Ana Sayfa Blog Sayfa 3205

Cumhuriyet’e destek vermek isteyen avukatlara polis müdahalesi: Ayağı, burnu kırılanlar var, 8 gözaltı!

Cumhuriyet gazetesi soruşturması kapsamında tutuklanan gazete avukatlarının serbest bırakılması için İstanbul Adalet Sarayı içinde oturma eylemi yapan avukatlara polis müdahale etti. Müdahale sonrası 8 avukat gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında Erkan Ünüvar, Diren Yeşil, Kemal Aytaç, Özge Serdar, Sevinç Sarıkaya, Kıvanç Kayaoğlu, ve İsmail Anıl Başoğlu bulunuyor.

Cumhuriyet gazetesi soruşturmasında tutuklanan avukatlar, Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu üyeleri Bülent Utku ve Mustafa Kemal Güngör’ün serbest bırakılması talebiyle İstanbul Adalet Sarayı’ndaki Themis heykelinin önünde saat 11.00’de bir araya gelen bazı avukatlar, burada oturma eylemi yaptı. Eyleme HDP’nin hukukçu milletvekilleri Celal Doğan, Filiz Kerestecioğlu ve Garo Paylan da destek verdi.

8 avukat gözaltına alındı

Ellerinde “Savunmaya Özgürlük” dövizleri olan avukatlar bir süre adliye içinde sessiz bir şekilde oturdu. Emniyet yetkilileri avukatlara eylemi sonlandırma çağrısı yaptı. Bir süre emniyet yetkilileri ile görüşen avukatlar eylemlerini saat 13.00’a kadar sürdüreceklerini bildirdi. Polis müdürü avukatlara son kez çağrı yaparak eylemlerini dışarıda devam ettirmelerini söyledi. Bu talebi kabul etmeyen avukatlara, Çevik Kuvvet polisi kalkanlarla müdahale etti.

Müdahale sırasında bazı avukatların yere düştüğü ve yaralandığı öğrenildi. Dışarıya çıkarılan avukatlar
daha sonra birkaç kez daha adliye içine girerek eylemlerini sürdürmeye devam etti. Ancak polis avukatlara yeniden müdahale etti. Çıkan olaylar sonrası 8 avukat gözaltına alındı.

Polisin sert müdahalesi sırasında ayağı kırılan ve gözaltına alınan avukat Erkan Ünüvar

Gözaltına alınanlar arasında yer alan Erkan Ünüvar’ın ayağı kırılırken, Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Gökmen Yeşil’in de burnu kırıldı.

ÇHD İstanbul Şube Başkanı Gökmen Yeşil’in burnu kırıldı

(T24, Yeşil Gazete)

Tanrılar izler bu dayanışmayı: İda

  “Vardılar canavarlar anası çok pınarlı İda’ya,

Lektos burnunda fırladılar denizden,

ayak bastılar bereketli toprağa.

Ayakları altında ormanlı doruklar titredi.

Uyku durakaldı orada, görünmeden Zeus’un gözüne

çok yüksek bir çamın üstüne kondu,

İda’da büyüyen en ulu çamdı bu,

havada yüksele yüksele göğe varıyordu.

Uyku orada çam dalları arasında,

Bir kuş oluvermişti, dağlarda yaşayan, ince sesli,

Tanrıların Khalkis, insanların Kymindis dedikleri.”

Homeros İlyada’sında çok pınarlı, bereketli topraklara sahip olan İda’da misafir ettirir Tanrıları. Hem tanrıların hem insanların yaşamları, aşkları, savaşları akıp gider. Sonu gelmez yaşamın ruhu bu topraklarda. Mücadelenin de…

İda, günümüzde bilinen adıyla Çanakkale’nin Kazdağları bugün de mevcut kömür politikaları sebebiyle tehdit altında. Bu hikaye ise Homeros’unkinden biraz farklı… Enerji üretimi fosil yakıtlara ve ithal kaynaklara bağlı olan Türkiye’nin stratejik planlamasında 2023 yılına kadar enerji ihtiyacının yaklaşık iki katına çıkacağı öngörülüyor. Türkiye bu enerji ihtiyacını ise yeni kömür, hidroelektrik ve rüzgar santralleri inşa ederek karşılamayı planlıyor. Kömür, bu noktada kalkınma planları arasında öncelikli bir yere sahip olarak görünüyor.

2012 yılını Kömür Yılı ilan eden Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığının izlediği bu politikayla beraber dünyada kömür yatırımlarını en çok arttıran ülkeler arasında Çin, Hindistan ve Rusya’nın akabinde Türkiye 4. sırada gelmekte. Türkiye’deki tüm kömür rezervlerinin eritilmesini amaçlayan bir strateji oluşturulmuş durumda. Enerji üretiminde cari açığı kapatma ve dışa bağımlılığı azaltma amacı güden bu stratejide “mevcut tüm yerli linyit ve taşkömürü potansiyelinin elektrik üretim için kullanılması” ve “arz güvenliğini sağlamak için yüksek kalori değerine sahip ithal kömüre dayalı termik santrallerin kullanımını” hedefleniyor. Hükümet bu yönelime uygun bir şekilde kömür sektörüne olan desteğini kömür teşvikleri ile göstermektedir. 2012’de yürürlüğe giren Yeni Yatırım Teşvik Sistemi çerçevesinde kömür yatırımları desteklenmekte. Genel Yatırım Teşvik Planı, Bölgesel Yatırım Teşvik Planı, Büyük Ölçekli Yatırım Teşvik Planı, Stratejik Yatırım Teşvik Planı olarak 4 farklı plandan oluşmaktadır sistem. Bu sistemin yanısıra ayrıca Çevre Etki Değerlendirmelerinin (ÇED) uygulanmasındaki eksiklikler de kömür yatırımcılarını adeta teşvik eder konumda bulunuyor.

