Ana Sayfa Blog Sayfa 3395

Nöbetlerdeki Türkiye – Mehmet Ali Çalışkan

Bu yazı sivilsayfalar.org/ dan alınmıştır

15 Temmuz kanlı darbe girişimi Türkiye’nin darbeler tarihinde pek çok yeni sayfa açtı. Protesto odaklı siyasi eylemlerde görmeye aşina olmadığımız bir yurttaş profili darbeye karşı kararlı bir direniş gösterdi. Darbeyi destekleyeceği zannedilen siyasi partiler ve toplumsal kesimler darbecilerin hesabını boşa çıkartan bir tutum takındı. Darbe akşamından beri meydanlar insanlarla dolu ve bu kalabalıklar hiç de öfkeli erkeklerden ibaret değil. Bu darbe girişimini, verilen tepkiyi ve olup bitenlerin ortaya çıkardığı iyimser ve kötümser tüm ihtimalleri anlamak için ezberlerimizi bir an önce terk etmeye ihtiyacımız var.

69

Belli ki 15 Temmuz’u daha uzun yıllar konuşacağız. Arka planını, nedenlerini, darbe girişimini mümkün kılan şartlarını, toplumsal ve siyasal kutuplaşma ile bağını, uluslararası ilişkiler boyutunu, Kürt meselesi başta olmak üzere memleketin kadim meselelerine etkisini ve daha birçok dinamiği. Bu darbe girişimi, başarısızlığına rağmen, Türkiye’nin yakın geleceğini bir milat gücünde etkileme potansiyeli taşıyor. Türkiye’nin karar alma mekanizmalarının en etkili öznelerinden birini oyunun dışına çıkarırken, toplumsal ve siyasal oyuncular arasındaki ilişkileri de yeniden şekillendiriyor. Darbelerin nedenleri, etkileri, sonuçları Türkiye’nin yabancısı olduğu tartışmalar değil. Bunları tartışmak için hem önceki birikimlerimizden buraya taşıyacak malzememiz var hem de bu darbeyi anlamamıza yardımcı olacak enstrümanlarımız. Ancak daha ilk geceden girişilen tartışmalarda yükselen pek çok argüman gösterdi ki; geçmiş tecrübemizi ve düşünme araçlarımızı, olup bitenleri anlamayı kolaylaştıran unsurlar olarak değil de ezberi dışa vurabileceğimiz şablonlar olarak kullanmayı tercih etmek yaygın bir eğilim.

15 Temmuz darbe girişiminde ortaya çıkan dinamiklerden özellikle birini geçmişten ödünç aldığımız araçlar ve yöntemlerle anlamamız pek mümkün görünmüyor. Yurttaş direnişi Türkiye’nin darbeler tarihinde yeni bir sayfa açtı. Protesto odaklı siyasi eylemlerde görmeye aşina olmadığımız bir yurttaş profili sokağa çıktı, darbeye karşı açık, cesur ve kararlı bir direniş gösterdi. Kararlılığı darbe girişimi sonrasında da devam etti ve geceleri sokakları terk etmedi.

Yurttaşların bu direnişi pek çokları tarafından görmezden gelme, küçümseme, önemsizleştirme, itibarsızlaştırma ve öncelik kaydırma girişimleri ile karşılaştı. Böyle ifade etmeme karşı çıkabilecek, “halkı sokağa Erdoğan döktü, bütün bunlar bir kurguydu” argümanına cevabımı hemen vermek isterim. Naçizane hem darbecilerin hem de yurttaşların kararlarının ve tutumlarının yetişkin ve özgür iradeleri ile ortaya çıktığını düşünüyorum. Ayrıca darbeye karşı sokağa, direnişe çağrı yapmak ne kadar meşru bir siyasi irade ortaya koymak ise ona icabet etmek de o kadar rızaya ve özgür iradeye dayanan bir eylem.

Yurttaşların direnişini değersizleştirmeye dönük söylemsel stratejilerin etkisine kapılmadan, bu tarihsel tecrübeyi anlamak, bu tutumun bundan sonra Türkiye siyasetinde nasıl bir etkisi olacağını düşünmeye başlamak, araştırmalar tasarlamak ve çalışmalar yapmak gerekiyor. Bunun için bugünden bazı notları düşmeye başlamak gerekir. Bu yazıda demokrasi nöbetlerinden bazı gözlemleri paylaşacağım. Ancak ona geçmeden bir saptama yapmak yerinde olabilir. Darbe girişimine karşı ortaya çıkan yurttaş direnişi en cesur görüntülerini sokakta verse de sadece sokakta gerçekleşen bir direniş olmadı. Darbecilerin başarı analizi yaparken hesaba kattıkları önemli dinamiklerden biri yurttaşların muhtemel tepkileri olmuş olmalı. Bu analitik çalışmalarında vardıkları sonuçlardan biri tahminimce şuydu: Kutuplaşmanın AK Parti karşısında yer alan kanadının büyük kısmı darbeye açık ve aktif destek verecek, AK Parti taraftarları ise hem askeri kuvvet hem de ona destek veren sivillerin karşısında sinip eve çekilecek. Türkiye siyasetinin oyuncularının da toplumun reaksiyonlarına benzer davranacağı öngörüsünde bulunmuşlardır muhtemelen. Darbeciler böylece, kutuplaşmadan hem siyasal hem de toplumsal destek elde edeceklerini varsaymış olmalılar.

Ancak hesap böyle yapıldıysa, her boyutu ile hüsranla sonuçlandı. Toplum ve siyaset, ender rastlanacak bir cephe reaksiyonu gösterdi. AK Parti sözcüleri ve seçmenleri cephenin ön safında açık bir direniş sergiledi, siyaset dünyası tümü ile mecliste direnişe katıldı, darbeyi desteklemesi beklenen ya da arzulanan kesimler ise darbeye açık destek vermedikleri gibi, kayıtsız kalarak direnişe destek verdi. Sonuçta toplumsal meselelerde işaretleri okurken, analizler ve yorumlar yaparken her daim hesaba katmamız gerekecek yeni bir yurttaşlık tutumu referansımız oluştu.

Demokrasi nöbetlerine katılanların motivasyonlarına, beklentilerine, tutumlarına ilişkin mevcut bilgilerimizle derinlikli bir tartışmaya girmek kolay değil. Ancak yine de sahaya çıkmak, gözlemler yapmak, katılımcılarla görüşmek bundan sonra yapılacak tartışmalar için değerli malzemeler sağlıyor. Çerçevelendirilmiş ve olgunlaşmış düşünceler olmasa da kendi gözlemlerimden birkaç notu buraya taşımak isterim.

İlk gözlemim şu oldu: Demokrasi nöbetlerinde gördüğüm kalabalık, özellikle görmezden gelmek ya da değersizleştirmek isteyenlerin arzu ettiği gibi homojen bir grup değil. Pek çok çeşitliliği içinde barındırıyor. Salt erkek olmadığı gibi baskın bir erkek çoğunluktan da oluşmuyor. Katılımcı kadınların tümü başörtülü değil ve başörtülü olmayan katılımcılara karşı dışlayıcı, ayrımcı tutum da gözlenmiyor. Merak edenler için, kalabalıktaki kadın dağılımı kabaca Türkiye gibi, %70 civarı başörtülü, %30 civarı başı açık. Öte yandan kalabalığın çoğunluğu AK Partili ama tümü değil. Ancak parti bayrakları ve flamalarına sık rastlanmıyor, hakim görüntü Türk Bayrağı.

