Ana Sayfa Blog Sayfa 3226

Bir mutlu haber de Hindistan’dan: Ganj ve Yamuna nehirleri de canlı varlık statüsü kazandı

Yeni Zelanda’da Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri‘ne hukuki statü verilmesinin ardından benzer bir karar da Hindistan Yargısı’ndan geldi. Hindistan’ın Büyük Ganj ve Yamuna nehirleri de mahkeme kararı ile canlı varlık olarak kabul edilip hukuki statü kazandı.

Democracy Now’ın Yamuna Networks’ten alıntılayarak verdiği habere göre Büyük Ganj ve Yamuna nehirleri de insana atfedilen her hukuki hakka sahip olacak ve mahkemelerce aynı statüde değerlendirilecek.

Ganj Nehri, Hindistan’da yaşayan 1 milyarı aşkın insan tarafından kutsal kabul ediliyor. Karar, Kuzey Hindistan’ın  Uttarakhand eyaleti mahkemesi tarafından verildi.

Mahkeme kararını veren hakimler Rajeev Sharma ve Alok Singh Ganj ve Yamuna’nın kutsal sayıldıklarının altını çizerken, nehirlerin de insanlar gibi yasal ve yaşayan varlıklar olduğuınu, aynı insanların olduğu gibi onların da benzer haklara sahip olduklarını belirttiler.

Ekolojistler Yeni Zelanda’nın Whanganui Nehri’nden sonra Ganj ve Yamuna nehirlerinin de hukuki statüye kavuşmasından oldukça mutlu. Bu kararın ardından nehirlerdeki kirliliğin artmasının ve insan kaynaklı zararların önüne geçilebileceği düşünülüyor.

 

(Yeşil Gazete, Democracy Now, Yamuna Networks, The Guardian)

“Video tutarsa tutuklanırım” dedi, Erdoğan şikâyetçi oldu, tutuklandı!

Sosyal medyada tıklanma rekorları kıran “Hayır Nedir?” videosunun ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatlarının suç duyurusunda bulunduğu Ali Gül, tutuklanma talebiyle hakimliğe sevk edildi. Hakimlik, Gül’ün tutuklanmasına karar verdi. Gül, sosyal medyada yoğun beğeni alan “Hayır” videosunun sonunda “Video tutarsa tutuklanırız” ifadelerini kullanmıştı.

Ali Gülan

Sosyal medyada tıklanma rekorları kıran “Hayır Nedir?” videosunun ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatlarının suç duyurusunda bulunduğu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi Ali Gül, sahte isimle açılmış bir Twitter hesabından yapılan paylaşımlar gerekçe gösterilerek tutuklandı.

Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş’ın haberine göre, Gül, Cumhurbaşkanı’nın avukatının suç duyurusunda bulunmasına neden olan Twitter hesabını kendisinin kullanmadığını belirterek “Hayır” videosu nedeniyle hedef haline getirildiğini söyledi ancak hakim “siber suçlar araştırma raporuna” göre söz konusu hesabın Gül’e ait olduğu gerekçesiyle tutuklama kararı verdi.

“Mustafa Kemal’e borcumuz var, o borcu ödemeye gidiyorum”

Gül, adliyeye gelirken çektiği videoda da tutuklanacağını bildiğini ifade ederek “Mustafa Kemal’e borcumuz var, ben o borcu ödemeye gidiyorum. Bu milletin çocukları, bu milletin gençleri korkuyu, tutsaklığı ölümü değil, özgürlüğü ve mutluluğu hak ediyor. O günler de gelecek” dedi. Gül, sosyal medyada yoğun beğeni alan “Hayır” videosunun sonunda da “Video tutarsa tutuklanırız” demişti.

“Hayır Nedir?” videosu

Güçlü Meclis Platformu geçtiğimiz haftalarda @guclumeclisp rumuzlu Twitter hesabından referandumla ilgili olarak “Hayır Nedir?” videosu yayımladı. Videoda 22 yaşındaki öğrenci Ali Gül, “neden hayır denilmesi gerektiği”ni anlattı. Hızla yayılarak milyonlarca kişiye ulaşan bu videonun ardından Gül, hedef haline getirildi. Bazı sosyal medya hesapları, @DjerzinskiFelix rumuzlu Twitter hesabının da Gül’e ait olduğunu ve bu hesaptan suç oluşturan paylaşımlar yapıldığını ileri sürdü. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı Ahmet Özay da @DjerzinskiFelix hesabından yapılan paylaşımların Gül’e ait olduğunu iddia ederek “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama, suçu ve suçluyu övme, Cumhurbaşkanına hakaret” suçlarından 1.5 yıldan 8 yıla kadar hapis cezası istemiyle suç duyurusunda bulundu.

“Bu hesap benim değil” dedi ama…

İstanbul Basın Savcılığı’nın daveti üzerine Pazartesi sabah Adliye’ye gelen Gül gözaltına alındı. Gül’ün gözaltına alındığı gün bir gazetede Cumhurbaşkanı’nın avukatının iddiası doğrultusunda haber çıktı. Adliyeye getirilen Gül, Basın Savcısı Utku Tepe tarafından sorgulandı. Twitter’daki tek hesabının @avaligul hesabı olduğunu belirten Gül, iddiaları redderek “Ben ve ailem muhafazakar bir yapıya sahibiz. Devletimizi, polisimizi severiz. @DjerzinskiFelix rumuzlu hesaptan yapılan paylaşımları kesinlikle ben yapmadım” dedi.

Gül’ün avukatı Yiğit Acar da Gül’ün çektiği “Hayır” videosundan rahatsız olanların, @DjerzinskiFelix hesabının ona ait olduğu yönünde karalama kampanyası yürüttüklerini söyledi. “Adeta bir elbise dikilmiş ve müvekkile giydirilmiştir. Müvekkil hedef haline getirilmiştir” diyen Acar, bu iftira nedeniyle suç duyurusunda bulunacaklarını da ekledi.

Savcı Tepe, Gül’ü “Cumhurbaşkanı’na hakaret suçundan” tutuklanması talebiyle Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk etti. Dosyada @DjerzinskiFelix isimli hesaba ilişkin görüntülerin yanı sıra “Hayır” videosunun yayınlandığı @guclumeclisp hesabının ekran görüntülerinin yer alması da dikkat çekti.

