Ana Sayfa Blog Sayfa 3219

Şırnak’ta ‘güvenlik gerekçesi’yle binlerce ağaç kesiliyor!

Şırnak’ın Balveren beldesi ile Uludere ilçesine bağlı Şenova beldesi arasında kalan Besta bölgesinde son bir ay içerisinde binlerce meyve ağacı güvenlik gerekçesiyle kesildi.

Besta bölgesinde bulunan Bişiyê Reş, Gêloşî ve Mila Sinê mıntıkalarında kesimi halen devam eden ağaçların, bölgeye sabah saatlerinde gelen askerlerin gözetiminde korucular tarafından kesildiği öğrenildi. Yaklaşık bir aydır kesilen binlerce ağaç Balveren ve Şenova beldeleri arasında kalan Milli Jandarma Karakolu karşısındaki alanda toplanıyor.

“Yurttaşlar yapmayınca korucular devreye girdi”

Yaşanan doğa katliamı hakkında konuşan DBP Balveren İlçe Eş Başkanı Sadun Sezer, yaklaşık bir ay önce Jandarma Komutanlığı yetkililerinin yurttaşlardan ağaçları kesmelerini istediğini aktardı. Yurttaşların komutanlık yetkililerinin isteğini yerine getirmemesinin ardından, korucuların devreye konulduğunu söyleyen Sezer, “Ağaçların kesilmemesi için bölgenin ileri gelenleri, Milli Jandarma Karakolu yetkilileri ile görüşme gerçekleştirdi. Karakol yetkilileri ise “Güvenliğimiz için bölgedeki ağaçların yakılması ve kesilmesi gerekir’ cevabını verdi” bilgilerini paylaştı.

“Sessiz kalmayacağız”

Sezer, yaşanan katliamın önüne geçmek için belde yurttaşlarının imza toplayarak Şırnak İşletme Müdürlüğüne başvuruda bulunduğunu fakat bir geri dönüşün olmadığını aktardı. Bölgede şu ana kadar binlerce ceviz, fıstık, elma, armut, erik ve menengiç ağacının kesildiğini hatırlatan Sezer, doğa katliamına karşı sessiz kalmayacaklarını ifade ederek, “Ağaç kesimi halen devam ediyor. Köylerdeki yurttaşlar ile birlikte bu katliama dur demek için harekete geçeceğiz” diye konuştu.

(Dihaber)

Alman vekilden Erdoğan’a: Terör babası, terörist!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Birliği (AB) ülkelerini sert dille eleştirmesi üzerine Alman politikacıları karşı atağa geçti. Sol Parti Meclis Grup Başkanı Sarah Wagenknecht Erdoğan’ı ‘terörist’ olarak tanımladı.

Erdoğan’a ‘terörist’ diyen Wagenknecht, bu benzetmeye Erdoğan’ın ‘böyle davranmaya devam ettiğiniz takdirde yarın tek bir Avrupalı, tek bir Batılı dünyanın hiçbir yerinde kendini güvende hissedemeyecek ve gönül rahatlığıyla sokağa çıkamayacaktır’ sözlerini gerekçe gösterdi.

Sol Parti milletvekili Berlin’de yaptığı açıklamada, “Bu terör çağrısıdır. Bu sözleri sarf eden teröristtir. Başka izahı yoktur”, dedi. Erdoğan’ın ‘terör babası’ olduğunu söyleyen Sarah Wagenknecht Türkiye Cumhurbaşkanı’nın davranışlarını Nazi Almanya’sının dış politikasına benzetti. Wagenknecht Türkiye ile AB arasındaki üyelik görüşmelerine derhal son verilmesini talep etti ve Türkiye karşısında sessiz kaldığı gerekçesiyle Almanya Başbakanı Angela Merkel’i eleştirdi.

Meclis Başkanı Lammert: Anayasal düzen ihlal ediliyor

Almanya Federal Meclis Başkanı Norbert Lammert Türkiye’deki yönetimi demokrasiye karşı darbe teşebbüsünde bulunmakla suçladı. Lammert, Erdoğan ve hükümetin, kırılgan fakat demokratik düzeni otoriter sisteme dönüştürmeyi planladığını belirtti ve “Erdoğan başarısızlığa uğrayan 15 Temmuz darbe girişiminden sonra siyasi sistemi sistematik şekilde kaldırmaya çalışmakla ülkenin anayasal düzenini ihlal etmiş oluyor. İkinci darbe teşebbüsünün başarıya ulaşma tehlikesi söz konusudur”, dedi.

