Ana Sayfa Blog Sayfa 3220

Dünya Demiryolu Emekçileri Günü kutlu olsun!

En çok Nezahat Bayram’ ın sesiyle sevmiştim bu Malatya türküsünü: Kara Tren Gelmez Mola. Osmanlının birçok cephede birden savaştığı yıllarda yakılmış bir türküydü. 1915 yılında gidenlerin geri dönmediği ve başlarına ne geldiğinin bilinemediği günlerde, Anadolu’ da neredeyse tek ulaşım aracı trenlerdi. Bir de kağnılar vardı. (Ki onlardan bir tanesi de Anadolu’ da hat boylarında çalıştığı yıllarda Abbas dedemin bacağının üzerinden geçmişti. Ölene kadar aksayarak yürüdüğünü hatırlıyorum.) İstasyona giren her kara tren ümitle beklenen haberleri değil kara haber getiriyordu çoğu zaman. Anaların, bacıların, eşlerin umutlu bekleyişleri de kara trenin acı bir çığlık atarak istasyondan uzaklaşmasıyla bir sonraki trene kadar erteleniyordu. Bu türkü de bu umutsuz bekleyişin hikayesini anlatan bir türküdür.

Yeşil Gazete’ ye geçen Ağustos ayında bu türkünün adıyla başlayan bir tren yolları yazısı yazmıştım. Her iki dedemin ve biz aile üyelerinin trenlerle olan kısa hikayesi demek daha doğru belki de. Her ikisi de yurdu demir ağlarla ören kuşaktandı. İkisi de Kurtuluş Savaşı’ na katılmış ve savaştan sonra da orduda kalmak yerine demiryolu emekçisi olmayı seçmişlerdi. Bunu da hakkını vererek yaptıklarını onlardan ve ailenin büyüklerinden dinlediğim hikayelerinden biliyorum. Hani derler ya: Yazsan roman olur! Tıpkı öyle hikayeler…

Samurçay, 1945. Kasketli olan Abbas dedem. Dedemin solunda daha sonra annem olacak çekik gözlü güzel kadın. Abbas dedem 1982 Temmuz’ unda Yedikule’ de hayata veda etti.
Kerim dedem, Yedikule Şimendifer Atölyesi’ nde çalışırken bir demir çapağının gözüne isabet etmesiyle gözünü kaybetmiş. Hayal meyal hatırlıyorum. Gözünün yerinde bir cam göz vardı ve geceleri yatarken onu suya koyar, sabah yeniden yerine takardı. Kerim dedem de tıpkı Abbas dedem gibi 1968 Ağustos’ unda Yedikule’ deki ahşap evde hayata veda etti.

Benim de çocukluğum (ailenin diğer birçok üyesi gibi) içinden tren geçen bir semtte, Yedikule- Samatya’ da geçmişti. Bugün de yine, epey bir zamandan beri artık üzerinden tren geçmeyen bir hat boyunda yaşıyorum. Bir demiryolu sevdalısı olarak uzun zamandır, trenin evin odalarında yankılanan sesine hasretim yani.

***.

Her 27 Mart günü, 154 ülkeden 750 sendikada örgütlü 4,6 milyon ulaştırma çalışanıyla Uluslararası Taşımacılık Çalışanları Federasyonu (ITF) tarafından Dünya Demiryolu Emekçileri Günü olarak kutlanıyor.

Ülkemizde garlar kapatılıp tren seferleri iptal edilirken, üstüne üstlük ülkenin iki metropol kentinde, İstanbul’ da ve Ankara’ da banliyö taşımacılığı durdurulurken, çalışanların sendikal hakları budanırken ITF tarafından belirlenen bugünün, demiryolu emekçileri için ne anlam ifade ettiğini tahmin edebiliyorum. Yine de Demiryolu Emekçilerinin 27 Mart gününü kutlamak ve rahmetli dedelerimin de ruhlarını şenlendirmek istiyorum.

***

Türkiye’ de durum bu iken acaba dünyada neler oluyor? Bu soruyla birlikte kısa bir araştırma yaptım ve ortaya inanılmaz hat boyu hikayeleri dökülüverdi. Tek bir yazıya sığması kolay olmayan hikayeler. Romanlara, sinema filmlerine, şarkılara ve hemen hemen sanatın birçok disiplinine konu olan hikayeler. Bugün bir gazete yazısının elverdiği ölçülerde, 1800’ lü yıllardan bugüne başlayan bu serüveni yazmaya pek imkân yok. Ki aslında raylı taşıma fikrinin hikâyesi çok daha eskilere gidiyormuş. Onu da yeni öğrendim!

Arkeologlar Mısır’daki bir piramidin yakınında M.Ö. 2600 yıllarında yapıldığı sanılan bronz ray kalıntılarını gün ışığına çıkarmışlar. Piramidin yapımında kullanılan taşların ocaklardan taşınmasında bu raylardan yararlanıldığı tahmin ediliyor. Mısır’da kullanılan bronz raylardan, demir rayların kullanılmasına kadar insan evladı 4300 kusür yıl beklemiş. 1738’ de ilk demir ray İngiltere’ de bir maden ocağında kullanılmış. İlk lokomotif ise sanayi devriminin İngiltere’ sinde, Galler’ deki bir kalay madeninde, 1804’ de kullanılmaya başlanmış.

İlk rayın kullanılması üzerinden yaklaşık 4600 yıl sonra bugün dünya üzerinde yaklaşık 1 milyon 500 bin kilometre uzunluğunda bir demiryolu ağı var. Bugün Kutup bölgeleri, Amazon Nehri Havzası, Büyük Sahra, Afrika savanaları, Arabistan Çölü, Sibirya stepleri, Orta Asya bozkırları, Güneydoğu Asya tropikal ormanlık alanları ve Avusturalya düzlükleri dışında hemen her yere trenle ulaşmak mümkün.

Eğer editörüm de “Hadi yaz bakalım!” derse, önümüzdeki hafta sonundan başlayarak, kâğıt üzerinde de olsa dört hafta sürecek bir tren yolculuğuna çıkmayı düşünüyorum.

Bu işin doğduğu yer her ne kadar İngiltere de olsa, yola Amerika’ dan çıkmak en doğrusu olacak. Çünkü ilk kamu demiryolu orada açılmış ve 1848’ de Chicago’ dan hareket eden ilk kamu treni ünlü Pioneer (Öncü) lokomotifi olmuş. Chicago bugün dünyanın en büyük demiryolu merkezlerinden birisidir. Amerika da bugün dünya demiryolu trafiğinin en yoğun olduğu, en uzun demiryolu ağına sahip bölgesidir.

1869’ da iki okyanusu birleştiren Union Pacific ve Central Pacific hatları Utah’ daki Promontry’ de törenle birleştirilmiş. O güne ait fotoğrafı da buldum. Yazıda paylaşmayı düşünüyorum.

Bir de 1903’ de Edwin S. Porter tarafından çekilen, akılda kalıcı ilk öykülü film ve ilk western filmi olarak sinema tarihindeki yerini alan Büyük Tren Soygunu filmi var. Yazıda o filmden de bahsedip, filmi de paylaşmak istiyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=1dgLEDdFddk

Aslında sinema tarihinin ilk filmi iki Fransız sinemacı kardeşe Auguste ve Louis Lumière’ e ait. 1896’ da çektikleri L’arrivée d’un Train à La Ciotat (Trenin Ciotat’ a Girişi) sinema tarihinin ilk hareketli görüntüsü olarak kabul ediliyor. Film sadece 49 saniye sürüyor ve filmin başrolünde bir tren var.

İkinci yazıda demiryollarının Avrupa’ daki yolculuğundan bahsetmek istiyorum. Tabi Avrupa deyince akla ilk gelen 1863’ de ilk kez Paris’ ten yola çıkıp yolcularını İstanbul’ a getiren; Agatha Christie’ nin 1933’ de Pera Palas’ ta oturup kaleme aldığı kitabı Şark Ekspresi Cinayeti’ ne de konu olan Simplon Express veya bizde bilinen adıyla Orient Ekspres’ den de söz etmeden geçmek olmaz. Bu roman birçok kez sinemaya da aktarıldı. Bugünlerde yeni bir versiyonunun da çekildiğini biliyorum. Aslında bu hattın hikayesini en güzel Ahmet Ümit anlatır ama…

Üçüncü yazının konusu Latin Amerika, Afrika, Asya ve Avusturalya olur. Asya kıtası deyince de aklıma hemen 1890- 1916 yılları arasında tamamlanan; Moskova’ dan başlayarak Sibirya stepleri boyunca doğuya doğru, 9300 kilometrelik bir hat boyunca uzayan ve Pasifik kıyısında yer alan balıkçı liman kenti Vladivostok’ da sona eren, dünyanın en uzun demiryolu hattı olan Trans Sibirya hattı geliyor. Çocukluk düşlerimi süsleyen bir rotaydı bu. Hakkında yazılan bütün yazıları okuyup, çekilen bütün belgeselleri izlemişimdir her halde. Umarım bir gün bu yolculuğu yapmaya fırsatım olur.

Dördüncü ve son yazıyı da ailemin de önemli bir bölümüne şahitlik ettiği Anadolu’ dan söz ederim. Bu bölümde demiryolu emekçilerinin mücadelelerinden de bahsetmek istiyorum. Ailemde sendikacılık yapan insanlar da vardı.

Trans Sibirya yolculuğu hayalim gerçek olamasa da önümüzdeki sonbahar- kış aylarında Doğu Ekspresi ile Ankara’ dan başlayarak Kars’ ta sona eren bir yolculuk yapmak ve dedelerimin uzun yıllar önce çalıştığı hat boylarının bugünkü hikayesini Yeşil Gazete’ ye yazmak istiyorum. En son 1998’ de bu hat boyunca İstanbul’ dan Erzurum’ a kadar gitmiştim.

Bu uzun hikâyede sömürülen emeği de irdelemeye çalışacağım. Özellikle Amerika’ da Afro- Amerikan mahkumların, Avrupalı ve Latin Amerikalı yoksul göçmenlerin yoğun emeği var (onların söylediği şarkıların eski kayıtlarını da paylaşmak istiyorum yazıda). Çarlık Rusya’ sında inşa edilen Trans Sibirya hattında da Orta Asya’ lı işçilerin ve Rus köylülerin sömürülen emeği var.

