Ana Sayfa Blog Sayfa 3319

İnsan Neden Vegan Olur? – Gülce Özen Gürkan / Berk Efe Altınal

Bundan birkaç yıl önce Eskişehir’de bir kişinin bir yavru kediyi öldürürken video çekip bunu sosyal medyada paylaşması büyük tepki çekti, hatta sosyal medyada bir infial oluştu demek mümkün. Herkes çok öfkeliydi, ortada korkunç bir şiddet ve adaletsizlik olduğu fikri hakimdi. Sonra günler geçti ve günler geçtikçe bu olayı unuttuk gitti. Arkasından “selfie” çekmek için bir yunusu denizden çıkararak ölümüne sebep olanlara, kafesine bir çocuk düştü diye goril Harambe’yi vuranlara, onu en baştan bir kafese koymuş olanlara, köpekleri zehirleyen belediyelere kızdık, insanların ortada hiçbir sebep yokken hayvanları şiddete maruz bırakmasını kınadık.

Francione ve Charlton, İnsan Neden Vegan Olur? isimli kitaplarında ABD kamuoyunda benzer tepkilere yol açan bir olaydan söz ediyorlar. Amerikan futbolu oyuncusu Micheal Vick’in villasında köpek dövüşü müsabakaları düzenlediği ortaya çıkıp medyada haber olduğunda pek çok kişi bunu kabul edilemez buldu. Aradan yıllar geçmesine rağmen insanların Vick’e karşı duydukları öfke dinmiyor, Vick’in oynadığı takımları protesto eden pek çok kişi var.

40

Fakat bunlar olup biterken ve biz hayvanları önemsediğini söyleyen insanlar olarak bütün bu şiddeti ve adaletsizliği kınarken, pek çoğumuzun sofralarında, giysi dolaplarında ve hayatının daha pek çok alanında, diğerleri kadar önemsemediğimiz, hatta neden önemsememiz gerektiği üzerine düşünmeyi dahi aklımızdan geçirmediğimiz diğer hayvanların köleliği ve katliamıyla elde edilenler bulunmaya devam ediyor. Tam da bu sebeple, geçtiğimiz yıllar boyunca her yıl 56 milyar kara hayvanının ve trilyonlarca deniz hayvanının insan eliyle gelen ölümlerine sebep olduk.

Hemen hemen hepimiz sokakta bir kediye tekme atan birini gördüğümüzde tepki gösterecek olduğumuz halde, pek çoğumuz milyarlarca hayvana acı ve ölüm getiren davranışlarını sürdürmeye devam ediyor. Tabağımıza koyduğumuzun ne olduğunu bilmediğimizden, dolabımızdaki “deri” ya da “yünün” ne anlama geldiğini bilmediğimizden mi? Pek sayılmaz, hepimiz bunların ne olduklarını elbette biliyoruz.  Fakat bile bile bu davranışlarımıza devam etmek, bu alışkanlıklarımızı sürdürmek için bir dizi sebebimiz olduğunu düşünüyoruz. Sonuçta bunu yapmazsak proteini nereden alacağız? Sonuçta doğal olan bu değil mi? Sonuçta peynirsiz yaşayamayız! Hayvanlar biz kullanalım diye yaratılmadı mı? İnsanlarla ilgili her problemi çözdük de sıra hayvanlara mı geldi? Hem bitkiler de canlı, onlar ne olacak?

Francione ve Charlton bu kitapta uzun ve kapsamlı bir hayvan hakları kuramı tartışmasına girmiyor. Tek yaptıkları, hayvanları kullanmak için birer gerekçe olduğunu düşündüğümüz, “İyi ama…” diye başlayan cümleleri birer birer tartışmak ve bunların aslında hiç de zannettiğimiz gibi geçerli gerekçeler olmadıklarını, aslında birer bahaneden ibaret olduklarını göstermek. Francione’un önceki kuramsal çalışmalarını ve Francione ile Charlton’un birlikte kaleme aldıkları diğer metinleri okumuş olanlar bu kitabın sadeliğini şaşırtıcı bulabilir.

Kitap ayrıca, hayvanlarla ilgili genel geçer ahlâki sezgileri de sorgulamaya açmıyor. Diğer çalışmalarından “hayvan hakları” kuramını savunduklarını (yani hayvan kullanımının kendi yol açtıkları üzerinde durulmadan da bir hak ihlâli teşkil ettiğini savunduklarını) bildiğimiz yazarlar “şimdilik” bu tartışmayı askıya alıyor ve hayvanlarla ilgili iki yaygın görüşten yola çıkıyor. Bu görüşlerin ilki “hayvanlara gereksiz yere zarar vermek yanlıştır” görüşü, diğeriyse “hayvanlarla insanlar karşı karşıya geldiğinde insanları tercih edebiliriz” görüşü. Kitap yaygın olan bu iki ahlaki görüşü benimsediğimizde ve ciddiye aldığımızda bunların mantıksal sonuçlarının ne olduğunu görmemize yardımcı oluyor. Kitap boyunca hayvan kullanımıyla ilgili akla gelebilecek tüm gerekçeler bu iki görüş kapsamında değerlendiriliyor; gerekçelerin geçersizlikleri de bu iki görüş kapsamında ortaya konuluyor. Gerekçe gösterilen durumlar hemen herkesin kafasını en çok kurcalayan konu olan “hayvansal gıdalar” üzerinden tartışılıyor ancak bu tartışmalar sonucunda sadece “hayvansal gıdalarla” ilgili olarak değil, tüm gündelik yaşamımızdaki hayvan kullanımlarıyla ilgili ne yapmamız gerektiğine dair fikir ediniyoruz. Kitap, “İnsan neden vegan olur?” sorusunun cevabını fazlasıyla veriyor; hayvanları kullanmamızla ilgili ahlaki meseleye dair bir düşünce deneyi sunmakla kalmıyor, bu düşünce deneyinin sonucunda vardığımız noktayı hayata geçirmek için ihtiyaç duyacağımız bilgileri alabileceğimiz bir kaynak da öneriyor.

42

Hayvanlara ve adalete dair görüşlerinizle davranışlarınızın tutarlı olmasını sizler de önemsiyorsanız, İnsan Neden Vegan Olur’un içinde bu haklı kaygınızın ne anlama geldiğinin bilgisini bulabilirsiniz. Geriye sadece bu bilgiyi hayata geçirmek kalıyor. Kitap sizleri bu konuda da yalnız bırakmıyor; hayvan kullanımından uzak bir yaşama dair pratikleri konu edinen VeganOluyorum.com adlı siteye yönlendirerek, hayvanlara karşı doğru konumlanmanın günlük yaşamdaki karşılığını kolayca benimsemenize yardımcı oluyor. Böylece, kitabı elinize alırken hayvanlarla ilgili duyduğunuz kaygı, kitap bittiğinde yerini hayvanlarla ilgili üzerimize düşeni yapma kararının yarattığı rahatlama ve mutluluğa bırakıyor. Sırf bu süreci deneyimlemek için dahi okumaya değer.

39-gulce-ozen-gurkan

 

Gülce Özen Gürkan

 

 

 

38-berk-efe-altinal

 

 

 

Berk Efe Altınal

Gerçek sonrası – Şebnem Şenyener

Şebnem Şenyener’in yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

İngilizce söz kataloğu, Oxford Sözlüğüne göre 2016’da Yılın Sözü  “gerçek sonrası.” Sözlüğün editörlerine göre, “post-truth” yani “gerçek sonrası” sözü; “nesnel gerçeklerin yerine duygular ve kişisel inançlarla kamuoyu yaratma koşullarının” ifadesi bir sıfat. Sözlük araştırmacıları 2016 yılında İngiltere’de AB üyeliği referandumu, ve ABD’de Başkanlık seçimleri sayesinde geçtiğimiz yıla kıyasla “gerçek sonrası” sözünün kullanılmasında yüzde 2000 artış saptadılar.emoji

Oxford sözlüğü “yılın sözü” seçimini o yıl dil içinde olup biteni ifade eden kelimenin seçimiyle tanımlıyor. Aynı nedenle 2015 için yılın sözü yukarıda yazının başında kullandığım internet imajlarından, zevkten gözleri yaşaran bir yüze benzeyen ve genelde emoji diye bilinen sembolü; seçerek duyurmuştu.