Özoğuz: ‘Hayırcılar oy kullanmaktan korkuyor’

Almanya hükümetinin entegrasyondan sorumlu Devlet Bakanı Aydan Özoğuz Almanya’daki Anayasa değişikliği oylamasını etkileme teşebbüsleri karşısında uyarıda bulundu. Özoğuz ‘Passauer Neue Presse’ gazetesine verdiği mülakatta, “Son günlerde yaptığım görüşmelerde, Türkiye’deki demokratikleşme sürecini sekteye uğratmasından çekindikleri için referanduma karşı olanların konsolosluklara gidip oy kullanmak için kendilerini zorladıklarını fark ettim. Muhtemel baskılardan ve olumsuz sonuçlarından etkilenmemeleri için herkesin korkusuzca oyunu kullanabilmesi sağlanmalıdır” dedi.

Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir Almanya’da yaşayan Türkleri referandumda ‘hayır’ oyu kullanmaya davet etti. Özdemir “Erdoğan halkoylamasını kazanırsa Türkiye’yi, kimsenin fikrini rahatça dile getiremeyeceği açık cezaevine çevirir”, dedi.

Almanya Türk Toplumu adlı derneğin başkanı Gökay Sofuoğlu yurtdışında yaşayan Türklerin referandumda oy kullanmalarını eleştirdi. ‘Ruhr Nachrichten’ gazetesine verdiği demeçte, Türkiye’nin siyasi hayatında söz sahibi olma imkânının Türklerin Almanya’daki hayatlarından ziyade Türkiye’nin politikasıyla ilgilenmelerine yaradığını söyleyen Sofuoğlu Almanya’nın pratikte bir Türk seçim bölgesine dönüşmesinin Almanya Türkleri arasındaki gerginliği arttırdığını sözlerine ekledi.

1,4 milyon Türk seçmenin bulunduğu Almanya’da 27 Mart Pazartesi günü başlayan Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş referandumu için oy kullanma işlemi 9 Nisan’da sona erecek.

(DW)

Türkiye’de hayvancılık ne durumda; işte TÜİK verileri…

Türkiye İstatikstik Kurumu (TÜİK), 2016 yılına ait Canlı Hayvan ve Hayvansal Ürün Fiyatları ve Üretim Değeri verilerini açıkladı.

Açıklanan verilere göre, yerli sığır fiyatı bir önceki yıla göre %26,3 artarken, canlı hayvan değeri bir önceki yıla göre %22,9 arttı.

Yerli sığır fiyatı arttı

TÜİK’in açıkladığı verilere göre, kültür sığır fiyatı 2016 yılında bir önceki yıla göre %24,8 artarak 5 bin 161 TL ve yerli sığır fiyatı %26,3 artarak 3 bin 126 TL olarak gerçekleşti. Koyun ve keçi fiyatlarına bakıldığında, merinos koyun fiyatında %14,9, yerli koyun fiyatında %16,5 ve tiftik keçisi fiyatında %23,2 artış görüldü. Kümes hayvanlarından et tavuğu fiyatı %17,8 artarak 13,92 TL ve yumurta tavuğu fiyatı %17 artarak 15,45 TL olarak gerçekleşti.

İnek sütü fiyatı yüzde 0,8 azaldı

İnek sütü fiyatı 2016 yılında bir önceki yıla göre %0,8 azalarak 1,15 TL, koyun sütü fiyatı ise %11,6 artarak 2,24 TL oldu. Kırmızı et fiyatlarına bakıldığında, sığır eti fiyatı %18,4 artarak 25,03 TL, koyun eti fiyatı %17 artarak 24,24 TL olarak gerçekleşti.

Canlı hayvan değeri yüzde 22,9 arttı

Canlı hayvan değeri 2016 yılında 89,9 milyar TL oldu. Büyükbaş hayvanların değeri bir önceki yıla göre %27,2 artarak 62,7 milyar TL, küçükbaş hayvanların değeri %12,3 artarak 22 milyar TL ve kümes hayvanlarının değeri %23,4 artarak 4,9 milyar TL oldu.

