Ana Sayfa Blog Sayfa 3231

[Kuşlar, Orman ve Ben] Gökmen Argun ile SGP’yi konuştum: Küresel düşün, yerel hareket et!

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

17

Gökmen Argun ile SGP’yi konuştum: Küresel düşün, yerel hareket et!

Alper artık bana sormaktan vazgeçti. Neden derseniz, sor sor nereye kadar! O da haklı.

Her haftasonu yazayım diyorum, bir şekilde olmuyor. Zaten Şubat sonundan beri yollardaydım. Sizin de çeşitli yerlerden tanıdığınız Durukan ve bir başka arkadaşımız Karen ile birlikte yollardaydık. Urla, Torbalı, Kuşadası, Muğla, Köyceğiz, Fethiye, Dalyan, Bodrum yollarında. Bayram değil, seyran değil bunlar neden geziyor diye soranlarınız olmuştur. Bir kere bir vaktimiz oldu, bir aralık, bir nefes aralığı. Uzun süredir iade-i ziyaret yapmak istediğimiz insanlar. Bir de gezelim, görelim, kafaları bir rahatlatalım istedik. Nitekim öyle de oldu.

Bu kısa rapordan sonra devam edeyim. Yıl 1993 civarı. (nerede kaldığımızı merak edenler için bir önceki yazı şu linkte )

Bir yandan aklımda sorular zihnimi bulandırıyordu. Öte yandan sürekli hareket halindeydim. Okuldan mezun olmuş, akademik kariyer yapmayı denemiş ve bana göre olmadığını anlamış durumdaydım. Benim durumumdaki insanların para kazanmaya başlamak gibi bir derdi vardı. Nedense ben elime verilmiş YÖK Bursunu da kabul etmemiştim. Kuş, börtü böcek peşinde koşar bir haldeydim. Bir yerden dönüp, evden tekrar ayrılmam arasında geçen süre 1-2 günü geçmiyordu.

Sultansazlığı

O dönem Türkiye’nin doğal alanları üzerinde irili ufaklı pek çok proje yapılmaya başladı. Çoğu, envanter tutma amaçlı, keşif yönünde yapılan araştırmalardı. Tam olarak bilimsel amaçlı değil koruma amaçlı olduğu için de amatör kuş gözlemcileri ile bilim insanlarının birlikte çalıştığı o hibrit çalışmalardı diyebiliriz.

Bu çalışmalar çoğunlukla uluslararası kuş koruma kuruluşlarının yürüttüğü çalışmalardı. Daha sonra ismi BirdLife International olan ve Uluslararası Kuşları Koruma Örgütü olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz kuruluş kanalıyla Türkiye’de pek çok kuş koruma amaçlı proje gerçekleştirildi. Birdlife’ın Türkiye’deki temsilci kurumu o dönemde Doğal Hayatı Koruma Derneği idi.

Türkiye, Anadolu coğrafyası, doğasıyla, barındırdığı tür sayısıyla ve çeşitliliği ile Avrupa’lı kuş gözlemcilerinin tarih boyunca en gözde yerlerinden biri olmuştur. Zira bir Avrupa’lı için Küçük Asya, Uzak doğu, Afrika, Akdeniz ve Kuzey yarıküre kuşlarını bir arada görebilecek çok az yerden biriydi. Anadolu’nun nasıl fantastik bir doğa coğrafyası olduğu konusuna ileride kapsamlı şekilde geleceğiz.

Araştırmacılar çalışma alanlarını bu yöne çevirmişlerdi ve sürekli kuş uzmanları çeşitli vesilelerle geliyorlardı. Kuş gözlemci sayısı o dönem o kadar azdı ki bu araştırmalara eşlik edecek yerli kuşçular olarak hepimiz katıldık o çalışmalara ve Anadolu’nun doğasını, köylerini, insanını ilk defa o sırada yakından tanıma fırsatı bulduk.

Küçük ölçekli projeler dönemi başlıyor…

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ile ortak bir programı vardır. Dünya Bankası da bu programın ortaklarından biridir. Küresel Çevre Fonu, İngilizce ismin kısaltması ile GEF’in üç ölçekte dağıttığı fonların en küçüğü, küçük olduğu için çok, pek çok sevdiğimiz bir fon programı vardır. SGP (Small Grants Program), “küresel düşün, yerel hareket et” sloganıyla sadece sivil toplum örgütlerine açık olan bir fon programıdır.

Bugün onlarca küçük projeyi desteklemiş bu programın koordinasyonunu Doğal Hayatı Koruma Derneği günlerimde çalışma arkadaşım olan Gökmen Argun yapıyor. Kendisiyle ufak bir röportaj yaptım. Paylaşıyorum.

Güneşin Aydemir: Gökmen merhaba. Sen şimdi SGP’nin neredeyse 8 yıldır Türkiye Koordinatörüsün. SGP yi biraz anlatır mısın bize? Nedir?

Gökmen Argun

Gökmen Argun: Güneşincim, birşeyler söylemeden önce sana teşekkür etmek istiyorum, bize bu fırsatı vermen büyük incelik. Programı öncesinde de tanıyordum. Hatta bir yayın projemizi desteklemişlerdi. Bu benim en hızlı desteklenmiş hiç uzamadan kaynağa ve desteğe ulaştığımız bir örnekti. Farklı çizgisi olduğunu düşündüren bir kaç not vardı aklımda. İçinde olmak da bir sürpriz oldu benim için.

SGP benim gözümde yakın geleceğimizi kendi ellerimizle nasıl şekillendirebileceğimizi gösteren bir program. Dünyanın hızla değişimine karşın sarsılmadan ayakta kalabilmek çok önemli. Yenilikçi denemeler yapmamıza da yaşadığımız toplumun bilgi birikimini etkin olarak devreye sokmamıza da olanak vermek gerekiyor. Dikkat, bilgi birikimini devreye sokmak söylendiği kadar kolay bir iş değil. Çoğunlukla boş bir alana girdiğimizi sanıyoruz, adımlarımız getirdiklerimizle sınırlı oluyor. Bu sorunları doğru analiz etmeyi, çözümlerin dayanaklarını kaçırmamızı getirebiliyor ne yazık ki.

Bu programla aslında GEF daha nitelikli bir sorun analizi ve çözümleri mevcuttakilerden öykünerek tespit etmeyi arıyor. Üstelik bunu aklımızın erdiği gözümüzün gördüğü ölçeklerde yapabilir ve hatta ancak bu şekilde yukarıya taşıyabiliriz diye kuruyor stratejisini. Bir de aslında içimizden bildiğimiz bir şeyi yeniden öğreniyoruz, ya da yeni yollar deniyoruz diyelim. Geleneksel üretim alanlarının, yani insan doğa ilişkisini en azından belirgin hatlar üzerinde dayanıklı kılacak çalışmaları desteklemeyi benimsiyor SGP. Sadece biyoçeşitlilik açısından değil, ekolojik tarım, karbon tutma, enerji verimliliği, toplumun tüm taraflarını dahil etme, iletişim platformları kurma, bilgi yönetimi gibi alanlarda da sorun çözmeyi veya koşulları doğa ve insanın birlikte faydasına olacak şekilde iyileştirecek adımlar atmayı da hedefliyor.  

Gökmen Argun (Fotoğrafı Yıldıray Lise wordpress.com‘dan aldık)

SGP’yi bilinen tipte bir hibe programından farklı kıldığına inandığım bir kaç unsur var. Öncelikle tecrübe. Biliyorsun ülkemizde 1993’ten önce kurulmuş kurum sayısı pek az. Bu sene 24üncü yılımız. Bu bize farklı zamanlarda, farklı ve hızla değişen politikalarla ve hukuki altyapıyla, farklı toplumsal dinamiklerle çalışma imkanları verdi. Bu stratejimizi küresel çerçeveden kopmadan kendi toplumsal koşullarımızla kurgulama deneyim biriktirme pratiğine dönüştü. Burada ulusal yönlendirme komitemizin yapısı ve yaklaşımı çok önemli bir temel. Öncelikle komite üyeleri gerek resmi veya sivil gerekse akademik camianın çok kıdemli ve ileri görüşlü uzmanlarından oluştu. Bu temsilde resmi, sivil ve akademi eşit sayıda üye ile yer aldı. Gerçek bir uzlaşma zeminidir bu. Değerlendirme sırasında derin konuşmalar olur, değerler konur, analizler yapılır, bir yandan da içimize siniyor mu diye beraberce bakılır. Özel bir platformdur. Cesur kararlar da verebilmiştir mesela. Ufkumu genişleten tartışmalar gördüm. Bir de hatırlarsın, projelerin büyük kısmı komiteyle yüz yüze toplanır, kendini anlatma fırsatı bulur başvuranlar. Yabancılık ortadan kalkar. Kâğıtta yazanlardan daha fazlasıyla karşılaşırız. Projesi kabul edilmeyenlerden dahi hoş geri dönüşler alırız, onlarla da iletişim devam eder. Bu sayede ilkinde değil ama üçüncüsünde desteklenen projelerimiz oldu. Aynı stratejik hedeflere sahip olmak ve küsmeden alınmadan devam etmek anahtar bu işin diye düşünüyorum. Doğa korumada inatçılık kazanır ya onun gibi.

Güneşin Aydemir: Bu sürecin başından beri sanırım 3. ulusal koordinatörsün. Diğerleri de arkadaşlarımızdı. Kimdi onlar? 