Tutuklandı

Gül’ü sorgulayan istanbul 5. Sulh Ceza Hakimi Cevdet Özcan, Gül’ün “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçundan tutuklanmasına karar verdi. Kararda, 15 Temmuz 2016 gecesi darbe yanlısı paylaşımlar yapılan ve Cumhurbaşkanı’na hakaret edilen @DjerzinskiFelix hesabının Gül’e ait olduğunun dosyadaki Siber Suçlar Araştırma raporu ile sabit olduğu savunuldu.

“Tutuklanabileceğimizi biliyorduk”

Ali Gül, Adliye’ye gelirken çekerek yayınladığı yeni bir videoda da “Hayır videosu çektik, bu videoyu çekerken de tutuklanabileceğimizi biliyorduk. Şimdi savcıya ifade vermeye gidiyorum, sonrasında muhtemelen tutuklanacağım. Ama önemli değil, ben korkmuyorum. Bizim ‘bütün ümidim gençliktedir’ diyen Mustafa Kemal’e borcumuz var, ben o borcu ödemeye gidiyorum. Bu milletin çocukları, bu milletin gençleri korkuyu, tutsaklığı ölümü değil, özgürlüğü ve mutluluğu hak ediyor. O günler de gelecek” dedi.

Ali Gül’ün savcılığa ifade vermeye giderken çekilen video şöyle:

Ali Gül’tutuklanmasına neden olan video ise şöyle:

https://www.youtube.com/watch?v=95_Czi96tuQ#action=share

(Cumhuriyet)

Ankara Büyükşehir Belediyesi asbesti bakanlıktan gizlemiş!

Ankara’daki havagazı fabrikasının asbest söküm işini alan Rahmi Baysal, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yıkımla ilgili Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na iş bildiriminde bulunmadığını iddia etti.

Ankara Büyükşehir Belediyesinin asbest bulunan hava gazı fabrikasının yıkıma başladığı sırada asbestli yıkımla ilgili Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına iş bildiriminde bulunmadığı iddia edildi. İddianın sahibi ise fabrikanın asbest söküm işini alan Rahmi Baysal.

Baysal, yıkımına başlandığı 25 Şubat 2017 tarihinde öğrenilen hava gazı fabrikasındaki asbest söküm işinin kendisine 27 Şubat tarihinde verildiğini anlattı.

“Asbestle Çalışmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmelik” gereği belediye yıkım çalışmalarına başlamadan önce çalışanların sağlık ve güvenliğini korumak için işyerinde alınacak önlemleri içeren iş planlarını Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğüne vermekle yükümlü. Baysal ise, risk planlarını 28 Şubat tarihinde belediyeye sunduklarını, belediyenin kaşeledikten sonra Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğüne bildirdiğini söyledi.

“Asbest olduğu ortaya çıktıktan sonra işi aldık”

Evrensel’in haberine göre, daha önce yıkım yapılan yerde asbest olmadığını iddia eden Baysal, yeni açıklamasında fabrika binasında asbest olduğu ortaya çıktıktan sonra işin 27 Şubat 2017 tarihinde kendisine teslim edildiğini söyledi. Baysal, bu tarihten önce yapılan yıkımların kendisini bağlamadığını söyleyerek, “Belediye yıkıma izin vermişse o muhatabıdır. Bizim işimiz asbest sökümüdür. Temizlik yapılmadan yıkım olmaması gerekir” dedi.

Öte yandan asbest söküm işini alan Baysal’ın, yıkımı yapılan binada asbest olmadığının kendisine söylendiğini iddia etmesi dikkat çekerken, şöyle dedi:

“Yıkımın olduğu bina Enerjisa’nın 2 yıl önce yapılan binasıymış. Binada asbest olmadığını bana resimlerle gösterdiler. 2 yıllık binalarda asbest olmaz. 2010’dan sonra binalarında asbestin kullanımı yasaklandı.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi ise söz konusu yıkılan binayla ilgili tespit davası açarak, yıkılan binayla ilgili bilirkişi raporu istedi.

“Öncesi beni ilgilendirmez”

Asbestle Çalışmalarda Sağlık Ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmeliğin 9. maddesinde “Yönetmelik kapsamına giren çalışmalara başlamadan önce iş planı hazırlamak ve işyerinin bağlı bulunduğu Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğüne iş planı ile birlikte bildirimde bulunmakla yükümlüdür. İş planında, çalışanların sağlık ve güvenliğini korumak için yapılan risk değerlendirmesi çerçevesinde işyerinde alınacak önlemler belirtilir” deniyor.

27 Şubat’ta söküm işini aldıktan sonra bu bildirimin yapıldığını açıklayan Baysal, şunları söyledi:

“Bu bildirimi işveren yapar ve burada işveren belediye. İş planı ve risk bildirimini ben 28 Şubat’ta verdim. Belediyeye gittim, iş bildirimi yazısını yazdırdım, onlar kaşeledi, imzaladı. Ondan sonra il müdürlüğüne verdiler”

Binada asbest olduğunun öğrenilmesi üzerine 24 Aralık tarihinde asbestli yıkım için 2. bir ihalenin açıldığını hatırlattığımız Baysal, “İhalenin 24 Aralık’ta yapılmış olması, ihaleden sonra iş bildirimi yapılmış yapılmamış beni ilgilendirmez. Benim yükümlüğüm 27 Şubat’ta başlar. Burada yapılması gereken yıkım işinden önce asbest sökümlerinin yapılması. Bununla ilgili görevi de ben 27 Şubat’ta devir aldım. Ondan öncesi beni ilgilendirmez, açıkçası çok da ilgimi çekmiyor” diye konuştu.