Hayvansal ürün üretim değeri 2016 yılında 62,2 milyar TL oldu

Hayvansal ürün üretim değeri 2016 yılında %11,7 artarak 62,2 milyar TL oldu. Süt üretim değeri 24,3 milyar TL, bal üretim değeri 2,6 milyar TL, yumurta üretim değeri 5,6 milyar TL ve kırmızı et üretim değeri 29,2 milyar TL oldu.

(İleri Haber)

Başbakana açık mektup – Ergin Cinmen

Ergin Cinmen’in Başabkan Binali Yıldırım’a yazdığı mektup p24blog.org‘dan alındı

“O 144 kişinin ismi ve hakkındaki suçlama bellidir. Hiçbiri katillikten, soygunculuktan, çocuk istismarcılığından soruşturulmamaktadır”
Sayın Binali YILDIRIM
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı,

23. Mart 2017 tarihli gazetelerde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın bir açıklaması çıktı. Cumhurbaşkanı,  Federal Almanya Devleti Şansölyesi Merkel’e bir konuda yanıt anlamına gelecek açıklama yaparken halen farklı ceza ve tutukevlerinde tutuklu bulundurulan 144 adet gazeteci, yazar, öğretim üyesi olan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşına karşı bir cumhurbaşkanına asla yakışmayacak, aşağıda özetle belirtilen beyanlarda bulunmuştur.

“…Bu gazeteciler kim biliyor musunuz? İçlerinde katilden soyguncuya, çocuk istismarcısına kadar var. İçlerinde gazeteci yok. Bir liste geldi 144’ü terör suçundan cezaevinde bulunuyor. (…) Ne ararsanız bunlarda var…”

Cumhurbaşkanının bahsini ettiği o 144 kişinin ismi ve hakkındaki suçlama bellidir. Hiç biri de katillikten, soygunculuktan ve çocuk istismarcılığından soruşturulmamaktadır. Hepsinin suçlanmasındaki ortak neden kendi siyasi ve sosyal görüşleri doğrultusundaki muhalif konumlarıdır.

Ayrıca Anayasanın 15. Maddesinin son fıkrası, insanlık âleminin yüzlerce yıllık birikimini şu şekilde kaleme almıştır: “Suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”

Cumhurbaşkanının da bildiği üzere bahsini etmiş olduğu insanlar arasında dünyaca ünlü üniversite öğretim üyeleri, yayıncı, gazeteci ve yazarlar var. Kamuoyunca ve sizce de malum olduğundan ve ayrıca bir mektup boyutunu da aşacağından ülkemizin yüz akı bu insanların tek tek kariyerinden bahsetmeye gerek görmüyorum.

Cumhurbaşkanının yukarıda yazılı beyanları belki Recep Tayyip ERDOĞAN’a yakışmaktadır ama bu devletin Cumhurbaşkanına asla yakışmamaktadır.

Bilindiği üzere Anayasamızın 105. maddesinin son fıkrasına göre Cumhurbaşkanının vatana ihanet dışında cezai sorumluluğu bulunmamaktadır. Bu nedenlerle hakkında suç duyurusunda bulunma olanağı yoktur. Yani açıkça suç teşkil eden bu ifadeleri şu anda soruşturabilecek hiçbir yargı kuruluşu bulunmamaktadır.

Yani açıkça hukuk ihlal edilmiştir ama bunu soruşturacak bir merci bulunmamaktadır.

Sayın Başbakan, siz yalnızca Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı değilsiniz, ayrıca Adalet ve Kalkınma Partisi’nin de Genel Başkanısınız. Her iki açıdan da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yönetiminden, ülkenin uluslararası alanda saygın ülkeler arasında bulunması gereğinden de sorumlusunuz. Yani Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gibi gerek anayasa ve gerekse davranış kuralları açısından  sorumsuz bir kişilik değilsiniz. Buna karşılık bu ülkenin idaresi açısından herkesten fazla sizin sorumluluğunuz bulunmaktadır.

Hem Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmam, hem de bahsi edilen 144 kişi arasında müvekkillerimin de olması nedeniyle bu mektubun gönderileceği adresin siz olduğunuzu düşündüm.

Yukarıdaki belirlemelere siz de içinizden de olsa katılıyorsanız, Cumhurbaşkanının bu ve bu gibi sözleri sarf etmesinin engellenmesine çalışmanızda hem bu ülke yurttaşları hem de bulunduğunuz makam açısından sonsuz yarar bulunmaktadır.

