Ana Sayfa Blog Sayfa 3342

“Yaşam Buluşması”ndan 80.madde karşıtı basın toplantısı ve eyleme çağrı!

Çoğunluğu çevre ve ekoloji mücadelesinin içinden 97  doğa ve yaşam savunucusu sivil toplum insiyatifinin “Yaşam Buluşması” çatısı altında imzacı olarak  toplanıp günler öncesinden yaptığı çağrı doğrultusunda  80. Madde’nin ve ilgili  6745 Sayılı Türkiye Varlık Fonu Kurulması ile Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun’un yaratacağı yıkımın detayları ve olası sonuçları 19 Ekim Çarşamba günü(bugün) basın mensuplarına yönelik olarak tek tek anlatıldı.

14800868_10154531423884534_899222569_n

İçeriği “80. Madde nedir?/80. Madde nelere sebep olacak?/ 80. Maddenin Anayasaya ve Uluslararası Hukuka aykırılığı nedir? / 80. Madde mücadeleyi nasıl etkileyecek?” sorularını yanıtlamayı  ve  ortaya çıkacak vahim tabloya dikkat çekmeyi amaçlayan basın toplantısında açılış konuşmasını  Yaşam Buluşması adına  Celal  Karaca  yaptı. Karaca 80.Maddenin in Türkiye genelinde doğaya darbe vuran niteliğine dikkat çekti ve  22 Ekim Cumartesi günü Türkiye genelinde  İstanbul,Ordu, Bartın, Artvin, Amasra, Çanakkale ve daha bir çok ilde eş zamanlı olarak yapılacak olan eylem için de çağrı yaptı.

Basın toplantısında Çevre Hakları Avukatları adına açıklama yapan  Avukat İbrahim Demirci 80. Maddenin hukuki içeriğine ve parlamenter sistemi dolayısıyla doğanın bir parçası olan toplumsal hayatı  nasıl etkileyeceğine dair  bilgiler paylaştı. Sözlerine 80. Maddenin “yok hükmü” taşıyacak kadar mevcut Anayasa ile ters düştüğünü açıklayarak başlayan Av. Demirci “80.maddenin  4. fıkrasına baktığınızda Bakanlar kuruluna yasa yapma yetkisi vermenin Anayasa’daki  “yasama-yürütme-yargı” için var olan Güçler ayrılığı ilkesine aykırı bir pozisyon alınması anlamına gelir”dedi.

Demirci ayrıca  80.Madde’nin ’in içinde yer aldığı 6745 sayılı kanunun da  yatırımların proje bazında desteklenmesiyle kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde gerçekleştirilebilecek düzenlenmelere kadar pek çok değişiklik içerdiğini ifade etti. Buna göre icat edilen Varlık Fonu da  hazineden ayrılan bir miktarın, yatırım getirmesi amacıyla, doğa ve çevre talanı öngörülen projelerde üstlenici şirketlere kredi olarak dağıtılması için oluşturulan bir yan ekonomi ürünü. Bu fon yatırımda  arz güvenliği sağlamak, dışa bağımlılığı azaltmak, teknolojik gelişim ve dönüşüm sağlamak, yenilikçi, katma değer yaratan projelerin desteklenmesi:  gümrük vergisi muafiyeti sağlamak ve yatırım katkı  oranı gibi sunmak gibi amaçlarla kullanılacak.

14797329_10154531425579534_1494725232_n

Demirci’nin açıklamalarına göre 80.Madde’nin c bendi de, hazine taşınmazlarının yatırımcılara 49 yıllığına veya bedelsiz olarak devrini öngörüyor olmasıyla  her tür doğal kaynağın, orman, mera vb arazilerin işletme sahiplerine tahsisine imkan vereceği için  büyük sorun teşkil ediyor. Proje bazlı yatırımlara diğer kanunlarla getirilen izin tahsisi, ruhsat, lisans ve tescillerle ilgili ortaya çıkan engellerle  yasa maddelerinde karşılaşılabilecek diğer kısıtlayıcı hükümlere de Bakanlar kurulunun istisnai hükümler getirebileceğini ve projelerin engelleyici hükümlere takılmasını önleyecek, süreci hızlandırıcı ve kolaylaştırıcı düzenlemeler  yapma yetkisi verecek.

Kısacası herhangi bir işletme/tesis/fabrika /yatırım/HES / hatta nükleer santral  yapılırken izin alınması gereken süreçlerde her hangi bir engelle karşılaşılırsa bu madde Bakanlar Kurulu’na engel olan yasada değişiklik yapma hakkı tanıyor olacak.

Basın toplantısının ikinci konuşmacısı Çevre Mühendisleri Odası adına Kübra Ayçiçek oldu. Ayçiçek 80. Madde’nin Türkiye genelinde  şirket yöneticilerine kendi krizlerinden kurtulmaları için yaratılacak imkan olduğunu ve bunun  neden olacağı ekolojik yıkımın, halihazırda yürürlükte olan bu maddenin uygulamada kalmasının  çevre ve ekoloji açısından nelere mal  olacağını  anlattı. Ayçiçek, bugün legalitenin hükümetin elinde olduğunu ve hukukun değişikliğe uğratıldığını ifade ederken  uzmanların ve meslek odalarının bulunduğunun,  hükümetin uluslararası sözleşmelerle sınırlı olduğunun altını çizdi.

Basın toplantısında konuşma yapan diğer bir isim CHP Eski Milletvekili Melda Onur oldu. Onur  “15 Temmuz“a dikkat çekti. 15 Temmuz yaşanmamış olsaydı 80.madde için verilen  yasa teklifinin Anayasa Mahkemesi(AYM)’den döneceğini ifade etti. Sözlerine bugün AYM yapısının kendisini tehdit altında hissettiği ve bürokrasinin kararlarının hukuka dayanmadığı şeklinde devam etti. Onur AYM için bir fakındalık yaratmak amacıyla Ankara’ya bir ziyaret gerçekleştirileceklerini de açıkladı ilaveten Pazar günü Şişli Kent Kültür Merkezi’nde “Demokrasi için Birlik” buluşması yapılacağını duyurdu. Buluşma 09:00-19:00 arasında bütün gün sürecek. Onur,  bu buluşmada halk denetim meclisinin oluşturulmasının hedeflendiğini, dolayısıyla çevre ve ekoloji derneklerinin katılımıyla anayasa vurgusunun yapılmasının  önemli olduğunu söyledi.

14794051_10154211523038019_1726364616_n
80.Maddeye karşı Yaşam Buluşması’nın parçası her insiyatifin kendi adıyla yayınladığı aynı afiş Cumartesi 13:00’da bizleri galatasaray meydanın’na çağırıyor.

Toplantıya katılan  basın mensuplarına  80.Maddenin çeliştiği uluslararası sözleşmelerin listesini  de  içeren 6 sayfalık bir basın kiti (ilk sayfasını aşağıda paylaşıyoruz)  dağıtıldı. Toplantı  cumartesi  günü gerçekleştirilecek  eyleme çağrı ve soru-cevap kısmıyla sona erdi.1

Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

‘Türkiye’de hava kirliliği nedeniyle her yıl 32 bin kişi ölüyor’

Türk Tabipleri Birliği, Türk Tabipleri Birliği Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu, Türk Toraks Derneği ve Halk Sağlığı Uzmanları Derneği tarafından 15 Ekim 2006 tarihinde SALT Galata’da “Nefes Alamıyoruz: Hava Kirliliği & İklim Değişikliği & Sağlık” başlıklı sempozyum düzenlendi.

Sempozyumun açılış konuşmasını yapan Türk Tabipleri Birliği Merkez Konsey Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel, “Dünya Sağlık Örgütü’nün “görünmez katil” olarak kabul ettiği ve dünyada her yıl 7 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açan bu sorunu kamuoyunun gündemine getirmek biz hekimlerin temel sorumluluğudur.” dedi.

23

Türk Tabipleri Birliği ile sempozyumu düzenleyen Türk Toraks Derneği ve Halk Sağlığı Uzmanları Derneği başkanları olan Prof. Dr. Türkan Günay ve Prof. Dr. Fuat Kalyoncu ise Türkiye’de hava kirliliği nedeniyle her yıl 32 bin kişinin öldüğünü ve ülkemizin 81 ilinin 80’inin havasının Dünya Sağlık Örgütü kriterlerine göre kirli olduğunu ifade ettiler. Günay ve Kalyoncu yaptıkları açıklamada “Türkiye’de her yüzbin ölümün 44’ü hava kirliliği nedenli” olduğunu ifade ederek, “Ülkemizde trafik kazaları nedeniyle her yıl 4.000 kişinin hayatını kaybettiğini düşünürsek hava kirliliğini Türkiye için de “görünmez katil” olarak tanımlayabiliriz.” dediler.

29

Sempozyumun ilk oturumu Tıbbi Onkoloji ve Türk Kardiyoloji Derneklerinin temsilcilerinin başkanlığında gerçekleşti. Bu oturumda Türk Toraks Derneği adına konuşan Doç. Dr. Osman Elbek, Türkiye’de ve dünyada en çok öldüren ve sağlığa en çok olumsuz etki yaratan kalp-damar hastalıklarının, inmenin ve solunum sistemi hastalıklarının hava kirliliği ile doğrudan ilişkili olduğunun altını çizdi.

Aynı oturumda Türkiye’deki hava kirliliğinin durumunun ortaya konulduğu ikinci konuşma ise Prof. Dr. Kayıhan Pala tarafından yapıldı. Prof. Dr. Kayıhan Pala yaptığı konuşmada Türkiye’de 2015 yılında yıllık ortalama PM10 düzeyinin mevzuattaki sınır değerlere göre 81 ilin ancak 43’ünde izin verilen sınır değerin altında kaldığını belirtti. Prof. Dr. Pala, Avrupa Birliği sınır değerine göre 81 ilin 62’sinin; DSÖ sınır değerine göre ise 81 ilden 80’inin sınır değerin üzerinde olduğunu vurgulayarak “Yıllık ortalama SO2 düzeyi söz konusu olduğunda ise 2015 yılında ülkemizde Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen sınır değer 24 ilde aşılmıştır.” dedi.

