Ana Sayfa Blog Sayfa 3394

Demirtaş: Biz bu ittifakta yokuz

demirtaşHalkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, partisinin grup toplantısında konuştu.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) Gülen Cemaati’yle bağlantısı olduğunu ifade eden Demirtaş, Hükümet’in aslında Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iade edilmesini istemediğini söyledi.

Gülen’in iade edilmesi ve konuşması durumunda geriye sadece HDP’nin kalacağını ifade eden Demirtaş, Gülen’in iade edilmemesi için işkence yapılan kişilerin fotoğraflarının servis edildiğini, bunun için idam tartışmalarının alevlendirildiğini söyledi.

Demirtaş’ın konuşmasından satırbaşları şöyle:

“Bu kandırma-kandırılma ilişkisi değil”

“Birileri ‘Biz kandırıldık, Allah bizi afetsin’ diyor. Bunun bir kandırma-kandırılma ilişkisi olduğunu düşünmüyorum.

“AKP iktidara geldiği gün, bir kadro ihtiyacı nedeniyle Cemaatin bilerek önünü açtı. Dini, muhafazakar anlayışla yetişmiş insanlarla devleti ele geçirmek istedi.

“AKP’nin de Cemaat’in de amacı buydu. Devletten Kemalist kadrolar tasfiye edilecek, yerine Cemaat kadroları yerleştirilecekti.

“Çatışmanın amacı devleti birlikte ele geçirme anlaşmasının bozulması”

“Kimse kimseyi kandırmamıştır. Erdoğan ile Cemaat aynı amaç için çalışmışlardır. Siz de devleti ele geçirmek için işbirliği yaptınız onlar da yaptı.

“AKP ve Cemaat yeterince güçlendiğini düşündüğü anda birbirlerine ihanet etmeye başladılar. Anlaşmayı bozdular. Birlikte devleti ele geçirme anlaşması bozuldu. Çatışmanın nedeni budur.

“Bir yeteneksizlik olabilir, böylesi acımasız bir örgüte yardım etmek olabilir ama kandırma olamaz. Kaldı ki kandırılma suçun hafifletici sebebi bile değildir. Kandırıldığınızı söyleyip pişmanlık duyuyorsanız en fazla pişmanlık yasasından yararlanabilirsiniz.

“30 yıl meczubun peşinden koştunuz”

“30 yıl boyunca bir meczubun peşinde gitmişsiniz. Her gece Hz. Peygamberi rüyamda gördüm diye salya sümük ağlayan bir adamın peşinden koşmuşsunuz.

“Yarın bir başkası çıksa bende Hz. Peygamberi rüyamda gördüm dese onun peşinde gitmeyeceğinizin garantisi var mı? 30 yıl peşinde gittiniz, elini eteğini öptünüz.

“Gülen’in iadesini istemiyorlar”

“Gülen’in iadesi konusunda samimiyetsiz davranıyorlar, çünkü gelip burada bir şeyleri anlatsa kim bilir ne olacak.

“O zaman Allah korusun tek partili döneme geçeriz bir tek biz kalırız.

“İdam tartışmalarının Gülen’in iadesinin önüne geçeceğini biliyorlar. İşkence görüntüleri de bunun için çarşaf çarşaf paylaşıyorlar.

“Gülen iade edilirse orada devlet diye bir şey kalmaz. O zaman ortaya çıkar ki asıl devlet Fethullah Gülen’miş paralel olanlar ise bunlar…

“Toplumun bu kadar baskıya rağmen darbeye karşı olması çok iyi”

“Toplum darbeye karşıdır. Bu kadar baskıya rağmen askeri darbeyi bir çözüm olarak görmüyor. Bu çok iyi bir gelişmedir.

“Bu açıdan Yenikapı’da milyonların bir araya gelmesini çok saygın bir tutumdur.

“Biz HDP olarak oradaki her yurttaşın duygusunu yürekten anlıyoruz ve onların duygularına düşüncelerine katılıyoruz. Ama Yenikapı’daki sahne için aynı şeyi söylemiyoruz.

“Yenikapı günah çıkarma sahnesine dönüştü”

“HDP orada yoktu, çünkü Gülen ile ilişkisi olmayan tek partidir.

“AKP, CHP, MHP Gülen ile organik ilişki içindedir ve bazılarının darbeden haberi vardır. Hangi siyasetçiye dayanarak bu darbeyi yaptınız. Darbeden bilgisi olan haberi olan kimler var.

“Yenikapı sahnesi adeta bir günah çıkarma sahnesine dönüştü.

“Çatı aday kim tarafından belirlendi?”

“Geriye gidin MHP-CHP’nin Cumhurbaşkanı çatı adayı kim tarafından belirlendi?

“İki muhalefet liderine de soruyorum. Bir gece uyurken aniden sizin de rüyanıza mı girdi yoksa birimi fısıldadı.

“Hatalarını bayrakla örtmeye çalışıyorlar”

“Utanmadan sıkılmadan bu üç parti HDP, FETÖ ile işbirliği yapıyor diyorlar.

“Utanmazlığa bakın yahu. Geçmiş hatalarını suçlarını oradan halkan af dileyerek ders çıkarmak yerine bayrakla örtmeye çalıştılar.

“Elbette toplum uzlaşmayı bir araya gelmeyi çok istiyor. Çünkü toplum gerilimden kandan gözyaşından bıktı, usandı. Yalandan bile olsa platformda bir araya gelinmesi insanları heyecanlandırıyor.

“Ama biz toplumu aldatabilecek bir parti değiliz. Orada bir uzlaşı yoktur, maskelilerin balosu vardır.

“Oradan uzlaşı, demokrasi çıkmaz. Keşke çıksaydı ve bizi şaşırtsaydı. Böyle olsaydı en ufak bir eleştirimiz olmaz, alkışlardık.

“HDP Gülen’le yaptıklarınızı unutarak oraya gidemezdi”

“Birileri ‘HDP burada olsaydı halka, şehitlere hesap veremezdim’ demiş.

“HDP oraya hiçbir şey olmamış gitseydi Ceylan’ın gözlerine bakamazdı, Hurşit Külter’e nasıl cevap verirdi. HDP Şırnak’ı, Hakkari’yi, Sur’u unutarak Yenikapı’yı gidemezdi. Gülen ile birlikte yaptıklarınızı unutarak gidemezdi.

“Elbette HDP bu fotoğrafın içinde olmak istemezdi. Buysa seni ittifakın biz bu ittifakta yokuz.

BİANET

Demokrasi nöbetleri ve sınıf meselesi – Murat Belge

Murat Belge’nin bu yazısı birikimdergisi.com’dan alındı

Altmışlı yıllarda Komünizm Türkiye için “olabilir” bir “tehlike haline geldi. O yıllarda (ve hâlâ) herkes Komünizm’den ne anlıyordu, en başta, “Ben Komünist’im” diyenler ne anlıyordu, ayrı hikâye. Ama artık böyle bir şey hayatımızda vardı.

63-64 gibi tarihlerde, Almanya’ya gitmeye hazırlanan babama dert yanan bir aile dostu (burjuva) hanımın korkusunu anlatışını hatırlıyorum: “Beyefendi, bu iş böyle giderse sosyalizmle, komünizmle kalmaz, ekonomik vaziyet de değişir!”

Bu hanımın Komünizm’den ne anladığını anlamak haliyle zor.

“Komünizm tehdidi” başlamıştı ama o tarihlerde bu tehdidi oluşturanlar “bizim çocuklar”dı: albay Sıddık Bey’in oğlu, avukat Nazif Bey’in kızı v.b. “Gençlikte olur, büyüyünce geçer.” Hani bu saf çocuklar böyle ateşle oynarken birilerine oyuncak olur, memleket tehlikeye girer (“Ruslar gelir”), bunlar da mümkün. Ama sonunda çocuklar “bizim çocuklar”.

“Bizim çocuk” olmayan biri daha vardı resmin içinde: Kapıcı! O tarihlerde İstanbul’da orta sınıftan insanların, özellikle de hanımların (büyük çoğunluğu “ev kadını”) dünyasında böyle bir potansiyel düşman vardı. Gelmez ya, gelecek olsa Komünizm, naylon çorap kalmayacak, ruj, rimel, oje üretilmeyecek. Böyle tehlikeler var, ama daha önemlisi, “bizim daireye kapıcı gelip yerleşecek”! Bir sürü daire olan bir apartmanda kapıcı bunların hangisine yetişecek, bunu düşünmüyorlardı. Kapıcı, gizli gizli, bizim daireye yerleşmeye hazırlanıyordu.

“Komünizm tehdidi”nin sınıfsal boyutu böylece, “kapıcı” kanalıyla, bilinçlere yerleşti. Aradan geçen yıllarda devrimciler kapıcıları ikna etmeyi başaramadılar ve bu tehlike zihinlerde tavsadı, unutuldu. Kapıcılar yalnız apartmanın değil, sağcı Türkiye’nin kapılarını da cansiperane korudular.

Ama Türkçe’de bir deyim vardır: “Ayaklar baş oldu.” Bu hiç olmadı ama “ya olursa?” korkusu da eksik olmadı.

12 Eylül’de DİSK’in yargılanmasında iddianamede resmen yer almasa da, asıl büyük suçlama, “ayakları baş yapma” girişimiydi.

Sınıf farkına aldırış etmediği söylenen Türk milleti sınıf farkına fena halde aldırış eder. Onun için bu “ayakların baş olması” sorunu ciddi bir sorundur. Avrupa toplumlarının ciddi bir feodal geçmişi ve aristokratik bir geleneği olduğu için (bunun “iyi” bir şey olduğunu söylemiyorum), orada insanlar böyle bir “tehlike”yi fazla umursamazlar, çünkü herkesin yeri bellidir. Ne toprak sahibi bir aristokrasi ne de sermaye sahibi bir burjuvazi geleneği kurulabilen Türkiye’de kim kalburun üstünde, kim altında, devlete yakınlık ve bunun bir sonucu –ya da nedeni– olan eğitim türüne ve derecesine büyük ölçüde bağlıdır. İşin başında, Galatasaray’da lise, Mülkiye’de üniversite “tahsili” yapmış olmak, yapanı “elitler” arasına sokardı. Zaman geçtikçe bu işler karıştı durdu. Onun için, ayakların baş olması sorunu da gitgide ciddileşti.