Kolaylıklar diliyorum.

Av. Ergin Cinmen                 

Duvar ve bir ‘arka bahçe’ hikâyesi… – Murat Sevinç

Murat Sevinç’in yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Bir Ağustos ayında, akşam vakti, hiç kimse yokken; ama hiç kimse yokken ve hatta yavrulamış kediler dahi yokken. Tek başına oturup sarı banka, o avluya, bahçeye, duvarlara bakmak. Çeyrek asır sırtınızı dayadığınız duvara.Bazen güncel siyaset-hukuk yazısı yazmak hiç gelmiyor içimden. Oturup bir bardak çay içmeyeceğiniz insanların, benzer ve sürekli saçmalıklarını anlatmanın körelten, mutsuz eden bir yanı var. Tabii okumanın da. İnsanız nihayetinde ve öte dünyada ‘Nasıl geçti?’ diye sorarlarsa, ‘Vallahi ne olsun, işte Reis, Gökçek, Arınç, bir ömür böyle…’ demek istemem. Tahmin ediyorum cezası da büyük olur! Başka bir şeyler de anlatıp konuşmalı. İnsandan, şehirden, sokaktan, mahalleden, çeşmeden, kaldırım taşından, kapı eşiğinden, yıpranmış basamaklardan söz etmeli…

Duvar bana ne hatırlatıyor? Duvar sözcüğü.

Her ‘kenar köşe’ bir şey anımsatır insana. Aniden duyduğunuz bir ses. Yanınızdan geçiveren koku. Gün ışığındaki ton, renk, bulut. O yer ve zamanla ilgisi olmayan, yıllar öncesinde kalmış bir şeyi. İnsanı. Mekânı. Birden bire, hiç hesapta yokken. Bazen mutluluk duyarız hatırladığımızdan; uyanınca yarım kalmasın diye inatla yeniden uyumaya çalıştığımız o güzel rüya anları gibi, uzatmaya çalışırız hatırımıza geleni. Bazen de hemen başka bir anı düşünmeye çabalarız ki çabuk geçip gitsin.

Çamlıbel’in Han Duvarları ya da gençken tanışıp çok sevdiğim Sartre’ın Duvar’ı bir yana… Duvarın çağrıştırdığı ne peki? Duvar, enikonu bir nesne. Şu nesne sözcüğü yerine ne olabilir diye düşünüp bulamadım. Yaratıcılık bu kadar, yapacak bir şey yok! Sürekli yüz yüze olduğumuz, gözümüzü açtığımız andan itibaren, her ne görüyorsak ona eşlik eden bir nesne. İçinde yaşadığımız. İçine hapsolunan. Sırtımızı yasladığımız.

Belki izlemişsinizdir, Arthur Miller’ın meşhur Satıcı’nın Ölümü adlı eseri sinemaya uyarlanmıştı zamanında, 1980’lerde. Volker Schlöndorff’un filmi ve Dustin Hoffman başta olmak üzere büyük oyuncular yer almıştı. Pek çok sahnesinde tiyatro ve sinema tekniği birleştirilip ‘sahne’ duygusu uyandırılıyordu. Görmediyseniz, işinizi gücünüzü bırakıp hemen seyredin! Hatta örneğin akşam vakti CNN Türk’te zevzek bir ‘tartışamama programı’ varken seyredin ki rehabilitasyon işlevi de görsün. Filmin bazı etkileyici sahnelerinde, o kasvetli ve mütevazı evin üzerine çıkar kamera. Giderek yükselir. Odaları ve içindeki yaşamları sergiler, dört duvar arasındaki. Sıkışıp kalmış insanları. Demek ki duvar, arasında bunaldığımız bir şey olabilir. Her zaman değil ama bazen. Cezaevi duvarı. Çentik atılan duvarlar. Çentiği atınca umuda mı dönüşüyor? Çileyi, geçmeyen zamanı ve bir de umudu mu anlatıyor? Bilmiyorum.