Gökmen Argun: Benden önce Zeynep Bilgi Buluş vardı biliyorsun. Biliyorsun biz de Bilgi’yle çalıştık. DHKD (Doğal Hayatı Koruma Derneği) mutfağında yetişmişlerden biri o da bizim gibi. Daha öncesinde de Esra Karadağ var. Onunla tanışma ya da bu program üzerine konuşma şansım olmadı. Son dört senedir programın asistanlığını Başak Okay yürütüyor, çok donanımlı bir arkadaşımız ve uzun seneler program sorumlusu Özge Gökçe Aktaş şimdi Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nde görevli ve tabi çok sayıda gönüllülerimiz oldu, kimi akademik kariyer yaptı kimi sivil platformlarda kritik roller üstlendi.

Bilgi ve Özge aslında önemli ölçüde çatıyı kuranlar olmuş. Bizim dönemimizin özelliği ise kadim ya da geleneksel üretim alanlarını geçmişten daha çok öne çıkarmak oldu. İlk kez biyoçeşitlilik, iklim değişikli ve arazi bozunumu odak konuları üzerinden seçilen üretim alanları eşzamanlı projelerle desteklendi bu dönemde.

Güneşin Aydemir: SGP bugüne kadar kaç proje, kaç stk destekledi? Kaç yıldır fon dağıtılıyor? Bu projelerin ortak özelliği neydi? (Çeşitlilikleri, coğrafik olarak yaygınlığı, sistemik sorunlara bulunan çözümler açısından)

Gökmen Argun: Evet sayılar. 24 yıldır fon veriliyor. Bugüne kadar desteklenen proje sayısı 264. 10 kurumdan 9’u yerel olmak üzere 157 sivil toplum kurumunu desteklemişiz. Kimsenin adını duymadığı küçücük ve çok yürekli sivil kurumlarla çalıştık. İnanılmaz işleri tüm enerjilerini vererek yapabilen insanlar gördük. Aslında bizim ortaya koyduğumuz toplam hibe 6 milyon dolar, 24 yıl için bu ne kadar küçük görüyorsun. Bugün bu miktarda proje bütçeleri var Türkiye’de. Daha da önemlisi bizim katkımızdan daha büyük bir katkının 8,5 milyon dolardan fazlasının projelerin öz kaynaklarından ve ortaklarından geldiğini unutmamak gerekir. 800’e yakın kurum bu projelerin ortağı destekçisi olmuş. Daha sayılar çok, isteyenler Doğal Öyküler adlı yayınımızdan daha fazlasını öğrenebilir. (Doğal Öyküler kitabına ilişkin bilgi vermek üzere 2 sene önce Yeni Ufuklar radyo programına konuk olan Gökmen Argun‘u bu link üzerinden dinleyebilirsiniz) (Doğal Öyküler yayımlandığı sırada Yeşil Gazete’den de duyurmuştuk)

Son uygulama dönemine kadar Türkiye’nin her köşesinden gelen projelerle çalışıyorduk. Bu dönemde ise hibe bütçesini %70’ini iki alana odaklayacak bir stratejiyi hayata geçiriyoruz. Bu yaklaşım, COMDEKS dediğimiz bir örnek uygulamadan yola çıktı. İlk olarak 11 SGP ülkesinde deneme amaçlı uygulandı, bizde de Datça Bozburun Yarımadaları Önemli Doğa Alanı’nda. Aynı alan içinde bir ön değerlendirme yapılıp alanda aktif sivil kurumları proje geliştirmeye davet eden, eşzamanlı destekleyen ve sinerjinin avantajlarından ve ekonomisinden yararlanan bir yöntem bu. Kısaca geleneksel üretim alanlarının korunması denebilir.

Hala bildiğin üç odak alanında geliyor projeler; biyolojik çeşitliliği koruma, iklim değişikliği ile mücadele, arazi bozunumuna engel olma. Bizde ağırlık biyolojik çeşitliliğe ve bunun altında tarımsal ekolojiye düşmekle birlikte, iklim değişikliği ile mücadelede yenilikçi şaşırtıcı projeler destekledik.

Bugün SGP bisiklet kullanımı adına siyaset değiştiren projeleri, yaratıcı az emisyon eksenli Eko-Karavan, Güneş-Bot, Güneş-Ev gibi tasarım araçlarını ciddi alternatifler olarak kamuoyuna sundu.

İklim değişikliği ekseninde ulusal hedefleri hayata geçirmek kolay değil. Bu konuda halen resmi ya da sivil alanda bir büyük stratejik adım atılamadı. SGP çevre alanında çalışan sivil toplum kurumlarının uzmanlıklarıyla ve yapmakta olduklarıyla iklim mücadelesini ilişkilendirmesi ve sivil kapasitenin çözümde harekete geçmesi amacıyla desteklenmiş kritik projeleri de var.

Aslında temel olarak SGP; sivil toplumun, yani akılcı ve yetenekli bir kitlenin kararlara ve uygulamalara aktif katkısına destek vermekle, en büyük kültürel sorunumuz olan birilerinden çözüm bekleme anlayışına karşı kapasite gelişimine katkı koyuyor diyebiliriz.

Güneşin Aydemir: Genel olarak SGP’nin desteklediği projelerle neler başarıldı?

Gökmen Argun: Bunun sözünü ettiğim (Doğal Öyküler) kitapta tüm detayları var, ama birkaç not düşecek olursak.

Nesli tehlike altındaki 34 tür için, örneğin inci kefalini, çöl varanını, dağ horozunu, leoparı, Datça hurmasını, yer yedi-uyurunu, sayısız mercanlarımızı sayabilirim. Çok ama çok var, diğer tehdit kategorilerine ve bitkilere girmiyorum.

24 milli park, 13 tabiatı koruma alanı gibi korunan alanlarda toplamda 60,000 hektarın üzerinde koruma ve iyileştirme çalışmaları desteklendi. Bu çalışmaların tümü yerel halkın doğrudan katkısıyla oldu.

Türkiye’nin ilk yaban hayatı koridorunun ilanı ve ilgili ağaçlandırmalara ek olarak 42,500 hektar orman alanında da koruma ve 4 milyondan fazla fidanın toprakla buluşması gibi sonuçlar da elde edildi.

Türkiye’nin ilk balıkçılığa kapalı alan uygulaması 6 noktada SGP ile desteklendi.

Yönetmeliklerde (örneğin ölü ağaçların ormanda bırakılması), sirkülerde (örneğin orfozun avına dair düzenlemeler) değişiklikler ya da belediyelerin bisikletli yaşamı destekleyen kararlarında SGP’nin desteklediği çalışmaların katkısı çok büyük. Bu her biri kendine özgü ayrıştırıcı nitelikleriyle Komitenin dikkatini çeken ve desteklenen çalışmalar

Whitley, Ekvator, BBC Wildlife gibi dünya ölçeğinde prestijli ödüllerini de ülkemize kazandırdılar.

Sizin de Tatuta Çiftliği yaklaşımınız ilk SGP’den desteklenmiş, bir de bu şekilde yıllarca hız kesmeden devam edebilen çalışmalar da var, bunları desteklemiş olmak da bizi onurlandırıyor.

Güneşin Aydemir:Bir de seninle DHKD yıllarında birlikte çalıştık. O dönem ile şimdiki dönem arasında bir karşılaştırma yapacak olsan, neler söylerdin? 

Gökmen Argun: Bu karşılaştırmanın birçok ekseni olabilir. İlk aklıma gelen malum, finansal kaynaklar yönünden. Bugüne bakacak olursak geçmişten daha zorlu bir dönemde olduğumuzu söyleyebilirim. Bir dönem bizim DHKD’de olduğumuz 90’lı yıllardan 2010’lara kadar daha çeşitli kaynağa ulaşabiliyordu. Resmi sivil işbirliği açısından bakarsak, yakın geçmişte daha kuvvetli bir dayanışma olduğunu, resmi yazışmaların ve yasal düzenlemelerin o dönemde yatırımcıların karşısına daha güçlü çıkabildiğini ve yasaları yönetmelikleri işlevli hale getirebildiğini söyleyebiliriz.

Yaklaşım açısından, tabi bunları çok kabaca dile getiriyorum, bizim dönemimizde yani 90lı yılların sonunda iklim değişikliği ve dayanıklılık konusu bugünkü kadar gündem oluşturmuyordu. Avrupa Birliği müzakere süreci doğayı koruyan yasal zemini güçlendirmek açısından önemli bir destek oluşturuyordu örneğin, bugün böyle bir motivasyon var diyemeyiz. Bilgi birikimi açısından bugün daha fazla kaynak yayın, veri tabanı, güncel araştırmalara ulaşabiliyoruz, tür eylem planlarımız, yönetim planlarımız var. Geçmişte konuştuğumuz konulardan biri yeterli veri yokluğuydu. Bugün, biraz da hızlı değerlendirme yöntemleriyle hareket etmeyi öğrendik de denilebilir.

Güneşin Aydemir: Başka demek istediklerin? 

Gökmen Argun: Çözümlerin çok boyutu var Güneşincim, ancak yerel yani küçük ölçeklerin, gerçek anlamda toplumsal tüm tarafları kadınıyla, genciyle, engellisiyle kavrayan yaklaşımların etkinliğine inanıyorum. Bir ölçek seçimi yapmıyorum aslında, her ölçeğin işlevini önemsiyorum, ancak yerel ölçeğin ihmal edildiği durumlarda kalıcı veya sağlıklı sonuç alınamadığına inanıyorum.

 

Devam edecek….

 

 

Güneşin Aydemir

İğneli katliam: Kıbrıs’ta 800 bin kuş öldürüldü

Güney Kıbrıs’ta bulunan İngiliz üssünde 800 binden fazla kuşun kaçak şekilde restoranlara satılmak üzere öldürüldüğü ortaya çıktı.

İngiliz gazeteleri, Güney Kıbrıs’ta İngiliz üssünde 800 binden fazla kuşun restoranlara satmak için öldürüldüğünü yazdı.

