kontrolü gerçekleşti.

49
Akkuyu Keşfi için hem bugün hem de yarın NKP tarafından Büyükeceli ilçesindeki kamp alanına otobüs kaldırılacak

Büyükşehir Belediyesini arayan polis, ” Resmi plakalı araçların burda ne işi var” diye sordu. Bunun üzerine araçların kalkma saati olan 13:30’da araçlar belediye tarafından geri çekildi.

Nükleer karşıtı aktivistlerin bekleyişi Mersin Büyükşehir Belediyesi'nin tam karşısındaki Park Cafe'de devam ediyor
Nükleer karşıtı aktivistlerin bekleyişi Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin tam karşısındaki Park Cafe’de devam ediyor

Belediyeden aktivistlere ‘Size sivil plakalı araç göndereceğiz’ açıklaması yapılmış olmasına karşın bekleyiş devam ediyor. Nükleer karşıtları şu anda Park Cafe’deler.

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz.

Güncelleme

Aldığımız son dakika bilgisine göre Nükleer Karşıtı aktivistler 1,5 saat bekleyişin ardından 15:15’de Akkuyu’ya doğru yola çıktı.

 

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Kutsal – Defne Koryürek

Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

Geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler’e, hükümetlere ve özellikle de Greenpeace’e hitaben genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) lehine kaleme alınmış bir mektup yayınlandı. 30 Haziran günü Amerika’da, Washington, DC’de, National Press Club’da tertip edilen bir basın toplantısıyla gündeme düşen bu mektubun imzacıları; ekonomi, edebiyat, fizik ve ilaç alanında Nobel ödülü almış toplam 107 bilim insanıydı (bu yazı yazılırken sayı 110’a çıkmıştı). Mektup, Evrensel’den Hürriyet’e, bizim gazetelerimizde de haber oldu. Bir hayli yazıldı, tartışıldı. Okumuşsunuzdur. Kimbilir belki sosyal medyada paylaştınız da. Ama metni okudunuz mu, bilmiyorum.

Orijinali şurada.

Okuduğunuzda göreceksiniz. İmzacılar kısaca Golden Rice (Altın Pirinç) karşıtı kampanyaları hedef alıyor. Dedikleri de şu: “dünya nüfusu 2050 yılında ikiye katlanacak, bu nüfusu beslemenin zorlukları aşikar ve Afrika ile Güneydoğu Asya’da her yıl doğan 250bin ila 500bin çocuk sadece vitamin A eksikliğinden kaynaklı olarak görme fonksiyonlarını kaybetmekle kalmıyor, bu çocukların yarısı doğumdan 12 ay sonra yaşamlarını kaybediyor. Hal buyken vitamin A katkılı Golden Rice’ı ve bağlantılı olarak genetiği değiştirilmiş tohumları kullanmamak, cinayettir.”

Sivil toplum kuruluşu Greenpeace‘in Filipinler’deki kampanyası da bu eleştirilerinin hedefinde.

Greenpeace “modern bitki ıslahına karşı gelen organizasyonların lideri” olmakla itham edilirken, genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) da modern bir yöntem, hatta “duyarlıklı tarım” olarak adlandırılmış ve imzalanan metnin tepesine, başlığın içerisine yerleştirilmiş. Dünyanın tüm hükümetleri Golden Rice karşıtı kampanyalara karşı gelmeye çağırılıyor ve çocuk ölümlerine referansla “insanlığa karşı işlenen bu suça göz yummaya daha ne kadar devam edileceği” soruluyor.

Greenpeace duy sesimi, iyi ki varsın!

Zira bu mektubun sunduğu ya sev ya terk et tarzı bir hoyratlık içerisinde ya GDO’lu tohuma evet de ya da cani olduğunu kabul et’ten ibaret. Oysa hiçbir şeyin olmadığı gibi, bu işin aslı o kadar basit değil ve kavgaya gürültüye terk edilecek yanı yok.

Başlayalım o halde…

Tohum, bitkilerde döllenme sonunda yumurtacıktan oluşan ve yeni bir bitki oluşmasını sağlayan tane; spermatozoit olarak geçiyor sözlükte. Ayrıca, binlerce yılın hayatta kalma bilgisini kodlarında saklayan bir data bank. Yani, makul zaten, öyle değil mi? Her canlı ama hepsi, bizim gibi alçak dağları ben yarattım diye gerine gerine dolaşan türler dahil, basit birer organizma ve bu organizmanın asli iki görevi var: 1. Bu gezegen üzerinde canlılığını muhafaza etmek 2. Bu gezegenin üzerinde türün devamın ı sağlayacak üremeyi gerçekleştirmek.

Yaşam zira, esastır. Yaşama ilişkin her türlü deneyim de bu tohum da saklanır.

Konu eğer bir buğday tanesi ise onbinlerce yılın tüm iklim koşulları ve bu koşullara rağmen türü devam ettirme becerisi olur saklanan; insan ya da fare, bir memelide ise örneğin, travmalar dahi aktarılabilir kuşaktan kuşağa, kelimelere dökmeden. Tohum, yaşamın esasıdır. Bu bağlamda açık kaynaktır. Sürekli tazelenir. Her tecrübeyle katmanlanır, gelişir. Bu sebeple biyolojik çeşitlilik pek önemsenir.