Altmışlarda sosyalizmin zuhuru “kapıcı” tehlikesini düşündürmüş ama düşündürdüğüyle kalmıştı. Son dönemde AKP ile birlikte kapıcı, bakkal çakkal, inşaat çavuşu ve daha niceleri, uzak değil şurada, hemen yanımızda, soyut değil gayet somut, ter kokusuyla v.b. beni, “bizi” itekleyerek, aramıza karıştı. Benim daireme henüz yerleşmediler, çünkü onlara yığınla daire yapıldı. Ama bana talimat verir konuma geçmeye başladılar.

Anlatmaya çalıştığım bu “sınıf” algılamasının oldukça iyi bir örneği malum “başörtüsü/türban” sorunsalının bir “veçhe”sidir. Öteden beri üniversitelerimizde kadın odacılar vardı. Bunların başlarını örtmesi de kimseyi ilgilendirmez, yadırgatmazdı. Sık sık söylendiği gibi, başını –hem de özel bir biçimde– örtmüş kızlar öğrenci olmaya başlayınca kızılca –ya da “yeşilce”– kıyamet koptu. Çünkü bu kızlar bizimle aynı “sınıftan” oluyordu, ama başları bağlıydı. Buna izin verilemezdi. Dolayısıyla hemen “ikna odaları” kurdular v.b. Biliyorsunuz, hep birlikte yaşadık bunları.

Şimdi bir başka kişisel anıya geçeceğim. Doksanlarda Belediye seçimleri yapıldı ve Konya’da Refah adayı –adı Halil Ürün olarak kalmış aklımda– seçimi kazandı. Bu, İslâmcılar için önemli bir kazançtı. Yeni Belediye bir panel düzenledi, ben de konuşmacı olarak davet edildim. Abdurrahman Dilipak, Hüseyin Hatemi v.b. gittik.

Bir önceki ANAP’lı Başkan Konya’da bir Belediye Başkanı Konutu yaptırmış. Konut bitmiş, ama yerleşmeyi seçim sonrasına bırakmış, nasıl olsa kazanacak ya… Gel gör ki kazanamamış.
Konya’ya varmamızla birlikte bu Konut’un lafı açıldı ve bitmedi. İnanılmaz bir lüks! Şöyle lüks, böyle lüks ve son nokta, banyoda musluklar – bunlar altındanmış!

Panel bitti, öbür törenler bitti, son numara olarak bu Konut’a götürüldük. Evet, “pahalı” denecek bir malzemenin kullanıldığı, iki katlı zevksiz bir ev. Mobilya pahalı olabilir ama berbat. Ünlü altın musluklar banyoda, ördek başı biçimi verilerek yapılmış. Söylenmese altın olduğunu anlamam, ama anlayınca da ancak “saçma!”, “abes” diyebileceğimiz bir şey.

Asıl aklımda kalan, bizi gezdiren gençler. Onlara baktıkça kendi gözümle görmediğim bir tarihî sahnenin nasıl bir şey olabileceğine dair fikir edindim. 1917’de Kışlık Saray’a giren işçileri, köylüleri görür gibi oldum. Tabii Kışlık Saray’da olan lüksün de, zevkin de, zerresi yoktu burada. Ama “Demek bu adamlar böyle bir lüks içinde yaşıyor!” duygusu, o gıptayla karışık öfke, sanırım bir hayli ortaktı. O tarihte Rusya’da onlar, bu tarihte Türkiye’de bunlar, sosyolojik veriler bakımından birbirlerine uzak sayılmazlardı.

Bu sahneye “popülist” olarak bakınca, andığım o “gıpta”da bir sorun yok. “Onun var da bende niye yok”, bu tip halkçılıkta normal karşılanacak ve hattâ teşvik edecek bir duygudur ve AKP çizgisi zaten başından beri bunu başarıyla yapmıştır.

Bir sosyalistin bunu görebilmesi, anlayabilmesi gerekir. Ama aynı zamanda o “gıpta”yla bakanların bunu aşmalarına yardımcı olması, onlara başka olabilir bakış açıları sunması gerekir. Bu, en “düz”ünden, o altının bir sömürü aracı ve sonucu olarak orada bulunduğunu söylemeyi zorunlu kılmaz. Belki musluktan akan su açısından altın veya pirinç olmasının farketmeyeceği, muslukta kullanılmanın altın için akıldışı bir israf olduğu, bunun görgüsüzlük ve zevksizlik olduğu, buna benzer birçok başka şey söylenebilir. Tabii “didaktik” olmadan, “ders verme” havasına girmeden. Yani konuyu “onda var, bende yok”tan ileriye taşımak, işin içine estetiği, başka düzeyleri katmak, alanı genişletmek iyi olur.

Konut’tan önce kentin zengin RP’lilerinden birinin evinde öğle yemeğine gitmiştik. Bu evde kullanılan malzeme sanırım daha da pahalıydı (çini kaplı duvarlar v.b.); “zevk” bakımından da iki “ev” arasında herhangi bir fark yoktu. Ama o evin sahibi bizim arkadaş olduğu için ona bir laf eden de yoktu. O, “bizden” olduğu için, evini ve lüksünü hak ediyordu.

Aklımdan kalan ayrıntılardan biri de telsizler! Yeni Belediye kazanılmış ya! Belediye’nin bu yeni kadroları telsizlerini edinmişler, pek kıvançlılar telsiz taşımaktan. Bu ekonomik değil, “sosyal” bir “sınıf atlama” durumu. Telsiz eşittir otorite. Bu zamana kadar başkalarını telsiz taşırken seyretmişler, şimdi kendileri o mertebeye erişmiş.

“Sınıf”, sosyalizmin çok temel bir konusu, sorunu. Egemen sınıflar sorunu var tabii. Ama egemen-olamayan sınıflar sorunu da var. Ayrıca, o da yetmiyor, “egemenleşmeye-başlamış-sınıflar” sorunu da ekleniyor – anlatmaya çalıştığım gibi.

Bu “var” ve “yok” kutuplaşması karşısında bizim hangi tavrı alacağımız sorunu, olan durumu ve olmasını istediğimiz durumu hangi ideolojik ögeleri ne şekilde eklemeyeceğimiz sorunu hayatî: “onun var benim yok”; “bende yoksa onda da olmamalı”; “bende daha iyisi/büyüğü/pahalısı/v.b. olmalı”; “herkeste olmalı” “emeğe göre olmalı”; “önemli olan ne olduğu değil, nasıl paylaşıldığı” v.b…

Popülistle sosyalisti (ve öteki “izm”leri) birbirinden ayıracak şey bu eklemlemelerdir. Ögeler üç aşağı beş yukarı aynıdır ama eklemlenmeleri değişiktir. Sıkça verdiğim örnekle, hangi durumda “iyi adam lafının üstüne gelir” deriz? Hangi durumda “İti an, taşı al” demek durumu daha iyi anlatır? Bu bir kişisel “öznellik” durumudur, ama elbette bir “sınıf öznelliği” de vardır.

***

Gezi protestosu sırasında Tayyip Erdoğan çok öfkelendi ve ileri geri konuştu. “Çapulcu” dedi, örneğin. Bir ara “ayaklar baş oldu” deyimine de sarıldı. Bunu bir şey düşünerek mi yaptı, bilemiyorum. Ancak o protestoyu yapanların önemli bir kısmı “Kasımpaşalı Tayyip”in “baş” olduğunu düşünmeyecek ailelerin çocuklarıydı.

Gene o tarihlerde Tayyip Erdoğan kendi “şahbazlar”ını evlerinde tutmakta güçlük çektiğini söylüyordu. “Gezi”dekilere karşı “Yenikapı” oluşmaya başlamıştı. Yani Erdoğan geleneksel Kemalist Türkiye’nin (ya da “La Turquie Kemaliste”) “ayak” ve “baş” pozisyonunu değiştiriyordu. 2000’lerin Türkiye’sinde ne olduğunu anlamak için araştırmaya, incelemeye buradan başlamak gerekiyor bence.

İslâmî ideoloji aslında ikincil. Tabii çok önemli çünkü AKP iktidarıyla başa güreşmeye başlayan kesimlerin tevarüs ettiği ve tartışmadan benimsediği ideoloji bu. Dolayısıyla elbette son derece önemli; ama onun “egemen ideoloji” olmasının ve onun tam da bu şekilde “eklemlenmiş” olmasının sınıfsal, maddî nedenleri var.

Darbe girişimi sonrası “Demokrasi Nöbetleri” karşımızda anlamlı bir olgu. Oraya gidenler, o nöbeti tutanlar, klasik Türkiye’nin “ayaktakımı”. Nişantaşı’ndan oraya giden yok, kapıcıları saymazsak. Yani Cumhuriyet’in de kendinden önceki çağdan devraldığı ve kesinlikle gideremeyip ancak keskinleştirdiği sınıfsal terslik devam ediyor. Yoksul halk geleneksel ideolojik yapısını sürdürüyor. Siyasette de “sağ” denilen cenahta yer alıyor. “Varlıklı” ve “okumuş” olanlar, Batı toplumlarında kitlesel olarak “sağ”da olması beklenecek kesim, burada tanımı kendinden menkul bir “sol”da!

İşin başında şu anda, bütün bunları yaşayarak öğrenen ve çok iyi bilen, çok iyi kullanan Tayyip Erdoğan var. “Demokrasi Nöbeti” dedik: buna Erdoğan’ın ihtiyacı var: 1-) Gene bir darbeye başvuracak muhtemel düşmanlara karşı “Bu milyonlar benden yana, size karşı” diyebilmek için; 2-) Tayyip Erdoğan’a karşı sırayla umudunu, saygısını ve sabrını kaybetmiş Batılı siyaset dünyasına “Bu toplum benim çevremde kenetlenmiş durumda. Beni aşarak bir şey yapamazsınız” diyebilmek için.

Ama “Demokrasi Nöbeti”nin nöbeti tutanlar açısından, bu iki taktik avantajın ötesinde bir değeri var. Hayatlarında çok şey kazanmaya alışmamış yoksul kitleler (ve paraca o kadar “yoksul)” olmasa da “müesses nizam”ın efendilerinin “ayaktakımı” saydıkları) bir zafer kazandılar. Bu zafer şu kadar lira olarak ceplerine girmedi (bilemem, bir “Fethullahçılar’dan kalma mal paylaşımı” türünden çılgınlık da yaşanır mı); ama ortada kazanılmış bir şey var.

Burada “maddî teşvik”, otobüse, metroya biletsiz binmenin ötesine geçmiyor ve bu da cereyan eden olayın mahiyeti hakkında bir şey söylüyor.