BBC Türkçe’nin İngiliz basınından aktardığı habere göre, bu rakam sadece geçen yıl sonbaharda öldürülen kuşların sayısı. Çoğu ötücü türlerden olan kuşlar, Güney Kıbrıs’ın doğusunda bulunan üste yapay kuş sesleriyle çekilerek ağa yakalandıktan sonra kafalarına iğne batırılarak öldürüldü.

Güney Kıbrıs’ta bu şekilde bir kuş avcılığı yapmak yasak. Ancak kaçak avcılar bu şekilde avlanmak için gizlice İngiliz üssünü kullanıyor.

Restoranlara satmak için avlıyorlar

Güney Kıbrıs’ta ve İngiltere’de kuşları korumak için faaliyet gösteren Birdlife Cyprus ve RSPB adlı örgütlere göre, avcılar bu kuşları ambelopulia adı verilen yöresel yemekte kullanılmak üzere restoranlara satıyor.

Örgütler, avcıların göçmen kuşları bölgeye çekmek için çok sayıda akasya ağacı diktiğini, kaçak avlanmayla mücadele etmek için bu ağaçların sökülebileceğini belirtiyor.

İngiliz basınına göre askeri üsteki yetkililer akasya ağaçlarını kesmek için geçen yıl harekete geçti. Ancak yerel halkın protestosu nedeniyle ağaçların yalnızca yüzde 7’si kesildikten sonra kesimler durduruldu.

Bölgede hâlâ 36 hektarlık bir alanda akasya ağacı bulunuyor.

(BBC Türkçe)

Birlikte yaşam imkanları: Yarımburgaz Çocuk Atölyeleri deneyimi

“Mülteciyim Hemşerim” Dayanışma Ağı Kasım 2015’ten bu yana, İstanbul’un, tarihi göçmenlikle bezeli mahallelerinde Türkiyeli ve Suriyeli mahalle sakinleri, yani kentin eski göçmenleri ile yeni mültecileri arasında, komşuluk hukuku üzerinden bir dayanışma örmeye çalışıyor. “Mülteciyim Hemşerim”, çoktandır birlikte yaşama hallerini, çeşitli şekillerde deneyimlediğimiz mahallelerde, eski-yeni mahalle sakinleriyle birbirini gören, duyan ve birbirinden öğrenilebilen ilişkiler kurmaya ve çoğaltmaya çalışan bir dayanışma ağı…

Şehirlerimizde bulunan mülteciler hemşerimizdir, mahallemizdeki tüm komşularımız eşit ve birdir” diyen Mahalleler Birliği üyesi mahalle derneklerinden gelen taleplerle yola çıkarak yan yana gelmiş gönüllüler, ayrım gözetmeksizin ihtiyaç sahibi tüm mahallelilerin dertlerini paylaşmaya, hayatlarını kolaylaştırmaya ve dayanışmanın kendisine verdikleri kıymetle yaşamı ve mekânı birlikte yeniden üretmeye emek ediyorlar.

Suriye iç savaşı sonrasında Türkiye’nin ilk defa bu kadar yoğunlukla karşı karşıya kaldığı mültecilik hallerine dair meselelere hem toplumun içinde yaşadığı tahribat hem de mültecilerin gündelik hayatta yaşadıkları sorunlar çerçevesinden bakınca “Mülteciyim Hemşerim” Dayanışma Ağı’nın yola çıkış amacı aslında birlikte hareket eden, toplumsal bir “kendine gelme” edimi… Böylece hem ortaya çıkan sorunların çözümüne odaklanılabileceğine hem de birlikte yaşamanın asgari koşullarını aşmayı umut eden bir alanın oluşabileceğine inanıyor.

“Mülteciyim Hemşerim” Dayanışma Ağı yaklaşık 1,5 yıllık serüveninde, mültecilerin sınırlı olan yasal haklarını ve bunları nasıl kullanacaklarını birlikte öğrenebilmeyi sağlamaya ve sonrasında yerel hukukun mülteciler lehine geliştirilmesi için bu hakların uluslararası anlaşmalarla garanti altına alınan haklar düzeyine taşınmasında savunuculuk yapmaya; sağlık-eğitim gibi kamusal hizmetlere erişimlerinde kolaylaştırıcı olmaya; güvencesiz ve ağır çalışma koşullarına dikkat çekmeye; günlük acil ihtiyaçlarını karşılamaya; okul öncesi ve okul çağındaki çocukların eğitimlerine destek olmaya; kamu kurumlarına ve yerel yönetimlere sorumluluk alanlarına mültecileri de dahil ederek sosyal, iktisadi, kültürel, kentsel vb. politika geliştirmeleri gerektiğini hatırlatmaya ama en önemlisi mültecileri yaşadıkları mahallelerdeki komşularıyla çeşitli alanlarda bir araya getirmeye çalıştı, çalışmaya da devam ediyor. Bu sayede paylaştığımız, kullandığımız ve dönüştürdüğümüz şehir, sokak, meydan ve mahallelerin hemşerisi olduğumuzu hatırlatarak, gündelik hayatta birlikte üretimi mümkün kılmanın, herkes için ortaklaşan koşul ve ihlallerle birlikte mücadeleyi gözeten bir eyleme hali örmenin gayreti içinde.

Tüm bu destek, dayanışma ve hak savunuculuğu faaliyetleri, mültecilerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerde dayanışma ağının bileşeni olarak kabul ettiği öncelikle mahalle dernekleri sonrasında üniversiteler, STK’lar, insan hakları örgütleri, dernekler, bağımsız inisiyatiflerle işbirliği içinde, kolektif şekilde ve en önemlisi gönüllülük esasıyla hayata geçirilmeye çalışılıyor. “Mülteciyim Hemşerim” Dayanışma Ağı, gittikçe artan gönüllü dostlarıyla birlikte neredeyse her haftasonu Küçükçekmece’nin, Avcılar’ın, Başakşehir’in, Şişli’nin, Bağcılar’ın mahallelerinde hane ziyaretlerine ve çalışmalarına devam ediyor.

Dayanışma ağının birlikte yaşam alanlarına bir model oluşturabileceğini varsaydığı somut yapılarından birisi de mahalle dernekleri mekânında kurulan Çocuk Eğitim ve Oyun Alanları… Suriyeli ve Türkiyeli çocukların bir araya geldiği ve çeşitli üretimlerde bulundukları mekânlara bir örnek olarak Yarımburgaz mahallesinde yürütülen çocuk atölyelerinde, 1 yılı aşkın bir süredir, haftasonları çeşitli gönüllü yürütücüler tarafından 5-15 yaş arasına yönelik birliktelikler tasarlanıyor. Daha önce Altınşehir Çocuk Atölyesi olarak temelleri atılmış olan ve şimdi Yarımburgaz Mahallesi Koruma ve Dayanışma Derneği çatısı altında devam ettirilen bu atölyelerde çocuklar için, kimi zaman yapılandırılmış olarak kimi zaman da sadece çeşitli araçları kullanarak daha özgürce üretim yaptıkları sanat atölyeleri gerçekleştiriliyor. Sanat atölyelerinde bugüne dek; resim, kil, yaratıcı drama, müzik ve mimarlığı da içeren etkinlikler gerçekleşti.

Geçtiğimiz yıl Suriyeli çocuk ve gençlerin eğitim hakkına erişimleri için İlköğretim ve Üniversiteye Kayıt Prosedürü Hakkında Bilgilendirme[1] yayınlayan “Mülteciyim Hemşerim”, bileşeni mahallelerde çocukların bu bilgiler ışığında ‘okullu’ olması konusunda emek edenlere destek oldu ve 143 çocuğun sevincini paylaştı. Bu yıl ise Yarımburgaz’daki sanat atölyelerine ek olarak, hala Geçici Koruma Kimliğinin zor edinilebiliyor olması ve yoğun çocuk işçiliği gibi, üzerine eğilinmesi ve ortadan kaldırılması gerekli nedenler sonucunda okula gidemeyen veya okullu olup da eğitim desteğine ihtiyaç duyan çocuklarla Türkçe okuma-yazma seansları, destek etüd dersleri organize ediyor.

Çocuklar burada arkadaşlıklar da geliştiriyorlar, mahallede ihtiyaç sahiplerine yönelik çalışmalar da yapıyorlar; çıkarttıkları ihtiyaç listeleriyle bir yandan kendi dayanışmalarını da oluşturma yolunda adımlar atıyorlar. Bu alandan çıkan ilişkileriyle çocuklar, komşulukları üzerinden mahalleleriyle de ilişki kurmuş oluyorlar.

“Mülteciyim Hemşerim” Dayanışma Ağı’nın hangi konularla örüldüğünün anlaşılabileceği en iyi örneklerden biri, 2016 yılının Kasım ayında, Yarımburgaz mahallesindeki 10-15 yaş grubu çocuklarla düzenlenen “Haklar Atölyesi”dir[2]. Bu atölyede çocuklar 4 hafta boyunca, sağlık, eğitim gibi bazı temel hakları ve çocuk işçiliği ve iletişimsizlik başlıklarını konu edinen çalışmalar yaptılar. Bu çalışmalar; çocukların sorun olarak ifade ettikleri gerçeklerin sözel olarak ortaya konması, yazı ve resim diliyle görselleştirilmesi ve çözümüne yönelik tartışmalar üstüne kuruluydu. Özellikle çocuk işçiliği temasıyla gerçekleştirilen atölyeden çıkan sonuçlar çarpıcıydı; atölyenin başlangıcından sonuna, çocukların haklarının farkına varmaya başladıkları bir süreç gelişti ve çalışma koşullarından çocukların çalışma konusunda neler hissettiklerine varan bir bilgi de ortaya çıkarılmış oldu.