“Ankaralılar 29 yıldır asbest soluyor”

Mimarlar Odası Ankara Şubesinin açtığı dava sonucu mahkemenin verdiği yürütmeyi durdurma kararından sonra işin durdurulduğunu belirten Baysal, “Binada henüz asbest temizliği yapılmadı. Binanın etrafını karantina altına aldık. Mahkemenin kararı bence yanlış. Çünkü şiddetli bir rüzgar halinde çevreye asbest yayılabilir. Ben yetkililere de söyledim eğer böyle Bir şey olursa bunun sorumluluğunu ben almam. Bir an önce o binanın asbestten temizlenmesi lazım” dedi. Binanın 29 yıldır atıl vaziyette olduğuna dikkat çeken Baysal, yetkilileri eleştirerek, “Binanın her tarafı delik deşik haldeydi. Elektrik panolarının içerisindeki bakırları bile çalışmışlar, panolar işçi elbise dolabına dönmüştü. Yani 29 yıldır Ankaralılar asbest soluyor” dedi. İhaleyi alan firmanın binadan çıkan demirleri de aldığı ve bu demirlerde asbest bulunduğu iddialarını sorduğumuz Baysal, demirlerin asbestten nasıl temizlenmesi gerektiğini anlatmakla yetindi. Baysal, hava gazı fabrikasının hafriyatı ve demirleri ile ilgili ise yıkım durduğu için kesin bir şey açıklamadı.

Hava gazı fabrikasında ihale oyunu

Havagazı fabrikasıyla ilgili süreç 5 Ağustos 2016 tarihinde Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından Hurda Karşılığı Yıkım İşi ihalesine çıkılmasıyla başladı. 1400 ton tesisin kesilerek sökümünün yapılması, 2 bin 800 metreküp demirli ve demirsiz betonun inşaatının yıkılmasını içeren ihalede açıklanan bedel 380 bin lira olarak belirlenmişti. Ancak 5- 6 Ekim 2016 tarihinde Başkent Doğalgaz tarafından yapılan inceleme sonucunda binada asbest bulununca 24 Kasım 2016 tarihinde 2. kez Hurda Karşılığı Yıkım İşi ihalesine çıkıldı. İhalede bu kez 1300 ton tesisin kesilerek sökümünün yapılması, 2 bin 800 metreküp demirli ve demirsiz betonun inşaatının yıkılması ve 350 ton asbestli malzemenin sökülmesi, nakliyesi ve bertaraf edilmesinin bedeli 16 bin lira olarak belirlendi. Asbestli binaların yıkımı pahalı olmasına rağmen ihaleyi alan firmanın neden bu kadar düşük bedelle ihaleyi aldığı sorusu akıllardaydı. İddiaya göre belediye ihaleyi alan firmaya fabrikadaki 3 bin ton hurda pudrel demiri de verdi. Hurda demir fiyatı ihale tarihinde 80 liraydı, şimdi ise 95 lira. Yani firma, 2. ihaleyi 60 bin lira değil toplam 2 milyon 340 bin liralık bedelle aldı.

Aralık 2016’da hava gazı yerleşkesinde bulunan elektrik santralinin ek binası yıkılmıştı.

(Evrensel)

Darısı Türkiye’nin başına: Kenya’da plastik poşet kullanımı ve üretimi yasaklandı

Birleşmiş Milletler Çevre Programı‘nın 15 Mart 2017 tarihli basın bildirisine göre, Kenya’da plastik poşet üretimi, kullanımı ve ithalatı yasağı 6 ay sonra uygulamaya koyulacak.

Her ay kullanılan 24 milyon plastik poşet, çevreye verilen zararların ve sağlık problemlerinin en büyük nedeni. Ayrıca plastik poşetler, her yıl denize dökülen 8 milyon ton plastiğin büyük bölümünü oluşturuyor.

6 ay sonra yürürlüğe girecek

Kenya hükümeti, 6 ay sonra yürürlüğe girecek tüm plastik poşetlerin kullanımı, üretimi ve ithalatı yasağını duyurdu. Kenya’dan gelen bu karar, Birleşmiş Milletler Örgütü yeni inisiyatifi sayesinde “plastiğe karşı savaş”ilan ettikten üç hafta sonra geldi. Temiz Okyanuslar, 10 hükümet ile plastik kirliliğine karşı mücadele etmek üzere anlaşan yeni bir BM inisiyatifi.

Kenya’da her yıl 100 milyon poşet dağıtılıyor

Her yıl 100 milyon plastik poşet Kenya’ya süpermarketler aracılığıyla dağıtılıyor. Uzun zaman önce çevresel zararların ve sağlık sorunlarının en büyük nedeni olarak tespit edilen plastik poşetler, onları yiyecek zanneden kuşların, balıkların ve diğer hayvanların ölmesine neden oluyor, tarım topraklarına zarar veriyor, turistik alanları kirletiyor, sıtma ve dang humması gibi hastalıklar taşıyan sineklere üreyecekleri ortamlar sağlıyor.

(Gaiadergi)

Tacizcinin dilini koparan kadın: Bundan sonra tanımadığı hiçbir kızı öpmeye kalkmaz

İstanbul Esenyurt’ta 14 Mart 2016 günü evine gitmek için Cumhuriyet Meydanı’ndaki geçidi kullanan Ebru O. (28), merdivenden çıktığı sırada arkadan gelen Mert O. (19) isimli genç tarafından yüzü kapatılarak taciz edildi. Ebru E. kendisini zorla öpmeye kalkan gencin dilini ısırarak kopardı.

Olaydan sonra gittiği hastanede yakalanan Akşam Lisesi öğrencisi Mert O, savcıya verdiği ifadede Ebru O.’yu kız arkadaşı zannederek sürpriz yapmak istediğini ve arkasından yaklaşıp elleriyle gözlerini kapattığını sonra da sevgilisi zannettiği kişiyi öptüğünü, dilini ağzına soktuğunda ise karşısındaki kişi tarafından dilinin ısırılarak koparıldığını söyledi. Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı hazırladığı iddianamede Mert O.’nun cinsel davranışlarla Ebru O.’nun vücut dokunulmazlığını ihlal ettiğini belirterek ‘cinsel saldırı’ suçundan 5 yıldan 10 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmasını talep etti.

“Kendimi koruma içgüdüsüyle yaptım”

Peyzaj teknikeri Ebru O. yaşadıklarını Hürriyet’ten Burcu Kurtul’a şöyle anlattı:

“Bir yıl önce diş doktorundan eve dönüyordum. Esenyurt’ta Cumhuriyet Meydanı’ndaki durakta indim. Saat 22.15’ti, ortalıkta kimse yoktu. Tam merdivenlere yöneldim, arkamdan biri gözlerimi kapattı. Öpmeye çalıştı. Çenem uyuşuk olduğu için nasıl ısırdığımı bilmiyorum. Refleksti sanırım. Kendimi koruma içgüdüsüyle yapılmış bir hareketti. Dili ağzımda kaldı tükürdüm. Galiba dilinin koptuğunu o an fark etmedi, çünkü tacize devam etti. Üstüm başım kan içinde kalmıştı. Ben yere çömeldim. Sonra acısını fark etti herhalde, birkaç saniye öylece durduktan sonra kaçıp gitti.”