“Askerî darbe” girişimine karşı kazanılmış zaferi Mehterhane’nin “şanlı ordu, şanlı asker” nağmeleriyle kutlamak ve bütün bu furya, olaya “rasyonalist” bir gözle bakmaya çalışan birine “absürd” gelebilir; ama işin temelinde şaşmaz bir psikolojik mantık, nedensellik v.b. var. “Kırk gün kırk gece düğün” v.b. popüler–ideolojik eklemlenmeler yerli yerinde; bu mekanizmalar işlemeleri gerektiği gibi işliyor.

***

Sokaklara, meydanlara dökülen bu kitleler nesnel gözle ve bir dünya görüşü düzeyinde bakıldığında bu cesareti göstermekle Türkiye’de demokrasiyi bir saldırı karşısında savundular. Ama onların “öznel” gözüyle bakıldığında anlaşılan durum bu değil. Çünkü bütün bu kitlesel coşku ve gösteriler arasında içinde “demokrasi” geçen bir slogan yok – yukarıdan hatırlatılmadıkça. En çok duyulan şey “Ya Allah! Bismillah! Allahüekber!”

Onlar “demokrasi” gibi soyut sayılacak değerler için değil, bugünkü düzeni devam ettirmek için hayatlarını tehlikeye atmışlar.

Bu hissediliyor ve Tayyip Erdoğan’dan hoşlanmayan (ve sayıca hiç de az olmayan) kesimde bir hoşnutsuzluk yaratıyor. Şimdi kalkıp “Vah vah! Ne güzel darbe oluyordu, olamadı” diye hayıflanmak pek kolay değil; ama içinden bunu geçiren çok kişi var.

Benim duygum değil bu. Ben de, “Ne güzel ‘Allahüekber’ diyorlar” diyenlerden değilim ama halk sözkonusu olduğunda “ayak takımı” nosyonundan gitmem. Rasyonel düzeyde doğru bulmam; duygusal düzeyde çok çirkin bulurum (daha bir yığın “egemen sınıf” davranışı gibi).

Yeni yaşadığımız bu somut olayda halkın sokaklara dökülmesine ayrıca pozitif bir değer veriyorum. Ezik büzük, başını dik tutamayan bir toplum olmaktan çıkış anlamında, demokratikleşme yönünde bir dönüşüm bağlamında çok önemli bir adım atıldığını düşünüyorum. Tayyip Erdoğan konusunda eleştirilerim belli. Ama bundan elli, yüz yıl sonrasının tarihyazımında Türkiye’de halkın (hiç değilse bir kesiminin) siyasî olgunlaşmasına önemli katkılarda bulunmuş bir siyaset adamı olarak anılacağını da tahmin ediyorum.

***

Gene bir anıyla bitireyim.

Mina Urgan’la Halet Çambel Kolej’den, çocukluk arkadaşıydılar. İkisi de Komünist’ti.
Halet Hanım herhalde Karatepe’de çalışırken Mina’yı da çağırıyor. Arkeolojik kazıda bulunanlar ilginç, önemli. Çevre de ilginç.

Bunu bana Mina anlatmıştı. Bir akşam köylülerle yemeğe oturuyorlar: sedirler, yastıklar, yer sofrası, sini v.b. Mina eski arkadaşı Halet’in bazı eksantrik davranışlarda bulunmasına alışmış; “Ama olmadık bir şey yaptı,” diyor; “peçeteyi yemeye başladı!”

Çok geçmeden Halet’in yediği şeyin “peçete” olmadığını; genellikle “lavaş” tabir edilen yufka ekmeği olduğunu Mina da anlıyor.

Böyle bir hikâye Mina Urgan’ı “ridiculiser” etmek için anlatılabilir. Ben böyle yapmıyorum. İstanbul’da belirli bir çevrede doğmuş Mina Urgan (o yıllarda “Anadolu gezme” imkânı ne kadar var?) böyle bir ekmek çeşidi olduğunu bilmek zorunda değil; “Vay, daha lavaşı bilmeden Komünist mi olmuş?” demeyi de anlamlı bulmuyorum. Komünizm öncelikle bir “zengin/fakir” sorunsalına oturmak zorunda değildir. Entelektüel bir konudur, bir seçmedir ve insan Komünist olmak için “lavaş” bilmek zorunda değildir.

Ama bir şey var burada: vurgulanması gereken bir şey: Mina Urgan’ın Mina Urgan olma hakkı var – hepimizin olduğumuz kişi olma hakkımız olduğu gibi. Ama şu anekdot Mina Urgan’ın yaşadığı toplumda sosyalist partinin veya hareketin sosyalist mücadele pratiğinin genel ve tikel ilkelerini, çalışma yöntemlerini, propaganda yöntemlerini belirlemeye başlamışsa, burada doğru gitmeyen bir şeyler olduğu sonucunu çıkarabiliriz (Mina Urgan kendisi de böyle bir iddiada bulunmadı hiç).

Bu “peçete-lavaş” hikâyesinin aslında hiç de uzağında olmayan bir dolu kişi var ki “sol” adına tam da böyle bir rollere soyunuyor, her türlü ahkâm kesiyor. Olan biten, aradaki o uçurumun derinleşerek devamına katkıda bulunuyor.

Bugünlerde yazmıştım: gençliğimde, 141-142’nin iptali çok önemliydi; özellikle 142 çok önemliydi ve bizim, yani sosyalistlerin, sorunları halka “sınıf açısı”ndan anlatmamızı engelliyordu. O kalkınca, “Bak, kardeşim bu düzen seni sömürüyor…” diye anlatmaya başlayacaktık, aldatmacalar, yanlış-ideolojinin sisi dağılacaktı, kitleler gerçekleri görecekti… İşin ilginci, sağcılar da bunun böyle olabileceğine inandıkları için öldür Allah yanaşmıyorlardı, o maddeleri kaldırmaya.

Sonraki yıllarda bu plana uymayan binlerce somut (ve bir kısmı doğrudan “komik”) olay yaşandı. Bugün nerede olduğumuz da belli.

142 kalkınca sorunların içyüzünü “sınıf açısından” halka anlatacaktık. Bu kavrayışta, temel bir öge, sözünü etmesek de, “halk”la aramızdaki mikrofon. Mikrofon kalkınca ne yapacağımız belli değildi. Hâlâ da değil.

Ama “Onlar ‘yetmez ama evet’ dediler. Bütün hikâye budur” diyerek dolaşmak için mikrofon da gerekmiyor.

Murat Belge – birikimdergisi.com13 murat belge

[Kuşlar, Orman ve Ben] Bir an var an’dan içerü

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

7

BİR AN VAR AN’DAN İÇERÜ

Sivrisinekten bayıldınız biliyorum, daha anlatacaklarım var ama kısa bir ara verelim. Malum proje, yaşamda sivrisinekler dışında da pek çok şeyin olduğunu öğreten bir okul gibi olmuştu…

I

Siz hiç bir Sığla ormanında yürüyüş yaptınız mı? Dünyanın en güzel ormanıdır. İçinden sular akar, Sığla ağaçlarının yaprakları öylesine zarif, öylesine güzel şekillidir ki, güneş ışığı ormanın içinde türlü ışık oyunu hazırlar sakince adım atanlara. Sonradan öğrendiğim kadarıyla Japonca’da tam da buna denk düşen bir kelime varmış: Komorebi. Ağaçların yapraklarının arasından süzülüp gelen gün ışığı anlamında kullanılıyormuş. Eh Haiku gibi bir öğretisi olan bir kültür için oldukça doğal değil mi?

66

Sığla ormanında da dışarısı ne kadar sıcak olursa olsun, içerisi o kadar korunaklı, o kadar serindir. Reçine akıttığı zaman, inanılmaz bir koku da sarar etrafı, ormanın diğer kokularına bir çeşni olarak katılır, sessiz ve derin bir koku. Hani derler ya, anne karnı gibi. Tam öyle. Orman bu, karşınıza ne çıkacağı belli olmaz. Karanlığa, bilinmeze dair duyduğumuz korku ormanda tek başına kaldığımız anda ortaya çıkıverir.

Sığla, bir diğer adıyla Günlük ağacı, Latince ismiyle Liquidamber orientalis, son buzul çağından kalma bir tür. Biyolojide relikt (kalıntı) endemik olarak geçiyor. Dünyadaki yayılımı Anadolu topraklarında, Muğla ili içine sıkışıp kalmış bu türün bazı akrabaları var elbette başka yerlerde bulunan ama bu tür bakın şu işe ki bizim de bulunduğumuz bölgedeydi. Köyceğiz başta olmak üzere, Dalaman, Ortaca, Fethiye, Marmaris’in çeşitli yerlerine yayılmış, adalar halinde bulunan ormanlar halindeydi. Sığla ağaçlarının kokulu reçinesinden ilaçlar, buhurlar, parfümler yapılıyor. Rivayet odur ki Kleopatra bu ağacın yağıyla tenini ovuyor ve koklayanların başını döndürüyordu!

Biz de Dalyan’da kalıyor, tatil günlerimizde çevremizi tanıyalım gezilerine çıkıyorduk. Bisikletle Ortaca’daki ufak korunun içine gidiyor, orada ufak derelerin içine köklerin uzatmış sığlaların dibinde oturuyor, masallardan bir masal günü yaşıyorduk.

70

Bir keresinde bu ağaçlardan topladığımız reçineleri laboratuar imkanlarımızı kullanarak parfüm haline getirmiştik. Sonra odayı temizleyen kadıncağız deney tüpünü düşürüp kırınca etraf 3 gün Sığla kokmuştu.

Çalışma alanımız içinde kalan Dalaman Açık Cezaevi de bir Sığla ormanı içindeydi. Mahkumlar, orman içindeki odalarında kalıyorlardı. Biz de burayı ziyaret edip, sivrisineklerin yaşam alanlarını incelemiştik. Bu mahkumların çalıştığı bir de lokanta vardır Dalaman’da. Tek çeşit yemek çıkar: tavuk-pilav-ayran.

II

Bir milyon ateş böceğini gördüm. Gece kaldığımız otelden Dalyan’a bisiklet sürerken iki yanı ufak dere yatağı olan bir yoldan geçiyorduk. Birden dengemi kaybedip (sakar olduğumu söylemiş miydim?) bisikleti kanala doğru sürebilmeyi başardım. Bereket, bu dere böğürtlen çalılarıyla kaplıydı ki bisikletim ve ben şimdi olsa Youtube’da enteresan görüntüler başlığı altında yer alacak bir görüntüyü sergiliyorduk.

