Ana Sayfa Blog Sayfa 3343

[FotoÖykü] Bebeğin uykusuna yatmak – Ferhan Şaylıman

Rüyamda uyuyormuşum.

Uzaktan kendime bakıyorum biraz şaşkın, biraz hayran.

Adam yanındaki bebekle öyle güzel uyuyor ki, ben ve o gerçek hayata gözlerimizi açtığımızda rüya silinip gitmesin düşüncesiyle fotoğraflarını çekiyorum.

37

 

Sonra bebeğin yanında uyuyan kendimle konuşuyorum.

Saçın sakalın ağardı, şimdiye kadar hiç böyle güzel bir rüya gördün mü diye merakla soruyorum ilk olarak.

Bebeğin uykusundaki ben düşünüyor, sanki konuşursa rüya sona erecekmişçesine tedirgin. Sesinden hemen anlıyorum bunu. Hayır, böyle bir rüya anımsamıyor. Çocukluğunda gördükleri dışında yetişkinliğe ermeye başladığı dönemlerle beraber hep bir karanlığa yummuş gözlerini. Bildiğiniz karanlık. Siyahla yatıp, siyahla kalkılan ışıksız uykular. Deliksiz uyuduğu geceler de bile, uykularının perdeleri aydınlık rüyalara sımsıkı kapalı bir hayat.

Bunun nedenini soruyorum, bir de sürekli siyaha yatmaktan sıkılıp sıkılmadığını.

Ben yanıt vermeden önce, yanağına yaslanan bebeğin başını, saçlarının ipeksi dokunuşlarını biraz daha hissetmek için onu uyandırmamaya özen göstererek okşuyor, süt kokusunu içine çekiyor. İkimiz de fısıltıyla konuştuğumuzdan bu defa zor duyuyorum söylediklerini. Kulaklarımı işaret ederek anlayamadığımı belirtmeye çalışıyorum. Diyor ki, insan bilmediği bir güzelliğin yokluğunu anlayamaz ki. Bilmek için onun tanımak ve öğrenmek gerek. Bu rüya bana hayatın armağanı. Onun sıcaklığını hissettikçe, kokusunu içime çektikçe geçmişte görmediğim bütün rüyaların acısını çıkardım. İçimin kiri, pası aktı. Kanayan yaralarıma merhem sürüldü. Soruna gelince: Rüyasız uykularımın nedeni yaşadıklarımız. İnsana insanlığını unutturanlarla boğuşarak geçen günlerin bir sonucu rüyasız uykular. Arada gördüğüm karabasanları rüyadan saymadığım için önemseyip söylemiyorum bile. Ne acı, insanın insanlığından utanması. Eh durum böyle olunca hep kaçarcasına uykulara sığınmışız. Yani böyle bir anda bu rüyayı görmem adeta mucize. Meleklere inanır mısın bilmem ama ben şu anda bir melekle beraber uyuduğumdan adım kadar eminim.

Bunu söyledikten sonra yaşadığı anın tadını çıkarmak istercesine gözlerini sımsıkı yuman kendime bakıyorum. Nasıl da mutlu. Onu çok zamandır böyle görmediğimi düşünüyorum. Rüya da bile olsa mutluluğu yakalamak önemli. Aklımda daha birçok soru var ama yapmamalıyım. Ben arınmalı, ben zehirini akıtmalı, ben rüyadan uyandığında kendini iyi hissetmeli.

Çünkü mucizeler her zaman ortaya çıkmaz.

Bu gerçekten bir mucizeyse şimdi susmanın zamanı.

Ayaklarımın ucuna basarak sessizce ayrılıyorum yanlarından.

Dışarıya çıktığımda dilimin ucunda bir hikâye.

Adı:  Bebeğin uykusuna yatmak.

 

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz

 

36-ferhan-sayliman

 

 

Öykü: Ferhan Şaylıman

Fotoğraf: ?

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Vişne ve Elmalı Crumble – Sevin Turan Bettscheider

Dün akşam yemeğe davetliydik, giderken tatlı götürmek istedim. Çok zamanım yoktu hızlıca yapabileceğim crumble tarifini seçtim. Sadece meyve ve üstünde bol crumble hamuruyla yapılıyor.Servis edilirken fotoğrafını çekemedim tabi ama meyvelerin kıvamı yerindeydi yani ne çok sulu ne de çok kalın kıvamlıydı.

44

Meyve olarak istediğiniz meyve ile bu tarifi yapabilirsiniz. Meyveleri önceden pişirmenize gerek yok. Benim elimde yaptığım vişne konservesi vardı, çok sevdiğim için vişneli yaptım ama elma, armut, erik veya kırmızı meyvelerle yapabilirsiniz.