Sempozyumun ikinci oturumu Türk Nöroloji Derneği ve Türk Pediatri Kurumu başkanlığında yürütüldü. Bu oturumda iç ve dış ortam hava kirliliğinin nedenleri ele alındı. İç ortam hava kirliliğinin nedenlerini ortaya koyan Yard. Doç. Dr. Nilüfer Aykaç Kongar yaptığı konuşmada “Dünyada yılda 2-2.5 milyon kişi ev içi hava kirliliğine bağlı nedenlerle hayatlarını kaybetmektedir. Bu ölümlerin 1 milyonu, 5 yaş altı çocuklarda akut solunum sistemi enfeksiyonları ve kadınlarda da kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve akciğer kanserine bağlıdır. İç ortam hava kirliliği, önlenebilir risk faktörleri içinde 10. sıradadır.” dedi.

Aynı oturumda dış ortam hava kirliliğinin nedenlerini tartışan Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz ise 2013 yılında Uluslararası Kanser Ajansı’nın dış ortam hava kirliliği etkenlerini insanlar için karsinojen (kanseryapar) sınıfına aldığını, özellikle kirleticilerden Partiküler Madde (PM) komponentinin, başta akciğer kanseri olmak üzere kanser insidansında artışla en yakından ilişkili olduğunu ve hava kirliliğinin üriner sistem/mesane kanserine de yol açtığını ifade etti. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre dünya nüfusunun %92’sinin DSÖ hava kalitesi rehberlerinin belirlediği düzeylerin karşılanmadığı yerlerde yaşadığına değinen Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz, “Dış ortam hava kirliliği ile ilişkili erken ölümlerin %72’si iskemik kalp hastalıkları ve inme nedeniyle, %14’ü kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve akut alt solunum yolları enfeksiyonlarına bağlı olarak ve %14’ü de akciğer kanseri nedenlidir.” dedi.

Sempozyumun öğleden önceki son oturumu ise “İklim Değişikliği ve Sağlık” konusuna ayrıldı. Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezinden Dr. Ümit Şahin konuşmasında “İklim değişikliği ve hava kirliliği enerji üretiminde fosil yakıt kullanımından kaynaklanan bir sorunun iki yüzüdür. Kömür, petrol ve doğal gaza dayalı enerji sistemleri hem halk sağlığını ciddi bir şekilde tehdit eden hava kirliliğine hem de dünyanın geleceğini tehdit eden iklim değişikliğine yol açıyor. Bu nedenle artık bütün dünyada başta en önemli kirletici olan kömür olmak üzere fosil yakıtların terk edilmesinin tek çözüm olduğu yönünde bilim çevreleri uzlaşmaya varmış durumdadır. 4 Kasım günü yürürlüğe girecek olan Paris İklim Anlaşmasının da mantıki sonucu zaten bu olacaktır. Bu nedenle en kısa zamanda fosil yakıtlardan uzaklaşan düşük karbonlu bir ekonomik sistemin kurulması için çalışmak ve yeni kömürlü santralların yapımını durdurmak başta olmak üzere fosil yakıtları terk etmek için gerekli önlemleri almak zorundayız.” dedi.

Türk Tabipleri Birliği temsilcisi Doç. Dr. Gamze Varol Saraçoğlu, sempozyum çerçevesinde kanserlerin ve özellikle akciğer kanserinin de gündeme geldiğini belirtti. Doç. Dr. Varol Saraçoğlu açıklamasında “Akciğer kanseri, tüm dünyada en sık görülen ve kansere bağlı ölüm nedenleri içerisinde ilk sırada yer alan bir malignitedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2012 yılında tüm dünyada 1.8 milyon kişiye akciğer kanseri tanısı konuldu ve aynı yıl 1.59 milyon kişi de akciğer kanseri nedeniyle öldü. 10 yıl ve daha fazla yaşama olasılığının İngiltere’de dahi %5’ler düzeyinde olan akciğer kanserinin %89’unun önlenebilir olması dikkat çekicidir.” dedi. Sağlık Bakanlığının bu yıl içerisinde yayınladığı verilere göre akciğer kanserinin ülkemizde erkeklerde en sık, kadınlarda ise geçen yıllara göre artış göstererek dördüncü sıklıkta görülen kanser olduğunu ve Türkiye’de her yıl yaklaşık 30.000 kişiye akciğer kanseri tanısı konulduğunu ifade eden Doç. Dr. Varol Saraçoğlu, “Akciğer kanseri ise Türkiye’deki tüm kanser ölümlerinin içerisinde en sık ölüm nedenidir. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2015 yılında 24.011 kişi gırtlak-akciğer kanseri nedeniyle ölmüştür.” dedi.

Son olarak Halk Sağlığı Uzmanları Derneği adına bilgi veren Doç. Dr. Çiğdem Çağlayan, son yıllarda gerek Avrupa’da gerekse tüm dünyada hava kirliliğinin artan sağlık etkilerine dikkat çekildiğini ifade etti. Doç. Dr. Çağlayan konuşmasında “Dünya Bankası ve Avrupa Birliği gibi diğer birçok kuruluş da son yayınladıkları raporlarında hava kirliliğin ölüm nedenleri arasında artan rolüne ve sosyo ekonomik maliyetlerine dikkat çekmektedir. Uluslararası Enerji Birliği ise bu yılın Haziran ayında yayınladığı raporda hava kirliliğinin en önemli kaynağının enerji üretimi olduğunu belirtmiştir. Son yıllarda kömürlü termik santrallerden vazgeçilmesi yönünde artan kararlar ve uygulamaların da etkisiyle Avrupa Bölgesi, genel olarak sülfür dioksit ve partiküler madde gibi temel kirleticilerde olumlu bir mesafe katetmiştir. Dünya Bankası’nın verilerine göre dünyada PM2.5 düzeyinin en yüksek olduğu (yıllık ortalama PM2.5 düzeyi 35 mikrogram/metreküp ve üzeri) ve hava kirliliğine bağlı ölümlerin (yılda 2.3 milyon ölüm) en çok görüldüğü bölge Doğu Asya (özellikle Çin) ve Pasifik bölgesi olurken; Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrupa ve Merkez Asya Bölgesi’nde PM2.5 düzeyi 10-35 mikrogram/metreküp düzeylerinde gerçekleşmekte ve bu bölge hava kirliliğine bağlı ölümler açısından yılda yaklaşık 500 bin ölümle dördüncü sırada yer almaktadır.” dedi.

“Nefes Alamıyoruz: Hava Kirliliği & İklim Değişikliği & Sağlık” başlıklı sempozyum, hava kirliğiğinin sağlık üzerinde yarattığı olumsuz etkilerin ayrıntılı olarak ele alınması ve çözüm önerilerinin şekillendirilmesi ile tamamlandı.

 

(Yeşil Gazete)

Akkuyu NGS’de keşif tekrarlanacak, gerekçe ‘FETÖ’

Akkuyu Nükleer Güç Santralı (NGS) projesi için verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumlu Kararının iptali için açılan davalar kapsamındaki bilirkişi keşfiyle ilgili pek çok itirazına kulaklarını tıkayan Danıştay, ‘FETÖ’ yüzünden keşfi tekrarlama kararı aldı. Bilirkişi heyetinden bir ismin 672 sayılı KHK’yla kamu görevinden ihraç edildiğinin anlaşılması üzerine bilirkişi heyetinde değişikliğe gidildi ve keşfin yenilenmesi kararı alındı. Yeni keşif tarihi 5 Aralık.

23

Birgün’den Doğu Eroğlu’nun haberine göre 11 Temmuz’da gerçekleştirilen keşiften sonra davacılar, birleştirilmiş dosyaya bakan Danıştay 14’üncü Dairesine itirazlarda bulunmuş, projenin gerçek etki alanının keşif yapılandan çok daha geniş olduğu, bilirkişilerin uygun biçimde yemin etmediği, keşif sırasında çekilen görüntülerin davacılara verilmediğini bildirerek keşfin tekrarlanmasını istemişti. Bu taleplerin hiçbirine kulak asmayan Danıştay 14’üncü Dairesi, 5 Ekim tarihli ara kararıyla keşfi tekrarlanacağına hükmetti. Bilirkişi keşfinin yenilenmesi kararının gerekçesiyse, 1 Eylül’de Resmi Gazetede yayımlanan 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yoluyla kamudan ihraç edilen on binlerce kişi arasında, Akkuyu NGS projesinin iptali için açılan davalar kapsamında oluşturulan bilirkişi heyetinden bir ismin de olması.

Bilirkişi heyetinde yer alan, İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü Sismoloji Ana Bilim Dalında görevli Profesör Ali Osman Öncel’in KHK’yla kamu görevinden çıkarıldığını belirten Danıştay, “Öncel’in Profesörlük kadrosundaki görevinden çıkarılmış olması nedeniyle bilirkişilik görevine devam edemeyeceğini” belirtti. KHK’yla kamu görevinden uzaklaştırılan Prof. Öncel’in yerine bir başka jeofizik bilirkişisi getirildi ve yeni keşif tarihi 5 Aralık olarak belirlendi.

 

(Birgün)

Basın toplantısına davet: “80.maddeyi konuşuyoruz!”

TBMM’de torba yasa ile kabul edilen ve şirketlere, doğayı istedikleri gibi kullanabilecekleri, hiçbir denetime tabii olmadan  kirletebilecekleri imtiyazları sunan, tüm doğal kaynakların meta haline getirerek  şirketlerin girdileri olduğunu ilan eden  80. Madde yaşamı savunanlar açısından asla kabul edilemez. Çoğunlukla çevre ve ekoloji mücadelesinin içinden çok çeşitli insiyatiflerin bir araya gelerek  “Yaşam Buluşması” çatısı altında yaptığı çağrı 19 Ekim Çarşamba günü basın mensuplarına yönelik gerçekleştirilecek. Yeşil Gazete de çağrıcılar arasında yer alıyor.