72

Böğürtlen çalıları üzerinde asılı kalmış olan bisiklet ve üzerindeki ben. Arkada “Güneşin, iyi misin?” sesleri. İyi olmak ne kelime, kalbim güm güm atıyordu. Can havliyle, ne olacağını bilmediğimden ve aklıma acaba şimdi hangi hayvan beni sokacak düşünceleriyle yavaşça gözlerimi açtım. Bir yandan da akıbetimi bir an önce anlamak istiyordum. Bir de ne göreyim? Doğanın mucizesi işte, o kapkaranlık gecede, o kapkaranlık çalılıkta yanıp sönen bir alem karşımdaydı. Bu kadar çok ateş böceğini daha önce bir arada nerede görecektim, bu ufak kaza olmasa? “Durun” dedim, “beni burada bırakın!”. Beni burada bırakın ve bu anı durdurun.

III

Biz bataklık bataklık gezip sivrisinek peşinde ve kaşıntılar içinde çile günlerimizi doldururken bir kısım arkadaşımız da Dalyan Kumsalı’nda kaplumbağa sayıp, bol bol denize giriyorlardı. Dalyan, nesli tehlike altındaki Caretta caretta kaplumbağaları ile adını duyurmuş İztuzu Kumsalı’na açılır. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü, 80’lerin başında Remzi Geldiay tarafından yapılan ön izleme çalışması dışında bu konuda de bilimsel çalışma yapan ilk akademik birimdir.

68

Prof. Dr. Füsun Erkakan yönetimindeki ekibin başında Ali Fuat Canpolat vardı ki Ali Fuat o dönemde bu konuda doktorasını yapıyordu. Caretta caretta’ların korunması için yapılan çalışmalar Türkiye’deki doğa koruma macerasında önemli bir kilometre taşıdır. Ama bu konu bir başka yazının konusu. Zira ileride buna detaylı bir şekilde geri döneceğiz. Böyle geçiştirmek olmaz. Ama şu kadarını söylemem gerek, yaşamını engin denizlerde geçiren bu koskoca kaplumbağanın kilometrelerce uzunluktaki kumsalda her yıl gelip hemen hemen aynı yerleri kazarak içine yüzlerce yumurta bırakma anına tanık olmadıysanız eğer, yaşamınızda eksik kalan bir şeyler var! Kumların altında olgunlaşıp çatlayan ufak yavruların denize koşturmalarını da görmediyseniz, çok çok eksiksiniz. Nasıl tamamlanırsınız bilemiyorum! Bu anları gören bir kişinin etrafına, denize, kumlara, canlılara ve cansız zannettiğimiz her şeye karşı bakışı değişir.

O tanıklık sizi başka bir insan yapar. Biliyorum da söylüyorum. Kesin bilgi!

IV

Karayılan upuzun bir yılan. Üstü kapkara, altı pembe-beyaz. Köylülerin en çok korktuğu yılanların başında gelir. Zehirsizdir lakin çok güçlü bir hayvandır, kendisini kamçı gibi kullanarak düşman bildiğini bir güzel pataklar diye rivayet olunur.

71

Dalyan’da bir sabah. Odalarımızdan çıkıp kahvaltıya doğru yollanırken, binanın yan tarafındaki açık alanda iki karayılanın çiftleşme dansına tanık olduk. O nasıl bir ritüel, nasıl mistik bir andı öyle! 1,5-2 metre uzunluğundaki hayvanlar karşılıklı birbirlerine doğru kayıyor, belli bir mesafeye gelince gövdelerini ayağa kaldırıyor, birbirlerine sarılıyor, helezon şeklinde. Ardından tekrar açılıp yeniden aynı hareketleri yapıyorlardı.

Bu hor görülen, düşman bellenen, uzak durulan, katli vacip hayvan tüm zarafetiyle karşımızda gösteri halindeydi. İşte aşk bütün görünürlüğü ile karşımızda zuhur ediyordu. Adeta büyülenmişçesine, nefeslerimiz tutup seyrettik. Ne kadar bir süre bunu devam ettirdiklerini hatırlamıyor. Zaman durmuş gibiydi.

Devam edecek

65-Güneşin-Aydemir

 

Güneşin Aydemir

Kara Tren gelmez m’ola

Bir zamanlar, çocukluğunu, içinden tren geçen mahallelerde yaşayanlar; ağaç traverslerin ve mahallenin yaşlı ve yorgun ahşap evlerinin duvarlarına sinmiş, yanmış odunun-kömürün ve yanmış motor yağının kokusunu; gecenin karanlık sessizliğini delip geçen trenlerin odalardaki yankısını unutamazlar, sonraki hayatlarında da hat boylarının kokusundan ve sesinden bir türlü kopamazlardı.

Benim de çocukluğum Samatya -Yedikule – Halkalı hat boyunda geçti. Bugün de yaşadığım köyün içinden geçen bir tren hattı var; yıllardır tek bir yolcu treni geçmese de geçeceği günü umutla beklediğim bir tren hattı…

Aileden demiryolcuyuz.

Abbas Atılgan (1900-1982)
Abbas Atılgan (1900-1982)

Küçük dedem Abbas’ ın hikâyesi de kendi kuşağının insanları gibiydi. Babasını Balkan Savaşı’ nda kaybetmiş. Babası öldüğünde annesi ona iki aylık hamileymiş. Annesinin karnında zorlu bir yolculuktan sonra Romanya’ dan Eskişehir’ e gelmişler. Dedem, 1900 yılında (1323’ de) Eskişehir’ in Tokat Köyü’ nde dünyaya gelmiş. Yaşı elverince Kurtuluş Savaşı’ na asker olarak katılmış. Sakarya’ da savaşın acılarını – yokluğunu yaşamış. Anlatırdı rahmetli, azıkları ekmek, zeytinmiş; bot yerine çarık giyer, bir süre sonra ayakları yara- bere içinde kalır, kurtlanır, buna rağmen günlerce durmadan yürürlermiş…

Savaş bitince birçok genç gibi o da demiryollarını tercih etmiş. O da Anadolu’ nun dört bir tarafını demir ağlarla ören kuşaktandı. Samsun- Havza, Sivas, Tokat- Turhal ve Zile, Amasya-Samurçay, Erzincan- Kemah ve Erzurum…

Samurçay, 1945. Kasketli olan dedem. Dedemin solunda daha sonra annem olacak çekik gözlü güzel kadın
Samurçay, 1945. Kasketli olan dedem. Dedemin solunda daha sonra annem olacak çekik gözlü güzel kadın

Hanlı’ da bir de kaza geçirmiş. Yol yok, araç yok, karda- kışta erzak almak için kağnılarla Sivas veya Kayseri’ ye gidilirmiş. O yolculuklardan birinde kağnı bacağının üzerinden geçmiş. Yaşlılığında seke seke yürürdü rahmetli… Sonra Trakya- Çorlu’ ya tayini çıkmış. Oradan da 1951’ de ailesiyle İstanbul’ a, Yedikule’ ye gelmişler. Sirkeci – Halkalı banliyö hattında çok emeği vardır dedemin. Hat boylarında geçen koca bir ömür 1982 yılında Yedikule’ de sona erdi.

Büyük dedem Kerim’ in hikâyesinde de savaş ve Yedikule var. Dedemin babası Kolcu Faik, Üsküp’ de padişahın kolağasıymış. Vergiyi toplar, Bab-ı Ali’ ye gönderirlermiş. Balkan Savaşı yıllarında Sırplar Üsküp’ e girince o da 300 adamını ve ailesini toplayıp Çeşme üzerinden, İzmir’ e geçmiş ve kısa bir süre sonra da çetesiyle Mustafa Kemal’ in ordusuna katılmış. Çanakkale’ de, Conk Bayırı’ nda savaşmışlar. Mustafa Suphi’ lerin katlinde adı geçen Topal Osman’ ı da tanımış, Ege’ de Çakırcalı Mehmet Efe’ yle de arkadaş olmuş.

Kerim Gürçay (1900-1968)
Kerim Gürçay (1900-1968)

Savaş bitince Ankara’ da, önce bir tuğla fabrikası kurmuş, sonra o zamanki meclisin karşısında Mustafa Kemal’ in emriyle bir otel inşa etmiş ve Balkanlar’ dan gelen göçmenleri burada ağırlayıp, Anadolu’ nun değişik yerlerine göndermişler. Büyük halam anlatıyordu, o yıllarda Ankara – İstanbul arasında bozuk bir yol varmış ve zaman zaman eski bir kamyonla, günlerce süren bir yolculukla İstanbul’ a Tahtakale’ ye gidip Yahudi bir esnaftan sünger yataklar alırlar ve aynı yoldan geri dönerlermiş. Uzun hikâye…

Gün gelmiş askerlikten affını istemiş Kolcu Faik ve ailesiyle önce Bursa – Nilüfer’ de bir tütün çiftliğine gönderilmiş. Orada da yapamamış, çiftliği kâhyasına devredip kalabalık ailesiyle İstanbul’ a Yedikule’ ye yerleşmiş. Nifos Köyü’ nde (Florya) bostan yetiştirmiş, Nuruosmaniye’ de de bir kahve işletmeye başlamış. Her sabah Nifos Köyü’ nden karpuz, bamya ve mısırları at arabasına yükler, yolda fakir fukaraya dağıta dağıta neredeyse boşalan arabayla Yedikule’ ye eve uğrar ve oradan da Nuruosmaniye’ ye devam edermiş. Osmanlı’ dan ve Cumhuriyet’ in ilk yıllarındaki nispeten ayrıcalıklı sınıftan gelip de orta halli kalan tek aileyiz her halde. Ayrıca iyi ki de öyle kalmışız. 1936’ da Nuruosmaniye’ deki kahvede, masasında çay içerken kalbi durmuş zengin gönüllü rahmetlinin.
Sonra aile için zor yıllar başlamış. Elde avuçta ne varsa tükenmiş. Kerim dedemin hovarda kardeşi Şerafettin dayı Nifos köyündeki arsaları tek tek elden çıkarmış. O yılların namlı eğlence mekânı.

Yedikule, sağda Cer Atölyesi’ nin binaları
Yedikule, sağda Cer Atölyesi’ nin binaları

Sonra aile için zor yıllar başlamış. Elde avuçta ne varsa tükenmiş. Kerim dedemin hovarda kardeşi Şerafettin dayı Nifos köyündeki arsaları tek tek elden çıkarmış. O yılların namlı eğlence mekânı Tepebaşı Gazinosu’ nu çok kez kapattığı anlatılırdı. Kumar borcu da hiç bitmezmiş. Tapular bitince o da Sirkeci- Yedikule hat boyunu yürüyerek eve gelirmiş. Sonra Ankara’ ya tuğla fabrikasına gitmiş bir dönem. Hastalanınca soluğu yeniden Samatya’ da almış. Orada da hayata veda etmiş.