Bu yılın “gerçek sonrası” seçimiyle rekabet eden diğer kelimelerden biri “alternatif doğru.”

Oxford sözlüğüne göre  “gerçek sonrası” kelimesini ilk kez Sırp-Amerikalı oyun yazarı Steve Tesich kullandı. Yazar kelimeyi 1992’de İran Kontra skandalı ve Körfez savaşı hakkında Amerika’da yayınlanan sol eğilimli “Nation” dergisinde yazdığı bir makalede, “biz özgür insanlar, özgür bir şekilde gerçek-sonrası bir dünyada yaşamaya karar verdik” ifadesinde kullandı.

Sözlük yayıncısı 2016 yılının sözü seçimiyle ilgili açıklamasında “post” yani “sonra” takısının tarihçesine de dikkat çekti. Yirminci yüzyıla ait bir takı olduğunu, örneğin 1945’da milliyetçilik için post-milliyetçilik yani milliyetçilik sonrası, 1971’de de ırkçılık için post-ırkçılık ya da ırkçılık sonrası ifadesinin kullanıldığını vurguladı. Bu yıldan itibaren sözlük “gerçek sonrası” ifadesini de sözlüğe dahil edecek. Ve kullanım durumuna bakarak önümüzdeki yıllarda da sözlükte kalıp kalmayacağına karar verecek.

Böylece resmen ulaştık “gerçek sonrası” zamana, ya da sözün cenaze törenine. Yukarıdaki metin bu törende bir elveda anına ait. Çünkü gerçek bir “söz”lükte “gerçek sonrası” anlamına tek yaraşacak gerçek “sözün ölümü” olmalı bana kalırsa.

Maalesef aramızdan ayrıldı söz. Bütün çabalara rağmen, yaşaması, gelişip kuvvetlenmesi için düşünebildiğimiz her biçime, yolun tıkandığı yerde uğruna akıtılan kan, ona kurban giden nice hayata rağmen kurtarılamayan ve gözümüzün önünde göz göre içi boşaltılarak, kafası tırpılarak, gözleri kanırtılarak katledilen sözün cenazesindeyiz artık. İnsanın konuşmayı becerdiği o tarihi andan beri onu bütün diğer iki ya da dört ya da sayısı değişen bütün ayaklılardan, kanatlılardan, yüzgeçlilerden ve de ayağını yitirmiş tüm sürüngenlerden, köklü köksüz yeşil ya da değil ot ve bitkilerden, kaya ya da kumdan ayıran tek mucize gibi görünen söz öldü gitti.

Geriye bütün bunlar arasında yeri pek belirsiz, hemcinsini sürdürmekten aciz, kalbi pek küçülmüş, sözü öldürdüğü günden beri kendine yaptığı kötülüğü de anlayabilecek kadar aklı kalmayan, dolayısıyla ömrü iyice kısa, bütün özelliği hükmetmekten ibaret, bomboş bir diktatör kaldı.

Şebnem Şenyener (www.sebnemsenyener.com) s%cc%a7ebnem-s%cc%a7enyener-com

‘Solucanlar hakkında birkaç şey öğrendim, gidebilir miyim?’ – Başak Şekercioğlu Güver

‘Solucanlar hakkında herşeyi öğrenmek istiyorum, gelebilir miyim?’

Solucanlarla başbaşa

***

Bugün nar topladım tavuklar ve horoz için. O nasıl kırmızılıktır o nasıl lezettir, seni çağırıyor adeta ye beni ye beni diye. Üzmedim yedim onu ama hepsini değil. Gurk olmuş bir tavuk var malum kalkmıyor yerinden yakınına bıraktım o da yesin diye. Biraz biraz anlamaya başladım dillerinden, yumurtluyorum diye ortalık bu kadar ayağa kaldırılır mı efendim kaldırılır. Nankörlük yapmayacağım sayesinde yumurta yedim hem de nereden geldiğini bildiğim ne yediğini gördüğüm tavuğun yumurtası. Ondan önceki gün büyük kompostu açmıştık biraz solucan bakalım diye açmışken alanı onlara bıraktık haşerelerin fazlasını yesinler diye. İşte yumurta bu güzelim haşerelerden geliyor :P ve nardan :D

damda

Hayatın da aşk mektubu dahi yazamamış olan biri için hiç de kolay değil hislerini kelimelere aktarabilmek, bende konsantre olmak için köy evinin damında yazıyorum. Merak etmeyim kiremitler sağlam :D

37

Eskiden evden uzaklaştığımda tasalanıp düşündüğüm kapımın önündeki bitkilerim, Gölge (sokak köpeği), Püskül ve Yakari (sokak kedileri) ve ekşi mayalarım vardı (kocamı saymıyorum çünkü, asıl o benimle ilgilenip besliyor sakar karısının başına bir iş gelmesin diye) şimdi bir de solcanlarım eklendi buna.

Adı üstünde işte Solu Can. Can, o da bir can. Adına şarkı bile yazılmış Huriye Kara tarafından CANLARIN SOLUĞU, hayali de bir gün bir koronun bu şarkıyı seslendirmesi.

Solu Solu Solu Can  SOLUCAN

Solu Solu Can

Can Can Can

Hep Solu Solucan

Esencanlar
Esencanlar

Esen Esen Esen Can ESENCAN

Esenlik Ver Can

Can Can Can

Hep Solu Esencan

Ortacan
Ortacan

Orta Orta Orta Can ORTACAN

Ortayı Düzelten Can

Can Can Can

Hep Solu Ortacan

Zorlucan
Zorlucan

Zorlu Zorlu Zorlucan ZORLUCAN

Zorluğu Aşan Can

Can Can Can

Hep Solu Zorlucan

Bence bu isimler, akılda kalması açısından Latince isimlerinden daha kolay. Adı üstünde işte ZorluCanlar toprağın alt tabakasında çalışan tünelciler, OrtaCanlar toprağın üstündeki EsenCan kalıntılarını alt tabakaya taşıyanlar, EsenCanlar (Eisenia fetida) da çöpümüzü siyah altına çevirenler. Bu arada Kırmızı Solucanlar Kaliforniyadan gelmiyorlar, bas bayağı Akdeniz ekosisteminde mutlu bir şekilde yaşayan Esencanlar onlar. Gidip deli paralar verip satın almanıza gerek yok, artık bu işi Türkiyede de yapan pek çok kuruluş var ancak dikkat etmeniz gereken solucanların ne kadar mutlu olduğu.

Gelelim doğru bildiğimiz yanlışlara. Şimdi bir kere solucanlar neredeyse her şeyi yiyorlar sadece yeme hızlarında ve şekillerinde değişiklik oluyor sevdikleri malzemelere göre. Renklerine bile yansıyor bu yedikleri. Mesela genelde Esencanların pembemsi bir rengi varken son zamanlarda toprak ile beslendi ise rengi biraz daha kaverengimsi oluyor. Aldığım duyumlara göre solucanlar biraz da sahiplerine çekiyor, siz ne kadar el bebek gül bebek beslerseniz o kadar hasas oluyorlar. O yüzden bırakın biraz zorlu şartlarda yaşamasını öğrensinler. Haklarında öğrendiğim enteresan bilgilerden biri de ölüsünü kompostunuzun içinde asla bulamıyor olmanız, bir şekilde dışarı çıkıp kuruyup gitmediyse bedeni kompostun içinde toprak olup gidiyor.

