Ana Sayfa Blog Sayfa 3222

[Eşyaların Hikayesi] Aramaya inanmak

1 Aralık 2014 – 1 Aralık 2015 arasında 1 yıl süre ile gıda/ilaç gibi temel ihtiyaçları ve sayısı 5’i bulan istisnalar dışında hiçbir şey satın almama üzerine yaşadığı deneyimi ALMADIM blogundan paylaşan Selma Hekim ile gönüllü bir anlaşma yaptık.

Selma Hekim’in gönüllü sadelik deneyimini paylaştığı “ALMADIM” blogundaki ilk yazının ilk paragrafı

Anlaşmamız da şu; Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki [ha-ki]’de evindeki ve elindeki ‘şey’leri [Eşyaların Hikayesi] yazı dizisi üzerinden okurlarımız ile paylaşacak. “Satın almadan edindiğimiz, hayatımıza kattığımız şeylerin bir öyküsü, ardında bıraktığı bir hatırası var” diyor Hekim. Biz de sözü ona bırakıyoruz.

***

Şimdiki çalışma masamı Serencebey’de otururken sokakta bulmuştum ahşap, iki çekmeceli, beyaz bir masa; kardeşim ve kuzenimle beraber eve taşımıştık. Daha sonra yine Serencebey’de kocaman eski ahşap bir ayna buldum. O da şimdiki evime taşındığımda bulduğum eski dikiş makinesinin üstüne, ikisi birleşince bir çeşit tuvalet masası oldu. Bir kere de eski model, aslan ayaklı bir koltuk gördük ev arkadaşımla ama işimiz vardı, akşam dönerken alırız dedik, biz dönene kadar koltuk kapılmış. Daha önce de yazmıştım bulduğum sanat tarihi kitaplarını. Bir de kot mont buldum pahalı bir  marka, hala giyiyorum. Milano’da plastik mini bir bavul dolusu oyuncak buldum, oradan ayrılırken sanat işlerinde kullanması için bir sınıf arkadaşıma bıraktım.

Yıl 2011, şimdi isimlerini verip deşifre etmek istemediğim 4 arkadaşla bir akşam Eski Cambaz’da otururken onlara da işte aynen bunları anlatıyordum.  Biz o sohbeti yaparken kim bilir hangi ganimetler sokaklardan çöpe gidiyor sorusu  bizi gaza getirmişken, aramızdaki hangi akıllı önerdi hatırlamıyorum ama birimiz “ hadi kalkıp gidip lüks bir mahallede çöplere bakalım” gibi bir şey söyledi. Normalde böyle bir teklif iş güç sahibi 30’lu yaşlardaki yetişkinler tarafından duyulduğu an reddedilir ama  ben bulduklarımı nasıl bir iştahla anlattıysam diğer dört kişi teklifi hemen kabul ettik ve “kardeşliği” oluşturduk. Taksime yakınlığından dolayı Nişantaşı’nı hedef seçtik ve yola koyulduk.

Şişli ilçemizde çöp bidonu yoktur, çöpler binaların önüne çıkarılır ve belediye her gün onları oradan alır. Bu bizim için bir avantajdı, çöpleri karıştırmamız gerekmiyordu. Vakit iş yerlerinin kapanma saatini biraz geçmişti.  Belediye çöpleri toplamadan yetişmek için hızla yürürken hem bir şey bulacak mıyız diye heyecanlıydık, hem de yaptığımız şeyi komik buluğumuz için arada kahkaha atıyor, arada kikirdiyorduk. Nişantaşı’na varınca belli başlı sokaklarını dolanmaya koyulduk. İstifi hiç bozmadan göz ucuyla etrafa bakınıyoruz. Evet çöpler dışarıda ama içlerinde hiç kayda değer bir şey bulamıyoruz.  Bu işte bir yanlışlık olmalı, koskoca Teşvikiye’den nasıl kayda değer bir atık çıkmaz? Bir süre sonra fark ettik ki, geç kalmışız, kağıt toplayıcıları önümüzden dolaştığımız sokakları çoktan hatmetmişler. Bize bir hakkı gasp edilmişlik hissi, bir hayal kırıklığı hasıl oldu. Bir dahakine daha erken gelelim diyerek ellerimiz boş terk ettik Nişantaşı’nı. Bir daha da böyle bir maceraya girişecek kadar gaza gelmedik.

Sonrasında ben bir kere çok güzel ahşap, mat camlı çerçeveler buldum. Galata’da yine ahşap, eski büyük bir kutu buldum. Bir akşam Ulus’ta üzerlerinde kötü resimler olan onlarca tuval buldum,   7 tanesini eve taşıyabildim, sonra da üzerlerini kapatıp resim yapmak için atölyeye götürdüm. Yakın bir zamanda da ev arkadaşımla eski bir valiz bulduk  vintage diyebileceğimiz.

Hayatta da hep böyle olmaz mı;  bir şeyi aradığın ya da çok istediğin anda bulamazsın da sonra başka şeylerle ilgilenirken o şey çıkıverir  karşına. Şimdi bunu buraya nasıl bağladın demeyin; her şeyin içinde bir ders var görebilene. Ben de bu hikayeden bunu çıkartıyorum: ”aramakla bulunmaz ama bulanlar hep arayanlardır”.

 

Selma Hekim

İnsan ve doğa – Hasan Kıyafet

İnsan ve doğa birliğini bütünlüğünü yeniden tartışmak, elbette artık abesle iştigaldir. Adına ister Tanrı ister doğa diyelim, kim yaratırsa yaratsın ortada yaratılmış canlı bir nesne, yani gerçek var.  O da insandır. Önemli olan da bunun nasıl yaratıldığı değil, nasıl yaşadığı, ya da yaşayacağıdır…

Yukarıdaki sözümüz yanlış anlaşılmasın diye küçük bir eke gereksinim olduğunu hissettim. Baştan ateş, su ve toprak olmasaydı, insan ayağını basacak yer bulamazdı. Genel adıyla nesnel çevre, yani doğa, üzerinde yaşayan her şeye dominanttır. Sadece rengini biçimini değil, gördüğü düşlerini bile o yaratır. Örneğin, bilimsel araştırmalara analizlere göre, Kutuplarda yaşayan insanlar düşlerinde portakal, muz görmezler. Kar, buz, balık ve beyaz ayı görürler. Ekvator’da yaşayanlar da tam tersini kuşkusuz. Kısacası doğa hepimizin her şeyidir.

