Ana Sayfa Blog Sayfa 3230

‘Nesli tükenme tehdidi altında olan vatozları avlayanlar hakkında yasal işlem yapılmalı’

14 Mart 2017 Salı günü bazı gazetelerde “Akdeniz”i Devler Bastı”, “Akdeniz’i dev vatozlar bastı” türü manşetlerle Akdeniz’de balıkçıların ağlarına dev vatozların takıldığı, vatozları avlayan balıkçıların bunları sergilediği ve vatozlarla karşılaşan halkın şaşkın hali sıklıkla  basında yer aldı.

Haberciler vatozların avlanmasına ilişkin yasaklardan ve bu deniz canlılarının neslinin tükenme tehdidi altında bulunan türler arasında yer aldığından çok durumun, onlara göre magazin tarafından yansıtma yolunu seçtiler. Gazete sayfalarında gırgır teknelerinde vatozla selfi çeken balıkçıların, balıkçı tezgahında vatozla karşılaşmanın hayreti içindeki insanları fotoğrafları yer aldı.

Bu gelişmeler yaşanırken hayvan hakları aktivistleri de Change.org üzerinden Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na yönelik başlattıkları kampanya ile, “Nesli tehlike altında olan Manta Vatozlarını avlayanlar cezalandırılsın” talebini imzaya açtılar. Şu ana kadar 3bine yakın imza toplanan kampanyaya bu link üzerinden katılabilirsiniz.

Balıkesir Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi’nden Prof. Dr. Mustafa Sarı ise hadisenin asıl ele alınması gereken boyutuna dikkat çekiyor. Haberlere konu olan Şeytan Vatozu’nun (Mobula mobular) üreme hızı düşük olduğu için  denizel ortamda az bulunmakta olduğunu kaydeden Sarı, balıkçılar için maddi bir değeri de olmasa da görüntüsü itibarı ile farklı ve devasa boyutta olmalarından dolayı son yıllarda şeytan vatozu başta olmak üzere tüm dev vatozların nesli tehlike altında türler arasına girdiğini belirtiyor.

Mustafa Sarı (ortada)

Şeytan Vatozu’nun biyolojik ve ekolojik özellikleri hakkında bilgi almak üzere kendisi ile görüştüğümüz Prof. Dr. Mustafa Sarı, Yeşil Gazete’nin sorularını yanıtladı.

Vatozları avlayan, ticaretini yapan ve sergileyenler hakkında yasal işlem yapılmalı

Yeşil Gazete: Şeytan vatozunun biyolojik ve ekolojik özellikleri nelerdir?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Şeytan vatozu, manto vatozu ya da yaygın kullanımıyla dev vatozların Akdeniz’de yaşayan tek temsilcisidir. Akdeniz’de yüzeye yakın sularda yaşamayı tercih etse de genellikle kışları derin sulara göç etmektedir. Sığ kıyısal alanlardan 700 metre derinliğe kadar geniş bir derinlik kesitinde yaşasa da kışları daha çok derinlerde geçirmektedir. Beslenme göçü esnasında bazen 50 bireyden daha büyük sürüler oluşturduğuna ilişkin bilimsel kayıtlar mevcuttur. Hayvansal plankton, küçük kabuklular ve küçük balıklarla beslenen şeytan vatozu (Mobula mobular), insan için zararsız ve zehirsizdir. Ömrü 20 yıl civarında olup, büyüklüğü 5 metreyi geçebilir. Üremesi canlı doğurma olarak gerçekleşen şeytan vatozu, yılda sadece bir yavru yapar. İlk cinsel olgunluğa ulaşması geç olduğu ve yılda sadece bir kez tek bir yavru yaptığı için üreme hızı yavaştır.

Yeşil Gazete: Tehlikeli mi?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Şeytan vatozunun göğüs yüzgeçleri genişleyerek kanat gibi gözükür. Suda yavaş yavaş göğüs yüzgeçlerini kanat gibi hareket ettirerek yüzer. Filtreli ağzı ve yarasaya benzeyen görünümü yüzünden şeytan vatozu, deniz şeytanı gibi isimlerle anılmaktadır. Bilim dünyasında bu gruptaki tüm vatozlara Dev Vatoz adı verilmektedir.

Şeytan vatozu, zehirsiz ve zararsız bir canlıdır. Denizde insanla karşılaştığında insana saldırdığına veya zarar verdiğine ilişkin kayıt yoktur. Bilakis tüm dünyada dalış turizminde en çok fotoğrafı çekilmek istenen deniz canlılarından biridir. Özellikle Endonezya gibi ülkelere bu türlerin fotoğrafını çekmek için binlerce insan seyahat etmektedir.

Yeşil Gazete: Eti yenir mi?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Şeytan vatozunun eti ülkemizde tüketilmemektedir. Ancak Akdeniz çevresinde İtalya, Yunanistan, İspanya ve İsrail’de sevilerek tüketildiği bilinmektedir.

Uzak doğuda diğer manta vatozlarının eti sevilerek tüketildiği gibi, yağı ve derisi için de avcılığı söz konusudur.

Geleneksel Çin tıbbında bazı geleneksel ilaçlara katıldığı için özellikle tercih edilmektedir.

Yeşil Gazete: Nesli tehlike de mi?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Şeytan vatozunun (Mobula mobular) üreme hızı düşük olduğu için zaten denizel ortamda az bulunmaktadır. Doğrudan avcılığı İsrail dışında çoğu zaman yapılmamaktadır. Ancak deniz yüzeyine atılan uzatma ağları ve gırgır avcılığı esnasında hedef dışı olarak kazara avlanmaktadır. Son yıllarda kıyısal alanlardan açık denize doğru kayan balıkçılık filoları sık sık şeytan vatozunu kazara avlamaktadır. Görünümlerinin farklı olması ve büyük olmaları balıkçılarda ilgi uyandırdığı için parasal anlamda değerli olmasa da bu türü, ağdan çıkınca denize geri bırakmak yerine karaya çıkarma yönünde teşvik etmektedir. Bu yüzden son yıllarda şeytan vatozu başta olmak üzere tüm dev vatozların nesli tehlike altına girmiştir.

Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN), nesli tehlike altında olan türlere ilişkin hazırladığı kırmızı listede “Nesli Tükenmekte Olan” anlamında şeytan vatozunu “NT” sınıfına dahil etmiştir (http://www.iucnredlist.org/details/39418/0 ).

Yeşil Gazete: Koruma için neler yapılıyor?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Nesli tehlike altında olan canlıların korunması için uluslararası sözleşmeler bulunmaktadır. Ülkemizin de taraf olduğu Biyolojik Çeşitliliğin Korunması Anlaşması, Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin SözleşmeCITES, Barselona Sözleşmesi, Bern Sözleşmesi ve Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) GFCM/36/2012/1 hükümleri ile şeytan vatozu (Mobula mobular) koruma altına alınmıştır. Ülkemiz taraf olduğu ve bağlayıcı özelliği bulunan bu uluslararası sözleşmeler gereği olarak bu türün korunmasına ilişkin tedbirleri almakla yükümlüdür.