Sarı kızıl duvarlar. Bologna’nın duvarları mesela. Kemerleri ve duvarları. Barselona’daki ara sokak duvarları. Akşam loş ışıkta daha derinleşen bir sarılık, kızıllık ve eskilik. İskandinav’ın sade, beyaz ve şampanya rengi duvarı. İngiliz’in briketli duvarı. Bizim Eyüp’teki eski oyuklu duvar. Eyüp Camii yanındaki mezarlık ile Cami arasına sıkışmış patikadaki duvarlar. Mermer çeşmenin kaidesi. Ahşap evlerin arasında bir yerde. Nuruosmaniye sokakları. Kapalıçarşı’nın kara sarı duvarları. Her biri başka duygu yaratıyor insanda. Eski camilerin duvarları mesela. Özellikle Süleymaniye’nin. Elini gezdirince yüzeyinde, daha iyi hissediyor insan. Günü güzel geçiyor. Bir de yeni camiler var tabii. Düşündükçe sinirleniyor insan. Bir yanda, en güzel örneklerini en iyi mimar ve ustaların, en yetenekli ve samimi süslemecilerin verdiği eski camiler. Aptalca koşuşturmanın makbul olmadığı, insanların düşünmeye ve zarafete zaman bulabildiği dönemden kalma yapılar. Diğer yanda günümüz hödük müteahhitlerinin insanı mahcup eden taklit çabaları. Neyi taklit ediyorsun a görgüsüz herif, o insanlar senin gibi olmadığı için inşa edebildi, senin taklit dahi edemediğin nohut oda bakla sofa mescitleri…

Duvar… Ne ilgisi var arka bahçe ile. Arka bahçe neresi? Baba evinin artık olmayan tulumbalı ve şeftali ağaçlı arka bahçesi mi? Hayır değil, baba evinin arka bahçesi, belki sonra. Hem o bahçenin duvarları sıvasızdı. Sıvasız duvarın güzelliği de bir başka. Sıvasız duvar, çilekeş bir yaşamı anlatır, özensizliği değil. Misafirliğe gelen akrabaların akşam yer yatağında uyuyuşunu. Birlikte yapılan kalabalık kahvaltıları. Bir de Lütfi Akad filmlerini. Ve nasıl bir yeri olduysa yaşamımızda, hemen hepimizin, anne babanın, kardeşlerin, kuzenlerin fotoğrafı var o sıvasız briket duvar önünde. Asker gibi dizilmişiz. Başka yer mi yoktu poz verecek bilemiyorum ki. Demek ki bulabildiğimiz en iyi fon o duvarmış.

Başlıktaki arka bahçe, bizim SBF’nin arka bahçesi. Yarım asırdan eski duvarlar ile çevrili bahçe. Görmüş geçirmiş, ağır başlı duvarlar. Öğrenciyken mezbelelikti bahçe. Galiba bir de içinde su olmayan küçük bir havuz vardı orta yerde. Sonrasında otopark oldu. Orta sınıfın genişlemesiyle tabii. Öğrenciyken arabası olan hoca sayısı fazla değildi. 1980’lerin 90’ların araçları. Kuş serisi, bir iki vosvos ve bir de dönem için epey lüks sayılacak küçük boy bir BMW. Tek olduğu için bu aracı kullanan hocamızın lakabı, ‘beyaz atlı prens’ idi. Memleketin daha mütevazı zamanları. O yıllarda henüz Türkler ‘rezidansı’ keşfetmemişti. ‘Akıllı ev’ saplantısı yoktu. ‘Hobi odalı ev’ diye bir şeyi de duymamıştık. Zaten bizim milletin bir hobisi de yoktu. Hâlâ yok. Ama hobi odalı evleri var şimdi. Yürüme bantlarını katlayıp duvara dayamaları için. İşte bakın bir ‘duvar’ daha. Eşya dayamalık duvar!

