Ana Sayfa Blog Sayfa 3225

Londra’da parlamento önünde terör saldırısı

0

Londra’da parlamento binası önünde meydana gelen saldırıda dört kişinin öldüğü, yaklaşık 20 kişinin yaralandığı açıklandı. Polis, bölgede başka saldırganların bulunması olasılığına karşı arama çalışmalarını sürdürüyor.

İngiltere’nin başkenti Londra’da parlamento binası yakınında düzenlenen saldırıda dört kişinin yaşamını yitirdiği açıklandı. Londra Emniyet Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada biri saldırgan, biri polis memuru olmak üzere dört kişinin olayda öldüğü, yaklaşık 20 kişinin yaralandığı bildirildi.

Londra Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Birimi Başkanı Mark Rowley, parlamentonun kapalı kalmaya devam ettiğini, bölgede başka saldırganların bulunmadığından emin olmak için arama çalışmalarının sürdüğünü kaydetti. Saldırıda ölen polis memurunun parlamentoyu korumakla görevli polislerden olduğunu belirten Rowley, diğer kurbanların Westminster Köprüsü üzerindeki yayalar olduğunu söyledi. Rowley, “Şu aşamada sadece tek bir saldırgan var gibi görünüyor. Bu memnun edici bir durum. Ancak bu konuda fazla emin olmak budalalık olur” açıklaması yaptı.

Medyada yer alan haberlere göre olay, bir otomobilin parlamentonun yakınındaki Westminster Köprüsü’nde yayalara çarptıktan sonra parlamento önündeki demirlere çarparak durmasıyla gerçekleşmiş, saldırgan bir polis memurunu bıçakladıktan sonra polisler tarafından açılan ateş sonucu öldürülmüştü.

Londra polisi yaptığı açıklamada, Westminster Köprüsü üzerindeki olayın “başka bilgiler elde edilinceye kadar terör vakası olarak değerlendirildiğini” bildirmişti.

Avam Kamarası Başkanı David Lidington, parlamento arazisi içinde bir polis memurunu bıçaklayan bir saldırganın polis tarafından vurulduğunu açıklamış, başka vakaların da bulunduğunu, ancak henüz kesin bilgiler vermek için erken olduğunu söylemişti.

Saldırı sırasında parlamentonun yakınındaki Westminster Köprüsü üzerinde bulunan bir görgü tanığı, 40’lı yaşlarda Asyalı görünümlü bir erkeğin elinde bir bıçakla parlamentoya doğru koştuğunu gördüğünü, ardından üç el silah sesi duyulduğunu ve bıçaklı kişinin kanlar içinde yerde yattığını gördüklerini kaydetti.

Londra Ambulans Hizmetleri, Köprü üzerinde en az 10 kişiye müdahale edildiğini duyurdu. Ambulans Hizmetleri’nden yapılan açıklamada çok sayıda ekibin parlamento önündeki vakayla meşgul olduğu belirtilerek, ‘çok acil’ durumlar dışında ambulans hizmetlerinin aranmaması çağrısı yapıldı.

Polonyalı Bakan görgü tanığı

Polonya Dışişleri Bakanı Radek Sikorski, saldırı sırasında bir taksiyle Westminster’den ayrıldığını, takside e-postalarını kontrol ederken bir otomobilin metale çarpmasına benzer bir ses duyduğunu anlattı. Polonyalı Bakan, “Kafamı kaldırıp baktığımda kaldırımda bir kişi yatıyordu. Daha sonra sokakta ve kaldırımda yatan başka insanlar olduğunu gördüm. Toplamda en az beş kişi ağır yaralı görünüyordu” açıklamasını yaptı.

Olayın ardından parlamentonun kapatıldığı ve içindeki milletvekillerinin güvenliğe alındığı bildirildi. Başbakan Theresa May’in saldırıdan etkilenmediği açıklandı, ancak saldırı sırasında nerede olduğuna dair bilgi verilmedi. May’in saldırının yaşandığı saatlerde parlamentoda olduğu tahmin ediliyor.

Saldırı, İngiltere’nin terör önlemleri kapsamında, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu altı ülkeden gelen uçaklarda kabine büyük elektronik cihazlar alma yasağı koymasının ardından geldi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, konuyu yakından takip ettiklerini ve İngiliz yetkililere her tür yardıma hazır olunduğunu belirterek, Amerikan vatandaşlarına bölgeden uzak durmaları çağrısı yaptı. Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande da İngiltere’ye destek ve dayanışma mesajları verdi.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

İklim Değişikliği mücadelesi giderek daha çok mahkemelere taşınıyor ve kazanılıyor – Tessa Khan

Bu yazı 350turkiye.org/ dan alınmıştır

Yüksek mahkeme kömürlü termik santral planı aleyhinde karar verince, Güney Afrika hükümeti yükselen uluslararası iklim davası dalgalarının sonuncusu ve ülkenin ilk iklim değişikliği davasını kaybetti.