Bu kalkınma pratikleri “sürdürülebilir” olmadığı gibi mevcut iklim politikaları karşısında da tamamen zıt yönde ilerliyor. Türkiye, 30 Eylül 2015 yılında ilan ettiği Ulusal Niyet Katkı Beyanı’nda (INDC) vermiş olduğu zayıf hedeflerin yanı sıra bu kömür politikaları ile birlikte karbon emisyonunu azaltma yönünde şu an hiçbir hamlesinin olmayacağını göstermektedir. Var olan termik santrallerinin yanı sıra tüm ülkede yapılması planlanan 80’den fazla termik santral de bu öngörüyü kanıtlar nitelikte.

Halihazırda çalışan 3 termik santrali bulunan Çanakkale de bu planlanan santral alanlarına sahip şehirlerden biri. Çanakkale’de Kazdağlarını da içine alan 9 farklı kömürlü termik santral yapımı planlama aşamasında. 1/ 100 bin Çanakkale-Balıkesir Çevre Düzeni planı kapsamında Lapseki’den Karabiga’ya kadar olan bölge termik santral bölgesi olarak gösteriliyor. Oysaki planlanan santrallerin ötesinde var olanlar bile Çanakkale’nin suyunu, toprağını yeterince etkilemekte. Ziraat Odası eski Başkanı İlhan Ulus‘un Yeşil Düşünce Derneği’nden Özgecan Kara‘ya 2015 yılında verdiği demeçte iklim değişikliği tuttu mu yıkıyor, çekti mi kurutuyor sözleri ile Çanakkale’deki durumu özetliyor. “Çanakkale’de sıcaklık 1-2 derece arttı. Narenciye üretiminde verim alamıyoruz, şeftali kiraz gibi meyvelerin soğuklama ihtiyacı oluyor. İstanbul’un Bursa’nın meyve bahçesi Çanakkale, burada yetişmezse nerede yetişecek? Sıcaklık artıyor, meyve ağaçları açmıyor. Don oluyor, meyve düşüyor. 90’lı yıllarda don bile olmazdı, şimdi Nisan ayında don oluyor, kırağı oluyor. Geçen sene 5 Ekim’de don, kı- rağı yaptı. Normalde 29 Ekim’dir bizim tarihimiz, o tarihte kırağı düşer. Geçen sene 5 Ekim’de düşünce domateslerin %60’ı telef oldu.”

Çanakkale’nin iklimi değişiyor. Peki yeni termik santrallerle birlikte ne olacak?

Kömürlü santrallerin uzun vadede iklimi değiştirmek gibi çok yıkıcı sonuçları olmasıyla beraber kısa vadede de çok zehirli etkilerinin olduğu biliniyor.

Peki yerli halk ne düşünüyor? Çanakkaleliler bu sorunun cevabını yaşayarak öğrenmek istemiyor. Santral bacalarından çıkan partikül maddeler solunum, kalp-damar ve beyin üzerinde olumsuz etkilere neden olurken aynı santraller aktığı nehri, döküldüğü toprağı yaşamsız bırakıyor. Yerli halkın bu olaylara karşı sessiz kaldığı düşünülse bile bölgesel yerel direnişler birbirine kenetlerek devam ediyor ve büyüyor.

Küresel destek yerel direnişle harmanlanabilir mi? Dünyanın pek çok bölgesinde çevre adaletinin sağlanmadığı yerlerde yerel halklar direniyor. Aynı değerler adına ortak bir dilde ancak yerelinin hikayesinde yaşam alanlarını savunuyorlar. Çanakkale’deki mücadele bu sivil direnişin bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Yerel halkın, yapılması planlanan termik santrallere karşı açmış oldukları çevre davaları kazanılıyor. Köylüler maden şirketlerinin ortaya saçtığı kanserojen kirlilik sebebiyle yolları kapatıyor.

Yenice Çırpılar Termik Santrali’ne karşı yerel halkın vermiş olduğu mücadele sonucu Agonya Ovası’ndaki yetmiş beş köy muhtarının 68’inin imzalamış olduğu itiraz dilekçeleri ile proje toplantısı ertelendi. Bu örneklerden sadece biri.

Yerel direniş sistemli ve bilinçli bir şekilde örgütleniyor. İklim İçin STK Ağı, kömüre dayalı enerji politikasına karşı insanların yeşil enerjiyi desteklemesi bu doğrultuda uygulamaların geliştirilmesi, iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması  kapsamında kurmuş oldukları bir sivil örgütlenme. Bu örgütlenme sayesinde yereldeki insanlar iklim değişikliği ile alakalı bilgi ediniyorlar. Pratikte neler yapabiliriz üzerine fikir üretebildikleri bir ortamda bir araya geliyorlar. Yerelde birbirleriyle ve aynı zamanda ortak amaç doğrultusunda ulusal/uluslararası bağlamda ağlar kuruyorlar.