Demiryollarının, arkeolojik metinlerle- söylencelerle, sinemayla, şarkılarla, resimlerle, fotoğraflarla… taçlandırılırmış 4 bin kusür yıllık hikâyesini dört bölüm halinde yazmak benim ön görüm. Ön yazısı bile bu kadar uzun olan bir dizi yazıya editörüm ne der, bilemiyorum. Onunla ters düşmeye de hiç niyetim yok doğrusu. Eğer hadi oradan! diyecek olursa (ki diyebilir ters bir adamdır!) ben yine de bu dersi çalışmaya kararlıyım. Hazır olunca haberleşiriz ve dileyenlerle bir gün İstanbul’ da bir yerde buluşup bu uzun hikâyenin muhabbetini yaparız, filmlerini izler, şarkılarını dinleriz.

O iki güzel demiryolu emekçisinin, rahmetli dedelerimin ruhu şen olsun.

Bütün demiryolu emekçilerinin günü kutlu olsun!

 

Ercüment Gürçay

 

Bülent Şık: Gıda üretimi hayatta kalmakla ilgili. Her zaman konuşulacaktır

Bu röportaj sivilsayfalar.org/ dan alınmıştır

Bu devirde yemek yemek mide ister yazı dizisi için tıklayınız

Bu devirde yemek yemek mide ister yazı dizisi kapsamında Sivil Sayfalar’dan Bahar Kılınç’ın Bülent Şık ile gerçekleştirdiği röportajı paylaşıyoruz.

***

-Gıda güvenliği nedir? Nasıl sağlanır? 

Gıda güvenliği gıdaların sağlıklı olması ile ilgili bir kavram.  Gıda maddelerinin topraktan sofralarımıza ulaşıncaya kadar ki süreç içinde sağlıklı ve besleyici özelliklerini koruma esasına dayanır. Gıda güvenliği sorunlarına yol açan pek çok unsur var ama halk sağlığı açısından mikrobiyolojik ve kimyasal unsurlar daha çok dikkate alınıyor. Mikrobiyolojik açıdan gıda maddelerinin hastalık yapan mikropları içermemesi; kimyasal açıdan da zehirli nitelikte kimyasalların gıdalarda bulunmaması istenir. Küreselleşme ve özellikle uluslararası ticaretin artmasına paralel olarak, gıda maddelerinin üretildiği yerler ile tüketildiği yerler birbirinden uzaklaştıkça gıda güvenliğini sağlamak zorlaşıyor.

Bülent Şık

Gıda maddeleri söz konusu olduğunda her ülkenin üretim düzeyinin kendine yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Dolayısıyla ticaret yapmak kaçınılmaz. Beslenme açısından eksikliği duyulan, ülke dışından temin edilmesi zorunlu yiyeceklerin ticarete konu olmasına da kimse bir şey söyleyemez.   Ne var ki özellikle gıda maddeleri ihracatına dayalı bir üretim altyapısı kurmak beslenme açısından sorunlara neden oluyor ve kendine yeterliliği geri plana itiyor ama en önemlisi yol açtığı ekolojik tahribat nedeni ile zaman içinde gıda güvenliği sorunlarını artırıyor. İhracat odaklı tarımda üretimde verimliliği artırmak amacıyla kimyasal kullanımı kaçınılmaz oluyor. Ama hem verimlilik ile ilgili değerlendirme kusurlu olduğu için ve hem de dikkate alınmayan ekolojik-sosyal maliyetler nedeni ile tarımsal ürün ihracatı sadece kısa süreler için kazançlı olsa da uzun dönemde yüzleşilmesi gereken ekolojik sorunlar gıda maddeleri üretimini son derece olumsuz etkiliyor. Afrika’da açlık sorunu ile boğuşan ülkelerin durumu buna örnektir. Ülkemizde Çukurova’da, Gediz Deltasında, Menderes Havzasında tarımsal üretimde gerçekleşen olumsuzluklara da bu gözle bakmak gerekli. Söylediğim saçma gelebilir ama sağlıklı bir beslenme için gıda üretiminde kendine yeterliliği esas almak ve planları ona göre yapmak uzun dönemde çok daha akıllıca olacaktır. Ancak gıda maddeleri ihtiyacı dışalım yolu ile karşılanacaksa gıda güvenliğini sağlama açısından yapılması gerekli ürün kontrollerinin çok sıkı tutulması bir gerekliliktir. Şu an için ülkemizde bunun yapıldığı söylenemez. Bunun en önemli nedeni ise devletin gıda kontrol ve denetim hizmetlerinden çekiliyor olması. Çekiliyor derken sanki daha öncesinde her şey yolundaymış gibi anlaşılsın istemem; öncesinde de sorunlar vardı ama giderek artan bir şekilde gıda maddeleri üretimi-tüketimi süreçlerine halk veya çevre sağlığını önemseyen bir anlayışın değil şirketlerin çıkarını gözeten ya da, piyasa denilen şeyin dengelerini dikkate alan bir anlayışın hâkim olduğunu görüyoruz.

-Gıda güvenliği kavramı hakkında Türkiye özelinde neler söylemek istersiniz? Türkiye’nin gıda güvenliği karnesi sizce nasıl?

Ülkemizdeki mevcut durumun tam olarak nasıl olduğunu söylemek zor.

Zorluğun en önemli nedeni ülkemizde bu konuda faaliyet gösteren kamu kurumlarının yaptığı çalışmalarla ilgili açık veya şeffaf bir yapıya sahip olmamaları. Ülkemizde gıda maddeleri ile ilgili çalışmaları yapan kamu kurumu Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıdır. Sular ile ilgili çalışmaları ise Sağlık Bakanlığı yürütür. Gıdalarda ve sularda halk ve çevre sağlığı koruma, tüketicilerin aldatılmasını engelleme, haksız rekabetin önlenmesi gibi gerekçelerle mikrobiyolojik ve kimyasal pek çok denetim ve izleme faaliyeti yapılır. Ama bu çalışmalarda nelere bakılıyor, hangi ürünlerde ne gibi kontroller hangi analitik yöntemlerle yapılıyor konularını bilmiyoruz. Bilebilsek daha net şeyler söylemek olanaklı olurdu. Ancak bunları söyleyemiyor olmak bile işlerin yolunda gitmediğini düşünmek için yeterli olur; kamu adına yapılan çalışmaları kamunun da bilmesi esastır çünkü. Fikir edinmek için bakılacak başka kaynaklar var, örneğin Avrupa Birliği’nin Hızlı Alarm Sistemi’ndeki Türkiye ile ilgili kayıtlar incelenebilir ama sınırlı bir bilgi sağlayacaktır.

-Mevcut gıda üretim yöntemlerimiz, tarım ve hayvancılık politikalarımız sağlıklı gıda üretimi vaat ediyor mu? 

Sağlıklı gıda üretimi bir idealdir. Bu ideale ulaşmanın günümüz koşullarında zor ama imkânsız olmadığını düşünüyorum. Önce bir konuya dikkat çekmeliyim, sorunuzda geçen “tarım ve hayvancılık politikalarımız” ifadesi bile bu idealden ne kadar uzakta olduğumuzu gösteriyor. Bu size özgü bir yanlışlık değil; çok yaygın. Tarım ve hayvancılık iki ayrı şey değildir. Ülkemizde bu konulardan sorumlu kamu kurumunun adının Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olması bile sorunu kristalize ediyor aslında. Tarım bitkisel ve hayvansal üretimin yan yana ya da birlikte yapıldığı üretim biçiminin adıdır çünkü. Hayvancılığı ayrı bitkisel üretimi ayrı organize ettiğinizde sorunları da çağırıyorsunuz demektir. En önemli sorun da sağlıklı gıda üretimini sağlamakta zorlanmaktır. Örneğin ister kümes hayvancılığı ve isterse besi hayvancılığı olsun fark etmez hayvanları doğal yaşam alanlarından örneğin çayır veya meralardan kopardığınızda, onları toplu yetiştirmeye başladığınızda suni yem temin etmek, hastalıkların açığa çıkmasını ve hızla yayılıp sürüyü telef etmesini önlemek için çeşitli antibakteriyel-antibiyotik ilaçlar kullanmak, açığa çıkan ve bir kimyasal kirlilik kaynağı olarak görülmesi gereken çok fazla miktarda atıkla uğraşmak zorunda kalırsınız.

Tarım bitkisel ve hayvansal üretiminin birlikte yapıldığı bir faaliyet ve bir bilim olmaktan ziyade bir zanaat olduğu gün be gün daha çok belirginlik kazanıyor. Her yerde ve aynı şekillerde uygulanabilecek homojen bir faaliyet değil. Bir bölgede yaşayan bitki ve hayvan türleri arasındaki ilişkilerin kavranması kritik önem taşıyor. Ancak o ilişkileri gözeterek ve koruyarak ürün elde etmek mümkün. Tarımsal faaliyet bir bölgedeki ekosistemin (anlayabildiğimiz kadarıyla) muhafaza edilmesinde rol oynayan en önemli etken. Aksi her durum bir zorlama. Üstelik bütün o verimliliği artırma iddialarına rağmen daha masraflı ve yol açtığı tek şey de uzun vadede bazen geri dönüşsüz bir yıkım oluyor. Bütün bu ilişkileri şimdilerde çok daha iyi anlıyoruz ve anladıkça son 40-50 yıl içinde bütün dünyada buğday, mısır, pirinç ve patates gibi birkaç çeşit ürünü yetiştirmeye dayalı tarımsal faaliyetlerin yaygınlık kazanması insana özgü nefes kesici düşüncesizlik örneklerinden biri olarak görünüyor. Üstelik yol açacağı sağlıksız durumlar yıllardır dile getirilmesine rağmen. Endüstriyel tarım sistemi çok saldırgan. Büyük bir ikna ve manipülasyon gücü olduğu da bir gerçek. Bu sistemin ekolojik kirlenme ve iklim değişikliğinde sahip olduğu önemli payın ortaya serilmesiyle sağlam bir eleştirel söylem üretebilmek mümkün olabildi ancak.

Ülkemiz tarımsal üretim açısından çok güçlü bir potansiyele sahip. Ama zaman içinde başımızı daha çok ağrıtacak bazı sorunlar sağlıklı gıda üretimi üzerindeki en önemli engelleri oluşturacak. Bu sorunlardan biri küçük çiftçiliğin tahrip edilmesi, şirket tarımına yenik düşüyor olması. Diğer sorun ise tarımsal ve endüstriyel üretim sonucu ortaya çıkan özellikle kimyasal kirlenme meselesini hiç ciddiye almamamız.

-Uzun yıllar Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda çalıştınız. Bakanlığın son zamanlardaki çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle tarım ilaçları konusunda bakanlığın attığı olumlu adımlar var mı?