Earthlife Afrika isimli çevre kuruluşu hükümetin Thabametsi kömürlü termik santral planı onay kararını iklim değişikliğine etkileri bakımından da değerlendirmeli diyerek mahkemeye taşıdı.  Kuzey Gauteng Yüksek Mahkemesi, hükümetin proje onay kararını iklim değişikliğine etkisi bakımından tam bir değerlendirme yaparak tekrar gözden geçirmesine karar verdi.

İlk değerlendirme, kuraklığa duyarlı Limpopo bölgesi için yapılan planların ciddi miktarda sera gazı salımına neden olacağını ve iklim etkilerinin santralin gelecekteki varlığını tehdit edeceğini gösteriyor.

Dava geçtiğimiz ay Avusturya’da verilen çığır açıcı kararın hemen ardından açıldı.  Federal mahkeme Viyana uluslararası havaalanının genişletilmesini, yeni bir pistin neden olacağı karbon salımlarındaki artışın Avusturya’nın iklim değişikliğiyle mücadele konusundaki taahhütleri ile tutarlı olmayacağı için engellemişti.  Avusturya’dan gelen karar, sadece Birleşik Krallık ve Fransa’daki havaalanı genişletmeleri konusundaki anlaşmazlıkları yansıtmıyor, aynı zamanda bütün dünyada mahkemelerin hükümetlerin küresel sıcaklıkları arttıracak planlarının durdurulması için adım attığının son örneği olarak karşımıza çıkıyor.

Meslektaşlarım tarafından açılan ve bir dönüm noktası olan Hollanda iklim değişikliği davası, hükümetin karbon salımlarını önemli ölçüde azaltma emriyle sonuçlandıktan sonra, iklim değişikliği konusundaki eylemsizliğe meydan okuyan davalar Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya Pasifik bölgelerindeki mahkeme salonlarına da taşındı.  Bazı davalar karbon salımlarını azaltmaya yönelik politikaların yetersizliğini hedef alırken (ABD, Yeni Zelanda, Belçika ve İsviçre’deki gibi), diğerleri iklim için potansiyel olarak büyük felakete neden olabilecek bireysel projelere karşı duruyor (Norveç’te Kuzey Kutbu’nda yeni petrol çıkarma projelerine hükümetin izin vermesi durumunda olduğu gibi).

Artan sıcaklıkların halihazırda yaşamları ve yaşam alanlarını tehdit ettiği Pakistan’da bir mahkeme, hükümetin yetersiz iklim değişikliği politikası nedeniyle yaşam ve haysiyet haklarının tehdit altında olduğunu savunan bir çiftçi lehine karar verdi.

İklim değişikliği davaları, hükümetlerin, iklim sistemine her türlü tehlikeli müdahaleyi önlemek için sürekli tekrarladıkları ve yakın zamanda Paris Anlaşması’nda da onayladıkları sözleri yerine getirmeyi başaramadıkları bu zamanda oldukça değerli bir strateji. Salımları azaltma konusunda mevcut taahhütler, sanayi öncesi seviyelerin 3,2ºC üzerinde ısınmaya yol açacak. Bu, “2ºC’nin altında kalma” anlaşmasının oldukça üstünde ve çevremizde radikal değişikliklere yol açması bekleniyor.

Bu davalar, hükümetlerin vatandaşlarını öngörülebilir zararlardan korumakla yükümlü olduklarını vurgulamanın dışında, iklim değişikliği ile ilgili gerçeklerin kamu kayıtlarına geçmesini sağlama avantajına da sahip.  BM’de bilimsel raporların kabul edilmesi yoluyla hükümetler tarafından onaylanan bu gerçekler; iklim değişikliğinin gerçek olduğunu, insan faaliyetinden kaynaklandığını, dünyanın her bölgesini önemli ölçüde etkileyeceğini ve şimdi harekete geçmenin daha sonra harekete geçmekten daha uygun maliyetli olduğunu ortaya koyuyor.  Politikacılar için bu gerçekleri çarpıtmak işe yarasa da, mahkemede kendi konumlarını haklı çıkarmak için kanıt üretebilmek tamamen başka bir mevzu.

İklim değişikliği davalarının oluşturduğu siyasal ve toplumsal dalgalanmalar da muazzam düzeyde. Hollanda hükümeti mahkemenin kararına itiraz etse de, dava zaten ulusal politika oluşturma süreçleri ve kamusal tartışmalar üzerinde büyük bir etki yaratmıştı.

İktidarın bu uygulamalarından güç alan muhalefet milletvekilleri, yeni ve daha iddialı bir iklim değişikliği yasası teklifi hazırladı ve parlamenterlerin çoğunluğu, mümkün olan en kısa sürede kömürlü termik santrallerinin aşamalı olarak kaldırılması lehine oy kullandı.  Ayrıca, bu davalar bir sorun olarak iklim değişikliği konusunda eşi benzeri görülmemiş bir düzeyde toplumsal hareketlilik yarattı.