Arka bahçe… Bir gün bir asistan arka bahçedeki ağaçlardan en güzelinin dibine odasından taşıdığı iskemleyi bırakır. Her öğlen, yemekten sonra çayını kahvesini orada içmeye başlar. İşi bitince iskemleyi geri taşır. Arkadaşları da gelir yavaş yavaş. Birlikte otururlar. Gel zaman git zaman iskemle sayısı ikiye çıkar. Kalanı ayakta. Rivayet odur ki bir gün eski dekan ve yardımcısı arka bahçeye bakarken ağaç dibinde oturanları görmüş ve biraz da müstehzi ifadeyle sohbet konusu olmuş, asistan ve arkadaşları. Kim bilir, bir taş üzerinde pardösü ile oturan Deli Ziya’ya mı benzettiler acep! Belki de. Sultan Dekan Bey, Sadrazamına buyurmuş ki, ‘Orada bir oturma alanı yapalım, belli ki ihtiyaç var.’ Bunun üzerine arka bahçenin yarısı araçtan arındırılır ve kalanı, oturmak isteyenlere tahsis edilir. Zaman içinde sarı banklar, dikilen ağaçlar. Giderek kalabalıklaşır. Ağaçların biri büyümez ama. Yalnızca biri. Gölge vermez. Buna mukabil, yaşar o ağaç. Bir dal olarak inatla yaşar. Gözüm hep onun üzerindeydi, sergilediği direnci hayranlıkla seyrettim yıllarca. Ekildiği gibi kaldı ve yaşadı…

Dört duvarla çevrili arka bahçe. Avlu mu demek gerekir, bilemedim. Belki. Odası spor salonu binasında olanların, oturma odası aslında. Bahar gelip öğrencinin yarısı kalan yarısına âşık olunca, birbirlerini gördükleri, görmek için bekledikleri bahçe. Bahçe. Avlu. Kedilerin yavruladığı. İzmariti eksik olmayan. İzmariti süpürenlerin küfrettiği. Derin sohbetler, sığ sohbetler, dedikodu. Birbirini sevmeyenlerin, birbirlerini ne denli sevmediklerini gösterme fırsatı bulduğu yer. Selam vermek istemediğinize, doya doya selam vermediğiniz. Öyle ya, ‘selamsızlığın’ da bir yeri yurdu olmalı, yoksa ne anlamı kalır hiç kimse bilmeyip duymayacaksa! Ortadaki ağacın çevresi taşla çevrelenmiş. Kenarına ilişiyor insanlar. Öğle vakti çıktığınızda, eşi dostu göreceksiniz tam o ilişikte. Kimi oturuyor, kimi ayakta, kimi sırtını güneşe vermiş. Sırtını başka bir yere dayamayı bilmeyen insanlar. Güneşin sıcağı yetiyor. Öğrenci grupları, hoca grupları. Aynı yerde çayını kahvesini içiyor. Tabii son bir iki yılda sağa sola kamera yerleştirdi sayın yönetim. Sayın kameraları. Hani şu çalışması gerektiğinde çalışmayan, görmesi gerekeni hiçbir zaman görmeyen ve hay Allah, polis muamelesi ile Tekbirle saldıranları bir türlü kaydetmeyen kameralar. Sayın yönetim, sayın kameralarla, çay içenleri rahat izleyebilsin diye yerleştirildi belli ki.

Birileri bir yerde mutluysa, o birilerinin bir yerdeki mutluluğundan mutsuzluk duyan birileri de olur muhakkak! Nitekim arka bahçe, o sohbet, kızgınlık, dedikodu, arkadaşlık ve düşmanca sözlerin yeri, ‘toplanılan’ yer; kimini rahatsız eder. Ay ne fenadır arka bahçe, ay ne nahoş konuşmalar geçer, ay hocalar oraya çıkmamalıdır… Bu sayın kimileri ve sayın akademideki sayın işlevleri ve hatta daha da sayın konumları hakkında, daha sonra yazmalı. Başlık? ‘Sunta’ olabilir o yazının başlığı. Malum, ne ağaçtır ne ağaç tozu. Manasız bir şeydir, sunta…

Şimdi iyi şeylerden bahsedelim…

Bir Ağustos ayında, akşam vakti, hiç kimse yokken; ama hiç kimse yokken ve hatta yavrulamış kediler dahi yokken. Tek başına oturup sarı banka, o avluya, bahçeye, duvarlara bakmak. Çeyrek asır sırtınızı dayadığınız duvara. Sararmış kirli beyaz duvara. Sigara içerken. Güzeldir SBF arka bahçenin gördüğü duvarlar. Arka bahçe de güzeldir. Şu aralar neşesi kaçmış diyorlar. Neler gördü o bahçe o duvar. Geçer bunlar da. Yine neşelenir. Bir asistan çıkıp oturur en güzel ağacın dibine ve bakar, karşısındaki duvara, sükunetle. Sigara ile, ama…

 

Murat Sevinç – gazeteduvar.com.tr

Işık Üniversitesi’nde akademisyen ihracı

Akademisyen M. Sinan Birdal işten atıldı. Birdal, Barış İçin Akademisyenler bildirisine attığı imzayı geri çekmemişti.