Dedim ya lebi derya solucan mevzusu, anlatmakla olmaz onlarla birlikte yaşamak lazım demiş usta bir felsefeci :D ben derim ki alın bir avuç, paylaşın mutfak atıklarınızı onlarla, hem atık yönetimi yapmış olursunuz hem de mutlu, tombul ve kıvıl kıvıl solucanlarınız olur :D Bu kıvıl kıvıllık sizi rahatsız etmesin, onlar kendi çaplarında takılıyorlar. Buna güvenen Ohio Üniversitesinin İç Mimarlık Bölümü bir tasarım yarışması açarak solucanları salonun ortasına kadar getiren harika tasarımlar yapmışlar. İncelemenizi tavsiye ederim.

dsc_0517

Bu aralar çiftlikte çok hummalı bir çalışma var. Mandalinalar toplanıyor, narlar sıkılıyor, avokadolar tiplerine göre ayrılıyor. Neden mi? Avoport (avokado ve portakalın suyu bu kadar mı yakışır birbirine, keşfedilmemiş bir tat. Sabah kalk bir bardak iç 3 saat acıkma. Ben, acıkmıyorum, beni biraz tanıyanlar bilir olacak iş değil bu) ve Narentat (doğal şekerleme, böyle zilyon çeşit narenciye karıştırarak yapılıyor. Çekirdekten beter kendisi bir tane atıyorsunuz ağzınıza sonra bir tane daha, hımm biraz daha alayım, bir tane de kocam için yiyeyim falan derken tabak boşalmış. En güzeli de hiç bir yan etkisi yok) yapmak için.

Mersin'deki ailem. Huriye Kara ve çocukları, Sena ile Ilgar
Mersin’deki ailem. Huriye Kara ve çocukları, Sena ile Ilgar

İş bitmiyor çiftlikte neyse ki canavar gibi iki yardımcısı var Huriye Hocanın, kızı Sena ve oğlu Ilgar. Hiç yabancılık çekmedim aralarında, hemen yerimi aldım ortalarında. Hep birlikte gezdik eğlendik güldük ve geldi ayrılık vakti. Bir süreliğine evden ayrılan bir aile ferdi gibi elim kolum gönlüm dolu gönderdiler beni evime.

dsc_0534

Bu daha başlangıç, birlikte çok güzel projelerde biraraya geleceğimizi umut ediyorum. Gönüller bir nede olsa.

36-basak-sekercioglu-guver

 

 

Başak Şekercioğlu Güver

45’ten fazla ülke fosil yakıttan vazgeçmek istiyor

almanya yenilenebilirFas’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’nda 45’ten fazla ülke fosil yakıt kullanımını sıfırlayıp tamamen yenilenebilir enerji kullanma kararı aldı. Kararın 2020’ye kadar uygulamaya konması amaçlanıyor.

Fas’ın Marakeş kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’nda önemli kararlar alındı. 7 Kasım’da başlayıp 18 Kasım’a kadar süren konferansta, iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkelerden olan 45’ten fazla ülkenin, “en yakın zamanda tamamen yenilenebilir enerjiye geçmeye” karar verdikleri açıklandı. Buna paralel olarak, bu ülkelerin fosil yakıt tüketimini tamamiyle terk etmesi hedefleniyor.

2020‘ye kadar, olabildiğince erken

Ülkeler, karbon emisyonlarını düşürmeyi amaçlayan ulusal planlarını bu doğrultuda güncelleyecek. Bu güncellemenin, “2020 yılına kadar en yakın tarihte” gerçekleştirilmesi amaçlanıyor.

Konferansın sondan bir önceki gününde ‘Marakeş Bildirgesi’ yayınlanmış ve “iklim değişikliği ile mücadelenin mutlak öncelik taşıdığı” vurgulanmıştı. Bildiri kapsamında ayrıca, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında yıllık yaklaşık 100 milyar dolar malî yardımda bulunacağı da yer almıştı.

“Trump elinden geleni yapacak

Konferansa katılan uluslararası çevre örgütü “350.org”un yöneticisi May Boeve, konuya temkinli yaklaştı. Boeve, “Trump, iklim değişikliğiyle mücadeleye son vermek için elinden geleni yapacak, bu da demek oluyor ki tüm kuvvetimizle iklim değişikliğini hızlandıran faktörler üzerine odaklanmalıyız” şeklinde konuştu.

Alman “Dünya İçin Ekmek” yardım örgütü ise, kararı memnuniyetle karşıladı. Örgüt temsilcisi, kararı “harika bir inisiyatif” olarak tanımlarken, iklim değişikliği müzakerelerine olumlu katkı sağlayacağını da ifade etti.

Yenilenebilir enerjiye sıcak bakmayan Trump’ın yeni ABD başkanı olacak olması, çevreciler tarafından genel itibariyle endişeyle karşılanıyor. Kongre’de de üstünlüğü sağlayan Cumhuriyetçilerin desteğiyle Trump’ın yenilenebilir enerji harcamalarını kısmasına mümkün gözüyle bakılıyor.

Deutsche Welle ( www.dw.com)

Son dönemin Yeşil Kitapları

Yeşil Paradoks

 

87

İklim değişiyor, dünya ısınıyor, artan enerji ihtiyacı daha fazla karbon salınımına neden oluyor. Bu gidişatı yavaşlatmak için dizel motor kullanımını, binaların yalıtımının güçlendirilmesini, güneş ve rüzgar gibi yeşil enerjilerden daha çok faydalanılmasını teşvik eden politikalar üretiliyor. Ancak Sinn’e göre, küresel ısınmayı azaltmaya yönelik mevcut politikalar etkisiz. Biyoyakıt kullanımının teşvik edilmesi gibi bazı politikalarsa düpedüz zararlı.”Yeşil Paradoks” işte bu noktada ortaya çıkıyor: Sinn’e göre fosil kaynaklı enerji tüketiminin azaltılacağı beklentisi, aslında iklim değişikliğini hızlandırıyor. Sinn, bu paradoksa kışkırtıcı bir çözüm öneriyor.

 

Yeşil Paradoks
Hans-Werner Siinn
Mehmet Evren Dinçer
Koç Üniversitesi Ekonomi Ekoloi Dizisi
2016

 

Sürdürülebilir Tüketim Gönüllü Sadelik ve Maddi Değerler

 85

Sürdürülebilirlik ve İşletmeler

Sürdürülebilir Pazarlama Mümkün Mü?

Sürdürülebilir Tüketim

Gönüllü Sade Yaşam Biçimi

Maddi Değerler ve Sürdürülebilir Tüketim

Sürdürülebilir Tüketim Davranışını Maddi Değerler, Gönüllü Sade Yaşam Biçimi ve Çevre Bilgisi Açısından İnceleyen Bir Araştırma

 
Sürdürülebilir Tüketim Gönüllü Sadelik ve Maddi Değerler
Ahu Ergen
Beta Yayıncılık
2016
 

Tarım ve Gıdanın Dönüşümü

86

Yeryüzü bir gıda krizinin eşiğinde mi? Elinizdeki kitap çarpıcı bir iç değerlendirmedir. Tarım uzmanı Richard Heinberg ile Michael Bomford, Post Karbon Enstitüsü için hazırladıkları raporda mevcut neoliberal tarım sisteminin çöktüğünü ilan ediyor. Bu çöküşün olası bir petrol krizi ya da kıtlık ile faciaya dönüşeceğini, rakamlarla, verilerle gayet objektif bir şekilde ortaya koyuyorlar. Tarım Bakanlığı ve Hükümetini, sıraladığı ve dünyanın bütün ülkelerinin dikkate alması gereken acil önlemleri hayata geçirmeleri için uyarıyorlar.

1980’lerden bu yana, çiftçi nüfusunu %1’in altına düşüren, tarımı köylülerin elinden alıp şirketlerin insafına ve kâr hırsına bırakan ABD’nin bu modeli, Türkiye’de iktidara gelen bütün siyasi partilerce desteklenen ve uygulanmaya çalışılan politikalar oldu. Şimdi işler ters gitmeye başladı. Çünkü gıda güvenliği zaten çoktan yitirildi, gıda krizi ise kapıda. Bundan sonra ne olacak? Richard Heinberg ve Michael Bomford’un organik tarım, permakültür gibi yepyeni tarımsal uygulamaları da göz önüne alarak ortaya serdiği önlemler dizisine kulak vermek ve tek tek hayata geçirmek için daha ne bekliyoruz?