Ülkemizde Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmenin Uygulamasına Dair Yönetmelik hükümleri, bu türün avlanmasını ve ticaretini yasaklamaktadır. Nesli tehlike altında olan türlere ilişkin olarak 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 9. Maddesi f bendinde belirtilen “biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilirliğinin sağlanması bakımından nesli tehdit veya tehlike altında olanlar ile nadir bitki ve hayvan türlerinin korunması esas olup, mevzuata aykırı biçimde ticarete konu edilmeleri yasaktır” hükmü yer almaktadır. Bu maddeye aykırı hareket edenlere ilişkin ağır para cezaları söz konusudur.

Yeşil Gazete: Kim koruyacak?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Yasa hükümleri çerçevesinde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı öncelikli olarak korumada sorumlu kuruluştur. Ancak bu görev tek başına Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na verilmemiştir.

Bu bakanlıkla birlikte Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile yasaların ülke sathında uygulanmasından sorumlu olan tüm idari ve güvenlik birimleri şeytan vatozunun korunmasından sorumludur.

Yeşil Gazete: Akdeniz’de yakalandığı İzmirli Balıkçılar tarafından söylenen ve İstanbul’da bir balıkçıda sergilenen şeytan vatozlarıyla ilgili ne yapılmalıdır?

14 Mart 2017 tarihli bazı gazetelerde “Akdeniz”i Devler Bastı” manşetiyle “Akdeniz’de balıkçıların ağlarına takılan dev vatozlar görenleri şaşkına çevirdi. 150-200 kilogram ağırlığındaki “denizlerin batman’i” vatozlar İstanbul’da bir balıkçıda sergilenmeye başlandı.” haberini duyurdu.

Haber içeriğinde şeytan vatozlarının İzmirli Balıkçılar tarafından Akdeniz’de avlandığı, satılamadığı için İstanbul’a getirildiği, bir balıkçıda sergilendiği ve daha sonra Deniz Canlıları Müzesi’nde mumyalanarak saklanacağı bilgileri yer almaktadır.

Daha sonra basına yansıyan haberlerden aslında bu balıkların 30 adet olduğu, bir kısmının Yunanistan’a satıldığı, satılamayanların İstanbul’a getirildiği anlaşılmaktadır. Geçmiş yıllarda da benzer haberlerin kamuoyuyla paylaşıldığı dikkate alındığında bu haberler ilk olmadığı gibi son da olmayacaktır.

Beslenme göçü esnasında çoğu zaman 50’den fazla bireyin sürü halinde hareket ettiği bilinen şeytan vatozları, muhtemelen Akdeniz’de daha derinlerde kışı geçirdi ve besince bol kıyılara doğru suların ısınmasıyla birlikte beslenme göçü yaparken ağlara takılmış oldu.

Yasal olarak balıkçıların ağlarına takılan bu vatozları, ağdan çıkararak denize geri salmaları gerekirdi. Karaya çıkardıkları durumda ise yukarıda sayılan bakanlık ve yerel idarelerin bu türü karaya çıkaranlarla ilgili yasal işlem yapması gerekirdi. Hem Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı hem Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı yerel teşkilatları bu türün bir balıkçıda sergilenmesini engellemeli, avlayanlar, ticaretini yapanlar ve sergileyenler hakkında yasal işlem yapmalıdır. Eğer yasal eksiklik ileri sürülerek Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından işlem yapılmazsa, bu durumda yukarıda anılan Çevre Kanunu Madde 9’a göre işlem yapılmalıdır.  (Çevre Kanunu’nun pdf dosyası için tklynz)


Diğer taraftan şeytan vatozu, Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme CITES kapsamında bir tür olup, listelere doğrudan sayılan türler arasındadır (https://cites.org/sites/default/files/eng/com/ac/28/Inf/E-AC28-Inf-36.pdf ). Yukarıda belirtildiği gibi ülkemiz hem CITES sözleşmesine taraftır hem de uygulanması için bu sözleşmeye dair yönetmelik çıkarmıştır (http://www.mevzuat.gov.tr/Metin.Aspx?MevzuatKod=7.5.5427&MevzuatIliski=0&sourceXmlSearch= ).

Özetle bu türün avcılığının, satışının ve sergilenmesinin önüne geçecek yeterli yasal altyapı mevcut olup, ilgililerin acilen tedbir alması gerekmektedir.

 

(Yeşil Gazete)

Edirneliler ormana beton dökülmesine karşı çıktı

Edirne Kent Konseyi Yeşil Alan ve Kıyı Grubu’dan yaklaşık 50 kişi, tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nin de yapıldığı Sarayiçi’nde bulunan Tavuk Ormanı’na belediye tarafından beton dökülerek bisiklet yolu yapılmasına tepki gösterdi.

Eylemciler, Osmanlı döneminde padişahların av alanı olarak kullanıldığı alana beton dökülüp bitkilere ve yaşayan canlıların zarar verildiğini belirterek, ormanın tahrip edilmemesi istedi. 

Eylemde konuşan Yılmaz Eren, “Türkiye’de ender rastlanan bu tarihi mirasın nesilden nesile kalmasını sağlamak mümkündür. Aynı zamanda çok değerli rekreasyon alanı olan bu tabiat parçaları için de Edirne Sümbülü, Orman Sümbülü gibi bitkilerin olduğu bu bölge turizm bahçesi haline getirilebilir. Edirnelilerin soluklanacakları, streslerini atacakları şehir içinde bu eşsiz tabiatın yeterince tanıtılması korunması için herkesin duyarlı olması gerekmektedir. Ormanın tahrip edilmesini istemiyoruz” dedi.

Grup, bölgede yürüyüş yaptıktan sonra dağıldı.

(Ajanslar)

Polisin dikkatinden kaçmadı: ‘Kebapçı Celal’in restoranında tarihi eser bulundu

‘İçerde’ dizisini izleyen iki polis, uzun zamandır izi sürülen birkaç tarihi eseri ekranda fark edince harekete geçti. Düzenlenen operasyonda, bir amforaya el koyuldu.

Kaçakçılık Şube Müdürlüğü’nde görevli iki polis, düzenli takip ettikleri “İçerde” dizisindeki önemli bir detayı atlamadı. Polisler, Çetin Tekindor’un canlandırdığı mafya babası Kebapçı Celal’in mekânı olarak gösterilen Beyoğlu Hasköy’deki restoranın önündeki bazı eşyaların tarihi eser olabileceğinden şüphelendi.

Hürriyet’in haberine göre, önceki gün düzenlenen operasyonda bir adet amforaya el koyulurken, tarihi eser oldukları değerlendirilen üç obje yerinde bulunamadı. Amfora İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne götürüldü. Müze uzmanları, bunun Bizans dönemine ait ve bin yıllık olduğu yönünde rapor verdi.

(Hürriyet)

Diyarbakır’da ‘hain saldırı’: Ahmed Arif’in büstü parçalandı!

Ahmed Arif’in Diyarbakır’da bulunan büstüne saldırı düzenlendi. Saldırıda, usta şairin büstü yerinden söküldü ve kaidesine zarar verildi.