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının tarımda kullanılan toksik kimyasal maddeler konusunda attığı adımlar Avrupa Birliği’nin bu konudaki hukuki mevzuatını takip etme esasına dayanır. Tarım ilaçları sözcüğünü kullanmaktan kaçınıyorum; ne kadar sıklıkla kullanılsa da ilaç sözcüğünü kullanmak olumlu bir çağrışıma neden olduğu için doğru gelmiyor bana. Tarım ilacı dediğimiz şeyler zehirli kimyasal maddelerdir. İnsan dâhil doğadaki her canlı bu zehirlerden az veya çok olumsuz etkilenir.

Avrupa Birliği mevzuatı tarımda toksik kimyasal kullanımına izin veren bu konudaki uluslararası yaklaşımlara uyumlu bir mevzuattır. Bu mevzuat bu kimyasal maddelerin kullanımı sonucu gerek çevrede ve gerekse gıda ürünlerinde bıraktığı toksik kalıntıları bir sorun olarak görse de bu sorunun yönetilebilir olduğu düşüncesindedir. Yani gıda ve çevre güvenliği konusunda yapılacak denetim-kontrol-izleme çalışmaları ile toksik kimyasalların zararlı etkilerinin minimize edilebileceği fikrini savunur. Oysa bu doğru değil. Yol açılan zararın boyutları konusunda dahi yeterince fikrimiz yoktur. Zararlı olduğunu bile bile binlerce toksik kimyasalı kullanıyoruz. 1930’lu yıllarda dünyada kimyasal madde üretimi 1 milyon ton iken bugün 400 milyon tonu aştı. Bu kimyasalların “sadece %7’si” için güvenilirlik çalışmaları yapılmıştır. Üstelik yapılan o çalışmaların bile yeterliliği sorgulanmakta. Geriye kalan yüzde 93’ünün insan ve çevre sağlığa ne tür etkileri olduğu hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz. Toprağa, havaya, suya karışarak bir şekilde besin zincirine dâhil olan bu kimyasalların yol açtığı zararları tespit etmek ve bazen de düzeltmek için çaba harcasak da çoğunlukla ne olup bittiğini hiç umursamıyoruz. Bu kirlenmenin son yüzyıl hatta 1950’li yılardan günümüze uzanan süreçte gerçekleşmesi ise gerçekten çok üzücü; çünkü bu kadar kısa bir sürede hayatın geleceği açısından bu kadar büyük ve çözümü zor bir problem ortaya koymak hakikaten bir “başarı”

Pestisitler konusunda da durum bu genel halden bağımsız değil.

Tarımsal üretimde kullanılan kimyasal yapıları farklı yüzlerce çeşit pestisit var. Hangi pestisitin hangi gıda ürününde kullanılacağı yasal kurallara bağlı. Yasal olan bir şeyin iyi ya da hayırlı görülen bir şey olduğunu düşünme eğilimindeyiz; ama çok detaya girmeden yasal olan ile etik olan; yasal olan ile meşru olan ayrımlarını yapmak gerekiyor. Ne kadar bilimsel bir kisveye bürünse de pestisit kullanımının dünya genelinde bu kadar yoğun olması ve yol açtığı sorunlara bakmak için bu ayrımlar üzerinden giden bir düşünme sistematiği kurmak gerekli.

Bir gıda ürününün üretiminde farklı özelliklere sahip birden fazla sayıda pestisit kullanılabilir. Doğrusu kullanılıyor da. Böyle bir durumda ise, gıda ürününde birden fazla sayıda pestisitin kalıntı bırakacağı çok açık. Şu anki bilimsel bilgi düzeyimizle tek bir pestisitin yol açacağı sağlık sorunlarını kısmen de olsa belirleyebiliyoruz. Ancak gıda ürünlerinde bulunan pestisit kalıntılarının sayısı birden fazla olduğunda bunun ne gibi sağlık sorunlarına yol açacağını ise çok az biliyoruz. Uzun vadede nelere yol açtığı hakkında ise pek az bilgimiz var.

Gün içerisinde çok çeşitli gıda maddeleri yediğimiz ve her bir gıda ürününden de çeşitli sayıda pestisit gelebileceği dikkate alınırsa, konunun önemi daha çok anlaşılacaktır. Soru şudur: Bir gıda ürünü hepsi de mevzuatta belirtilen eşik değerlerin altında kalan 5 veya 7 tane pestisit içerirse ne olur veya bedenime beslenme yolu ile birden fazla sayıda pestisit girdiğinde nelere yol açar? Ne var ki, böyle bir durumda sağlığa zararlı etki nedir sorusunun sağlıklı bir yanıtı yok. Örneğin, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı her yıl belli sayıda gıda numunesinde pestisit kalıntısı analizi yapıyor. Bu çalışmalardan elde edilen verilere dayalı olarak yaptığı açıklamalarda kalıntı açısından sorun içeren örneklerin oranının %3 veya 5’i aşmadığını ve bu değerin Avrupa Birliği ülkeleri içinde elde edilen en iyi değer olduğunu belirtiyor yıllardır. Ama 2012-2015 yılları arasında üniversitede yürüttüğümüz bir çalışmada gerçek durumun bundan çok farklı olduğunu belirledik. Gıda ürünlerinin bakanlığın açıklamasından bazı ürünlerde 8 kat bazılarında 10-12 kat daha fazla kalıntı içerdiğini belirledik. Çalışmanın ana bulgularını “Gıdada Pestisit Kalıntısı ve Sağlık” adı ile Bianet’e yazmıştım; uzun bir yazı ve detaylar orada var.

Bakanlık yaptığı çalışmalarda gıda örneklerinin ne kadarının birden fazla sayıda pestisit kalıntısı içerdiğine yönelik bir değerlendirmeyi mutlaka yapmalı. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından en azından son on yıl içinde yapılan denetim çalışmalarında hangi gıda ürününde birden fazla sayıda pestisit kalıntısı tespit edildiği ve bu kalıntıların düzeyinin ne olduğu açıklığa kavuşturulmalı. Bu bilgileri edinmek maruziyet çalışmaları yapabilmek açısından da çok önem taşır. Çalışma sonuçlarının bütün detayları internet üzerinden açıklanmalı ve isteyen kişilerin ulaşabileceği şekilde erişime hazır hale getirilmesi de kamunun bilgi edinme hakkı açısından önemlidir.

-İçinde bulunduğumuz siyasi gerilimden etkilenenlerden birisiniz. Son dönemde çıkan KHK’lardan biriyle işinize son verildi. Böyle bir süreçte hala gıda üzerine konuşmanın önemi nedir?

Gıda üretimi hayatta kalma ile ilgili. Her zaman konuşulacaktır. Bireylerin, sivil toplum örgütlerinin, akademik kurumlar ve hatta devletin asli rolü veya fonksiyonu mevcut sağlıksız sistemi ne kadar var ettiği-edeceği üzerinden tanımlanıyor artık. Aradaki bağlantıları görmek çok kolay değil. Hayat söz konusu olduğunda birbirine değmeyen veya birbirini etkilemeyen bölmelere ayrılmış yerlerde düşünüyor, okuyor, yazıyor veya eyleme geçiyoruz. Böyle olması da dayatılıyor zaten. Hayatlarımızı daraltan, dünyayı giderek daha yaşanmaz bir yer haline getiren her şey birbiri ile bağlantılı. Kapitalizmi ya da günümüzde büründüğü şekliyle neoliberal sistemi var eden ilişkiler ağına müdahale etme olanakları hiçbir dönemde günümüzdeki kadar kısıtlanmamıştı. İçinde yaşadığımız dönem ne kadar baskıcı olsa da insan doğru bildiğini söylemekten çekinmemeli, vazgeçmemeli. Nasıl bir hayatın içindeyim ve nasıl olmasını istiyorum sorularını hayatın her döneminde sorarız aslında ya da sormamız gerekir ve vereceğimiz yanıta göre de bir tavır alırız. Bir konuda söz alırken mesele cesaretli olmak değil tutarlı olmak benim için. Cesaret anlık, tutarlı kalabilmek ise bütün bir hayatınıza yayılan bir şey ve bizim gibi ülkelerde tutarlı kalmak adına yaptıklarınız bir süre sonra cesaret gibi görülüyor. Şimdi konuya böyle bakınca her dönemde ve bulunduğunuz her yerde elinizden geldiğince doğru bildiğiniz şeyleri yapmaya devam edersiniz.

-Gıda tartışmaları ve sağlıklı gıdaya ulaşım imkânları üzerine yürüyen tartışmalara bakacak olursak, bu süreçte sivil topluma düşen rol nedir? Vatandaş sofrasına gelen gıdanın serüvenini takip etme ve hesap sorma mekanizmalarını nasıl kurabilir?

Sivil toplum önemli işlevler üstlenebilir ve işin aslına bakılırsa dünya genelinde gıda meselesine doğru bir perspektiften bakan, Gıda Egemenliği Hareketi, Navdanya, Slow Food vb. gibi kitlesel örgütler ile ekoloji ve gıda üzerine düşünen-eyleyen irili ufaklı sayısız örgüt ve inisiyatifin yaptığı en iyi şey deneyim biriktirmek.