Kerim dedem Yedikule Cer Atölyesi’ nde çalışıyormuş. Ustabaşılığa kadar yükselmiş ve birçok usta yetiştirmiş. Bir gün atölyede çalışırken bir demir çapak kaçmış gözüne ve gözünü kaybetmiş. Bir gözü takma cam gözdü ve gece yatarken bir bardak suya koyardı gözünü. Dedemin evi Madam Anjel’ den kiraladığı iki katlı ahşap bir evdi, döşemeleri ve merdivenleri yürürken gıcırdayan eski ahşap bir ev. O ses hal kulaklarımda ama dedemi hayal meyal hatırlıyorum. 1968’ de ben daha 6 yaşındayken o da tıpkı Abbas dedem gibi Yedikule’ de hayata veda etti.

Annemle babamın yolu da Yedikule’ de kesişmiş. Tanışmışlar, birbirlerini sevmişler, sevişmişler ve 1954’ de de evlenmişler. 1960’ lı yılların başında da bugün hala yaşadığımız, Küçükçekmece Gölü’ nün kuzeyindeki tepelerde yer alan Altınşehir Köyü’ ne yerleşmişiz. 1962’ de burada dünyaya gelmişim ve bugün tren yolu ulaşıma kapalı olsa da hat boyunun sesini, kokusunu hissediyorum ve yolcu trenlerinin yeniden arz-ı endam edeceği günü de iple çekiyorum.

Altınşehir, 1960’ ların başları…
Altınşehir, 1960’ ların başları…

Önceleri Sirkeci’ den kalkan yolcu katarları Halkalı’ da son Trakya yolcusunu alır, dumanını tüttüre tüttüre Küçükçekmece Gölü’ nin kuzey kıyısını takip ederek gelir, Altınşehir’ de durmadan, Sazlıdere’ nin üzerindeki demir köprüyü geçip kuzey batıya doğru gölün kıyısını takip eden sola bir kavis çizerek oflaya-puflaya gözden kaybolup giderlerdi. Çocuk ruhumda büyük bir heyecan yaratırdı bu trenler. Bilmediğim bir yerden gelip, hiç tanımadığım insanları, bilmediğim başka topraklara, başka başka insanlara taşıyorlardı ve ben de çok istiyordum trenlere binip oralara gitmeyi, o insanları tanımayı. Sonraki yıllarda bu hayalimi birçok kez gerçekleştirdim, tren yolculukları yaptım.

79

İlk tarifeli yolcu treninin köyümüze gelişi 1960’ lı yılların sonuna, çocukluğumun ‘radyo günlerine’ rastlar. Radyo da tıpkı trenler gibi çocukluk düşlerimi beslerdi. Lambalı bir radyomuz vardı. Çalışmadan önce biraz ısınması gerekiyordu ve sonra gelsin TRT ajans haberleri, türküler-şarkılar, “Arkası Yarın” anonslu radyo tiyatrosu programları. Bazen de ne dediklerini anlamadığım başka dillerden, başka dünyalardan cızırtılı da olsa sesler-müzikler doldururdu odayı. Radyo ben de bir tutkuydu ve bugün de evimde televizyon yok, radyom hala başucumda ama.

O yıllarda köyümüzün muhtarı Ayşe teyzeydi ve Altınşehir’ e bir tren istasyonu yapılmasında onun katkısı çok olmuş. Hep anlatılırdı. Köyün nüfusu 20-30 haneydi ve bu da TCDD için problemdi. TCDD’ nin kapısını az aşındırmamış kadın… Sonunda başarmış ama. Ayşe (Uğurgel) teyze bu gün yine tepedeki eski evinde oturuyor ve 90’ lı yaşlarını yaşıyor. Tanrı ona uzun bir ömür versin.

İlk günlerde trenin durmasıyla kalkması bir oluyordu. İnen bir-iki kişi ya oluyordu ya da olmuyordu, tren tarife gereği istasyonda bir durup, soluklanıyordu sadece. İstasyon dediysem öyle ahım şahım bir şey değildi. Kenarlarından demir raylarla desteklenen, ahşap traverslerin arasında sıkıştırılmış toprak bir yükseltinin üzerine, ıskartaya çıkmış, kapısı bacası olmayan bir ahşap vagon kondurmuşlardı. Karda fırtınada istasyonun içerisi dışarısından daha soğuk oluyordu. Sonra birisi bir kış bir bidon soba koyup, sabah akşam trenin geliş saatlerinde bekleyenlerin çalı-çırpı, odunla ısınma meselesini çözmelerini akıl etmişti. O da uzun sürmedi ama bidon sobayı çaldılar. İstihkâm taburunun askerleri çalmıştır dediler; her ilkbaharda Küçükçekmece gölü çayırına saz kesmeye gelen ve bir süre sonra bazıları kışı da köyde geçiren çingeneler çalmıştır dediler. Çocukluk aşkım Sabiha bir çingeneydi ve onlara atfedilen bu suçlamayı kabul etmem mümkün değildi, “Askerlerdir!” deyip muhabbete müdahale ettiğimi hatırlıyorum. Sonra çingeneleri hep sevdim ve askerlere de hiçbir zaman kanım ısınmadı..

Köydeki çocuklar arasında o günlerde bir de tekerleme dolaşırdı: Sirkeci’ den kalktı tren, Altınşehir’ de yaptı fren, öpsün seni Zeki Müren! Çocuklar bu tekerleme ile birbirlerini kızdırırlardı ve ben anlam veremezdim buna. Sonra zaman geçti ve Zeki Müren’ i tanıdım ve olayı çözdüm. Nedense hiç sevmediğim, yaramaz-hırçın erkek çocukların ağızında bir küfür gibi dolaşan adıyla-namıyla Zeki Müren’ i daha çok sevdim.

Altınşehir’ deki demir köprü, 2014. Bir süreden beri yaşayan, yaşlanan, anıları-ruhu olan ağaç traverslerin yerine ruhsuz beton traversler yerleştiriliyor.
Altınşehir’ deki demir köprü, 2014. Bir süreden beri yaşayan, yaşlanan, anıları-ruhu olan ağaç traverslerin yerine ruhsuz beton traversler yerleştiriliyor.

Şair Haydar Ergülen bir şiirinde duygularımı çok güzel anlatmış: …kasvet koynumuza girdi ve orada durdu/ Buharımızla ısınan o koca çocuk/ meğer pek kısaymış trenin çocukluğu/ yine gelse o tren, haşhaşlı çörek ve sıcak sahleple/ yine kaldırsak onu/ heyhat ne tren, ne çocukluk/ hiçbiri taşradan sökün etmiyor/ ey komşu şair küsecek taşra mı kaldı/ herkes büyüyünce dile sığmıyor/ evimizin önünden tren geçmiyor/ ya hayat-ı hakikat dediğin bir kara tren/ o da şair tesellisi, bir hışımda geçer ömürden

Biz yaştakiler “Tren Çağı” nın sonuna yetiştik bir anlamda. Tren yollarının bugün geldiği durum canımı çok acıtıyor ama. Kapitalizmin totemi otomobilden ve otomobil uygarlığından nefret ediyorum. 1950’ lerde Sam amcanın yardım programıyla başlayan asfalt çılgınlığı bugün de asma köprülerle, duble yollarla köyümüzün (TEM Otoyolu 1980’ de köyü ikiye böldü), hayatımızın içinden geçmeye, ona hükmetmeye devam ediyor. İnsanlar gaza bastıkça gezegenin ve üzerindeki tüm canlıların yok oluşa doğru gidişi ivme kazanıyor. Bitsin artık bu otomobil çağının beyliği diyorum ama pek de umudum yok, bizleri de bitirmeden bitmeyecek gibi duruyor ne yazık ki!

Teyzemden dinlemiştim: Hanlı tren istasyonunda çalışırken Abbas dedem bir gece eve kolunun altında bir gramofonla gelmiş. Bir kaç tane de 45’ lik plak. Sonraki zamanlarda en çok dinlediği ve hüzünlendiği plak “…umutlarım hep kırıldı” 45′ liği olmuş.

Nur içinde yatsın sevgili dedelerim. Onları, çocukluğumun kara trenlerini ve Zeki Müren’ i çok özlüyorum.

75-Ercüment-Gürçay

 

Ercüment Gürçay

Altınşehir/ 5 Ağustos 2016

 

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Zeytinyağlı Taze Fasulye – Sevin Turan Bettscheider

Yazı bitirmek üzereyiz ama ben salatalarla ve zeytinyağlılarla mutfağı şenlendirmeye devam ediyorum. (Burda yaz maalesef erken bitiyor) Herkes zeytinyağlı yapmayı bilir tabi ama ben yine de kendi yaptığım şeklini de sizinle paylaşmak istedim. Birde taze toplanmış sebzelerle hangi yemeği yapsam acayip mutlu oluyorum. Tabi yerkende mutluluğum ikiye katlanıyor.

64

Şimdi bahçede olan bütün sebzelerden çok fazla çıkmaya başladı. Özellikle salatalık ve kabak bir gün içinde 5-6 tane birden çıkıyor. Her iki günde bir gidip toplamak gerekiyor. Zaman bulamadığımız için 5 gün beklemiştik  sonuç, üç katı büyüklüğünde kabaklarımız oldu. Elimde bu kadar fazla sebze varken en iyi çözüm konserve yapıp kışa hazırlık yapmak.  Ama ondan önce taze fasulye tarifine geçelim…

Zeytinyağlı Taze Fasulye

Malzemeler:

500 gr taze fasulye

2 orta boy soğan

5 orta boy domates

1 küçük çay bardağı zeytinyağı

1 diş sarımsak

2-3 yemek kaşığı su

1 tatlı kaşığı tuz

1 tatlı kaşığı şeker

Yapılışı:

Fasulyeleri büyüklüğüne göre iki veya üçe kırın ve yıkayın. Soğanları, sarımsağı ve domatesleri ince ince doğrayın.

Tencereye fasulyeleri yerleştirin ve üzerine soğan, sarımsak ve domatesleri yayarak koyun.

63

Daha sonra da zeytinyağı, su, tuz ve şekeri de ekleyip kısık ateşte yarım saat kadar pişirin. Afiyet olsun…

62

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

Bilmediğim bir şehirde şarkımı söyledim, aşk ertelemeye gelmez zira… – Hülya Tosun

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

Ah ben yine yaptım yapacağımı! Bir bilseniz nerelerdeyim!