 
Tarım ve Gıdanın Dönüşümü
Michael Bomford&Richard Heinberg
Çeviren: Hira Doğrul
Yeni İnsan Yayınevi
2016

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

Su gibi pahalı

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2014 yılı sonu itibariyle Türkiye’de şebeke suyuna erişen nüfus, toplam nüfusun %97’sini oluşturuyor[1]. Kurumun Aralık 2015 tarihli Nüfus ve Konut Araştırması’na göre ise İstanbul’da içinde borulu su olan konut sayısının toplam konut sayısına oranı %100. Yani İstanbul’da şebeke suyu olmayan hane yok. Ancak günümüzde fiziki olarak suya erişmek yeterli değil. Ona ekonomik olarak da erişebilmek gerek. Nitekim hem İstanbul’da, hem de ülke genelinde faturasını ödeyemediği için suyu kesilen insanlar var. Bu insanlar evlerinde musluk olsa da kimi zaman faturalarını ödeyemedikleri için de susuz bırakılıyorlar.

89

Suyun pahalı olması ne demek?

Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansı’nın (EPA) yaptığı bir çalışmaya göre; su masrafları hane halkının giderlerinin %3’ü ila 5’i arasında olmalıdır. Aksi takdirde o su pahalıdır. Hatta bu oran yoksul kesimler açısından %1,25’e kadar geriliyor. Suyumuz uluslararası standartlara göre pahalı mı değil mi anlamak için önce megakentin su aboneleri haritasına ve kademeli su fiyatlarına bakalım.

İstanbul’un su kullanımı

Dünyanın pek çok kentinde olduğu gibi İstanbul’da da abone gruplarının su için ödedikleri birim fiyat farklı. Zira her abone grubunda su tüketimi desenleri ve kirlilik yükleri farklılık arz ediyor. Örneğin sanayi işletmeleri suyu temizlik ve soğutma amaçlarıyla kullanıp, ağır metallerle kirletiyor. Sağlık kurumlarında kullanılan suda medikal kirleticiler; park ve bahçelerdeyse pestisit, herbisit ve gübre gibi zirai atıklar yoğun biçimde bulunuyor. Dolayısıyla farklı kirletenlerin farklı arıtma sistemlerine tabi tutulması nedeniyle suyun fiyatı abone grubuna göre değişiyor.

İstanbul’da su abonesi sayısı 5,15 milyon civarındayken, günlük su tüketimi 2,74 milyon m³’ü geçiyor[2]. TÜİK (2014) verilerine göre mega kentte konutlar toplam abone sayısının %88,5’ini oluşturan en geniş abone grubu. Konutlara verilen su kentte dağıtılan şebeke suyunun dörtte üçüne denk. Ticarethaneler %10,15’lik su kullanımı ile konutlardan sonra gelirken, onu inşaatlar (%4,96) izliyor. Bunların haricinde resmi kurumlar, park ve bahçe gibi başka çeşitli abone grupları da mevcut. En yoğun biçimde kirleten grup sanayi olduğu için birim suya en yüksek ücreti (Eylül ayında 10,33 TL) de ödeyen abone tipi de bu. Bu grubu ticarethaneler (9,96 TL) ve ayda 30 m3’ten fazla su harcayan konutlar (8,80 TL) izliyor.

Kademeli tarifelendirme

91

İstanbul’da en fazla miktarda suyu konut tipi aboneler tüketiyor. Bu nedenle 2015’ten beri konutlara kademeli tarife uygulanıyor. Kademeli tarifelendirmede suyu az kullanan ile fazla kullanan arasındaki fark, ekonomik olarak ifade edilir. İstanbul’da ayda 1-10 m3 arası su kullanan konutlar suya 4,14 TL/m3 ödüyor. Abone ayda 11-20 m3 arası su kullanırsa, suyun /birim fiyatına 6,05 TL ve 20 m3 üzerinde kullanırsa 8,80 TL ödemek zorunda.

İstanbul’un şebeke suyu hızla pahalanıyor

Son sekiz sene içinde İstanbul’da hanelere verilen su, enflasyonun üzerinde üçte bir oranında pahalanmış[3]. Üstelik bu su içmek için değil, sadece temizlik amaçlı kullanılıyor. Türkiye’de 2016 yılı itibariyle aylık net asgari ücret 1300 TL. Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansı’nın belirlediği yoksul kesimde hane gelirinin %1,25’i geçen su faturasını “çok masraflı” olarak kategorize ettiğini hatırlayalım. Bu durumda Türkiye’nin çoğunluğunu oluşturan yoksul kesimler için suya ayda 16,25 TL’den fazla ödeniyorsa, o su “çok pahalı” demektir. Bu da ayda 10m3 ve altında su kullanarak, 1. Kademeden indirimli (4,14 TL/m3) ödeyen haneler için bile 3,93 m3 suya denk geliyor. Ayda 3,93 m3 temizlik suyu günümüz kent şartlarında dört kişilik bir ailenin değil, bir kişinin insan onuruna yakışır şartlarda yaşamasına ancak yeter.

Faturaya ambalajlı suyu da ekleyin

Üstelik İstanbulluların %81,5’i şebeke suyunu içmeyip, sadece temizlik maksatlı kullanıyor. Sağlıklı bir insan günde ortalama 2 litre su içiyor. Bu da ayda yaklaşık 3 adet 19 litrelik damacana suyu tüketilmesi demek. Bir damaca suyunun fiyatını ortalama olarak 8 TL’den kabul edersek, kişi başına ayda yaklaşık 24 TL’yi içme suyuna ödediğimiz ortaya çıkıyor. Bunu da yukarda hesapladığımız faturaya ekleyince suyumuz bırakın çok pahalı olmayı, ultra pahalı hale geliyor. İstanbul’da asgari ücretle geçimini sağlayan 4 kişilik bir ailenin bütçesinin yaklaşık %16’sı suya harcanıyor[4].

Çözüm ne olmalı?

Maalesef “sudan ucuz” lafı geçerliliğini yitireli çok oldu. Ancak bu gidişat devam ederse yakın gelecekte “su gibi pahalı” diyeceğimiz günleri de göreceğiz. İstanbul’da nüfusun büyük çoğunluğu suya ve hıfzıssıhhaya fiziksel olarak erişme olanağına sahip. Ancak faturasını ödeyemediği ya da yenilenen su sayacının parasını ödeyemediği için suyu kesilen insan sayısı da az değil. Oysa yoksul zengin ayrımı olmadan herkesin suya ekonomik erişebilirliği sağlanmalı. Bu da ancak suyun doğru fiyatlandırılması ve tarifelendirmesiyle mümkün olabilir. İnsani ihtiyaçlara (içme, banyo, temizlik, yemek pişirme vb.) yetecek su miktarının bedava olması, geriye kalanın ücretlendirilmesi gerek.

Bu yöntem Türkiye’de Dikili ve Erdek gibi belediyelerde yıllar boyunca başarıyla uygulandı. Her iki belediyede de, hane başına aylık su tüketimi 10 m3’ü aşmazsa, su bedava veriliyordu. Bu uygulama sadece adil bir su paylaşımını hayata geçirerek su adaletsizliğiyle mücadele etmeyip, aynı zamanda etkin bir su tasarrufunu da teşvik etti.

İstanbul’da da iklim değişikliği, kuraklık ve susuzluk sorunları çok daha büyük ölçekte yaşanmakta. Su kriziyle başa çıkmada yoksulu daha da yoksullaştıran çözümlerin işe yaramayacağı ortada. Hatta bu tip uygulamalar su krizini büyütüyor. Adil bir düzenleme, fiyatlandırma ve tarifelendirme ile su krizine gerçek çözümler üretilecektir. Yaşayan insan sayısına göre, her hanenin içme ve temizlik gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek miktarda temiz suya ücret ödemeden şebekeden ulaşması şart. Bu suyun içilebilir kalitede ve lezzette de olması gerek. Zira ambalajlı suya verdiğimiz su su faturalarımızı kat be kat aşıyor. Temel ihtiyaçlara yetecek suyun her vatandaşa sağlanması devletin asli görevi olmalı. Bu ihtiyaçları aşan kullanımlarsa yüksek tarifeden fiyatlandırılarak belediyelerin sudan gelen bütçelerinde oluşacak eksiklikleri kapatmak ta mümkün. Yeter ki amaç insana hizmet olsun.