Mevcut sistemin dışında konumlanan, içinde olduğumuz iklim değişikliği sürecinin yol açacağı sorunların daha çok farkında ve bir şeyler yapmak için uğraşan örgütlerin hepsinin çabaları son derece kıymetli görünüyor bana. İşin aslı başka bir alternatifimiz de yok uzun vadede. Çözüm devlet dediğimiz yapılardan gelmeyecek; ya da akademiden. Sadece kimyasal kirlenme sorunu üzerinde biraz derinleşmek bile sizi bu konuda dolaşımda olan ve yaygın kabul gören “bu meseleyi teknolojik gelişme ile çözeriz” ifadesinde somutlaşan bilme ve düşünme çerçevesinin dışına taşır. Gidişatın bir yıkıma doğru yöneldiğini fark edersiniz. Meşru şiddetin sınırlarını çizen ve kişinin beden bütünlüğüne saldırıyı tamamen yasaklayan ceza hukuku ölüm saçan endüstriyel faaliyetleri sorgulama ve soruşturma konusunda son derece sessizdir çünkü. Dünyanın her yerinde böyle ve bu durum kolektif bir akılsızlığa değil son derece rasyonel alınan ama sadece dar bir azınlığın çıkarlarını koruyan kararlara dayanıyor. İşin içinde sadece endüstriyel faaliyetleri yürüten şirketler yok. Akademik kurumlar ile kamu politikalarını oluşturma ve uygulama sorumluluğunu taşıyan ulusal ve uluslararası resmi kurumların “gayretli” ve “hevesli” işbirliği de unutmamak gerekli. Örneğin, toksik kimyasalları doğaya salan birbirine eklemlenmiş bu yapı sonuçta herkesin zarar göreceği apaçık olmasına rağmen bu tehlikeli görevi meşrulaştırıyor. Doğadaki biyolojik türlerin sayısında dramatik azalmalar olması, toksik kimyasallarla ilişkili olduğundan kuşku duyulan belirli bazı hastalıkların toplumda görülme sıklığının artması, çocukların sağlığının bozulması…, durumun vahametini gösteren bu liste uzatılabilir. Hiç kimseye bir şey sorulduğu ya da rızasının alındığı yok. Kamu çıkarı adına iş yapmak, kamuoyunun rızasını almak gibi söylemler herhalde hiçbir dönemde kamunun darmadağın edilmesi için bu kadar ustaca kullanılmamıştı. Ama ne yapılmalı sorusunun yanıtı karanlık. Bu konularda geçmişte olan bitene bakılırsa bir şeylerin çok zor değiştiği görülüyor. Örneğin asbestin kansere neden olan bir kimyasal olduğunu gösteren kesin kanıtlar ortaya konulmasına rağmen yasaklanması için yine de on yıllarca mücadele etmek gerekmişti. Milyonlarca insan asbeste maruz kaldığı için öldü. Ama yasaklanması karşı çıkılamaz tıbbi kanıtlar nedeniyle değil yapılan ısrarlı ve kararlı politik mücadeleler sonucu oldu. Dolayısıyla sivil toplum örgütlerinin rolünü ve etkisini küçümsememeli; ama mücadele dinamiklerini nasıl büyütebiliriz, birbirine nasıl eklemleyebiliriz, dayanışmayı nasıl güçlendirebiliriz bunlara yoğunlaşmak da çok önemli görünüyor bana.

 

(Sivil Sayfalar)

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Fenerbahçe’de sahili kapatıyor!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Kadıköy Fenerbahçe sahilinde park ve bisiklet yolu olarak kullanılan alana 7 tane tenis kortu yapmak için harekete geçti. Kadıköy Belediyesi ve Kadıköylülerin görüşü sorulmadan hazırlanan projede bölgede bulunan 250 civarında ağacın kesilme riski var.

Gazete Kadıköy’ün haberine göre İBB Fenerbahçe Yoğurtcubaşı sokak paralelinde bulunan sahil hattına 7 tenis kortu ve tesis yapmak için harekete geçti. Etrafı sarılmaya başlanan alanda 250’den fazla ağaç bulunuyor. Kadıköylülerin bisiklet yolu, park olarak kullandığı alanla ilgili Kadıköy Belediyesi’ne herhangi bir görüş sorulmadı.

Fenerbahçe sahilinde yapılacak yaklaşık 12 bin metrekare olan projede 7 adet tenis kortu, idari birim ve kafeterya yer alıyor.  Hazırlıklarına başlanan proje nedeniyle alan tel örgülerle çevriliyor. Proje nedeniyle sahil Kadıköylülerin kullanımına kapatılacak.

Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu söz konusu projeden hiçbir şekilde haberdar edilmediklerini belirterek şöyle konuştu: Projeden Kadıköylülerin, meclis üyelerinin yani tek bir bireyin bile haberi yok.  Bu tür projelerin halka açılıp, halkın görüşünün alınması gerekir.  Burada böyle bir alana ihtiyaç var mı bunun konuşulması gerekirdi.  Böyle bir alana ihtiyaç var mı? Bu ihtiyacı kim nasıl belirledi? Bir yandan kamu arazileri satılıyor. Bir yandan da var olan yeşil alanlara bu tür yapılar yapılıyor. Bu tür yapılara ihtiyaç varsa kamu arazilerini neden satıyorlar. Ne belediyenin ne de Kadıköylülerin görüşü alınmadan yapılmaya çalışılan bu projeye itiraz edeceğiz.”

Göztepe Ataşehir Ümraniye metro hattı çalışmaları kapsamında Göztepe 60.Yıl Parkı’na metro istasyonu yapılacak. Burada bulunan Göztepe Gülbahçe Spor Tesisi ise, Fenerbahçe sahiline taşınacak. İBB’nin  Göztepe’de bulunan Gülbahçe Spor Tesisi ücretli hizmet veriyor.

 

(Gazete Kadıköy)

Kazdağları’ndan ortak ses: Kömürden Kurtul, Geleceği Kurtar!

Türkiye’nin oksijen deposu ve dünyada başka hiçbir yerde bulunmayan canlılara ev sahipliği yapan Kazdağı’na yapılmak istenilen yılda 3,5 milyon kömür tüketecek Çırpılar Termik Santrali Projesi’ne karşı yüzlerce kişi hafta sonunda Çanakkale’nin Küçükkuyu ve Yenice ilçelerinde dünyayla eş zamanlı olarak ‘Kömürden Kurtul, Geleceği Kurtar!’ dediler.

15 Mayıs 2016 tarihinde, tüm dünyada 5 kıta ve 13 ülke ile eş zamanlı olarak Türkiye’nin dört bir yanından katılımla Aliağa’da binlerce kişi kömüre hep bir ağızdan dur demişti. Fosil Yakıt Karşıtı İnisiyatif tarafından ‘Kömürden kurtul, geleceği kurtar!’ sloganıyla düzenlenen bu büyük buluşma sadece Türkiye’de yaklaşık 10 milyon insana ulaşmıştı. Tüm dünyada giderek yok olmaya yüz tutan fosil yakıt sanayine karşı düzenlenen ‘Break Free’ hareketinin bir parçası olarak; bu sene de Mart ayı boyunca Tekirdağ, Aliağa, Adana, Ankara, Zonguldak, Bursa ve Çanakkale gibi pek çok farklı ilde yüzlerce kişi kömürlü termik santralleri istemiyoruz dedi.

Dünyada çöküşte olan kömür, Kazdağı’nı yakmasın!

 Coal Swarm, Sierra Club ve Greenpeace tarafından hazırlanan ‘Yükseliş ve Çöküş 2017: Küresel Kömürlü Termik Santral Kapasitesi Takip ve İzleme’ adlı rapor tüm dünyada kömür yatırımlarının artık gerilemekte olduğunu açıkça gözler önüne seriyor. Rapor, küresel çapta kömürlü termik santral yatırımlarına ilişkin olarak, tüm inşaat öncesi planlama faaliyetlerinde yüzde 48, inşaata başlanan proje sayısında ise yüzde 62 oranında düşüş olduğunu ortaya koyuyor. Sadece Çin’de, geçen yıl verilen termik santral lisans sayısında yüzde 85 azalma görüldü ve 2016 yılında 100’den fazla termik santral projesi iptal edildi. ABD ve Avrupa’da ise özellikle ömrünü tamamlayarak kapanan termik santraller dikkat çekiyor.

Türkiye’de ise 2010 – 2016 yılları arasında 20 GW kömürlü termik santral projesi iptal edildi. Bu rakam, Türkiye’nin toplam kurulu gücünün 1/4’üne denk geliyor. Ayrıca rapor, Türkiye’nin 66.8 GW kapasiteli kömürlü termik santral planladığını ancak inşa halindeki kapasitenin ise 2.6 GW düzeyinde kaldığını ortaya koyuyor.

Tüm dünyanın artık vazgeçmekte olduğu bir elektrik üretme biçimi olmasına rağmen Çanakkale’de şu anda zaten çalışmakta olan 3 tane ve inşaat haline olan 2 tane kömürlü termik santral ve başta Biga yarımadası olmak üzere Çanakkale’ye yapılması planlanan toplam 14 tane kömürlü santral bulunmakta.

Ocak ayında da Çanakkale’ye bağlı Yenice İlçesinin Çırpılar Köyü yakınlarında Taşzemin A.Ş. tarafından yapılması planlanan ve resmi belgelere göre 90 adet futbol sahası büyüklüğünde bir alanın külle kaplayacak olan toplam 200 MW kurulu güce sahip santrale izin verilmemesi için tüm Türkiye çapında sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar tarafından sosyal medya ve basında da geniş yer bulan #Kazdağıhepimizin kampanyası yürütülmüştü.

Soğutma için 3,5 milyon metreküp su çekilerek Çanakkale’nin, Gönen ve Bandırma gibi önemli ilçelerin içme ve sulama suyunun tükenmesine, bölgede yetiştirilen kapya biberi, Kalkım çileği gibi ürünlerin de yok olmasına neden olacak olan projenin yapılmaması için cumartesi günü Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin etkinliğinde ‘İklim için Harekete Geç’ ve  pazar günü de Çanakkale’nin Yenice ilçesinde İda Dayanışma ve Yeşil Yenice Derneği’nin çağrısıyla bir araya gelen yüzlerce kişi ‘Kazdağı Kömür Solumasın’ ve ‘Kömürden Kurtul Geleceği Kurtar’ dedi.

Daha önce Agonya Ovasındaki 72 köy muhtarının 65’inin imzaladığı itiraz dilekçelerini bölgeyi temsilen Çevre Bakanlığına vermiş olan Kayatepe eski muhtarı Hüseyin Soylu ‘Toplantı ertelendi diye biz mücadelemizi ertelemeyeceğiz. Proje iptal edilene kadar mücadeleye devam edeceğiz. Biliyoruz, Türkiye’nin oksijen deposu Kaz Dağları Milli Parkı’nın hemen yamacına yapılması planlanan bu termik santraldan çıkacak olan zehirli gazlar, hem bölgenin eşsiz doğal güzelliklerine zarar verecek hem de Çanakkale ve Balıkesir’de yaşayan bizlerin havasını solunmaz hale getirecek’ dedi.

 

(Yeşil Gazete)

 

İçişleri Bakanlığı, Ali İsmail Korkmaz’ın ailesine 707 bin lira tazminat ödeyecek

İçişleri Bakanlığı, Eskişehir’deki Gezi eylemleri sırasında polisler ve siviller tarafından dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın ailesine 650 bin lira manevi, 57 bin 180 lira maddi olmak üzere, 707 bin 180 lira tazminat ödemeye mahkûm edildi.

Hürriyet gazetesinden İsmail Saymaz’ın haberine göre, Gezi Parkı eylemleri sırasında Eskişehir’de üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz’ın dövülerek öldürülmesine ilişkin İçişleri Bakanlığı aleyhine açılan davada karar çıktı. Eskişehir 2. İdare Mahkemesi, Ali İsmail Korkmaz’ın ailesine 707 bin 180 lira tazminat ödenmesine karar verdi. Kararda, Korkmaz’ın öldürülmesine ilişkin ceza davasında, sanık polis Mevlüt Saldoğan ve Yalçın Akbulut ile dört sivile 3 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası verildiği hatırlatıldı.