Editörün notu: Kadın ve toprakla ilgili inançların dünyaya hâkim olmaya başladığı M.Ö. 10.000- 3500 arası dönemde, bütün mitoloji ve inancın odak kişisi, yaşamın annesi ve besleyicisi ve ölüleri yeniden doğmak üzere kabul eden cömert tanrıça Toprak’ tır. Kuzey Şili, Peru, Bolivya ve Ekvator’daki İspanyollar öncesi kültürlerde (ki İnka da buna dahil) toprak işlemede, ekip biçmede yardım istenen “Pachamama”, Toprak Ana figürü çok yaygındır. Bolivya’ da Nisan 2010 tarihinde, ‘Toprak Ana Hakları Evrensel Bildirgesi’ yayınlanmıştır. Anadolu mitolojisinde de analığı, üremeyi, dişiliği, hayatın sürmesini ve dolayısıyla bereketi simgeleyen ana tanrıça simgesi Kybele’ dir.

Kadın ve toprakla ilgili inançların dünyaya hâkim olmaya başladığı M.Ö. 10.000- 3500 arası dönemde, bütün mitoloji ve inancın odak kişisi, yaşamın annesi ve besleyicisi ve ölüleri yeniden doğmak üzere kabul eden cömert tanrıça Toprak’ tır. Kuzey Şili, Peru, Bolivya ve Ekvator’daki İspanyollar öncesi kültürlerde (ki İnka da buna dahil) toprak işlemede, ekip biçmede yardım istenen “Pachamama”, Toprak Ana figürü çok yaygındır. Bolivya’ da, Nisan 2010 tarihinde, ‘Toprak Ana Hakları Evrensel Bildirgesi’ yayınlanmıştır.

Doğa önce anamız atamızdır. Öteki deyişiyle yaratanımız. O tıpkı öz anamız gibi bize karşı hep verici ve duyarlı olmuştur. Hangi ana yarattığına karşı acımasız, duyarsız olmuştur ki?  Anaların ortak özelliği sadece yaratmaz, bir de yemez yedirir, giymez giydirirler. Yani besleyip büyütürler. Cömert ve verici olurlar. Bu anlamda toprak anamızı en güzel ünlü halk ozanı Aşık Veysel özetler: “Bir çekirdek verdim dört bostan verdi…Başın yardım tırmık ile bel ile…Yine beni karşıladı gül ile…”  diyerek.

https://www.youtube.com/watch?v=2cGANgDZPj8

Pekiyi Doğamızın, toprak anamızın bunca özverisine, fedakarlığına karşın bizlerin durumu nicedir? Yeterince onun değerini biliyor muyuz? Onca iyiliğe verdiğimiz yanıt nedir? Bu anlamda yanıtımız, ne yazık ki pek de iç açıcı değil. Yakın bir örnek olduğu için anımsayalım, yeraltından bilinçsiz çektiğimiz sularla, tahıl ambarımız Konya ovasını kuruttuk. Oluşan dev kazanı obruklarla bir yandan da yeryüzünü çirkinleştirdik. Kırşehir çevresinde tepelerde yamaçlarda kalmış son meşeleri kökten söküp sobalık odun yaptık. Tırnak içinde söylüyorum: “Benim yaşımda olanlar özellikle Kaman’ın Karaboğa yöresinde bu kıyımın canlı tanığıdırlar. Artık toprak üstünde kesilecek dal kalmadığı için, yer altından mezar kazar gibi toprağı deşip meşe kökü sökülüyordu. Zamanın ağaları paşaları, meşe közünde pişirilen kahvelerin, yemeklerin tadına doyum olmadığını köy odalarında ballandırarak anlatırlardı.”

Bugün yeterli su girişi olmadığı için yaz aylarında kuruyan Kırşehir Seyfe Gölü Kuş Cenneti’nde yok olmaya yüz tutmuş güzellikler, takvim yapraklarında yaşatılıyor.

Kısacası göletlerle, barajlarla, kurutulan dere boylarındaki söğütlerle, kavaklarla birlikte yöredeki son kuşlar da gitti. Kırşehir-Çiçekdağı çevresi çölleşmeye durdu. Şimdilerdeyse kuş göçlerinin uğrak yeri olan Tuz Gölü’nün altını, devlet sıvı gaz deposu yapmak hesapları içindeymiş. Araziyi ağaçsız ve boş bulan başıboş rüzgarlarsa, eski Köy Enstitülerinden İvriz’e, Toroslar’a doğru görülmedik bir kum fırtınası başlatmış… Oysa eskiden, Edirne’ den Antep’e kadar bir sincabın yere ayak basmadan daldan dala atlayarak gittiğini Evliya Çelebi yazıyor. Timur’un ordusu Ankara’ya yürürken filleri atları ağaçların gölgesinde konaklamışmış…

Sonuç: Sorunları sayıp dökmenin, çözüm olmadığını deneyimlerimizle biliriz. İç Anadolu’da meşe köklerini söküp yakan köylüler bu işi vahşiliğinden değil, önce yoksulluğundan sonra bilinçsizliğinden yapıyordu. Çünkü kışın yakmaya tezeği bile yoktu. Yani her ciddi sorunun kökeninde mutlaka ekonomi, onun tamamlayıcısıysa bilgi ve bilinçtir kuşkusuz. Çözümü ise tartışmasız Marks amcanın dediği gibi sosyalizmdir. Ötesi zaman kaybıdır.

Bir daha üzerine basarak yineleyecek olursak: Doğayı da insanı da kirleten emperyalist sistemdir. Patronlar fabrikalarını büyük kentlerin varoşlarına, ya da ana yol kıyılarına kurarlar. Bu elbette ulaşım, kolay işçi bulmak ve de çok kar etmek içindir. Savaşları da bu nedenle çıkartırlar. Buradan sakın “Yeşili, Doğayı” ihmal edelim sonucu çıkarılmamalıdır. Şöyle de diyebiliriz: Doğayı savunmak gerçekte sosyalizmi, eşitliği savunmanın öteki adıdır.  O zaman neden yaşasın yeşil, yaşasın doğa demeyelim ki!…

1937 Kırşehir- Kaman doğumlu olan Hasan Kıyafet, Pazarören Köy Enstitüsünde eğitim görmüştür. Anadolu’nun dört bir tarafında uzun yıllar öğretmenlik yapan Hasan Kıyafet’ in yazıları Çatlı (Samsun), Yön, İmece, Vatan, Çağdaş, Abece, Cumhuriyet, Radikal gibi dergi ve gazetelerde yayınlandı. Bugüne kadar yayınlanmış yaklaşık 50 kitabı olan yazar Yalova’ da yaşamını sürdürüyor.