Bu davalar, acil ihtiyaç duyduğumuz ilerici iklim eylemi için güçlü araçlar. Mahkemeler, politika oluşturma süreçlerine gereksiz müdahaleden etmekten çok mevcut hukuk ve bilim uyarınca kararlar alıyor. Hükümetler, tehlikeli değişikliklerden kaçınmak için gerekli adımları atmadığı sürece, mahkemelerin politik eylemsizliklik konusunda hayati kontrol noktaları haline gelmeleri beklenebilir.

Bu yazı 350turkiye.org/ dan alınmıştır

Yazının İngilizce orjinali

350.org için çeviren: Emel Türker

Tessa Khan

Yurt arazisine dikilen AVM’ye yargı yolu göründü

Ege Üniversitesi kampusu içinde kalan İzmir Bornova’da vatandaşlara ait toplam 305 bin 236 metrekarelik alan 1960’lı yıllarda yurt yapılmak üzere rektörlük tarafından satın alındı ve kamulaştırıldı. Ege Üniversitesi Rektörlüğü, 1998 yılında öğrenci sayısının 30 bine ulaşması nedeniyle kampusun bitişiğinde bulunan devlete bağlı yurdun öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılayamadığı için Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurdu.

2500 yatak kapasiteli yurt ve günübirlik konaklama tesisi ile bu binaların çevresinde eğitim amaçlı turistik tesis yapılması ve işletilmesi amacıyla 49 yıllığına kiraya vermek üzere ihaleye çıkıldı. İhaleyi alan Tepe İnşaat Sanayi A.Ş ile Ege Üniversitesi arasında yurt ve günü birlik tesis yapmak üzere kira sözleşmesi imzalandı.

Sözcü’den Özlem Güvemli’nin haberine göre, arazi kamulaştırma amacı doğrultusunda kullanılmadı. Arazi ticari alana çevrilerek İzmir’in en büyük alışveriş merkezi olan Forum Bornova yapıldı ve 2006 yılında açıldı. Hak sahiplerinden Ferit Günerergin duruma şöyle tepki gösterdi:

“Aile büyüklerimiz 1960’lı yıllarda eğitim için arazilerini yok pahasına satmışlar. Ama arazilerimiz eğitim için değil ticari amaçla kullanılıyor. 2006’da yurt yapılması gereken arazi üzerinde AVM açıldı. Kamu düşük kira bedeli nedeniyle yıllardır zarara uğratılıyor. Biz 2007’den beri avukat mağduru olduğumuz için bir türlü dava açılamadı. İhale ve sözleşme şartnamesini, bakanlıktan alınan izin belgelerini buldum. 55 kişi tekrar toplandık. Herkes vekaletini verdi. Tebligat çekildi. Milli Eğitim Bakanlığı YÖK’e denetim yapması için yazı gönderdi. Bu süreç tamamlanınca haksız kamulaştırmayla ilgili dava açılacak.”

(Sözcü)

İklim için umut verici gelişme: Kömürlü santrallerde yaşanan düşüş

Yeni bir rapora göre, kurulması planlanan kömürlü termik santral sayısında küresel çapta büyük bir düşüş var. Türkiye’de planlanan projelerin sadece yüzde 13’ü tüm lisanslarını tamamlayabilidi.

Coal Swarm, Sierra Club ve Greenpeace tarafından Yükseliş ve Çöküş 2017: Küresel Kömürlü Termik Santral Kapasitesi Takip ve İzleme adlı rapor yayınlandı.

Her yıl yenilenen rapora göre, kurulması planlanan kömürlü termik santral sayısında küresel çapta büyük bir düşüş var.

Rapora göre, yeni kömürlü termik santrallerin devreye sokulmasındaki yavaşlama ve miadını doldurmuş kömürlü termik santrallerin devre dışına alınmasındaki artışın bir arada meydana gelmesi, ülkeler de eyleme geçme hızlarını arttırdığı takdirde, küresel ısınmanın endüstri çağı öncesi seviyelerine göre en fazla iki derece ile sınırlanabilmesi olanağını sağlıyor.

Planlama ve inşaatta düşüş var

Rapordan çıkan ana sonuçlar şöyle:

* Kömürlü termik santral yatırımlarına ilişkin olarak, tüm inşaat öncesi planlama faaliyetlerinde yüzde 48 düşüş var.

* İnşaata başlanan proje sayısında ise yüzde 62 oranında düşüş var.

* Son iki yılda, tüm dünyada 120 ünite (64 GW) kurulu güçte kömürlü termik santral emekliye ayrıldı.

* Çin ve Hindistan’da 2016 yılında 100’den fazla termik santral projesi iptal edildi.