Mahkeme kararında, “kamu görevlilerinin üstlendikleri ödev ve yürüttükleri hizmetin kural, usûl ve gereklerine aykırılık teşkil eden eylemlerinin idarenin hizmet kusuru içerisinde kaldığı” vurgulandı. Kararda, şöyle dendi:

“Güvenlik güçlerinin kamu hizmetini icra ettikleri sırada sivil vatandaşlarla birlikte tekmeli – sopalı saldırı gerçekleştirerek, Korkmaz’ın ölümüne sebep olmalarıyla idarenin hizmet kusuruna yol açtıkları kuşkusuzdur. Diğer bir ifadeyle, ilgilinin (Ali İsmail Korkmaz) güvenlik görevlileri ve sivil vatandaşın birlikte saldırısına uğradığı, olay sonucu meydana gelen zararın kamu hizmetinin yürütülmesi ve görevin ifası sırasında oluştuğu, dolayısıyla zarar ile idare eylem arasında nedensellik bağı bulunduğu açıktır.”

Mahkeme, baba Şahap Korkmaz için 26.220,87 lira, anne Emel Korkmaz için 30.959,52 lira, hastane masrafları için 2 bin lira olmak üzere 57.180,39 lira maddi tazminat ödenmesine karar verdi. Mahkeme ayrıca, “idarenin kusuru, olayın oluş şekli, zararın niteliği, ölümdeki kastın yoğunluğu dikkate alınmak suretiyle davacıların duyduğu acı, üzüntü ve ruhsal sıkıntılarının kısmen de olsa dindirilmesi için” manevi tazminata da hükmetti. Buna göre baba Şahap ve anne Emel Korkmaz için 250 biner, kardeşler Gürkan Kokmaz, Aylin Taktut ve Melike Çakırkaya için de 50 biner lira olmak üzere, toplam 650 bin lira manevi tazminata karar verildi.

Hâkim Yaşar Tunç, manevi tazminatın az hesaplandığı gerekçesiyle karara şerh koydu. Tunç şerh yazısında özetle şöyle dedi:

“Olayda idarenin hizmet kusurunun bulunduğu ve idarenin hem pozitif hem de negatif yükümlülüğünü ihlal ettiği açıktır. İdarenin bu açık ve ağır hizmet kusuru tazminat miktarının belirlenmesinde gözardı edilemez. Olayın oluş şekli, zararın niteliği, yalnız başına kalan bir kişinin/eylemcinin sokak arasında güvenlik güçleri ve bir grup vatandaşın saldırısına uğraması sonucu ölmesi dikkate alınarak, idarenin ağır hizmet kusurunu cezalandırıcı mahiyette manevi tazminat miktarının belirlenmesi gerekirken, bu hususları karşılamayan düşük bir miktarda manevi tazminat miktarı belirlenmesi yönünde oluşan çoğunluk kararına katılmıyorum.”

 

(HürriyetT24)

Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı’ndan ‘Hayır’ tavsiyesi

Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Elmar Brok, Almanya’daki Türk vatandaşlarını referandumda ‘hayır’ oyu kullanmaya davet etti. Brok anayasa değişikliğinin Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştıracağını belirtti.

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları bugünden itibaren Anayasa değişikliğine yönelik referandumda oy kullanabilecekler. Alman Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinin Avrupa Milletvekili Elmar Brok, Almanya’daki Türk konsolosluklarında oy kullanma işlemlerinin başlaması üzerine yaptığı açıklamada, ‘Türkler’den ‘hayır’ oyu kullanmalarını istedi. Brok ‘Neue Osnabrücker Zeitung’ gazetesine verdiği demeçte, “Türk vatandaşlarına tavsiyem Anayasa değişikliğine karşı ve özgürlük için oy kullanmalarıdır”, dedi.

Aynı zamanda Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı da olan Elmar Brok Türk milletinin ‘demokrasi ve hukuk devletinin içini boşaltan başkanlık sisteminden yana çıkamayacağını’, belirtti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki iktidarın ‘parlamentonun yetkilerini kaldırıp, yargı bağımsızlığına ket vurmak istediğini’ iddia eden Brok “Millet buna izin vermemelidir”, dedi.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin kabul edilmesinin Türkiye’yi Avrupa’dan daha da uzaklaştıracağını dile getiren Hristiyan Demokrat politikacı, ‘Türkiye’nin, değiştirilmesi amaçlanan anayasayla Avrupa prensiplerine ters düşeceğini ve Avrupa Birliği’ne üye olamayacağını’, söyledi.

Almanya’da Türkiye’deki seçim ve referandumlarda oy kullanma hakkı olan 1,4 milyon Türk vatandaşı yaşıyor. 27 Mart’ta başlayan Türkiye’nin dış temsilciliklerindeki oy verme işlemi 9 Nisan’da sona erecek.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Avrupa projesi ve reform arayışı – Karel Valansi

Karel Valansi’nin yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

25 Mart 1957 tarihinde, Avrupa Birliği’nin temellerini atan Roma Anlaşması imzalandığında, Avrupa ülkeleri yüzyıllar boyunca süregelen savaşları sonlandırmak, Avrupa kıtasına o çok özlenen barışı getirmek ve kalıcı kılmak istiyorlardı. Böyle bir örgütün Almanya’yı da kontrol altında tutacağı düşünülüyordu. Önce Fransa ve Almanya ile başlayan sürece, daha sonra İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg katıldı.

İngiltere ise o zaman da pek taraftar değildi. Dönemin Başbakanı Clement Atlee bu fikri destekleyen altı ülke için İkinci Dünya Savaşına atfen şu sözleri sarf etmişti; “Altı ülke, dört tanesini diğer ikisinden kurtarmak zorunda kalmıştık.” İngiltere birkaç yıl sonra başvursa da, Charles de Gaulle’un vetoları nedeniyle topluluğa katılabilmek için 12 yıl beklemek zorunda kalmıştı.

Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’ndan önce Avrupa Ekonomik Topluluğu’na, daha sonra Avrupa Topluluğu ve en nihayetinde günümüzdeki Avrupa Birliği’ne (AB) dönüşen bu dev barış projesi, 1980’lere kadar daha çok ekonomik bir işbirliği olarak kaldı. Soğuk Savaş’a Avrupa ülkelerinin verdiği bir cevap olarak da kabul edilen bu girişim, bugünün aksine ABD’nin de tam desteğiyle ilerledi ve arasına yeni üyeler katarak sınırlarını genişletti. Gerçek gücünü ise Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından elde etti. Rus tehlikesi ortadan kalktıktan sonra Avrupalılar arasında daha sıcak ilişkiler başladı. Önce ekonomik sınırları kaldıran üye ülkeler, daha sonra Schengen ile fiziki sınırları da kaldırdılar. Ulusal gücün ötesinde milletlerarası entegrasyon amaçlayan birliğin bir sonraki adımı ortak para birimi Euro’nun kabulü oldu.
Bugün, altmış yıl sonra, Avrupa ülkeleri arasında barış ve Avrupa halkları arasında birlik idealiyle hayata geçirilen bu anlaşmanın yıldönümünde, AB’nin geleceği her zamankinden daha çok tartışılıyor. Avrupa Birliği başarılı oldu mu? Bu soruya verilebilecek tek bir cevap var; evet.

AB, iki dünya savaşına sahne olmuş, defalarca yıkılmış Avrupa kıtasına barış getirmeyi, savaşları durdurmayı başarabildi. Bu bile tek başına bu projenin başarılı olduğunu söylemeye yeter. Bugün Avrupa ülkeleri arasında bir savaşın çıkması olasılıklar içinde bile değil. AB ülkelerinin oluşturduğu ekonomik blok ise büyüme hızı Asya ülkeleri ile yarışamasa da hala güçlü ve hala yarışta.

Ancak yeterli mi? Hayır.

AB’nin reforma ihtiyacı var. Günümüz şartlarına uyum sağlamak, küresel tehditlere ve kendi iç anlaşmazlıklarına çözüm bulmak için bu gerekli.

Küresel terör örgütleri artık Avrupa sokaklarında cirit atarken AB ülkeleri bu soruna “gözden uzak gönülden uzak” diye cevap veremiyor. AB sınırlarının hemen ötesinde süren savaş hali, Orta Doğu’daki istikrarsızlık durumu, sadece terörizm olarak değil, mülteci akını ile de karşılık buluyor. Kış ayları geride kaldığına göre yeni bir göç dalgasının daha Avrupa sınırlarına yaklaşması muhtemel. AB’nin mülteci sorununa artık bir çözüm geliştirmesi gerekiyor.

Buna bağlı olarak yükselen milliyetçilik ve artan yabancı düşmanlığı kendine popülist liderlerde ve aşırı sağ partilerde yer buluyor. Sol partilerin durumu ortadayken, liberalizm, küreselleşme, kapitalizm sorunların temeli olarak algılanıyor. Halklardan gelen değişim talebi, hayal kırıklıkları, sesini duyurma ihtiyacı, ekonomik sorunlar, -ama doğru ama yanlış- tam da duymak istediklerini dile getiren popülist liderlere olan desteği arttırıyor. Bunun sembolü de ABD’nin yeni başkanı Donald Trump.

Trump’ın AB karşıtı sözleri ve ülkesinin dünyadaki rolünü yeniden kurgulaması AB’de yaşanan huzursuzluğa bir yenisini ekliyor. Bir diğer önemli güç Rusya’nın Avrupa’nın aşırı sağ parti liderlerini ağırlaması ise Moskova’nın böl-yönet stratejisini ve güçlü bir AB’den duyduğu çekinceyi gösteriyor.

AB artık yoluna 27 ülke ile devam etmeye hazırlanıyor.

İngiltere’nin ayrılma kararı sonrası korkulduğu üzere Brexit’i takip eden ülkeler olmadı henüz. Hatta son Hollanda seçimleri AB’ye duyulan inancın devam ettiğini gösteriyor. Ancak daha önümüzde kritik Fransa ve Almanya seçimleri var.

İngilizler haklı mı? Gemiden kaçan kurtulur mu?