Basın toplantısına çağrı metni

Gündeme 70. Madde olarak giren, bu isimle Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülürken bir gecede 75. Madde adını alarak sabaha karşı meclisten geçirilen, yeni adı ile 80. Madde’nin içerisinde yer aldığı 6745 Sayılı Türkiye Varlık Fonu Kurulması ile Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 7 Ekim 2016 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Biz yaşamı ve yaşam alanlarını savunan doğa ve kent örgütlerinin Madde 80’e karşı tavrı çok nettir, bu yıkım aracı madde Anayasaya aykırıdır. Bu madde hayatın akışını bir şirket faaliyetine dönüştürmekte, ülkenin tüm doğal varlıklarını itirazsız meta hâline getirmektedir.

– 80. Madde nedir?
– 80. Madde nelere sebep olacak?
– 80. Maddenin Anayasaya ve Uluslararası Hukuka aykırılığı nedir?
– 80. Madde mücadeleyi nasıl etkileyecek?

Gibi sorulara cevap arayacağımız Basın Toplantısına tüm basın emekçisi dostlarımızı davet ediyoruz.

BASIN

 

19 Ekim 2016/ Çarşamba
Saat: 12.00 – İstanbul Çevre Mühendisleri Odası

Adres:  Asmalı Mescit Mahallesi İstiklal Caddesi Koçtuğ İş Hanı No:178, Beyoğlu/ Tünel

 

ÇAĞRICILAR:

 

Acıbadem Halk Dayanışması

Adalar Savunması
Alakır Nehri Kardeşliği
Arhavi Doğa Koruma Platformu

Artvin HOD Maden İzleme Grubu

Aydın Çevre Platformu

Ayvalık Çevre Platformu

Bartın Platformu
Bakırtepe Çevre Platformu

Beşiktaş Kent Dayanışması

Beykoz Kent Dayanışması
Beyoğlu Kent Savunması
Bursa Kayapa Çöp Depolama ve Yakma Tesisine Hayır Platformu
Bursa Kent Savunması

Bozcaada Forum
Çanakkale İDA Dayanışması
Çevre ve Ekoloji Hareketleri Avukatları (ÇEHAV)

Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi
Çekerek Irmağı Özgür Akacak

Derin Ekoloji Derneği

Derelerin Kardeşliği Akdeniz Platformu

Didim Çevre Platformu
Diren Büyükçekmece
Dört Ayaklı Şehir

DOSAB Termik Santraline Hayır Platformu
Doğanın Çocukları

Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği (DOĞADER)
Don Kişot Bisiklet Kolektifi
Ereğli Cevre Platformu
Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP)
Fatsa Ünye Doğa Koruma Platformu
Fatih Tarihî Yarımadayı Koruma Dayanışma Ve Kültür Derneği
Faytona Binme Atlar Ölüyor Platformu
Fırtına İnisiyatifi
Fikirtepe Derneği
Gaziantep Barosu

Gaziantep Doğa ve Hayvan Dostları Derneği
Gaziosmanpaşa Barınma Hakkı Meclisi

Göztepe Dayanışması

Haliç Dayanışması
Haydarpaşa Dayanışması
HDK Ekoloji Meclisi
Hayvan Hakları İzleme Merkezi ve Komitesi
Hayvan Hakları ve Etiği Derneği
Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği
Hayvanlara Adalet Platformu
Hayvan Hakları Federasyonu
Haziran Ekoloji ve Kent Grubu

Hemşim Yaşam Derneği

İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu
İstanbul Kent Savunması
Kadıköy Kent Dayanışması

Karadeniz İsyandadır Platformu

Kardeş Bitkiler Topluluğu
Kayseri Hayvanları Koruma Derneği

Kayseri Barosu Hayvan Hakları Komisyonu

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği
Kuzey Ormanları Savunması
Kuzdere Gönüllüleri
Koşuyolu Çevre Gönüllüleri

Kozluören Doğa Direniş Platformu
Loç Vadisi Koruma Platformu
Macka Parkı Forumu
Mezopotamya Ekoloji Hareketi

Munzur Çevre Derneği
Nilüfer Kent Konseyi

Nilüfer Çayı Temiz Aksın Platformu
Ordu Doğal Çevreyi Koruma Derneği
Pangea Ekoloji
Phaselis İnisiyatifi
Politeknik

Roma Bostanı
Saray Doğayı Koruma Derneği
Sarıyer Kent Dayanışması
Senoz Vadisi Koruma Platformu

Sinop Nükleer Karşıtı Platform
Sultangazi Kent Savunması

Şavşat Derelerin Kardeşliği Platformu
Şişli Merkez Mahallesi Forumu

Sosyal Haklar Derneği

Uludağ’a Dokunma

Tahtacıörencik Eko-komünal Köy
Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği
Temiz Ünye Çevre Platformu

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi
Toplumcu Mimarlar ve Mühendisler Meclisi
Tonya Çevre Platformu İstanbul Yürütmesi
Validebağ Gönüllüleri
Validebağ Savunması

Yaylaların Kardeşliği

Yeşil Artvin Derneği

Yeşil Gerze Çevre Platformu
Yeşilırmak Tozanlı Çevre Platformu

Yeşil Gazete
Yeşil Sol Parti Doğanın Hakları Var Çalışma Gurubu
Yeşil Öfke Ekoloji Kolektifi

Yeşil Direniş Gazetesi
Yeryüzüne Özgürlük

Yeryüzü Derneği

Yunuslara Özgürlük Platformu

*****************

 

Haber Merkezi

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

2016 Dünya Nükleer Enerji Raporu’ndan alıntılarla: “Nükleer, neden yenilenebilir enerji değildir?”

9-13 Ekim tarihlerinde İstanbul’da Uluslararası Enerji  Kongresi gerçekleştirildi. Ülkenin her köşesinde merkezi olsun yerel olsun, her tür etkinlik (Aşure etkinlikleri bile)  yasaklanırken dünya çapında bir kongreye ev sahipliği yaptık. Kongrenin öne çıkan mesajı ana akım medyada nükleer enerjiyi olumlayan haberlerin dolaşması oldu. Zira ana teması “Yeni Ufukları Kucaklamak, yenilikçi bir kavram ve içerik vadetmek” olan, reklamlarında da yenilenebilir enerji kaynakları olarak bilinen güneş ve rüzgar santral figürünün bol miktarda  kullanıldığı kongre hakkında  ana akım  medyada çıkan haberlerin yine  nükleer enerjiyi savunan  politikalarla  dolu olduğunu gördük.

Yenilenebilir reklam ambalajının altında kamuoyuna sürekli nükleer imajı satılmaya çalışıldı.   Akkuyu Nükleer Santrali’nin Rusya ayağını oluşturan Rusya Devlet Nükleer Enerji Kurumu (Rosatom) Genel Müdür Yardımcısı Kirill Komarov ile  Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) Başkanı Yukiya Amano’nun ana akım medyada manşetlerden verilen beyanları bu hissiyatımı doğrular şekildeydi: Komarov’un, nükleerin artık dünya gerçeği olduğunu hatta Birleşmiş Milletler’in Aralık ayında Paris’te düzenlediği İklim Konferansı’nda nükleer enerjinin “yeşil enerji” kategorisine alınmasının istendiği yazıyor, Amano’nun da nükleer enerjiyi kullanmadan iklim değişikliğiyle mücadelenin mümkün olmayacağını, nükleer enerji kullanımıyla emisyonların kontrol altına alınacağını dolayısıyla iklim değişikliğiyle mücadelenin ancak bu şekilde sağlanacağını savunduğu görüşlerine yer veriyor, nükleer enerji kullanımının giderek arttığı yalanlarını yayıyordu.  Nükleer santraller mevzu olduğunda Türkiye’li bürokratlardan  gelen açıklamalar da farklı değil. Zaten  nükleer santrale hep muhtacız ve iklim değişikliğini o kadar ama o kadar çok önemsiyoruz ki  termik santral bile açmıyoruz(!)*.

Hal böyle olunca bu yazımı nükleer enerji ile  yenilenebilir enerjiler arasındaki farkı ortaya koyma çabası taşıyan bir değerlendirme olarak kabul edebilirsiniz.  Hiç bir dayanağı olmadan sarfedilen “nükleer enerjiden vazgeçilemeyeceğine dair iddialar”ın karşısına ise özellikle bilimsel bir çalışma olan 2016 Nükleer Enerji Durum Raporunu** çıkaracağım. (Raporun kendisine  şuradan ulaşabilirsiniz). Bakalım gerçek durum bize ne söylüyor? Ek olarak Nükleer enerjinin neden yenilenebilir enrji olmadığına/olamayacağına dair değerlendirmemi  raporu hazırlayan ekibin lideri de olan Nükleer enerji uzmanı Mycle Schneider’ın direkt görüşlerini paylaşarak tamamlayacağım.

Son yıllarda, Dünya Nükleer Enerji Raporu, nükleer enerji yatırımlarının  yerini yenilenebilir enerji yatırımlarının almasıyla artık “Yenilenebilir enerji  raporu” adını almayı hak ediyor, zira 2015 rakamları, yenilenebilir enerji olan rüzgar ve güneş yatırımlarından elde edilen elektrik enerjisinin nükleer santral yatırımlarından elde edilen elektrik  enerjisinin iki katını sağladığını gösteriyor. Örneğin  Brezilya, Çin, Hindistan, Japonya ve Hollanda bugün nükleer santrallerden ürettikleri enerjinin daha çoğunu rüzgar enerjisinden elde ediyor.