Fosil yakıtlara karşı tüm dünyada yerel topluluklar tarafından ses getiren Break Free hareketi bu dayanışmanın son eylemlerinden biri. Direniş farklı şekillerde de devam ediyor. Yeşil Düşünce Derneği’nin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Sektörel Yatırım Alanlarında Genç İstihdamının Desteklenmesi Hibe Programı kapsamıyla yürüttüğü İşini Güneşe Dön projesi, Çanakkale’de gençlere yenilenebilir enerji alanında eğitim alma fırsatı sunuyor.

Çanakkale direniyor dayanışmayla, bilgiyle, inançla. Tepkisiz kalmak, kömürün tozunu yutmak İda’nın boynunu bükük bırakmak anlamına geliyor bu coğrafyada. İda’nın ise boynu hiç bükük kalmadı. Tanrılar bu dağların eteklerinden ayrılırken biliyorlardı, insanlar bu toprakları sahipsiz bırakmazdı.

 

Bu haber için aşağıdaki kaynaklardan yararlanılmıştır :

Homeros, İlyada. A. Erhart ve A. Kadir(çev), 2012, İstanbul, Can Yayınları

Şahin Ü. , Türkiye’nin Enerji ve İklim Politikalarında Kömürün Yeri, Kömür Raporu, 2015, İstanbul Politikalar Merkezi

Acar S., Türkiye’de Kömür Yatırımları ve Mevcut Teşvikler, Kömür Raporu, 2015, İstanbul Politikalar Merkezi

Karabaha A.O., Kömürle Çalışan Termik Santraller ve Sağlık Etkileri, Kömür Raporu, 2015, İstanbul Politikalar Merkezi

Kara Ö., Çanakkale ÇED Muhaberesi, Türkiye’nin Kömür Hikayeleri, 2016, Yeşil Düşünce Derneği  

Yeşil Gazete, Çanakkale kömür madenleri haberleri

 

Haber: Özge Doruk

(Yeşil Gazete)

Loç Vadisi’ne yeniden HES tehdidi: O memuru buluruz, ona da dava açarız!

Kastamonu’nun Cide ilçesindeki Loç Vadisi bölgesinde yaşayanlar, yargı kararıyla iptal edilen HES projesi için şirketin yeniden başvuru yapmasına tepki gösterdi. Aynı projeyle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na başvuran Orya Enerji adlı şirkete tepki gösteren Cideliler, projeyi değerlendirecek memurlara da çağrı yaparak, onay vermeleri halinde memurlara da dava açacaklarını belirtti.

Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı düzenleyen Loç Vadisi Platformu üyeleri, Loç Vadisi halkının yaşam alanlarını, sularını, kültürünü sonuna kadar korumaya yeminli olduklarını belirterek, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ÇED Komisyonu’nun başvuru dosyasını reddetmesini istedi.

“Arsız bir şekilde aynı ÇED’i sundular”

Loç Vadisi halkı adına basın açıklamasını okuyan Arzu Ay, “Orya Enerji’nin arsız bir şekilde Bakanlığa bir kez daha aynı ÇED’iisunduğunu” ifade ederek, “Orya Enerji Danıştay kararlarını hiçe sayarak, 2009 yılında sunduğu ÇED raporunu, aynı şekliyle Bakanlığa tekrar sunmuştur” dedi.

Arzu Ay, HES’le ilgili 5 madde sıralayarak, geçmişteki projeyle ilgili yargı kararında sıralanan 5 maddeyi de hatırlatarak, şirketin bu karar yokmuşçasına davrandığını belirtti. Ay’ın sözünü ettiği 5 madde şöyle:

-Regülatör yani su birikecek alanda 10 bin adet farklı türde ağaç vardır. Bu ağaçlar milli park sınırındadır. Bu ağaçlar kesilmeden regülatörün su tutması mümkün değildir.

-Cide HES projesi, bütüncül bir havza planının parçası olarak hazırlanmamıştır.

-Havza bütünü içinde yer alacak diğer HES projelerinin de çevresel baskısı ile ekolojik denge tahribatı olacaktır.

-Devrekani Çayı’ndan çekilecek aylara bağlı olan su miktarının ekolojik hayata ne gibi etkiler yapacağı irdelenmemiştir.

-Projede, 647 bin metreküp hafriyat hacmi için 260 bin metrekare yere ihtiyaç varken, hafriyat alanı için ayrılan yer 60 bin metrekaredir. Aradaki fazla çıkan hafriyatın nereye döküleceği bilinmezdir.

“Kültürümüz yok olacak”

Loç Vadisi halkı, basın toplantısına yöresel kıyafetleriyle katıldı

Loç Vadisi’nin kendileri için ne anlama geldiğine de değinen Arzu Ay, “Orası bizim baba toprağımız. Bize sormadan, usulsüz bir şekilde tecavüz ediyorlar topraklarımıza. Yeni nesili oraya götürmemiz için bir şey sunmamız gerekiyor. Ama bu projeden sonra Loç Vadisi’ne ilişkin sunabileceğimiz bir şey kalmayacak. Bir süre sonra kültürümüz yok olacak.” diye konuştu.