Görüştüğüm ve gözlemlediğim katılımcıları kabaca üç grupta toplamanın mümkün olduğunu söyleyebilirim. En büyük grubu, aştıklarını düşündükleri karanlık geçmişin bir anda şimdiki zamanda kuvvetli bir ihtimale dönüştüğünü gören dindarlar oluşturuyor. Bu grubu en iyi tarif eden 60’lı yaşlarına yakın bir kadın oldu. Kısaca kendi geçmişinden söz etti, babasının iki erkek kardeşini okuttuğunu ama kendisini başörtüsü nedeniyle okutmadığını, bunun onu çok yaraladığını, şimdi iki kızı bir oğlu olduğunu, oğlunun 15 Temmuz gecesi yaralandığını ve hastanede olduğunu, kızlarından birinin üniversiteden yeni mezun olduğunu ve yüksek lisansa başlayacağını, diğerinin iki yıl önce mezun olup, özel sektörde işe başladığını, kendi tecrübesiyle karşılaştırdığında tüm bunların büyük kazanımlar olduğunu ve darbenin bunları ondan geri istediğini, bu yüzden 15 Temmuz gecesi ailesi ile sokağa çıktığını ve şimdi de bir yandan gündüzleri hastanede oğlunun yanına gittiğini, diğer yandan geceleri demokrasi nöbetine geldiğini anlattı. Bu grup demokrasi nöbetine katılanların ezici çoğunluğunu ve omurgasını oluşturuyor.

İkinci grubu oluşturanların ise ilki kadar güçlü ideolojik ve politik bağları olmayan ancak geçim kaygısı içinde olan bir grup olduğunu söylemek mümkün. Bu grubun temsilcileri hayatını ve refahını bir toplumsal ağın içinde olmaya borçlu olduğunu düşünüyor. Bu yüzden meydanda o toplumsal/siyasal ağın içinde görünmenin çalışma hayatının sürdürülebilirliğinin garantisi olduğuna inanıyor. 30’larının sonundaki bir küçük girişimci, sohbetimizin ilerleyen bir anında, ailesini belediyelerden aldığı küçük müteahhitlik işleriyle geçindirdiğini ve belediye yöneticilerinin kendisini orada görmesinin işlerinin devamı için gerekli olduğunu ifade ederek ve darbenin başarılı olması halinde bin bir zahmet ile kurduğu iş ilişkilerinin darmadağın olmasına, ailesini geçindiremeyecek duruma düşmesine yol açacağını söyleyerek, bu grubun en somutlaştığı hikayeyi vermiş oldu.

Üçüncü grubu idamcılar/intikamcılar olarak adlandırabiliriz. Genç, erkek ve kent yoksulu bir grup. Hiçbiri ile birebir konuşamadım. Sürekli grup halindeler, birlikte konuşuyorlar, içlerinden birinde düşünsel bir sapma belirdiği anda onu topluca klişelere boğarak yeniden raya oturtuyorlar. Çok öfkeliler ama öfkelerinin yöneldiği açık bir adres olduğu da söylenemez. Sık sık idam diyorlar ama kimin asılmasını istedikleri de çok belli değil. Bu grup gözlemlediğim kadarıyla en küçük grup. Ancak onları önemli yapan sayılarından ziyade geçtikleri ölüm eşiği. Hemen hepsi çatışmaların en içlerine kadar ilerlemiş, kendilerine açılan ateşin karşısına çıkmış, arkadaşlarını kaybetmiş, yaralılarını taşımış. Sabah olunca da askerlere saldırmış. “Ben de bir iki yumruk attım” diye anlatıyorlar. Darbe girişimi, bana kalırsa, Türkiye’ye en kötü miras olarak bu tecrübeyi bıraktı. Genç, erkek, kent yoksulu, ölme/öldürme eşiğini aşmış bir kitle. Şimdi derdimiz bu grubu linç kültürünü içselleştirmiş, kafa kesen IŞİD’çiler olarak işaretleyip lanetlemekten ziyade, onların bu travmayı nasıl atlatacağını ve kendilerine benzemeyenlere karşı duydukları öfkeyi nasıl yumuşatacağımızı bulmak olmalı. Aynı tartışmayı son bir yılda binlercesi hayatını kaybetmiş Kürt gençleri için yapmakta çok geç kaldık. Öncesinde konuşmadığımız gibi, hala aramızda bir sır gibi tutmaya devam ediyoruz. Bu sessizliğin bize neler kaybettirdiği malum.

Sahaya etraflıca tasarlanmış ve iyi yapılandırılmış çalışmalarla çıkmak bize pek çok başka kümenin varlığını, kümeler arası ilişki ağlarını ve tüm bunların toplumsal ve siyasal etkilerini gösterecektir. Türkiye siyasetinin, kamu yönetiminin, STK’ların, şirketlerin, uluslararası kuruluşların bu yeni toplumsal durumu anlamak üzere çalışmalar yapması ve yapılan çalışmaları desteklemesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde, bu tecrübeyi bilgiye dönüştüremeyiz ve spekülatif gözlemlerin sığ dünyasına teslim oluruz.

Artık öğrenmiş olmamız gerekir, spekülatif gözlemlere dayanarak ürettiğimiz politikalar her seferinde bizi yeni bir uçuruma sürüklüyor.

Bu yazı sivilsayfalar.org/ dan alınmıştır

70-Mehmet Ali Çalışkan

 

Mehmet Ali Çalışkan

Bursa’da iptal edilen DOSAB ÇED raporu 3 ay sonra yeniden onaylandı

Bursa’da şehir merkezine yapılmak istenen termik santrala karşı DOSAB’ta Termiğe Hayır Platformu’nun açtığı dava sonucu ilk ÇED raporu iptal edilmişti. 3 ay sonra hazırlanan ikinci ÇED raporu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylandı. DOSAB’ta Termiğe Hayır Platformu Bursalıları yeniden termik santrale karşı mücadeleye çağırdı.

İlki iptal edildi, ikinci ÇED onaylandı

Bursa’da şehir merkezinde kurulmak istenen ve daha önce Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu kararı iptal edilen kömürlü termik santral projesi için ikinci ÇED 0lumlu kararı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca onaylandı.

68

Demirtaş Organize Sanayi Bölgesi (DOSAB) yönetimi yaklaşık üç yıl önce bölgedeki fabrikaların buhar ihtiyacı ile elektrik ihtiyacını karşılamak amacıyla yılda yaklaşık 524 bin ton kömür yakılacak kömürlü termik santral kurmaya karar verdi.

Bursa’da şehir merkezinde kurulmak istenen kömürlü termik santral projesine karşı halk uzun süredir mücadele ediyor. DOSAB’ta Termiğe Hayır Platformu’nun açtığı dava sonucunda Bursa 2. İdare Mahkemesi 5 Mayıs’ta ÇED Olumlu kararı iptal edilmişti. İptal gerekçesinde “koruma bandı olmaması, yakınında konutların yer alması, ÇED raporunda belirtildiği gibi Bursa’daki hava kalitesini yüzde 80 oranında iyileştireceği iddiasının gerçek olmaması” gibi temel gerekçeler sunulmuştu.

DOSAB Termik Santraline Hayır Platformu herkesi yeni ÇED kararına karşı itiraz etmeye çağırıyor.