Büst, 2002 yılında şairin oğlu heykel sanatçısı Filinta Önal tarafından yapılmıştı. Diyarbakır’ın Yenişehir ilçesinde Sur dibindeki bir parkta yer alan büstünün kaidesinde “Adiloş Bebenin Ninnisi” şiirinden “Bir ben bileceğim oysa/ Ne afat sevdim/ Bir de ağzı var dili yok/ Diyarbakır Kalesi” dizeleri yer alıyor.
Ahmed Arif büstüne yapılan saldırıya tepki gösteren Uluslararası Yazarlar Birliği PEN, bir açıklama yayımladı.

“Yetkililer müsterih olsun, göreve falan çağırmıyoruz”

Açıklamada “Pes diyoruz artık pes, yetkilileri de müsterih olsunlar, göreve filan çağırmıyoruz!” ifadeleri yer aldı.

PEN’in açıklaması şöyle:

“Şiirimizin asi kalemi Ahmed Arif’in 90. yaşını kutluyoruz. Kutlama hazırlıkları, 1927 doğumlu büyük şairimizin, 2002 Mayıs ayında Diyarbakır Sur’da yaptırılan büstünün tahrip edilmesiyle başladı.15 yıl önce Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin düzenlediği Kültür Edebiyat Festivalinde bir törenle açılan büstün kaidesinde şairin şu dizeleri yer alıyor: “Bir ben bileceğim oysa/ne afat sevdim/bir de ağzı var dili yok/Diyarbekir kalesi”.
Şairin oğlu Heykeltıraş Filinta Önal tarafından yapılan büst, surların hemen dışında, tek kapı ile çift kapının arasındaki yeşil alanda bulunuyordu. Belediye yetkilileri iki hafta önce büstü alıp giderken, ‘onarıp eski yerine yerleştireceğiz’ demişler. Olayı bize Diyarbakır temsilcimiz Şeyhmus Diken bildirdi. Rivayet odur ki kimin yaptığını kimse bilmiyormuş! Şairimizin 90. yaşını kutluyor ve Türkiye PEN olarak pes diyoruz artık pes, başka ne diyeceğimizi bilemiyoruz, yetkilileri de, müsterih olsunlar, göreve filan çağırmıyoruz!”

(Evrensel – Yeşil Gazete)

İki Şehrin Hikayesi: Metro Maceraları

Bir kente ait olduğunu söyleyebileceğimiz özellikler, kentlere ait bir kimlik olabilir mi? Ya da bir kenti, onu diğer kentten ayıran özelliklere göre niteleyebilir, adlandırabilir miyiz? Milyonlarca farklı özelliğin, birçok küçük ayrıntının toplamı olarak düşündüğümüzde, bu kadar karmaşık ve çoklu bir beraberlik/ bir yoğunlaşma olan kenti, sadece birkaç niteliğinden ötürü, ya da daha baskın olan özelliklerinden dolayı, belirli bir karaktere sahipmiş gibi gösterebilir miyiz? Kısacası, kentlerin kimlikleri olduğunu söyleyebilir miyiz? Söylersek, bu ne kadar doğru olur?

Kimlik politikaları, politikanın kimlik üzerinden kurulmasının epeyce sık tartışıldığı son on yıllar içinde, kentlerle ilgili olarak da benzer konular konuşuluyor. Örneğin “İstanbul nasıl bir kent?” dediğimizde, aklımıza neler geliyor? Pierre Loti gibi mi düşünüyoruz, 16-17 Haziran’ın sendikacısı gibi mi, yoksa Giovanni Scognamillo gibi mi? Ya da Ankara dediğimizde, Tanpınar gibi bir Ankara mı var aklımızda, yoksa Karaosmanoğlu gibi mi, ya da Alberto Manguel’in baktığı gibi mi bakıyoruz bu kente?

Kentlerin nasıl bir yer olduğu, bir kimliğe sahip olup-olamayacakları konusunda sonlandırıcı bir arayışı bir yana bırakıp, kentlerin kendilerine özgü hallerini nasıl sergilediklerine dair örnekler üzerinde durursak, belki de, tartışmaya somut veriler üzerinden küçük yeni açılımlar kazandırabiliriz?

Ankara Metrosu

Her iki kentte de, oldukça uzun bir zamandan beri metro var. Gerçi Ankara metrosu biraz daha önce açıldı, ama bu bir-kaç yılı ihmal edebiliriz. Bu iki kentin halkı, bu araçla ilişkisini nasıl kuruyor, nasıl kullanıyor metroyu? Ve “metro / kent yönetimleri de, metronun nitelikleri ve yönetimi bakımından nasıl farklı bir tutuma sahipler, kent halkları da bu yönetimsel tutumlar karşısında ne yapıyorlar?” gibi sorulara biraz göz gezdirebiliriz belki?

Yukarıdaki sorular özetle, Ankaralılar ve İstanbulluların, bir toplutaşın sistemi olan metroda, nasıl bir tutum izledikleri ya da genellikle sosyolojik veya antropolojik yaklaşımla gözlemlediğimizde, nasıl davrandıkları hakkında. Bu kentlerdeki bireylerin/ toplulukların tutumları arasında da fark mı? Metro, büyük kalabalıkların, belirli güzergahlar üzerinde aynı anda ortaya çıkan ulaşım talebi ile ilgili olduğundan, soru çok geniş ve inandırıcı bir tek yanıt bulabilmek zor.

Bu nedenle bu yazıda, bu konulara dair birkaç kişisel ve güncel gözlem notu ile yetinilecek. Ancak gözlemleri yapabilmek de kolay değil. Hangi metro güzergahları ile ilgili gözlem yapılacak (güzergahların yönlenişinde ve varış noktalarındaki semtlerin sınıfsal özellikleri farklı olabileceğine göre) ve hangi saatler için gözlem yapılacak? Ancak bu yazı, bilimsel bir araştırma değil, sadece konu üzerinde bir düşünme denmesi olduğu için, bir-kaç gözlem ve karşılaştırma yapılabilir ve ilk soruya dönerek, kentlerin kendine özgülüklerine dair bazı düşünceler geliştirilebilir. Hepsi hipotez düzeyinde elbette. Tartışılacak çok şey var yani…

İstanbul Metrosu

Öncelikle, iki metro arasında çok temel bir fark var: İstanbul metrosu daha hızlı. Ancak bu teknik bir hız farkı olmanın yanı sıra, toplumsal bir hız farkı, aynı zamanda. İstanbullular metro girişlerinde ve metro koridorlarında, araç iniş-binişlerinde daha hızlı davranıyorlar. Çok önemli bir fark daha var: İstanbul’da, daha da hızlı davranmak, koşmak isteyen insanlara da saygı gösteriyorlar ve kural olarak, ona bu fırsatı mutlaka veriyorlar. Bunun en net göstergesi, İstanbul metrolarının yürüyen merdivenlerinde herkes mutlaka sağa yanaşıyor ve solunda hızlı geçmek isteyenler için tek kişilik bir koridoru, mutlaka boş bırakıyor olması.

Ankara metrolarında ise, yürüyen merdivende sol tarafının boş bırakılması, (öğrenci yoğun birkaç istasyon dışında) nerdeyse hiç görülmez ya da belli-belirsiz oluşur ve kaybolur. Bu, iki kentin hem hız/ hızlı davranmayı önemseyenlere gösterilen saygı, hem de bencil davranmayıp, başkalarını düşünebilme tutumu açısından, farklı olduklarını düşündüren bir gösterge.