“Aylarca yemek yiyemedim”

“Aylarca yemek yiyemedim. Sürekli midem bulandı. Hep o an aklıma geliyordu. Ne kadar kuvvetli ısırdığımı bilemem. Zaten ağzımın içi hissizdi o an. Olaydan sonra biber gazıyla gezmeye başladım. Otobüsteyken çantamda, inince elimde duruyor. Onun için belki çok basit bir şeydi ama benim psikolojim darmadağın oldu. Geceleri uyuyamadım. Korkarak gidiyordum eve. Bana bunu yaşatmaya hakkı yoktu. Daha yeni yeni kendime gelebildim. Eminim bundan sonra artık tanımadığı hiçbir kızı öpmeye kalkmaz.”

(Hürriyet)

Dünya Su Günü

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, 1992 yılında Rio de Janerio’’da düzenlenen BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda dünyada suyun giderek artan önemine dikkat çekilmesinden sonra; her yıl 22 Mart gününün ‘Dünya Su Günü’ olarak belirlendi. Amaç dünya üzerinde günden güne artan tatlı su krizine dikkat çekmek; kıt su kaynaklarını artan talebi de göz önünde bulundurarak koruyabilmek ve tatlı su kaynaklarının dünya üzerinde eşitsiz dağılımını karşın;  özellikle sahra altı Afrika ülkelerinde her gün daha da ağırlaşan su krizini önleyebilmekti…  22 Mart 1993’den bu yana her yıl değişik temalarla kutlanan Dünya Su Günün bu yıl ‘atık su’ teması ile tekrar gündemimizde.

Edirne; tarihi Uzunköprü’nün altıdan Ergene sanayiden kaynaklı su kirliliği nedeni ile simsiyah akıyor

Bu yılın teması neden ‘atık su’ olarak belirlendi? 2030’u hedefleyen sürdürülebilir gelişme hedeflerinin (SDG) içinde ‘su kalitesini geliştirebilmek için evsel, sanayi ve tarımsal atık suların arıtılarak doğaya geri verilmesi, geri dönüşümlü su kullanımını artırması; biyolojik, kimyasal ve fiziksel açıdan kirli suyun yer altı ve yer üstü su kaynakları başta olmak üzere çevre kirliliği yapmasına engel olunması’ da var. Bu nedenle atık suların arıtılma ve geri kazanılma konusuna dikkat çekilerek bu oranını artırılması için bu yılın ana konusu olarak ‘atık sular’ belirlendi… Peki, dünyada ki durum ne?

  • Dünya üzerinde atık suların yaklaşık %80’ni hiçbir arıtmaya tabii tutulmadan doğaya geri veriliyor.
  • 8 milyar insan kirletilmiş su kullanıyor ve bu nedenle başta kolera, dizanteri, tifo ve çocuk felci riski ile yüz yüze…
  • DSÖ’ne göre yılda yaklaşık 843.000 kişi güvenli olmayan su kullanımından dolayı yaşamını yitiriyor…
  • Yine DSÖ’ye göre halen 663 milyon insan güvenli suya ulaşamıyor…
  • Günümüzde tüm dünyada %50 olan kentlerde yaşama oranının 2050’ye kadar %70’lere tırmanacağı hesaplanıyor. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki birçok büyük kentte su sıkıntısı yaşanıyor; bu durum çözüm için atık suların arıtılarak tekrar kullanımını gerektiriyor.
  • Bu arada hemen belirtelim; atık suları arıtarak tekrar kullanıma hazır güvenli su haline getirmenin maliyetinin güvenli olmayan su kullanımının yarattığı sağlık sorunlarının maliyetinden daha ucuz olduğu hesaplanmış…

Ülkemizdeki duruma baktığımız zaman; dünyadaki; özellikle de gelişmekte olan ülkelerdeki durumdan pek farklı olmadığını görüyoruz.  TUİK’in rakamlarına göre 2014 yılında toplam nüfusumuzun %64’nün çıkardığı atık suyu arıtabilmişiz; üstelik atık su arıtma tesislerimizin önemli bir bölümü artık arıtma tesisi olarak sayılmayan basit fiziksel arıtma tesisleri; ileri biyolojik arıtma ve gelişmiş atık su arıtma tesislerimizin sayısı oldukça az… Bu veri bile ne durumda olduğumuzu özetliyor… Ayrıca sanayi kuruluşlarımız aymazca kimyasal arıtma yapmaları gereken sıvı atıklarını arıtmadan doğaya boşaltmakta ve başta ağır metaller olmak üzere kimyasal kirliliğe neden olmakta… Su Kirliliğini Önlenmesi Yönetmeliğine göre özellikle kimyasal arıtma tesisi kurması gereken sanayi tesisleri ya kurmuyor; ya da kursa bile çalıştırmıyor… TUİK’e göre imalat sanayinin arıtma tesisleri neredeyse %50 kapasitenin altında bir kapasite ile çalışıyor… Sanayi tesislerinin yarattığı kirliliğin en son örneği Ergene Havzasında yarattıkları kirlilik…

BM’in tüm dünyada su kaynaklarının korunması ve bilinçli kullanılması için 22 Martı ‘Dünya Su Günü’ olarak belirledi; 1993’den beri çeşitli organizasyon ve temalarla kutlanan bu günün o yıldan bu yana dünyada ve ülkemizde su kullanımı ile ilgili bilinçlenme başta olmak üzere amaçlanan yararı sağladığını söyleyebilmek oldukça güç. Ama yine de boyutları günden güne büyüyen su krizi karşısında bir şeyler yapmak gerek…

Umarım başta ülkemiz olmak üzere bu yıl ki temaya uygun olarak ister evsel; ister sanayiden kaynaklanmış olsun atık suların arıtılması ve tekrar kullanımı alanı ile ilgili ilerleme kaydedilir. Çünkü atık suları geri kazanamadığımız takdirde 2030’a kalmadan daha büyük bir ‘su’ krizinin içine gireceğimiz kesin…

 

 

Ahmet Soysal

GDO’lu ekmek sorununda Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na sorular – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Adana’da bir firma tarafından üretimi yapılan ‘ekmek katkı maddesi’nin GDO’lu soya içerdiği belirlendi. Hürriyet gazetesinden Burak Coşan’ın haberine göre GDO’lu soya ürünü kentteki fırınlarda ekmek yapımında kullanılıyor. Ülkemizde GDO’lu ürün yetiştirilmesi ve GDO’lu ürünlerin insan beslenmesinde kullanılması yasak. İthal edilen GDO’lu soya ve mısır gibi ürünler sadece yem endüstrisi tarafından kullanılabiliyor.