“Bursa birleşti DOSAB kaybetti” demiştik. Bursa kent merkezinin ortasına yapılması planlanan DOSAB Termik Santraline karşı onbinler sokağa dökülmüştü. Platform olarak sayısız etkinlik gerçekleştirmiş, her etkinliğimizde Bursa halkının güçlü desteğini almıştık. Platform üyelerimizle açtığımız davayı 5 Mayıs’ta kazanmış, ilk ÇED raporunu iptal ettirmiştik.

Bursa’da yüzbinlerin sesine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kulaklarını tıkadı. DOSAB’ın 2. ÇED dosyası Bakanlığa verdiği tarih üzerinden bir ay bile geçmeden “ÇED Olumlu” kararı verdi.

Şimdi itiraz zamanı. Şimdi halk olarak DOSAB termik santrale karşı duruşumuzu bir kez daha gösterme zamanı.

 

(Sendika.org, Kuzey Ormanları Savunması)

 

Çernobil kasabası Güneş Enerjisi Çiftliği ile kullanıma açılıyor

Sovyetler Birliği döneminde radyasyon kaçırmaya başlayarak büyük bir felakete neden olan ve 1000 km2 bir alandaki tüm insanların tahliye edilmesine neden olan, sayısız bebeğin mutasyona uğrayarak doğmasına ve on binlerce insanın yıllar sonra bile kanserden hayatını kaybetmesine neden olan Çernobil nükleer santralinin bulunduğu Çernobil bölgesi için yeni bir çözüm önerisi geldi.

A radioactive sign hangs on barbed wire outside a café in Pripyat.
A radioactive sign hangs on barbed wire outside a café in Pripyat.

Ukrayna’da yer alan nükleer santral, tüm dünyanın verdiği destekle ve çok zor şartlarla kontrol altına alınabilmiş, santralin üzerine yüz binlerce ton beton dökülmüş ve santralin içinde binlerce yıl boyunca yanıp radyasyon yaymaya devam edecek olan reaktörler beton yığınları altına gömülmüştü.

Çernobil’e Güneş Enerjisi

Ukrayna hükumeti çok uzun zamandır bu bölgenin kurtarılması için çalışma yapsa da ağır radyasyona maruz kalmış ve binlerce yıl boyunca yaşanamaz hale gelmiş olan bölge için çözüm bulunamıyordu. Şimdi ise devletin elinde yeni bir seçenek var. Ukrayna hükumeti bölgede 60 km2 genişliğinde dev bir güneş enerjisi çiftliği kurmayı planlıyor. Sadece eğitimli ve özel donanımlı teknisyenlerin üzerinde çalışacağı güneş enerjisi çiftliği, 1400 MW enerji üretebilecek.

Şu anda dünyadaki en büyük güneş enerjisi çiftliği 23 km2 alan kaplayan Longyangxia Dam Solar Park tesisi. Bu çiftlikten 850 MW gücünde elektrik elde edilebiliyor.

Çernobil’de yer alan altyapı, bu bölgeyi elektrik yatırımları için ideal hale getiriyor. Bölgede hiçbir yaşam alanı bulunmaması nedeniyle kurulacak tesisler için pahalı düzenlemeler yapılması gerekmiyor ve üretilen elektriği taşıyacak olan hatlar da halihazırda bölgede bulunuyor.

 

(CNN Türk)

Avusturya Başbakanı Kern: Türkiye ile müzakereler durdurulsun

Avusturya Başbakanı Christian Kern, AB’nin Türkiye ile yürüttüğü tam üyelik müzakerelerini durdurmasını istedi. Kern, müzakerelerin “diplomatik bir hayal” olduğunu savundu.

66

Avusturya Başbakanı Christian Kern, dün akşam televizyonu ORF’te katıldığı bir programda Türkiye ile ilgili açıklamalar yaptı. Türkiye ile yürütülen üyelik müzakelerinin “diplomatik bir hayal” olduğunu ve durdurdulması gerektiğini ileri süren Kern, “Üyeliğin gerçekleşmesi için demokratik standartların yeterli olmayacağını biliyoruz” şeklinde konuştu.

Aynı zamanda Türkiye ekonomisinin de Avrupa ortalamasının gerisinde olduğunu belirten Kern, Türkiye için üyeliğin zaman zamanda mümkün görünmediğini vurguladı. AB’nin Türkiye ile işbirliğini üyelikten farklı bir yöntemle düzenlenmesini isteyen Kern, “Alternatif bir konsepte ihtiyaç var” şeklinde konuştu.

16 Eylül’deki AB Zirvesin’nde konuyu tartışmaya açacağını belirten Kern, öte yandan Türkiye’nin güvenlik ve uyum politikaları açısından önemli bir ortak olduğunu da dile getirdi. IŞİD’le mücadelede de Türkiye’nin önem taşıdığına dikkat çeken Kern, AB’nin Ankara’daki hükümetin öfkesinden korkmaması gerektiğini söyledi. Kern, “Biz Türkiye karşısında ricacı değiliz. Biz büyük yatırımcılardan biriyiz. Türk turizmi bize bağımlı ve Batı’nın ekonomik açıkları finanse ettiğini unutmamalıyız” dedi.

“Türkiye AB’siz iflasa sürüklenir”

Avusturya Başbakanı Kern, Türkiye’nin AB’ye Türk vatandaşlarına ekim ayından itibaren vize muafiyeti sağlanmaması halinde, mülteci anlaşmasının iptal edileceği yönündeki ültimatomuna ilişkin de sert açıklamalar yapmıştı.

“Türkiye’nin bu tehditlerle bizim gözümüzü korkutmasına kesinlikle izin vermemeliyiz” diyen Kern, AB’nin Türkiye’ye muhtaç durumda olduğunu ancak Türkiye’nin de ekonomik olarak AB’ye ihtiyacı olduğunu savunmuştu. Kern, Türkiye’nin AB olmadan bir iflasa sürükleneceğini ve Türkiye’ye karşıtlık beslemediğini belirtmiş, “Erdoğan ve radikalleri eleştirdiğini; Türklerin önemli bir bölümünün Erdoğan tarafından rehin alındığını” söylemişti.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Alternatif Medya ve Yurttaş Haberciliği araştırması sonuçları açıklandı

Toplumsal Araştırma ve Eğitim Merkezi (TAREM) tarafından Nisan ayında başlatılan ve ülke çapında 1299 kişinin katıldığı ve 13 Temmuz’da İstanbul Nippon Otel’de düzenlenen toplantıyla ilk olarak kamuoyuyla paylaşılan “Alternatif Medya ve Yurttaş Haberciliği Aktif Takipçi-İzleyici Algı Araştırması”  31 Temmuz Pazar günü İMC TV‘de yayınlanan Medya Atlası programında da detaylı olarak masaya yatırıldı.

64

Amacı takipçilerin internet ve sosyal medya kullanım alışkanlıklarının belirlenmesi, yurttaş haberciliğinin nasıl tanımlandığı, bu mecraların ne oranda takip edildiği ve Yurttaş haberciliği odaklı mecralara yapılan desteklerin ölçülmesi ve seçim sonrasında bu mecraların takibindeki artış/azalışların belirlenmesi olarak belirtilen “Alternatif Medya ve Yurttaş Haberciliği Aktif Takipçi-İzleyici Algı Araştırması”nda araştırmaya katılanların sosyal medyayı hangi amaçla kullandıklarına yönelik soruya verilen yanıtlarda haber ve bilgi takibi ilk sırada yer alırken, haber ve bilgi paylaşımı ikinci sırada, aktivizm (siyasal ve sosyal hareketlere katılmak, takip etmek) ise üçüncü sırada geliyor.