Malzemeler:

1 kg meyve ( vişne ve elma karşımı kullandım)

25 gr nişasta

100 gr şeker

tarçın (isteğe bağlı)

limon suyu

Crumble için:

200 gr tereyağ

150 gr şeker

200 gr yulaf ezmesi

150 gr toz badem

50 gr un

2 yumurta sarısı (bende küçük yumurta vardı)

1 tutam tuz

Yapılışı:

Küçük küçük doğradığınız meyveleri nişasta, şeker tarçın ve biraz limonla karıştırın ve fırın tepsisine yayın.

45

Crumble için ayrı bir kapta tereyağ, şeker, yulaf ezmesi,toz badem, un, yumurta sarısı ve tuzu karıştırarak parçalı hale getirin.

46

Hazır crumble hamurunu meyvelerin üzerine ufalayın. Üzeri tamamen kapanan meyveleri 160 derecede yaklaşık 90 dk pişirin.

46

Üzeri kızarabilir ama bu piştiği anlamına gelmiyor, eğer cam bir kap kullanırsanız meyvelerin kaynıyor olması lazım. Eğer cam kabınız yoksa kabın kenarlarından meyvelerin kendi suyunda kaynayıp kenarlardan yukarı doğru çıktığını göreceksiniz. 40-50 dakikadan sonra meyveler kaynamaya başlıyor. Meyvenin suyu biraz berraklaşmaya başladığında crumble olmuş demektir. Benim fırınımda bu 1,5 saatten biraz fazla sürdü. Kendi fırınınıza göre pişme ayarlaması farklı olacaktır.

Afiyet olsun…

43-sevin-tbett

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

 

 

Fransa Senatosu Ermeni Soykırımı’nın inkârını cezalandıran yasayı onayladı

Fransa Senatosu, Fransa Ulusal Meclisi’nin ardından Ermeni Soykırımı’nın inkâr edilmesini ve insanlığa karşı işlenen suçların hafife alınarak küçümsenmesini yasal olarak suç sayan kanun teklifini onayladı.

Fransa’da yasama yetkisi olan Fransa Parlamentosu’nu oluşturan alt meclislerden biri olan Ulusal Meclis’in geçen Temmuz ayında onayladığı kanun teklifi, Fransa Senatosu’nda bugün yapılan oylama ile de kabul edildi.

48

Senato tarafından “Eşitlik ve Vatandaşlık” başlığıyla kabul edilen yasa tasarısı, Ermeni Soykırımı da dahil olmak üzere, Fransa’da adalet ve yargı tarafından resmen tanınmış olan insanlığa karşı işlenen suçları, savaş suçlarını, soykırımları, köle ticareti suçlarını inkâr eden veya küçümseyenler hakkında bir yıla kadar hapis cezası ile 45 bin Euro para cezası verilmesini öngörüyor.

Bugüne dek sadece Holokost ve Yahudi Soykırımı’nın inkârını cezai yaptırıma tabi tutan Fransa, mevcut yasada yapılan bu değişiklikle Ermeni Soykırımı’nın inkâr edilmesini de ceza kapsamına alacak.

Fransa Eşitlik Bakanı Ericka Bareigts, Ulusal Meclis’te Temmuz ayında kabul edilen kanun teklifine ilişkin olarak yaptığı açıklamada, “Bugüne kadar sadece Yahudi Soykırımı’nı inkâr edene ceza verilebiliyordu. Bundan böyle Ermeni Soykırımı’nı inkâr eden de cezalandırabilecek” demişti.

2001 yılında Ermeni Soykırımı’nı resmen tanıyan Fransa’da soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçların inkâr edilmesini suç sayan kanun teklifi ilk olarak 2006 yılında gündeme getirilmişti.

2011 yılında yeniden gündeme getirilen kanun teklifi, daha önce de Fransa Ulusal Meclisi’nde kabul edilmiş olsa da, büyükelçilik kanalıyla Meclis’in kararına müdahale etmeye çalışan Türkiye’nin baskılarının da etkisiyle, Fransa Anayasa Konseyi teklifte yer alan bazı hususların “Anayasa’ya uygun olmadığını” öne sürerek kanun teklifini onaylamamıştı.

Paris’teki dönemin Türkiye büyükelçisini geri çağıran Ankara, Fransa Anayasa Konseyi’nin lehteki kararının ardından büyükelçisini yeniden Fransa’ya göndererek ülkeler arası ilişkileri normalleştirmeye başlamıştı.

 

(Demokrat Haber, AFP)

Sarıyer’deki anayasa panelinde, ‘Ekolojik Anayasa’ vurgusu

Sarıyer Belediyesi, Önce Demokrasi Girişimi ve Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği iş birliğiyle Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde ‘’Sarıyer Anayasa Tartışıyor’’ başlıklı bir panel düzenledi.

47

Anayasa değişikliği hakkında bilgi sahibi olmak, tartışmak ve OHAL kapsamındaki hukuki konularda bilgilendirilmek için yapılan panelin Moderatörlüğünü CHP eski İstanbul Milletvekili Melda Onur yaptı.