GDO Tarımı İşe Yaradı mı-Hangi Sorunlara Yol Açtı?

GDO tarımı ne açlığa bir çözüm getirebilir ve ne de verimlilikte bir artış sağlayabilir. Açlığın nedeni yetersiz üretim değil yoksulluk ve gıda üretimindeki adaletsizliktir.

GDO’lu tarımsal üretim günümüz tarımında şirket kontrolünün, endüstriyel tarım tekniklerinin ulaştığı en yıkıcı noktalardan biri. Yol açtığı kimyasal kirlenme çok ciddi boyutlarda. GDO’lu ürünler ot öldürücü olarak kullanılan ve toprak ve suda kalıcı kirlenmeye neden olan tarım zehirlerinin kullanımını azaltacağı iddiası ile piyasaya sokulmasına rağmen bu iddianın doğru olmadığı anlaşılmıştır.

GDO tarımı yapılan her ülkede toksik kimyasal madde kullanım miktarları artmış; örneğin Amerika’da GDO tarımı yapılan alanlarda Glifosat (ot öldürücü) kullanımı 2008-2013 yılları arasında %30 artış göstermiştir. Uruguay’da 2002-2008 yılları arasında GDO’lu soya tarımı yapılan alanlarda tarım zehri kullanımı 2.5 kat artış gösterdi.

GDO tarımı aile çiftçiliğini aşındırıyor. Çiftçiler çeşitli promosyonlarla, kampanyalarla, yasal mevzuat düzenlemeleriyle ve mikrokredilerle kimyasal kullanımının yoğun olduğu GDO’lu ürünlerin yetiştirilmesine yöneltiliyor. İyi kötü kendine yeten insanlar şirketlere, bankalara bağımlı kılınıyor. Örneğin, Hindistan’da yapılan GDO tarımı, tarımsal üretim deseninin bozulmasına ve açlık sorunu ile karşılaşan çiftçi sayısının daha çok artmasına yol açtı. GDO tarımı yapılan ülkelerde tarım kesiminde yoksulluk azalmıyor, bu konuda incelenecek örnek ülke ise Arjantin’dir; GDO tarımı nedeniyle çok zarar görmüş bir ülkedir.

Ama en önemlisi endüstriyel tarım teknikleri insanın doğa ile kurduğu ilişkiyi basitleştirir ve nihayetinde sürdürülemez kılar. GDO tarımının en olumsuz yanlarından biri tarım gibi biyolojik türler arasındaki ilişkileri iyi anlamaya dayalı bir faaliyeti bir özelliği kodlayan basit bir gen parçacığına kadar indirgemesi ve toksik kimyasallara bağımlı bir hale getirerek mahvetmesi.

Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) Nedir?

Bir canlı türüne karakteristik özelliklerini veren her şey o canlının genetik yapısında bulunur. Genetik yapılarına bir başka canlı türünden alınan yabancı genler eklenerek genetik yapıları değişikliğe uğratılmış organizmalara “genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)” denir. Yapılan işlem milyonlarca yıl boyunca korunmuş olan ve bir canlıya kendine özgü türsel özelliklerini veren genetik yapının bir başka canlıdan transfer edilen gen veya genlerle değiştirilmesi, bozulması işlemidir. Mısır, soya, kanola en çok tarımı yapılan GDO’lu ürünlerdir.

GDO Tarımı Ne Amaçla Yapılıyor?

GDO tarımının artan nüfusu beslemek, yiyeceklerin besin içeriklerini iyileştirmek, tarımda toksik kimyasal kullanımını azaltmak ve tarımsal tekniklerin modernizasyonu sayesinde yoksullukla mücadele etmek amacıyla başvurulması gereken bir teknolojik yenilik olduğu iddia ediliyor. Oysa aradan geçen zaman bu iddiaların doğru olmadığını gösterdi.

Ekmekte Çıkan GDO’lu Soya Başka Gıda Ürünlerinde de Kullanılabilir mi?

Soya endüstriyel olarak üretilen pek çok gıda maddesinin yapısında bulunur. İşlenmiş gıda ürünleri genellikle çeşitli besin öğelerinin belli bir reçeteye ya da formülasyona bağlı kalınarak bir araya getirilmesine dayanır; yani bir gıda maddesinin içine çeşitli unsurlar katılabilir. Soya da katılan şeylerden biridir.

Soya proteini esaslı et ürünleri, soya katkılı süt ve süt ürünleri, margarin, peynir, ekmek, çikolata ve gofretler, çeşitli soslar, sakızlar, bitkisel vitaminler, gıda takviyeleri gibi yüzlerce çeşit ürünün içinde soya vardır. Dolayısıyla bu gıda ürünleri içine katılan soyanın GDO’lu olması mümkündür.

Soya katkılı gıda ürünlerinin bolluğu ve GDO’lu ekmek skandalı akla bir dizi soruyu getiriyor.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na Sorular

1) Son beş yıl içinde ülkemize ithal edilen GDO’lu soya miktarı nedir?

2) Yem endüstrisi tarafından kullanılan GDO’lu soya miktarı nedir?

3) İthal edilen ve yem endüstrisi tarafından kullanılan GDO’lu soya miktarı arasındaki fark (böyle bir fark çıkarsa) nereden kaynaklanmaktadır?

4) Eğer bir fark çıkmıyorsa, yani ithal edilen soyanın tamamı yem endüstrisi tarafından kullanılmışsa gıda ürünlerinde GDO’lu soya çıkmış olması nasıl açıklanabilir?

5) Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada 2016 ve 2017 yıllarında yurtiçinde üretilen ürünlerde 660 Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) denetimi gerçekleştirildiğini ve 7 gıda ürününde GDO kaynaklı olumsuzluk tespit edildiğini belirtti. GDO denetimleri hangi yöntemlerle yapılmaktadır? Son beş yıl içinde il bazında yapılmış GDO denetimi sayısı ve bu denetimler sonucunda tespit edilen uygunsuz örnek sayısı kaçtır?

6) Son yıllarda yapılan çalışmalarda GDO’lu ürünlerin konvansiyonel ve ekolojik yöntemlerle üretilen ürünlere kıyasla bünyesinde çok daha fazla glifosat biriktirdiği tespit edilmiştir. Glifosat GDO tarımında çok kullanılan toksik etkili bir kimyasaldır ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından muhtemel kanserojen olarak nitelenmekte. Ülkemize ithal edilen GDO’lu soya ve mısırda glifosat kalıntısı analizi yapılmakta mıdır? Hayvan besiciliğinde kullanılan yemlerde glifosat kalıntısı analizi yapılmakta mıdır? Glifosat hayvanların etine ve sütüne geçmekte midir? Bakanlığın bu konularda son 5 yıl içinde yaptığı bir kalıntı izleme çalışması var mıdır?

7) Son beş yıl içinde ülkemize ithal edilen GDO’lu mısır miktarı nedir?  Yem endüstrisi tarafından kullanılan GDO’lu mısır miktarı nedir? İthal edilen ve yem endüstrisi tarafından kullanılan GDO’lu mısır miktarı arasındaki fark (çıkarsa) nereden kaynaklanmaktadır?

Gıda hayati bir konudur. Hayata nasıl baktığımız ve nasıl bir gelecekte yaşamak istediğimize ilişkin son derece net tavırlar almayı gerektirir ve yukarıdaki sorulara yanıt vermek kamu sağlığını korumakla mükellef bir kurumun görevidir.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

21 Mart Dünya Ormancılık Günü: Türkiye’deki ormanlara kurulan işletme sayısı 68 bini aştı!

Ormancılık Politikası Uzmanı Prof. Erdoğan Atmış, Dünya Ormancılık Günü nedeniyle BirGün’e yazdığı yazısında çarpıcı veriler paylaştı. Prof. Atmış, Prof. Doğanay Tolunay’ın verilerine göre, Türkiye’deki ormanlar içinde, madencilik, turizm, eğitim, altyapı gibi ormancılık dışı alanlarda faaliyet gösteren 68 bin 318 işletmenin olduğunu belirtti.

Prof. Erdoğan Atmış, iktidarın sık sık kullandığı “1 ağaç kesip yerine 10 ağaç diktik” söylemini eleştirerek, “Yetkililer, içinde bulunduğumuz Ormancılık Haftası boyunca da ormanları nasıl koruduklarını, bir ağaç kesmişlerse 10 tane “ağaç” diktiklerini, ağaçlandırmada dünyada ilk üçe girdiklerini, korunan alanları nasıl arttırdıklarını ballandırarak her yerde anlatacaklar. Bu ifadeyi sarf edenler; ormanın sadece ağaçtan ibaret olmadığını, canlı ve cansız varlıklar arasındaki karşılıklı ilişkiye dayanan, binlerce yılda hayat bulmuş doğal bir ekosistem olduğunu göz ardı ediyor.” ifadelerini kullandı.

Prof. Atmış’ın BirGün gazetesinde manşetten yayımlanan yazısı şöyle:

Bu sene Orman ve Su İşleri Bakanlığı 21 Mart’ta Ankara’da yapacağı “Dünya Ormancılık Günü” kutlamasının sloganını “İnsan için orman, ekonomi için orman” olarak belirlemiş. Tam da mevcut iktidarın ormanlara bakışını simgeleyen bir slogan olmuş. Yetkilileri bu isabetli kararlarından dolayı kutluyorum.

Neden kutladığımı tabii ki açıklamam gerekiyor. Örneğin; Orman Genel Müdürlüğü 2003 yılında 7 milyon m3 endüstriyel odun üretmişken, bu rakam bu iktidar döneminde 2014 yılında iki katını geçerek 15 milyon m3’e ulaştı. Ne yazık ki hükümet, ormanlardan gelir sağlamayı ön plana çıkaran, fakat orman ekosistemlerine zarar veren bu artışı bir başarı olarak görüyor.

Ormanlar odun üretimindeki artış nedeniyle meydana gelen zararları bir şekilde giderebilir. Fakat ormanlarımızı bekleyen en önemli tehlike; ormanların ormancılık dışı amaçlar için kullanımının bu iktidar döneminde oldukça kolay ve yoğun hale getirilmiş olması. Mevcut iktidarın ekonomik büyüme odaklı kalkınma politikaları, orman, akarsu vb. doğal kaynaklardan sağlanacak gelirin en üst seviyeye ulaştırılmasını hedefliyor. Bu nedenle iktidarın bu politikalara göre oluşturduğu yeni mevzuat ormanlardan hemen hemen her türdeki ormancılık dışı yararlanmayı kolaylaştırıyor. Büyüyen inşaat sektörünün küçülttüğü ormanlarla karşı karşıyayız. Mermer, çimento veya değerli taş ihracatında kırılan rekorların bedelini, orman ekosistemlerimizi kaybederek ödüyoruz.

Ormanlar neoliberal politikaların kurbanı

AKP hükümetlerinin başından beri yürüttüğü neoliberal politikalar ormanlara bir servet kaynağı olarak bakıyor. Kimi zaman Taksim, Gezi Parkı’nda olduğu gibi şehrin küçük de olsa kalan son yeşil alanları; otel, rezidans, cami, iş merkezi yapımı vb. amaçlarla yok edilmek isteniyor, kimi zaman da ormanlar; havalimanı, çevre yolları, vb. gibi büyük altyapı projeleri ile rüzgar, hidro ve termik elektrik santralleri ve onların iletim hatları için tıraşlanıyor, madencilik ve otel, golf sahası vb. turistik amaçlar için gözden çıkarılıyor. “Maden”, “Turizm Teşvik” ve “Orman” kanunları ile bunlarla ilgili yönetmeliklerde yapılan değişiklikler orman alanlarının orman bütünlüğünü bozacak şekilde; maden, petrol, define arama, katı atık bertaraf tesisi, enerji santrali, spor tesisi, eğitim tesisi, üniversite, mezarlık, sağlık tesisi vb. birçok amaçla tahsisini kolaylaştırdı. Ormancılık örgütü yapılan tahsis başvuruları en kısa zamanda olumlu yanıtlamak zorunda bırakıldı. Hızla sayısı artan ve süresi 49, hatta 99 yıla bile çıkarılabilen bu tahsislerle birlikte orman alanları paramparça ediliyor.