Rapora göre  2015 yılında başlatılmış olan toplam 8  nükleer santral inşaatının 6’sı Çin’de, diğer ikisinden biri Pakistan’da diğeri de Arap Emirlikleri’nde. Bununla birlikte nükleer santral kurma hazırlığı içinde olan 9 ülke yer var: Bangladeş, Mısır, Ürdün, Polonya,Suudi Arabistan, Vietnam, Şili, Litvanya ve Türkiye ki bu ülkelerde nükleer santral  projelere ait inşaatların başlamasında ciddi gecikmeler yaşanırken Endonezya daha sürdürülebilir bir gelecek için nükleer programdan çıkmayı tercih etmiş bulunuyor.  Reaktör inşa etme safhasında olan Beyaz Rusya  ve Birleşik Arap Emirliklerinde ise santralin kurulması hakkında bilgi kamuoyuyla paylaşılmıyor.

nukleer-ulkelere-gore
2014/2015 yıllarında ülkelere göre nükleer enerjiden elektrik üretimi

2015 yılı içinde dünya genelinde  Çin’de 10 reaktör faaliyete geçirildiği için  nükleer enerji üretiminde  %1,3’lük bir artış görülüyor ki bunların da inşaatları Fukuşima felaketinden önce başlatılmış. Bununla birlikte Çin 2015 yılında yenilenebilir enerji için 100 milyar dolar harcarken 6 reaktör kurma planı için öngördüğü  maliyet 18 milyar dolar.  Bu şekliyle Çin etkisi nükleer enerjiden elde edilen elektrk payını dünya genelinde yalnızca %1,3 arttırırken rüzgar enerjisi%17 , güneş %33 büyümüş durumda .

 

cin-nukleer
Dünya genelinde nükleer santraller (Çin’deki nükleer santraller turuncuyla işaretlenmiştir)

Kapatmalar ve gecikmeler

Rapor Japonya, İsveç, İsviçre, Tayvan ve ABD’de 8 reaktörün öngörülen tarihten önce kapatıldığına, Kaliforniya ve Tayvan’da nükleerden çıkış kararı alındığını, nükleer santral kurma planları olan 14 ülkenin 9’unda  projelerin  birkaç yıl ötelendiğine, Çin’de inşaat halindeki 21 reaktörün en az 10’unda plandaki tarihe göre  gecikme olduğuna ve Şili’ nin nükleer planını askıya alırken Endonezya’nın da nükleer planını terk ettiğine  dikkat çekiyor.

Sinop’a talip AREVA’nın durumu

Raporda Sinop’ta planlanan nükleer santralin reaktörlerini inşa etmesi öngörülen AREVA’nın ekonomik durumu hakkında da bilgi var. Buna göre Areva, son 5 yıl içinde 11 milyar dolar zarar etmiş bulunuyor. Fransız hükümeti 5,6 milyar dolarlık bir kurtarma paketi uygulayarak şirketin hisselerini %95 düşük değerden  satın aldı,  Hinkley Point nükleer santrali için Çin şirketi CGN gibi taraflardan biri olan  EDF ise 41,5 milyar dolar borçla uğraşıyor, derecesi düşürüldü ve hisseleri 2015 yılında  %60 değer kaybetti.

Paris Anlaşması “Yenilenebilir enerji” diyor

Rapor İklim değişikliğine bağlı olarak imzalanan Paris Anlaşması’nın yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandırdığını söylüyor. Buna göre Paris Anlaşmasını imzalayan ülkelerden 162’si  belirlenen amaçları kabul eden ülkeler olurken içinde Türkiye’nin de bulunduğu 11 ülke nükleer santral kurma planları yapıyor ve  bu ülkelerin 6’sı nükleer kullanımlarını arttıracağını açıklamış bulunuyor. Fakat ağırlık yine de  tercihlerini yenilenebilir enerjiden yana kullananlarda:  144 ülke yenilenebilir enerji kullanacağını taahut ederken 111 ülke yenilenebilir enerji kullanacağını taahut etmiş veya kullanımlarını arttıracağına söz vermiş bulunuyor.

Bugünkü nükleer santral yatırımları Rusya teknolojisine bağlı!

Rapor, Dünya genelinde kurulu bulunan nükler santraller 30-40 yaşını doldururken yeni Nükleer santral kurma planlarının Rusya’nın teknolojisine bağlı olduğunun ve yatırımcı şirketlerin çoğunun da Rusya meneşeili olduğunun altını çiziyor. Dolayısıyla Rusya’daki ekonomik dertler,  benzin fiyatlarındaki düşme ve süregelen ekonomik ambargoya bağlı problemler Rusya tarafından yönetilen projelerde gecikme olacağına, kesintiye uğrayacağına işaret ediyor.

cin
Dünyadaki nükler santrallerin yaş dağılımı

 

Nükleer enerji neden yenilenebilir enerji değildir?

Rapora göre bir tarafta nükleer santrallerin yüksek inşaat maliyetleri diğer tarafta  yenilenebilir enerji olan güneş ve rüzgar enerji santrallerinin hızlı ve sürekli düşen maliyetleri söz konusuyken,  ilaveten  2015 Paris Konferansı’nda karbon salımı azaltma kararları alınmışken çoğu ülkenin yatırım eğilimlerinin güneş ve rüzgar santrallerinden yana olduğu görülüyor. Hatta Brezilya, Çin, Almanya, Japonya ve İngiltere gibi  Nükleer enerji santrallerine sahip olan ülkeler veya olmayı planlayan ülkeler de yenilenebilir enerji yatırımlarını arttırma eğilimi gösteriyor . Bununla beraber önümüzdeki on yılda, nükleer santrali bulunmayan Birleşmiş Milletler üyesi 163 ülkede yenilenebilir enerji  hızlı ilerleme gösterecek ve bu teknolojilerin kullanımıyla ekonomide sağlanan gelişmeler  nükleer enerjiyi tamamen dışarda bırakacak.

a

2016 Dünya Nükleer Enerji Durum Raporu’ndan paylaştığım kısımlarla yeterince açıklanmış olduğunu düşünsem de nükleer enerjinin  neden yenilenebilir enerji olmayacağını raporu yazan ekibin lideri Mycle Schneider’ın kelimeleriyle de aktarmak isterim:

Mycle Schneider
Mycle Schneider

“Herşeyden önce şunu atlamayalım ki “yenilenebilir enerji” mantığı  enerjiyi üreten makinenin “sonlu bir ham madde” kullanmıyor oluşuna temellenmektedir. Nükleer enerji üretmek için gerekli olan ham madde ise uranyumdur ve uranyum tükenebilir, sonlu bir ham maddedir dolayısıyla petrolden, kömürden, gazdan farklı değildir. Yenilenebilir enerji adı verilen güneş, rüzgar ve jeotermal gibi enerjiler ise sonlu olmayan kaynaklarla üretilir. Yenilenebilir enerji türevi olarak adı geçen biogazın ise durumu farklıdır, elde edilecek enerji ürünün hasat miktarına bağlıdır.

Yenilenebilir enerjinin diğer bir nosyonu da çevreye ve iklime olumsuz etkisinin, negatif dışsallığının nükleer, fosil yakıtlara göre daha öngörülebilir ve sınırlı olmasıdır. Nükleer lobi uzun süre nükleer enerjinin de negatif dışsallığı olmadığını iddia etmiştir, hala da etmektedir. Fakat gelin meseleye farklı enerji kaynakları açısından kendimize şu soruyu sorarak bakalım: 1 Lira/Dolar/ Avro’ya ben ne kadar emisyonu ne kadar kısa sürede azaltabilirim?Aslında yeni nükleer santraller tam bir iklim düşmanıdır.  Hem pahalıdır  hem de iklim değişikliğini önlemede en yavaş araç sayılabilir. Çok net bir örneği en son imzalanan Hinkley Point C Nükleer santrali teşkil ediyor. 2015 yılında İngiltere yenilenebilir enerji yatırımlarına 22 milyar dolar kullandı. Yenilenebilir enerjiden elektirik üretimi sadece 2015 yılında 29 milyar kilovat saate çıktı ki bu miktar Hinkley nükleer santralinin 10 yılda üreteceği enerjiye denktir. Ne derseniz deyin nükleer enerji çok pahalıdır ve yenilenebilir enerjiyle rekabet edemeyecek kadar da hantaldır, yenilmeye mahkumdur.”

Şüphesiz Schneider’ın verdiği örneklere  başka ilaveler de yapılabilir.  Mesela nükleer santraller özel cihazlarla ölçüm yapılmadıkça  tespit edilemeyen radyoaktif partiküller yayar, denizden aldığı soğutma suyunu haşlak şekilde geri vermesiyle  deniz suyunun en az  2 derece  ısınmasına yol açar ki bu  küresel ısınmayı arttıracak bir etkidir. Bu açıklamalara  rağmen çevrenizde yine de bacasından su buharı çıkaran görünümü ile nükleer enerjinin “yeşil” olduğuna inanan ve/veya başkalarını inandırmak isteyenler mi görüyor, duyuyorsunuz? O zaman nükleer santrallerin planlanandan uzun süren inşaat sürecinde  kullanılan çimento miktarının, santralde üretilecek enerjinin ham maddesi olan uranyumun çıkartılması ve sevkiyatı aşamalarında sarf edilen yüksek miktarda fosil yakıtın anlatılması caydırıcı olabilir. Yine mi başaramadınız? O zaman lütfen Çernobil felaketinin üstünden 30 yıl geçmesine rağmen 6 milyon insanın yaşadığı yerlerin hala yüksek radyoaktivite barındırdığını ve önümüzdeki 50 yıl içinde radyoaktivite kaynaklı  40 bin ilave kanser vakasının olacağını,  Fukuşima felaketinin 5. Yılında çocukluk çağı tiroit kanseri vakalarının Japonya ortalamalarının 50 kat üstünde olduğunu anlatın. Belki o zaman nükler enerjinin bırakın yenilenebilir enerji sayılamayacağını, nükleerin bugün ve gelecekteki yaşamı bile bitiren bir enerji olduğunu anlayabilirler.