“O memurları bulacağız”

Arzu Ay’ın ardından söz alana Erdinç Ay ise, yarın saat 10.30’da Çevre Bakanlığı İnceleme Değerlendirme Komisyonu’nda yapılacak görüşmede itirazlarını dile getireceklerini ifade ederek, “Bakanlık’taki memurlar, dosyaya şekil şartlarına uygun diyerek onay vermeleri halinde, o memurları da bulacağız ve dava açacağız.” dedi.

“Endemik bitkiyi başka yere taşıyacaklar”

Ay, şirketin projede Loç Vadisi’ndeki endemik bitkileri alıp başka bir yere taşıyacağını belirttiğini ifade ederek, “Adı üstünde endemik bitki. Başka bir yere taşınması söz konusu bile olamaz” diye konuştu.

 

(Can Bursalı – Yeşil Gazete)

Noyan Özkan’ın adı Karşıyaka’da otopark olmaktan kurtardığı parkta yaşayacak

6 Nisan 2013’de aramızdan ayrılan çevre ve ekoloji hareketinin önemli isimlerinden Avukat Noyan Özkan‘ın adı 1993 yılında verdiği mücadele ile katlı otopark olmaktan kurtardığı İzmir Karşıyaka’daki Yasa Parkı’nda yaşayacak.

İzmir Büyükşehir Belediyesi yönetiminin aldığı karar ile Karşıyaka Yasa Parkı’nın içine bugün (6 Nisan Perşembe) saat 11:30’da gerçekleşen törenle Noyan Özkan Anıtı yerleştirildi.

Yeşil Gazete olarak biz de parkta gerçekleşen törende bir konuşma yapan Noyan Özkan’ın eşi Beynun Erener Özkan ve İzmir ekoloji hareketinin bir başka önemli ismi Avukat Arif Ali Cangı ile konuştuk

Beynun Erener Özkan, Karşıyaka Yasa Parkı’nın 93 yılında Noyan Özkan ve arkadaşlarının çabası ile kurtuluşunun öyküsünü aktardı.

‘Hukukun üstünlüğü ve adaletin bağımsızlığı açısından bir adım olmasını dilerim’

Noyan Özkan ve Beynun Erener Özkan (Foto: noyanozkan.com)

” 1993 yılı diye anımsıyorum. Gece vakti kapımız çalındı. Gelenler Avukat Leyla Gündüz ile eşi idi. Katlı otopark yapılmak istenen yer Atatürk’ün manevi kızı Latife Hanım’ın mülkü idi. Leyla Hanım, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin katlı otopark projesinden ve ordaki asırlık ağaçların kesilme tehlikesi altında olduğundan sözetti.

Bunun üzerine hemen mücadele başladı. O zaman Yeşiller Partisi vardı. Avukatlar ve Yeşiller Partisi üyeleri katlı otopark yapılacağı için ağaçların kesileceği bahçede günlerce nöbet tuttular, kendilerini ağaçlara zincirlediler. Bu mücadele sonunda ağaçların kesimi birkaç gün ertelendi.

Aynı zamanda yürütmeyi durdurma davası da açıldı. Eşim parkın olduğu bölgede sözlü olarak hukuku savunmaya çalışırken ben de mahkemeye gittim yürütmeyi durdurma kararının bir an önce çıkması için. Hakime hanıma durumu, mahkemeden yürütmeyi durdurma kararının çıkmasının büyük olasılık olduğunu, bir hiç uğruna ağaçların kesilmesinin önüne geçilmesi gerektiğini söyledim ama maalesef karar zamanında çıkarılamadı. Bölgedeki çok güzel, ulu ağaçlar hunharca kesildi.

Hukuki mücadele sürerken İzmir Büyükşehir Belediyesi inşaata başladı. Birkaç katı da çıktılar üstelik. O dönem İzmir Belediyesi Başkanı olan Yüksel Çakmur da otopark inşaatının olduğu yerin önüne bir levha asarak yürütmeyi durdurma davası açan Noyan Özkan, Leyla Gündüz ve Ahmet Kılıç‘ı hedef gösterdi. Karşıyaka’ya böyle bir hizmet getirmek istiyoruz ama bu kişiler engel olmak istiyor söylemi ile.

Yürütmeyi durdurma talebi ile açılan davayı kazandık ama belediye başkanı değişip Ahmet Priştina yeni başkan olana dek orası o hali ile kaldı. Priştina döneminde otopark yıkıldı ve ardından bir bölümü parka dönüştürüldü. Küçük ama sembolik anlamı açısından önemli bir parktır Karşıayaka Yasa Parkı. Ekoloji mücadelesinin kazanımı açısından önemlidir.

Bugün de Noyan Özkan’ın önemli çabası ile bugüne kadar gelebilen parka kendisinin anıt bir büstü yerleştirildi. Bunu çok önemli buluyorum. Noyan Özkan’ın anılmasını sağlayan çok zarif bir anıt plaket de kondu oraya. Ben çok beğendim. Hukukun üstünlüğü ve adaletin bağımsızlığı açısından da bir adım olmasını diliyorum.