Prof. Dr. Doğanay Tolunay’ın bildirdiğine göre; ormanlarda madencilik, turizm, eğitim, altyapı vb. ormancılık dışı amaçlar için yapılan tahsislerin sayısı 68.318’e, bu tahsisler için ayrılan orman alanı miktarı 552.054 hektara ulaştı. Üstelik tahsis edilen bu alanlar orman ekosistemi niteliğini kaybetmiş olsa bile, hukuksal olarak orman niteliği taşımakta ve alansal olarak artıyor olduğu iddia edilen orman alanı rakamlarının içinde yer alıyor. Bu rakam, 22,3 milyon hektar olarak kabul edilen genel orman alanı içinde % 2.5’lik bir orman ekosisteminin yitirildiği anlamına gelmekte.

Yanıltıcı rakamlarla propaganda yapıyorlar

Bu oran belki önemli bir miktar olarak sayılmayabilir. Fakat yapılan bu tahsislerin tek parça değil binlerce parçadan oluştuğu düşünüldüğünde orman ekosistemindeki parçalanmanın çok ciddi boyutlara ulaştığı anlaşılabilir. Yaptığımız bir çalışmada; tahsis edilen maden sahalarının ortalama büyüklüğünü 2,5 hektar olarak bulduk. Yani ormanlarımızın içinde binlerce 2,5 hektarlık maden sahası bulunuyor ve bunun sonucu olarak orman ekosistemleri bütünlüğünü yitiriyor. Yaban hayvanlarının yaşam ortamları bozuluyor. Biyoçeşitlilik yok oluyor. Bir daha orman ekosistemine dönüşmesi çok zor olan bu alanlar, -anayasal engeller olduğu için- orman alanları içinde sayılmaya devam ediyor. Ormanlarımız hızla yok olduğu halde, yetkililer yanıltıcı rakamlar üzerinden ormanlarımızı arttırmakla övünüyor.

Yetkililer, içinde bulunduğumuz Ormancılık Haftası boyunca da ormanları nasıl koruduklarını, bir ağaç kesmişlerse 10 tane “ağaç” diktiklerini, ağaçlandırmada dünyada ilk üçe girdiklerini, korunan alanları nasıl arttırdıklarını ballandırarak her yerde anlatacaklar. Bu ifadeyi sarf edenler; ormanın sadece ağaçtan ibaret olmadığını, canlı ve cansız varlıklar arasındaki karşılıklı ilişkiye dayanan, binlerce yılda hayat bulmuş doğal bir ekosistem olduğunu göz ardı ediyor ve nereye dikilip dikilmediği, ileride bir ağaca dönüşüp dönüşmeyeceği belli olmayan fidanları önce ağaç, sonra da orman sayıyorlar. Doğal ortamdaki binlerce tohumdan, birkaç yıl içinde yüzlerce fidan çıktığını, bu yüzlerce fidandan da yıllar sonra ancak sınırlı sayıda ağaç yetişebildiğini ve bu ağaçların da tek başına orman ekosistemi kurmaya yetmeyeceğini herhalde bilmiyorlar.

İtirazlara kulak verilmeli

İşte bunu bilmedikleri için; tüm dünyada son yıllarda iklim değişikliği, su kıtlığı, biyoçeşitlilik, kırsal kalkınma, erozyonu önleme, toprak koruma vb birçok sorunun çözümünde önemli bir rol oynayan ormanları, sadece ekonomiye katkı yapmak gibi kısa vadeli hesaplar için yöneten bir politik anlayışı sürdürmeye devam ediyorlar. Ormanlarımızı korumak için çaba gösterenler çeşitli yerel mücadeleler ve bazı sivil toplum örgütleri. İktidarlar bu kesimlerden gelen itirazlara kulak vermezse ormanlarımızı kalkınmaya (!) kurban vermemiz çok yakın.

(BirGün, Yeşil Gazete)

Bakan Çelik’in açıkladığı GDO tespit edilen gıda ürünleri hangileri?

Bu yazı aysebereket.wordpress.com/ dan alınmıştır

19 Mart 2017 Pazartesi günü, Hürriyet Gazetesi’nden Burak Çoşan’ın “Ekmek Katkı Maddesi GDO’lu çıktı” haberi üzerine dün, 20 Mart 2017 Salı günü Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “[…] ülkemizde gıdalarda GDO kullanımı kesinlikle yasaktır. Aykırı davrananlara 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir. Bu çerçevede, 2016 ve 2017 yıllarında 12 bin 286 GDO denetimi yapmış bulunuyoruz. Bu denetimlerde soya içeren 112 üründe GDO tespit edildi.”

Bugün öğle saatlerinde ise Bakan Çelik, Anadolu Ajansı’na yaptığı ve Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı (GTHB) sitesinde de yayınlanan açıklamada “2016-2017 yıllarında yurt içinde 660 GDO denetimi gerçekleştirildi. Bunların 7’sinde GDO’lu soya kıyması tespit edildi ve ilgililer hakkında yasal işlem yapıldı. Bunlar arasında ekmekte herhangi bir GDO izi tespit edilmedi. İthalat denetimlerinde ise söz konusu dönemde 11 bin 626 üründe GDO denetimi yapıldı. Bunların 105’inde GDO kaynaklı olumsuzluk tespit edilerek, bu ürünlerin ithalatına izin verilmemiştir. Bu ürünler menşeine iade edilmiştir” demekte. Yani, işin özü GDO tespit edilen 112 üründen 7’si sofralarımıza girmek üzere satışa sunulduklarında tespit edilmiş.