Bu bilgi, Adalet Arayana Destek Grubu’nun 2012’den bu yana her yıl 1Umut Yayınları’ndan çıkarttığı İş Cinayetleri Almanağı’nın 5’incisi[3] için dayanışma ağının hazırladığı Suriyeli Mülteci İşçiler Anlatıyor – Güvencesizliğin Yeniden İnşası: Mülteci İşçiler dosyasının “Suriyeli Çocuk İşçiler” başlığına da altlık oluşturdu. Mülteci işçilerin çalışma koşul ve şartlarını basında yer alanın ötesinde farklı boyutlarıyla ortaya koymak ve bu koşullar hakkında kendilerine de söz hakkı vermek üzere derlenen ve farklı sektörlerde çalışan yetişkin kadın-erkek ve çocuk mültecilerle yapılan röportajları da içeren bu dosyada Haklar Atölyesi’nden çıkan sonuçlar da yer aldı. Ağın bir işlevi de bu bağlantıları, hem teoride hem de pratikte ortaya koymak ve sorunların kalıcı çözümleri için bağlantıların bulanıklığını dahi görünür kılmaktır.

Çocukların kendi doğal öğrenme süreçlerine izin vermeyen bir eğitim sisteminden ve içerik olarak da dünyalarına hitap etmeyen ‘resmi eğitim’den belki de ‘şans eseri’ mahrum kalan çocuklar için bu türden bir alan ayrıca bir ‘avantaj’a dönüşebilir mi? Özellikle eğitim eşitsizliğinden muzdarip ya da iç savaş nedeniyle kendi ülkesinde başladığı eğitimi yarım kalmış çocuklar için bu türden alanların çoğalması, bu yeni durumla beraber yeniden gözden geçirmenin elzem olduğu eğitim modellerine de bir katkı sunabilir.

“Mülteciyim Hemşerim” Dayanışma Ağı’nın bu düşüncelerle Yarımburgaz’da başlatmış olduğu çocuk atölyelerine, 1 yılı aşkın süredir devam eden Suriyeli çocuklar dil bariyerini neredeyse aştılar, ağırlıklı olarak Türkçe konuşulan atölyelerde karşılıklı anlaşmak bir süredir mümkün hale geldi. Türkiyeli ve Suriyeli çocuklar, bu alanı sahiplenmiş olduklarından birlikte üretmeye, birbirlerinin gerçekliklerine uyum göstermeye yönelik oldukça büyük yol katettiler ve hâlâ katediyorlar. İlk günlerdeki çekingenliğin yerini tamamen o yerin kullanıcısı olmanın getirdiği bir ev sahipliği almış durumda artık.

Bu ev sahipliğinin değeri oldukça büyük, çünkü “Mülteciyim Hemşerim”in temasta olduğu mahalleler aynı zamanda İstanbul’un kentsel dönüşümle tehdit edilen alanları. Bu anlamda da zorunlu göçlerle yerlerinden edilmiş olan mahallelerin eski ve yeni sakinlerinin yaşam alanları için ortak mücadelesine, Suriyeli ve Türkiyeli çocukların bu birliktelikleri de katkıda bulunabilir.

Dayanışmayla…

Daha fazla bilgi için: https://www.multeciyimhemserim.org

https://www.facebook.com/MulteciyimHemserim

İletişim için: m[email protected]

[1] bkz. https://multeciyimhemserim.org/2016/08/16/ilkogretim-ve-universiteye-kayit-proseduru-hakkinda-bilgilendirme-turkce-arapca-ingilizce/

[2] bkz. https://multeciyimhemserim.org/2016/11/21/haklar-atolyesi/

[3] bkz. http://iscinayetleriniunutma.org/2016-is-cinayetleri-almanagi-cikti/

 

 

MHDA

[Avustralya Günlükleri] Sydney-Mardi Gras Gay ve Lezbiyenler Festivali 2017

Sydney’in en büyük, en önemli caddelerinden Oxford Street’te 4 Mart’ta yapılan festivalde 12 bin kişinin yürüyüş yaptığı ve 300 bin kişinin de izleyici olarak katıldığı tahmin ediliyor. Başlığa bakmayın, sadece gay ve lezbiyenler yoktu elbette, transeksüeller ve interseksler de vardı.

Festivalin amacı LGBTQI topluluğunun renkliliğini göstermek ve taşıdıkları sevgiyi, çeşitliliği ve ifade biçimlerini, kendini dizginlemeden ortaya koymanın yollarını sergilemekti. Bu senenin teması olan ‘Creating equality’ başlığı ile amaçlanan, her insana eşit ve adil davranılması gerektiğine dikkat çekmekti.

Festival gümbür gümbür motorsiklet sesleri arasında önce kadınların (Dykes on Bikes), sonra erkeklerin (Boys on Bikes) kah deri kıyafetler içinde, kah yarı çıplak, bangır bangır kornalar eşliğinde geçişiyle, izleyenlerin de çığlıklarıyla başladı. Heyecanlar yükseldi.

Geçiş sırasına sadık kalmasam ve katılanların hepsine yer veremesem de, beni etkileyenleri anlatacağım. Geçiş yapan grupların tam listesine ve bilgilerine şuradan ulaşabilirsiniz: http://www.mardigras.org.au/2017-parade-float-running-order/

Mardi Gras ilk kez 1978 yılında protesto gösterisi olarak yapılmış. O zamanlarda homoseksüellik suç sayıldığından ve dünyanın ahvali de pek iç açıcı olmadığından, bu hal gösteriye de yansımış ve topluluk olaylı bir şekilde dağıtılmış (Bir yerlerden tanıdık geliyor mu?). ‘78 yılında ilk kez geçiş yapan grup da bu sene festivaldeydi.

Fotoğraf: Google

Avustralya’nın son derece açık görüşlü bir ülke olduğunu festival katılımcı ve destekçilerine bakarak söylemek mümkün. Destekçiler arasında ülkenin en büyük bankalarından biri olan ANZ, devlet televizyon kanalı SBS, Avustralya’nın milli havayolu QANTAS ve çeşitli siyasi partilerden (Yeşiller Partisi ve Seks Partisi) politikacılar vardı. Kıyaslama yapmadan duramıyorum, şimdi bunların yerine İş Bankası, Ziraat Bankası, TRT, THY ve AKP’yi koyun. Mümkün mü?

Avustralya’ya özgün markalar dışında Facebook, Airbnb, Buzfeed, Greenpeace gibi bizlere tanıdık bir çok marka da geçiş yapanlar arasındaydı.

Türkiye’de insanlar çoğu zaman çalıştıkları yerde cinsel yönelimlerini gizlemek zorundalar. Burada ise neredeyse tüm meslek grupları festivale katılıyor. Sağlık kurumu çalışanları, avukatlar, itfaiyeciler, polisler, denizciler, nikah memurları gibi çeşitli meslek kuruluşları, rugby takımları, politikacılar, Sydney Üniversitesi mensupları, LGBTQI’lere destek veren ve barınma hakkı sağlayan sivil toplum kuruluşları, Gay and Married Men’s Association (GAMMA)-(Evli gay’lere hizmet veren kuruluş), Pflag (Parents and Friends of Lesbians and Gays-Gay ve Lezbiyenlerin Aile ve Arkadaşları), Surf Life Saving Club Australia (Cankurtaranlar), AFL (Avustralya Futbol Ligi) gibi önemli gruplar geçişte yer aldı.

“AFL (Australian Football Lig) Homofobiye Hayır Diyor”. “Trans Kızımı Seviyorum”. “Herkes İki Cinsiyetten Birine Ait Olmak Zorunda Değildir ve Bu Son Derece Doğaldır”

Geçitte rengarenk kostümleriyle sadece gençler değil, yılların eskitemediği yaşlı gay’ler de vardı. Bir otobüs dolusu yaşlı, yorgun, göbekli ama mutlu erkek düşünün! Biri yarı beline kadar camdan sarkmış, beyaz slip donuyla halkı selamlıyor, biri sen şakrak dışarı bakıyor, bir amcamız da otobüsün en arka sırasında, hayatından adeta vazgeçmiş bir şekilde elindeki renkli süsü sanki ölmüş de haberi yokmuşcasına sallıyordu. Hareket etmeye o kadar hali yoktu ki… Ama yine de evinde oturmamış, kalkmış gelmiş.

Geçitte çok anlamı olan bir grup da “Rainbow Families” idi. Yani aile kurmuş, çocuk sahibi olmuş LGBTQI’ler. Taşıyıcı annelik, koruyucu ailelik burada çok yaygın ve sansürsüzce konuşulan konulardan. Bazılarınızın kafasında “Çocuk iki babası/annesi olursa kime ne diyecek?” gibi sorular olduğunu biliyorum. Bu soru heteroseksüellerin dünyasında cevap bulamıyor olabilir ama çocuklar duruma rahat uyum sağlıyor emin olun. Bazı çocuklar nasıl “Anne” ve “Baba” diyerek büyüyorsa, bazıları da “Daddy” ve “Dad” ya da “Mummy” ve “Mum” diyerek büyüyor. Ve bu, Avustralya gibi bir ülkede yaygın rastlanan bir durum olduğu için çocuklar “Senin baban top mu? Senin nasıl iki annen oluyor?” gibi zorbalıklara maruz kalmadan yetişiyorlar (Elbet istisnalar vardır, ama istisnalar kaideyi bozmaz).