 

Hasan Kıyafet

Baron Sarkis

Kumkapı’ da iki Sarkis tanımış, ikisini de çok sevmiştim. Çok şey öğrendim ikisinden de.

Kumkapı Halk Tüketim Kooperatifi’ nde çalışmaya başladığım sene, 1985’ te önce Sarkis Çerkezyan ile tanışmıştım. Beraberliğimiz hayata veda ettiği 2009 Ağustos’ una kadar aralıksız sürmüştü. Birçok genç insan gibi benim de ilk ustamdı diyebilirim. TKP’ nin marangoz Sarkis’ iydi. Usta gururla anlatırdı: Bir marangoz da SBKP’ de varmış ve devrimde çok önemli işler yapmış. Adı da Halturin’ miş. Usta derdi ki: “Ne iş yapıyorsan yap, senin yaptığın iş en iyisi olmalı. Tuvalet mi temizliyorsun? En temiz tuvalet senin tuvaletin olmalı, Marangoz musun? En sağlam işler senden çıkmalı. Yazar mısın? Yazdığın yazılar bir işe yaramalı. Eğer yapamayacaksan git evine otur! “Bu küpeyi bugün de kulağımda taşıyorum ve yapamayacağım işlerin altına girmemeye gayret ediyorum.  Ruhu şad olsun ustamın.

İşe başladığım ilk günlerde, bir hafta sonu iş çıkışı “Hadi” dedi “Sarkis’ in yazıhanesine gidelim”. Kadırga’ da bombalanan Özgür Gündem gazetesinin hemen sol karşı çaprazında, bir ulu çınar ağacının gölgesine kurulu kahvehane masasının, aslında Sarkis Seropyan’ ın yazıhanesini olduğunu da o gün öğrendim. Sarkis ağabey ağzında hiç eksik etmediği piposu, masadaki dörtlü iskambil ekibiyle hem kâğıt oynuyor ve hem de kimsin, kimlerdensin, ne yaparsın sorularıyla benimle de hem hal olmaya çalışıyordu. O günden sonra da yazıhanesine(!) sık sık gittim. İnsanı yüreğinden yakalayan, derviş ruhlu bir adamdı Sarkis ağabey.

Sarkis Seropyan’ ın Kadırga’ da büfeler, marketler için sanayi tipi soğutma dolapları üreten bir atölyesi vardı. Bu mesleği öğrendiği ustası Miran ölünce işi devam ettirmiş. Ustasıyla beraber çalışıyor, arada sırada iş görüşmeleri (!) için hemen 10 -15 metre ötedeki yazıhanesine geçiveriyordu.

Ermenilerin tarihini, kültürel zenginliklerini önce ustamdan daha sonra da Sarkis ağabeyden dinledim, öğrendim. O da Sarkis usta gibi bir Anadolu bilgesiydi. İkisinin de ailesi tehcir mağduruydu.

Anlatıları masal tadındaydı. Dinlemeye doyum olmayan muhabbeti kimi zaman ustanın küçük oğlu Ohannes’ in Kumkapı eski minibüs yolu üzerindeki dişçi muayenehanesinde, kimi zaman da Sarkis ustanın Kumkapı Meryem Ana Kilisesi’ ne komşu iki katlı, içeriden gıcırdayan ahşap merdivenlerle üst kata çıkılan evinde sürüyordu. Sarkis ağabey arada sırada kolunun altında Erivan’ dan getirttiği bir şişe Ararat kanyağı ve bir kutu da çikolatayla çıkıp gelirdi.

Ermeni tarihini, mitolojisini de bilirdi ve bir masalcı tadında anlatırdı o hikâyeleri.

Ermeni tehcirini ailesi de yaşamış. Hayatı boyunca bu gerçeği anlatmaya çalıştı. O da Sarkis usta gibi milliyetçiliğe savrulmadan, Anadolu halklarının bir arada yaşadığı güzel günleri de atlamadan bu acı gerçeği anlattı, durdu…

Kurtuluş son durakta oturduğum yıllarda Sarkis abiyle aynı sokağın iki ucunu paylaşmıştık. Bazı hafta sonları arkadaşlarımızı da eve toplar, o gün için aklımıza ne düşmüşse; edebiyat, müzik, tarih konuşurduk. Bizlere dinletmek istediği müzikleri de mutlaka çantasında olurdu.

Kadırga’ daki Özgür Gündem gazetesi 1994’ de bombalandığı gün de oradaydık.

1995 veya 1996 yılıydı, tam hatırlamıyorum soğutucu işini ustasına bırakıp Agos’ un yolunu tutmuştu. Yolum Osmanbey’ e düştükçe gazeteye uğrardım. Agos çalışanlarının Baron Sarkis’ iydi.

Sarkis usta için her yıl mayıs ayında doğum günü düzenleyen ekiptendi. Ustayla dostlukları, ustanın 2009’ da ölümüne kadar sürdü. Ustayla birkaç kez de Sarkis abinin Kınalıada’ da denize yukarıdan bakan mütevazı evine gitmiştik.

2006’ da Açık Hava Tiyatrosu’ nda Kardeş Türküler, Sayat Nova Korosu ve bizim Ruhi Su Dostlar Korosu ile birlikte bir konser yapmıştık: Mahlemize Âşık Geldi. Anadolu âşık geleneğini anlatan çok dilli, çok kültürlü bir gece olmuştu. Konser öncesi Sarkis ağabey 4-5 ay sonra öldürülecek olan Hrant Dink ile birlikte en büyük destekçimiz olmuştu. Konserinin kitapçığında bir yazı yazmış ve yazıda Ruhi Su’ ya olan saygısını ifade edip “…onun anısını yaşatan Dostlar korosu’ na selam eder, sevgilerimi sunarım” diyerek bizlere de bir selam göndermişti.

Sarkis ağabey çok yönlü bir sanat insanı, usanmaz, yorulmaz bir aydındı. Kitaplar çevirdi, kitaplar yazdı. Söyleşilerde, panellerde konuştu

İMC televizyonunda Nar Taneleri dizisini yapmıştı

Kardeş Türkülerin bir albümüne Yaşar Kemal’ in bir romanından bir pasaj okuyarak sesiyle katılmıştı.

Özcan Alper’ in Gelecek Uzun Sürer filminde Anto dayıyı oynamıştı.