Son notlar

[1] TÜİK (Aralık 2015). Belediye Su İstatistikleri, 2014.  http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do;jsessionid=1K1DYtpLK9pz82lLtPMJX8ZqwjYyjhdpySFQSgQ1lGt1Br1Q71sT!-224761327?id=18779

[2] İSKİ (Kasım 2016). http://www.iski.istanbul/web/tr-TR/kurumsal/iski-hakkinda

[3] İlhan, A., Yıldız, D., Tokaç, Z. F., Kurnaz, M. L. ve Türkeş, M. (2014).  İstanbul’un Su Krizi ve Kolektif Çözüm Önerileri. Sosyal Değişim Derneği Yayınları: İstanbul. http://www.suhakki.org/wp-content/uploads/2015/03/istanbuldasukrizi-arastirma.pdf

[4] Rapor: Suyumuzdan Para Kazanıyorlar (Ocak 2016) http://www.suhakki.org/2016/01/rapor-suyumuzdan-para-kazaniyorlar/#.WC37jfmLTIU

Dr. Akgün İlhan

Ekoseksüel Aşk

Ekoseksüel olmak nedir? Daha önce bu terimle karşılaşmamış olanlar için biraz kafa karıştırıcı olabilir. Bazı okuyucular şaka yaptığımı ya da delirdiğimi düşünebilirler; ama sizi temin ederim böyle değil.

2008 yılında bir grup sanatçı arasında doğaya karşı bir ibadet olarak doğan  bu cinsel eğilim, zamanla cinsel bir kimlik haline dönüşmüş. Bu eğilime sahip insan sayısı azımsanamayacak kadar çok aslında. Ekoseksüel teriminin isim anneleri ekofeminist Annie Sprinkle ve  Elizabeth Stephens, ekoseksüalizm üzerine bir manifesto  yayınlıyorlar. Bu manifestoda cinsel kimliklerini ekoseksüel olarak tanımlarken, ekoseksüeller kimdir? Ne isterler? Doğayla bu çok özel ilişkilerinin içeriği nedir tek tek anlatıyorlar.

81

Oğlumun Avusturalya’lı bakıcısı  Joni, bir zamanlar Avusturalya’da insanların doğadaki herhangi bir canlı nesneyle evlendirilmesinin yaygın bir gelenek olduğundan bahsediyor. Belli bir yaşa gelen gençler dere, tepe, ağaç yakınlarında ne varsa seçip onlarla evleniyorlarmış. Evlilik töreninden sonra eşleri  olan ağaç, dere, tepe, bitkinin  varlığından ve yaşamını devam ettirmesinden onlar sorumlu oluyorlarmış. Eşleri olan doğa parçası onların adıyla birlikte anılırken; insan eşleri, çocukları olduğunda, onlar da bu doğa eşlerden sorumlu oluyorlar ve onu korumak ve yaşatmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlarmış. Böyle poligamiye can feda!

82

Ekoseksüellere gelince onlar da kendi tercihlerinin çevre ile daha sürdürülebilir bir ilişki oluşturmayı taahhüt ettiğini savunuyorlar. Ölene kadar süren sevgi, vefa ve onurlandırma… Gökyüzünü, suyu ve toprağı koruyacaklarına söz veriyorlar. Dünya’ya tecavüz edilip zehirlenmesine engel olacak aktivistler olduklarını ileri sürüyorlar. Bunu, dünyaya karşı duydukları aşk ve tutku ile gerçekleştireceklerini idda ediyor ekoseksüeller.

83

Bu eğilimdeki insanlar daha çok dendrofili olarak tanımlanabilir mi bilmem! Ekoseksüellere sorarsanınz bu bir çılgınlık ya da hastalık değil, bir aşk. Bu eğilimi sapkınlık olarak düşünenlerin sayısının az olacağını sanmam.  Gelgelelim insanlığın çevresiyle olan münasebetlerinin dünyanın geleceğini tehlikeye attığı bir dönemde yaşıyoruz. İnsanların diğer canlıların üzerindeki tahakkümü, zulmü; çevresel talan ve yıkımı zalimce. Ormanların tahribi, nükleer santraller, plansız sanayileşme , doğal kaynakların bilinçsizce kullanılması biz “normal” insanların marifeti değil mi? Biyolojik çeşitliliği azaltan, enerji kıtlığı başlatan, su kaynaklarını kurutup ekololojik dengeyi bozan biz “normal “insanlar değil miyiz? Asıl çılgınlık bu değil de ne?  Şiddete, tecavüze, savaşa, dayağa tepki göstermeyen hatta tabii gören, yasallaştıran  “normal” insanlarlarla kuşatılmışken ekoseksüeller toprağa masaj yapıp, ağaçlarla öpüşmek istiyorlarsa kendi bilecekleri iş . Bizim işimiz öncelikle gerçek sapkınları durdurmak olsun.

84-senay-boynudelik

 

Şenay Boynudelik

[Kırsal Yaşam ve Yapılar] Eğitim ve Planlama – Hüseyin Melih Aşanlı

Yeni İnsan Yayınevi‘nden kitap ve e-kitap olarak çıkan, ‘Geleneksel Yapı Teknikleri : Doğal ve Ekolojik Yapı Rehberinin yazarı Melih Aşanlı ile Yeşil Gazete’de “Kırsal Yaşam ve Yapılar” başlıklı yazı dizisine başladık.

Kendisi ile Temmuz ayında kitabı bağlamında gerçekleştirdiğimiz röportaj sırasında kararlaştırdığımız bu yazı dizisinin kırsalda bir hayat kurmak isteyen tüm okurlarımız için de bir rehber olmasını umut ediyoruz

***

2 – Eğitim ve Planlama 

Geçen haftaki iş yoğunluğum ve sonrasındaki savsaklamam yüzünden bir hafta ara vermek zorunda kaldım. Sanırım gece yarılarına kadar iş yetiştirme kredimi İstanbul’da tüketmişim. Hava kararınca artık dayanamıyor kısa süre sonra uykuya dalıyorum. Bu arada aslında biraz da iyi oldu çünkü aklımda arazi keşifleri ile alakalı bir yazı yazmak varken, geçen süredeki gelişmeler yazımın konusunu değiştirmeme sebep oldu. Konumuzun eğitimler olması gerektiğini düşündüm. Hatta ben düşünmedim. Bu konuyu sanal ortamda tartışmaya başladık. Anladım ki bir sorunumuz var. Okurlarımdan bir çoğu benden bir eğitim istemekte, hatta baharda verilecek eğitimler için şimdiden kayıt yaptırmak istemekteler. Öncelikle henüz böyle bir planımız yok. Yani bizim buralarda işler çok yavaş ilerliyor ve bizim de bu gidişten bir şikayetimiz yok. Umarım yetişebilir ve bir çalışma başlatabiliriz.

77

Ama söz konusu eğitim olduğunda, özellikle kırsal yaşam ile alakalı eğitimler durum biraz karışık. Ben kişisel olarak alınan tüm eğitimlerin katılımcıları motive ettiğini düşünüyorum. Kurulu sistemler, tarım, inşaat ve diğer konularda anlatılan ilginç bilgiler, biraz uygulama, biraz teori, muhtemelen nereden eğitim alırsanız alın motive olacak ve çok eğleneceksiniz. Buraya kadar her şey güzel, peki bu eğitimi nerede kullanacaksınız. İşte bu önemli bir soru. Hiç bir 15 günlük eğitim hiç kimseyi konunun hakimi, ustası, yöneticisi ve diğer büyük şeyleri yapmaz. Şanslıysanız konuya doğru bir giriş yaparsınız ve en fazla çırak olursunuz. Bundan daha fazla bir beklenti, hem sizi hayal kırıklığına uğratır, hem de eğiticiye fazla sorumluluk yükler. Gerek yok. Benim tavsiyem kurslardan ve atölyelerden önce bolca ev ödevi yapmak. Konuya ne kadar hazır hissederseniz yolunuzu o kadar kısaltırsınız. Çok iyi birer araştırmacı olmanız gerektiğini unutmamalısınız. Öyle ki araştırmak bir takıntı haline gelmeli neredeyse, eğitmeni, eğitimi, malzemeyi, araziyi, işi, ülkeyi …