65

Araştırma sonuçlarına göre takipçiler için Yurttaş haberciliği yüksek oranda (yüzde 66) gönüllü olarak yapılan habercilik olarak tarif edilmekte iken Hak odaklı habercilik (yüzde 54) ve aktivizm odaklı habercilik (yüzde 51) diğer üzerinde yüksek oranda hemfikir olunan tanımları oluşturuyor.

Alternatif Medya ve Yurttaş Haberciliği Aktif Takipçi-İzleyici Algı Araştırması’nın detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.

 

(dokuz8 Haber)

Dört eski bakana ‘FETÖ’ yöneticiliğinden suç duyurusu

Eski bakanlar Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Suat Kılıç ve Sadullah Ergin hakkında ‘FETÖ’ yöneticiliği iddiasıyla suç duyurusunda bulunuldu. Suç duyurusu dilekçesi savcılık tarafından kabul edildi.

60

Avukat Burak Bekiroğlu tarafından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilen dilekçede dört eski bakan hakkında ‘FETÖ’ yöneticiliği, silahlı terör örgütü ile fikir ve eylem birliği içerisinde örgütle irtibatlı olarak örgüt mensuplarını darbeye hazırlamak için devletin kademelerine yerleştirilmesini sağladıkları suçlamaları yer aldı.

Arınç’ın ‘FETÖ’ lideri Fethullah Güleni övdüğünü öne süren Bekiroğlu, dilekçesinde “Milli sırlarımızın FETÖ tarafından çalınması eyleminin kendi üzerinden gerçekleştirilmesine müsaade etmiş, bu şekilde kullanılmış olmasına rağmen her fırsatta eli kanlı silahlı terör örgütü liderini övmüş, ona laf getirtmemiştir” ifadelerini kullandı.

Ergin’in adalet bakanı oluğu dönemde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı yanılttığı öne sürülen dilekçede, Kılıç’ın spor bakanlığı döneminde ranttan ve yönetimden pay sahibi olabilmek için bu alana sızdığı iddia edildi.

Dilekçede eski milli eğitim bakanı Çelik’in de ortaöğretime geçiş sınavını 6, 7 ve 8’inci sınıflara yayarak öğrencileri ‘FETÖ’ ile bağlantılı dershanelere gitmek zorunda bıraktığı iddiasına yer verildi.

Darbe girişimindeki rolleri soruldu

Dilekçede dört eski bakanın ‘FETÖ’ ile bağlarının ortaya çıkması halinde ev ve iş yerlerinde arama yapılması ile cep telefonu ve suç aletlerine el konulmasını talep eden Bekioğlu, “Şüphelilerin 15 Temmuz terör saldırısında herhangi bir rolleri var mı, bunun tespiti gerekmektedir” dedi.

Bekiroğlu’nun dört eski bakan hakkında İstanbul Emniyet Müdürlüğü ve Meclis Araştırma Komisyonu’nun araştırma başlatmasını talep ettiği dilekçe, savcılık tarafından kabul edildi.

 

(Diken)

Sürdürülebilir tarımın önündeki engeller – Ali Ekber Yıldırım

Ali Ekber Yıldırım’ın bu yazısı www.tarimdunyasi.net sitesinden alındı

Bir çok tarım ürününde hasat dönemi yaşanıyor. Hasat demek sevinç demek,mutluluk demek. Aylarca süren çabanın,verilen emeğin karşılığının alınması demek.

Çiftçi hasatla elde ettiği ürünün geliri ile hem yaşamını sürdürecek hem de yeni ekim dönemine hazırlık yapacak,üretimini sürdürecek.

Son yıllarda çiftçiler hasat sevincini pek yaşayamıyor. Harman yerinde sevinç değil,endişe var. Tarımsal üretim sürdürülebilir olmaktan çıkıyor. Bunun bir çok nedeni var. Bu nedenlerden bazıları şöyle.

1- Türkiye’de tarımsal faaliyet için gerekli girdiler büyük oranda dışa bağımlı. Yani ithalatla karşılanıyor. Üretim yapan çiftçinin kullandığı temel girdilerin başında gübre ve mazot var. Türkiye, her ikisinde de dışa bağımlı. Dolayısıyla bu girdilerin fiyatını kontrol etme şansı yok. Dışa bağımlılığın yanı sıra özellikle mazotta çok yüksek vergi yükü nedeniyle çiftçimiz dünyamın en pahallı mazotu ile üretim yapmak zorunda kalıyor. Devletin verdiği gübre ve mazot desteği yetersiz.Maliyetleri düşürücü bir etkisi yok. Tarımda kullanılan mazotta en azından Özel Tüketim Vergisi(ÖTV) kaldırılsa çiftçi rahat bir nefes alır. Gübre ve yemde katma değer vergisinin kaldırılmasının çiftçiye bir yararı olmadığını fiyat artışlarıyla bu indirimin çiftçiye yansımadığı biliniyor. Dolayısıyla bitkisel üretim yapanlar için gübre, mazot, tohum ve ilaç, hayvancılık yapanlar için yem başta olmak üzere diğer girdi maliyetleri çok yüksek.

2- Girdi fiyatlarındaki artış oransal olarak ürün fiyatına yansıtılamıyor. Devletin Toprak Mahsulleri Ofisi aracılığıyla fiyatını açıkladığı hububat, mısır, çeltik veya Çaykur’un fiyat açıkladığı çayda fiyat artışı genellikle enflasyon oranında yapılıyor. Fakat, girdi fiyatları enflasyondan daha çok artınca çiftçi zarar görüyor. Hayvancılık açısından bakılınca çiğ süt referans fiyatı 24 aydır artırılmıyor. Piyasada referans fiyatın altında süt alınıyor. Maliyet yüksek ürün fiyatı düşük olunca üretici zarar ediyor, hasat sevinci yaşayamıyor.

3- Ekonomik gücü olmayan çiftçi genellikle borçlanarak, kredi kullanarak üretim yapıyor. Ödeme takvimini, taksidini de hasat dönemine uygun olarak belirliyor. Fakat, iklim koşulları,ürün fiyatı veya diğer sorunlar nedeniyle üründen beklediği geliri elde edemeyince kredisini veya borcunu ödemekte zorlanıyor. Borcunu erteleme yoluna gidiyor ve bir sonraki yıl üretimde tehlikeye giriyor.

4- Doğa koşullarının etkili olduğu tarımsal üretimde, iklim değişikliğine bağlı olarak hemen her yıl bir veya bir kaç doğal afet yaşanıyor. Dolu,don,fırtına,aşırı yağış,kuraklık gibi bir çok felaketle karşı karşıya kalan çiftçi, sigorta yaptırmadıysa hasat sevinci kursağında kalıyor. Beklediği ürünü alamadığı için yaşamını sürdürmekte bile zorlanıyor. Yine bir borç sarmalına giriyor. Ya da sektörden çıkıyor.