 

* Bu konuda TEMA Vakfının yaptığı açıklama ise  termik santral kaynaklı  hava kirliliğinin son 13 yılda 2,4 milyon hektar tarım arazisinin bile  kaybedilmesine yol açtığıyönünde.        Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/turkiyenin-tarim-alanlari-karariyor-40248680

** Her yıl yayımlanan Dünya Nükleer Endüstrisi Durum Raporu  Paris’te uluslararası bağımsız enerji danışmanlığını icra eden Mycle Schneider’ın,  ekibiyle birlikte 23 yıldır hazırlayıp dünya ile paylaştığı rapordur, adını veren yıldan bir önceki yılın verileri kullanılarak hazırlanır. Kısa adı World Nuclear Status Industry Report (WNSIR) olan rapor, mevcut nükleer tesislerin ve yeni kurulması planlanan potansiyel santrallerin durumu ve proje gelişimlerine dair bilgileri ve ek olarak meydana gelişleri itibariyle her yıl etkisi değişebilen 1986 Çernobil Nükleer Faciası ile 2011 yılında meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketinin sonuçlarına da değiniyor.

35-pinar-demircan

 

Pınar Demircan

 

 

Uluslararası “Nükleersiz Gelecek Ödülü” Av. Arif Ali Cangı’ya!

Nükleersiz Gelecek Ödülleri, dünyanın her köşesinde nükleer silahlara, nükleer endüstriye ve uranyum madenciliğine karşı mücadele eden halklardan seçilen yaşam savunucularına veriliyor. Bu yıl, Habeşistan, Fransa, Hollanda, Türkiye ve Güney Afrika’dan yaşam savunucuları ödüle layık görüldü.

izmirin-cernobili-davasi-karara-kaldi_9786_dhaphoto1Uluslararası Nükleersiz Gelecek Mücadelesinde bu yıl ödül alan Avukat Arif Ali Cangı, ödülünü 17 Kasım 2016’da Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde yapılacak olan törenle, “Direniş” kategorisinde alacak. 1964 doğumlu Arif Ali Cangı, meslek hayatına başladığından beri çevre ve yaşam mücadeleleriyle tanınan, yaşamı savunma mücadelesini hukuk yoluyla sürdüren bir avukat. Gaziemir’deki yasa dışı nükleer atıklara karşı, Mersin’in Akkuyu ilçesinde yapılması planlanan nükleer santrale karşı ve Manisa, Köprübaşı’nda yapılan uranyum madenciliğinin ölümcül tehlikekliklerine karşı davalar açmış, bilim insanlarıyla birlikte, radyoaktif atıkların oluşturduğu tehditler konusunda bu endüstrilerin çevresinde yaşayanları bilgilendirme kampanyalarına girişmiştir. Bu davalar, bugün de sürmektedir.

gaziemir-3
“Direniş” kategorisinde Arif Ali Cangı’ya verilecek olan ödülün dışında, “Eğitim” kategorisinde , Fransa’nin Valence kentinden Radyoaktivite Araştırma Komisyonu başkanı Bruno Chareyron ve “Çözümler” kategorisinde Habeşistan’ın kırsal yörelerinde yoksul halka güneş enerjisiyle elektrik sağlayan, Güneş Enerjisi Vakfı Genel Müdürü Samson Tsegaye ödül alıyor. Ayrıca Güney Afrika’nin nükleer endüstrisinde çalışırken kansere yakalanan, ve bu endüstrideki isçilerin kanser vakalarının araştırılması için isçileri örgütleyen Alfred Manyanyata Sepepe ödüle layık görüldü. Alfred Manyanyata Sepepe’ye verilen ödül nedeniyle bu yıl ödül töreni onun memleketi olan Güney Afrika’da yapılıyor.

gaziemir-2016
Bunlara ek olarak bu yıl Avrupa ve ABD’de nükleer silahsızlanma mücadelesini örgütleyen Hollanda’dan Susi Snyder ise, “Özel Takdir” kategorisinde ödüllendiriliyor.
17 Kasım’da yapılacak ödül töreninden sonra, 18 Kasım’da, Johannesburg’da, Arif Ali Cengı’nın da katılacağı “Nükleersiz bir Gelecek Düşün!” Sempozyumu yapılacak.

 

12-arif-ali-cangi-300x194Arif Ali Cangı’nın aldığı ödüle dair mesajı ise şöyle : “Ödülden onur duyduğumu belirtmek isterim. Beni en çok sevindiren Türkiye’deki nükleer tehlikeye karşı yürüttüğümüz çalışmaların, çabalarının dünyadaki diğer yaşam savunucuları tarafından izleniyor olması ve takdir edilmesidir. Ödülü ülkemizdeki tüm nükleer karşıtları, tüm yaşam savunucuları adına alacağım. Bu ödülün nükleere ve diğer yaşamı tehdit eden projelere karşı yürüttüğümüz yaşamı savunma mücadelemizin dünyanın diğer ülkelerindeki mücadelelerle buluşmasının başlangıcı olmasını ümit ediyorum. Nükleer belasını dünyanın başına insanlık sardı, elbirliği ile dayanışma ile direnişle dünyayı bu beladan kurtarabiliriz. Yaşamın sürmesi için nükleersiz bir geleceği kurmak zorundayız”.
Haber merkezi

(Yeşil Gazete)

Bob Dylan Nobel’i Nasıl Aldı?

f3dd36e194583ecda59a2f5404652e81Perşembe sabahı Yeşil Gazete kulelerine girip kartımı okuttuğumda yine korkunç mutsuzdum sevgili YG okurları. Elimde çay ti lattem, turnikeden geçip haber departmanlarına çıkan 32 asansör önünde diğer mutsuz YG çalışanları ile birlikte asansör sırası beklerken artık neden mutsuz olduğumu hatırlamadığımı fark ettim. “Vay, bu durum hakkında süper şarkı yazılır, keşke biraz müzikten anlasam” diye hayal kurarak asansöre ilerlerken yediğim dirsekle lacivert takımıma boca olan çay ti latte maalesef hayallerime tarçınlı bir nokta koydu. Masama varıp bir rulo kağıt havluyla yeni kurulanmıştım ki yazı işleri müdürünün sekreteri aradı. 104. kattan bekleniyordum! Hemen not defterimi kapıp tekrar asansörün yolunu tuttum.

Yazı işleri müdürü ofisi önündeki bankta oturup içeri davet edilmeyi beklerken, Özer Çiller’in kapağında ‘large hardon collider (sic.) resmi bulunan kitabı Sırrın Sırrı’ndan öğrendiğim gibi pantolonumdaki çay ti latte lekesine gözümü dikip evrenden daha hızlı kurumasını istedim. İçeri davet edildiğimde artık paçalarımdan çay ti latte damlamıyordu ne mutlu.

screen-shot-2016-10-16-at-12-08-09

Alper Bey, büyük, masif Amazon gül ağacından yapılma antika masasının arkasında sekreterinin tek tek önüne koyduğu kağıtları imzalıyordu. Kafasını kaldırmadan, “yeni kültür sanat muhabiri sen misin?” diye sordu. YG’de bu işlere bakan Kızıltan hayırlı bir iş için izindeydi. Cevap vermek için ağzımı açtım ama daha ses edemeden masasındaki dosyalardan birini bana attı. “Az önce Stockholm’den aradılar. Akademideki çok güvenilir kaynaklardan aldığımız duyuma göre Keith Richards’a Nobel Kimya ödülü verilecekmiş. Bu hikayeyi yazmanı istiyorum” dedi.

that-time-he-snorted-his-father-photo-u1

“Ama Alper Bey, Nasıl olur? Kimya ödülleri geçen hafta açıklandı? Edebiyat ödülü olmasın o?” dedim. Tek kaşını yukarı kavislendirerek bana baktı. “Evladım sen gazeteci misin yoksa kapı menteşesi mi? Git bul işte ne neymiş” dedi ve sekreterine döndü. Ses etmeden dosyayı alıp kapıya yöneldim. Odadan çıkarken son duyduğum şey “Kızım bu tarçın kokusu nerden çıktı? Bak canım çay ti latte çekti, söyleyin de bir getirsinler” oldu.

Masama gidip önümdeki dosyayı açtım. İçinde tek bir telefon numarası vardı. İsim yoktu. Artan bir merakla numarayı tuşladım. Yedi kez çaldı. Tam kapatıyordum ki açıldı: “Hallå?”

Neyse ki lisede seçmeli ders olarak aldığım İsveççemi, aradan geçen yazlarda geliştirmiştim. Beni bile şaşırtan bir akıcılıkla konuşmaya başladım. Yaklaşık 10 dakikanın sonunda iş epey ilgi çekici bir hal almaya başlamıştı. Bir kere haklıydım. Ödül Edebiyat ödülüydü ve kaynağım doğruysa Bu yıl Bob Dylan’a verilecekti! Edebiyat dünyasını temelinden sarsacak bu haberi yerinde takip etmeliydik. Hemen Alper Bey’in sekreterini aradım.

“Alo, Alper Bey çok ilginç bir durum var ödül alması söz konusu olan isim Keith Richards değil, Bob Dylan’mış! Adam bildiğiniz gibi Kağızmanlı! Hemen ilk uçağa atlayıp Stockholm’e gitmem lazım!”

“Sen deli misin be? Son dakika biletler kaç dolardır haberin var mı? Bak sinirden çay ti lattemi devirdim. Mevcut kurda Tüm YG kulelerini satsak 7 dolar 4 sent ediyor. Ne bileti? Telefonla hallet. Hatta Whatsapp’tan ara!”

Bu durumda yapacak bir şey kalmamıştı. Önce ‘yea bir gün beklesem, ertesi gün bir yerden kopyala yapıştır yapsam kimsenin ruhu duymaz’ diye düşündüm ama meslek ahlakım buna elvermedi. Whatsapp ve Skype ile aramalara başladım.

İlk olarak Bob Dylan’a ödül verilmesi fikrinin yeni olmadığını, yaklaşık 20 yıldır gündemde olduğunu öğrendim. Herhangi bir konuda Nobel’e aday olabilmek için öncelikle o konunun uzmanı akademisyenler tarafından aday gösterilmek gerekiyormuş. Bob Dylan’ı da 1996 senesinden başlayarak profesör Gordon Ball ve arkadaşları sürekli aday göstermişler.