Şimdi şöyle oluyor efendim; Tayland’a gitmeden önce plan yapmıyorsunuz. Eş dost sağ olsun yardım ediyor, gidilecek yerleri söylüyor. Sonra da siz kendinizi hiç kimsenin tavsiye etmediği ve hiç bir turistin uğramadığı küçücük bir kasabada buluyorsunuz.

Sizi önce Mauro Abi ile tanıştırayım. Kendisiyle Tayland’a gelmeden önce Couchsurfing üzerinden yazışmıştık. Chaing Maide de birkaç gün görüştük. Yılbaşının ertesi günü sabahım köründe, “ben birazdan turistlerin olmadığı bir yere gidiyorum” dedi telefonda. Haritada gözüne kimselerin adını anmadığı bir şehir kestirmiş, oraya gidip dağlarda yürüyüş yapacakmış. Kısa bir an düşündüm, neden olmasın? Ben de yarım saat içinde eşyaları toplayıp abiye yetiştim.

3,5 saat süren minibüs yolculuğunda tek turist bizdik. Mae Sariang’tayız.

Molada tuvaletin aynasında çektiğim bu manasız fotoğrafı çok sevdim. Ondan sebep yeri gelmiş gibi yapıp buraya iliştiriverdim
Molada tuvaletin aynasında çektiğim bu manasız fotoğrafı çok sevdim. Ondan sebep yeri gelmiş gibi yapıp buraya iliştiriverdim

Minibüsten, inince haritadan yol bulmaya çalışırken genç bir rahip “nereye gidiyorsunuz” dedi. Ben de İngilizce’m biraz daha iyi diye -ve sabırsız bir koç burcu olarak- abiden önce atıldım, heyecanla rahibe anlatıyorum, şu sokağa gidiyoruz da, şöyle de bir hostel arıyoruz da, elimdeki haritayı burnuna sokacağım neredeyse. Sonunda çocuk-rahip dayanamayıp söylüyor -kocaman gülümseyerek-

Belki haritayı yanınızdaki erkeğe verirseniz daha yakından bakabilirim.

Hay Allah, tabii ya! Bildiğim din adamı formatından çok uzaklar ne yapayım, kadındı erkekti, yakındı, din adamıydı falan hiç aklıma bile gelmedi. Elimdekini Mauro’ya verip uzaklaşıyorum, bu sayede de fotoğraflarını çekiyorum.

52

Mae Sariang, kuş sesleri içinde çok sakin bir kasaba. Birkaç otel/pansiyon var aynı sokakta. En ucuzunu bulup yerleşiyoruz.

53

Odanın manzarası
Odanın manzarası

Yerleşir yerleşmez, sokakta gördüğümüz bir ilanın izini sürerek, bizi yürüyüşe götürebilecek rehber arayışına giriyoruz. Burada iki rehber var diyorlar. Biri tatilde, diğeri de köydedir telefonu çekmez. (Sonradan anlıyorum ki aslında bizim rehber turist olmadığından aylardır kasabaya bile uğramamış. Rehberliği bırakıp köyüne geri dönmüşmüş meğer.) Numaralarını alıp arıyorum. Ulaşabildiğim rehberin öyle ağır bir aksanı var ki telde söylediklerinin yarısından çoğunu anlamıyorum. Anladığım iki tür tur var biri bir günlük diğeri iki. Detaylarda bir türlü anlaşamayınca en sonunda,

“kardeş sen sabah gel, yüz yüze anlaşırız” diyerek kapatıyorum telefonu. Şimdi kasabanın keyfini çıkartma zamanı…

Peşine düştüğümüz ilan. Ama biz diğer rehbere ulaştık.
Peşine düştüğümüz ilan. Ama biz diğer rehbere ulaştık.

Birkaç bar açık. Sokağın sessizliğinde tınlayan güzel melodiler var. Barlarda oturan üç beş kişi. Insanlar öyle içten öyle güler yüzlü ki. Bulaşıcı, benim de ağzim kulaklarimda.

Ay bu renkli şeyler de ne ola ki dedim. Arkadan dükkanın sahibi çıkıp geldiyse de İngilizce hiç bilmediğinden sadece karşılıklı güldük. Sonradan anladım dükkanda şu aşağıdaki renkli meyve suyumsuların satıldığın
Ay bu renkli şeyler de ne ola ki dedim. Arkadan dükkanın sahibi çıkıp geldiyse de İngilizce hiç bilmediğinden sadece karşılıklı güldük. Sonradan anladım dükkanda şu aşağıdaki renkli meyve suyumsuların satıldığın

57

Maru Abi’nin yanında Lonely Planet’in Taylang kitabı var. Oradan bulduğumuz bir restorana gidiyoruz. Restoranın yolu biraz daha hareketli, restoranın kendisi de. (Lonely Planet -bence- gezginlerin kutsal kitabı. Bir çok ülke ve şehir için yazılmış, çok detaylı ve özellikle de sırt çantalılara hostelden restorana, marketten ulaşıma çok güzel bilgiler veren rehber kitaplar).

58

Yemek sonrası, barlardan kareoke yapılanına çekiştirerek götürdüm Mauro Abi’yi.

60

Üç beş kişi bir araya gelmiş, sanki ilk defaymış gibi, sanki son defaymış gibi, tadını çıkara çıkara şarkı söylüyorlar.

Yetmişlerinde bir çift, adam -muhtemelen- Amerika’lı, kadınsa -muhtemelen- Tayland’lı.

Amca sahneye çıktı, teyzenin gözlerinin içine baka baka öyle güzel bir şarkı söyledi ki…

Heyy aşk!
Gaza geldim, . Sahneye çıktım, bu güzel çifte bir minik şarkı da ben hediye ettim.

…Ben bal arısı gibiydim

Senden önce

Bak pervanelere döndüm

seni görünce…

Dizlerim titredi, sesim çatladı, sözlerinden hiç bir şey anlamadılar (!) belki ama bittiğinde amca gözleri dolu dolu geldi yanıma,

“Ne güzel, bir Anadolu şarkısı mı bu?”

“Bir aşk şarkısı bu, sizin için.”

Er ya da geç, o aşkı bulduğunda ona sımsıkı sarılanlar için!

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

61-Hülya-Tosun

 

Hülya Tosun

Anadolu’da renk renk topluluk dokumak (3) – Emel Meriç

Her bir bireyin özgürce ve özgün haliyle varolabildiği , yargılamaların uzağında renk renk yaratımlarla çağlayan, halden hale geçerken birbirini kollayan; duyulduğum, görüldüğüm, gözetildiğim, gönül gözü açık ve içinde rahat edemediğim duygularla savrulurken dingin eliyle dokunup bana güven veren bir topluluktu hayaline düştüğüm.

Hayale düştüm, yola düştüm ve tepelerin ardında bir ev gördüm.

48
Yola düştüm, tepelerin ardında bir ev gördüm.

Evde ışıl ışıl bir topluluk karşıladı beni, sonradan anladım ki meğer onlar da benzer hayallerin, niyetlerin peşine takılıp gelmişler buraya. Hemen kucaklaştık, derin nefesler aldık ve yavaşladık; kimlikleri, yargıları geride bırakıp birbirimize özgür bir alan açtık, özden gelen sohbetler için oturduk bir çembere. Çemberde herkes kendi gerçeğini dillendirdi. Dilleştik, dinledik, halleştik.

Her birinin andaki, gerçek hali bir diğerine ayna oldu.

Topluluk olarak, birbirimize ve kendimize olan anlayışımızı derinleştirmek için kültürlerimizi, hikâyelerimizi ve yaşadığımız zorlukları birbirimizle paylaştık. Ortak yanlarımızı keşfedip ve farklılıklarımızı kutladık.

Birbirimizden öğrenmek için toplaştık ve şu soruların cevaplarını araştırdık: neler işe yarıyor, nerede hatalar yaptık ve nerede desteğe ihtiyacımız var?

“Kendi sorumluluğumu yüzde yüz sahiplendiğimde yaşam neye benzer? Kullandığım dil beni nasıl dönüştürür?” sorularını araştırıp deneyimledik. “Ben” dili kullanmanın gücüne ve şifasına karıştık. Güldük, ağladık, Anadolu’nun bilge toprağına sarıldık, sarmalandık.

Peki nerdeydi bu topluluk ?

Aslında her 3 yazımda da bahsettiğim niyetleri gönül gözüyle paylaşan, şefkatli iletişimin olduğu her yerde!

Benim önüme bu topluluk Bayramiç, Yeniköy Ekolojik Çiftliği’nde çıktı.

49

50

Yeniköy ile ilgili detaylara buradan ulaşabilirsiniz:

https://www.facebook.com/bayramic.yenikoy

http://www.bayramicyenikoy.com/

Bu topluluğun oluşması için alan açan şey neydi?

İşte o alanı da Anadolu Jam açtı ve topluluk olma yolunda o alanı bizler için cesurca tuttu.

Anadolu Jam ile ilgili detaylara buradan ulaşabilirsiniz:

http://www.anadolujam.com/

Kıssadan hisse; kendi halinde ilmekler içlerinde yanan çağrıya kulak verip bir hayalin peşinde yollara düştüler. Bir yaz günü Kaz Dağları’nda çeşit çeşit ilmek birbirine karıştı; candan cana köprüler attı ve Anadolu’nun ruhundan beslenen bir kilim dokundu. Kilim her bir canın, ilmeğin yansımasıydı. İşte o kilim canlandı , dile geldi ve yaşayan bir topluluk oldu. Anadolu Jam’de dokunan o renk renk topluluk memleketin dört bir yanında halen yaşıyor, hatta yepyeni ilmekler de kilime karışmaya devam ediyor. Kırlangıçlar uçuyor, topluluk büyüyor.

Gelin sizinle de bir olalım, ışıl ışıl niyetlerle dilleşelim, halleşelim, aydınlanırken aydınlatalım !