Gazetecilik yaptı. Birçok aydın gibi yaptıklarının bedelini de ödemekten geri durmadı. Agos’ taki bir yazısından dolayı bir yıl hapis cezası almıştı.

Sarkis ağabeyle en son 19 Aralık 2015’ de gerçekleştirilen Hrant Dink anmasında Agos’ un arka balkonunda muhabbet etmiştik. Bir iki fotoğrafını da çekmiştim. Sarkis ustayla ölümünden hemen birkaç gün önce Kumkapı’ daki evde, ustanın elleri avuçlarının içinde, sessizce oturuşlarını anlatmıştı. Sarkis ustayı o yıl 1 Mayıs 2015’ te, 99. doğum gününde Beyoğlu Yeşil Ev’ de bir söyleşiyle anmayı da kararlaştırmıştık. Olmadı.

Sarkis Seropyan da 28 Mart 2015’ te 80 yaşında hayata veda etti. Sarkis Çerkezoğlu’ ndan sonra bir ustamızı, ağabeyimizi, koruyucumuzu-kollayıcımızı, masalcımızı daha kaybetmiştik.

Sarkis Seropyan için 31 Mart günü Şişli Feriköy Surp Vartanants Kilisesi‘ndeki törende bir araya gelmiştik.

Sonra kendiliğinden oluşan oldukça kalabalık bir kortejle Agos’ un önüne yürümüştük.

Seropyan’ ın yoldaşı, meslektaşı gazeteci-yazar Pakrat Estukyan Agos gazetesi önünde yapılan uğurlama töreninde Seropyan’ ı “… Kendisi mesleğinin gazetecilik olduğunu istihzayla söylerdi. Agos kuruluşu itibariyle, kurucu aklından ötürü devrimci bir gazeteyse Sarkis abi duruşuyla, çalışma disipliniyle bu devrimci tavrın somutlaşmış abidesiydi… Bizler Agos çalışanları olarak hala şok halindeyiz. Kolay kolay dolduramayacağımız bir boşluk oluştu… “sözleriyle anlatmıştı.

Baron Sarkis, bugün Şişli Ermeni Mezarlığı‘nda yatıyor ve geride bıraktığı boşluğu bugün de hissediyoruz.

 

Ercüment Gürçay

 

 

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Alev saçlı çocuk

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Bir zamanlar küçük bir Frida vardı. Saçları tuhaftı. Birkaç tutamı domates kırmızısı, perçemleri havuç rengi, kalanlarsa ahududu şerbeti gibi kızıldı. Sy 7

Alev saçlı kız Frida, saçlarından mustarip. Okuldaki arkadaşları onla alay ederdi. Frida’yı gördüklerinde “Yangın var! Frida’nın kafası yanıyor!” diye bağırırlardı.

Bu durumdan o kadar rahatsız ki saçlarından nefret ediyor, öyle ki onları kesiyor sık sık.  Fakat işe yaramıyor, birkaç saate eski uzunluğuna geri dönüyordu.

Frida, teyzesi Anna ve tembel kedisi Kedi ile yaşıyordu (Kedisinin adı gerçekten Kedi’ydi) Anna teyze de tıpkı Frida gibi kızıl saçlıydı hatta onun da çocukken Frida gibi çilleri vardı.

Bir de Postacı Bruno vardı. Bir tek o dalga geçmezdi Frida’yla çünkü Bruno renk körüydü. Renk körü olmasa da alay etmezdi aslında. Hatta anlam veremezdi bu duruma. Ona göre çocuklar kırmızıyı severdi. Kırmızı elbise, kırmızı şapka, kırmızı şeker ve balon istediklerini pek çok kez duymuş olmasına rağmen neden kırmızı saç istemez bu çocuklar?

Hatta bir keresinde bir gazetede kırmızı saçları ile ünlü bir oyuncu olduğunu bile okumuştu. Anlam verememişti Frida’nın dışlanmasına.

Frida okula bile gitmek istemez. “Çocuklardan korkuyorum.” der teyzesine. Aptal kalsam olmaz mı, diye yakınır.

Okulun daha ilk gününde duymaya başlar o acımasız sözleri “Yangın var!” Öğretmen ne kadar ceza verse de çocuklar bu sözleri söylemekten çekinmezler. Çocuklar, bu kitapta akran zorbalığının tüm aşamalarını sergilerler. Alay etme, gruplaşma, ötekileştirme ve hatta fiziksel şiddet…

Aslında Frida’nın bilmedi gizli bir gücü vardır. Bunu Kedi sayesinde öğrenir. Aslında teyzesi de çocukken bu durumdan mustariptir ve kendisi keşfetmiştir. Söyledikleri bir şarkı gerçekten aleve dönüştürür saçlarını.

KIZILA-KIZILA-ÇIT-ÇITÇIT-ALEV-ALEV-YAKARIK dediğinde saçları yanmaya başlıyor.

ALEV-ALEV-YAKTIM-SEN-BİR-KIZILA-SAÇSIN dediğinde ise sönüyorlardı.

Okulda üç çocuk, Frida’yı bir çantaya tıkıp “İtfaiyeciyiz biz!” diye gezdirdiklerinde tek kurtuluşu bu şarkıyı söylemek olur ve alev alev yanar Frida. Geçici olarak arkadaşlarının zorbalıklarından kurtulsa da işe yaramaz ve daha çok hedef haline gelir.

Bu durumda Brumo devreye girer ve Frida’yı okula o bırakıp alır fakat zorba çocuklardan birini patakladığı için müdürü tarafından azarlanır. Bruno da işinden istifa eder.

Sonrasında kırmızı kitabın gizemiyle tanışır ve macerasının seyri değişir.

Kitabın devamını anlatmayacağım, macera okurla devam etsin. Bu kitabı özel kılan, bizde çok örneği olmayan ötekileştirme sorununa ve akran zorbalığına karşı yazılmış olması. Yazar bunu yaparken edebiyatın imkânlarından yararlanıp muhayyilenin sınırlarını zorlayarak yapmış. Bu haliyle Alev Saçlı Çocuk oldukça başarılı bir çocuk kitabı.

Günışığı Kitaplığı
88 sayfa
Yazan: Christine Nöstlinger
Çizen: Huban Korman
Çeviren: Suzan Geridönmez
7+ yaş

 

Tunç Kurt

Kengere geeel! – Şeyhmus Diken

Şeyhmus Diken’in yazısı bianet.org/biamag sitesinden alındı

Hele biraz daha damağa değsin, kışın rehaveti insanın üzerinden çekip gitsin öyle çıktığını yazıyla haber vereyim dedim, olmadı!