Işık Üniversitesi, Barış İçin Akademisyenler’in bildirisine imza atan akademisyenlerden imzalarını çekmesini istedi. İmzasını çekmeyen Mülkiye mezunu akademisyenlerden M. Sinan Birdal işten atıldı.

Gelişmeyi sosyal medya hesabından duyuran Birdal, “Barış İçin Akademisyenler bildirisine attığım imzayı geri çekmeyi reddetmem üzerine “görülen lüzum” nedeniyle Işık Üniversitesi’nden kovulduğum bildirildi. Öğrencilerime ve meslektaşlarıma tekrar kavuşmak umuduyla hakikati ve özgürlüğü savunmaya devam” dedi.

 

(Gazete Duvar)

 

Kadıköylülerin direnci İBB’ye geri adım attırdı: Fenerbahçe sahili projesine iptal!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB)’nin Fenerbahçe sahiline 7 adet tenis kortu yapma projesi, İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın talimatıyla iptal edildi.

Kadıköylülerin dinlenme, yürüyüş ve bisiklet rotalarından biri olan ve yaklaşık 250 ağacın bulunduğu Fenerbahçe sahili, yanyana yapılacak 7 tenis kortu, idari birim ve kafeterya yapmak üzere panellerle çevrilmeye başlamıştı.

Herhangi bir bilgilendirme notu veya şantiye levhası konulmadan başlanan çalışmanın İBB tarafından yürütüldüğü, Göztepe-Ataşehir-Ümraniye metro hattı kapsamında Göztepe 60.Yıl Parkı’na yapılacak metro durağı için Gülbahçe Spor Tesisleri’nde hizmet veren 7 adet tenis kortunun iptal edileceği, bu kortların sahile taşınacağı iddia edilmişti.

İBB’den bir yetkili iddiayı doğrulayarak, sahile taşıması planlanan kortlar için metro inşaatı bitimine kadar daha uygun bir yer bulunacağını söyledi. Öte yandan Göztepe-Ataşehir-Ümraniye metro hattının tamamlanması ile birlikte Göztepe 60.Yıl Parkı’nda bulunan 7 adet tenis kortunun da aynen eski yerlerine konulacağı bilgisini paylaştı.

 

(Cumhuriyet)

29 gazeteci ve yazarın “FETÖ üyeliği” iddiasıyla yargılandığı dava başladı

15 Temmuz darbe girişiminin ardından Fethullah Gülen cemaatine yakın olduğu iddia edilen gazetelere yönelik soruşturma kapsamında haklarında dava açılan 29 gazeteci ve yazarın yargılamasına başlandı.

Anadolu Ajansı, söz konusu davayı, haberinde “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması’nın (FETÖ/PDY) medya yapılanması” olarak adlandırdı.

Elif Akgül’ün Bianet’te yer alan haberine göre Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’ndaki duruşmalar, kesintisiz 1 hafta devam edecek.

Yargılananların isimleri alfabetik sırayla şöyle:

Abdullah Kılıç, Ahmet Memiş, Ali Akkuş, Atilla Taş, Bayram Kaya, Bülent Ceyhan, Bünyemin Köseli, Cemal Azmi Kalyoncu, Cihan Acar, Cuma Ulus, Davut Aydın, Emre Soncan, Gökçe Fırat Çulhaoğlu, Habip Güler, Halil İbrahim Balta, Hanım Büşra Erdal, Hüseyin Aydın, Muhammet Sait Kuloğlu, Muhterem Tanık, Murat Aksoy, Mustafa Erkan Acar, Mutlu Çölgeçen, Oğuz Usluer, Said Sefa, Seyid Kılıç, Ufuk Şanlı, Ünal Tanık, Yakup Çetin, Yetkin Yıldız.

İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen, davanın bugünkü ilk duruşmasında 26 tutuklu, bir tutuksuz sanık katıldı. Sanıklardan gazeteci Said Sefa ile Bülent Ceyhan ise katılmadı. Davanın tek tutuksuz sanığı ise Muhterem Tanık.

Davayı Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri Mahmut Tanal, Sezgin Tanrıkulu, Selina Doğan, Şafak Pavey ile Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu da izliyor.