Toprak üzerine bir sistem kurmanın bir çok aşaması vardır. Hafta sonu kaçamakları ile bir kaç arkadaş sayesinde bir toprak alınmış olabilir. İş bundan sonra başlar. İmkanınız var ise kırsalda yaşayan bolca dost edinmeli ve onlar ile birlikte çalışmalısınız. Ne işleri varsa seçmeden yardım edin. Bolca gönüllü işler yapın. Toprakla tanışmak uzun süren bir ilişki gerektiriyor. Evinizin yerini belirlemeden önce araziyi iyi tanıyın. Hemen bir su kuyusu kazdırmak, bir sarnıç inşa etmek, manzaranın tam karşısına kocaman pencereler planlamak genellikle büyük hatalardır. Tüm dünyada kurulmuş olan ve ücretsiz paylaşılan çiftlik planları üzerinde biraz vakit geçirin. Yine internette bir sürü ev planı var, bu planların size göre olanlarının çıktısını alın ve üzerinde çalışın. İlk etapta köpekti, kediydi, uzak durun. Kümesi planlayın ama tavuk da almayın. Çok bir inşaat işi istiyorsanız arazinin çevresini çitle çevirin. Böylelikle her köşesini gezmiş olursunuz. Özellikle büyük arazileri olan bir çok tanıdığım arazilerini dolaşmamışlardı bile. Toprak yapısı değişkendir, arazi gizli eğimlere sahip olabilir, yağmur mevsimleri araziyi tanımak için iyi dönemlerdir. Su tahliyesi, balçıklaşma hep yağmur dönemi kendini belli eder. Kırağı ve don takibi için arazide soğuk mevsimlerde kamp atmayı yada sabah güneşle beraber arazide olmayı planlamalısınız. Sabah güneşinin nereye düştüğü, gölgede kalan kısmın hangi saatlere kadar buzla kaplı kaldığı önemlidir. İnşaatlar genellikle yazın başlar ve biterler. Evi don hattında bir yere koyarsanız, kışın açısını değiştiren güneş buz tutmuş duvarlara en erken öğleden sonra 13-14 sularında ışınlarını ulaştırabilecektir.  Rüzgar yine başka bir etken. Rüzgardan korunmak için kuytu bir köşeye kurduğunuz yuvanız yazın hamam gibi olacak, yaz akşamları sivrisinekten geçilmeyecektir. Kış fırtınalarını da hesaba katmanız önemli. Çiçekler samimi olan dostları böcekler ile birlikte yaşarlar. Ekeceğiniz her bitkinin bir talibi ve bir sevmeyeni vardır. Renkleri ve güzelliklerinin yanında bu konuyu hesaba katmak önemlidir. Çok güzel bir gül bahçesi, yaprak bitleri içinde emin olun çok güzeldir. Üstelik her bitkinin toprağa kattıkları ve aldıkları da diğer bir konu.

78

 

Şimdi tüm  bunları haftasonu buluşmaları, 7 ila 14 günlük eğitim ve seminerler ile öğrenmek ne kadar mümkün? Bırakalım iyi eğitmen ve eğitim arayışını sadece zaman planlaması yapsak aylar süren bir koşturmacadan bahsediyoruz şu anda. Bir yandan permakültür, diğer yandan marangozluk, biraz mimarlık, biraz çobanlık, az biraz tasarım, demir ustalığı, şantiye şefliği ya da en basiti müteahhitlik. İşte bu uzun sürecin tamamını ulaşabildiğiniz eğitimler ile tamamlamaya çalışırsanız, profesyonel bir öğrenciliğe ilk adımı atmış olursunuz. Şehir şehir dolaşıp eğitim almak uzun yıllar süren güzel bir uğraşı olabilir. Çok güzel eğitimler var önünüzde ki 5-10 yılı keyifli geçirebilir hatta çivi bile çakmadan usta öğretici olabilirsiniz. Yada iyi bir bahçıvan. Bunar izine az rastlanılır şeyler değil bu arada.

Tavsiyem kırsalda yaşamanın doğasını keşfedebileceğiniz organizasyon yada eğitimler ile bu işe başlamak. Doğanın, insanın, bitkinin ya da adı her ne ise, temel mantığı kavramak büyük yol almak demektir. Bolca araştırma ve kendinize hazırlayacağınız ev ödevleri zamanı kısaltmanıza ve sınırlarınızı keşfetmenize daha çok fayda sağlayacaklardır. Küçük bir örnekle benim atölyeme geldiğinizde işlerin çok kolay bir şekilde hallolduğunu görürsünüz. Hamur kadar yumuşak demirler kolayca dövülür, profiller birbirine sanki yapıştırılır, ağaçlar pürüzsüz kesilir, çiviler çatlatmaz, takımlar körlenmez, üstelik ufak bir alanda.

Bu ancak yanıltıcı, fazla güven verici, gereksiz heyecanlandırıcı bir ziyaret olur. Normalde hiç bir iş o kadar kolay olmaz. Birileri 50 metrekare kulübeyi bir hafta da inşa edebilir ama bu bir kriter değildir. Ve bu işler de öyle 5-10 günlük animasyonlar ile öğretilemez, tanıştırılır. Tanışmak, gidilmesi gereken yolu görmektir. O yolda yarışmaya çalışmak, seyahate çıkmak demek değildir. Üniversite yıllarında bir tırmanışa yada keşfe gitmeden önce haftalarca rotayı çalışır, haritalarını bulur, daha önce gitmiş kim var ise oturup kafa patlatırdık.

Asistanlarım, stajyerlerim ve eli kalem ile çekici birleştirmek isteyen tüm tanıdıklarıma ilk önerim bir defter ve bolca kalem sahibi olmalarıdır. Renkli kalem ve beyaz sayfaları yanınızdan ayırmayın. Aklınıza gelenleri mutlaka not edin ve çizin. Öyle kıytırık cep defterlerinden bahsetmiyorum. Bu işi ciddiye alın. İlk aletiniz kalem ve defter olmalıdır. Ne ektiğinizin, ne beslediğinizin, ne inşa edecek olduğunuzun bir önemi gerçekten yok. Kırsalda yaşam güdüsü, bir serüven arzusudur ve serüvenler deftersiz yaşanmaz, anlatılmaz ve aktarılmazlar. Defterler bittikçe, maceranız ilerleyecektir.

80-melih-asanli

 

Hüseyin Melih Aşanlı

Kömür Karası Soma’da büyüyen umut filizleri – Merve Damcı

13 Mayıs 2014 tarihi, hafızalarımızdan çıkamayacak büyüklükte bir acıyı kazımıştı. Manisa’nın Soma ilçesinde 301 maden işçisinin hayatın kaybettiği facia tüm yurdu yasa boğmakla kalmadı; Türkiye Cumhuriyeti tarihine, yaşanan en büyük maden faciası olarak geçti. Facia ülkedeki iş güvenliği konusundaki eksiklikleri de gündeme taşıdı. Bir yanda iş güvenliği ve sağlığı açısından atılan adımların yeterliliği tartışılırken, sorumluların yargılanma süreci de Somalılar ve civarındaki köylerde hayatını kaybeden madenci aileler tarafından yakından takip ediliyor.

Öte yandan geleceğimizin umudu olan Somalı çocuklar için hayat halen bir oyun… 

İlçenin umudu küçükler masum ve kırılgan kalplerinde kocaman bir sevgiyi, akıllarında da zengin bir hayal gücünü taşıyorlar.  Onların ve ailelerinin sesine kulak veren Sosyal Haklar Derneği, bu yaz Soma’da ikinci kez düzenlediği Soma Yaz Okulu ile çocuklara ve ailelerine bir nefes olmayı başardı.

Yaz Okulu’na katılan çocukların yaptığı resimler de 15 Ekim-11 Kasım 2016 tarihleri arasında Birikimhane’de düzenlenen “Düş Peşine ” adlı bir sergiye dönüştü. Bu güzel projeyi Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Hakan Nişancı anlattı. 2017 yazında da yapılması planlanan Soma Yaz Okulu hem yeni eğitim gönüllülerini hem de destekçilerini bekliyor.