Sonra peki bu adam şarkıcı. Edebiyatla ne alakası var diyerek liseden edebiyat hocamı aradım. “Aaa Mahir?! Hayırsız, Bob Dylan Nobel almasa hiç aramayacaksın!” dedi. Zor bela kadını konuya geri çektim. “Valla ben Nobel’e inanmıyorum. Ömer Seyfettin’e ödül vermeyen komite bir de üstüne Orhan Pa-” diyordu ki “Hocam, Skype kredim bitiyor!” deyip hattı kapadım.

Sonra uluslararası bir aramayla Gordon Ball’un başvurusuna destek mektubu yazan Dan Karlin’e ulaştım. “Sayın Karlin, hani olmaz da olursa diyelim Nobel Edebiyat ödülünü Dylan aldı; şimdi bu adam edebiyatçı mı?” diye sordum.

Bana “Idiot wind, Blowing every time you move your teeth” dedi.

“Biraz ayıp olmuyor mu? Koskoca profesör olmuşunuz ama adam olamamışsınız, yazık” diye çaktım lafı.

“Yok yanlış anladınız. Bu Bob Dylan’ın dizeleri. Bunun gibi sayısız dize yazan birisine edebiyatçı demeyeceksek ne diyeceğiz? Hatta Nobel komitesine yazdığım mektupta da dile getirdiğim gibi Dylan İngilizceye Kipling’den bu yana en fazla akılda kalıcı ifadeyi katmış kişidir” dedi.

Kıvırıyor mu emin olamadım ama lafı uzatmadım. Emin olmak için Google aramamda çıkan ikinci profesör olan Dr. James Purdon’u aradım. “Pop şarkılarının sözlerinin edebiyat olup olmadığı konusunda tasa yapanlar asıl meseleyi kaçırıyor: Edebiyat, yazarların ‘edebiyatın’ genel kabul gören kurallarını dilin yeni bir hayat bulabilmesi için kırdıklarında ortaya çıkan şeydir” dedi.

Sonraki birkaç saat boyunca edebiyat ve müzik dünyasından isimlerle konuştum. Şaşırtıcı bir şekilde iki farklı yaklaşım vardı. Bazıları “Ooo, Nobel’i Dylan alsın, on numara iş olur” derken bazıları “Kötü olur bence” diyordu. Farklı görüşler olması kafamı karıştırıyor, canımı sıkıyordu.

Kaldı ki sadece iyi ve kötü olur da kalsak iyiydi. İyi olur diyenler:

-O bir kültürel ikon,

-Müzik yanı sıra, çıktısının edebiyat olduğunu yıllardır söylüyorduk ondan hak ediyordu.

-Oh komite ortalığı karıştırdı, eğlenceli oldu

alt gruplarına ayrılıyordu. İyi olur diyenlerin arasında New Yorker yazarı Alex Ross da vardı. Ross, Dylan’ın kategorilere oturtulamama durumunun biraz 19. Yüzyıl entelektüel dünyasının Richard Wagner’in karşısında aldığı hali andırdığını söyledi.

Sonra bir iki romancıyla konuşayım ya dedim. Jodi Picoult’u aradım önce. “Jodi hanım, bir romancı olarak Bob Dylan Nobel Edebiyat ödülü alırsa tepkiniz ne olur?” sorusunu yönelttim kendisine.

“Absürt olmayın lütfen. Ne yani bana da Grammy versinler o zaman” diye kestirip attı.

screen-shot-2016-10-16-at-12-17-55

Aynı soruyu Hari Kunzru’ya da sorayım dedim. Canıma okudu be. Neymiş efendim Obama’ya Bush olmadığı için barış ödülü verilmesi kadar saçma olurmuş, yok efendim o kadar edebiyatçı dururken Dylan ne alakaymış, hem bağımsız yayınevlerinin satışları Nobel ödülleriyle destekleniyormuş, onlar zarar görürmüş vb. vb.

screen-shot-2016-10-16-at-12-18-21

“Abi, kusura bakma ama kitaplarından bile daha sıkıcısın” dedim kapadım. Hoff! Ulan zaten David Bowie’nin öldüğü yıl Dylan’a Nobel değil intergalaktik türler arası birleşme yüksek ödülü verilse az diye sevineceğine gamlı baykuşluk yapıyor. Hem ayrıca o kadar konuşacağına otur kitap yaz ya. Ya da vazgeçtim. Yazma sen.

Sırada Irvine Welsh vardı. Ona zaten fikri söylemeyi bitiremeden adam höykürmeye başladı. Hay Yarabbi. Ne ödül meraklısı adamlarmışsınız be.

screen-shot-2016-10-16-at-12-18-46

Bir yüzümü yıkadıktan sonra yazar aramalarına devam ettim.

Stephen King’e ulaşması biraz zor oldu ama Yeşil Gazete’den arıyorum deyince bağladılar. “Bence iyi olur, versinler. Etrafımız belayla sarılmış biraz neşeleniriz. Hem belki bizim gibi janr yazarlarına da bakarlar böylece ileride ama bu son dediğimi yazma” dedi.

screen-shot-2016-10-16-at-12-19-04

Yazar aramalarına son vermiştim ki telefonum çaldı. Arayan Salman Rüşdi’ydi. “Herkesi arayıp Dylan’a Nobel verseler ne dersin diyor muşsun? Hayrola bir şeyler mi duydun?” diye ağzımı aramaya kalktı. “Abi yok, mizah köşesi için ya.” diye kıvırdım.

“Ha Tamam. Ama bence verseler iyi olur ya. Şiir şarkı, bunlar aynı şeyler ya. Onu bırak da akşam okeye geliyor musun?”

screen-shot-2016-10-16-at-12-19-20

“Abi yok, çok işim var. Hem senin kitap mitap yazman gerekmiyor mu?”

“Oğlum, yazdık ya yeni?”

“Abi ne bileyim, takip edemiyorum iş güç. Neyse şimdi işe dönmem lazım, ararım.” dedim kapadım. Salman abi iyi de son yıllarda biraz saldı kendini sanki.

Vakit böyle böyle öğle arasına geliyordu. Çay ti latte kurumuş ama tarçın kokusu aynen devam ediyordu. Ofiste herkesin canı tarçınlı kurabiye çekiyor, tüm masalar öğle yemeğine nerede cinnamon bun buluruz hesabı yapıyordu. Cinnamon bun nostaljisiyle plaza çalışanlarının hepsi Amerika’da okudukları yıllara gidiyorlar ama birileri “Olm o kadar sene okula gittin, Amerikalar’da okudun geldin burada tıpış tıpış çalışıyorsun” der korkusuyla ağızlarını açamıyorlardı.

tumblr_msw9wqxehl1r4d009o1_500

Neyse ben de kendi anılarıma dalmışken telefonum çaldı. Arayan bir ABD numarasıydı! Açtım, karşıma liseden arkadaşım Mustafa çıktı. Mustafa, liseden sonra Amerika’ya gitmiş, bir süre önce de Beyaz Saray basınla ilişkiler masasında çalışmaya başlamıştı.

“Baba naber ya? Kasım’da iki hafta tatilim var. TR’deyim. Buluşalım.”

Mustafa’ya senin o Türkiye’ye ‘Tr’ diyerek harften tasarruf yapan ağzını büzerim dememek için kendimi zor da olsa tuttum, onun yerine konuyu değiştirdim:

“Ya Mustafa sen bilirsin. Şimdi birazdan Nobel açıklanacak ya? Diyelim ödülü Bob Dylan’a verdiler. Beyaz Saray’ın tepkisi ne olur?”

‘Bi kere o Beyaz Saray diil, Beyaz Ev’ diye söze girdi ukala. “Dylan kim hocam?”

“Ya işte şarkıcı, folk molk. Ünlü baya. Sen boş ver şimdi. Obama biliyordur. Ne der?”

“Öff senin Akmar takımından di mi bu da? Neyse tamam boş ver. Abi ne bileyim işte twitter’a bakan çocuklar çok severim vb. mealinde bişeyler sallar herhalde.”

screen-shot-2016-10-16-at-12-42-03

‘Tamam Mustafa’ dedim kapadım. Sizin öğlen yemeğinde Cinnamon bun da çıkar şimdi değer bilmez, şuursuz herif.

Yemekten önce son bir de Google’da müzik edebiyat ilişkisine bakayım dedim. Karşıma Walter Pater diye bir adamın sözü çıktı: “Tüm sanat müziğin konumunu arzular.” Kafamda bir kıvılcım çaktı. Birden bütün o canı sıkkın edebiyatçıları anladım. Tabii ya! Form ve süjenin müzik gibi birbirine denk olduğu başka ne vardı ki? Islık çaldığında çıkan sesin, çıkan sese eşitti. Tabii ki belli bir kıskançlık olacaktı. Şartlar eşit değildi. Ama acaba bu laf bunu mu demekti? Doğru mu anlıyordum?

Başım ağrımaya başlamıştı. Buralarda bir şeyler oluyordu ama ne olduğunu hiç bilmiyordum.

Telefonum çaldı. Alper Bey hattaydı. “Oğlum nerde yazı?”

“Bitmek üzere Alper Bey.”

“Ne bitmek üzere be? Komite açıklama yapıyor! Nerden buldunuz bu salağı be? Kızıltan nerede?” Sanıyorum cümlesinin ikinci kısmı sekreterineydi.

Başımdan aşağı çay ti latte dökülmüş gibi olmuştum. “Hemen yolluyorum yazıyı” deyip Nobel sitesini açtım. Kadının biri İsveççe konuşmaya başladı. Ve evet, gerçekten de ödülü Dylan kazanmıştı!