Bakan Çelik’in açıklamaları birçok soruyu akla getiriyor ama ilk aşamada akla gelenler:

  1. Yurtiçinde soframıza girmek üzereyken, ve hatta bir kısmı girmiş olan, marketlerden veya satıldıkları yerlerden alınıp, analiz edilen ve GDO içerdiği tespit edilen ürünlerin ve üreticilerin (marka) bir listesi var mı? Bu liste taklit ve tağşiş listeleri gibi bakanlık sitesinin kamuoyuna duyuru bölümünden kamuoyu ile paylaşılıyor mu? (Ben böyle bir bilgiye hiçbir yerde rastlayamadım)
  1. Yurtiçinde GDO içerdiği tespit edilen bu gıda ürünleri (Bakanın açıklamasına göre 2016-2017 yılında 7 adet GDO’lu soya kıyması), Bakanlığın yılda iki kez yayımladığı ve İnternet sitesinde yalnızca bir ay tuttuğu taklit ve tağşiş listesinde, GDO’lu soya olduğu belirtilmeden, yalnızca “soya tespiti” ibaresi kullanılarak mı açıklanıyor?
  1. Bir önceki sorunun yanıtı evet ise, insan gıdası olarak tüketimi izne tabi olan ve Türkiye’de bu izne sahip olmadığı için yasal sayılmayan bir maddeye, analiz edilen ürünün içeriğinde bulunmaması gereken alelade bir madde muamelesi yapmak, ve GDO içerdiğini belirtmemek doğru ve yeterli bir uygulama mıdır? Örneğin, bir sucukta kanatlı, yani tavuk ya da Hindi eti, bulunması ile Türkiye’de insan gıdası olarak tüketim izni almamış dolayısıyla yasak olan olan GDO’lu soya kıymasının, GDO’lu olduğu belirtilmeden, aynı listede yer alması doğru, şeffaf ve adil bir uygulama mıdır?
  1. Yurtiçi denetimde tespit edilen bu 7 GDO’lu soya kıymasının nereden geldiği araştırılıyor mu? Gıda katkı maddesi olarak mı ithal edilmiş (Türkiye’de GDO’lu soya üretimi yasak olduğu için Türkiye’de üretilmiş olamaz) yoksa hayvan yemi olarak Türkiye’ye izinli giren 7 GDO soya amacı dışında kullanılarak sofralarımıza mı girdi? (Türkiye’de Biyogüvenlik Kurulu tarafından hayvan yemi amaçlı ithalatı ve kullanımı onaylanan 7 GDO’lu soya, 25 GDO’lu mısır olmak üzere toplam 32 GDO var).

Sorulması gereken daha çok soru var ancak ilk aşamada yukarıda saydığım soruları biraz önce GTHB Basın Müşavirliği’ni arayıp sordum, mail ile sormamı rica ettiler. Mail’i yolladım, cevaplarını bekliyorum.

Hep dedik, hâlâ diyoruz, GDO bulaşır, GDO karışır. Yüzde yüz denetimi, takibi yapılamaz, yapılamıyor. Etini, sütünü, yumurtasını yediğimiz hayvanlar GDO’lu yemle besleniyorsa, bizim gıda zincirimizin içine doğrudan olmasa da zaten girmiş demektir. Bunun ötesinde, yem olarak Türkiye’ye girişi serbest olan toplam 32 GDO soya ve mısırın ülkeye girdikten sonra akıbetinin kesin olarak ne olduğu gerçekten bilebiliyor muyuz? Bakan Çelik’in açıkladığı bu GDO içeren ürünlerin markaları ne? Soframızda GDO var, şaka değil.

Kaynaklar:

http://www.hurriyet.com.tr/ekmek-hacmini-buyuten-bayatlamayi-geciktiren-katki-maddesinde-gdo-cikti-40400195

http://www.tarim.gov.tr/Haber/1137/112-Gdolu-Urunun-105i-Ithalat-Asamasinda-Tespit-Edildi

http://www.tarim.gov.tr/Haber/1136/Bakan-Celikten-Ekmek-Konusunda-Aciklama

http://www.tbbdm.gov.tr/Home/Content/Announcements/B%c4%b0YOG%c3%9cVENL%c4%b0K_KURULU_TARAFINDAN_Y

 

Bu yazı aysebereket.wordpress.com/ dan alınmıştır

Ayşe Bereket

aysebereket.wordpress.com/

Twitter: @aysebereket

 

CHP’li Tanrıkulu’ndan yasa teklifi: Newroz resmi tatil olsun

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Newroz’un resmi tatil olmasını öneren bir yasa teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu.

Tanrıkulu, yasa teklifinin gerekçesinde, Kürtlerin kendini ifade etme aracı olan Newroz’un Ortadoğu ülkelerinde de resmi tatil olduğunu ve Türkiye’de de resmi kutlamaların yapılabileceğini bildirdi. Tanrıkulu, farklı etnik köken,inanç ve kültüre sahip Türkiye halklarının birlikte kutladığı Newroz’un açık hava festivalleri, şölen ve resmi kutlamalarla bayrama dönüşebileceğini ifade etti.

Tanrıkulu yaptığı yazılı açıklamada da ”Newroz aynı zamanda halkların zalimlere, diktatörlere, antidemokratik rejimlere karşı özgürlük talebinin günüdür. Ne yazık ki AKP iktidarının baskıcı uygulamaları eşliğinde bu seneki Newroz’u da kutluyoruz. Sosyal medyayı kapatan, insanların birbiriyle iletişimine engel olmak için akla hayale gelmedik anti-demokratik uygulamalara tevessül eden AKP iktidarı da halkların demokrasi talebi karşısında daha fazla duramayacaktır!” dedi.

“Savaşsız Türkiye’ye vesile olsun”

Newroz’un barışın dillendirildiği bir gün olması gerekirken şiddetin ve çatışmanın günü haline getirildiğini de belirten Tanrıkulu, açıklamasında “Diliyorum ki artık Newroz/Nevruz hak ettiği şekilde hep şenliklerle, güleç ifadelerle, mutlulukla kutlanır! Halkımızın ortak talebi barış ve özgürlükken AKP’nin savaş ve tutsaklık dayatmaları asla kabul görmeyecektir. Bu vesileyle Newroz/Nevruz bayramının halklara özgür, demokratik, barış dolu baharlar getirmesini diliyor ve tüm yurttaşlarımızın bayramını kutluyorum” ifadelerini kullandı.

(BirGün)