Türkiye planların yüzde 13’ünü yapabildi

Rapor, planlanan termik santral sayısı açısında Dünya üçüncüsü olan Türkiye hakkında da bilgiler içeriyor. Türkiye’de planlanan projelerin sadece yüzde 13’ü tüm lisanslarını tamamlayabilidi.

Türkiye’de bu planlardan sadece 4 GW’lık kısmı hayata geçirilebildi. İnşaatı devam eden kömürlü termik santral kapasitesi ise 2.6 GW. Türkiye’de 2010 – 2016 yılları arasında toplam 20 GW kurulu güc kapasiteli termik santral projesi iptal oldu.

“Bu değişim durdurulamaz”

Coal Swarm’ın direktörü Ted Nace, raporu şöyle yorumladı:

“Bu yıl çok karışık ve olağandışı bir yıl oldu. Bu kadar çok şantiyede inşaatların dondurulduğunu görmek normal değil ancak artık Çinli yetkililer ve Hindistan’daki bankacılar gerektiğinden fazla kömürlü termik santralin inşa edilmesinin çok büyük bir kaynak kaybı olduğunu kabul etmeye başladı. Enerji üretim sektöründeki fosil yakıtlardan temiz kaynaklara geçiş, sağlık, iklim güvenliği ve istihdam açısında olumlu bir gelişme. Ve tüm göstergeler, bu değişimin durdurulamaz olduğuna işaret ediyor.”

 

(Bianet)

Batı basını Erdoğan’ın “Avrupalılar sokağa güvenle adım atamaz” sözlerine “Tehdit” dedi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Anadolu Yayıncılar Derneği Üyeleri ile buluşma toplantısında konuştu. Türkiye’nin Almanya ve Hollanda ile yaşadığı diploması krizine de dikkat çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan, Avrupa’ya yönelik sözleri büyük yankı uyandırdı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Avrupa’ya yönelik sözlerinin yanı sıra, Türkiye’deki tutuklu gazetecilere ilişkin açıklamalarda da bulundu. Erdoğan, “İçlerinde katilden soyguncuya, çocuk istismarcısına kadar herkes var. İçlerinde gazeteci yok. Bir liste geldi; 144’ü terör suçundan cezaevinde bulunuyor. Bunlardan birinin suçu ülkemize bomba düzeneği getirmek, bir tanesi patlayıcı madde ile yakalanmış. Ne ararsanız bunlarda var! İşin ucu kendilerine dayanınca adaleti rafa kaldıranlar mesele Türkiye olunca yüzlerine maske takıyorlar. Biz de karşımıza maskeyle çıkanlara haydut muamelesi yapmaya karar verdik. Öyle ya saklayacak bir şeyin yoksa neden maske takıyorsun? Çık ortaya delikanlıca ‘Benim Türkiye ile meselem var’ de” diye konuştu.

Erdoğan’ın Avrupa’ya yönelik sözleri ise, dünya medyası tarafından ‘tehdit’ olarak verildi. Erdoğan’ın sözleri şöyle:

“Karşımıza maske ile çıkanlara haydut muamelesi yapmaya karar verdik. Bize parmak sallayan Avrupalılara sesleniyorum; Türkiye itilecek, kakılacak, onuru ile oynanacak, bakanları kapılardan kovulacak, vatandaşları yerlerde sürüklenecek bir ülke değildir. Dünyanın her yerinde bu yaşananlar çok yakından takip ediliyor. Siz böyle davranmaya devam ederseniz, yarın dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Avrupalı, Batılı, güvenle, huzurla sokağa adım atamaz. Bu tehlikeli yolu açarsanız en büyük zararı siz görürsünüz. Türkiye olarak, Avrupa ülkelerini demokrasiye, insan haklarına, özgürlüklere saygılı olmaya davet ediyoruz. Unutulmamalıdır ki, bu değerlere bizim kadar özellikle Avrupalının ihtiyacı vardır.”

“Tehdit”

Erdoğan’ın sözlerini, The Independent‏ sosyal medya hesabından “Erdoğan az önce Avrupa’daki herkesin güvenliğini tehdit etti” diye paylaşırken, Reuters ise “Erdoğan, mevcut tutum devam ederse, Avrupalıları ‘güvenle yürüyemeyecekler’ diye uyardı” ifadelerini kullandı.

(Odatv, Yeşil Gazete)

 

15. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Fimleri Festivali 25-26 Mart’ta Bodrum’da

15. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali Bodrum Kadın Dayanışma Derneği ortaklığıyla 25-26 Mart’ta Bodrum’da, Midtown Cinemaximum’da sürüyor.