Şehrin ofis semtindeki Perşembe pazarından geçerken tezgahını gördüm. Tezgah iki açıdan kendini görünür kılmıştı. Eski bir halının üzerine yığmıştı satıcı kenger öbeğini. Bir yandan da sesinin olanca gürlüğü ve sattığı ürünün yine olanca cazibesi ve güveni ile “kengere geeel kengere, feys’e (Facebook) attım haaa…” diye bağırıyordu…

Uzaktan fark ettirmeden kenger tezgahı ile birlikte fotoğrafını çekeceğim anda birden o da beni fark etti ve bir anda çamurlu ellerinin arasındaki kenger temizleme bıçağıyla birlikte malum zafer işaretini yaparak pozunu verdi. Selamlaştık ve tezgahıyla başbaşa bıraktım kengerciyi…

Şimdi size kalkıp da yeni bir kenger yazısı yazsam emin olun ki; geçtiğimiz yıl bu vakitler kültür servisi’ne yazdığım yazıdan pek de farklı olmayacak. İyisi mi o yazıyı biraz güncelleyerek sizi kenger / kereng’le başbaşa bırakayım…

Diyarbekir ve havalisine diyeceğim ama siz sayın ki kadim Kürdistan coğrafyasının bitki çeşitliliği açısından muteber dağı Diyarbakır, Urfa ve Mardin eşiklerinin orta yerinde yer alan Karacadağ’ın çepeçevresine ilkbahar gelende, envayi çeşit bitkinin insanla, canlılarla buluşmasının zamanıdır.

Namdar bitkilerin en ünlüleri tuzik, qazayağı, nanê çuçê, kâri, axbandur, box, uxçun (ribêz), kemê, pirpar, pung, qararihan, delibardaxan ve kerengdir.

Kenger bu bitkilerin en ünlülerinden biri. O denli ünlü ki; bölgeden bir şekilde uzak düşenler, kenger zamanını bildiklerinden, ayıklanıp dikenlerinden temizlenmiş kengeri özel siparişle isterler. Otobüsler onca yolcu bagajının arasında kenger çuvalları da taşır…

Kenger, genellikle yumuşak toprak diyebileceğimiz zeminlerde, yamaçlarda ve düzlüklerde yetişir. Dikenli bir bitki olan kenger, doğada yabani olarak kendiliğinden biten belki de organik bitkilerin en özgünlerinden biridir.

Bilimsel adı (Latince) “gundelia tourneforti” olan kenger, bölge halkı tarafından Kürtçe “kereng” veya“keleng”diye anılır.

Bölge insanı için kengerin önemi büyük. Doğa ile ilişki içinde olan ilk insandan bu yana, insan soyu kendini ve gereksinimlerini doğada bulmuş. Önce toplayıcılıkla başlamış ilk insanlar. Toplarken de sınama yanılma yöntemiyle doğada biten her ürünle tanış olmuş.

Kengerle tanışıklık da işte böyle kurulmuş ve kenger yoksul aşı olmuş.

Kengerin Diyarbakır coğrafyası dışında değişik türleri olduğu bilinir. Örnek vermek gerekirse; bölgede serhat illeri diye ifade edilen doğuda yetişen kenger türü ikiye ayrılır.

Yenilebilen türüne “kereng ê şîrik” veya “kereng ê zerik” diyorlar. Tatlı olan bu kenger türü, çiğ olarak yenebildiği gibi pişirilerek yenmesi de mümkün. Bir de “kereng ê tahlik” denilen, acı kenger var ki, yenmesi mümkün değil. Kengerin bu türü, daha çok, otun yetersiz olduğu doğu illerinde kurutulup “kertal” adını alarak, kış aylarında hayvan yiyeceği olarak kullanılır.

Bizim asıl ilgilendiğimiz kenger türü, Diyarbakır’a has, acı ile tatlı arasında tadı olandır. Bu tür kenger Karacadağ’ın püskürttüğü volkanik arazide yetişen bir türdür. Diyarbakır kengerinin dikenli dış yüzeyi temizlenip çiğ olarak yenebileceği gibi pişirilerek de yenebilir. Ve bu kenger türünün zamanlaması o denli iyi yapılmalı ki; topraktan daha yeni baş verdiği anı yakala(n)malı. Bölge halkı kengerin tam da bu filiz verme anına “bûkik (gelincik)”derler. Kengerin kabul göreni bu baş veren taze dönemidir.

Kenger, dikenlerinden ayıklanarak çiğ yenebildiği için ağızda döner dururken değişik çene hareketlerine neden olur. Dikenleri tamamen temizlenmeden ağızda çiğnenen kengerin unutulan dikenleri ağza batınca da bu görüntü daha da hareketlenir. İşte bu nedenle dişleri döküldüğü için yiyecekleri iyi çiğneme yeteneğini kaybetmiş yaşını almış kişilere bölgede “tam kengerlik ağız” diye takılırlar. Tabii çiğnenmesi ve de yumuşatılması çok zor olduğu için “kenger sakızı”nı da unutmamak gerek!

Kenger yoksulun yiyeceğidir demiştik ya: Günümüzde yoksulun kültüründe kengerin kalmadığı da bir gerçek. Artık kentler/kentliler bir şekilde kengeri allayıp pullayıp kendi mutfak kültürlerine dahil ediyorlar. Kenger kentte, etle tanışmadan önce yoksul aşıdır. Kentle ve etle tanışınca artık zenginlik alametine dönüşür. Dolayısıyla Kengerle yapılan değişik yemeklerin albenisi insanlara tercih hakkı doğurmaya aday olur.

Belki de artık kengerle ilgili yemeklerle tanışmanın zamanıdır. Kenger meftunesi, yumurtalı kenger, yoğurtlu kenger, bulgur pilavlı kenger gibi…

Tabi bunların yanına son iki yıldır Van’da Enver Özkahraman’ın becerisiyle yaptığı Kenger Reçelini de eklemek gerek…

Kenger meftunesine Kürtçede “meftuneyê kerengê” denir. Kengerin yanında et, yağ, tuz, sumak ve salça ile yapılıyor. Kengerin spesiyal türü; doğal olarak meftune. O denli namı yürümüş ki, “Meftune” bölgede kadın ismi bile olmuş.  Şimdi bir de kenger meftunesinin yapılışını hatırlayalım. Kengerler dikeninden iyice ayıklanarak temizlenir, yıkanır ve parçalara ayrılır. Et suda haşlanır, yağda kızartılır. Kengerler de etle birlikte sararıncaya kadar kızartılır. Üzerine kaynar su eklenir. Salça ile sumak katılır. Birlikte kaynamaya bırakılır. Piştikten sonra sarımsak eklenerek servis yapılır.