İstanbul yürüyen merdivenlerinde sol tarafın, nerdeyse kesin bir kural olarak, bütün metro istasyonlarındaki bütün merdivenlerde, her zaman boş bırakılması, (gerçi bunun için bazı yazılı uyarılar da var ama) toplumun kendisi için, deneyimine dayanarak bulduğu, büyük bir genellikle içselleştirdiği ve her zaman uygulamalı olarak buna göre davranma alışkanlığı edindiği, kendiliğinden gelişmiş bir toplumsal kural gibi. Yani bir kural koyucusu/ denetleyicisi yok, ama bunun için İstanbullular sanki toplumsal bir sözleşme imzalamış gibi davranıyorlar. Ya da İstanbullular, birkaç yerde yazıyor diye öyle davranmıyorlar. Kendiliğinden gelişmiş bir “metro adabı” var. Daha da önemlisi, anonim bir durumu, böyle bir adabı geliştirmeye elverişli biçimde kavrıyor, kenti/ toplutaşın sistemini/ metroyu nasıl kullanmaları gerektiği hakkında, anonim bir sözleşmeye/ adaba göre düşünmeyi ve davranmayı, kendiliklerinden becerebiliyorlar.

Ankara’da ise yürüyen merdivenlerde, birbiriyle konuşmakta olan arkadaşlar, yan yana yürüyenler, sevgililer vb, birbirlerinden ayrılmazlar, arkalarından gelenleri hiç önemsemeden ve merdiveni bütünüyle bloklamış olduklarına aldırmadan, konuşmalarını sürdürürler.

Bu iki farklı tutumun, kentle ilişkiler ya da kentlilik durumu bakımından, ciddi bir fark olduğu söylenebilir. İstanbullular da bencildir elbette, belki daha da yarışmacıdır, ancak farklı davranmak/ farklı hızda davranmak isteyenin önünün kesilmesinin, önemli bir hak kaybı olacağı algısı, İstanbullular tarafından büyük ve genel bir kabul görmüş gibi. Ankaralılar ise, sanki bunu düşünmeye üşeniyorlar, ya da henüz başlamamışlar. Bir başkasının, arkasından gelenin, isteklerinin ne olabileceği, umurunda bile değil. Yani diğer hemşerileri, kentte yaşayan diğerleri için de düşünmeyi, pek önemsemiyor Ankaralılar. Onların farklı isteklerinin saygı gerektirdiği üzerine, kendiliğinden toplumsal bir düşünce ve davranış biçimi geliştirememiş henüz.

Başka nedenler de söz konusu olabilir elbette: İstanbul’da hızın/ hız algısının Ankara’ya göre daha yüksek olması, iki kentin gündelik yaşamının akış hızının farkından kaynaklanıyor olabilir. Ya da daha mekanik bir neden: İstanbul’da metro duraklarının daha derinde olması ve dolayısıyla yürüyen merdivenlerde geçirilen zamanın biraz daha fazla olması da, bloklamanın kabul edilmeyecek bir davranış olarak kodlanmasında etkili olabilir.

Bu göstergeye bakarak, İstanbulluların daha “kentli” olduğu söylenebilir mi? İstanbul’da, kentsel yaşamın gerektirdiği kendine özgü normları, anonim bir kolektif olarak kendiliğinden oluşturabilen ve norm oluştuğunda da, bunlara uymak konusunda dikkatli davranan bir kentli grubu var gibi. Ankaralılar ise, sanki daha vurdum-duymaz, bencil, ağır ve hantal; adeta metro, bir kasabanın yaşamına tesadüfen eklenmiş gibi, onun gerektirdiği kolektif işleyiş hakkında düşünmeye hiç gerek görmeyen bir toplum gibi davranıyor.

Oysa Ankara’nın daha çok bir memur ve öğrenci kenti olduğu düşünülür. Yani eğitimsiz bir nüfus değil. Ama aynı zamanda kentli de değil. Hala kasabalı. Bir kasabalı gibi, bencilliklere hakkı olduğunu düşünüyor ve bu hakkı, diğer kentlilerin hakları üzerinden, henüz sorgulamıyor.

Metro kullanımı konusunda başka farklar da var. Çoğunluk, her iki kentin metrosunun vagonlarında, ya hiçbir şey yapmıyor, ya da telefonu ile ilgileniyor. Buraya kadar aynı olmakla birlikte, İstanbul’da kitap okuyan, metroda okumak için cebinde bir kitap taşıyan çok daha fazla insan var. Oturanlar içinde kitap okuyan oranı İstanbul’da daha yüksek olduğu gibi, ayakta giderken kitap okuyanlar da var. Ankara’da ise, güzergahında üniversiteler olan Çayyolu metrosu dışında, kitap okuyanlara rastlamak oldukça seyrek bir durum. İstanbul’da ise epeyce sık rastlanan bir davranış.

Kitap okuma alışkanlığının da, daha kentli bir davranış olduğu düşünülebilir. Öncelikle, ulaşım sırasında geçen zamanı ziyan etmek yerine, entelektüel bir faaliyete dönüştürme ihtiyacı duyan insanların sayısı hakkında, bir gösterge gibi duruyor. Ayrıca, insanların kitabın sağladıklarına (boş durmaya, telefonla ilgilenmeye vb göre), daha fazla önem verdiklerini de gösteriyor. Kitapla ilişki kurmak/ okumak/ okuma alışkanlığı nedeniyle boş duramamak vb gibi davranışlar, kentlilikle/ kentin gerektirdiği entelektüel-sanatsal birikimi önemsemekle, zihinsel gelişmelere duyulan ihtiyaçla ilgilidir diyebiliriz sanırım.

Ankara’daki metro yolcularının, kitap okumaya ihtiyaç göstermiyor olmasının başka nedenleri de vardır kuşkusuz. Belki Ankara’da, ulaşım için ayrılması gereken zaman, genel olarak daha kısadır ve metroda yapılan seyahat süreleri, İstanbul’a göre daha az olduğu için Ankaralılar, ulaşıma ayırdıkları zamanın, okumak için kullanılmaya değmeyecek kadar kıt olacağını düşünmekteler. Bununla birlikte, bu gösterge de, her iki kentin hemşerilerinin zamana verilen değer, zamanı iyi kullanabilmek için fırsat aramayı önemsemek, entelektüel birikim için arayış içinde olmak vb bakımından, farklı olduklarını düşündürmekte.

Metrolar arasında bir diğer fark, vagonlara ulaşmak için geçilen tünellerde veya yer altı mekanlarında, sanatla/ sanatsal beğeni, ürün ve etkinliklerle kurulan ilişkinin sıklığı ve niteliği bakımından ortaya çıkıyor. Öncelikle Ankara metrosu, bütün yüzeylerinde sıcak tonları içermeyen, kişiliksiz, beğenisiz, ölgün renkli bir standart saptamış kendine (buna belki “ağırbaşlı” da denilebilir) ve bundan uzaklaşmak için bir çaba harcamayı, gereksiz görüyor gibi. Oysa İstanbul metroları çok daha fazla renkli ve nerdeyse bütün önemli istasyonlarında, çok büyük seramikler, duvar panoları var. Evet bu sanat eserleri, belki seramik sanatının en parlak örnekleri değil ve çoğu olukça popülist bir anlayışla yapılmış ve biraz da propaganda kokan niteliklere sahip. Bununla birlikte, İstanbul metrosu, sanatlarla kurulan ilişkiyi önemsemiş olduğunu gösteriyor. Bütün yer altı geçişlerinde ve salonlarında, renkli seramikler ve çok büyük boyutlu seramik panolar var.