Filmmor Bodrum programında öne çıkan filmler şöyle:

• Başkasının Evi – House of Others / Rusudan Glurjidze
• Masumlar / The Innocents / Anne Fontaine
• Tereddüt / Clair-Obscur / Yeşim Ustaoğlu
• Tam Gözlerimi Açarken / As I Open My Eyes / Leyla Bouzid
• Toz Bezi / Ahu Öztürk
• Çok Uzak Fazla Yakın / Türkan Derya
• Ateş / Fire / Deepa Mehta
• Feminist Değilim Ama… – I’m Not a Feminist But… / Florence Tissot, Sylvie Tissot

25 Cumartesi günü 16:00 seansında Bodrum izleyicisi ile buluşacak Tereddüt filminin gösteriminin ardından filmin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu ile söyleşi de gerçekleştirilecek.

Filmmor ekibinin tüm kadınlara bir çağrısı da var:

15. Filmmor Kadın Filmleri Festivali tüm şehirlerde ücretsiz, tüm kadınlar davetli, bol buluşmalı, dayanışmalı, Gülten Akın’lı: “Aç avuçlarını sesini yükselt, gel dirilt değiştir”

 

(Yeşil Gazete)

Diyarbakır Newroz’unda öldürülen Kemal Kurkut’a mezar yeri verilmedi!

Newroz’da öldürülen Kemal Kurkut’un cenazesi, defnedildi. AKP’li Battalgazi Belediyesi, cenaze aracı ve taziye çadırını vermezken,  mezar yerini de “Sit alanı” diyerek vermedi.

Fotoğraf: Dihaber

Diyarbakır Newrozu’nun düzenlediği Newroz Parkı’na gitmek isterken, Evrim Alataş Caddesi üzerindeki arama noktasında, üzeri yarı çıplak haldeyken “canlı bomba şüphesiyle” polis tarafından vurularak öldürülen İnönü Üniversitesi öğrencisi Kemal Kurkut, Malatya’da toprağa verildi.

Hayatını kaybetmesinin ardından dün akşam saatlerinde Malatya Adli Tıp Kurumu’na götürülen Kurkut’un cenazesi, sabah saatlerinde ailesi, HDP milletvekilleri Behçet Yıldırım ve Alican Önlü, HDP ve DBP il yöneticileri ile yüzlerce kişi tarafından alınarak, Alibaba Mezarlığı’nda bulunan morga götürüldü.

Cenaze yıkanmasın diye su kesildi

Cenazenin burada yıkanmasının beklendiği sırada morgun suyu, AKP’li Battalgazi Belediyesi görevlilerince kesildiği belirtildi. Suyun kesilmesi üzerine belediye yetkilileri ile görüşen aileye, önceki gece Alibaba Mezarlığı’nda kazılan mezar yerine defin yapılmasına izin verilmeyeceği, cenaze aracı ve çadır da tahsis edilmeyeceği bildirildi. Bunun üzerine morg önünde kısa süreli tartışma yaşanırken, aile cenazeyi kendi imkanlarıyla yıkadı.

Araç verilmedi

Dihaber’in haberine göre, morg önünde bekleyen Kurkut’un amcası Yusuf Kurkut, cenazelerini almadan önce Battalgazi Belediyesi’nden taziye çadırı ve cenaze taşıma aracı ayarladıklarını söyledi. Malatya Adli Tıp Kurumu’ndan cenazeyi aldıktan sonra morga geldiklerini anlatan Kurkut, Malatya Emniyet Müdürlüğü’nün cenaze aracının gelmesine engel olduğunu söyledi. Amca Kurkut, “Üç defa cenaze aracının gelmesini engellediler. Mezar yerini de ayarladık fakat sit alanı diye vermediler. Akşamdan Battallgazi Belediyesi’nden çadır ayarladık ama çadırı da vermediler. Çadırı kendimiz ayarladık. Bu yapılanlar siyasi hesaplar yüzünden yapıldı. Biz cenazemizi sırtımızdan da getirebilirdik. Biz başka yerden mi geldik? Biz de buranın insanıyız” diye tepki gösterdi.

Cenaze daha sonra morg önünde bulunan bir yurttaşın minibüsüne alınarak Topbaş Mezarlığı’na getirildi. Kurkut’un cenazesi, ağıt ve gözyaşları arasında toprağa verildi.

HDP’li vekiller tepki gösterdi

Cenaze töreninde konuşan HDP Dersim Milletvekili Alican Önlü, “Kemal de herkes gibi bir sevinci, bir bayramı yaşamak istedi. Ama hepimize gördükleri gibi Kemal’e de bunu çok gördüler” dedi. Kurkut’un öldürülmesine ilişkin yetkililerin yalan söylediğini vurgulayan Önlü, “Neymiş çantası varmış da, kitleye doğru koşup ‘Patlatacağım’ diye bağırıyormuş. Bu kadar riyakarlık olamaz. Hem öldürmek hem de bu kadar münafıklık olmaz. Kerbela’dan bugüne kadar yaşadık ama Yezid soyu da devam ediyor. Nasıl ki Hazreti Hüseyin’in direnişi devam ediyorsa Kemal gibi, Yezid’in soyu da devam ediyor” dedi.