5- Hasat döneminin en önemli sorunlarından birisi de işçilik. Kırsal nüfus her geçen yıl yaşlanıyor. Kırsalda yaşlı ve verimsizleşen nüfus yaşıyor.Gençler tarımdan kaçıyor. Bu sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da en önemli sorunu. Dünya genelinde, gençler tarımdan uzaklaşıyor. Tarımda çalışmayı,üretim yapmayı tercih etmiyor. Bunun için ülkeler bazı programları, destekleri devreye sokarak tarımı gençler için cazip hale getirmeye çalışıyor. Gençlere ilave destek ve teşvikler sağlanıyor.Türkiye’de de bu yıl başlatılan genç çiftçilere yönelik 30 bin liraya kadar hibe desteği bu anlamda çok önemli. Ülkede işsizlik önemli bir sorun olsa da tarımda hasat dönemi için işçi bulmak kolay değil. Çalışma döneminin kısa,çalışanlar açısından ücretin düşük,sosyal hakların ve çalışma ortamının,barınma koşullarının yetersiz olması tarım işçisi bulmayı zorlaştırıyor. İster küçük ister büyük olsun bir çok çiftçi ürün hasadını yapmak için işçi bulmakta zorlandığını söylüyor. Bir kaç yıldan bu yana iç savaştan kaçan Suriyeli göçmenler tarımda işçi olarak çalıştırılıyor. Ancak, göçmenlerin bu konuda deneyimsiz ve eğitimsiz olması ayrıca sorun yaratıyor.

6- Tarımsal üretimde yüksek girdi fiyatları, işçilik sorunu ve benzer bir çok sıkıntı üretim deseninin de değişmesine neden oluyor. Çiftçi, daha az maliyetli, daha az işçilik isteyen ürünlere yöneliyor. Yani pamuk yerine mısır ekiyor. Mercimek, nohut, fasulye yerine buğday, arpa gibi makineli hasada uygun ürünlere yöneliyor. Pamuk ve bakliyat ürünlerindeki ithalatın artmasının bir nedeni de budur. Fakat, meyvecilikte, fındıkta ve diğer bazı ürünlerde böyle bir seçenek yok.

7- Tarımdaki bir başka önemli sorun ise bilinçsiz makine kullanımı. Hasat veya ekim için ihtiyacın çok üstünde güçte ve kapasitede traktör ve makine alan çiftçi, genellikle kredi ile aldığı bu makine ve ekipmanları verimli kullanamıyor. Ortak makine kullanımının teşvik edilerek gereksiz makine ve ekipman kullanımı azaltılarak maliyetlerin düşürülmesi sağlanmalı.

Özetle, tarımda hasat dönemi bayram tadında değil, endişe ve kaygıyla yaşanıyor. Tarımda sürdürülebilir üretim için maliyetlerin mutlaka düşürülmesi gerekir. İşçilik sorununa çare bulunmalı. Çiftçinin yaşamını ve üretimi sürdürecek geliri elde edecek ortamın sağlanması gerekiyor. Ancak o zaman sürdürülebilir üretim yapılabilir. Bu yoğun hasat döneminde ürününüz bereketli,kazancınız bol olsun.

Ali Ekber Yıldırım – www.tarimdunyasi.net28.Ali-Ekber-Yıldırım

 

Türkiyeli yeşillerden Avrupa Yeşilleri’ne darbe girişimiyle ilgili mektup

Türkiye Yeşilleri’nden bir grup, 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili olarak Avrupa Yeşilleri’ne bir mektup göndererek son durumu değerlendirdi ve çözüm önerilerini iletti.

Bir grup yeşil adına Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eski eş sözcüsü Sevil Turan, eski Yeşiller Partisi eşsözcülerinden Ümit Şahin, her iki partide Türkiye ve Avrupa Yeşilleri arasındaki ilişkiler sekreteryasını uzun yıllar boyunca yürüten Ahmet Atıl Aşıcı, Genç Yeşiller’den Özgecan Kara ve Yeşil Düşünce Derneği’nden Sevgi Mutlu‘nun imzalarıyla gönderilen mektupta, 15 Temmuz öncülüğünü Gülen cemaatinin yaptığı kanlı bir darbe girişimi olarak kınanıyor ve bazı  yeşillerin de aralarında bulunduğu Avrupalı politikacıların süreçle ilgili yaklaşımları eleştirilerek çözüm yolunun Türkiye’nin AB adaylık sürecinin korunması ve güçlendirilmesi olduğu belirtiliyor.

facebook-logoMektupta darbe girişimi sonrası yaşanan insan hakları ve hukuk ihlalleri ile HDP’nin dışlanması da eleştiriliyor ve darbelerle mücadelenin barış ve demokrasi yolu ile olması gerektiği değerlendirmesi yapılıyor.

Yeşiller tarafından Avrupa Yeşiller Partisi ve Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu’na gönderilen mektubun tam metni şöyle:

TÜRKİYE YEŞİLLERİ’NDEN DARBE GİRİŞİMİ DEĞERLENDİRMESİ

Türkiye kanlı bir darbe girişimi atlatmıştır. 15 Temmuz gecesi ordu içinde cunta oluşturarak silahlı kalkışmada bulunan ve aralarında çok sayıda yüksek rütbeli subayın da bulunduğu azımsanmayacak sayıdaki askeri güçler stratejik hedefleri ele geçirmek için güç kullanmıştır. Darbeciler başta parlamento olmak üzere çok sayıda kuruma uçak ve helikopterlerle saldırmış, Cumhurbaşkanı’nı öldürmek için operasyon düzenlemiş, darbeyi engellemek için sokaklara çıkan, meydanları dolduran, tankların karşısına dikilen insanların üzerine ağır silahlarla ateş açarak 173’ü sivil olmak üzere 240 kişinin ölümüne yol açmış, Ankara ve İstanbul’da savaş uçaklarını alçaktan uçurarak insanları korku ve paniğe sürüklemiştir. Buna rağmen darbe girişimi halkın direnişi, siyasi iktidar, muhalefet partileri, sivil toplum örgütleri ve basının ortak tavır alarak karşı koyması sayesinde başarısız olmuştur. Bu Türkiye tarihinde bir ilktir.

Darbe girişiminin tüm demokrasi güçleri tarafından püskürtülmesi demokrasi için umutlarımızı canlı tutuyor. Darbe girişiminin hemen ardından mecliste grubu bulunan tüm siyasi partilerin (AKPi, CHP, HDP ve MHP) parlamentoyu toplayarak darbeye karşı ortak bir metne imza atması ise birliktelik yönünde umutlandırıcı bir adımdır.

Bu krizden özlemini duyduğumuz demokrasi doğrultusunda çıkmak için bir fırsat bulunduğuna inanmak istiyoruz.

Darbe girişiminin bir numaralı sorumlusu olduğu anlaşılan (ancak bu girişime tek başına kalkışmadığı da görülen) Gülen Cemaati’nin, geçmişte yapılan tüm uyarılara rağmen ordu, emniyet, yargı gibi hassas kurumlarda örgütlenmesine AKP Hükümeti göz yummuş ve hatta yardımcı olmuştur. Bu cemaat bir suç örgütü gibi davranarak haksız atamalar yapmak, sınav sorularını çalıp istediği okul ve kurumlara taraftarlarını yerleştirmek, askeri okullarda, orduda ve sivil bürokrasi içinde kendilerinden olmayanları temizlenmek için yıldırma ve karalama kampanyaları yürütmek, geçmişteki darbe iddialarıyla ilgili davalarda polis ve yargı içindeki üyeleri aracılığıyla sahte deliller üreterek adalete engel olmak ve kendilerine rakip gördükleri isimlerin tutuklanmasını sağlayarak saf dışı etmek gibi yöntemlerle kadroları kendi mensuplarıyla doldurmuştur. Devlet içinde örgütlenen bu grubun kontrolu bu düzeyde ele geçirmiş olduğuna dair uyarılar siyasi iktidar tarafından yeterince dikkate alınmamıştır. Darbe girişimine kadar geçen sürede açılan kimi soruşturmaların da etkisiz kaldığı anlaşılmaktadır. Sonuçta bu grup kimsenin beklemediği bir darbe girişimine öncülük etmiş, bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanması da ülkeyi daha ağır bir bunalıma sürüklenmekten kurtarmıştır.