Henüz değil. Marine Le Pen’in yükselişine rağmen Fransa dahil birçok ülkede AB’ye desteğin sürdüğü araştırmalarda kendini gösteriyor. Avrupa halkı henüz umudunu yitirmiş değil. Ancak çözümün nasıl olacağı, hangi yolun izleneceği net değil. AB’nin kendini yenilemesi gerekiyor. Belki de Brexit o beklenen çözüm seçeneğini sunar ve daha modüler, daha katmanlı bir birlik yapısının geliştirilmesine sebebiyet verir.

Bugünlerde, Roma Anlaşması’nı imzalayanların duydukları güvene ve paylaştıkları geleceğe yönelik vizyona ihtiyacımız var.

Karel Valansi – t24.com.tr

Ankara kendi tarihini nasıl kullanıyor?

Kentler, kendi tarihleriyle birlikte yaşıyorlar; kendi geçmişlerine, kentlilerin özelliklerine/ beklentilerine uygun bir ilgi gösteriyorlar. Bu ilgi, bazen yıkıcı bir birliktelik, bazen epeyce yapıcı, bazen de oldukça vurdumduymaz, gelişi-güzel bir ilgi biçiminde gerçekleşiyor. Ancak temel soru şöyle bir şey: Tarihsel bir yapının-mekânın, sahip olduğu gerçek enerji birikimi ve sade güzellik, o kentin insanlarına, sahiciliğini yitirmeden, nasıl geçirilir?

Kentlerin tarihi ile ilgili, ülke politik yönetiminin ve kent yönetimlerinin hem çok ideolojik, hem de çok kof olan ilgisini değil de doğrudan o kentin hemşerilerinin, sıradan kentli yurttaşların kentteki tarihe bakışı, tarihi deneyimlemesi üzerinde biraz düşünmek, yararlı olabilir.

19. yüzyılda Ankara

Politik kamu yönetiminin kentlerin tarihine bakış açısı, (daha doğrusu geçmişe bakışını belirleyen kalıplar da diyebiliriz) oldukça net: Belirgin bir geriye dönüş isteği ile sadece Osmanlı geçmişini, pek fazla anlamasalar da biraz da “Selçuk” sözcüğünü, özetle kentlerin sadece İslami dönemlerindeki Müslümanlara ait geçmişi (oysa neredeyse hiçbir Osmanlı kenti sadece Müslümanlardan oluşmuyordu), ön plana çıkartmak istiyorlar. Bunu da çok sığ ve bilgisiz, aşırı kalıpçı ve taklitçi bir anlayışla yapıyorlar. Ama temel değerleri ideoloji belirlediği için, bunu da son derece görgüsüz, aşırı süslemeci ve “zenginmiş gibi” sunmak arzusuyla yanıp-tutuşan gösterişçi bir üslupla yapıyorlar. Yani doğrusunu söylemek gerekirse, bunu, sade bir muhafazakarlığın bütün gerçeğini ve değerlerini alt-üst ederek ve belki de en çok bu tür saf bir muhafazakarlığı tahrip ederek, yapıyorlar.

Kentlerde, özellikle Ankara’da, bize tarih adına gösterilmeye çalışılan, sadece bön bir şatafat ve yaldızlı bir şımarıklıktan ibaret. Ama bu yazının konusu, az önce belirtildiği gibi, devletin ve belediyenin bizi sokmak istediği bu ideolojik cendere olmayacak. “Kentin insanları nasıl kullanıyorlar tarihsel yerleri ve yapıları, sokakları-meydanları ve bunun nasıl bir anlamı olabilir?” türü sorular çerçevesinde olacak.

Ankara Hanlar bölgesi

İşi biraz basitleştirmeyi de göze alırsak, Ankara’da kentin kendi tarihiyle ilişki kurma yaklaşımlarını gözlemlemek amacıyla, sadece bir dönem ve sadece bir-kaç hanın kullanımı, örnek olarak ele alınabilir belki? Eğer bu örnekler yeterli görülebilirse, Ankara’nın tarihi bölgesinde, Ulus’ta yer alan ve büyük bir kısmı 15-16. yy yapıları olan, seçilmiş bir-kaç han üzerinden düşünmeye başlayabiliriz.

Yine oldukça kaba bir ayrımla, bu tarihi hanların 4 farklı biçiminde kullanılmakta olduğu söylenebilir. Bu kullanım kararlarını veren belki Ankara halkı değil, ama zaten temel soru da, bu hanların işlevlendirme biçimleriyle Ankaralıların kurduğu ilişkinin nitelikleri üzerinden düşünmek üzerine kurgulanıyor.

Örneklemimizdeki Ankara tarihi hanlarının kullanılma biçimlerini, dört kategoride ele alabiliriz:

  • Devlet tarafından onarılmış ve kamusal bir işleve tahsis edilmiş olan hanlar: Bedesten ve Kurşunlu Han,
  • Özel sektör ya da Ankara’nın zengin bir ailesi tarafından onarılmış ve özel müze, lokanta ve otel olarak kullanılan hanlar: Çukur Han, Çengel Han ve Safran Han,
  • Vakıf İdaresi tarafından onarılmış ve Ankara esnafının kullanımına verilmiş olan hanlar: Sulu Han (veya Hasanpaşa Hanı),
  • Özel sahipleri eliyle, oldukça derme-çatma onarımlar görmüş, ya da pek onarım görmemiş ama ayakta kalmayı başarmış ve yine küçük esnaf tarafından işletilmekte olan dükkanları, işyerlerini barındıran hanlar: Pirinç Hanı, Kıbrıs Hanı, Pilavoğlu Hanı gibi…

Bu hanların kullanılma biçimleri üzerinden, Ankaralıların bu binalarla/ mekanlarla ilişki kurma biçimleri bakımından da dört farklı toplumsal örüntüden söz edebiliriz.

Şimdi Anadolu Uygarlıkları Müzesi olarak kullanılan Bedesten, doğrusu iyi bir onarım görmüş, ama zaten kubbeli, görkemli taş bir yapı olduğu için, çok iyi durumda ve iyi bir bakım görüyor. Yanındaki idare binası olarak kullanılan Kurşunlu Han için de aynı şeyler söylenebilir. Ancak Ankaralılar onlara, kente ait tarihi bir yapı gibi bakmıyorlar. Orayı sadece bir “müze” olarak görüyorlar. Yani biraz yabancı, biraz Ankara’ya dışarıdan gelen yabancılara ait bir bina gibi. Oysa müzenin, (bürokrasinin bütün hantallıklarıyla olsa da) olağanüstü zengin ve iyi düzenlenmiş sunum olanaklarıyla sergilediği göz alıcı tarihi materyalin yanı sıra, oldukça iyi niyetli başka girişimleri de var, bu binaları Ankaralılara kullandırmak için: Atölyeler (özellikle okul çocuklarının kullanımına açık), küçük bir kitaplık, küçük toplantı salonları, manzaralı kafeler vb…

Bu tür kullanımlar hala geçerli mi bilmiyorum ama geçmişte, müzenin toplumla daha çok ilişki kurma girişimlerinin olduğunu, biliyorum. Hatta bazı elçilikler, müze salonlarında bilimsel konferanslar, bahçede kokteyller filan da düzenliyorlardı.

Ancak Ankaralılar için müze, kentin bir parçası değil. Müzeler, Türkiye kentlilerin büyük bir çoğunluğu için, hep “turistlere/ yabancılara” ait bir yer. Kendilerini çok fazla ilgilendirmiyor gibi davranıyorlar. Bu, elbette çok kapsamlı bir iddia ve üzerinde söylenebilecek çok fazla şey var. İyi bir bakım altındaki tarihi binayı “yabancı gibi görmeyi” ve kentin bir parçası gibi görmemeyi, pek önemsememeyi, kentin kendi tarihiyle kurulan ilişki bakımından, birinci tür kentli davranış örüntüsü olarak tanımlayabiliriz.

İkinci ilişki örüntüsü de, birincisine çok yakın. Aslında, eğer tarihi yapının özel sektör veya kamu eliyle onarılmış olması ayrımını yapmazsak, tarihi yapı kullanımının “seçkincileşmiş/ seçkincileştirilmiş” olması karşısındaki çekimser tutumu, tek bir örüntü olarak da görebiliriz. Her ikisinin de, “müzeleştirerek” koruma, yaklaşımı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak ne var ki kentliler, sanki şöyle görüyor bu yapıları: “Artık orası, bu kentin bir parçası değil. Orası, kent dışından gelen seçkinlere ait bir mekân.”

Bu toplumsal örüntü tartışılabilir elbette. Bir bakıma yapılar korunuyor ve popülist olmayan, ama (her) kent için önemli olan bir işlev yükleniyor, tarihi binaya. “Kentin bütün yapıları, kentin bütün nüfusuna hizmet vermek üzere düzenlenmelidir” diye bir kural yoksa eğer, belki bu (seçkinleştirici) örüntüyü anlayabiliriz. Ama başka bir açıdan tartışmamız da gerekir: Kent kültürünün daha “daha seçkinlere yönelik” segmentleri için verilen hizmetlerin yanı sıra, yine de kent halkıyla, ortalama insanla, çocuklarla ilişki anlayışının da güçlü bir arayış olarak, işletme politikası içinde (birlikte) yer alması, mümkün mü?

Bu durumda Müze, çok bürokratik ve (özellikle idari binasına yaklaşabilme bakımından) çok katı olsa da, son yıllarda eklediği Ankara kenti arkeolojisi bölümü vb. ile, bu arayışı gerçekleştirme çabası içinde diyebiliriz.

Rahmi Koç Müzesi, Divan Oteli ve Pastanesi ise, gerçekten çok kibirli ve kentlileri, sıradan Ankaralıları dışarıda tutmak için çaba gösteriyor gibi. Ankaralılar da hiç yanaşmıyorlar buradaki “müze” ye (buradaki müzecilik anlayışı da çok fazla kişisel ve bir anlam bütünlüğünden çok uzak). Ankara’nın eski zengini, sanki Ankaralıları, tam da kalenin kapısında, elinin tersiyle itiyor gibi.

Binalar bakımlı ve yıkımdan kurtulmuş ama Ankaralılar için de ulaşılamaz olmuş. Ayrıca, yeni işlevler için fazlasıyla dönüştürülmüşler ve özelliklerini yitirmişler. Ortalarındaki avluların üzeri kapatılmış, binalar birebirine bağlanarak başkalaştırılmış (bir anlamda tarihi özellikleri törpülenmiş) vb. Ankaralıların bu binalara bakışı da, sanki “zenginler geldi ve buraları elimizden aldı, bizi de artık istemiyor” biçiminde özetlenebilir. Tarihi bina, kent halkını dışlıyor, Ankaralılar da o tarihi binaları görmek bile istemiyorlar, belleklerinden silmişler, gitmiş.