İstanbul Metrosu

Metronun yer altındaki mekanları, İstanbul’da renkli ve canlı. Mimarlık, aydınlatma, kentsel mobilyaların tasarımı ve seramik sanatları bakımından, açık bir “sanat öncelikli” tutum var. Ankara metrosu ise, genellikle hastane veya bürokrasi renkli bir metro. Bütün istasyonların aydınlatması ile morg aydınlatması arasında bir fark yok gibi. Hiçbir sanatsal özen yok gibi. Gerçi yeni açılan metro hatlarının bazı duraklarında azıcık bir çaba özentisi var gibi. Ama bu da çok yetersiz ve cılız. Üstelik de, daha fazla propaganda içerikli bir “sanat” gibi. Doğrudan ideolojik propaganda amaçlı sergiler, çok sık açılıyor Ankara metrosu geçişlerinde.

Sanatsal yaklaşımlarla ilgili farkları, ayrıca, metro istasyonlarını kullanmak isteyen sanatçılara baktığımızda da, görebiliyoruz. Ankara metrolarında sanatsal etkinlik, hiç yapılmaz. İstanbul’da, yer altı koridorlarında ve açık alanlarda, sanatçılar için ayrılmış yerler var. Metro işletmesi, (etkinlik yapmayı Ankara’daki gibi bir “suç” olarak görmek bir yana) bunu önceden düşünmüş ve performans yapmak isteyenler için birçok yer sağlamış.

https://www.youtube.com/watch?v=P-EpqUSA6t0

Buralarda, para toplamak için önüne müzik aletinin kılıfını koymuş bir müzik enstrümanı çalanlara ve şarkı söyleyenlere çok sık rastlanıyor. Bu da çok hoş bir şey. Koridorlarda yürürken hem yalnız kalmıyorsunuz, bir insan sesi ya da müzik aleti size eşlik ediyor, hem de, sanatçının yüzünü görüyorsunuz. İstediğiniz türdeki müzik burada yoksa, biraz ileride karşınıza çıkacaktır mutlaka. Bunu da biliyorsunuz. Hatta onların yaptığı müziklerin bu kadar geniş bir çeşitlenme yansıtmasından da, çok hoşlanıyorsunuz. Canlı müzikler, popüler ve sığ olsalar bile, metroyu, saatine göre farklı biçimlerde canlı tutuyorlar adeta.

Ankara metrosu ise bu tür davranışları baştan kriminalize etmiş durumda. Sanatçıların buralarda olmasını yasaklamış. Şarkı söylemek isteyenleri, zabıtalara yakalattırıp, yaka-paça, tartaklayarak atıyorlar dışarı. Metro-belediye yöneticileri, şarkı söylemeye/ müzik yapmaya vb, bir tür dilencilik gibi davranıyor. İstasyonlardaki insanların ciddiyetinin bozulmasını, onların asık çehrelerine başka bir ifade/ renk gelmesini istemiyorlar sanki. Belki daha da kötüsü, burada sanatsal bir etkinlik yapmanın siyasi bir suç olacağını düşünüyorlar.

Kısaca Ankara metrosunun sanatlarla ilişkisinin çok kötü olduğunu söyleyebiliriz. Yöneticilerin, adeta sanat ve sanatın sağlayacağı insani yumuşaklıkları, rahatlatıcı dokunuşları gereksiz, hatta tehlikeli gibi gördükleri, sanata karşı kaba ve acımasız bir tutum içinde oldukları, çok açık.

Dikkatli bir tasarım kaygısıyla üretilmeleri ve mekanların aydınlatılmasıyla ilişkisi nedeniyle, yer altı mekanlarındaki reklam panoları üzerinde de durulabilir. Reklamlar, sonuç olarak tüketim toplumun, tüketimini teşvik etmenin bir aracıdır elbette. Bu nedenle, reklamların varlığını olumlu bir öge olarak düşünemeyiz. Bununla birlikte reklamlar bir anlamda, güncel olanı izleyerek, bazen şaşırtarak toplumla iletişim kurmak, hedeflerine ulaşmak ve toplumu memnun etmek isteyen araçlar olduklarından, iyimser bir yaklaşım sergilerler. Sürekli değişerek, bir anlamda bir ritim yaratırlar.

Ankara Metrosu

Ankara metrolarında, reklam için ayrılmış yerler olmakla birlikte, (başlangıçta bir-kaç yıl kullanıldıktan sonra) son on yıllar boyunca, bir daha kullanılmadı. Bu panolar, çürük bir diş gibi kaldı metro duvarlarında. Reklam almak ve onların sürekli değişimini yönetmek vb, ciddi ve canlı bir çaba gerektirir. Oysa Ankara metrosu, bunu yapamayacak kadar yorgun ve üşengeç gibi duruyor. İstanbul metrosu ise, reklamlardan ötürü çok renkli, değişiklikler ve ilginçlikler içeren bir çevre gibi duruyor. Kaldı ki bu reklamların bazıları, yakın bir gelecekte kentte gerçekleşecek sanat olaylarını haber veriyor veya yeni yayınlanan bir kitabı duyuruyor.

Vagonların içindeki ekranlar bakımından İstanbul metro işletmesi, seyahat süresinin ritmine uygun, çok hızlı bazı pratik bilgi filmleri, grafikler, ya da garip ama komik hayvan davranışları gibi eğlenceli bir materyal geliştirmiş, bunları gösteriyor. Bazıları gerçekten de, eğlenceli-esprili şeyler. Ankara’da ise vagonlarda ekran yok sayılır. On yıllar önce vardı, küçük ve kısıtlı bir tür ekran bulunuyordu ve bu ekranlar, ya resmi emirleri bildirmek, ya da ticari reklam göstermek için, kısa bir süre kullanıldı. Sonra hepten yok oldu. (Ankara yöneticilerinin tutumlarına bakarak, buna şükretmeliyiz elbette, çünkü kısa bir süre önce belediye, otobüslerde sesli reklamlar yapmayı bile denedi.)

Ankara da, İstanbul da, aynı ekonomik ortamda, aynı ekonomik koşullara/ resmi politikalara göre yaşıyor. Ancak Ankara’nın nabzı ile İstanbul’un nabzı arasında, yaşamın canlılığı-renkleri arasında, reklamların metroda nasıl kullanıldığına bakarak, bir fark daha bulmak mümkün.