Şimdi darbecilerin yargılanması ve bu illegal cemaat yapılanmasının askeri ve sivil bürokrasiden bir an önce temizlenmesi Türkiye gündeminin en ön sıralarında yer alıyor. Darbe tehdidinin tamamen bertaraf edilebilmesi için hassas kurumlarda yapılanmış ve darbe girişiminin hazırlık ve organizasyonunda görev almış tüm sorumluların tespit edilip yargılanmaları ve cezalandırılmaları zorunludur. Ancak olağanüstü hal (OHAL) ilanı ve OHAL sonrası çıkarılan ölçüsüz, asıl amacının dışına taşacağı ve keyfi olarak kullanılabileceği anlaşılan kanun hükmünde kararnameler (KHK) bu süreçte yaşananların bir kısmını hukuksuz ve kabul edilemez bir uygulamalara dönüştürmektedir. Ardı ardına yayınlanan KHK’lerle darbe girişiminin önlenmesi ve devletin kurumlarındaki darbenin uzantılarının temizlenmesi amacını aşan, hukuk güvenliğinin ortadan kalktığı bir dönem yaşıyoruz.

Darbe girişimi sonrası hükümet Gülen Cemaati’yle bağı olduğunu düşündüğü dikkati çekecek kadar çok sayıda memuru gözaltına almış, soruşturma sürecinde görevde kalmasının sorunlar doğurabileceği düşüncesiyle birçoğunu görevden uzaklaştırmıştır. Ancak bu arada aralarında gazetecilerin, yazarların, akademisyenlerin olduğu çok sayıda kişi de adları bir şekilde Gülen Cemaati ile ilişkilendirilip gözaltına alınmaya başlamıştır. Cemaatle bağlantısı olan veya olduğundan şüphe edilen üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, gazeteler ve televizyonlar tek bir karanameyle bir günde kapatılmıştır. Girişilen operasyon Gülen Cemaati’ne yakın okullarda çalışmak gibi sebeplerle gruba yakın olmak dışında darbe girişimiyle doğrudan bir ilgisi olduğu söylenemeyecek ve aralarında öğretmenler, alt kademelerdeki memurlar, sivil toplum çalışanları da olan binlerce sivil yurttaşın, açığa alındığı, işsiz bırakıldığı ve mağdur edildiği bir noktaya taşınmaya başlamıştır. Bu kişiler arasında geçmişte cemaatin işlediği suçlar ve hak ihlalleriyle bağlantısı olanlar varsa, bunların suç ve cezanın şahsiliği ilkesine dayanarak ve savunma hakları kısıtlanmadan, adil yargılanma ilkesine uygun olarak tek tek soruşturulması ve suçlarının kanıtlanması gerekir. Toptancı bir yaklaşımla on binlerce kişinin sorgusuz sualsiz mahkum edilmesine  karşı çıkıyoruz. Şimdi tüm Devlet kurumlarının acilen yeniden yapılanmaya gitmesi kaçınılmaz görünüyor. Bu yeniden yapılanmanın eskiden olduğu gibi yöneticilerin iki dudağının arasında, keyfi ve politik kaygılarla değil, kurumların demokratik işleyişine ve evrensel kurallara riayet eden, liyakata ve insan haklarına dayalı bir şekilde yapılmasını sağlamak için bütün sivil toplum örgütlerinin ve yurttaşların takipçi olması gerekiyor. En önemlisi de Türkiye bir an önce KHK’lerle yönetilen OHAL rejiminden çıkarılmalı, demokratik siyaset etkin kılınmalı, TBMM çalıştırılmalı,  hukukun üstünlüğü sağlanmalıdır.

Darbecilere yönelik operasyonlar sırasında evrensel insan hakları ve hukuk kurallarına uyulmamasından ve bu durumun fırsat olarak görülüp operasyonların tüm muhalif grupları baskı altına alabilecek bir cadı avına dönüştürülmesinden kaygılıyız. Ayrıca darbe girişiminin bastırılmasının ardından teslim olan askerlerin kalabalıklar tarafından linç edilmeye çalışılması, aralarından ölenlerin cenazelerinin mezar yeri verilmeyerek, namazları kılınmayarak ortada bırakılması, yakalanan zanlılara işkence yapılması gibi ağır hak ihlalleri hiçbir gerekçeyle kabul edilemez. OHAL ilanıyla avukat bulundurma kuralının ve dolayısıyla savunma hakkının ihlal edildiği 30 güne çıkarılan uzun gözaltı süreleri işkence ihtimalini artırmaktadır. Bu nedenle işkence ve diğer hak ihlali iddialarının ciddiye alınması ve gözaltı yerlerinin bağımsız kuruluşlarca denetlenmesine izin verilmesi gerekir. Darbe girişimi sonrasında halkın meydanları doldurmaya devam etmesi için hükumet tarafından yapılan çağrıların toplumsal barışa hizmet etmeyen bir söylemin yaygınlaşması riski yaratmasından da rahatsızız. Devam eden gösteriler halkın demokrasiye sahip çıkmaya devam ettiğinin gösterilmesi ve darbeciler tarafından öldürülenlerin anılması için olumludur. Ancak gerek hükumet tarafından kullanılan dil, gerekse meydanlardaki laikliğe aykırı ve aşırı milliyetçi politik söylem ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı olmaya devam etmektedir. Daha fazla milliyetçilik, daha fazla dinsel köktencilik, daha fazla kişi kültü demokrasiye değil, yıllardır tesis edilmeye çalışılan otoriter tek adam rejiminin güçlenmesine hizmet eder.

Ayrıca bu ortamda popülist kaygılarla da olsa AKP iktidarı tarafından inatla gündemde tutulan idam cezasının geri getirilmesi ve bireysel silahlanmanın özendirilmesi tartışmalarından son derece rahatsızız. İdam cezasının geri getirilmesi Türkiye’nin son yıllardaki en önemli demokratik kazanımlarını tek kalemde ortadan kaldırmaya neden olur. Hükumetin kendisine bağlı sivil bir milis güç oluşturmaya çalıştığına dair bir izlenim de toplumsal barışa hizmet etmez.

Ancak darbe girişimin ardından yürütülen operasyonlardaki bu tür ihlaller ve kaygılar nedeniyle özellikle Avrupa’da dile getirildiğini gördüğümüz, Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinden dışlanması ve Türkiye’nin AB katılım müzakerelerinin dondurulması gibi önerilerden de aynı ölçüde rahatsızız.

Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları mücadelesinde Avrupa Birliği’yle müzakere sürecinde üretilen politikaların ve çıkartılan yasaların rolü unutulmamalıdır. Başta idam cezasının kaldırılması, işkenceyle mücadele edilmesi, hak arama yollarının genişletilmesi olmak üzere pek çok kazanım AB müzakere sürecinde parlamentodan geçen demokrasi paketlerinin ürünüdür. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerinin dondurulması veya iptal edilmesinin kimseye  bir fayda sağlamayacağı ortadadır.