Avukat Arif Ali Cangı ise Karşıyaka Yasa Parkı’nda gerçekleşen töreni sosyal medya hesabından şu sözlerle aktardı:

Bugün (06.04.2017) saat 11.30 da eski Karşıyaka Katlı Otopark alanındaki “Karşıyaka Yasa Parkı” nda Noyan Özkan anıtının açılışı yapılacak.

Noyan Özkan

İzmir’in belleğinde Avukat Noyan Özkan’ın önemli bir yeri vardır. Onun bu kente kattığı çok şey var; Konak Meydanı korunabildiyse, Kordonboyu bugün Kordonyolu değilse bunda onun çok emeği var, Karşıyaka İstasyon Parkı, katlı otoparktan kurtulduysa onun sayesindedir. Bunlar küçük bir bölümü; Noyan Özkan, çevre hareketi avukatı olarak, Baro Başkanı olarak, İzmirli bir yurttaş olarak çok değerler kattı. İzmir ona çok şey borçlu.

Yaptıklarını karşılamasa da isminin kurtardığı parkta yaşayacak olması sevindirici.

İzmir Büyükşehir Belediyesi yönetimine ve emeği geçen herkese teşekkürler.

Cangı’dan da parkın kurtarılma hikayesini Yeşil Gazete ile paylaşmasını rica ettik.

‘Noyan Özkan’ın çabası ile kente karşı işlenecek bir suçun önüne geçildi’

Arif Ali Cangı

1992 – 1993 yıllarında İzmir’de Çevre Hareketi Avukatları yurttaş inisiyatifi tarzında kuruldu. O dönem ben stajyer bir avukattım. Çevre ile ilgi dosyaların her birinin takibini bir arkadaşımız üstlenirdi. Karşıyaka Katlı Otoparklar dosyasını da Noyan abi takip ediyordu.

Çevre Hareketi Avukatları’na dahil olduğum dönemde katlı otopark ile ilgili yürütmeyi durdurma kararı verilmişti verilmesine ama dava sürecinde de otoparkın kaba inşaatı da yarı yarıya tamamlanmıştı. Noyan abi o dönemde mahkeme kararının hızlanması için ciddi uğraş verdi.

Gene o dönem otopark projesi ile ilgili belediye yetkilileri ve Belediye Başkanı hakkında ceza davaları da açıldı ancak tam o dönem gündeme gelen ve kamuoyunda Rahşan Affı olarak bilinen af sonrası düştü ceza davaları. 

Noyan abinin çabası ile katlı otoparkın yarı yarıya tamamlanmış hali yıkıldı ve şu an halen Karşıyakalıların hizmetinde olan park kurtarılmış oldu. 

Yıkımın ardından parkın bir bölümünün dolmuş durağı olarak kullanımı gündeme geldi ve biz de Çevre Hareketi Avukatları olarak bunun da önüne geçme konusunu kendi aramızda konuştuk ancak Karşıyakalıların toplu ulaşım ihtiyacını da gözönünde tutup ve halkın da bu yönde görüşünü dikkate alarak onunla ilgili bir aksiyon almama kararını verdik. 

Noyan abinin o dönemki çabası ile kent hukukuna ve kente karşı işlenmesi muhtemel bir suçun da önüne geçilmiş oldu.

Bugün Noyan abinin anıt büstü Karşıyaka Yasa Parkı’na konuyor. Bunu sağlamak da kolay olmadı aslında. Ben Haberekspres gazetesindeki yazılarımda 2016’dan beri İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne “Noyan Özkan’ın adını yaşatın” çağrıları yapıyorum. 2016 Nisan’ında “Avukat Noyan Özkan“, aynı yıl Mayıs ayında, “Kordon’a Avukat Noyan Özkan’ın büstü” ve geçen sene Şubat ayında ise “Noyan Özkan ve kadirşinaslık” başlıklı yazılarımda buna dair çağrılarım olmuştu. 

Yeşil Gazete okurlarının Türkiye Çevre ve Ekoloji hareketinin bu çok önemli ismini daha yakından tanıması için aramızdan ayrıldığı dönemde Noyan Özkan’ı yakından tanıyan dostları ile konuşup, “Dostları Noyan Özkan’ı anlatıyor” haberini de sizlerle paylaşmıştık.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

250 sanatçı ve aydından ortak ses: Hayır!

Türkiye’nin önde gelen yazar, oyuncu, yönetmen, şair, müzisyen, dansçı, ressam ve heykeltıraşlarının da aralarında bulunduğu 250 sanatçı ortak bir açıklamaya imzaya atarak referandumda hayır diyeceklerini açıkladı.

Anayasa referandumuna sayılı günler kalırken, aralarında Müjde Ar, Rutkay Aziz, Fatma Girik, Zülfü Livaneli, Gülriz Sururi, Pelin Batu, Ayşe Kulin, Ataol Behramoğlu, Ahmet Ümit, Haldun Dormen, Halil Ergün, Murathan Mungan’ın da bulunduğu aydın ve sanatçılar bugün Taksim Point Otel’de bir araya gelerek “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamak için ‘hayır’ diyoruz” sloganıyla ‘hayır’ gerekçelerini paylaştı.