Örneğin pirinç.

İnsan tarafından tarımı 8 ila 13bin yıl önce Çin’in İnci Nehri Deltası’nda yapılmaya başlanmış pirincin, sadece Vikipedia’da listelenen beşyüzden fazla çeşidi var. Niye? Tek bir çeşit pirinç niye yetmemiş doğa dediğimiz bu yaratıcı sistemde? Zira yaşamın tekrar tekrar emniyete alınması organizmanın hedefi. Her köşesi farklılık gösteren bir coğrafyaya intibak etmesi, başka başka koşullara uyum göstermesi ve dolayısıyla muazzam bir çeşitlilik kazanması esas, türün. Düşünün, yaşama böylesine çeşit çeşit tutunmuş “pirinç” hiç yokolabilir mi? Aynen! Biyoçeşitlilikbudur. Her daim değişen, dönüşen yaşam dolu ve açık bir kaynaktır.

Gezegenin sıhhati, bu çeşitliliğinin korunup korunamadığı ile ölçülür.

Tüm açık sistemler yaratıcı ancak sahipsizdir. Bir başka deyişle açık sistemler herkesin ve hiçkimsenindir. Bundan bir ekonomi yaratmak onu kapalı koda çevirmekle mümkündür.

A-0 System’den bugünkü Windows’a geçişimizi düşünün.

1953’de piyasaya sürülen ilk bilgisayarın operasyon sistemi A-0 System bir açık kaynaktı ve kullanıcılardan kodu geliştirdikçe paylaşmaları istenmişti. Bir patent kısıtlaması yoktu ve yazılım şeffaftı. Ekonomi yaratmaktan çok bilgi, birikim paylaşımı ve yaratıcılık tetikleyicisi görevi vardı. Yaşam doluydu. Oysa bugün, ihtiyacınız olan ve olmayan tüm yazılımlar bir Windows paketi ile önünüze geliyor. Yazılımlar kapalı, ödediğiniz paranın karşısında ne gibi bir casus yazılım sizi takip ediyor bilemiyor ve herkesle aynı şablonlar dahilinde yazıyor, çiziyor ve haliyle de tek tipleşiyorsunuz. Çeşitlenme kabil değil.

Bir tür faşizm.

Patentli ve özellikle de GDO’lu tohumlar aynen Windows operasyon sistemi gibi.Kaynağı kapalı, kodları kapalı birer yazılımlar. Patentle mühürlenmiş bu kodları açıp bakmak, incelemek, değerlendirmeye tabi tutmak sahibinin iznine bağlı. Yani pratikte asla mümkün değil.

Peki, beşyüzün üzerinde türüyle biyoçeşitliliği sadece kendi türünün değil, insanın da varlığının teminatı bir pirincin coğrafyasına; patenti bir şirkete ait pirinç ektiğimizde; bu pirincin patentli polenleri yüzlerce çeşit pirince bulaştığında ne olacak? Doğanın tüm açık kodları, yaşamı çeşitleyen, çoğaltan yazılımı tehlikeye girmez mi? Pirincin de insanın da yaşam hakkı eş. Yaşam patentlenebilirler mi?

Yanlış anlaşılmasın, karşı olduğum genetik bilimi değil. İnsan meraklı bir varlık. Açacak, bakacak, ölçecek, anlayacak… bu süreçte kimbilir kendimize dair neler keşfedecek ve nasıl çözümler üretecek umutsuz saydığımız dertlerimize! Elbette. Ancak Slow Food’un Ugandalı sözcülerinin dün beyanatlarında sordukları üzere,vitamin A almanın başka bunca yolu varken, Golden Rice’da bu ısrar niye?

Mektubu imzalayanların sebeplerine, tohum şirketleri, ilaç şirketleri ve akademinin derin çıkar ilişkilerine, GDO lobisinin katmanlı gayretlerine hiç girmeyeceğim bu mektubu değerlendirirken. Tohum yaşamın ta kendisidir. Yaşam kutsaldır. Yaşam patentlenemez, hatırdan çıkartmayalım, yeter.

Odağımıza almamız gereken gerçekleri de hergün yine ve yeniden hatırlayalım:

Açık kodlu, yani atalık dediğimiz tohumların bu gezegenin nüfusunu besleme kabiliyeti misliyle var.

– 7 milyara ev sahipliği yapan bu toprakların 10 milyara yetecek gıda ürettiğini biliyoruz. Geleneksel metodlarla 18 milyarı besleyebileceğini de.

– Gezegende tanık olduğumuz, yürek burkan açlıksa yarattığımız medeniyetin,adaletsizliğimizin neticesi.

Bunu da iyi, temiz ve adil bir yarına inanan bizler çözeceğiz, beraber. GDO’lu tohumlar değil.

Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

47-Defne Koryürek

 

 

Defne Koryürek