47-Emel-Meriç

 

Emel Meriç

yerkure.wordpress.com/

[Manzum Serzenişler] Zafer

Terasta yer var mı diye bir heves çıkıp kös kös geri dönseniz bile… Siz yine de sanatla ve barışla kalın…

(c) zazzle.co.uk

Zafer

başlıyorum
gitmiyor
siliyorum
yazmıyor.
et gevşek
dil tutuk
öz çekim
göz kaçık
gerçek flu
laykım az
o da eş dost.

zehir keyifli
keyif sinsi
(aldatıldım)
halim rahatken
rahat sıkıcı
sarsakça
bir sınıfın
ortasındayım
paylaşmıyorlar beni
asıl derdim
o.

güvenlik kol geziyor
ya güven?

pokemongo
pokemonwent
pokemongone
zaman geçiyor
güvenlik süzüyor
kaçıyorum

galiba kaçırıyorum?
neyi? nereme? hepten mi?

yazarken
bi arabesk
bi mahzun
haller ki
deme gitsin
fark ettim ki
yazmazken
mutsuz olmaya
izin vermiyorlar
fena değiliz
ya.
hep.

Savaş arabalarını
çok pis döven
Winston Smith
keyifle
yudumluyor
barışını.
Ben yandaki masada
zaten sızmışım.
Çekip
vatsaptan yollamışlar.
Hafif bir tebessüm
sonrası
sildim tüm tarihçeyi.
Neme lazım.

üç sekiz bir ikibinonaltı
beşiktaş (1823)

Ek okuma için: 1984

Hiroşima için özür dilemek= Timsah gözyaşları

Amerika Birleşik Devletleri(ABD) Atom bombasını ilk kez 71 yıl önce, 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya ve ikincisini de üç gün sonra  9 Ağustos’ta Nagasaki’ye atarak  insanlar üzerinde denedi. Ortaya çıkan yıkıcı güç şehri yakarken  toplam 200 binden fazla insanın en fazla bir kaç gün içinde ölümüne ve nesiller boyunca devam edecek radyasyon kaynaklı genetik hastalıklara yol açtı. Atom bombasının yaydığı radyasyonun mağduru olan insanlarla birlikte Japonca “Hibakuşa” terimi literatüre girdi. Hibakuşalarla evlenilmez, onlara iş verilmezdi: gün olur aniden ölüp giderler, gün olur bakıma muhtaç kalırlardı. Hem kendileri hem doğuracakları çocukları  hastalıklarla boğuşmaya mahkumlardı, korkunç görünümlü hastalığın bulaşıcı olduğundan bile korkuldu. Değil salt Hibakuşalarla, Hiroşima ve Nagasaki şehirleriyle de ilişkiler değişmişti.

Atom bombasıyla yayılan radyasyonun etkilerinin  araştırılması için Dönemin Başkanı Truman’ın emriyle çalışmalar  başladı. Kasım 1946’da Atom Enerjisi Ajansı(AEA)’nın desteğiyle Atom Bombası Durum Komisyonu (ABCC) Hiroşima ve Nagasaki’de kuruldu. Bu çalışmalar tedavi amaçlı değil radyasyonun etkilerini anlamak üzerineydi. ABCC tarafından yürütülen en önemli çalışmalar genetik rahatsızlıklar üzerine oldu, özellikle hamile kadınlarda ve anne karnındaki bebeklerde ionize radyasyonun etkilerine odaklanıldı ve bomba ile yayılan radyasyonun çocuklarda mental hastalıklara yol açtığı tespit edildi. 1957’de Japonya hükümeti Atom bombası mağdurlarının yılda iki defa tıbbi testlere tabi tutulmasını yasalaştırdı.[1]

Radyasyonun etkilerinin tespit edilmesi için Japon evlerinin maketlerinin kurulduğu Nevada Çölü’nde nükleer test yapıldı. Bu testler aynı zamanda dahili radyasyonu da ölçen dozimetri testleriydi. Bu testlerin sonucunda göre Hibakuşalar almış olabilecekleri radyasyona göre sınıflandırıldı. Araştırmalar,  Atom bombasının atıldığı an itibariyle 2 hafta boyunca 2 kilometre içinde olanlarla yıllar boyunca onların çocukları üzerinde uygulandı. 1975 yılında ABCC genetik araştırmaları derinleştirmek üzere  Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya tarafından ortak oluşturulan Radyasyon Etkileri Araştırma Kurumu(RERF) adını aldı. Araştırmalarda radyasyon etkisine maruz kalmadığı düşünülen bir kontrol grubu kullanıldı. 1983 yılında Bremen Universitesi’nden Dr Inge Schmitz-Feuerhake‘nin RERF grupları üzerinde radyasyon kaynaklı ölüm ve hastalık oranlarını anlamak için karşılaştırmalı bir çalışma yapmasıyla  ilk kez bilimsel olarak düşük doz maruziyete uğrayanların  da önemli düzeyde kalıcı radyasyon mağduru olduğu ispatlandı.

Araştırmalara konu olan Hibakuşaların radyasyona ne ölçüde maruz kaldıklarını bilmek haklarıydı, kurumdan rapor talep edebiliyor mağduriyetler için dava  açılabiliyordu.  1990’dan sonra ise davaların kazanılmasına engel olarak    “radyasyon hastası olmaya eğilimli” kriteri getirildi, hatta kazanılan davalar bile bu gerekçe öne sürülerek  geri alındı. Dava açılsa da davanın kazanılma olasılığı yoktu. 2003 yılında ise raporların verilmesine ret cevabı alınmaya başlandı, sonuçta 17 ayrı eyalette toplam 306 dava açıldı.  2007’de ise Japon hükümeti  “hastalık eğilimi” kriterini kaldırdı ve yeni kriteri “uzaktan maruziyet ve başlangıç düzeyi”tayin etti. Bu tarihten sonra kazanılan davalar olsa da Sağlık Bakanlığının ve Çalışma Bakanlığının radyasyon maruziyetini küçümseme eğilimi başladı. [2] 

2011 yılında Fukuşima nükleer felaketi yaşandığında bu tavır kendini gösterecek, radyasyona maruziyet (yokmuş gibi!) küçümsenecekti.  Nitekim Dr Yamashita[3] adında bir bilim insanı aynı  Türkiye’de Çernobil felaketinin etkileri hissedilirken Dönemin Sağlık Bakanı Cahit Aral’ın “Biraz radyasyon iyidir” demiş olduğu gibi “olumlu düşünürseniz radyasyon size bir şey yapmaz”, “gülümserseniz radyasyondan zarar görmezsiniz” hatta “yılda 100 mSV’e kadar sorun olmaz” gibi şeklinde beyanatlarda bulunabilmişti*.

Hükümete ve hükümetin tayin ettiği şekilde davranan “bilim insanları” tarafından, mevkii ve makamlarını insan hayatından çok önmeseyenler tarafından kandırılmamak ve onlara teslim olmamak  için bugün bilim insanları ve yurttaşlar bir arada, işbirliği içinde kurulan gönüllü merkezlerde ölçümler yapmak zorunda. Diğer taraftan  Japon hükümeti bugün Fukuşima nükleer felaketinden sonra çalıştırılabilir durumda olmasına rağmen güvenlik standartlarını sağlamadığı için çoğu Nisan 2011’den beri devre dışı bulunan  43 nükleer reaktörlerden üçüncüsünü devreye alma hazırlığı içerisinde.  Dünyada ise halihazırda Japonya’daki reaktörlerin devre dışı olduğu haliyle toplam 390 civarında  reaktör devrede. Hükümetin diğer bir icraatı ise nükleer felaketin mağdurlarına hak ettikleri tazminatı ödememek için terk edilen bölgede radyasyon kalmadığını ilan etmek ve yaklaşık 200 bin insanın evlerine dönmelerini sağlamaya çalışmak. Lakin çocuklar olmadan ebeveynler evlerine geri dönmeyeceği için çocukların bağışıklık seviyesi yetişkinlere göre daha düşükse de yılda katlanılabilir radyasyon oranı onlar için de  yine 20 mSv olarak açıklanıyor.

Yazının başına dönersek, Hiroşima’nın 71 .yıl dönümü ve Hiroşima faciasının tanıklığını yapanlardan hayatta kalanlar sayıca azaldı,  bu aynı zamanda Hiroşima’nın hafızasının yaşlanması anlamına da geliyor, acaba öyle mi?  Realite açısından evet, vahşi bombalamanın efsanevi anlatımı video kayıtlarında kalabilir yalnızca. Fakat nesiller boyu yaşananlara bakarsak nükleer kaza halinde benzerlik çok: Atom bombası ile başlayan radyasyon maruziyeti  kaynaklı hastalıklar  Fukuşima nükleer kazası mağdurlarında da görülüyor. Örneğin en yüksek dozda harici hatta dahili maruziyet halinde olan Fukuşima nükleer santrali çalışanlarının  kümülatif olarak 50 mSV radyasyon alması halinde işten çıkarılması gereği yüzbinlerce işçi üzerinde RERF tarafından tespit amaçlı ölçümler yapılıyor. Kaldı ki bir nükleer santralde kaza olmasa bile santralin yakınında yaşayanlarda görülen düşük doz radyasyonun bile  kansere yol açtığı bugün artık biliniyor.

Radyoaktif gerçeklikler böyleyken Mayıs ayı sonunda Hiroşima’nın 71. Yıl dönümünü Anma törenine katılan  Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Obama, Hiroşima için “özür” lerini sunacaktı,  öyle gibi de oldu, elbette politik biçimde! “Hiroşima ile yaşanan hataların tekrar etmemesi” dilekleriyle Japonya’da nükleer santrallerin bir an önce devreye girmesine uğraşan  Başbakanı Abe ile birlikte dünya kamuoyuna seslenildi.

 

obama-hiroshima

Timsah gözyaşları…

Fukuşima nükleer santralinin patlamasıyla  atmosferde açığa çıkan radyasyonun Hiroşima’ya atılan atom bombası ile yayılan radyasyonun 168 katı olduğu bilimsel olarak ispatlanmış durumdayken, potansiyel Çernobil’ler, Fukuşimalar sırasını beklerken, 1955 yılından beri ABD tarafından”Barış için Atom girişimi[4] ile başlayan santral kurma furyasıyla dünyanın başına nükleer çorap örülmüşken, 40 yaşına gelen nükleer santrallerin ömrü politik güç için 10 bilemediniz 20 yıl daha uzatılarak tehlikeye adım adım yaklaşılırken, atom bombası mağdurlarıyla nükleer santral mağdurları radyasyon kaynaklı hastalıklarla çaresizce mücadele ederken ve hiç bir destek programı sunulmazken, dünyadaki savaş hali hiç bir zaman bitirilmezken hatta el altından desteklenirken, savaş üzerinden paraca zenginleşenler varken, silah hala “güç” demekken aynı hatanın tekrar edilmemesini dilemek, pişman rolüne soyunmak olsa olsa timsah gözyaşları akıtmaktır. Daha çaresiz durumda olanlar ise, içten olmayan bu sözleri verenlere safça inanlardır.  Çünkü Hiroşima nükleer savaşın veya nükleer silahların kullanılmasının sembolik ve teorik örneği ise  nükleer santraller de pratikte potansiyel birer Hiroşima’dır!