Yumurta ile yapılan kengerin bir diğer türüne gelince; kenger ve yeterince yumurtanın yanında, tuz, biber, soğan ve sarımsakla yapılır. Kengerler ayıklanıp yıkanır, kesilir ve suda kaynatılır. Suyu sıkılarak süzülür. Yağ kızdırılıp kengerler tuz, biber, salça, kızartılmış soğan ve az sarımsakla karıştırılır. Daha sonra üzerine yumurtalar kırılarak pişirilir ve servis yapılır.

Son olarak bir de yoğurtlu kengerimiz var. Yani “kerengê bi mast” denileni. Yoğurt, kenger, sarımsak, tuz ve soğan tüm malzemesidir. Kengerler ayıklanır, yıkanır ve doğranır. Kaynatılarak suyu süzülüp sıkılır. Kızgın yağda kızartılır. Üzerine tuz, kızarmış soğan, sarımsak eklenir. Tümü birlikte karıştırılıp üzerine yoğurt dökülerek servis yapılır.

Kengerin bu son iki yapılış türü olan yoğurtlu ve yumurtalı türleri, bugün artık Diyarbakır’da içkili restoranlarda, özellikle ilkbaharda, rakının yanında Diyarbakır mezesi olarak ilgilisine sunuluyor.

Kengerimizin bu şekilde yoğun ilgiye mazhar olması artık dillerde söz olarak şekillenmektedir. Sözün akışına dur dememek aşkına:

“Kereng di gihîje kaşa

Xwarin a bergîr û wehşa

Kereng çi digere

Mala wezîr ü paşa.”   

Yoksul da bu işe şaşmıştır, ne desin? Demesi o ki; sonuçta kenger yamaçlarda yetişen bir bitkidir. Beygir ve yabani hayvanların yiyeceğidir. Dolayısıyla kengerin vezir, paşa ve beyzadelerin sofra ve evlerinde hiçbir işinin olmaması gerekir.

O halde dê hadê werin kerengê…

Şeyhmus Diken – bianet.org/biamag

Papa’dan 60. yıl mesajı: Avrupa Birliği kendini sorgulamalı

Avrupa Birliği’nin temellerinin atıldığı Roma Antlaşmaları’nın 60. yıldönümü töreni için Roma’ya gelen AB liderleri bu akşam Vatikan’da Papa Francesco ile görüştü.

Papalık Sarayı’nda yapılan görüşmeye, geçen yıl bir referandumla AB’den ayrılma kararı alan İngiltere dışındaki 27 AB ülkesinin liderleri ve AB kurumlarının temsilcileri katıldı.

Liderlere hitaben bir konuşma yapan Papa, AB’nin bugün karşı karşıya olduğu krizleri yenebilmesi için kendisini sorgulaması gerektiğini söyledi.

2014’te Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada AB’yi “artık doğurgan olmayan bir büyükanneye” benzeten Papa, bu akşamki konuşmasında da Avrupa’nın yaşlılık hastalıklarından mustarip olduğunu söyledi.

Papa, “Bugün artık uzayan insan ömründe 60 yıl olgunluğun zirvesidir, kendimizi sorgulamaya çağrıldığımız kritik bir yaştır. AB’nin de bugün kendisini sorgulaması, yaşın kaçınılmaz olarak getirdiği hastalıklarını tedavi etmesi ve yeni yollar bulması gerekiyor” diye konuştu.

Roma Antlaşması’nın imzalanmasının ardından geçen 60 yılda dünyanın çok değiştiğine dikkat çeken Papa, bugünün krizlerine yanıt verebilmek için Avrupa kurumlarının “insanı merkez alması” gerektiğini, AB’nin “bir kurallar ve protokoller bütününden ibaret olamayacağını” söyledi.

Yıkılan duvarlar, örülen duvarlar

Göç krizinin üzerinde özellikle duran Papa Francesco, “Bu yılların göç krizi yalnızca sayısal, ekonomik ya da güvenlikle ilgili bir sorun olarak ele alınamaz” dedi ve “duvar örme” yaklaşımını şöyle eleştirdi:

“Baltık Denizi’nden Adriyatik’e kadar uzanarak kıtayı bölen o duvarı yıkmak için ne çok çaba sarf edildi! Fakat bugün o çabalar unutuldu. Birbirinden ayrılan ailelerin, ve bu ayrılığın yol açtığı fakirliğin ve sefaletin trajedisi de unutuldu.

“Önceki nesiller, bu zorla üretilen düşmanlığın izlerini yıkmayı arzuluyorlardı; şimdi ise zamanımızın ‘tehditlerini’, savaştan ve fakirlikten kaçan ve yalnızca kendileri ve sevdikleri için bir gelecek arayan kadın, erkek ve çocukların oluşturduğu uzun kuyruğu nasıl dışarıda tutabileceğimiz tartışılıyor.”

‘Popülizmin panzehri dayanışma’

Avrupa’nın “sahte güvenlik korkuları içine hapsolmaması” çağrısı yapan Papa, Avrupa’nın tarihinin “diğer halklarla ve kültürlerle buluşmaya” dayandığını vurguladı.

Papa ayrıca, popülizmin egoizmden beslendiğini ve panzehrinin de “dayanışma” olduğunu söyledi.

BBC Türkçe

Çanakkale, içme suyunu tehdit eden altın madenlerine karşı yürüyecek

Çanakkale‘nin tek su kaynağı olan Atikhisar Barajı‘nın su toplama havzasında yer alan Kirazlı altın madeni işletmesinin geçici ruhsat almak üzere çalışmalara başlaması, sivil toplum kuruluşlarını harekete geçirdi. Yıllardır Kaz Dağları ve çevresinde altın madenciliğine karşı süren mücadelede bir kez daha, ‘bizim altın madencilerine verecek suyumuz yok’ mesajı verildi.