İlk olarak söz alan Genç Hukukçular Sözcüsü Pınar Dikmen, yaptıkları çalışmaları bir slayt ile anlatarak, anayasal bir kamuoyu oluşturmaya çalıştıklarını kaydetti.

Daha sonra panelistlerden Prof. Dr. Bertil Emrah Oder, siyasetin geleneksel olarak eşitlikçi olmayan erkek egemen bir alan olduğunu ifade etti. Oder, “Türkiye’de kadınlara karşı toplumsal eşitsizlikler var. Bu soruna karşılık çok az sayıda politika üretiliyor. Hükümet anayasal düzenin yerine getirilmesinden kaçınıyor. 2004 yılında anayasal düzenleme ile kadın erkek hak eşitliği anayasaya girdi. Ama buna rağmen kadınlara seçim listelerinde son sıralarda yer verildi. Gerçek toplumsal eşitliği Türkiye siyaseti üretmiyor” diye konuştu.

Ekolojik Anayasa

Son olarak, Bahçeşehir Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Serkan KöybaşıEkolojik Anayasa’’ hakkında konuştu. Köybaşı da ekolojik krizin sebebinin vahşi kapitalizm olduğunu söyleyerek, “Ekolojik yeni bir düzene ihtiyacımız var. Bu yüzden doğanın haklarını koruyan yeni bir hukuksal alt yapı oluşturulmalı” dedi.

Program sonrasında panelistler katılımcıların sorularını cevapladı.

 

(Gerçek Gündem)

 

Bahriye Üçok Ekolojik Çocuk Yuvası, Kadıköy’de açılıyor

Türkiye’nin ilk ekolojik yuvası Kadıköy’de açılıyor. Kadıköy Belediyesi tarafından yapımı tamamlanan Bahriye Üçok Ekolojik Çocuk Yuvası yarın (15 Ekim Cumartesi) CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun katılımıyla saat 15.00’de açılacak.

42

Kadıköy Belediyesi’nin Sahrayıcedit Mahallesinde tamamladığı yuva, inşaatından iç tefrişatına, enerji ve su gibi temel altyapısına kadar bütünüyle çevreci bir tasarım ile yapıldı. Binada ısınma ve aydınlatma güneş panelleriyle sağlanıyor. Eğitim araç gereçlerinde doğal ürünler tercih edildi. Yeşil yuvada ayrıca yağmur suyu biriktirilerek bahçe sulama ve klozetlerde kullanılacak.

Kadıköy Belediyesi yeşil yuva projesi, her yönüyle sağlıklı öğrenim ve öğretim mekanları, enerji tasarrufu, uygulamalı ve doğa dostu eğitimi amaçlıyor. Bu yüzden binayı kullanacak çocuklar ve eğitimciler için dayanıklı, emniyetli, sağlıklı, rahat ve ekonomik ortamlar sağlandı. Binanın tasarım, yapım, işletim, kullanım, bakım, onarım, yeni işlev kazandırma aşamalarında ekolojik sistemin korunması için enerji, su, malzeme, arsa, sermaye gibi tüm kaynaklar etkin kullanıldı.

43

Ekolojik yuvada 110 çocuk eğitim alabilecek. Ortalama 25 -30 m2 lik 5 adet sınıfa sahip olan yuvada 2 sınıfta 3 yaş gurubu, 3 sınıfta ise 4-5 yaş grubu eğitim görecek. Yuvada bir adet de fen sınıfı mevcut. Toplam 1208 m² kapalı ve 1633 m² açık alandan oluşan Bahriye Üçok Ekolojik Çocuk Yuvası’nın bahçesi de çocukların her türlü gelişimine uygun olarak tasarlandı. Çeşitli meyve ve diğer yenilebilir bitkilerden oluşturulan bahçede perma kültür çalışmaların uygulanacağı alanlar mevcut.

45

Bahriye Üçok Çocuk Yuvasına ilişkin konuşan Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu şunları söyledi: Çocuklara, dünyayı kirletmemeyi öğretmek ve doğayı tahrip etmeden yaşamayı, canlıların haklarını ve hepimizin doğanın bir parçası olduğunu benimsetmek bizim temel görevlerimizden biri. Bunu öğretmek için önce bizim örnek olmamız lazım. Biz de ekolojik mimari doğrultusunda tasarlanan Bahriye Üçok Ekolojik Çocuk Yuvası ile örnek olmak istedik. Bu yuva Türkiye’nin ilk ekolojik yuvası olma özelliğine sahip. 1208 m² olan yuva binasında; farklı yaş grupları için sınıflar ve ortak oyun alanları, uyku odası, bilim ve faaliyet sınıfları yer alıyor.