Ayrıca tutuklu gazetecilerin çok sayıda yakını da davayı izliyor. Sanık ve izleyici sayısının çok olması nedeniyle duruşma Çağlayan Adliyesi’nin zemin katındaki büyük salonda görülüyor.

 

(Bianet)

Gezi üzerinden Brezilya direnişini anlatan belgesel İstanbul Film Festivali’nde

Gezi direnişinin penceresinden 2013’te eşzamanlı gerçekleşen Brezilya direnişini anlatan Aşk Bitti (Acabou o Amor) belgeseli, 36. İstanbul Film Festivali Ulusal Belgesel Yarışması kapsamında 9 Nisan’da ilk gösterimini yapacak.

Brezilya’da toplu taşıma ücretlerine yapılan zamların ardından başlayan protestoları konu alan ve Brezilya direnişine Gezi direnişinin penceresinden bakan “Aşk Bitti” belgeseli seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor.

Brezilya’daki protestolarda dile getirilen “Aşk Bitti! Burası artık Türkiye olacak!” sloganının peşinden giden belgesel, izleyicileri São Paulo sokaklarına, meydanlarına, işgal evlerine; kısacası direnişin belleğinde yer etmiş mekânlara götürüyor ve farklı yaş, toplumsal cinsiyet grupları ve geçmişlerden gelen eylemcilerle tanıştırıyor.

Belgesel, ilk gösterimini İKSV tarafından düzenlenen 36. İstanbul Film Festivali Ulusal Belgesel Yarışması kapsamında 9 Nisan’da Beyoğlu Sineması’nda yapacak.

Filmin yönetmeni Mert Kaya’nın 2012 yılında Brezilya’da geçirdiği bir yılın ardından, Türkiye’ye döndüğünde deneyimlediği Gezi Direnişi ışığında Brezilya’ya dönmesinden yola çıkan ve kitlesel fonlama ve gönüllü çalışmalarla hazırlanan belgesel, bu anlamda bağımsız bir yapım olma özelliği taşıyor.

Ekip, “Belgesel izleyiciyi, korkmanın bulaşıcı olduğu bu günlerde, korkmamanın bulaşıcı olduğu o günleri hatırlamaya davet ediyor” diyor.

 

(Bianet)

Yeşiller Eş Başkanı Cem Özdemir: Korkmadan ‘Hayır’ deyin

Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir, 16 Nisan’da oylanacak anayasa değişikliği referandumunda ‘Hayır’ deme çağrısında bulundu.

Sosyal medya hesabından Almanca ve Türkçe bir video yayınlayan Özdemir, referandumda sadece Türkiye’nin geleceğinin değil, ‘Almanya’da birlikte yaşam’ imkanının da oylanacağını söyledi: “Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘kurtarıcı’ olarak meydanlara çıkıyor. Ama sadece Türkiye’de değil, Avrupa ile çatışma arayışında. Erdoğan’ın küfür ve saldırılarının faturasını Almanya’da yaşayan biz Türkler ödüyoruz. Bir kez daha çifte vatandaşlığın sorgulanması, sadakat meselesinin irdelenmesi tesadüf değil.”

https://www.youtube.com/watch?v=2FyqrHwPjl4

“Türkiye’de etkin olan korku havası buraya da ulaştı” diye devam eden Özdemir, “Camiler ve ibadethanelerde ajan istemiyorum. İnsanlar sokakta korksun istemiyorum. Korkmayın, oy vermeye gidin. Biz Yeşiller yanınızdayız. Biz Türkiye’nin dostlarıyız. Türkiye’nin her zaman yanında olduk, yanında olmayı sürdürüyoruz” ifadelerini kullandı.

Yeşiller eş başkanı, ‘Hayır’ çağrısını ise şöyle gerekçelendirdi: “Sünni olsun, Alevi olsun; Türk, Kürt, Ermeni, ne olursa olsun. Erdoğan’a karşı veya taraf olsun, tüm dünyada saygı duyulan güçlü bir Türkiye arzu ettik. Bu sadece demokrasi, insan haklarına saygı, düşünce ve basın özgürlüğüyle mümkün. Lütfen Erdoğan’ın anayasa değişikliğine ‘Hayır’ deyin. Türkiye’nin geleceğine, Türkiye ve Avrupa’da barış içinde birlikte yaşamaya destek verin.”

 

(Diken)