Türkiye’de demokrasinin yeniden inşası ve istikrar kazanması için Avrupa kriterlerini zorunlu görüyoruz. Bu aynı zamanda Avrupa’da demokrasinin ve siyasi istikrarın da anahtarıdır. Avrupa’nın yaşadığı mülteci krizi başta olmak üzere pek çok sorun Türkiye’de demokrasinin tahribiyle yakından ilişkilidir. Bu nedenle Avrupa Birliği ile ilişkilerin şimdi yeni bir başlangıç ruhuyla canlandırılmasını gerekli görüyoruz. Türkiye ile AB arasındaki üyelik görüşmelerine ara verilmesini değil, tam tersine hızlandırılmasını ve süratle sonuca doğru ilerletilmesini talep ediyoruz. Bu amaçla hem Türkiye hükümetini, hem de Avrupa Birliği’ni ve AB ülkelerindeki siyasi partileri ve politikacıları acilen Türkiye’nin AB sürecini canlandırmak için harekete geçmeye çağırıyoruz.

Avrupalı liderlerin haklı olarak yaptıkları uyarıların Türkiye’de AB karşıtı bir hava yaratacak şekilde yansıtılmasından kaygılıyız. Avrupa’daki politik çevrelerin ve sivil toplumun bu süreçte bir yandan insan haklarının ve evrensel hukuk kurallarının çiğnenmemesi için uyarılarını sürdürürken, bir yanda da hızla demokrasiye dönüş için Türkiye’ye çağrıda bulunması ve desteğini sürdürmesi, bütün siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ve hükümetle diyalog halinde olması siyasetin olduğu kadar dostluğun da bir gereğidir. Tam da bugün Avrupa’nın, Avrupalı liderlerin darbecileri desteklediği izlenimi verecek tutumlardan kaçınmak gerekir. Darbe girişimini önlemek için meydanlara çıkan halkın yanında demokrasi mücadelesini beraberce daha iyiye götürmek için çabalamak gerekir.

Türkiye’nin Batı dünyasından koparılıp yalnızlığa mahkum edilmesi ne Türkiyeli demokratik güçlerin ne de Avrupa’nın yararına olacaktır. Türkiye’yi demokrasi ve hak mücadelelerinde geriye götürecektir. Avrupa Yeşilleri her zaman Türkiye’nin Avrupa’nın bir parçası olduğunu en yüksek sesle dillendirmiş ve en zor zamanlarında bile Türkiye’nin yanında olduğunu göstermiştir. Avrupa Yeşilleri’nden de beklentimiz içinden geçtiğimiz bu olağanüstü dönemi daha iyi anlamaya çalışmaları, Türkiye’nin Avrupa demokrasi normlarından daha fazla uzaklaşmasını engelleyecek şekilde işbirliği ve destek önermeleri olacaktır.

Parlamentoda milletvekili sayısı olarak üçüncü büyük parti olan ve darbe girişiminin ardından diğer partilerle birlikte darbeye karşı ortak metne imza atan HDP’nin parlamentoda grubu bulunan parti liderlerinin Cumhurbaşkanı’nı ziyaretine davet edilmemesi ve dışlanması ise başka bir tehlikeye işaret etmektedir. 15 Temmuz gecesinden bu yana diğer partiler gibi darbe girişimine karşı çıkan ve en önemli amacı barış sürecinin yeniden başlatılması olan HDP’nin siyaset dışına itilmesi demokrasiye ve toplumsal barışa hizmet etmez. Kutuplaştırmanın, toplumdaki bazı kesimleri düşman ilan etmenin nelere yol açtığını gördük. Normalleşme için bugün ihtiyacımız olan AB sürecinin yeniden canlandırılması kadar silahları susturmak ve Kürt sorununun çözümünde sivil, demokratik siyasetin önünü açmaktır. Bu amaçla ilk iş olarak HDP’li vekilleri parlamentodan atmayı amaçlayan dokunulmazlıkların kaldırılması kararının iptal edilmesini, 28 Şubat 2015 Dolmabahçe mutabakarına geri dönülmesini ve müzakere sürecinin yeniden başlatılmasını talep ediyoruz. Kürt siyasi hareketi de savaş ve şiddet yoluyla hiçbir sorunun çözülmeyeceğini ve silahların susturulması gereğini yüksek sesle dile getirmeye devam etmelidir. Avrupa siyasi çevreleri de Türkiye’de savaşın bitmesi, silahların susması ve Kürt sorununda şiddetsiz demokratik çözüm için ellerinden geleni yapmalıdır.

Yeniden darbe tehdidiyle karşılaşmamak için bir yandan yaşadığımız bütün önceki darbelere karşı çıktığımız gibi 15 Temmuz’da yaşadığımız kanlı darbe girişimini de lanetlemeye, öte yandan ise Türkiye’nin kalıcı demokrasiye kavuşması, parlamenter sistemin yaşaması, AB perspektifinin korunması, barışın sağlanması ve evrensel insan hakları ve hukuk kurallarına işlerlik kazandırılması yolunda çaba göstermeye ve uyarılarda bulunmaya devam edeceğiz.

Ahmet Atıl Aşıcı, Özgecan Kara, Sevgi Mutlu, Sevil Turan, Ümit Şahin
Türkiye Yeşilleri’nden bir grup adına

(Yeşil Gazete)

Akkuyu Nükleer Santrali – Arif Ali Cangı

Bu yazı haberekspres.com.tr/ den alınmıştır

Darbe girişimi, ardından Olağanüstü Hal (OHAL) ilanı, kanun hükmünde kararnameler, gerçekten olağandışı bir dönem yaşıyoruz. Geçen iki haftanın yazısını yaşanan günlere ayırmıştım, daha yazacak çok şey var ama ben bu hafta verdiğim sözü yerine getireceğim, Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) projesini ve bu projeye verilen ÇED olumlu belgesinin iptali davasında 11 Temmuz’da yapılan keşfi yazacağım.

Akkuyu NGS bahsine girmeden önce OHAL’li günlere ilişkin birkaç not düşmekte yarar var. Yayımlanan KHK’lerle pek çok hak ve özgürlük kısıtlanmış durumda, bunun yanı sıra sağlıklı çevrede yaşama hakkının da ihlali sonucunu doğuracak hükümet açıklamaları ve uygulamaları ile karşı karşıyayız. Önce Çevre ve Şehircilik Bakanı, “Yatırımcılar için en önemli unsurun zaman olduğunu biliyoruz. Bu anlamda yatırımların önünün açılması için ÇED sürecini hızlandıracağız” açıklamasını yaptı, ardından Çevre ve Şehircilik İzmir İl Müdürlüğü’nün web sitesinde yayınlanan 21 Temmuz tarihli duyurularda İzmir Valiliği’nin çevreye olumsuz etkileri olabilecek 9 projeye birden çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir kararı verdiği duyuruldu. Bakanın açıklaması, hemen ardından gelen İzmir Valiliği’nin 9 adet ÇED gerekli değildir kararı, bir anda “OHAL’le çevre koruma hukuku daha da aşındırılıyor mu” kaygısı yarattı. Bakanın açıklamaları ve İzmir Valiliği’nin aynı gün verilen ÇED gerekli değildir kararları dışında çevre korumaya ilişkin KHK düzenlemesi henüz yok. Şimdiden söyleyelim çevre hukukunu aşındıracak bir KHK düzenlemesi yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını düzenleyen Anayasa’nın 17. maddesine, sağlıklı çevrede yaşama hakkını güvence altına alan ve vatandaşa ve devlete çevreyi koruma ödevi yükleyen 56. maddesine açıkça aykırı olur.