Metroların girişlerindeki ve yer altı mekanlarında, tren vagonlarındaki insanların duruşları ve birbirleriyle ilişkilenmeleri bakımından da, bazı gözlemler yapılabilir. Metroda, özellikle gençler bakımından, Ankara ve İstanbul farklı tutumlar içinde. Ankara metrosunda genç kadın ve erkeklerin birbirine biraz yakın durması bile, belediye zabıtasının “ahlaksızlık” gerekçesiyle sert uyarısı ile karşılaşırken, İstanbul bu açıdan çok daha serbest. Davranışlar daha doğal gibi duruyor. Ankara metrosunda bir-kaç yıl önce, zabıta müdahalesini protesto etmek için “öpüşme eylemi” bile yapılmıştı. Ancak yine de İstanbul, gençlerin el ele tutuşması, hatta bazen öpüşmeleri gibi görüntüleri olağan karşılarken, Ankara’da insanlar oldukça ayrık, tutuk ve ürkek, dikkatli ve muhafazakar. Göreli geç sayılabilecek saatlerde, İstanbul vagonlarındaki kadın/ yalnız kadın sayısı da, biraz daha fazla.

Metro insanları her yerde, oldukça yorgun orta sınıflardan oluşur. Metro insanlarının, bu iki kentte de genel nitelikleri bakımından aynı olduğu söylenebilir. Geleneksel tutumlar bakımından, kapılarda vagonların boşalmasını beklerken sabırsız davranmak ve çıkışları daraltmak pahasına bir an önce içeride oturacak yer bulmaya koşmak, vagonlarda kapı önünde birikmek ve çıkışı zorlaştırmak gibi olumsuz, çocuklu ve hamile kadınlara, yaşlılara yer vermek gibi olumlu davranışlar bakımından, oldukça benzer olduğu söylenebilir.

Bununla birlikte Ankara metro istasyonlarının renksizliği ve esprisizliği, insana/ çevresine sevgi ve önem vermeyen ama onu kontrol ediyormuşçasına sert duran mekansal kalitesi, biraz Ankara insanlarıyla özdeşleşiyor gibi. Zaten metro yolcuları da, kent/ metro yönetimi seçmenlerinin küçük bir örneği sayılabilir. Canlı ve kıpır kıpır, enerjili bir yolcu kitlesi taşımaz sanki bu vagonlar. Bir rutinin parçası gibi gidip-gelen, heyecansız/ bezgin insanları taşır.

İstanbul’un metro kalabalığı ise, telaşlı bir koşuşturmaca içindedir. Her şey, ışıklar, vagonlar ve insanlar, hızla akıp gidiyor gibidir. Aceleyle, ama diğer insanları düşünerek koşturan bir temposu vardır. Umutsuz ve kaybetmiş gibi değildir. Yaşamla canlı bir bağın kurulmakta olduğunu gösteren reflekslere rastlayabilirsiniz İstanbul metrosunda.

Ele ele tutuşmuş gençlerin zabıtayla baskılanmasına, gitarcıların-şarkıcıların metrodan dışarı kovulmasına, reklam panolarının kör gözler gibi kararmasına, iyi aydınlatılmamış mekanlara, kimsenin kimseye aldırmadan bencil bir rehavet içinde doldurup boşaldığı Ankara metrosuna ve insanlarına bakarak, kentin, modern/ dinamik kentlileri değil, oldukça yılgın ve umursamaz bir kalabalığı barındırdığı, söylenebilir belki. Buna, Ankaralıların oylarıyla çeyrek yüzyıldır seçilen kent yönetiminin de, aldığı oyları hak edecek bir biçimde, bu ürkek ve güvensiz topluluğu iyice bastırmak ve renksizleştirmek için, sağlam adımlarla epey mesafe kat ettiğini de, eklemek gerekir.

Henüz, bir metropolün gerektirdiği nitelikleri ve hızı kazanmak için, anonim-kolektif olarak düşünen ve çözüm bulup ona göre davranan bir kent değil Ankara. Yavaş ve rehavet içinde, bir metropolün temposunda koşmuyor henüz. Koşmalı mı? Bunu da bilmiyorum doğrusu.

Bu kişisel metro gözlemleri, iki kentin ne olduğu ve nasıl yerler olduğu hakkında bir fikir vermeli mi, bunu da bilmiyorum. Başlangıçtaki, soruyu yeniden soracak olursak, kentlerin kendilerine ait karakterleri, kimlikleri olabilir mi? Bu soruyu yanıtlayabilmek için belki yeterli veri hala yok elimizde, ama sanırım, kentin/ kentlerin yaşamına dair gözlemler yapmaya devam etmek iyi olacak.

 

Akın Atauz

 

 

Yeni bir ‘Deli Dumrul’ kıyağı: Çanakkale 1915 Köprüsü

Kuzey Ege’yle Trakya’yı birbirine bağlayacak olan Çanakkale 1915 Köprüsü projesinin temeli bugün atıldı. Yap-İşlet-Devret modeliyle yapılan proje kapsamında, ihaleyi alan Daelim-Limak-SK-Yapı Merkezi Konsorsiyumu’na günlük 45 bin araç geçiş garantisi verildi.

Köprü ve otoyol yapımı için 10 milyar 354 milyon 576 bin 202 lira proje bedeli ve 5,5 yıllık yapım süresi dahil toplam 16 yıl 2 ay 12 gün işletme süresi teklif eden konsorsiyuma verilen günlük 45 bin araç geçiş garantisi kapsamında, garanti edilen rakama ulaşılamazsa aradaki fark devletin kasasından çıkacak.

Osmangazi Köprüsü 50 günde 225 milyon lira zarar etti

Geçiş garantisi verilen Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Osmangazi Köprüsü ve Avrasya Tüneli gibi projelerde edilen zarar göz önüne alındığında, fatura yine halka kesilecek gibi görünüyor. Yalnızca Osmangazi Köprüsü’nün 50 günde 225 milyon lira zarar ettiği düşünüldüğünde, güzergâh olarak daha az yoğunluğun olduğu Kuzey Ege – Trakya hattının faturasının daha kabarık olacağı öngörülebilir.

Yavuz Sultan Selim Köprüsü en iyi gününde bile hedefe ulaşamadı

CHP Kocaeli Milletvekili Haydar Akar’ın Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER)’ne yaptığı başvuruda ortaya çıkan Osmangazi Köprüsü’nün zararının yanı sıra, Yavuz Sultan Selim Köprüsü için de günlük 135 bin araç geçiş garantisi verildi. Ancak Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün en yoğun olduğu günde bile geçiş yapan araç sayısı 110 binde kaldı.

Avrasya Tüneli’nde 30 günde 1 milyon 260 bin araçlık zarar!

Avrasya Tüneli için ise, verilen günlük geçiş garantisi ise 68 bin. Ancak tünel açıldıktan sonraki 40 günde geçiş yapan araç sayısı 1 milyon civarında. Aylık olarak hesaplandığında ise 30 günde geçen araç sayısı 780 bin. Yani ortalama olarak bir günde 26 bin araç Avrasya Tüneli’ni kullanıyor. Günlük araç geçişi, garanti edilen sayının yarısına bile ulaşamazken, bir aylık fark şöyle hesaplanabilir:

Bir ayda 2 milyon 40 bin araç geçişi beklenirken, 780 bin araç geçti. 1 milyon 260 bin araç için devletin kasasından, projeyi yürüten şirketlere milyonlarca lira para aktarıldı.