Birden içimi çılgın bir sevinç kapladı. Masamın üzerine sıçradım. Ceketimi çıkarıp kafamın etrafında çevirip aynı anda zıplayarak kapalı tribün tezahürat moduna geçtim. “Oooooo!! Boooob Dylaaaan Oleeey!”

tumblr_ntleegaix61qhub34o2_500

Karşı masada oturan Koray pis pis bakıyordu. Masasının arkasındaki dev Murakami posterinden de anlaşılacağı gibi hiç mutlu olmamıştı. “Seneye artık inşallah Koray Beeey! Philip Roth’la beklesinler biraz!”.

Bob Dylan’ın Nobel alması beni biraz mutlu etmişti.

BD_Claxton_1.jpg HAND OUT PRESS PHOTOGRAPH. PROVIDED BY parris.oloughlin-hoste@sonymusic.com

 

Dylan’dan Guthrie’ye Seeger’dan Ruhi Su’ya ozan türkücüler – Ercüment Gürçay

2016 Nobel Edebiyat Ödülü sürpriz bir kararla ünlü Amerikalı şarkıcı ve söz yazarı Bob Dylan’a verildi.

Bob Dylan
Bob Dylan

1962 yılından bu yana toplam 69 albümü yayınlanan Dylan’ın bugüne dek 11 Grammy ile “Things Have Changed” isimli şarkıyla kazandığı bir de Oscar ödülü bulunuyor.

Merkezi İsveç’te bulunan Nobel Akademisi’nin ödüle ilişkin yaptığı resmi açıklamada, Bob Dylan için “Amerikan şarkı geleneğine yeni ve şiirsel bir ifade tarzı getirdi” ifadesi kullanıldı.

Ödüle ilişkin resmi açıklamayı yapan İsveç Nobel Akademisi Daimi Sekreteri Sara Danius, sonrasında basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

Sara Danius, “Bob Dylan ödülü gerçekten hak etti mi?” şeklinde gelen bir soruya, “Elbette hak ediyor. Ödülü aldı zaten” yanıtını verdi.

Danius, “Bob Dylan, İngiliz yazın geleneğinin büyük bir ozanı…54 yıldır sürekli kendini yenileyerek, bugüne kadar çok sayıda orijinal eser ortaya koydu. Örneğin eğer 1966 tarihli “Blonde on Blonde” albümünü dinlemeye başlarsanız, çok parlak bir kafiye özgünlüğü görürsünüz” dedi.

Sara Danius ‘un, “Dylan geleneksel anlamda bir edebiyat eseri, roman veya şiir üretmedi. Bu anlamda ona bu ödülün verilmesi, Nobel’in ufkunu genişlettiği anlamına mı geliyor” şeklindeki soruya cevabı ise şöyle oldu:

“Öyle görünebilir. Ama aslında değil. Eğer edebiyat tarihinde geçmişe geri dönersek, 2.500 yıl önce Homeros ve Safo’nun da dinlenmek ve enstrümanlarla sahnelenmek üzere ebedi eserler ortaya koyduğunu görürüz. Bugün hala Homeros ve Safo’yu okuyoruz ve dinliyoruz. Bob Dylan’da olduğu gibi.”

***

Ozan-şarkıcılar diye adlandırılan bir tür vardı ve ben ilk kez 1970’ li yılların sonunda bu müzik türünü tanıdım ve çok sevdim. Ruhi Su’ ydu ilk ozan şarkıcım. Anadolu halk türkülerini geleneksel halk ozanlarından daha farklı bir biçimde batılı bir müzik anlayışıyla yorumluyor ve Alman liedleri gibi kısa şiirleri üzerine yeni şarkılar besteliyor, yorumluyor ama melodik-ritmik ve armonik cümlelerinde halk şarkıları geleneğinin de izini sürüyordu. Sonraki yıllarda tanıdığım Neşet Ertaş farklı kulvarlarda da olsalar benim için ozan şarkıcılar geleneğinin en önemli örneklerindendi.

Bu türün izini sürerken Ortaçağ Avrupası’nın gezgin ozan-şarkıcılarını ‘Troubadour’ları ve ‘trouvéreler’ i öğrendim. Türün 11. yüzyılın sonundan 14. yüzyılın başına kadar tüm Fransa’da etkili olmuş gezgin ozan-şarkıcılara kadar gittiğini gördüm. Troubadour’lar daha çok şarkılarını bölgesel halk diliyle söylüyorlardı.

Ruhi Su’ nun ortaya çıktığı yıllarda Latin Amerika’ da da Arjantinli Atahualpa Yupanqui ozan-şarkıcılık geleneğinde en güçlü esin kaynağı olarak kabul görüyordu. Onu da 1980’ lerin başında tanıdım. 1963′te Mercedes Sosa’ nın da aralarında bulunduğu bazı şarkıcılar Latin Amerika’ da ‘nuevo cancionero’ nun (Yeni Türkü) manifestosunu yayınladıklarında Yupanqui’ nin ismi öne çıkıyordu. Yupanqui, müziği yapıyordu ve uzun zaman ötelenmiş bu müziği geniş kitlelere duyurmayı başarmıştı. Solcu kimliğiyle nueva canciónun politik tavrını yansıtmak için uygun bir isimdi. Şili’de 60′larda Violeta Parra ve Víctor Jara başta olmak üzere Komünist Parti üyesi kimi şarkıcılar yerel formlarla politik sözler taşıyan şarkılar yapmaya başladılar. Bu şarkılar, solcu bir ittifak olan Halk Birliği’nin (Unidad Popular) seçim çalışmalarında kullanıldı.


ATAHUALPA YUPANQUİ ( 1908-1992) paylaşan: ercumentgr

Kişisel veya toplumsal herhangi bir duygu veya kaygı durumuna göre yazan ozan-şarkıcılar besteleme ve düzenleme süreçlerinde ilk etapta solo çalgı aleti üzerinden parçalarını yapılandırıyorlardı. Ruhi Su sesine eşlik için bağlamayı seçmişti. Yupanqui gitarı sesine ekliyordu.

Sonra ağabeyimin plaklarında Woody Guthrie’ yi tanıdım.

Woody Guthrie
Woody Guthrie

Albümün adı “Dust Bowel Ballads’ dı. Toz Fırtınası Baladları diye adlandırabileceğimiz bu albümde Guthrie sözlerini kendi yazdığı şiirlerden alan protest şarkılar söylüyordu. Büyük buhran yıllarının Amerika’sına dair şiirler yazmış, bestelemiş ve gitarıyla yorumlamıştı.

https://youtu.be/H0H9_uy-qX8

Sonra Pete Seeger’ı tanıdım. O da sosyal meselelere dair şarkılar yazıyor ve gitarıyla, bançosuyla Amerika’ yı dolaşıyor, sendikal eylemlerde, çiftçi hareketlerinin yanında şarkılarıyla yer alıyordu.

https://youtu.be/fmailHF2dI4

Gerçek ismi “Robert Allen Zimmerman” olan 75 yaşındaki Bob Dylan, “Mr. Tambourine Man”, “All Along the Watchtower”, “Like a Rolling Stone” gibi unutulmaz birçok şarkısıyla bu geleneğin en önemli temsilcilerinden. Kuzey Amerika’ nin blues ve folk müziğinin etkisiyle şarkılar yaptı. 20. yüzyılın henüz başlarında Leadbelly, Blind Lemon Jefferson, T-Bone Walker, Lightnin’ Hopkins, Robert Johnson ozan-şarkıcılık geleneğinin takipçisi oldu. 1950’lerde Pete Seeger ve Woody Guthrie’ nin gerek geleneksel şarkıları, gerekse özgürlük, eşitlik ve göç hareketleri ve muhtelif sivil hak talepleri ile yüklü protest şarkılarını doğaçlamalara da olanak tanıyarak yazıp seslendirerek zamanın ruhunun belirleyen tarzını benimseyen Bob Dylan, ABD’de 1960’larda ortaya çıkmış olan muhalif ve gelenek yıkıcı şair ve yazarlardan oluşan Beat Kuşağı’nın da temsilcileri arasında yer aldı ve ardından gelen Tom Rush, Joni Mitchell, Joan Baes, James Taylor, Jackson Browne, Neil Young, Leonard Cohen, Cat Stevens, Tom Waits, Janis Joplin, Donovan gibi şarkıcıları etkiledi, kaynaklık etti. Folk müziğin insana dair değerleri ve ses alanını genişletti.

https://www.youtube.com/watch?v=83309lhce2w

Kimileri için bu ödül bir sürpriz oldu belki ama ben bu ödülün yerine gittiğini düşünenlerdenim. Günümüz dünyasında birçok sanat dalının birbirini beslediğinin ayrımında olmalıyız. Yıllardan beri ülkemizde Ruhi Su daha çok müzisyen kişiliğiyle öne çıktı, tanındı, benimsendi. Oysaki Ruhi Su aynı zamanda bir şairdi. Bu yıl 20 Eylül’ de biz de onun şair kişiliğini hatırlatan bir iş yaptık ve ilk kez Ruhi Su şiir ödülünü verdik.

Dylan’ a edebiyat ödülünün verilmesiyle aynı günlere rastlayan bu sanat olayı bir rastlantının ötesinde evrensel bir gerçeğe de ulaşıldığını göstermesi açısından önemlidir diye düşünüyorum. Şarkı-türkü yakmak ve şiir yazmak farklı koşulların sonucu olsa da ortaçağdan bugüne şarkı ve şiir birbiriyle ilişki içerisinde yol aldılar, birbirlerinden etkilendiler ve ozan şarkıcı geleneği bugün farklı biçimlerde hayatımızın içerisinde yer almaya devam ediyor. Hâkim pop kültürünün dışında kalan bir Bülent Ortaçgil şarkısını dinliyoruz ve seviyoruz. Aynı şekilde Tom Waits de bizi etkiliyor.