Biz nasıl Türkiye’de kadın cinsiyetimizle ‘insan’ olarak tanınmayı istiyorsak, LGBTQI’ler de sadece insan olarak anılmak istiyor. ‘Üçüncü cins’ olarak değil. ‘Homo’ olarak değil. ‘Top’ olarak değil. ‘Tekerlek’ olarak değil. ‘İbne’ olarak değil. ‘Üçüncü cins’ de ne demek oluyor acaba? Birinci ve ikinci cinsin kadın ve erkek olduğuna ve bunlara bir sıra no vermek gerektiğine kim karar verdi? İnsanlar iki cinsiyette doğuyor; kadın ve erkek olarak. ‘Üçüncü cins’ olarak adlandırdığımız cins de kadın veya erkek yani (ya da iki cinsiyetin de cinsel organlarını taşıyorsa, her ikisi de). Ama kadın olarak doğmuş bir insanın cinsel yönelimi lezbiyenlik, biseksüellik, erkek olarak doğmuş bir insanın cinsel yönelimi ise homoseksüellik ya da biseksüellik olabiliyor. Bu bir hastalık değil, cinsel sapkınlık değil, sapıklık değil. Kafaları daha da fazla karıştırmak için ek bilgi; kadın/erkek olarak doğmuş biri cinsiyetini erkeğe/kadına değiştirip kadınlara ya da erkeklere ilgi duyabiliyor, buna da transeksüellik diyoruz (düşünsenize erkek bedenine doğmuşsunuz ama kadın hissediyorsunuz. Kadın olmaktan daha önemli ne işiniz olabilir ki artık?) Bu insanlar doğuştan bu cinsel kimliklere sahip oluyorlar, cinsiyetleri ne olursa olsun. Sanıldığı gibi, sonradanözentiden ya da sıkıntıdan’ karar değiştirmiyorlar yani. Bu yönelim kişide sonradan ortaya çıkıyorsa, bu; kişinin kendi kimliğini o zaman keşfetmesinden ve ortaya koymasından kaynaklanıyor. Yanlışım varsa düzeltin lütfen.

Bu festivale o kadar önem veriliyor ki, her yer, bütün apartmanlar gökkuşağı bayraklarıyla donanmıştı. Bazı resmi binaların tepesinde Avustralya ve Aborjin bayrağının yanında gök kuşağı bayrakları dalgalanıyordu. Kendi cumhuriyetlerini kurmuşcasına…

Balkonlardaki siyah deri iç çamaşırlı erkekleri bulunuz.

Sadece fiziksel dünya değil, sanal alem de rengarenkti. Festival alanına giderken yolumuzu bulmak için Google’a harita sorarken çok neşelendik, festivalin gerçekleşeceği cadde hattı gökkuşağı renkleriyle belirtilmişti. Google’dan da tam destek!

Foto: Google Maps

Avustralya’nın milli havayolu Qantas ise Mardi Gras dönemi için bir uçağını gökkuşağı renklerine boyayarak desteğini göstermişti.

Melbourne’a geldiğimde Gaycation adındaki belgeselle tanıştırıldım. Sunuculuğunu, aynı zamanda ünlü bir oyuncu olan Ellen Page ve en yakın arkadaşı Ian Daniel’ın yaptığı Gaycation, ülke ülke gezerek LGBTQI topluluklarının o ülkelerde nasıl bir yeri olduğunu, hangi ülkelerde neye ne kadar tolerans gösterildiğini, LGBTQI’lere nisbeten daha saygılı yaklaşan coğrafyaları, insanların ne gibi mücadeleler verdiklerini anlamaya çalışıyor: http://www.sbs.com.au/ondemand/program/gaycation.

Bir de Grace and Frankie adlı dizimiz var. Bu dizi ise 50 senedir evli iki çiftin, çiftlerden erkek olanların birbirlerine aşık olmasıyla değişen, bir dağılıp bir toparlanan ve sonra ilginç bir şekilde dönüşen hayatlarını anlatıyor. Ortada Mardi Gras’daki gibi bir “Mature Age Gays” durumu söz konusu. Bütün önyargılarınızı, inançlarınızı teker teker gözden geçirtiyor dizi. Ve bu harika bir şey! Gözünüzü kapadığınız şeyleri çırılçıplak karşınızda görmeniz gerekir ya bazen… İmkanınız olursa mutlaka seyredin: https://www.netflix.com/au/title/80017537

Daha da iyisi, Mardi Gras sonrasında gittiğimiz ev partisinde dizideki örneğin genç versiyonlarıyla tanışmak oldu. Partideki gay çift birbirlerine aşık olduktan sonra, kız arkadaşlarıyla olan uzun soluklu ilişkilerini nasıl bitirdiklerini ve şimdi, taşıyıcı anne yardımıyla sahip oldukları çocuklarını anlatırken gözümün önünden aşağıdaki fotoğraf geçiyordu:

Aşkın cinsiyeti yok…

Festivalden birkaç gün sonra ise Gold Coast’ta gay komşularımızın evine yemeğe davet edildik. Frank ile Andre, 85 yaşlarındalar ve 50 senedir beraberler. Bu 50 sene ‘gay yılı’* ile ne kadar ediyor biliyor musunuz? Neredeyse 120 sene! Üstelik beraber hala çok eğleniyorlar, aralarında gözle görülür bir diyalog var ve partilemeye bayılıyorlar. Yıllarca, bir tiyatro-restoran işletmişler beraber. Andre gençliğinin on beş senesinde mankenlik yapmış (endamı, façası, şeytan tüyü hala yerinde bu arada). Arkadaş çevresi hep o zamanın ünlü oyuncularıyla doluymuş. Tabii bir sürü anısı var… Bir gün evden markete bir şeyler almaya çıkmış. Orada rastladığı bir tanıdığı, birkaç arkadaşıyla beraber şehrin birkaç saat dışındaki bir ormanevine gideceğini söyleyerek Andre’yi de davet etmiş. Andre’yi tutan bir şey olmasa gerek ki, bu cazip davete icabet ederek eve falan uğramadan atlamış arkadaşının arabasına ve ortadan kaybolmuş…

Üç gün sonra elindeki alışveriş poşetleriyle çıkagelmiş. İşin komik yanı, bu macera sadece bir kere yaşanmamış! Ertesi gece bizler 11 gibi yatmışken çılgın ihtiyarların terasından sabahın ikisinde kahkahalar yükseliyordu…

Avustralya’da, birlikte yaşayan LGBTQI’lerin miras haklarının dahi tanınmasına rağmen henüz evlilikleri yasallaşmamış durumda. Ancak çiftlerin ilişkilerini tescilledikleri, ‘commitment ceremony’ adı verilen törenler yapılıyor.

Ülkede evlilikte eşitlik için büyük bir mücadele verilirken konuyla ilgili bazı başarılı kampanyalar da yürütülüyor. Bu da onlardan biri

Verilen mesajlar kafaları kurcalamaya, değiştirmeye devam ededursun, biz şimdi pullar payetler, rengarenk süsler, tütüler, kanatlar, taçlar, papyonlar, sergilenen çıplak vücutlara karışalım…

 

 

Ceylan Yurdakuler

 

 

 

 

[Eşyaların Hikayesi] Bir sandıkla Bir kilim

1 Aralık 2014 – 1 Aralık 2015 arasında 1 yıl süre ile gıda/ilaç gibi temel ihtiyaçları ve sayısı 5’i bulan istisnalar dışında hiçbir şey satın almama üzerine yaşadığı deneyimi ALMADIM blogundan paylaşan Selma Hekim ile gönüllü bir anlaşma yaptık.

Selma Hekim’in gönüllü sadelik deneyimini paylaştığı “ALMADIM” blogundaki ilk yazının ilk paragrafı

Anlaşmamız da şu; Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki [ha-ki]’de evindeki ve elindeki ‘şey’leri [Eşyaların Hikayesi] yazı dizisi üzerinden okurlarımız ile paylaşacak. “Satın almadan edindiğimizi hayatımıza kattığımız şeylerin bir öyküsü, ardında bıraktığı bir hatırası var” diyor Hekim. Biz de sözü ona bırakıyoruz.

***

Karadeniz’de köy evlerinin hemen yanı başında bazen erzak koymak, bazen de depo olarak kullanmak için dört direk üstüne inşa edilmiş bir yapı vardır, adı Serender. Bizim köyde serendere  serenti denir. Babamın daha sonra amcama kalan baba evinin serentisinin başka bir kullanım şekli daha vardı, nesiller boyunca bizim kuzenlerin evcilik mekanı oldu. Üst kat ev, alt kat dükkan olarak tasarlanırdı evciliklerde. Bir de alta, tahta direklere salıncak asılırdı ki bu da serentiyi tam bir oyun kompleksi haline getirirdi.

Benim serentiden çoktan el ayak çektiğim yıllarda, yanlış hatırlamıyorsam üniversiteden mezun olduğum bir zamanda,  nasıl olduysa olmuş yolum yine o oyun evinin etrafına düşmüştü. Evcilikten coşmuş çocuk hengamesinin içinde, bir sürü ıvır zıvır arasında bir hazineyle, babaannemin çeyiz sandığıyla karşılaştım o gün. Rahmetli yengem- ruhu şad olsun- hiç bizi kırmaz ne istersek yapardı. Ben babaannemin sandığını isteyince de  hiç ikiletmedi, al gitsin dedi, zaten serentinin altında çürüyüp duracak. Ben sandığı  bir heves aldım köydeki evimize taşıdım. Annem tahta kurusu vardır, bütün evi sarar diye eve koydurmadı. Ben de bir fırsatını bulunca İstanbul’a getirme niyetiyle sandığı evin altına koydum. Daha sonra her köye gidişte sandığa bir göz atıyordum ama nasıl taşıyacağımı bilemediğimden, otobüse uçağa yüklemek zor olduğundan olduğu yerde bırakıyordum. Gel zaman git zaman baktım sandık dışarı, bahçeye çıkmış, bir yerleri iyice kırılmış. Serenti altında çürüyeceğine bizim evin altında çürüyedurdu sandık.