44

Ekolojik Çocuk yuvasının başka bir özelliği de özellikle ısıtma, soğutma vb. donatıların çalışması için harcanan enerjinin korunması, binaya enerji sağlayan kaynağın çevreye zarar vermeden kendini yenileyebilen kaynaklardan olması. Bu projenin örnek olmasını diliyorum.

Okul öncesi eğitimlerine ekolojik bir yuvada başlayacak çocuklarımız temel çevre bilgilerini yaşayarak öğrenecekler. Bunun yanında, okul öncesi eğitime yapılan katkı ile annelerin iş ve sosyal yaşama katılım oranlarını da arttıracağız. İstanbul’da 6 yaşın altında 2 milyon civarında çocuk var. Bu çocukların sadece 7724’ü kamunun kreş ve yuva hizmetinden faydalanabiliyor. Biz toplamda 5 okul öncesi eğitim birimimizle yaklaşık 500 çocuğun eğitim ihtiyacını karşılamış oluyoruz. Hedefimiz bu sayıyı arttırmak.”

 

(Yeşil Gazete)

Projeniz olmayacaklar!

Mayıs ayıydı oğlumuz doğduğunda. Baharın en güzel günleriydi. Doğa bütünüyle canlanmış, sanki yepyeni bir yaşam başlıyordu her yerde. Oğlumuz da bizim için yeni bir yaşamın başlangıcıydı aslını sorarsanız.

“Yemedik, yedirdik…” faslına girmeyeceğim ama az fedakarlıkta bulunmadık onun için. En çok da onun eğitimi için. Ona bırakabileceğimiz en büyük servetin özümsenmiş ve uygulamaya aktarılan çağdaş değerler olduğunu biliyorduk. Bu nedenle sevmeyi ve hoşgörüyü öğretmeye çalıştık ona; özgürlüğün anlamını, demokrasi ve insan haklarını; emeği, çalışmayı ve özellikle ekip çalışmasını; farklı olana saygı göstermeyi ve çok sesliliği; doğayı ve çevreyi korumayı; dürüstlüğü ve hak yememeyi… Neye inanacağıyla ilgilenmedik, düşünmeyi ve karar vermeyi öğrettik. Kim olacağıyla ilgilenmedik, kendi yolunu nasıl çizebileceğini göstermeye çalıştık.

Belki de baba olmanın duygusallığıyla yaklaşıyorum; ancak, oğlumuz hep yüzümüzü ağarttı. Daha 13 yaşındayken sistem önüne TEOG sınavı gibi ağır ve saçma bir yük koyup kaldırmasını istedi ondan. Sorumluluğunu üstlendi ve kaldırdı bu yükü. Öyle sırtını şu, bu cemaate dayayarak, soru çalarak, hak yiyerek değil; çalışıp hak ederek! 19 Eylül’de omuzuna çantasını taktı ve tıpkı bir ışık topu gibi, Kadıköy Anadolu Lisesinin yolunu tuttu.

36

Kadıköy Anadolu Lisesi ki, Kabataş Erkek gibi, İstanbul Erkek gibi, Cağaloğlu Anadolu ve diğer bazı okullar gibi, bu ülkenin gurur duyacağı sınırlı sayıda eğitim kurumlarından biri. Bu kurumlarda okuyan ve mezun olanlar yalnızca akademik başarılarıyla değil, sosyal ve kültürel yaşamda üstlendikleri rollerle de ülkenin lokomotifi görevini görüyorlar. Türkiye’nin aydınlık yüzü olup, ışık saçıyorlar.

Fakat, durum öyle görünüyor ki, bu ışık Milli Eğitim Bakanlığı ileri gelenlerini ziyadesiyle rahatsız etmiş. Düşünüp taşınmışlar ve bir yönetmelik hazırlamışlar. 1 Eylül 2016 tarih ve 29818 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmeliğin tam adı şu: “Milli Eğitim Bakanlığı Özel Program ve Proje Uygulayan Eğitim Kurumları Yönetmeliği.” Kamuoyuna “proje okulları” diye yansıyan, tepkilere yol açan, başta öğrenciler ve velileri olmak üzere toplumun önemli bir bölümünde kaygı üreten “proje”nin temeli işte bu yönetmelik. Ne bakanlıktan ne de il milli eğitimden birileri çıkıp tatmin edici bir açıklama yapmadığından, öğrenciler ve velilerle okul yönetimlerini sonuçsuz bir şekilde karşı karşıya getiren projenin amacını acaba yönetmelikten anlayabilir miyim diye tekrar tekrar okudum. Fakat, ne mümkün! Ben anlamadım ama belki siz anlarsınız diye malum yönetmeliğin “amaç” başlığını taşıyan 1. maddesini olduğu gibi aktarıyorum:

” Bu Yönetmeliğin amacı, yurt içinde ve yurt dışında yerli veya yabancı kurum ve kuruluşlarla veya başka ülkelerle işbirliği anlaşmaları çerçevesinde kurulan ve ulusal veya uluslararası proje yürüten okul ve kurumlar ile belirli eğitim reformu ve programları uygulayan okulların proje okulu olarak belirlenmesi ve Bakan tarafından onaylanması, bu okul ve kurumlara yapılacak öğretmen atamaları, yönetici görevlendirmeleri ile bu kapsamda tanımlanan proje okullarının bünyesindeki ortaokullara öğrenci seçilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.