Hasanpaşa Hanı yıkılmadan önce sebze hali olarak kullanılıyordu.

Geriye kalan diğer iki örüntü de bir bakıma, ortalama kent halkının bu tarihsel yapılara karşı tutumu bakımından benzerlikler taşıyor. Ancak yine de ayrı ayrı bakalım, bu iki örüntüye. Hasanpaşa Hanı, nerdeyse tarihi bir yapı olmaktan çıkmış gibi. Ya da Hal’den çıkınca veya Posta Caddesi’nden baktığınızda, tarihi bir bina görmeniz bile, imkansız. Daha doğrusu eğer içine girmezseniz, oranın tarihi bir yer olduğunu anlayamazsınız bile.

Buna karşılık Hasanpaşa Hanı kalabalık, çok yoğun bir biçimde kullanılıyor. Ama buradaki esnaf da, müşteriler de (Ankara halkı da), hemen acil istekleri ve ihtiyaçları ötesinde hiçbir şey görmüyor ve hiçbir şeye önem vermiyor gibi davranıyorlar. Her taraf, tabelalarla kaplanmış, binanın aksayan yerleri Vakıflar İdaresi tarafından onarılmadığı için, gelişi-güzel ve üstün-körü onarılmış, adeta binaya yamanmış; müşteri kolaylığı için binaya çok çirkin eklemeler yapılmış (avluya inen demir merdivenler gibi). Hasanpaşa’nın  “tarihi bir bina olarak” hiçbir değeri yokmuş gibi, herkes, kötü davranıyor binaya. Esnaf, yapacağı satışı ve akşama eve götüreceği kazancı, müşteri biraz daha ucuza bir şeyler almayı düşünmekten başka, hiçbir şeyi umursamıyor gibi.

Ancak yine de, bu kadar da basit ve kötü değil sanki bu tarihle ilişki örüntüsü. Bir kere, esnaf, o tarihi çevrenin içinde olmak istiyor. O tuğla ve taş duvar, o tonozlar ve kemerler,  hoşlarına gidiyor. Pencereler, mekanların küçüklüğü ve ölçüleri vb, her ne kadar bugünün ihtiyaçlarına uymasa da, orada, geçmişle iç içe, yaşamayı gerçekten seviyorlar gibi. Seviyor ama kötü davranıyor. Bu da Türkiye’de (sevme) ilişki örüntüleri bakımından, çok sık rastlanan bir durum. Müşteriler de aynı biçimde, oraya isteyerek geliyorlar. O avluda olmak istiyorlar, dükkanların önündeki sandıkların, küçük tezgahların, askılarla tavandan sallandırılmış mal kalabalığının arasından süzülerek, o tonozlu galerilerde yürümekten hoşnut gibiler.

Burası hem tarihi bir yer, bu nedenle oldukça değişik bir deneyim, hem de bugünün mallarını satan, bugünün ihtiyaçlarını karşılayan eşya ile dolu. Güneş, eski tuğla ve taş örgüsünün, bacaların üzerinde oynaşıyor. Herkes muhafazakar, ama o tarihi muhafaza etmek arzusu, nedense hiç görülmüyor. Öylesine garip ki bu durum, avlunun orasında, sütunlar üzerine yükseltilmiş küçük ve şirin mescidin altındaki şadırvan/ abdest alma yeri bile, bir kafeye dönüştürülmüş; o da yetmemiş, naylonlara, şemsiyelerle avlu, neredeyse kapalı bir mekana dönüştürülmüş. Ama buna Ankara’nın en muhafazakar esnafı da, müşterisi de, “normal” gözüyle bakıyor, ya da hiç aldırmıyor.

Dükkan kiralarının ucuz olmasından ötürü belki, satılan mallar da oldukça ucuz. Kentin en yoksuları, bu nedenle burayı kalabalıklaştırmış. Hanın, avlunun, galerin görünümü, tam bir karmaşa; insanlar, eşyalar, tarih… Her şey iç-içe geçmiş, karman-çorman kullanılıyor. Burada “gemisini yürüten, kaptan”. Tarihi yapının, eski/ beş yüzyıllık diye kayırıldığı filan yok. Kullanılıyor işte, gündelik yaşamın, alış-verişin bir parçası olabildiği kadar saygı görüyor. Bu işlevi yerine getiremiyorsa, acımasızca kesiliyor-biçiliyor ve ihtiyaca uyduruluyor.

Özetle burada tarih, kentin halkıyla tam olarak birlikte yaşıyor ve ayrılmış, yalıtılmış, seçkinleştirilmiş, uzaklaşmış filan değil. Her şey çok canlı ve deviniyor. Tarihi yapının hiyerarşik bir üstünlüğü yok. Her yer, ortalama insanlara güzel gözükmek için rengarenk. Plastikler, boncuklar, Çin malları, her şeyin ucuzu, çocukları kandıracak albenili oyuncaklar… Tarih, bugün/ hemen şimdi ihtiyacımız olan her şey, bir arada. Bu nedenle de, binaya gösterilen saygı ve bakım çok az ve bina,  neredeyse acı çekiyormuşçasına, güncel olanın dayattıklarının arkasına saklanmış gibi.

Bu yapı da, Müze ile aynı yüzyıldan kalma bir tarihi değer işte, ama bu zavallı, binlerce Ankaralı ile her gün güreşmek, onlara bir şey vermek zorunda. Ankaralılar da, binadan sorumlu olan Vakıf İdaresi de, binaya/ binanın tarihine, hiçbir şey vermiyorlar. Hasanpaşa ise, bütün sempatikliği ile, Ankaralılara değişik bir deneyim fırsatı verebilmek için, yoruldukça yoruluyor.

Son ilişki örüntüsü, yine de Ankaralılarla haşır-neşirdir. Ama burada müşteri grubunun küçük bir farkı vardır: Onlar da belki orta gelirlidir, ama en yoksullardan değillerdir. Onlar bu Pirinç Han’a, Pilavoğlu Han’a bir çay ya da kahve içmek için gelirler. Belki kentin öbür ucundan kopup gelirler buraya. Buraya, kentin tarihiyle, kendi kasabalarıyla veya küçük kent özellikleriyle benzeşen bir yere gelmek isteyen (bir anlamda) “turist” diyebileceğimiz kentliler gelir. Ancak bu “turistler”, kendi “modern” kentlerinin/ yabancılaşmalarının dışına çıkıp, eski alışkanlıklara / düne dönmek isteyen, hatta tam eskiye dönmek de değil, “eskiymiş gibi” olanın içinde modern ihtiyaçlarını karşılamak isteyen kentlilerdir.

Burada tarihle/ kentin tarihi ile kurulan ilişki örüntüsü hem muhafazakarlığı hem de moderni birlikte barındırır. Orta sınıfların ve orta sınıf kültürünün beğenisine ve bilincine göre hazırlanmıştır. Esnaf, burada, tarihi binalara karşı çok acımasızca davranmaz. Tam tersine, onu eskisi gibi görünecek biçimdekorumak ister. Hatta eskiymiş gibi görünmesi için, yapay eklemeler yapar. Ama binayla arası iyidir. Bu tarihi mekanlarla müşterilerin/ Ankaralıların arası çok iyidir. Onlar zaten bu hanlara/ hanların avlularına bu “tarih havasını” solumak için gelirler.

Buradaki deneyim, tam bir “geri dönüş” arzusu, tam bir gelenek değildir. Aslında kentin, kendine göre bir geleneği olan kahveleri, lokantaları, dükkanları bir bir kapanır. Kent, biriken zaman içinde, o geleneği, ticari olarak taşıyamaz olur. Bu durumda, ya o geleneksel yerler “modernleşmek” zorunda kalırlar, ya da kapanıp-unutulurlar ve yok olup giderler.

Zaman geçmemiş de, modern olmamış gibi kendilerini kandırmak isteyenler, bunun için para ödemeye hazırdırlar. Yapay ve uydurma bir tarih de olsa, burada, kentin o bunaltıcı ve yabancılaştırıcı modernizminden, ya da gündelik ilişkilerdeki rekabetçi yarışmanın acımasızlığından kurtarmak isterler. Geçmişin sükunetiyle, modernin yoruculuğu arasındaki tercihleri, bu büyük ölçüde, yapay bir tarih icat etmek isteyen dekordan yanadır. Müşteriler burada kendilerini, bir “samimiyet” bulduklarına ikna edebilirler.

Buradaki tarihle ilişki örüntüsü de, samimi olarak kentin tarihiyle ilgili bir şey değildir. Herkes, kendi tahayyül ettiği geçmişi, burada küçük bir para karşılığında, büyük ölçüde yapay ve “mış gibi” duran bir çevrede elde eder. Zaten bu eski hanlardaki kahveler de, çoğu kez “cafe” olarak düzenlenmiştir. Tost ve sandviç satarlar. Cafe’ler  (diyelim yeme-içme sektöründe) bir benzetmeyle açılmış yeni bir segmentin oluşturacağı pazardan elde edilecek karın beklentisiyle, müşteriler de, kurulan bu dekorla yetinir.

Kentli, ne de olsa bir-kaç yüzyıl önceden kalmış bir hanın avlusunda, yanındadır. Burada kentli ile kentin tarih arasındaki ilişki tam olarak, ne sahicidir, ne de yapaydır. Biraz “mış gibi” dir. Biraz da, yapı, mekan ve yüzyıllar öncesine ait detaylar, varlığını koruyor gibidir (ya da ancak bu sayede koruyabilirler). Hanlar, durumu kurtaracak kadar bakımlıdır.

Bu durumda tarihi hanlar, artık “modern” olanın dekoru olarak anlam kazanırlar. Kentli de oraya “nostalji” ihtiyacıyla gider. Ancak yapılabilecek başka bir şey de yok gibidir. Eğer iyi bir bakım ve geçmişe gösterilmiş samimi bir ihtimam varsa, herkes kentin tarihi ile iyi geçiniyor sayılabilir. Sorun, kentliler için, bir tür “kendini kandırma” ya da esnaf (hatta Hamamönü vb. gibi yerlerdeki restorasyon tutumunu göz önünde bulundurursak, belediyeler) için, bir tür “kentlileri/toplumu kandırma” sorunu olarak özetlenebilir. Ancak bütün tarafların razı olduğu ve umursamadığı, hatta benimsediği bir kandırmacayı, ne kadar “sorun” olarak adlandırabiliriz ki?