Merve Damcı ve Hakan Nişancı
Merve Damcı ve Hakan Nişancı

Yazı ve fotoğraflar: Merve Damcı 

***
*Soma Yaz Okulu projesi nasıl doğdu? 
76
Hakan Nişancı : Soma’da maden katliamı yaşandıktan hemen sonra Sosyal Haklar Derneği orada bir temsilcilik açtı. Şehit madenci aileleriyle iletişime geçti, neler yapılabileceğine baktı. Kazayı takip eden ilk yazda, yani 2015’te ilk kez gönüllü hocalarımızın katılımıyla 3 hafta süren bir yaz okulu yapıldı. Yaz okuluna gelen çocuklar daha çok madenci çocuklarıydı. En başta şehit madenci çocukları olmasına dikkat edildi ama sonradan Soma’da yaşayan insanların birbirinden çok farkı olmadığı fark edildi. Genellikle şehit madenci çocukları vardı. Anneleri de mevsimlik tarım işçileriydi. Böyle bir şeye çok ihtiyaç duyuyorlardı. Yazın kadınlar tarlalara çalışmaya gidiyorlar, onlar tarım işçiliği yaparken çocuklara da tanıdıklar, anneanneler, babaanneler bakıyorlar. Dolayısıyla öyle bir ihtiyaca denk geldi. Devletin, kamunun yerine böyle bir ihtiyaç var ve bu ihtiyacı biz karşılayalım, kamu bunu karşılamıyor gibi bir mantıkla ilerlenmedi. Çünkü bu devletin yapması gereken bir iş ama şu yapmaya çalışıldı: Acaba çocuklara yaşadıkları travma kısmen de olsa izleri silinebilir mi? Onlara alternatif bir hayat, alternatif bir eğitimden örnekler gösterilebilir mi? Hayal güçleri, kendi yapabilirlikleri bir parça da olsa ortaya çıkarılabilir mi? Bunun peşine düşüldü. Başarılı geçen ilk yazın sonunda da Adapazarı’ndaki Sosyal Hakları Derneği üyeleri ve gönüllüleri çocukların yaptıkları eserlerden bir sergi açmışlardı. Bu sergideki dilekler ve resimler de 2016 yazındaki kamptan kalanlardı. Çocuklar sabah 8 gibi öğretmenlerden bile önce yaz okuluna geliyorlardı çünkü tarım işçilerinin çalışmaya gittikleri saatlerdi bunlar. Anneler tarlaya, babalar madene, çocuklar da okula geliyorlardı. Doğa dostu bir program izlenmeye çalışıldı. Çocuklara hiçbir yarışma yaptırılmadı. Hiç kimse kazanmadı ya da kaybetmedi. Rekabetin tamamen dışında bir şeyler yapıldı. Paylaşmaya dayalı, çocukların özgüvenini artırmaya yönelik bir faaliyet yürütüldü.
*Yaz Okulu’nda hangi atölye çalışmaları vardı?
65
Hakan Nişancı : Tarih, coğrafya, resim, müzik, beden eğitimi gibi bilindik müfredatta olan; bale, karikatür, kendi ifade yeteneklerini geliştirmek için münazara ve çocuk hakları gibi müfredatta olmayan dersler de yapıldı. Mesela bale hocamız çok ilginç bir olay anlattı. İlk gün bütün erkekler balenin bir kadın işi olduğunu düşünüp kaçıyorlar. İkna edilerek katılımları sağlanıyor. 3 günlük bale eğitiminin sonunda erkek öğrencilerden bir tanesi “ben balet olabilir miyim acaba” gibi sorularla öğretmeninin yanına gidiyor. Çocuk Hakları Atölyesi’nde yapılan işler hazırladığımız ajandanın içinde de görülebilir.
*Çocukların eğitimine ve kişisel gelişimlerine yönelik gerçekleştirdiğiniz proje için kimlerden/nerelerden destek alıyorsunuz? 
67
Firma veya şirket sponsorluğu almıyoruz. Şahıs desteği alıyoruz. Bu pahalı bir iş. Çocuklara hem öğle hem de ikindi kahvaltısı olarak 2 öğün yemek veriyoruz. Çocuklar evlerinden servislerle alınıp servislerle bırakılıyorlar. Soma dışından gelen eğitimcilerin tamamı Soma’da konaklatılıyor. Ekonomik olarak güç bir şey. Biz de gücümüz yeterse 2017 yazında da Yaz Okulu’nu yapmayı düşünüyoruz. Hatta bu işte kendimizi o kadar iyi hissettik ki, Soma dışındaki başka yerlerde de yapabilir miyiz sorusunun arayışı içindeyiz. Gönüllüler destekte bulunmak isterlerse Sosyal Haklar Derneği’nin mail adresi [email protected] ve 0553 050 53 58 üzerinden bizlerle iletişime geçebilirler. Hem gönüllü eğitimci olmak, hem malzeme desteği vermek için katkıda bulunabilirler. Yılbaşından sonra onları değerlendirmeye başlayacağız. Sosyal Haklar Derneği’nin bir eğitim çalışma grubu var. Bu aralar yoğunlar. Türkiye’de proje okulları diye bir yönetmelik çıkarıldı ve İstanbul’un seçkin okullarını kanıma bertaraf etmek içindi. Ekip bu yönetmeliği durdurmak ve OHAL kapsamında işinden olan akademisyenler için çalışmalar yapıyor. Soma Yaz Okulu’na hazırlanılırken daha acil olan bu gündemle meşguller ve gelişmeleri takip ediyorlar.
*Gönüllü katılımcılar sizinle nasıl irtibata geçiyor ve eğitimcileri Yaz Okulu’na nasıl seçiyorsunuz? 
64
Hakan Nişancı : Telefon, e-mail ve sosyal medya üzerinden yapılan başvurularla temasa geçiyorlar. Ya da tanıdıkları aracılığıyla başvurular oluyor. Önce mülakat yapıyoruz. Sonra oryantasyon eğitimi veriyoruz. Onlara rekabet ve yarışma değil, dayanışma istediğimizi anlatıyoruz. Bu yıl “Bir Eğitimcinin Bir El Kitabı”nı hazırlayacağız. Çocuklar için nasıl bir eğitim istediğimizi o el kitabında anlatmak istiyoruz.
*Çocuklar Soma Yaz Okulu’nda neler öğrendi? 
Hakan Nişancı : Ölçme ve değerlendirme güç bir şey çünkü onlarla 3 hafta birlikte olabiliyoruz. Kısıtlı gözlemlerimiz var. Özellikle 2 yıl üstüste yaz okuluna gelen çocuklarda kendini ifade kabiliyetinin kısmen de olsa arttığını gözlemledik. Biz onların bu facianın üzerinde bıraktığı etkiyi kısmen de olsa silmeye çalışıyoruz.
*Somalı ailelerin bu projeye yaklaşımları nasıl oldu? 
74
Hakan Nişancı : Yaz Okulu’nun son günü ailelerin de katıldığı bir kapanış şenliği ve kapanış sergisi düzenlendi. Psikolog arkadaşlarımız özellikle annelerle görüştü. Kapalı bir toplantı düzenlediler çünkü şehit madencilerin eşleri, genç dullar olarak onların da bir çok sorunları var. Demokratik kitle örgütleri onlarla ilgilense epeyce bir hikayeye ulaşılabilir. Çok büyük yaralar var. Ama üzerimizde olumlu izler bıraktılar. Resim sergisini düzenleyen ekibimizin kişisel gözlemi şu: O çocuklarda o katliamın izleri hala var. Yaptıkları maden, termik santral, çığlık resimleri bunu gözler önüne seriyor. Diğer taraftan da onlar hala çocuk. Öyle şeyler yapıyorlar ki, mesela gözlüğün bir yanı gülüyor, bir yanı ağlıyor. Bir nehrin bir yanı mutlu, bir yanı mutsuz. Bir yandan bir yarılma içindeler ama her şeye rağmen mutlu ve rengarenk resimler de yapıyorlar.
*Sosyal Haklar Derneği olarak 2015’ten bu yana Soma’dasınız ve gelişmeleri yerinde takip ediyorsunuz. Oradaki çocuklarımız en çok neye ihtiyaç duyuyorlar? 
Hakan Nişancı : Bu kadar büyük bir katliam hem yetişkinlerde hem de çocuklarda büyük izler bırakmış. Buna maruz kalmaları da haksızlık. 100 bin nüfuslu bir kent, insanlar madenle yaşıyorlar ve Türkiye’nin elektriğinin yüzde 10’unu karşılıyor. Kömür termik santrale gidiyor ve elektriğe dönüşüyor, biz de aydınlanıyoruz. Ve birileri bunun bedelini ödüyor. O izleri onlara maddi ve manevi yardımla tamamen silebilmek mümkün değil. Onlarla birlikte yaşamak gerekiyor.
*Sosyal Haklar Derneği Yaz Okulu Gönüllüleri ve Eğitim Çalışma Grubu tarafından düzenlenen ve çocukların çizimlerinin yer aldığı “Düş Peşine” adlı sergiyi başka illere de taşımayı planlıyor musunuz? 
66
Hakan Nişancı : Tabi ki. Mesela çocukların yaptığı resimlerden birinde kömürden çıkan bir gökkuşağı vardı. Bu çocuklarda gerçek bu. Kömür ve gökkuşağı birlikte. Biz serginin metnini de bunun üzerine kurduk. Her ayın 13’ünde hem Soma’da hem de İstanbul’da basın açıklaması yapıyoruz ve Cumhuriyet tarihinin bu en büyük iş cinayeti unutulmasın istiyoruz. Bu unutulursa başkaları da unutulur ama gündemde kalırsa belki bu tür büyük iş katliamlarına bir nebze de olsa engel olabiliriz. Elbette ki bu sergiyi de düzenli olarak yapmak, İstanbul’un başka semtlerine, diğer illere de taşımak, Soma’da da sonlandırmak istiyoruz. Bunu da yaşananları unutmamak, akıllarda kalsın diye yapmayı amaçlıyoruz. Çok sevdiğim bir söz vardır. Milan Kundera “Gülüşün ve Unutuşun” kitabının başında diyor ki, “İnsanın iktidara karşı savaşımı, belleğin unutuşa karşı savaşımıdır” Belleğimiz unutuşa karşı iyi bir mücadele verirse tüm bunlara engel olabiliriz.
*Sosyal Hakları Derneği ne zaman, hangi vizyon ve misyonla kuruldu? 
73
Hakan Nişancı : Merkezi Kadıköy’de bulunan dernek, 2006 yılında kuruldu. Eğitim, sağlık, barınma ve kent hakkı başta olmak üzere insanlığın doğuştan gelen her türlü sosyal hakkını gündemde tutmak, hak ihlallerini raporlamak ve görünür kılmak misyonuyla 11 yıldır görev yapıyor.