Yani? Bakanlık bazı okulları proje okul olarak belirleyecek. Peki! Bu okullara öğretmen ve yönetici atamasını yeniden şekillendirecek. Eee? Ve varsa bu okulların orta kısımlarına öğrenci seçiminin yöntemini ortaya koyacak. Sonuç?

Esas yanıtlanması gereken soruların cevapları nerede? Yok! Neler mi o sorular:

1. Bakanlık neden bazı okulları proje okul olarak belirleyecek? Seçilen okulların hemen tamamı, ismen olmasa da, zaten proje okul değil mi? Örneğin Kadıköy Anadolu Lisesinin resmi web sitesinin tarihçe kısmında bakın ne yazıyor:

Okulumuz 1955 yılında Bakanlığımız tarafından ortaya konan Maarif Kolejleri projesi kapsamında açılmıştır. Türkiye’nin dünyaya eğitim alanında kendi tavrını koyduğu en önemli milli eğitim projelerinden biridir. Bu proje ile yabancı dil bilen yurtsever yetişkin insan gücü oluşturulması; bazı yabancı ülkelere ait ya da onlarca desteklenen okullara karşı Anadolu’nun her köşesinden başarılı gençlere fırsat eşitliği sağlanarak devlet tarafından ücretsiz eğitim verilmesi hedeflenmekteydi.

Kadıköy Anadolu Lisesi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Eğitimde Fırsat Eşitliği Amacıyla Yabancı Dille Eğitim Yapan Devlet Okulları Açılması” projesinde yer alan Türkiye’deki altı ve İstanbul’daki tek Maarif Koleji olarak, Maarif Vekaleti Kadıköy Koleji adıyla Kadıköy´de açılmasına karar vermiş, yapılan incelemeler sonucunda okulun şimdiki yeri belirlenmiş, arazi ve binaları tahsis edilmiştir.

O halde, Kadıköy Anadolu’da ya da diğerlerinde ne gibi bir sorun saptadınız? Ya da bu okulları hangi noktaya götürmeyi hedefliyorsunuz? Bunu nasıl yapacaksınız? Yalnızca öğretmenlerin ve yöneticilerin atama ve görev yapma usullerini değiştirerek elde etmeye çalıştığınız amaç nedir?

2. Bu okullara proje öncesi yönetici ve öğretmen atamalarında ne gibi bir aksaklık yaşanıyordu? Bu aksaklık eğitim-öğretimde hangi sorunlara yol açıyordu? Projenizle bu sorunlar çözülecek mi? Çözülecekse nasıl?

3. Bir öğretmenin bir okulda sekiz yıldan fazla görev yapmasının bilimsel yöntemlerle saptanmış sakıncaları nelerdir? Bu konuda hangi uzmanlardan görüş aldınız? Buna ilişkin bilimsel veriler içeren kaynaklar nelerdir?

4. Yönetmelikte yeni atanacak öğretmenlerde aranacak nitelikleri açıklıyorsunuz. Özetle; aynı ilde görev yapan, aday öğretmenlik süresi dahil dört yılını doldurmuş, zorunlu çalışma yükümlülüğünü tamamlamış ya da bu yükümlülükten muaf ve son dört yıl içinde aylıktan kesme veya daha üst bir ceza almamış olmak proje okullarınıza öğretmen olarak atanmak için yeterli. Sizin oluşturduğunuz sınav sisteminde çok üst düzey başarı gösteren öğrencilere, tanımlayıcı ve ayırıcı hiçbir özellik taşımayan öğretmenlerin yeterince kaliteli eğitim vereceğini nasıl düşünüyorsunuz?

5. Toplam 90 civarında öğretmenin görev yaptığı bir okulda, aynı anda 40-50 öğretmeni birden değiştirmenin o okulun tarihine, birikimine, kültürüne ve kalitesine vereceği zararı hesap etme zahmetinde bulundunuz mu hiç? Öğretmenlerle öğrenciler arasında kurulan köprüleri, bağları nasıl bu kadar kolay görmezden gelebiliyorsunuz?

Bu temel sorulara ek olarak başka sorular da eklenebilir listeye elbette. Ama bugünden tezi yok, bir yetkilinin çıkıp bu sorulara tatmin edici yanıtlar vermesi gerekiyor. Aksi durumda, asıl amacın çağdaş eğitim kurumlarına yönelik bir hizaya sokma girişimi olduğuna ilişkin yaygın kanaat güç kazanacaktır.