“Kemal’e bir toprağı çok gördüler”

Belediyenin cenazenin defnedilmesine engel olmasına da tepki gösteren Önlü, “Yezid de Hazreti Hüseyin’in defnedilmesine müsaade etmedi. Bu defnedilmeyi engelleyenler kendilerine Müslüman dediler. Kemal’e bir toprağı çok gördüler. Arabayı götürdüler, suyu kestiler. Bu nasıl bir Müslümanlık, nasıl vicdan?” diye sordu. Korkut’un hiç uyarılmadan, kendisini tanıtmaya izin verilmeden katledildiğini belirten HDP Adıyaman Milletvekili Behçet Yıldırım ise, “Avrupa’ya demokrasi dersi vermeye kalkanlar, bizlere demokrasiyi böyle gösteriyorlar. Bu olayın peşini bırakmayacağız. Kemal’i katledenler mutlaka cezalandırılacak” dedi. Cenaze töreninin ardından kitle mezarlıktan ayrıldı.

(Dihaber)

DİSK Korosu seçmeleri 23-26 Mart tarihlerinde DİSK Genel Merkezi’nde

DİSK Korosu, koroda yer almak isteyenler için  23-26 Mart 2017 tarihleri arasında DİSK Genel Merkezi’nde seçme düzenliyor.

Tüm DİSK’ lilerin ve DİSK dostlarının katılımına açık olan Koro’da Temel müzik ve nota bilgisi, çoksesli müzik için yeterli bir kulak ve sağlıklı bir sese sahip olması beklenirken başvuru yapan adaylarda yaş sınırı da aranmıyor.

DİSK 50. yılında bir koro kurmuş ve koro ilk olarak 13 Şubat 2017 tarihinde yapılan DİSK’in 50. Kuruluş Yıldönümü Gecesinde sahne almıştı. Genco Erkal, Kardeş Türküler ve Zülfü Livaneli ile ilk repertuarını sunan, Türkiye’ den ve dünyanın çeşitli bölgelerinden şarkılarını seslendiren Koro, Türkiye’de ve dünyada emeğin, birliğin, DİSK’in Sesi olmayı yeni katılımcılarıyla birlikte sürdürmeyi amaçlıyor.

 

Koronun şefliğini daha önce Ruhi Su Dostlar Korosu ve daha birçok koronun şefliğini yapmış olan Berktay Akyıldız üstleniyor. Soprano, alto, tenor ve bas seslerinden oluşan çoksesli koro çalışmalarını haftada iki gün, DİSK Genel Merkezinde gerçekleştiriyor.

 

(Yeşil Gazete)

Eşine şiddet uygulayan kocadan akılalmaz ifade: Dırdır ediyor diye dövdüm

Antalya’da 31 yaşındaki Mahmut Aslanoğlu, eşi 28 yaşındaki Semra Aslanoğlu’nu dövdü. Semra Aslanoğlu hastaneye kaldırıldı. Eşine şiddet uygulayan Mahmut Aslanoğlu, ifadesinde “Sürekli konuşup dırdır ediyor diye dövdüm” dedi.

Kentin Döşemealtı ilçesi Bahçeyaka Mahallesi 837 Sokak’ta bulunan evde meydana gelen olayda, iki çocuk babası Mahmut Aslanoğlu ile ‘çok konuşmasından rahatsız olduğunu iddia ettiği’ eşi Semra Aslanoğlu arasında tartışma çıktı. Kısa sürede büyüyen kavga sonunda eşini döven Aslanoğlu, daha sonra evden dışarı çıkardı. Semra Aslanoğlu, ihbar üzerine olay yerine çağrılan ambulansla Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’ne götürüldü. Acil serviste müdahalesi yapılan Semra Aslanoğlu’nun başında darbe izleri, boğazında 1 santim derinliğinde cam kesisi bulunduğu ifade edildi.

Eşine uyguladığı şiddetten sonra kendini eve kilitleyen Mahmut Aslanoğlu, polisin ikna etmesi sonucu teslim oldu. Mahmut Aslanoğlu’nun ifadesinde, “Sürekli konuşup dırdır ediyor diye dövdüm” dediği ortaya çıktı. Gözaltına alınan Aslanoğlu, polis merkezine götürüldü.

(CNN Türk)

Sürdürülebilir Kalkınma, Moody’s ve günden kalanlar

Hükümet tarafından, 2023 yılında Türkiye’nin dünyanın sayılı ekonomileri içinde yer alacağı sıkça dile getirilmektedir. Ekonomik büyümenin (gayri safi yurt içi hasıladaki reel artış), sürdürülebilir kalkınmaya dönüştürülemediği sürece kalıcı olamayacağı bilinen bir gerçektir. Son yıllarda en çok tartışılan, tavsiye edilen kalkınma modellerinden ‘sürdürülebilir kalkınmaya’ ulaşmak için ekonomilerin üç koşulu birlikte sağlaması gerekir: Finansal sürdürülebilirlik, ekolojik sürdürülebilirlik ve sosyal sürdürülebilirlik.Ekonomide ‘first best’ olarak tanımladığımız en iyi birinci duruma ulaşamıyorsak, diğer koşulları sağlamanın artık bir önemi kalmaz. Bu koşullardan birinin sağlanamaması diğerlerinin de sağlanmasını güçleştirerek,  orta ya da uzun dönemde sürdürülebilir kalkınmayı olanaksız hale getirir.