Ziraat Mühendisleri Odası Çanakkale Şubesi, İda Dayanışma Derneği, Çanakkale Tabip Odası, Çanakkale Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Çanakkale Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği‘nin ortak basın açıklamasında, Çanakkale’nin içme ve sulama suyunun sağlandığı Atikhisar Barajı’nın çevresinde faaliyette bulunan maden sahalarının çalışmaya devam etmesi, işletmeye geçmesi halinde, 40 yıl sonra Çanakkale’nin susuz kalacağına dikkat çekildi.

Basın açıklamasında, “Atikhisar Barajı, giderek nüfusu artan Çanakkale’nin içme ve kullanma suyu ile yöredeki tarım alanlarının sulama suyu ihtiyacını karşılayan tek kaynaktır. İlimizde ondan fazla altın-gümüş madeni işletmesi çalışmalarını sürdürmektedir. Bunlardan Lapseki Şahinli-Kocabaşlar maden işletmesi yalan beyanlarla başlangıçta madende kullanılacak suyu olmadığı halde geçici işletme ruhsatı almış, bugünlerde kesin ruhsat almak üzere son hazırlıkları yapmaktadır. Şahinli işletmesinde olduğu gibi Kirazlı işletmesinde de kullanılacak su yoktur.” denildi.

“Altın madenciliğinin zararlarının geri dönüşü yok!”

Ziraat Mühendisleri Odası Çanakkale Şube Başkanı Prof Dr. Türker Savaş, Kirazlı maden işletmesinin siyanürle altın işletmeye başlaması halinde bir ton kayaç için üç ton suyun zehirlenerek yok edileceği bilgisini vererek şöyle devam etti: “Atikhisar baraj suyu başta olmak üzere yeraltı sularımız bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde kirletilecektir. Kullanılan siyanürün bir bölümü havaya karışacağından havamız kirlenecek, işletme sahalarında çok sayıda ağaç kesilerek orman örtüsü yok edilecek, toprak erozyonu hızlanacak, Atikhisar Barajı kısa sürede dolacak, gelecekte şehirde yaşayan yüz binlerce insanın yaşamı tehdit altına girecektir.”

Çanakkale Lapseki’deki Şahinli altın işletmesi yüzünden Bayramdere ve Umurbey barajlarının da tehlike altında olduğuna dikkat çeken İda Dayanışma Derneği üyesi Hicri Nalbant, “Çok değerli olan su kaynağımızı olabildiğince uzun süre kullanmak ve korumaktan başka yapacağımız bir şey yok” diyerek Çanakkale halkını ve tüm yetkilileri, Atikhisar Barajı için göreve çağırdı.

2 Nisan Pazar günü büyük yürüyüş var

Çanakkale’de yaşayan, Atikhisar Barajı’ndan su içen herkes, “Haydi doğa dostlarımız, Atikhisarımızı korumaya” çağrısıyla 2 Nisan Pazar günü, siyanürlü altın madenciliği tehdidi altındaki Kirazlı – Balaban bölgesinde buluşacak. Oldukça geniş katılım beklenen etkinlikte, yaklaşık 10 kilometrelik yürüyüş yapılarak Atikhisar Barajı’nı bekleyen siyanür tehlikesine ve şehrin tek içme suyu kaynağı için hep birlikte mücadele etmenin önemine dikkat çekilecek.

( Yeşil Gazete )

Yeryüzü Derneği Kent Bahçeleri Projesi’nin 2017 takvimi açıklandı

Yeryüzü Derneği’nin 2011’den bu yana sürdürdüğü Kent Bahçeleri Projesi bu yıl da başlıyor.

Yeryüzü Derneği tarafından paylaşılan Kent Bahçeleri 2017 takvimi ile semt buluşmaları programı  şu şekilde: (Detay bilgi için derneğin web sitesini ziyaret edebilirsiniz)

 

Kent Bahçeleri 2017 Takvimi ve Açıklamalar

Yeryüzü Derneği 2011’den beri Kent Bahçeleri Projesi’yle balkonunda, terasında, avlusunda bitki yetiştirmek​ isteyenlere ücretsiz tohum-fide dağıtmakta ve konuyla ilgili bilgi paylaşmaktadır. Derneğimize üye veya gönüllü olmadan da bu projeye katılabilirsiniz.

Semt Buluşmaları 8-22 Nisan 2017’de,  Bitki yetiştiriciliğine dair bilgi paylaşımları 28 Nisan ve 7 Mayıs’da ve Tohum-fide dağıtımı ise 14 Mayıs 2017 Pazar günü gerçekleşecek.

Semt Buluşmaları Programı

  • 8 Nisan Üsküdar, Kuzguncuk Bostanı, saat 12:00-13:00.
  • 9 Nisan Bakırköy​, yer ve zaman daha sonra bildirilecek.
  • 9 Nisan Pendik,  Pendik Marina, saat 10:00-12:00
  • 15 Nisan Taksim, ​EkBiçYeİç saat 10:00-12:00
  • 16 Nisan Bostancı,​ Tohum Parkı (Bostancı Vapur iskelesinden Maltepe yönünde 50 m ileride)​, saat 12:00-13:00
  • 22 Nisan Kadıköy, Dernek Merkezi (Hasanpaşa Mah. Söğütlüçeçme Cad. 196/3), saat 12:00-14:00
  • 22 Nisan Beşiktaş, Ortakoy Mah. Okul Yolu Sok. Arkheon Sitesi 49J/3, saat 12:00-13:00

Yeni başlayanlar için bitki yetiştiriciliği bilgi paylaşımı İstanbul’da Avrupa yakasında 28 Nisan’da Roma Bostanı’nda Anadolu yakasında ise 7 Mayıs’ta ise Fenerbahçe Parkı​ yapılacak.

Kent Bahçeleri Projesi’nde eyr almak isteyenler başvuru formuna ise bu linkten ulaşabilir.

 

(Yeşil Gazete)

 

Dünya Saati’nde ışıklar Akdeniz ormanları için kapanıyor

Yarın akşam (25 Mart 2017 Cumartesi) tüm dünyayla aynı zamanda gerçekleştirilecek Dünya Saati etkinliğinde boğaz köprüleri, Topkapı Sarayı, Rumeli Hisarı, Yivli Minare ve Selimiye Cami gibi Türkiye’nin önemli anıtsal yapıları ışıklarını bir saatliğine kapatıp iklim değişikliğine dikkat çekecek. 

Geçen sene gerçekleşen Dünya Saati etkinliğinde fotoğrafçı Gökhan Tan, Boğaz Köprüsü’nüm 20:28’de ışıklı ve 20:31’deki ışıksız halini de belgelemişti

WWF-Türkiye’nin organize ettiği Dünya Saati etkinliğinde bu yıl Akdeniz ormanlarının korunması için bir bağış kampanyası da düzenleniyor.