Gözde okullardan birine atadığınız ve öğretmen demeye dilimin varmadığı müdür yardımcısının kelimelere döktüğüyse gerçek amaç, yağma yok! İsterseniz bütün okulları proje okulu yapabilir, bütün okullara öğretmen adı altında atamalar gerçekleştirebilirsiniz. Ama asla evlatlarımızın ışığını karanlıkla bastıramazsınız. Onlar bizim projemiz olmadılar, sizin projeniz hiç olmayacaklar! Onlar, akılları ve özgür iradeleriyle çizdikleri aydınlık yolda sonsuza kadar ilerlemeye devam edecekler.

35-cihan-erdonmez

 

Doç. Dr. Cihan Erdönmez

Bob Dylan, Nobel’i onurlandırdı – Zülal Kalkandelen

Bu yazı kulturservisi.com/ dan alınmıştır

2012‘de Austin’de düzenlenen SXSW Festivali’nin açılış konuşmasını dinlerken, rock müziğin ‘Patron’u (The Boss) Bruce Springsteen’in şu sözleri aklıma takılmıştı: “Bob Dylan, 60’ların gençliğinin sesiydi; kalbimizi anlamamızı sağladı.”

34

Aklıma takılmıştı; çünkü düşünüp kendime şu soruyu sormama neden oldu: Springsteen, 60‘larda gençti ve o dönemin ünlü protest şarkıcısı Dylan hakkında bunu söylemesi şaşırtıcı değildi. 60‘lı yıllar, yazar Larry “Ratso” Sloman’ın dediği gibi, New York’un Queens bölgesinde yaşayan bir gençten, İngiltere’nin kırsal alanında yaşayan bir Beatle’a kadar (John Lennon olsa gerek), bütün Dylan hayranlarının sadece müziği dinlemekle kalmayıp, albümleri ders gibi çalıştığı bir dönemdi. Peki bunca yıldır, 2000‘lerde bile, Batı kültürünün dışında doğup büyüyen insanları da etkileyen neydi Dylan müziğinde?

Kendi kendime verdiğim yanıt şuydu: Dylan’ın asıl cevheri, gerçekçi, alaycı, zaman zaman da esprili bir dille, Amerikan deyimlerini son derece incelikle kullandığı şarkı sözü yazarlığında. İçinde yaşadığı toplumu büyük bir ustalıkla resmediyor albümlerinde. Her şarkısı baştan sona ayrı bir öykü. O öyküleri dinledikçe seviyorsunuz şarkılarını…

Şair mi yoksa şarkı sözü yazarı mı?

Yaşadığı çağa ayna tutan büyük bir ozan Bob Dylan. Yıllardır şair mi yoksa şarkı sözü yazarı mı olduğunun tartışılması boşuna değil. Sonunda bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması benim için şaşırtıcı olmadı. Medyada bu ödülün onca romancı, öykü yazarı ya da şair varken bir şarkı sözü yazarına verilmesini eleştiren yazılar görüyorum ve eleştirilere katılmıyorum. 2012‘de yazdığım bir yazıda bu konuya değinmiş; bazı şarkı sözleri şiirdir, bazıları öykü anlatır ve onları ancak gözlem gücü yüksek, dile çok hakim özel müzisyenler yazabilir demiştim. Kuşkusuz onların en önde gelenlerindendir Bob Dylan.

Bana göre şairlik mertebesine ulaşan birkaç şarkı sözü yazarından birisi olan Morrissey’e bir iki yıl önce şarkı sözleri ile şiir arasındaki ilişkiyi sorduğumda şu yanıtı vermişti: “Güfte yazarı olmak da olağanüstü bir şey; özellikle yaygın kullanılan ‘give-it-to-me-one-more-time’ şeklindeki ıvır zıvırın aksine, olana tanıklık etmek anlamına geliyorsa. Şiiri nerede bulursanız oradadır; eğer şarkı sözü yüreğinizi titretiyorsa, o zaman şiirden daha fazlasıyla karşı karşıyasınız demektir; çünkü onlar sadece kağıt üzerine yazılmış basit sözler değildir artık. Sözcüklerde duymanız gereken, size hitap eden devinim içindeki bir bütünün seslenişi vardır. Bence bu duygu salt şiirden daha güçlü ve büyüktür.”