Halkın vergisi şirket kasasına akacak

Osmangazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Avrasya Tüneli projelerinde verilen geçiş garantisinin devlet kasasına getirdiği yük baz alındığında, Çanakkale’ye yapılacak köprünün yalnızca ekonomik boyutuna bakıldığında, yine halkın vergilerinin Yap İşlet Devret modeliyle yüklenici firmaların kasasına akacağını gösteriyor.

Çanakkale Boğazı üzerine yapılacak olan köprünün çevre üzerinde yaratacağı tahribat ise ayrı bir sorun. Çanakkale geçişi nedeniyle bölgede, özellikle de bağlantı yollarının geçtiği yerlerde trafik yoğunluğunun artması, daha fazla ağır taşıt trafiği ve buna bağlı hava kirliliği ve gürültü meydana gelmesi bekleniyor. Ayrıca bağlantı yolları nedeniyle çok sayıda ağaç da kesilecek.

(Can Bursalı – Yeşil Gazete)

[Dünyadan Kent Bahçeleri] Yeşil Gerillaların küllerinden varettiği şehir: New York

[Dünyadan Kent Bahçeleri] yazı dizisindeki tüm yazıları buradan okuyabilirsiniz

Bir kişinin ortaya attığı fikrin dayanışmayla nasıl çoğalarak dünyayı daha güzel bir yer haline getirebileceğinin bir örneği daha: New York’ta kent bahçelerinin hikayesi

New York şehrinde, 1970’lerde yaşanan ekonomik krizle birlikte başta emlak zenginleri olmak üzere insanlar şehri terketmeye başladı. Vergi oranının düşmesiyle devlet kurumları hizmet vermemeye başladı. Polis ve itfaiye binaları dahil pek çok bina boşaldı, suç oranı arttı. Ev sahipleri evlerinin bakımını yapmayı bıraktı. Şehir çöküşe geçti. Ancak, 1973 baharında, Liz Christy adlı birinin küçük bir hareketiyle tüm bunlar dönüşmeye başladı. Liz, yeni taşındığı mahallede umut gören bir sanatçıydı.

Liz Christy

Bir gün, Manhattan’da, Bowary caddesinde boş binanın önünde bir buz dolabıyla oynayan bir çocuk gören Liz, çocuğun annesine bunun hiç de güvenli olmadığını söylediğinde, “O kadar önemsiyorsan bu konuda bir şeyler yap” cevabını aldı. Bu cevabın üstüne, birkaç hafta içinde, çoğu üniversite öğrencisi olan arkadaşlarını toplayarak alanı temizlemeye başladı. Cornell Universitesi, teknik destek verdi. Gönüllüler 3 ay boyunca çöp toplayarak, hafriyat kaldırarak ve toprak seviyesini yükselterek çalıştı. Çoğunluğu Hispanik ve Afrikan-Amerikalı olan komşular, bir avuç hippi görünümlü beyaz gencin yaptıklarına önce şüpheyle yaklaşırken, ortaya çıkan bahçeyi gördüklerinde harekete dahil olmadan edemediler. Tüm mahalle el ele verdi ve çalışmaya başladı. Birkaç ay içinde, bostancılar kendi yetiştirdikleri domates ve salatalıkları yemeye başladılar.

Devlet yetkilileri durumdan rahatsız oldularsa da, halk kendini “yeşil gerillalar” (Green Guerillas) olarak tanımlayan grubu o kadar sevmiş ve benimsemişti ki, boş alanları yılda 1$’a kiralamak üzerine anlaştılar. Liz Christy, tüm şehri kapsayan Yeşil Parmak (Green Thumb) organizasyonuna danışmanlık yaparak şehirde diğer bahçelerin yaratılmasına destek vermeye devam etti.

Yeşil Parmak (Green Thumb)

Bioçeşitliliğin bir ekosistemi güçlü kılması gibi; bostancıların yaş, deneyim, kültür, beceri ve fikirlerinin farklılığı bahçeleri daha güçlü ve zengin yapıyordu. Yeşil Parmak (Green Thumb) tarafından 1978’de yapılan bir araştırma, toplam 80 hektar alanda bir yılda 1 milyon dolar değerinde ürün yetiştirildiğini ortaya koydu. Bahçelerde çalışanların %75’i ürettiklerinin bir kısmını gıda bankaları ve aç komşularına verebiliyordu. Ancak bahçeler gıdadan fazlasını sunuyordu: kavurucu Manhattan yazlarında kaçmak için artık serin ağaç gölgeleri vardı. 8 hektarlık alan, ortalama 2 ton sülfür diyoksiti çevreden uzaklaştırabiliyordu. Biyoçeşitlilikle farklı kuş, böcek ve diğer canlıların yaşaması ve çoğalması için bir ortam oluştu. En önemlisi, terkedilmiş çöplük alanlar, insanların toplanabileceği şahane alanlar haline gelmişti. Yeşil alanlar ile insanların stresi azaldı, mental ve fiziksel sağlığı iyileşti. Bahçelerde düğünler, doğumgünü kutlamaları, konserler, politik toplantılar olağan buluşmalar haline geldi. Mahalleler birlik ve beraberlik ruhunu benimsedi.

Kentin çöküşü yavaşladı ve tersine döndü ve böylece şehri terkedenler geri gelmeye, ev sahipleri binaları onarmaya başladı. Şehir tekrar vergi toplamaya başlayınca devlet kurumları tekrar çalışmaya başladı. 1980’lerin sonunda, şehirde 800’den fazla bahçe vardı. Tarım Bakanlığı, bunun ne kadar inovatif bir fikir olduğunu kabul etti ve destek vermeye başladı, böylece ülkenin diğer şehirlerine bu hareketin yayılması sağlandı. Farklı ülkelerden insanlar bu komün bahçeleri görüp ülkelerine bilgi ve ilhamla döndüler.

Derken, bahçelerin kendi varlıklarını tehdit ettiği bir dönem geldi: Yetkililer bahçesi olan semtlerin değerinin arttığını farketti. Bu da yeni binalar yapmak için güzel bir fırsattı. 1994’te, dönemin belediye başkanı Rudolph Giuliani’nin emriyle, buldozerler devreye girdi. Ancak başkan bir şeyi hesaba katmamıştı: tüm bostanları tehdit ederek, birbirlerini tanımasalar dahi aynı gaye ile hareket etmiş, topraktan aynı şifayı görmüş, birbirine kalpten bağlı tüm bahçecileri bir araya getiriyordu. Bir kısmı sokaklarda direnirken, bir kısmı çevreci savcı Eliot Spitzer’ın çabaları ile direnişi mahkeme salonlarına taşıdı. Yaklaşık 600 bahçe kurtarıldı.

Eliot Spitzer

Belediyeden bir şeyler yapmasını beklemekten bunalan ve dizginleri eline alan halk, devletten bağımsız, sokaktan başlayan bir hareketle mahallelerini, New York şehrini değersiz bir beton çöplüğü olmaktan kurtararak dayanışma ve üretkenlikle kendi gıdasını yetiştirdi, evsizlere besin sağladı, pek çok farklı canlıya yuva kazandırdı ve şehre cazibesini geri kazandırdı.

 

Yeşil Gerillalar hala Manhattan’da bahçecilik yapıyor. Bu 45 yıllık macera, insanların hayatını birbirine bağlayan pozitif hareketlerin iyiye doğru değişimi başlatabileceğinin güzel bir örneği.