Şu anda oturduğum ev eski bir Rum konağının bahçesine yapılmış,  iki ev neredeyse koyun koyuna.  Eski konakta Erzincanlı ev sahibimizin kardeşleri oturuyorlar. Taşındığımız  zamanlar annesi Serra Hanım da yaşıyordu. Bana kalsa Serra teyze derim ama çocukları Serra Hanım diyor diye şimdi öyle deyiverdim. Teyzeyle tek hatıram bana pencereden geliin diye seslenmesi, sonra da anlayamadığım bir şeyler söylemesiydi. Bizim taşınmamızdan bir-iki yıl sonra rahmetli oldu. Sonrasında bir gün balkonda otururken avludan bazı sesler geldiğini duydum. Ne yapıyorsunuz, ne ediyorsunuz derken anladım ki  Serra Hanım’ın sandığını mahalledeki hurdacıya veriyorlar.  “Durun” dedim, “sakın vermeyin, ben istiyorum o sandığı”. Bir babaanne sandığının daha elimden kaçmasına izin veremezdim. Hemen inip sandığı eve taşıdım.

Şimdi Serra Hanım’ın sandığı bizim evin sehpası oldu, yanı başında da benim kendi babaannemden kalan kilim var, yani bizim oraların deyimiyle dastar. Bu işler böyle demek, kime niyet kime kısmet;  kimin evinde kimin babaannesinin eşyası duracak bilinmiyor. Hele bir eşyanın macerasının nerede başlayıp nerede biteceği hiç bilinmiyor.  Kim derdi ki Erzincan’ın bilmem ne köyünden gelen sandıkla, Ordu Efirli’den gelen kilim bir gün aynı evde buluşacak, yarenlik edecek.

Düşünüyorum da, bu eşyalar yan yana duruyor ama acaba bu iki kadın kendileri yan yana gelseler ne yaparlardı, yarenlik eder miydi? Mezhep farkı, kültür farkı engeller miydi onları? Öyle ya da böyle, kendileri gitti, dünya malı dünyada kaldı. İsteseler de istemeseler de dünyanın şu zamanında bir evde yan yana düştüler ve bir yazıda.

 

Selma Hekim

Son dönemin Yeşil Kitapları

Eko Köyler – Sürdürülebilir Bir Toplum İçin Dersler

Tek tek bizler nasıl bir değişim yapabiliriz? Profesör Karen Litfin bu temel soruya yanıt vermek için dünyadaki pek çok eko-köyü ziyaret etti. Kırsal alanlardan kentlere, yüksek teknolojilerden düşük teknolojilere, ruhanilerden sekülerlere kadar tabandan yukarıya pozitif ve radikal değişimler yapan gözden kaçmış küresel bir hareketi keşfetti.

Karen Litfin iham verici ve öngörülerle dolu kitabında, bu sürdürülebilir yaşam tecrübelerindeki eşsiz deneyimi dört geniş pencere vasıtasıyla paylaşıyor: ekoloji, ekonomi, topluluk ve bilinç. Söz konusu olan yalnızca başka bir dünyanın mümkün olması değil; bunun, bütün dünyadaki mikro alanlarda şimdiden doğmasıdır.

“Eko-köyler yıllardan bu yana düşük karbonlu bir post-büyüme toplumu oluşturmak için mikro-laboratuvarlar olarak hareket etmiştir.

Fakat bizler onlardan ne öğrenebiliriz? İşte Karen Litfin bunların yanıtlarını aradığı yolculuğunu bizimle paylaşıyor.”

ROB HOPKINS, The Transition Handbook’un yazarı

“Eko-köyler yalnızca karbon artışını, türlerin azalmasını ve dünyamızın toksikleşmesini nasıl ele alacağımızı değil, tek bir dünyada keyifli bir şekilde nasıl birlikte yaşayabileceğimizi de soruyor.”

PAUL WAPNER, Living Through the End of Nature’in yazarı.

Eko Köyler – Sürdürülebilir Bir Toplum İçin Dersler
Karen T. Litfin. Çeviren: Pınar Ercan
Alfa Yayınları
2017

 

İZDEMİR Enerji Santrali-II ÇED Süreci Hakkında Hukuki Değerlendirme

Ekoloji Kolektifi tarafından hazırlanan raporda; İzmir 2. İdare Mahkemesi‘nin 16.12.2016 tarih ve 2015/1758 E 2016/1593 K numaralı karar gerekçesinin hukuken anlamı ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bu karar gerekçesi bağlamında ivedilikle yerine getirmesi gereken görevleri değerlendirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca, 2009/7 sayılı Genelge’nin iş bu karar bağlamında uygulanıp uygulanamayacağı ve oluşturulan ÇED Raporu’nun yeterliliği tartışılmaktadır.

İZDEMİR Enerji Santrali-II ÇED Süreci Hakkında Hukuki Değerlendirme
Hazırlayanlar: Fevzi Özlüer&Hülya Yıldırım&Cömert Uygar Erdem
Ekoloji Kolektifi Yayını
2017

İndirmek için tklynz   

 

 Yeryüzünde Sesler

 

YERYÜZÜNDE SESLER, insan elinden çıkıp yine insana, hayvanlara, doğaya yönelen yıkım, talan ve tahakküme karşı yükselen seslere kulak veriyor. Bir gazetecinin tanıklığında, yeryüzünün ayakta kalma mücadelesine katılan insanların hikâyesini anlatıyor. Fantastik, bilimkurgu ve polisiye unsurların iç içe geçtiği bu sürükleyici yolculukta, yeni bir insan türünün doğuşunu izliyoruz. Gerçek hayatta korkunç bombalarla can veren insanlar, bu hikâyede yine bombalarla dünyaya geri dönüyor ve sakin ama kararlı, büyük bir yürüyüş başlatıyorlar. Yeni insanın eski insana karşı ayaklandığı bir yürüyüştür bu; caddelerden, meydanlardan, şehirlerden çıkarak ülkeye ve dünyaya yayılıyor.

Ekolojik krizin geri dönülmez bir noktaya ulaştığı, çevreci mücadelenin vazgeçilmez hale geldiği bir çağda, YERYÜZÜNDE SESLER çevrecilerin, anarşistlerin, komünistlerin, kısacası muhalif kesimlerin, insanlık ve tüm öteki canlılar için yaşanacak bir dünya özlemini dile getiriyor. Romanın kahramanı gazeteci Memet, yakın bir arkadaşıyla birlikte kışkırtıcı soruların peşinden giderek, çevresinde yaşanan gizemli olayları anlamaya, aydınlatmaya çalışıyor. Bu süreçte merak, bilinmezlik, korku, gerilim ve heyecan duygusunu iliklerine kadar yaşıyor. Romanın kahramanları türlü akıl oyunlarıyla yol almaya ve açık sulara varmaya çalışırken, okurlar da onlarla birlikte sürükleniyorlar, bir dalıp bir çıkıyorlar, buldum derken kaybediyorlar. Ama bir yandan da büyük bir dinginlik duygusu hikâyeyi sarmalıyor;  YERYÜZÜNDEN SESLER alabildiğine sakin bir dille heyecan dolu bir macera anlatmaya çalışıyor. Öte yandan, ince bir mizah her an olaylara ve kahramanlara eşlik ediyor, hikâyeye renk katıyor.

 Yeryüzünde Sesler
Özcan Doğan
Nota Bene Yayınları
2017

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

Misafir Odası’ndan çocuklar ülkesine – Ayşe Pınar Böke

Bir öğretmen çocuğuyum ben.Vatan sevgisini, saygıyı, onurlu olmayı, adaleti babamın çalıştığı köy okullarının bahçesinde oynarken öğrendim…

Kısıtlı imkanların içerisinde, herkes gibi birçok şey istemeyi fakat sahip olamadığında da isyan etmemeyi öğrendim. Her mesleği içinde barındıran yüce bir meslek sahibini hayranlıkla izledim.

Belki de o yüzdendir, nerelisin diye sorulduğunda. Babam öğretmendi… diye başlayan ve ardı ardına sıralanan kent isimleri… Şurada doğdum, burada ilkokula başladım falan…

Belki de ondandır hep bir köy okulunda öğretmenlik yapmaya özlem duymam.. Çocukluğuma ve hep hayatımın kahramanı olan babama duyduğum özlemle başladığım hikaye anlatıcılığı  yolumda ‘’Seiba Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi‘nin düzenlediği ‘’Çocuklara Nasıl Masal Anlatırım?‘’ eğitiminde  tanıştım Seda ile. Seda eğitim için Şanlıurfa’dan gelmiş. Evini, odasını açtığı birbirinden güzel çocuklara farklı ne katabileceğini öğrenmek üzere. Kendinden  bahsettiği o kısacık an, bazen ömür saydığın, paha biçemediğin, en’lerimden biri oldu.

Yaşamın bize ne sunacağı ve neleri getireceği belli değil. Bazen mucizeler hemen ilerde, bir adım uzağımızda olabilir yeter ki biz işaretleri izlemeyi bilelim.. Hayallerin gerçeklere can olduğu yerde yeniden bir masal uçurduk biz de Seda ile gökyüzüne.

Takıldım peşine hemen Seda’nın. İki hafta sonra elimde valizim, midemde kelebeklerle Urfa’daydım. Seda, Urfa’da evinin bir odasını çocuklar için oyun, sanat,  eğitim alanı haline getirmiş. Kimine göre imkansız, kimine göre saçma, kimine göre hayal ama bana göre harika bir iş çıkarmış. Mahalleden farklı yaşlarda çocuklara ışık olmuş, öğretmen olmuş, abla olmuş. Çıktıkları yol neresinden yürünse hiçbir şekilde kategorize edilmeyecek olan çocuklara, sadece çocuklara çıkan bir yol..