İklim değişikliği sorununa dikkat çekmek için aralarında Eyfel Kulesi, Sidney Opera Binası ve Boğaziçi köprülerinin de bulunduğu yüzlerce anıtsal yapı 25 Mart akşamı 20.30’da dekoratif ışıklarını bir saatliğine kapatacak. Geçen yıl 400’ün üzerinde dünyaca ünlü yapının ışıklarını kapatarak katıldığı etkinliğe bu yıl Türkiye’den tarihi binalar ve iş merkezlerinin yanı sıra futbol kulüpleri ve üniversiteler de katılıyor.

Bu yıl Dünya Saati kampanyasının dikkat çektiği konu ise iklim değişikliğinin tehdit ettiği Akdeniz ormanları. WWF-Türkiye, Akdeniz Ormanlarının İklim Değişikliğine Uyumu projesine destek olmak isteyenleri ORMAN yazıp, 8486’ya bir mesaj atarak projeye 10 TL bağışta bulunmaya çağırıyor. Bu çağrıya Haluk Levent de Akdeniz Akşamları adlı şarkısını yeniden yorumlayarak katıldı.

Akdeniz ormanları desteğinizi bekliyor from WWF TÜRKİYE on Vimeo.

WWF-Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli ise Dünya Saati’nin tüm dünyada milyonlarca insanı harekete geçiren en büyük çevre hareketlerinden biri olduğuna dikkat çekiyor. “Amacımız, 60 dakikalık duyarlılığın 365 güne yayılması. Bu yüzden de bu yıl Dünya Saati’ni geleceğimizi aydınlatacak bir eylemle birleştirdik. Akdeniz ormanlarının korunması için yürüttüğümüz projemizi güçlendirmek için bir bağış kampanyası başlattık. Yapılan bağışlar, bir saatlik etkinliğimizi gelecek kuşakların daha güzel bir dünyada yaşamasını sağlayacak önemli bir harekete dönüştürecek” diyen Pasinli herkesi kampanyaya destek olmaya çağırdı.

Neden Akdeniz Ormanları

Akdeniz Ormanları

WWF-Türkiye Doğa Koruma Yetkilisi Selin Devranoğlu, Konya Orman Bölge Müdürlüğü’nün sorumluluk alanında yürütülen projenin amacını, iklim değişikliğinin ormanlar üzerindeki olası etkilerini incelemek ve bu etkilere karşı önlem alınmasını sağlamak şeklinde açıklıyor. Orman Genel Müdürlüğü ile birlikte yapılan çalışmaların sonuçları orman yönetim planlarına entegre edilerek Akdeniz ormanlarının korunması amaçlanıyor.

Türkiye’de iklim değişikliğinden etkilenecek en önemli bölgelerden biri Akdeniz Havzası. Akdeniz Havzası’nda yakın gelecekte yoğun sıcaklık ve kuraklık artışı bekleniyor. Bu durum hem doğrudan (kuraklık, sıcaklık dalgası) hem de dolaylı yollardan (yangın, hastalıklar, istilacı türler, bazı türlerin bölgeden göçü ve soyunun tükenmesi) önemli sorunlara yol açabilir. Ağaçların görece uzun ömürlü olması çevresel değişimlere hızlı uyum sağlamalarını engellediği için ormanlar iklim değişikliğine en hassas ekosistemler arasında yer alıyor.

 

(Yeşil Gazete)

ABD’de Kadın Sağlığı Kurulu toplantısı fotoğrafında tek kadın dahi yer almadı!

ABD Başkanı Donald Trump’ın yardımcısı Mike Pence’in Beyaz Ev’de (White House) Cumhuriyetçi Parti üyeleri ile gerçekleşen toplantıya dair sosyal medyada paylaştığı fotoğraf tepki çekti.

Tepkinin nedeni ise Pence’in  “Başkanla birlikte Özgürlük Yönetim Kurulu ile görüşmekten memnunuz. #YasayıGeçirin” mesajıyla paylaştığı fotoğrafın içinde hiç kadın olmaması.

İşin daha ilginci Pence’in sadece erkeklerden müteşekkil bir grup ile yaptığı toplantıda doğum izni gibi konuları da içeren sağlık sigortası reformu görüşülüyordu.

Ocak ayında da Başkan Donald Trump etrafı erkeklerle çevrili bir halde imzaladığı kürtaj yasasını objektiflere göstererek poz vermiş ve büyük öfke yaratmıştı.

Demokrat Parti Senatörü Pat Murray, tweete ilk tepki gösterenlerdendi. Murray, paylaşılan fotoğrafı ironik bulmuştu.

Patty Murray: “Cumhuriyetçi Parti’nin kadın sağlığı kuruluna ender bir bakış”

Ancak fotoğraf sadece kadınları rahatsız etmedi. Demokrat Kongre üyesi Jim McGovern olayı ‘rezalet’ olarak niteledi.

Jim McGovern: “Rezalet: @Mike_Pence ve @HouseHGOP doğum izni gibi konuları görüşüyor ve odada tek bir kadın yok. #Trumpcare”

Trump’ın sosyal medya danışmanı Dan Scavino ise gelen eleştirilere yanıt verdi ve hem Başkan Trump’ın hem de yardımcısı Pence’in ‘kadın dostu’ fotoğraflarını paylaştı.

ABD Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçilerin 5’te 1’inden azı kadın. Ancak cinsiyet eşitliği sadece Cumhuriyetçilerin sorunu da değil.

ABD Kongresi hâlâ erkek egemen. Seçilmiş siyasiler arasındaki kadın oranı % 20. Yani ABD bu alanda Bangladeş ile aynı klasmanda. Örneğin İsveçte aynı oran yüzde 44 seviyesinde.

Suudi Arabistan’da Kadınlar Konseyi kadınsız tanıtıldı

Sadece erkeklerin boy gösterdiği fotoğraflar yalnızca ABD’den gelmiyor.

Suudi Arabistan El Kasım Kadın Konseyi üyeleri

Geçen hafta Suudi Arabistan’ın El Kasım bölgesinde kurulan Kadın Konseyi’nin toplantısından bir fotoğraf sosyal medyada sıkça paylaşılmıştı. Kadın Konseyi’nin yönetimindeki 13 kişi de erkekti.

 

(BBC Türkçe)