*Soma’da ne olmuştu?

Soma maden faciasında AFAD’ın verilerine göre 301 madenci can verdi. Facia sırasında madende bulunan 787 maden işçisinden 486’sı yaralı ve sağ olarak çıkarıldı. Bilirkişi raporundaki otopsi sonuçlarına göre ölümlerin büyük çoğunluğu CO zehirlenmesinden kaynaklandı. Asli kusurlu bulunan Soma Kömür İşletmeleri Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan’ın aralarında bulunduğu sanıkların yargılanma süreci devam ediyor.

61-merve-damci

Röportaj: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

[Kuşlar, Orman ve Ben] O esnada İstanbul’da

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

14

O esnada İstanbul’da

Ben bu köşede anılarımı yazadurayım, öte taraftan hayat devam ediyor tabii. 3 haftadır yazamıyorum örneğin, “neden?” diye bir sorun.

Geçtiğimiz hafta İstanbul’daydım. Öyle bir hafta sonuymuş ki hemen herkes bir yerlerde toplantı halindeydi. Yeryüzü Derneği’nin Gıda Toplulukları toplantısı, Gurme bir şefin yaptığı bir toplantı yine gıda üzerine.

Benim gitme sebebim ise Anadolu Meraları’nın Tüketici Devrimi konulu toplantısıydı. Meleknur ve Durukan ile organize ettik. Orada bayağı bir sosyalleştik. Ana konumuz gıdanın doğru şekilde üretimi ve paylaşımındaki adalet konusuydu. Bence toplantının önemi, ortaya katılıma açık bir model koyması ve insanları ellerini taşın altına sokmaya davet etmesiydi. “Temiz, doğru düzgün, bildiğin gıda mı istiyorsun kardeşim? O zaman gel beriye! “ demesiydi. Oturduğumuz yerden ayağımıza istediğimiz ürün ve hizmetlerin gerçek bedelini ödemenin vakti gelmedi mi gerçekten de?! www.anadolumera.com

52

Laf aramızda, bu toplantı sayesinde benim yünler de tanınmış oldu. Bir kısmınız biliyordur, yünlerle bir süredir  teşrik-i mesaim var. Ne bunlar diye soranlara cevaplar da vardı toplantıda.

53

Yün konusuna sonra geri döneceğiz. Ben İstanbul mesaimi anlatmaya devam edeyim.

Diğer toplantılara da kısa da olsa uğrama şansı da elde ettim.

Buğday’ın da bir iki iş vardı. Onlarla ilgilendim. Eskilerden tanıdığım ama uzun süredir görüşmediğim insanlarla buluştum yeniden. Doğal Hayatı Koruma Derneği zamanından, daha da eskisinden  arkadaşlarımla bir yemek yemelik muhabbetler oldu. Özleşmişiz.

NBeyin ofisine gittim. NBeyin nedir diye soranınız için şöyle bir link var: https://nbeyin.com.tr/

57

NBeyin’in nbeyini Sinan Canan, benim okuldan arkadaşım. Birlikte Yaşam Okulu’nu yaptığımız insanlardan biri. Hatta belki yaşam okulu fikrinin çıkış anına vesile olmuş biri. NBeyin İstanbul Ofisindeki insanların heyecanına ortak olma şansını elde ettim.

Taaa üniversiteden arkadaşlarımla buluştum, dertleştim, söyleştim.

Maaile oradaydık. Abla Yeşin, Kuzen Yalçın (Savaş) ve gelin Emine (Kuzutürk) lerle beraber bir sürü vakit geçirdik. Arıcı olmaya karar verdiler. Biri yarasa kaydını kime vereceğini bilememiş, ona yarasacıların iletişim bilgisini verdik, mutlu olduk. Annem’le Emirgan Korusunda yürüyüş yapıp, kuru yaprak topladık. Lale Müzesi’ni dolaştık.

İyi oldu bu İstanbul seyahati.

Bir haber daha: bir kitap teklifi var. Benim bu yazıları bir şekle şemale sokarsak. Buna vaktimiz ve hevesimiz ve enerjimiz olursa yapalım diye niyet ettik.

Geçmişten karakterler çıkıp gelince insanın hayatına ister istemez düşüncelere dalıyorsun tabii. Bir kısmını hatırlamıyorsun, taş gibi unutmuşsun mesela. Neler yapmışım da şimdi buradayım gibisinden varoluşsal sorular soruyorsun. Ömür boyu yapılan acemilikler, inatlaşmalar, güçlü söylemler falan bir anda nasıl da ironik oluveriyor. O sorular sorulunca.

Bu yazılar sadece hafızamda bir hareketlenme yaratmadı, arşive girmeye de itti beni. Editörüm Alper Tolga (Akkuş) da “illa görsel de gönder”  diye tutturunca yıllardır biriktirdiğim dosyalar dolusu dokümana, opak fotoğraflara, dialara, objeye baktım uzun zaman sonra yeniden.

Dosyaların içinde mektuplar, basılı malzemeler, broşürler, raporlar, kitapçıklar var. Bunların arasında Dikkuyruk’la ilgili makale, gazete kupürü oldukça fazla. Benim konuya bu kadar takmış olmam da ayrı bir durum tabii. Şimdi dönüp düşününce doğa koruma eylemi ile olan ilk kırılmam bu sayede olmuş diyebiliyorum. Oldukça varoluşsal bir kırılmaydı sanırım.

Nerede kalmıştık? Yıl 1994, aylardan Aralık….

Devam edecek….

56-gunesin-aydemir

 

Güneşin Aydemir