[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Atomic_Bomb_Casualty_Commission
[2] Sawada, S. Scientists and Research on the Effects of Radiation Exposure: From Hiroshima to Fukushima,The Asia pacific Journal
* IAEA tarafından yılda alınabilecek radyasyon 1 mSv. Bugün bu oran insanların Fukuşima’ya geri dönmesi için 20 mSv’e yine hükümet tarafından çıkartılmıştır. Oys 1mSv radyasyon maruziyetinin bile  500 hücrede bozukluk yaratarak tüm vücutta iyonizasyona uğratabilir.
[3]Dr Yamashita Nagasaki Universitesi’nde Atom Bombası Hastalıkları Enstitüsünde profesördü ve Radyasyon risk danışmanı olarak Fukuşima’ya gönderilmişti, aynı zamanda Fukuşima Üniversitesi Tıp Fakültesi Başkan yardımcısıydı.
[4] https://en.wikipedia.org/wiki/Atoms_for_Peace

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)pinar

Mustafa Öngün: “Reddediyoruz Hareketi, uzun süredir Kuzey Kıbrıs’ta meydana gelen ilk birlik”

Kuzey Kıbrıs’ta uzun süredir insan hakları ve sosyal adalet konularında aktivizm yapmakta olan Mustafa Öngün’le Yeşil Gazete olarak bir röportaj gerçekleştirdik.

Doktorasını sosyoloji ve felsefe alanlarında tamamlamış olan ve halen akademisyen olarak çalışan Öngün, Kıbrıs’ın kuzeyinde alternatif bir sol hareket olarak 3 ay önce ortaya çıkan Reddediyoruz Platformu’nda ve Dayanışma Hareketi’nde aktif şekilde rol alıyor.

Uzunca bir süredir Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst resmi makamlarının konuşmalarında toplumlararası ilişkilerde yıkıcı bir dil kullandığını biliyoruz. Kıbrıs konusunda bunun maalesef en talihsiz örneğini, Kıbrıs Türk toplumunu “Beslemeler” olarak adlandıran Recep Tayyip Erdoğan’ın sözleriyle yaşadık. Daha sonra bu üslup Türkiye’deki Gezi olaylarında “Çapulcular” yakıştırmasıyla devam etti. Bugün gelinen noktada iki toplum arasında neler yaşanıyor, bize kısaca özetleyebilir misiniz?

Türkiye ve Kıbrıs toplumları diğer tüm toplumlar gibi birbirleriyle iyi ilişkiler kurma potansiyelini taşıyor. Geçmiş, kültür, dil gibi unsurları da düşündüğümüzde iki toplum arasındaki ilişkilerde bu potansiyel fazlasıyla var. Fakat siyasilerin ve resmi politikaların araya girmesiyle bu potansiyelin bugün itibarıyla zarar gördüğü de açık.

Mustafa Öngün
Mustafa Öngün

Bir süredir Türkiye’deki iktidar belli ikilemler yaratma ve kendini bu ikilemler üzerinden varetme ve güçlenme yolunda ilerliyor. Bu yaklaşım elbette Kıbrıs Türk toplumu ve Türkiye toplumu arasındaki ilişkilere de yansıyor. Fakat bunun da ötesinde, iki toplum arasında yaşanan problemin özü Türkiye’deki iktidarın Kıbrıs üzerine uygulamaya çalıştığı toplumsal mühendislik projesi ve buna onay veren yerel unsurlardır.

AKP, Kıbrıs’taki iktidarını sadece siyasi ve ekonomik olarak güçlendirme niyetinde değil, aynı zamanda kültürel olarak da bu iktidarı güçlendirmek istiyor. Bu bağlamda Kıbrıslı Türklerin yeterince müslüman olmadığı gerekçesiyle onları veya burada yetişecek olan yeni nesilleri dindar olarak yetiştirmek için birçok girişimde bulunuyor. Son yıllarda dini işlere ayrılan finansmanın artması, devasa camilerin, ilahiyat kolejinin ve dini tesislerin inşasının birer güç gösterisine dönüşmesi, AKP’nin toplumsal mühendislik projesi kaygısı taşıdığını göstermekte. Kıbrıs’ta belli bir anlayışa dayalı dindar bir toplum ortaya çıkarma ve bunu gücün bir sembolü haline getirme hadefiyle ilerleyen bir Türkiye iktidarı ile karşı karşıyayız.

Böyle bir hedef karşısında iki toplum ilişkileri de elbette zarar görüyor. Ancak bu hedefin sonucunda sadece iki toplum ilişkileri zarar görmüyor, aynı zamanda Kıbrıs’ın kuzeyindeki toplumun kendi içinde de sorunlar ortaya çıkıyor. AKP’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde yürüttüğü bahsi geçen projeyi birtakım yerel unsurları kullanarak da gerçekleştirmeye çalıştığını gözlemliyoruz. Özellikle Türkiyeli göçmenlerin bu projeyi gerçekleştirmek maksatlı olarak kullanıldığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Göçmenleri kullanma meselesi elbette ki sadece AKP ile bağlantılı değil. Kıbrıs’ın kuzeyindeki anaakım siyset de göçmenleri kendi çıkarları doğrultusunda kullandı ve hatta sömürdü. Bunun da bir sonucu olarak AKP, bugün göçmenleri de kullanarak Kıbrıs’ın kuzeyinde toplumsal bir ikilem yaratıyor. Genelde göçmen ve yerel ailelerin çocukları arasında, dine ve milliyetçiliğe dayalı bir ikilem var. Kıbrıs’ın yerlileri “dinsiz”, göçmenler veya onların çocukları ise dinine, milletine sahip çıkanlar olarak lanse ediliyor. Bu doğru bir yaklaşım olmamakla birlikte tehlikeli de. Doğru olan yaklaşım, mağdur göçmenlerin gerçekten yanında olan, onların ekonomik durumunu düzeltecek, onlara haklarını teslim edecek yerel politikaların geliştirilmesidir. Ama AKP ve yerel iktidarlar bu politikalarla ilgilenmeyip, daha çok soyut ikilemler yaratıyor ve toplumu ileriye götürmek bir yana çatışmalara zemin hazırlıyorlar.

Reddediyoruz hareketini okuyucularımıza tanıtabilir misiniz? Sanırım üst üste gelen pek çok baskı sonucunda bu noktaya gelindi.

Reddediyoruz hareketi aslında biraz önce söylediklerimle yakında alakalı. Hareket yetmişten fazla örgütün biraraya gelmesiyle oluştu. Uzun bir sürenin ardından Kıbrıs’ın kuzeyinde ilk kez böyle bir birliktelik meydana geliyor. ‘Reddediyoruz’ özünde, TC Hükümeti ile KKTC Hükümeti Arasında Gençlik ve Spor Bakanlığı Yurtdışı Koordinasyon Ofisinin Kurulması ve Faaliyetlerine İlişkin Anlaşmayı reddetmektedir. Reddetmenin en temel sebebi Kıbrıs’ın kuzeyindeki yerel siyasi iradeye bağlı birtakım kurum ve faaliyetlerin bu iradenin dışına çıkarılması ve TC’ye devredilmesidir.

48

Bu gerekçeyi oluşturan antlaşmadaki sorunları ise ise şu şekilde özetleyebiliriz:

a) KKTC’deki Spor ve Gençlik daireleri işlevsiz bırakılacak.

b) Tüm proje ve uygulamalar bu ofis tarafından belirlenecek.

c) Ofisin başına Türkiye Cumhuriyeti’nden bir başkan atanacak.

d) Ofis içerisinde çalışacak olan bütün personellerin istihdamı Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından belirlenecek.

e) Türkiye Cumhuriyeti’nden gelecek yetkililere diplomatik dokunulmazlık verilecek.

f) Tüm gençlik kampları ve yeni yapılacak kamplar ayrıca bu kampların işletmesi ofise devredilecek.

g) Tüm spor tesisleri ve yeni yapılacak tesislerin işletmesi bu ofise devredilecek.

h) Projeler KKTC tarafından sunulsa da, ofis uygun bulduklarını uygulayacak.

i) KKTC’de var olan yurtların ve ileride yapılacak olan yurtların irade ve izinleri bu ofise devredilecek.

j) Ofisin istediği tüm bilgileri KKTC devleti olarak vermekle yükümlü olunacak.

k) Projelere veya ofisin çalışmalarına KKTC olarak hiçbir engelleyici şart konulamayacak.

l) Bu anlaşma bir taraf tarafından iptal edilmediği sürece her beş yıl sonunda beş yıl daha uzayacak.

Görüldüğü gibi antlaşmadan çıkarılan bu sorunlar açık bir şekilde Kıbrıs’ın kuzeyindeki yerel demokratik iradeye sahip çıkma meselesidir. Diğer bir değişle Reddediyoruz Hareketi bir demokrasi hareketidir. Uzun yıllardır kendi kararlarını verebilen, siyasi bir özne olma istenci içinde olan Kıbrıslı Türklerin ve burada yaşayan tüm insanların talebidir. Bunun bu şekilde anlaşılması, Reddediyoruz’un gerçekte ne olduğunu, özünde ne dine, ne Türkiye’ye karşı olmadığını ve aslında siyasi irade talebi olduğunu açıkca gösteriyor.

Bugün gelinen aşamada yapılan Reddediyoruz eylemleri sonucunda Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, antlaşmayı, Anayasa’ya uygun olup olmadığına karar verebilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne sevk etmiş durumda ve mahkeme kararını 5 Ağustos’da açıklayacak.

Reddediyoruz Hareketi'nin eylemlerindne bir pankart. Üzerinde, yerel dille, "Kes sesini", altında ise "No way be annem" yazıyor
Reddediyoruz Hareketi’nin eylemlerindne bir pankart. Üzerinde, yerel dille, “Kes sesini”, altında ise “No way be annem” yazıyor

Umarız mahkeme kararı Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayanların siyasi iradesi ile doğru orantılı bir karar alır. Fakat aksi bir karar çıkması durumunda Reddediyoruz Hareketi eylemlerine devam edecek, buradaki yerel iradeyi korumak için elinden geleni yapacaktır.

Yeşil Gazete olarak bizimle görüşmeyi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

 

Reddediyoruz Hareketi’nin facebook sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

 

Röportaj: Yelda Çubukçu

(Yeşil Gazete)