Kaynaklar:

The Community Gardening Movement in New York City: The First Decade” , Amanda Suutari.

Community Gardens Revitalize Neighborhoods in New York City” , Steve Brooks.

http://www.greenguerillas.org/

 

Rana Söylemez

Hep 19 yaşında: Ali İsmail Korkmaz’ın annesinden doğum günü mesajı

Bugün, Eskişehir’de, Gezi Direnişi’ne destek eylemleri sırasında, 19 yaşındayken polis tarafından dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın doğum günü. Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz, katledilen oğlunun doğum gününü kutlamak için Twitter hesabından mesaj yayınladı.

Emel Korkmaz, Twitter hesabından paylaştığı videoda, “Oğlum iyi ki doğdun. İyi ki seni doğurmuşum. İyi ki benim evladımsın. Seni çok özledim. Doğum günün kutlu olsun.” dedi.

28 Kasım 2015’te faili meçhul cinayete kurban giden Diyarbakır Barosu Başkanı avukat Tahir Elçi de, katillerin yargılanması sürecinde Ali İsmail Korkmaz’ın ailesine destek olmuştu (Soldan ikinci)

Ali İsmail Korkmaz, katledilmeseydi 23 yaşına girecekti…

Emel Korkmaz’ın paylaştığı video şöyle:

 

 

(Yeşil Gazete)

Bisiklet dünyasının erkek fotoğrafını bisikletli kadın toplulukları değiştiriyor – Gizem Kendik

Türkiye’nin son 10 yılda şekillenen bisiklet dünyasının bir fotoğrafını çeksek bu fotoğraf muhtemelen likralı spor kıyafetleri içerisinde performans bisikleti kullanan bir erkek olur. Şimdiyse bu fotoğrafı değiştirmek için kadınlar bir araya geliyor, oluşturdukları bisiklet topluluklarıyla bisiklet dünyasının erkek halini değiştiriyor.

Alışverişe, işe, okula bisikletle giden kadınların oranı binde 6

İstanbul’da bisikletli kadın sayısının erkeklerden çok daha az olduğu bir sır değil. Toplumun sadece %17’si bisiklete biniyor. Bisiklet kullanan kadın oranı ise %5. Alışverişe, işe, okula gitmek için bisikleti kullanan kadınların oranıysa çok daha az, binde 6. Halbuki dünyanın her yerinde bisiklet fotoğrafının böyle olmadığını biliyoruz. Danimarka, Almanya ve Hollanda’da kadın-erkek bisikletli oranı %50 civarında. Demek ki daha yapılacak çok şey var. Bisiklet yolları, bisiklet paylaşım sistemleri gibi altyapı olanaklarının yanında bisikleti hayatımızın bir parçası haline getirmeyi kolaylaştıracak sosyal programlara ve destek topluluklarına da ihtiyaç var!

Bisikletli kadın grupları, kendilerini likralı kıyafetler ve 60 km’lik tur dünyasına ait hissedemeyen kadınlara yer açıyor

Türkiye’de bisiklet dünyası, bisikletin popülerleşmeye başladığı zamanlardan beri erkekler tarafından domine ediliyor. Bisiklet grupları, bisiklet yarışları, bisiklet dükkanları, hepsi erkeklere hitap ediyor. Birçok kadın kendini likralı spor kıyafetleri, yarış kaskları ve uzun turlar içerisinde hayal edemiyor. Böyle olunca bisiklet dünyasından uzaklaşıyor. Bisiklet dünyasının bu erkek fotoğrafının değişmesi için kadınların daha rahat giriş yapabileceği, daha kapsayıcı ortamlara ihtiyaç var. İşte bisikletli kadın toplulukları bu ihtiyaca karşılık vermek, bisiklet dünyasına çeşitlilik getirmek için devreye giriyor.

İstanbul’daki bisikletli kadınlar Bisikletli Kadın İnisiyatifi’nde buluşuyor

Bugün, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de kadınların bir araya gelerek oluşturdukları bisiklet topluluklarının sayısı artıyor. Kadınlar birbirlerine cesaret veriyor, oluşturdukları dayanışma ortamıyla kadınlar arasında bisiklet kullanımını yaygınlaştırıyor. Aslında bisikletli kadın toplulukları bisiklet dünyasının dezavantajlı konuma getirdiği tüm gruplar için yeni bir alan açıyor.

Bisikletli Kadın İnisiyatifi ise daha çok kadını sokakta bisiklet sürerken görmek için bir araya gelen kadınların oluşturduğu topluluklardan bir tanesi. Peki bisikletli kadınlar neler yapıyor?

Bisiklet sürmeyi bilmeyen, yıllarca sen yapamazsın diyenlere inat birbirlerine bisiklet öğretiyor.

Yolda başıma bir şey gelirse diye kendini güvende hissetmeyen bu yüzden yola çıkmaya cesaret edemeyen kadınlara bisiklet tamir atölyeleri düzenliyor.

İşine, okuluna bisikletle gitmek isteyen ama yol arkadaşı bulamayan, trafiğe çıkmaya çekinen kadınlar için iş çıkışı trafikte sürüş eğitimleri düzenliyor.

Birbirlerine bol bol destek mesajları, fotoğrafları ve kalpler gönderiyor.

Belki dünyayı bisiklet kurtarmayacak. Ama biliyoruz ki İstanbul’da günlük hayatında bisiklet kullanmak isteyen çok kadın var ve biz onlara ulaşıp, bu isteklerini hayata geçirmeleri için destek olacağız.

 

Gizem Kendik

Paris’te art arda saldırılar!

Paris’te Orly Havalimanı’nda silah sesleri duyuldu. Bir askerin silahını alarak kaçmaya çalışan şüpheli vuruldu. Havalimanı tahliye edildi. Öte yandan Paris’te sabah saatlerinde yol kontrolü sırasında polise ateş açıldığı bildirildi. Güvenlik birimleri iki saldırı arasında bağlantı olduğunu tahmin ediyor.

Saldırgan Sentinelle isimli güvenlik operasyonları sırasında görevli olan askeri devriyenin silahını almaya çalıştı.

AFP’nin haberine göre havalimanında bulunan yolcular tahliye edildi.

Etkisiz hale getirildi

Saldırgan diğer güvenlik güçlerinin ateş etmesi sonucu etkisiz hale getirildi. Olay sırasında havalimanı tahliye edilirken, havalimanına özel güvenlik birimleri sevk edildi.

Fransa İçişleri Bakanlığı askerin silahını almaya çalışan şüphelinin öldürüldüğünü doğruladı. Şüphelinin vurulmadan önce havalimanındaki bir dükkana kaçtığı bildirildi. Olayda yaralanan olmadığı belirtildi.

Polise silahlı saldırı

Başkent Paris’te, sabah 7 sularında, şehrin kuzeydoğu bölgesinde yol kontrolü yapan polise ateş açıldığı açıklandı. Polis memurunun yaralı olduğu bildirildi. Polise saldırı yapıldığı yerin Orly Havalimanı’na uzak bir noktada olduğu belirtildi. İki olay arasında bir bağlantı olduğu tahmin ediliyor.

(Ajanslar)