Finansal sürdürülebilirlik

Finansal sürdürülebilirlik, kalkınma için gerekli olan yatırımların yapılabilmesi için parasal kaynaklarımızın yeterli olup olmadığı ile alakalı bir konudur. 15 Temmuz ve sonrasında yaşanan gelişmelerden dolayı kredi değerlendirme kuruluşlarının, Türkiye’nin kredi notunu arka arkaya düşürmesi finansal sürdürülebilirliğin sorgulanmasına neden olmuştur. En son olarak Moody’s, Türkiye’nin kredi notu görünümünü durağandan negatife çevirmiştir. Arkasında da bazı bankaların kredi görünüm notu durağandan negatife indirilmiştir. Türkiye’de özellikle büyük ölçekli kamu projeleri, yurt dışından sağlanan krediler ile gerçekleştirilmektedir. Kredi veren kuruluşlar, ülkelerin kredi başvurusunu değerlendirirken o ülkelerin kredi notunu da dikkate almaktadır. Riskli bir ülkeye kredi vermek, kredi sağlayan kuruluşlar açısından tabii ki rasyonel bir karar olmayacaktır. Diyelim ki bu durum geçici. Yani Türkiye, istikrara bir şekilde kavuştu ve kredi notu tekrar yükseltildi. Diğer koşulları yerine getirebiliyor muyuz? Ekolojik ve sosyal sürdürülebilirlik konularında gerektiği gibi davranabiliyor muyuz?

Nüfus ve kişi başına düşen milli gelir artışının beraberinde getirdiği tüketim artışı, doğal olarak her türlü kaynağa olan talebi artırmıştır. Tek başına değerlendirildiğinde kişi başına düşen milli gelir artışı, hayat standardının yükselmesini sağladığı için  olumlu bir gelişme olarak algılanabilir. Diğer taraftan, bu gelişmenin ne kadar sürdürülebilir olduğu tartışmaya açık bir sorudur. Ülkelerin makro ekonomik göstergeleri hesaplanırken, sayısal veriler kullanılmakta ve hayat standardımızı etkileyen bazı değişkenler (hava kirliliği, su kirliliği, gürültü vb) bu hesapların dışında kalmaktadır.

Gayri safi yurt içi hasıla hesapları yapılırken ülkelerin kullandığı yöntem, üretim yöntemidir. Bu yöntemde, bir yıl içinde üretilen ürünlerin (mal ve hizmetler) parasal değeri hesaplanır. Safi yurt içi hasıla ise, gayri safi hasıla miktarından üretim esnasında kullanılan makine, teçhizatın aşınma payı düşülerek hesaplanır. Gayri safi yurt içi hasılanın, bu şekilde hesaplanmasına ilişkin kritik eleştirel yapılmakta ve bu yöntemin yetersiz olduğu savunulmaktadır. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan eleştiri, gayri safi yurt içi hasıla hesapları yapılırken çevreye verilen zararların ve doğal kaynaklardaki azalmanın dikkate alınmamasına ilişkindir. Diğer bir deyişle, nasıl safi yurt içi hasıla hesaplanırken üretim esnasında kullanılan makine ve teçhizattaki aşınma payı dikkate alınıyorsa, aynı şekilde çevrede oluşan aşınma payının da dikkate alınması gerektiği belirtilmektedir.

Çevreye verilen zararların dikkate alınmamasının temel nedenlerinden biri, bu zararların parasal değerinin hesaplanmasının, piyasada alınıp-satılan ürünlerin parasal değerini hesaplamak kadar kolay olmamasıdır. Piyasada pazarlanabilen ürünlere, arz ve talep tarafından parasal değerler biçilebilmektedir. Çevre Ekonomisi yazınında, her ne kadar bu tür zararları hesaplamak için geliştirilen bazı yöntemler var olsa da bu yöntemler kesin verilerden ziyade, tahmini verileri sunmaktadır. Örneğin, iklim değişikliğinin oluşturduğu/oluşturacağı maliyetlere ilişkin hesaplamalar yapılırken, geleceğin belirsizliklerle dolu olması ve azaltım/uyum politikalarının maliyetler üzerinde farklı etkilerinin olacağı göz ününe alınmakta ve farklı senaryolara göre, farklı maliyetler ortaya çıkmaktadır. Ayrıca hesaplama sürecinin maliyetli olması ve bu alanda yeterli uzman olmaması da sıkıntı oluşturmaktadır.