Elvis bedenleri, Dylan akılları özgürleştirdi

Yarım yüzyılı aşan kariyerinde, konser albümleri ve derleme albümleri hariç, 37 stüdyo albümü yayınladı Bob Dylan. Folk, country, blues, gospel, rock ’n’ roll, caz, swing gibi farklı türlerde unutulmaz şarkıları hayatımıza soktu ve başardığı en muhteşem şey, onlarca yıldır dinleyenlerin yüreğine dokunmak yani kalplerini anlamalarını sağlamak oldu. Felsefi, dini, ruhani, dünyevi meseleler üzerine çarpıcı, akıllıca ve kurnaz ifadelerle yoğrulmuş şarkılar yazdı. Sesi kusursuz değildi; hatta Leonard Cohen’ınki gibi yıllar içinde giderek çatallaştı ama etkisini hiç kaybetmedi. Çünkü Dylan, içtenliği konuşturan gerçek bir halk ozanı, bir ‘troubadour’. Kendisinden sonra gelen kuşakları derinden etkileyen bir müzisyen… İçinde yaşadığı dünyaya ilişkin gözlemlerini şarkılarına ve resimlerine yansıtan bir sanatçı…Yönetenleri rahatsız edip yönetilenlere yol gösteren bir toplumsal eleştirmen…

Bütün bu sözler, onun hakkını vermeye yetiyor mu emin değilim. En iyisi yine Bruce Springsteen’den yardım alayım: “Elvis’in bedenleri özgürleştirmesi gibi, Bob Dylan da akılları özgürleştirdi. Müziğin doğası gereği fiziksel hareketle ilgili olmasının, anti-entelektüel olması anlamına gelmediğini o gösterdi.” Bob Dylan olmanın anlamını bundan daha iyi açıklayabileceğimi sanmıyorum.

Bob Dylan’ı üç kere canlı dinleme olanağım oldu. Hepsinde de başında ünlü şapkası ve şık takım elbisesiyle, yerinden hiç kıpırdamadan sadece müziğiyle insanların ruhunda nasıl fırtınalar yaratabildiğini gösterdi. Ne ışık oyunları ne de şatafatlı dans gösterileri sunuldu. Müziğin önce kulağa hitap eden bir sanat olduğunu sahnedeki vakur duruşuyla her defasında hatırlattı usta müzisyen. Kadınlardan, ırk ayrımından, savaştan, işçi haklarından, yoksulluktan söz ederek yaşamın iyi ve kötü yanlarını aynı anda ortaya koydu. Aşk, din, ölümsüzlük ve dünyasal meseleler, Bob Dylan’ın büyüleyici müzik evreninin temel taşları oldu.

İçtenliğin sırrı: Derinlere inmek

Peki sadece iyi gözlem yapıp, güçlü bir anlatım yeteneğine sahip olmakla açıklanabilir mi onun muazzam şarkıları? Bir keresinde, “Müzisyen olmak, bulunduğunuz yerin derinliklerine inmek demektir. Çoğu müzisyen o derinliğe erişmek için her şeyi dener,” demişti Dylan. Hep merak ederim mesela “Ballad of a Thin Man”i yazmak için neler yaşadı diye? İçerdiği göndermeler nedeniyle bazen erotik de bulunan o şarkıyı, ben yalnızlığından dem vururken hayatla dalga geçen bir adamın manifestosu gibi görüyorum.

Aklıma “Series of Dreams” geliyor. ”Düşünüyorum bir rüyalar silsilesi / Zamanın ve hareketin yavaşlayıp gittiği…/ Hiçbir yönden çıkış yok / Gözle görülemeyen o tek çıkış hariç…” diyor. Metaforlarla düşündürürken gerçekleri yüzümüze çarpıyor. O değil miydi “Blowin’ in the Wind”i yazdığında “Bir adamın kaç kulağı olmalı / İnsanların ağladığını duyabilmesi için / Evet, ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için / Ne kadar çok insanın öldüğünü?” diye soran…

Belki de böyle bir yazıda aklıma gelen şarkılarla onun şairliğini anlatma çabam nafile… Bir söz vardır, denir ki: En iyi Dylan şarkılarını tek bir CD’ye sığdırmak, dünya tarihini tek bir ders kitabına sığdırmaya çalışmak gibidir. Bu işi ne kadar iyi yaparsanız yapın, tarihin önemli bir kısmı kitabın dışında kalır.

Öyleyse bu yazı burada noktalanır ama son sözüm şu olur: Bob Dylan’ın Nobel alması, o ödülü onurlandırır.

Bu yazı kulturservisi.com/ dan alınmıştır

33-zulal-kalkandelen

 

Zülal Kalkandelen

Türkiye’nin Buğday Atlası raporu gelinen tehlikeli noktayı gözler önüne seriyor

Buğday Atlası projesi, gıda güvenliği açısından Türkiye’nin buğday çeşitliliğini öne çıkarmayı, yerel buğday çeşitlerinin karşı karşıya bulunduğu tehlikelere dikkat çekerek çözüm önerileri sunmayı amaçlıyor.

Bianet’den Nilay Vardar’ın haberine göre dünyada en fazla üretimi yapılan ve tüketilen buğday, milyarlarca insanın gıda güvenliği için en temel kaynaklardan biri.

30

Ancak Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki Göbeklitepe’de doğup dünyaya yayılan buğdayın çeşitliliği tehlike altında.