 

Akın Atauz

Kocası ‘itişme’ demişti: Şehriban Elmas’ın işkenceyle öldürüldüğü ortaya çıktı!

Adana’da öldürülen Şehriban Elmas’ın otopsi raporundan işkenceye uğrayarak öldüğü ortaya çıktı. Oysa, kocası ifadesinde ‘itişme’ demişti.

Adana’da 5 Aralık’ta kocası ve kocasının yakınları tarafından işkence edilerek öldürülen Şehriban Elmas’ın ölümü ile ilgili ayrıntılı otopsi raporu çıktı.

Evrensel’den Volkan Pekal’ın haberine göre, Elmas’ın boyun omurunda ve kafatasında kırıklar olduğunu ortaya koyan rapor, emniyetteki ifadesinde “Aramızda itişme yaşandı, başını sobaya çarptı” diyen İzzet Elmas’ın iddialarını çürüttü. Sanık İzzet Elmas’ın söylediklerinin aksine Şehriban, vücudun çeşitli yerlerine gelen darbeler sonucu hayatını kaybetmiş.

Rapora göre Şehriban Elmas’ın ölümü, dışarıdan gelen darbeler sonucu kafa, boyun ve göğüs travmalarına bağlı kafatası kaide kırığı, boyun omur kırığı ve akciğerde meydana gelen ezilmeler sonucu meydana gelmiş. Ayrıca Elmas’ın her iki göz etrafında bereler, göz içlerinde kanama, vücudunun birçok yerinde sıyrıklar ve bronşlarında kanamalar tespit edilmiş.

Raporda Şehriban’ın darp sonucu hastaneye götürüldüğünde genel durumunun kötü olduğu ve bilincinin kapalı olduğu belirtiliyor.

“Rapor iddialarımızı güçlendiriyor”

Raporu değerlendiren Adana Kadın Platformu adına müşteki avukatlarından Sevil Aracı, “Belki de saatler süren vahşice yapılmış bir işkence söz konusu. Olayın ‘Düştü, kafasını çarptı’ şeklinde açıklanamayacağı açık” diye konuştu. Şehriban’ın vücudunun birçok yerinde kırıklar olduğunu dile getiren Aracı, “Cinayeti tek başına İzzet Elmas’ın yapmış olabileceği iddiası zayıfladı. Rapor iddialarımızı güçlendirecek nitelikte” ifadelerini kullandı.

Ne olmuştu?

Şehriban Elmas, 5 Aralık gecesi eşi ve ailesi tarafından evinde dövülmüş, vücudu kırıklar içerisinde sokağa bırakılmış, aynı gece hastanede hayatını kaybetmişti. Olay günü kız kardeşi ile telefonda görüşen Yıldız Kurt, kız kardeşi ile çok kısa görüştükten sonra telefonun açık kaldığını Şehriban “Vurmayın” diye yalvarırken Şehriban’ın kayınvalidesinin kayınbabasına hitaben “İsmail o demiri bana ver” dediğini ifade etmişti. İlk duruşması 14 Şubat’ta görülen davada, tutuklu sanık İzzet Elmas Şehriban’ı kasten, canavarca hisle ve eziyet çektirerek öldürme suçundan müebbet hapisle, anne ve babasının da içinde olduğu 4 kişi de suça iştirakten 20’şer yıl hapis istemi ile yargılanıyor. Davanın ikinci duruşması 4 Nisan tarihinde gerçekleşecek.

(Evrensel)

Termik santrale karşı dava açan Trakyalılar: Zehire hayır be ya!

İstanbul’un Tekirdağ’la buluştuğu sınırda 5 bin 450 dönümlük bir alan, termik santral tehdidi altında. Termik santral sadece tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan Çayırdere köyünü değil Çerkezköy’ün tek nefes alma noktasını da bitirecek.

Fotoğraf: Greenpeace

Bölgede yaşayan köylüler, çiftçiler ve villa sahipleri yaşam alanlarına yönelen termik santral tehdidine hep birlikte ‘Hayır’ diyor.

Cumhuriyet’in manşetinde “Zehire hayır be ya!” başlığıyla yayımlanan Hazal Ocak imzalı haber şöyle:

Çoğunluğu tarım arazisi olan 5 bin 450 dönümlük santral alanının 4 bin 850 dönümü İstanbul, Silivri, 600 dönümü ise Tekirdağ, Çerkezköy sınırlarında kalıyor.

Greenpeace Hukuk Derneği ve Silivri Çevre Derneği ile 21 köylü, acele kamulaştırma kararına karşı Danıştay’da dava açtı. Yürütmenin durdurulmasını ve projenin iptalini istiyorlar. Greenpeace İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu avukat Deniz Bayram, ‘acele kamulaştırma’nın, sadece “yurt savunması, savaş ve acil durumların gerektirdiği” durumlarda uygulanabileceğine dikkat çekiyor. Bayram, “Termik santral kararında ne bir ÇED, ne tarım dışı kullanım izni ne de kamu yararı var. Karar, kişilerin mülkiyet haklarının ihlali anlamına geliyor. Yırca kararı örnektir. Enerji projelerinde acele kamulaştırmanın, yasalara aykırı olduğu açıktır. Dileğimiz, Yırca’daki hukuksuzca kesilen 6 bin zeytin ağacının ve köylülerin yaşadığını Silivri ve Çerkezköy’de yaşamamamız” diyor.

Santral mı yaşam mı?

İstanbul’un Tekirdağ’la buluştuğu sınırda 5 bin 450 dönümlük bir alan, termik santral tehdidi altında. “Acele kamulaştırma” kararı, Silivri’nin tarım arazilerini yok edecek. Termik santral sadece tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan Çayırdere köyünü değil Çerkezköy’ün tek nefes alma noktasını da bitirecek. Villaların olduğu 600 dönümlük araziyi de yutan proje alanı, Çerkezköy’ün havası en temiz bölgesi. Köylülerin tarım yaptığı arazilerin üzerine kurulan santral, bölgede tarım yapılmasına imkân vermeyecek. Köylüler, çiftçiler ve villa sahipleri isyanda. Birlikte projeye hayır diyorlar: “Yaşam alanımıza kıymayın.”

‘Bizi yaşatan havası’

Silivri’ye girer girmez İstanbul’un tarım arazileri boylu boyunca uzanıyor. Silivri’nin köyü Çayırdere’de, meydandaki kahveye termik santral haritası çoktan asılmış. Köylüler, santral kararını şaşkınlıkla karşılamış. 67 yaşındaki Ahmet Arıkan, “Biz mektepte okumadık ama görüyoruz televizyonlardan, termik santral zehir getiriyor” diyor. Doğma büyüme Çayırdereli. Arıkan’ın tarlası, o haritaya göre, santrala komşu oluyor. Buğday ve ayçiçeği yetiştirdiği tarlası için endişeli: “Buranın havasını İstanbul’la kıyaslayamazsın. Bizi yaşatan buranın temiz havası. İstanbul’a 1972’de abime giderdim. İkinci akşam kömür kokusundan kalamazdım. Biz burada odun yakıyoruz. Tarım ve hayvancılıkla geçiniyoruz. Termik santral gelirse buranın havası kirlenecek.”

“Ne çiftçilik olur ne başka bir şey…”

Ramiz Yayık’ın (76), oğluyla birlikte yaşadığı evi santral alanının içinde kalıyor. Arazisini üç yıl önce almış. Yayık, “Burada artık ne çiftçilik olur ne de başka bir şey. Her şey mahvolacak. Tamamen öldürecekler” diyor.

Oğul Şevki Yayık da şöyle devam ediyor:

“Sorun para değil. Buranın tek doğal ve güzel yeri burası. Bizim buraya yerleşmemizin sebebi, ben burada güvercin bakıyorum, tavuk, ördek, köpek bakıyorum. Organik meyve, sebze ekiyoruz. Burası bizim dinlenip huzur bulduğumuz yer. Apartmandan kurtulmak için burayı yaptık. Tüm dünya yeşil enerjiye giderken bizimkiler kömür santralı yapıyor. Diyecek bir şey yok başka. Halk birlik olup tepki vermeli. Yazık günah…”

Ekmeğimiz gidecek’

76 yaşındaki çiftçi Hamit Erkan’ı evinin bahçesinde çapa yaparken yakalıyoruz. Acele kamulaştırma kararına karşı dava açan köylülerden biri olan Erkan’a arazisi babasından kalmış. Erkan, oldukça üzgün, şunları anlatıyor:

“Doğduğumdan beri bu araziyle karnımızı doyuruyoruz. Bugüne kadar da çoluk çocuk baktık. Hayvancılık yapıyorum. Santral yapılırsa başımıza çare arayacağız. Hayvanlarıma arazi arayacağım. Bize ekmek kalmayacak. Devlet 5, 10 kuruş verir, vermez. Onu da bilemeyiz. Arazisi olmayan köylümüz zaten ne yapacak? Termik santral kurulursa bizim köy buradan dağılır. Hatta birçok köy dağılır…. Devlet inşallah ‘ellerinden ekmeklerini almayalım’ diye düşünür.”

Hayatımız biter’

Kahvedekilerle vedalaşıp 20 yıldır Çayırdere’nin muhtarlığını yapan 78 yaşındaki Mustafa Dönmez’in yanına gidiyoruz. Dönmez, bizi neşeyle karşılıyor. Köye gelme nedenimizi anlatır anlatmaz, “Biz santrala karşıyız” diyor. 6 çocuğunu da tarlasından kazandıklarıyla büyütmüş. Dönmez’in 4 çocuğu da çiftçi olmuş. Dönmez, tarım arazilerinin köy için önemini şöyle anlatıyor:

“Santral alanını kapsayan bölgeyi es geçtik diyelim, kalan topraklarımız da kullanılmaz hale gelecek. Termik santral yapılan yerlere giden arkadaşlar şu an oraların çok kötü durumda olduğunu anlatıyor. Rahatsızız.”

Dönmez’le birlikte santral alanını dolaşıyoruz. Bölge, uçsuz bucaksız tarım arazisi. Mısır, buğday ve ayçiçeği ekilen araziler, yeni sürülmüş. Dönmez, “Burası bizim hayatımız. Santral hayatımızı yok edecek” diyor. Dönmez, daha sonra bizi evine davet ediyor. Tek katlı kerpiç evin, küçük bir serası, tavukları ve küçükbaş hayvanları var. Dönmez’in, 60 yıllık eşi Kadriye Dönmez (77), bizi uğurlarken, hayat sırrını da veriyor: “Sebzeni, meyveni yetiştireceksin. Çocuklarını organik besleyeceksin.”

(Cumhuriyet)