Nasıl ki gökyüzü hiçbir yere gitmiyorsa, nasıl ki tüm insanlar aynı gökyüzünün altındaysa; o da  hep çocukların yanında.

Geldiysek bu hayata yaşayalım demek herkesi mutlu etmeyebilir. Hayatta figüran olmaktan, rutini yaşamaktan öte amaçları, idealleri olan insanlar da oluyor. Keşke bu insanlardan daha çok olsa dünyada.

Bir yeri, bir şehri güzelleştiren; insanları ve o insanların yaşadıklarıdır.

Şanlıurfa’nın Haliliye ilçesinde ki bu evin misafir odası çocukların sesiyle, neşesiyle ömrüne ömür katıyor. Başta Seda’da ve onun da katkısı ile öğrencilerinden çocukluk hiçbir yere gitmemiş. Ben şahidim buna. Çocukluğuna tekrar kavuşmak isteyen varsa; bu eve bir uğrasın derim. Mutlu olursunuz. Eğer siz de çocuklarla çalışıyorsanız ve zamanınız varsa birçok çocuğun hayatına dokunabilir ve böylelikle fırsat eşitliğini sağlamaya katkıda bulunabilirsiniz.

Bir gün, kendi hikayesinin kahramanı olabilmiş, ruhu ışıklar saçan kişiyle karşılaştığınızda, cebinizde yarım bıraktığınız hikayelerinizi onunla tamamladığınızı farkeder ve buna şükredersiniz..

Aydınlık yarınlar için biz de payımıza düşeni yapmaya çalışıyoruz, çünkü biz bu topraklarda sevginin iyiliğin hakim olacağına inanıyoruz.

Bir çocuğun okuldan aldığı eğitimin yanında oyunlar, yaratıcı drama, masal ve kitap okuma gibi alanlarda deneyim kazanarak, öğretmen odaklı yerine çocuk odaklı, özgür ve demokratik bir ortamda oyunlar oynayıp çeşitli materyallerle kendini ve hayatı keşfedebildiği bir alana sahip olabilmesini sağlayarak  çocuğun gelişiminde pozitif bir katkıda bulunmak ve böylelikle kendini ve dünyayı yeterince tanıyabilen bireyler yetiştirmeye çalışılarak toplumun uzun dönemli kalkınmasına katkı sunmak  bu projenin en önemli hedeflerindendir.

Ayrıca tüm bu faaliyetlerin gönüllülük esasına dayalı ücretsiz olarak sürdürülmesi ise eğitimde fırsat eşitsizliği konusunda toplumsal faydanın bir parçası olacak kanaatindeyim.

 

Ayşe Pınar Böke

Murat ve İsmail

“Hakkında bir şey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli” der ya bizim Anadolulu William Saroyan. Ben de bu hafta artık aramızda olmayan iki güzel insanı yazmak istedim.

Geçen yıla kadar İstiklal Caddesi’ nden Galatasaray Hamamı’ na giden sokağın en sonunda sol tarafta, daracık vitrininde el emeği- göz nuru üretilmiş kunduraların sergilendiği bir kundura atölyesi vardı: Stil Kundura… Belki de birçok kez o sokaktan geçmişsinizdir ve fark etmemişsinizdir.

Arkadaşım Murat ve İsmail amca, zanaatkâr bir baba ve oğuldu. Uzun yıllardan beri Beyoğlu’ da kendi tezgâhlarında kundura üretimi yapıyorlardı. Sabah atölyenin kepengini açar ve gecenin geç saatlerine kadar yıllardan beri yaptıkları gibi seyrine doyum olmayan bir ritüeli tekrarlardı. Önce modeli hazırlar, sonra ayakkabının saya denen üst bölümünü ve alt bölümünü keser, parçaları temizler, kıvırır ve sayayı alt parçaya diker, yapıştırırlardı. Sonra sayayı çivileyip kalıba çekerlerdi. En son ayakkabının altını saya ile birleştirir, ökçeyi yerine takar ve finisaj dedikleri son temizliği yapar, ipliğini yakar, boyar, cilalar ve ayakkabı vitrindeki yerini alırdı. Çoğu zaman sipariş üzerine çalışırlardı. Sahibi gelene kadar ayakkabı vitrinde yeni müşteriler kazanmak için sergilenirdi.

Oldukça sağlam ve kaliteli ayakkabı üretiyorlardı. Ayakkabıları yıllarca giyebiliyordunuz. Sonraki yıllarda ayakkabıların bakımını da yapıyorlardı. İsmail amca bana da ayakkabı yapmıştı ve yıllarca kullanmıştım. Hala durur. Emekli olup da kravatı boynumdan çıkarıp atınca onları da giymez olmuştum artık.

Beyoğlu’ na çıktığımda uğrardım. Her zaman sıcak çay hazırdı. Yemek yiyorlarsa sehpaya bir tabak da sizin için konurdu. Çalışmalarını izlemek bile büyük bir keyifti. Sevgi ve bağlılık gibi aile değerlerine önem verseler de farklı değer sistemleri ve kuşak farklılıklarından kaynaklanan çatışmaları, gerilimi çoğu baba oğul gibi onlar da zaman zaman yaşıyorlardı.

Murat’ ı 1990’ lı yıllarda Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ nin Eminönü ilçesinde tanımıştım. Parti kapanınca Murat bir başka sol- sosyalist grubun içerisinde yoluna devam etti. Beyoğlu Kent Savunması’ nın da aktivistiydi. Beyoğlu’ nun değiştirilmeye çalışılan çehresine karşı mücadele ediyordu. Dostlarına, arkadaşlarına, bizlere karşı kırgınlıkları da vardı. Bunun da muhabbetini yapıyorduk zaman zaman.

Usta- çırak ilişkisi içerisinde öğrenilen birçok küçük zanaat gibi kunduracılık da değişen üretim, dağıtım ve pazarlama biçimlerinin, ekonomik dönüşümlerin ve küreselleşmenin etkisiyle güç kaybediyordu. Çin kökenli ayakkabılar piyasada dolaşıma girmişti. Büyük üretim yapan firmaların ışıklı vitrinlerde sergilenen ve uzun ömürlü olmasa da “Al beni!” diyen binlerce cazip modeli ile baş etmek de kolay değildi. Kimse el yapımı, sağlam, uzun ömürlü ayakkabılara artık pek meyil etmiyorlardı. Ayakkabı tamir ettirmek çoktan tarih olmuştu. Kullan ve at. Sonra bir başkasını satın al…

Murat ve İsmail amca günde en çok 3-4 ayakkabı yapabiliyorlardı. “Eskiden pazarlık nedir bilmezdik” derdi İsmail amca. “Şimdi herkes ölü fiyatına almak istiyor” diye hayıflanır ve “ama başka bir iş bilmeyiz biz, bu tezgâhta ölürüm her halde” derdi. Önce İsmail amcayı kaybettik.

Geçen sene 16 Mart’ ta da Murat’ ı kaybettik.

Murat, bazı akşamlar Sarkis Usta’ nın Kumkapı’ daki evine gelirdi, kolunun altında üç- dört kutu bira, birkaç paket sigara…Keyifli muhabbetlerimiz olurdu. Usta da onun Beyoğlu’ daki evine sık sık uğrardı. Giderken de Murat’ ın çocuklarına armağanlar götürürdü, çoğunlukla bu kitap olurdu. Ustayı 2009’ da kaybettiğimizde, cenazesinde de yan yanaydık Murat’ la.

Son yıllarda çok sık görüşemiyorduk. 1 Mart doğumluydu. Her yıl olduğu gibi aradım, yazdım ama geri dönmedi. Bir şey olduğunu tahmin ettim… İnandığı gibi yaşadı. Hayatı kunduracı örsünün üzerinde geçti. Sıkıntıları da oldu, keyifleri de. Murat bir yıldan beri Adana’ da Küçükoba Mezarlığı’ nda yatıyor. Stil Kundura’ nın bulunduğu dükkân da lüks bir mağazaya dönüşmüş. Ayak alışkanlığı, bazen Galatasaray Hamamı’ nın sokağına girince oraya doğru yöneliyorum. Sonra önünden geçmek istemiyorum, geri dönüp, pasajı kullanıp Atlas’ ın arka sokağına çıkıyorum.

***

Bu küçük atölye 2003’ te İtalyan Video/ Film Sanatçısı Mario Rizzi’ nin de ilgisini çekmiş ve “Murat ve İsmail” filmiyle belgelenmişti iki ustanın yaşamı.

2005 yılında 9. İstanbul Bienali için gerçekleştirilen ve Museum of Modern Art Film Koleksiyonu’nda yer alan belgesel ilk kez 2013 yılında SALT Beyoğlu’ da gösterilmişti.

İsmail Amca ve Murat’ ın anısına bu filmden küçük bir bölümü paylaşmak istiyorum.

Nur içinde yatsınlar.

 

Ercüment Gürçay

Edirne ormanlarına taş ocağı hançeri!

Edirne Mecidiye köyü mevkiinde 20 hektarlık sahayı etkileyeceği söylenen taş ocağı için delme ve patlatma yöntemi kullanılacak.

Edirne’nin Keşan ilçesi, Mecidiye köyü, İbrice mevkiindeki ormanlık arazi taş ocağı tehdidi altında. 20 hektarlık sahayı etkilemesi planlanan taş ocağı için delme ve patlatma yöntemi kullanılacak. Projenin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci geçen günlerde başlatıldı. Bölge sakinleri tepkili.