Doğal kaynakların azalması, dünya nüfusunun artması ve iklim değişikliği gibi tehlikeler tarım alanlarını, tarımsal üretimi, dolayısıyla gıda güvencesini tehdit ediyor.

WWF-Türkiye ve ETİ Burçak, hazırladıkları Buğday Atlası projesiyle, gıda güvenliği açısından Türkiye’nin buğday çeşitliliğini öne çıkarmayı, yerel buğday çeşitlerinin karşı karşıya bulunduğu tehlikelere dikkat çekerek çözüm önerileri sunmayı amaçlıyor.

Proje ile özellikle siyez, kavılca ve gernik gibi yok olma riski altındaki buğday çeşitlerini Türkiye’nin gündemine taşınmak isteniyor.

Türkiye’nin Buğday ATlası raporuna buradan erişim mümkün.

 

(Bianet)

Kolombiya’da FARC ile ateşkes yılsonuna dek uzatıldı

Kolombiya Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ile varılan ateşkesi yıl sonuna dek uzattığını açıkladı.

Juan Manuel Santos, FARC ile geçen ay imzalanan ancak referandumda yaklaşık 63 bin oy farkla reddedilen barış anlaşmasının geçerli kalması için yürütülen çabaları sürdürmeyi hedefliyor.

Kolombiya lideri, anlaşmayı reddeden gruplarla görüşmelerini sürdürüyor.
Kolombiya lideri, anlaşmayı reddeden gruplarla görüşmelerini sürdürüyor.

Santos, ateşkesi uzatma kararını, başkent Bogota’da barış anlaşmasına destek yürüyüşü düzenleyen öğrenci liderleriyle yaptığı görüşmenin ardından aldığını söyledi.

Kolombiya Cumhurbaşkanı, “Öğrencilerden biri, hem ordu hem gerilla saflarında birbirlerine bir kez daha ateş etmek zorunda kalmayacaklarını umarak neler olacağını bekleyen gençlerin olduğunu hatırlattı” dedi.

Ateşkes, referandum tarihinde sona ermiş ancak barış anlaşmanın reddi sonrası Ekim ayı sonuna dek uzatılmıştı.

‘Hayır’ kampı ile görüşmeler sürüyor

Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Santos, bu hafta içerisinde referandumda “Hayır” kampanyası yürüten isimlerle bir araya geldi.

Başkent Bogota'da düzenlenen 'Barışa evet' mitingine yüz binlerce kişi katılmıştı.
Başkent Bogota’da düzenlenen ‘Barışa evet’ mitingine yüz binlerce kişi katılmıştı.

Selefi Alvaro Uribe önderliğindeki “Hayır” cephesi, barış anlaşmasının bazı bölümlerinin yeniden müzakere edilmesini istiyor.

Bu grup, FARC gerillalarına Kongre’de sandalye ve af verilmesi gibi düzenlemelere tepki gösteriyor.

Santos ise uzatılan ateşkesin süresi dolmadan yeniden müzakere yerine, barış üzerinde ulusal bir uzlaşı sağlamayı hedefliyor.

Kolombiya’da 1964’te başlayan ve 52 yıl süren iç savaşta yaklaşık 260 bin kişi öldü, 6 milyon kişi de evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Bogota yönetimi ile FARC arasındaki resmi barış görüşmeleri ise iki yıl süren hazırlıkların ardından 2012’de başlamış ve 4 yıl sürmüştü.

 

(BBC Türkçe)

Kadıköy’de, ‘Yeşil Yol’a Dur De!” eylemi: Yol yeşilken geri dönün!

Yeşil Yol’da yürütmeyi durdurma kararına rağmen başlatılan çalışmalara karşı İstanbul’da bir araya gelen yaşam savunucuları “Yol yeşilken geri dönün” diyerek uyardı.

25

Fırtına İnisiyatifi’nin çağrısıyla 13 Ekim’de İstanbul Kadıköy’de toplananlar Rize Kavrun’da yeniden başlayan Yeşil Yol çalışmalarına karşı horona durdu.

26

Süreyya Operası önünde bir araya gelen yaşam savunucuları, yürütmeyi durdurma kararına rağmen başlayan çalışmayı, onu durdurmaya çalışan halkın gözaltına alınmasını protesto etti.

27

“Yol yeşilken ger dönün”  diyerek çağrı yapan Fırtına İnisiyatifi, yaptığı basın açıklamasında yürütmeyi durdurma kararına rağmen nasıl çalışma başlatıldığını, çalışmaların neden yayla sezonun bitmesiyle başlatıldığını, yalnızca mahkeme kararını hatırlatmaya gelmiş yurttaşların neden gözaltına alındıklarını sordu. Basın açıklamasının ardından kurulan horonla ve tulumla herkes Yeşil Yol’a karşı direnişe Karadeniz halkıyla dayanışmaya çağrıldı.

 

(Sendika.org)