Dylan ve Baes
Dylan ve Baes

Yazının sonunda şiir- müzik beraberliğine örnek hazırladığım bir videoyu paylaşmak istiyorum. Bob Dylan’ ın unutulmaz İrlanda türküsü “Blowing in the Wind” i önce Can Yücel’ in kışkırtıcı Türkçesiyle dinliyoruz ve ardından sazı-sözü Bob Dylan- Joan Baez devralıyorlar.

Can Yücel
Can Yücel

1965’ de gerçekleştirilen Newport Festivali konserinden bir canlı kayıtta sorular soruyorlar ve cevabı da rüzgâra bırakıyorlar.

https://youtu.be/ogSDe_mP4D4

Sorularımıza cevap bulana dek Bob Dylan ve diğer şarkıcı ozanların izinde şiirlerimizle ve şarkılarımızla rüzgâra sorular sormaya devam!

34-ercument-gurcay

 

Ercüment Gürçay

 

[Kuşlar, Orman ve Ben] ‘Dernek işleri, iyi işler’

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

12

‘Dernek işleri, iyi işler’

Evet nerede kalmıştık? Bülent (Alten)’in bana şunu demesiyle hayatım değişti diyebilirim. “Sana akademik hayat sıkıcı gelir, sen dinamik bir şeyler yapmalısın, o nedenle dernek işleri iyi işler”. O an rahatladım. Gerçekten de akademik hayat bayağı sıkıcı göründü gözüme. Böylece yüksek lisans yapmak için çabalarım sona erdi. Kendimi dağlara vurdum. Bir yandan da Coşkan Daş’ın asistanı olarak Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nde (TTKD) çalışıyordum.

Coşkan Daş ve Ali Turan ile Türkiye Tabiatını Koruma Derneği'nde
Coşkan Daş ve Ali Turan ile Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nde

Bir dönem yüksek lisans derslerine de devam ettim. Ama ağırlık arazide, bir gün Burdur’da ertesi gün Göksu Deltası’nda oluveriyordum. Dolayısıyla akademik kariyeri bıraktım. Kuşların peşine gittim. Sultansazlığı, Kızılcahamam sık sık gittiğimiz yerlerdi.

Sultansazlığı'nda sabah gözlemi sonrası
Sultansazlığı’nda sabah gözlemi sonrası

Sonunda yaz geliverdi. Temmuz 1994. TTKD ofisinde kuşçular buluşmaya devam ediyor. Fotoğrafçılar hararetle fotoğraf makinalarını konuşuyorlar. Hareketli bir ortam anlayacağınız.

Murat Faik Özçelik, Doğu Karadeniz’e kamp yapmaya gidelim diye bir fikir attı ortaya. Bir grup insan olarak katılmaya karar verdik. Temmuz ayında bir minibüs kiralayarak Kaçkar’lara gittik. Sırtımızda ortalama 25 litrelik çantalarla, dağın yaylalarında kampla geçecek 15 gün.

Kaçkar Dağları
Kaçkar Dağları

Gölde, ormanda, bozkırda, sulakalanda kuş seyretmek de ayrı ayrı güzel ama böylesi yüksek dağda ayrı bir tat. Saf haliyle doğanın hüküm sürdüğü bir yabanıllık. O yıllarda yol Ayder Yaylası’na kadardı. Ayder’de de toplasan 4-5 ev vardı. Zaten çoğunluk kışın kullanılan bir yer de değildi. Bir kaplıcası vardı. Pansiyon gibi yerler. Yukarıdaki yaylalara, Aşağı Kavron, Yukarı Kavron, Öküz Çayırı mevkilerine ancak yürüyerek ya da kamyon ile çıkılabiliyordu. Daha yukarıdaki yaylalara ise yayan gitmek dışında bir yol yoktu. Doğu Karadeniz’e her gidişimde bir daha geri gelmemek üzere söz veriyorum. Bir coğrafya nasıl bu kadar değişebilir, kabullenmesi güç.

O seyahat, vahşiliğin ne olduğunu anlamama vesile olmuştur. Yıldızlar, yeryüzü, bitkiler, hayvanlar ve insan. Hepsinin birbirine bağlı olduğu vahşilik.

Karadeniz gezisi sırasında Samsun'da Sancar Barış ile buluşma. Yolculuk hesabının içinden çıkılmaya çalışılıyor
Karadeniz gezisi sırasında Samsun’da Sancar Barış ile buluşma. Yolculuk hesabının içinden çıkılmaya çalışılıyor

Karadeniz seyahatinden dönüş de benzer bir heyecana neden oldu. Çekilen fotoğraflar paylaşıldı. Sonra o ekiple bir de güneye, Göcek, Akyaka rotasında benzer bir kamp yapmaya gittim.

Sonbahara doğru kuşçu toplantılarından birinde Okan Arıhan “bir ornitoloji okulu yapalım” deyiverdi. O zamanlar ve sanırım hala devam ediyor, Kırsal Çevre’nin Dendroloji (Ağaç) Okulu diye bir eğitim çalışması vardı. Biz de ondan mülhem kuşlarla alakalı bir okul yapalım istiyorduk.

Programı çıkardık, Türk Amerikan Derneği’nin salonunu ücretsiz olarak ayarladık. Çağrıları yaptık. Hemen hemen kuşlarla ilgi herkesi oraya topladık diyebilirim. İlk jenerasyon kuşçulardan Sancar Barış’tan, Doğal Hayatı Koruma Derneği’nden Murat Yarar’a; Hacettepe Biyoloji’den Zafer Ayaş’tan, Alman Lisesi ekolünden harika kuşçu Kerem Ali Boyla’sına, İzmir’de kendi köşesinde kuş gözleyen İzmir’li Kuşçu Güven Eken’ine kadar hemen hemen herkesi.

Yıl 1994, aylardan Ekim.

Devam edecek….

29-gunesin-aydemir

 

Güneşin Aydemir

Biz İstanbul’da deniz kuşlarını gözleyeceğiz, siz de gelirsiniz değil mi? – Özge Doruk

Yelkovanları hatırladınız mı? Birkaç ay önce yine Yeşil Gazete üzerinden size yelkovanları ve Ege Denizi’nde balıkçılar ile birlikte yürüttüğümüz deniz kuşlarının hedef dışı avlanması ve onlar için çalıştığımız Yelkovan By-catch projesini anlatmaya çalışmış ve gönüllülük çağrısında bulunmuştum. Detaylar için sizi tekrar o yazıya yönlendirmek istiyorum. Zira bugün anlatmak istediklerim katettiğimiz yol üzerine olacak. Öylesine heyecanlıyım ki son bir kaç ayda gerçekleştirdiklerimiz hem yelkovanlar için kayda değer veriler toplamak oldu hem de biz bir ekip olarak sahada büyüdük.

Mayıs ayından beri düzenli olarak her ay İzmir’in Seferihisar ilçesine bağlı Sığacık kasabasında balıkçılarla birlikte saha çalışmamızı gerçekleştiriyoruz. Proje liderimiz Dilek, her ay bu yolculuğu yaparken ekibin diğer üyeleri ise bir döngü içerisinde değişmekte.

Yelkovan Kuşları İzleme Projesi ekibi
Yelkovan Kuşları İzleme Projesi ekibi

Ben kendimi Ağustos ayında Sığacık’ta buldum. Konunun teması ile bir bağlantısı yok ama yazmadan geçemeyeceğim Sığacık bir harikalar diyarı; gerek antikçağa uzanan geçmişi ile -Teos Antik Kenti- gerekse sıcacık Ege insanı ile mis gibi bir sahil kasabası. Ekip olarak sahada büyüdük demiştim ya işte bu noktada sevgili balıkçılarımız devreye girdi. Bizi aralarına kabul ettiler ve bizimle birlikte Yelkovan kuşlarını sahiplendiler. Mehmet Ali Kaptan, Kadir Kaptan ve Rıza Abi ismini şu an hatırlayamadığım bir sürü balıkçılar ve hatta Sığacık dondurmacısı. Biz deniz kuşlarını gözlemlerken ya da deniz kuşları ve özelde de yelkovanlar için veri toplamaya çalışırken onlardan işimizi kolaylaştıracak bu desteği arkamızda görmek büyük bir motivasyondu.

Sığacık’ta birkaç ay daha deniz kuşlarının balıkçı tekneleriyle girdiği etkileşim sonucunda hedef dışı avlanmasına dair veri toplamaya ve çalışmaya devam edeceğiz. Şimdi ise bu yazıyı yazmamın esas amacına gelmem gerekli.

Ekibin büyük bir kısmı olarak şu an İstanbul’dayız ve burada iken Yelkovan deniz kuşları için ne yapabiliriz diye düşündük. Projemizin hedeflerinden biri hedef dışı avlanma problemine dair farkındalık oluşturmak. Bunu yapmanın en verimli yolu ise önce deniz kuşlarını ve neden tehdit altında olduklarını insanlara anlatmak.

Boğaziçinden geçen Yelkovan Kuşları
Yelkovan Kuşları

Bu fikir doğrultusunda onları deniz kuşlarını merak eden herkese, gönüllü adaylarına bir şekilde tanıtmak bizim için büyük bir heyecan kaynağı oldu. Kolları sıvadık. Ekip içerisinde Billur‘un koordinasyonuyla çok güzel bir etkinlik planladık. Ve siz tüm deniz kuşu meraklılarını 22 Ekim Cumartesi günü İstanbul Boğaz’ında deniz kuşları ile tanışmaya ve onları izlemeye davet ediyoruz.

Deniz kuşu nedir, neden tehdit altındalar ve etrafımızda hangi deniz kuşu türleri var gibi sorusundan başlayarak biz proje ekibi olarak deniz kuşları için şimdiye kadar ne yaptık ve bundan sonra hep beraber neler yapabilirize kadar uzanan soruları tartışacağız.

Biz bu etkinlik için çok heyecanlıyız, heyecanımızın size de bulaşması adına. etkinliğin diğer tüm detaylarını bu linkteki bağlantıdan bulabilirsiniz.

41
Herkesi bekliyoruz

Gelirsiniz değil mi ?

42-ozge-doruk

 

Özge Doruk