Cumhuriyet’ten Hazal Ocak’ın haberine göre, 2 Mart’ta Mecidiye köyündeki ormanlık alana taşocağı (kalker ya da kireç taşı) için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ÇED başvurusu yapıldı. Bakanlığa sunulan proje dosyasına göre kalker çıkartmak için delme ve patlatma yöntemi kullanılacak. Patlatma da dinamit ile yapılacak. Ocaktan yılda 360 bin ton kalker malzemesi üretilmesi planlanıyor. Ocağın 24 yıl açık kalması bekleniyor. Mevsimsel koşullara bağlı olarak ocakta ayda 25 gün, günde ise 8 saat çalışılacak. Ruhsat alanı 20.70 hektarı (20 bin metrekare) kapsıyor. Proje alanına en yakın yerleşim yeri bin 250 metreyle Mecidiye köyü. Köyden sahaya ulaşım, asfalt yol ile yapılacak.

‘Hukuksuzluk’

Trakya Platformu Hukuk Kurulu Üyesi avukat Bülent Kaçar, projeye tepki göstererek şöyle konuştu:

“Bu dünyada zulüm var ama demek ki katmerlisi böyle oluyormuş. Trakya Alt Bölgesi Ergene Havzası 1/100.000 ölçekli Revizyon Çevre Planı plan hükümlerinin 3.24 nolu madencilik faaliyetlerine ait plan hükmünün yürütmesi Danıştay 6. Dairesi tarafından önce durdurulmuş sonra da iptal edilmiştir. Danıştay Trakya’da madencilik faaliyetlerinin uygulanabilmesi için siyasi iktidarın yargı kararlarını gözetmesi ve uygulaması gerektiğini vurgulamaktadır. Siyasi iktidar Danıştay’ın kararlarına rağmen bölge ve il planlarındaki hukuksuzluğu gidermediği, yargı kararlarını uygulamadığı halde yeni izin ve ruhsatlar ile korunması gereken çok özel doğal ve ekolojik değerlere sahip Trakya’ya yeni zararlar verilmesinin önünü açıyor.”

(Cumhuriyet)

Fukuşima Felaketi’nin sorumlusu Japon Hükümeti ve TEPCO!

Japonya’nın Gunma Eyaleti’ndeki  Maebashi Mahkemesi’nde  17 Mart günü görülen davada mahkeme, Hükümeti ve  Tokyo Elektrik Şirketi’ni Fukuşima Nükleer Felaketi’ne neden olmaktan ve felakete  yol açan tedbirleri almamaktan sorumlu buldu. Buna göre Hükümet ve TEPCO davacı olan 62 Fukuşima mağduruna  toplam 340 bin Dolar  tazminat ödeyecek. Maebashi Mahkemesinde verilen bu karar Japonya genelinde 18 eyalette toplam 12 0000 kişiyi ilgilendiren 30 dava için emsal teşkil edebilir.

Maebashi Mahkemesi’nin önünde avukatlar Mahkemenin kararını açıklıyor.”Fukuşima’nın sorumlusu Hükümet ve TEPCO !”

Fukuşima’da nükleer santral çevresindeki tahliye alanında yaşaya ve evlerini terk etmek zorunda kalan 137 kişilik grup kişi başı 100 bin Dolar’lık dava açmıştı. Mahkeme davacıların yarıdan fazlasının başvurusunu haklı gördü ve üç reaktörde çekirdek erimesi gibi bir felaketin yaşanmasını kazanın önlenebilir olmasına rağmen önlem alınmamış olmasına dayandırdı.

15,7 yükseklikte bir tsunaminin olabileceği tahmin ediliyordu

Davacılar,  TEPCO’nun 2008 yılında 15,7 Metre yüksekliğinde bir tsunaminin Fukuşima Daiichi Nükleer santraline vuracağını tahmin ettiğini ibra etti. Mahkeme hükümeti ve TEPCO’yu  tsunami öngörüsünde bulunmasına rağmen önlem almamış olmakla sorumlu tuttu.

Zeminden yüksekte bir yerde jenaratör sistemi olabilirdi

14 metre yükseklikte tsunaminin çarpmasıyla nükleer santralde elektrik sistemi arızalandığına göre demek ki ihmal vardı. Öngörülen tehlikeye göre aksiyon alınmamıştı. Bu nedenle meydana gelen çekirdek erimesinin ise felakete dönüşen sonuçları bugün hala devam ediyor. Mahkeme eğer altyapı imkanları  ve zemin üstünde bir yerde acil durumda devreye girecek dizel yakıtla çalışan elektrikli motorlar olsaydı nükleer felaket önelenebilirdi şeklinde değerlendirme yaptı.

Tsunami Duvarı da öngörülere göre yükseltilmedi

Hükümet Temmuz 2002 yılında izleyen 30 yıl için uzun dönemli tahminler  yaparak Japonya’yı tehdit eden depremlerin %20 ihtimalle  Fukushima Daiichi Santrali’nin de yer aldığı kuzeydoğuyu kıyı kesimini vuracağını öngörmüştü.  Sonuçta tahminlere uygun şekilde Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’ni içeren bölge 9 şiddetinde bir depremle  sarsıldı ve onun meydana getirdiği tsunami Tohoku bölgesinde kıyı kesimini harabeye çevirdi.

Mahkeme tsunami duvarının yükseltilmemesini  ve diğer düzenleyici tedbirlerin alınmamamış olmasını hükümetin TEPCO üzerindeki denetim eksikliğine bağlamak suretiyle hükümeti de sorumlu bulan bir değerlendirme yaptı.

Neticede ne Hükümet ne de TEPCO uzun dönemli tahminlerde bulunulmasına rağmen bu öngörülen yükseklikteki tsunaminin yaşanma ihtimalini fazla ciddiye almadılar. Kendilerini suçlu hissetikleri içindir ki bir çeşit panikle 11 Mart 2011 tarihinde nükleer kazanın önelenebilir bir felaket olmadığını söylediler.

Tazminatlar yetersiz, sınırlı ve kaybı karşılamıyor!

Mahkeme süresince diğer bir ihtilaf konusu da TEPCO’nun Fukuşima mağdurlarına hükümet tarafından verilen izlek doğrultusunda hatırı sayılır miktarda  tazminat ödemesi yapıp yapmadığına dair oldu.

TEPCO’nun bugün Fukuşima Nükleer Santrali’nin yakınında ikamet ettiği için tahliye edilen mağdurlara ödediği tazminat  ayda kişi miktarı 1000 Dolar civarında. İşletme ayrıca devletin Fukuşima için belirlediği alanın dışında yaşayan fakat kendi isteğiyle bölgeden ayrılanlar için de kişi başı  400-7200 Dolar arası bir meblağ ödeme yapmış bulunuyor. Kendi isteğiyle bölgeden ayrılanlar bölgeden toplam tahliye edilenlerin%40’ına denk geliyor.

Davacılar  tazminat için belirlenen çerçevenin çok basit tutulduğundan, hasar kapsamının  çok sınırlı tutulduğundan muzdarip. Ancak, TEPCO yetkilileri  ise tazminat için öngörülen şartların uygun olduğunu savunurken kendi isteğiyle bölgeden ayrılanların radyasyona  maruz kalmaktan korktukları için gergin olduklarını  ve insanların haklarının ihlal edilmediğini belirtiyor.

Mahkeme kararına TEPCO’dan mahçup yanıt

TEPCO’nun başkanı Hirose: “Önce kararı görmek istiyorum.

Mahkeme kararı için basın toplantısında “Henüz mahkeme kararı tarafımıza tebliğ edilmiş deği, kararı görüp ne yapacağımızı kararlaştıracağız”şeklinde yanıtladı. Mahkemenin TEPCO’yu hükmettiği tazminatlar hakkında ise “Biz bir zararın telafisi gerekiyorsa bunu ödemek zorundayız. Bugünkü mahkeme kararı çok önemli ama başka bir çok dava var, ödemelerimiz bu tazminatla bitmeyeceğini biliyoruz”dedi.

Hükümet ve TEPCO felaketin sorumlusu olarak değerlendiriliyorsa bile Hükümetin, TEPCO’nun ödemeye hükmedildikleri tazminat miktarı insanların evlerini yaşadıkları yeri kaybetmelerinin karşılığı olamayacak kadar düşük, hatta sembolik bile denebilir. Nitekim Fukuşima’dan iletişim sorumlusu Mitsuo Sato da dava sonucuna dair Japon kanalı ve gazetesi NHK’ye yaptığı açıklamada “Mağdur edilenler yerlerinden yurtlarından ayrıldıkları gibi yeni gittikleri yerlerde de ayımcılığa maruz kalıyor, çok çeşitli problemler yaşıyorlar, bu durumun iyi anlaşılması gerekir; bu ülke kesinlikle bir nükleer santral kazası daha kaldıramaz” şeklinde yorum getirdi.

Tazminata ödemekten imtina eden Hükümet Olimpiyatlara hazırlanıyor

Hükümet kanadından bir yetkilinin davanın sonucuna dair henüz bir açıklama yapmamış olmamasıyla birlikte son bir yıl içerisinde Fukuşima tahliye bölgesinin radyasyondan temizlendiği  ve orada yaşayanların en başta “çocukların” evlerine dönebileceği yönünde yaptığı açıklamalar  baki. Nitekim tahliye edilenler evlerine geri dönerse devlet onlara bakmak zorunda kalmayacak, ev kirası ödemeyecek. Bağışıklık sistemi çocuklarda daha zayıf olduğu için dönüş koşulları özellikle çocuklar için uygunmuş  gibi  gösterilerek önce okullar eğitime açılıyor. Zira çocuğu bölgede yaşayamayacak hiçbir aile de evlerine geri dönmeyi kabul etmez. Bu arada hatırlayalım, Japonya kendisine maliyeti 15 milyar Dolar olacak 2020 Tokyo Olimpiyatlarına  hazırlanıyor.

Pınar Demircan

(Asahi, Nhk.jp,Yeşil Gazete)