Ekolojik sürdürülebilirlik

Ekolojik ayak izi, üretim esnasında doğadan alınan kaynaklar ile üretim/tüketim esnasında çevreye verilen zararları ölçen bir kavramdır. Bir diğer deyişle, insanların doğaya olan yükünü hesaplayan bir kavramdır. Bu konuda yapılan araştırmalar, gelişmiş ve gelişen bir çok ülkenin ekolojik açıdan borçlu ülkeler olduğunu göstermektedir. Bunun anlamı, söz konusu ülkelerin sahip oldukları doğal kaynaklardan daha fazlasını üretimde girdi olarak kullanmalarıdır. Aslında bu kaynakların doğa tarafından üretimi devam etmektedir. Ancak doğanın üretim hızı ile insanların bu kaynakları tüketme hızı arasında çok ciddi bir dengesizlik mevcuttur ve bu dengesizlik söz konusu kaynakların ‘yenilenemez kaynaklar’ olarak adlandırılmasına neden olmuştur. Halbuki ekolojik sürdürülebilirliğin birinci koşulu, bu dengeyi sağlamaktadır. Aksi takdirde ekolojik olarak borçlu bir ülke durumuna düşersiniz.

İkinci koşul ise, çevreye verilen zararın çevre tarafından asimile edilebilir düzeyde olmasıdır. Oysa Türkiye’de benimsenen büyüme modellerine baktığımızda, ekolojik sürdürülebilirlikten bahsetmek olanaksız. Gün geçmiyor ki doğa aleyhine alınan yeni bir  karar olmasın. Cerattepe başta olmak üzere çeşitli örnekler verilebilir.

Ekolojik sürdürülebilirlik bakımından tam tersi bir örnek ise, Norveç’ten verilebilir. Norveç’in Svalbard Adası’nda (Norveç ile Kuzey Kutbu’nun tam ortasında yer alan bir ada) ‘Kıyamet Ambarı’ olarak da bilinen, dünyanın tohum çeşitliliği bakımından en zengin deposu bulunmaktadır. Amaç başta iklim değişikliği olmak üzere, diğer olası katastrofik gelişmelere karşı önlem almak ve gelecek nesillere bu tohumları aktarabilmektir. Cerattape’nin bozulacak faunası ve florası, ekolojik sürdürülebirliliği sağlamakta kesinlikle bizi zorlayacaktır.

Bir diğer örnek ise, İğneada’ya yapılması planlanan çimento fabrikasıdır. Maalesef Türkiye’de kalkınma planları gelecekte bizleri nelerin beklediği hiç hesaba katılmadan, kısa vadeli yapılmaktadır. Zaten Yale Üniversitesi tarafından her yıl yapılan ‘Environmental Performance Index’, Türkiye’nin bu konuda ne kadar hoyrat davrandığını göstermektedir.

2016 yılı verileri, 180 ülke içinde Türkiye’nin 100 üzerinden 67,68 puan ile 99. ülke olduğunu ve bir önceki yıla göre durumunda daha da kötüleşme olduğunu belirtmektedir. Bunun anlamı, finansal sürdürülebilirlik kadar ekolojik sürdürülebirliliği de sağlamakta yetersiz olduğumuzdur.

Sosyal sürdürülebilirlik

Sosyal sürdürülebilirlik ise kurumsallaşma, çalışanların çalışma koşulları ve hakları da dahil olmak üzere bir çok konuyu kapsamaktadır. Türkiye ve Çin gibi gelişmekte olan ülkeler, son yıllardaki ekonomik büyümelerini kısmen işçi maliyetlerinin düşüklüğüne borçludur. Bunun yanı sıra bazı sektörlerde çalışma koşulları, insan hayatı için ciddi anlamda risk teşkil etmektedir; hatta insani değildir. Üç yüz bir işçimizi kaybettiğimiz Soma maden faciası, sosyal sürdürülebilirlik konusunda ne durumda olduğumuzun somut bir göstergesidir. Maalesef ekolojik sürdürülebilirlikte olduğu gibi, sosyal sürdürülebilirliktede de başka trajik örnekler mevcuttur.

Hükümetin, 2023 yılında dünyanın sayılı ekonomileri arasına girme hedefini, sadece belirli makroekonomik göstergeler ile açıklamaya çalışması halinde bu durumun sürdürülebilir olamayacağını da kabul etmesi gerekir. Kazuo Ishiguro‘nun ünlü romanı Günden Kalanlar, yapılması gerekeni vaktinde yapmayan ve bundan dolayı sonrasında büyük bir pişmanlığı yaşayan insanların hikayesini anlatır. Türkiye’nin bu şekilde devam etmesi, en çok Türkiye’ye zarar verecektir.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu
Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi
Exeter Üniversitesi konuk araştırmacı