Akkuyu Nükleer Santral keşfi projesinin ÇED raporunun yer seçimi itibariyle keşifle denetlenmesi, konunun uzmanları tarafından ÇED raporundaki verilerin ve önlemlerin bilimsel olarak denetlenmesi açısından önemliydi.

Keşif öncesinde, biraz sorun olsa da 17 ayrı dava dosyasının hazır olan davacıları, davacı avukatları, davacı kurum temsilcileri keşif mahalline girebildi. Özel güvenlik bölgesi ile kamuoyundan gizlenen nükleer santral sahası keşif sayesinde kısmen de olsa kamuoyu denetimine açılmış oldu. Santralin büyük bölümü koylar doldurulmak suretiyle oluşan alanda kurulacak; sahada doldurma işleri devam ediyor, kurulacak dört ayrı reaktörün yerleri numara levhaları ile işaretlenmiş. Akdeniz foklarının üreme alanı olan adacığın hemen yakınında, denizi, koyları ile bu eşsiz doğal alana Türkiye için, Akdeniz için, dünya için, yaşam için büyük risk yaratacak nükleer santral nasıl kurulur, akıl alır gibi değil.

Özensiz proje, özensiz keşif

Keşifte nükleer santral projesine yol açan Türkiye-Rusya arasında imzalanan anlaşma ile ÇED raporuna dair teknik ve hukuki itirazların tamamı davayı gören Danıştay 14. Dairesi naip hâkimi ve seçilen 15 kişilik bilirkişi heyetine anlatıldı. Yaklaşık dört saati forum şeklinde tartışmaların yapıldığı keşif 12 saat sürdü. Keşifte Türkiye Barolar Birliği (TBB)’nin uzmanı olarak ABD’den gelen tanınmış nükleer fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç tarafından hazırlanan 54 sayfalık uzman görüşü sunuldu, bilirkişi raporunda cevaplanması istenen sorular yöneltildi. Ortaya çıkan belirsizlikler ve gerçekler satır başlarıyla şöyle:

Ø Türkiye-Rusya Nükleer Enerji Transferi Anlaşması yapılan işin bir teknoloji transferi olduğuna dair güvence vermiyor.

Ø Fukuşima felaketinden sonra Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun koordinatörlüğünde nükleer santrali olan ülkelere uygulanan nükleer enerji santral stres testi programından geçer not alamayan Rusya’nın yapacağı santralin güven vermediği

Ø Türkiye ile Rusya’nın ayrı uluslararası sözleşmelere taraf olması, farklı hukuk sistemleri olmasının olası bir kazada zarar sorumluluğunun kime ait olacağının belirsiz olduğu,

Ø ABD-Ulusal Los Almos Nükleer Araştırma Merkezi’nin Ağustos/1981’de yayınladığı rapora göre “askeri ve sivil nükleer reaktör programları arasında teknik bir sınır yok”, buna karşın Akkuyu NGS’nin salt enerji teminine yönelik bir yatırım olacağına ilişkin resmi bir taahhüdün bulunmadığı,

Ø Kurulması planlanan VVER-1200 tipi reaktörlerin hiç sınanmadığı, bu tip reaktörlerin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu kriterlerine uygun olmadığı,

Ø ÇED raporundaki kurulacak 4 ünite için öngörülen radyoaktif gaz yayılımı verilerinin bilinen emisyon bulgularına uygun olmadığı, reaktörlerde çevreye salınacağı bilinen Trityum (H-3) ve Karbon (C-14) izotopuna envanterde yer verilmediği,

Ø Kurulacak 4 reaktörden çıkacak radyoaktif atık miktarlarına, radyoaktif yakıt ve kullanılmış nükleer yakıtın ne şekilde bertaraf edileceğine ilişkin ÇED raporunda yeterli ve doğru bilgilerin olmadığı,

Ø Kullanılmış atık yakıtların ve diğer atıkların nasıl ve ne kadar süre santral sahasında tutulacağının ÇED Raporunda belli olmadığı, bu belirsizliğin bölgeyi nükleer atık çöplüğü haline getirebileceği,

Ø Akkuyu nükleer güç santrali soğutma suyu modellemesinde, Akdeniz’den çekilecek su miktarı, deşarj edilecek soğutma suyunun sıcaklığı ve kimyasal özelliği sonucu Doğu Akdeniz Sualtı Hayatı üzerinde yaratacağı etkilerin yeteri derecede incelenmediği.

Davanın taraflarının sunumlarının ardından reaktörlerin kurulacağı nükleer ada, doldurulacak koylar, denizden su alınacak ve sistemden geçecek suyun deşarj edileceği saha, en az 10 yıl süreyle atıkların muhafaza edileceği geçici atık depolama alanı gibi belli başlı bölgeler gezildi ve incelemelerde bulunuldu. Sahada yapılan incelemeden sonra keşfin tutanağa bağlanması aşamasında tutanak krizi yaşandı. Bütün gün yapılan keşif sırasında sunulan talepler, itirazlar, savunmalar ve yapılan işlemlerin hiçbirisi tutanağa geçirilmedi. Önceden hazırlanmış, matbu tutanağın imzalanmasının istenmesi, tartışmalara yol açtı. Sonunda itiraz-i kayıtlarla tutanak imzalandı; EGEÇEP, Sinop Çevre Dostları Derneği, Ertuğrul Kürkçü, Melda Onur, Beyza Üstün, Sebahat Tuncel, Ali Osman Karababa ve bir grup yurttaşın dosyası ile Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin dosyasında ise matbu tutanak imzalanmadı.

Bir başka not; bilirkişilere yapılan itirazlara ilişkin karar taraflara tebliğ edilmeden keşif yapıldı, bilirkişiler huzurda değil keşif mahalline gelmeden önce davanın tarafları olmadan otelde yemin ettiler. Kısacası keşif de projesi gibi özensiz, pek çok hukuk kuralı ihlali ile yapıldı. Bir şekilde bu dava sonuçlanacak ancak Akkuyu NGS projesi sadece davaya havale edilecek bir mesele değildir. Sürekli gündemde kalması gereken bir konu, sesimizi yükseltirsek, direnmeye devam edersek, direnişi yaygınlaştırırsak nükleer santral kurulamaz. Çocuklarımıza karşı en önemli ödevlerimizden birisi budur.

Bu yazı haberekspres.com.tr/ den alınmıştır

58-Arif-Ali-Cangı

 

 

Arif Ali Cangı

[Yeşil İşler] SGDD-ASAM Proje Koordinatörü arıyor

Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği (SGDD-ASAM), yürüteceği yeni projelerin koordinasyonundan sorumlu olacak Proje Koordinatörü arıyor.

56

Ankara’da ve tam gün çalışacak Proje Koordinatörü’nün Projeler konusunda en az 5 yıl deneyime sahip olması ve Üniversitelerin Sosyal Bilimler, İktisadi İdari Bilimler, Hukuk Fakültesi, Eğitim bölümlerinden mezun veya bu alanlarda (Sosyoloji, Psikoloji, Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler İktisat, İşletme, vb.) yüksek lisans derecesine sahip olması gerekiyor.

Proje Koordinatörü pozisyonu için aranan genel nitelikler ile iş tanımı hakkında detay bilgi almak isteyenler SGDD-ASAM’ın web sitesine göz atabilir.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)