Pelin Batu, neden hayır diyeceğini açıklarken göz yaşlarını tutamazken, konuşmasında
“Annem benim için çok korkuyor. Buraya gelirken ona yalan söyledim. Anneler korkmasın diye hayır” ifadelerini kullandı.

Orhan Alkaya’nın yaptığı sunumun ardından söz alan çok sayıda sanatçı, referandumda hayır demelerinin gerekçelerini açıkladı. Toplantıda konuşan sanatçıların sözleri şöyle:

“İlhan Selçuk’un Aziz Nesin’in, Uğur Mumcu’nun uyarılarına rağmen uyanamadık”

Gülriz Sururi: Aziz Nesin’in, İlhan Selçuk’un, Uğur Mumcu’nun uyarılarına rağmen uyanamadık. İkinci Kurtuluş Savaşı’nı vereceğiz. Yeter ki İttihatçılar gibi kazandıktan sonra “Biz şimdi ne yapacağız” demeyelim.

Edip Akbayram: Çağdaş, demokratik Türkiye için ben de hayır diyorum.

“17 Nisan’da bayram yapmayacağız”

Rutkay Aziz: Hayır çıkacağı iktidardakilerin suratlarından belli. Beni endişelendiren hayırdan sonrası. 17 Nisan’da bayram yapmayacağız.

“Kardeşçe yaşayacağımız bir orman bırakmadılar ama…”

Nur Sürer: 12 Eylül’de de hayır demiştim. Şimdi binlerce kez hayır diyorum. Halkların kardeşçe yaşayacağı bir ülke için, gerçi kardeşçe yaşayacağımız bir orman bırakmadılar ama hayır, hayır, hayır

Mirza Metin: Kürdistan’da savaş olmasın diye, çocuklar ana dillerinde eğitim alsın diye ve binlerce şey için hayır!

Adnan Özyalçıner: Hayırda hayır vardır. Yoksulun daha zengin olmaması için hayır.

“Anneler korkmasın diye hayır”

Pelin Batu: Buraya gelirken anneme yalan söyledim. Çünkü hapse atılmamdan korkuyor. Annelerin korkmaması için hayır diyorum. Ben korkmuyorum ama annem için korkuyorum.

“Yolun sonunda kin var, katliam var”

Orhan Aydın: Elbette 250 kişi değiliz. Daha fazlayız. Köprüden önce son çıkıştayız. Yolun sonunda kin var, katliam var, ölüm var. 17 Nisan güzel bir bahar sabahı olacak.

Defne Halman: Bütün yetkileri elinde toplayan bir kişinin nasıl yaşayacağıma, ne okuyacağıma karar vermesini kabul etmiyorum. Tek adam rejimine hayır diyorum.

“Çocuklara cinsel istismara ‘Bir kereden bir şey olmaz’ diyenlerle aynı yolda olmak mümkün mü?”

Füsun Demirel: Aktroller tarafından lince uğradım. Ekonomik olarak beni gömdüler. Ama ayaktayız. Çünkü bir tek onurumuz kaldı. Çocuklara yönelik cinsel istismara “Bir kereden bir şey olmaz” diyenlerle aynı yolda olmak mümkün mü?

Iraz Yöntem: Yüzlerce yıldır bu topraklarda birnarada yaşıyoruz. Çok şey öğrendim, çok daha fazlasını öğrenmek istiyorum, paylaşmak istiyorum. Hayır, o kadar hayırlı bir şey ki, bizim bir araya gelmemizi sağladı.

“Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamak için ‘hayır’ diyoruz” sloganıyla referandumda verecekleri oyu açıklayan sanatçı ve aydınlar şöyle:

Nilüfer Açıkalın (Oyuncu, Yazar), Ezel Akay (Yönetmen), Tül Akbal (Eleştirmen), Edip Akbayram (Müzisyen), Onur Akın (Müzisyen), Hale Akınlı (Oyuncu), Arif Akkaya (Yönetmen), Sabahat Akkiraz (Müzisyen), Alaattin Aksoy (Ressam), Mehmet Aksoy (Heykeltıraş), Serap Aksoy (Oyuncu), Sina Akyol (Şair), Filiz Ali (Eleştirmen), Orhan Alkaya (Şair, Yönetmen), Emin Alper (Yönetmen), Nazım Alpman (Yazar), Mustafa Altıntaş (Ressam), Mustafa Altıoklar (Yönetmen), Müjde Ar (Oyuncu), Cihat Aral (Ressam), İnci Aral (Yazar), Nurdan Arca (Yönetmen), Ekrem Ataer (Müzisyen), Barış Atay (Oyuncu), Zeynep Avcı (Yazar), Övül Avkıran (Oyuncu), Orhan Aydın (Oyuncu), Çağıl Nurhak Aydoğdu (Yönetmen), Eren Aysan (Yazar), Enver Aysever (Yazar), Rutkay Aziz (Yönetmen, Oyuncu), Selda Bağcan (Müzisyen), Hayko Bağdat (Yazar), Serhan Bali (Eleştirmen), Jehan Barbur (Müzisyen), Özgür Başkaya (Yönetmen, Oyuncu), Pelin Batu (Şair, Oyuncu), Oya Baydar (Yazar), Bedri Baykam (Ressam), Ataol Behramoğlu (Şair), Cengiz Bektaş (Şair), Süreyya Berfe (Şair), Cahit Berkay (Müzisyen), Ayşe Lebriz Berkem (Oyuncu), Egemen Berköz (Şair), Zeliha Berksoy (Oyuncu, Yönetmen), Lemi Bilgin (Oyuncu, Yönetmen), Atilla Birkiye (Yazar), Baha Boduroğlu (Müzisyen), Cuma Boynukara (Yazar), Ayhan Bozkurt (Yazar), Umur Bugay (Yazar), Cüneyt Cebenoyan (Eleştirmen), Gülsüm Cengiz (Şair), Metin Cengiz (Şair), Laçin Ceylan (Oyuncu), Metin Coşkun (Oyuncu), Tuncer Cücenoğlu (Yazar), Cevat Çapan (Şair, yazar), Semih Çelenk (Yazar, yönetmen), İsa Çelik (Fotoğraf sanatçısı), Jaklin Çelik (Yazar), Haluk Çetin (Müzisyen), Turgut Çeviker (Mizah tarihçisi), Vecdi Çıracıoğlu (Yazar), Mazlum Çimen (Müzisyen), Şevket Çoruh (Oyuncu), Aydın Çubukçu (Yazar), Güvenç Dağüstün (Müzisyen), Melike Demirağ (Müzisyen), Meriç Demiray (Senaryo yazarı), İsmail Hakkı Demircioğlu (Müzisyen), Füsun Demirel (Oyuncu), Ümit Denizer (Yazar) , Ayşegül Devecioğlu (Yazar), Ece Dizdar (Oyuncu), Haldun Dormen (Yönetmen, Oyuncu), Atilla Durak (Fotoğraf sanatçısı), Refik Durbaş (Şair), Güneş Duru (Müzisyen), Sedef Ecer (Yazar), Yavuz Ekinci (Yazar), Şükrü Erbaş (Şair), Vecdi Erbay (Yazar), Füsun Erbulak (Oyuncu), Sevinç Erbulak (Oyuncu), Enver Ercan (Şair), Turgay Erdener (Müzisyen), Nimet Erdem (Yazar), Mehmet Ergen (Yönetmen), Haydar Ergülen (Şair), Halil Ergün (Oyuncu), Mahir Ünsal Eriş (Yazar), Genco Erkal (Yönetmen, Oyuncu), Zühtü Erkan (Oyuncu), Arif Erkin (Oyuncu, müzisyen), Cezmi Ersöz (Şair), Murat Ertel (Müzisyen), Yücel Erten (Yönetmen), Mehmet Esen (Oyuncu), Akın Evren (Yazar), Müjdat Gezen (Yönetmen, Oyuncu), Fatma Girik (Oyuncu), Dilek Gökçin (Yönetmen), Güney Zeki Göker (Oyuncu), Yasemin Göksu (Müzisyen), Mehmet Güleryüz (Ressam), Ahmet Gülhan (Oyuncu), Gülümser Gülhan (Oyuncu), Semih Gümüş (Yazar), Yaşar Gündem (Yönetmen, Oyuncu), Selma Güneri (Oyuncu), Tarık Günersel (Şair), Erdal Güney (Müzisyen), Mahir Günşiray (Oyuncu, Yönetmen), Sadık Gürbüz (Müzisyen), Selma Gürbüz (Ressam), Kemal Gökhan Gürses (Karikatürist), Defne Halman (Oyuncu), Haluk Işık (Yazar), Cem İdiz (Müzisyen), Tevfik İhtiyar (Yayıncı), Özdemir İnce (Şair), Ülker İnce (Çevirmen), Cemil İpekçi (Tasarımcı), Handan İpekçi (Yönetmen), Müge İplikçi (Yazar), Zehra İpşiroğlu (Yazar), Küçük İskender (Şair), Balkan Naci İslimyeli (Ressam), Hicri İzgören (Şair), Şefik Kahramankaptan (Eleştirmen), Arife Kalender (Şair), Suna Kan (Müzisyen), Vivet Kanetti (Yazar), Turgay Kantürk (Şair, Yönetmen), Hüseyin Karabey (Yönetmen), Tolga Karaçelik (Yönetmen), Mesut Kara (Yazar), Çerkes Karadağ (Fotoğraf sanatçısı), Karin Karakaşlı (Yazar), Sema Kaygusuz (Yazar), Nesrin Kazankaya (Yönetmen, Oyuncu), Ercan Kesal (Yazar, Oyuncu), Tuğrul Keskin (Şair), Arif Keskiner (Yapımcı, Yazar), Emre Kınay (Oyuncu), Güven Kıraç (Oyuncu), Rıza Kıraç (Yazar), Kemal Kocatürk (Yönetmen, Oyuncu), Macit Koper (Yönetmen, Oyuncu), Komet (Ressam), Mustafa Köz (Şair), Ayşe Kulin (Yazar), Jülide Kural (Oyuncu), Nilgün Kurt (Yapımcı), Akif Kurtuluş (Şair), Namık Kuyumcu (Şair), Pınar Kür (Yazar), Zülfü Livaneli (Müzisyen, Yazar, Yönetmen), Sami Berat Marçalı (Yönetmen, Yazar), Orçun Masatçı (Yönetmen), Bejan Matur (Şair), Ahmet Mekin (Oyuncu), Murat Meriç (Eleştirmen), Ayşe Emel Mesci (Yönetmen), Mirza Metin (Oyuncu, Yönetmen), Şükran Moral (Görsel sanatçı), Murat Morova (Ressam), Murathan Mungan (Şair, Yazar), Cavit Nacitarhan (Yayıncı), Abdullah Nefes (Yazar), Özdemir Nutku (Yazar), Erkan Oğur (Besteci), Nazlı Ongan (Tasarımcı), Zeynep Oral (Yazar), Kemal Oruç (Yazar), Işık Öğütçü (Yazar), Feryal Öney (Müzisyen), Aslı Öngören (Oyuncu), Taner Öngür (Müzisyen), Fenni Özalp (Tasarımcı), Vedat Özdemiroğlu (Yazar), Levent Özdilek (Oyuncu, Yönetmen), Cengiz Özek (Yönetmen), Işıl Özgentürk (Yazar), Yavuz Özkan (Yönetmen), Yeşim Özsoy (Yönetmen), Zeynep Özyağcılar (Oyuncu), Adnan Özyalçıner (Yazar), Zeyno Pekünlü (Görsel sanatçı), Özdem Petek (Yapımcı), Barış Pirhasan (Yönetmen, Şair), Enis Rıza Sakızlı (Yönetmen), Vedat Sakman (Müzisyen), Tilbe Saran (Oyuncu), Meltem Savcı (Oyuncu), Ahmet Say (Yazar), Vecdi Sayar (Eleştirmen, Sanat yönetmeni), Seçkin Selvi (Eleştirmen), Suavi (Müzisyen), Gülriz Sururi (Oyuncu, Yönetmen), Ferhan Şensoy (Yazar, Yönetmen, Oyuncu), Nur Sürer (Oyuncu), Yusuf Taktak (Ressam), Cihat Tamer (Oyuncu), Ülkü Tamer (Şair), Tuğrul Tanyol (Şair), Zeynep Tanbay (Dansçı, Koreograf), Tevfik Taş (Şair), Alin Taşçıyan (Eleştirmen), Orhan Taylan (Ressam), Latife Tekin (Yazar), Ahmet Telli (Şair), Mehmet Teoman (Müzisyen), Ferhat Tunç (Müzisyen), Dilek Türker (Oyuncu), Melek Ulagay (Yönetmen), Umay Umay (Müzisyen, Yazar), Cem Uslu (Oyuncu, Yönetmen), Murat Uyurkulak (Yazar), Muhammet Uzuner (Oyuncu), Ahmet Ümit (Yazar), Ahmet Haluk Ünal (Yönetmen), Levent Üzümcü (Oyuncu), Cüneyt Yalaz (Yönetmen, Oyuncu), Ragıp Yavuz (Yönetmen), Nejat Yavaşoğulları (Müzisyen), Işık Yenersu (Oyuncu), Vedat Yeniçeri (Yayıncı), Selahattin Yıldırım (Yazar), Vedat Yıldırım (Müzisyen), Oylum Yılmaz (Yazar), Iraz Yöntem (Oyuncu), Özcan Yurdalan (Fotoğraf sanatçısı), Şanar Yurdatapan (Müzisyen), Hüseyin Yurttaş (Şair), Fırat Yücel (Eleştirmen), Alican Yücesoy (Oyuncu), C. Hakkı Zariç (Şair), Berfin Zenderlioğlu (Yönetmen, Oyuncu) Emre Zeytinoğlu (Ressam), Irmak Zileli (Yazar)

(Can Bursalı – Yeşil Gazete)

Bir ekolojistin not defterinden: Çağdaş ülkenin kara raporu

  • Nüfusunun ancak %54’üne içme ve kullanma suyu arıtma tesislerinde arıtılmış güvenli su verilebiliyor. Yani nüfusun %46’sı güvenli suya ulaşamıyor.
  • Nüfusunun %64’ünün atık suları arıtıldıktan sonra alıcı ortama geri verilebiliyor; üstelik atık su arıtma tesislerinin önemli bir bölümü artık birçok ülkede kullanılmayan basit fiziksel arıtma tesisleri… Başka bir deyişle nüfusunun yaklaşık 1/3’nin atık suyu hiçbir işlemden geçirilmeden göllere, nehirlere veya denize boşaltılıyor.
  • Belediyeler topladıkları katı atıkların %63’ünü düzenli katık atık depolama merkezlerinde bertaraf edebiliyor. Üstelik ‘düzenli katık atık depolama alanı’ olarak istatistiklere geçen bu alanların bile niteliği tartışmalı; kayıtlara ‘düzenli katık atık depolama alanı’ olarak geçen birçok atık depolama alanının ‘modifiye edilmiş vahşi depolama alanı’ olduğu bir bilim insanı tarafından iddia ediliyor.
  • Yıllık sera gazı emisyonları açısından dünyada ilk yirmi ülke içinde; 467 milyon tonluk yıllık sera gazı emisyonunun yaklaşık %65’i enerji sektöründen kaynaklanıyor. Üstelik enerji sektörünün toplam sera gazı emisyonu içindeki payı son on yılda iki kattan fazla artmasına karşın hala inatla kömürlü termik santraller yapılıyor; yenileri planlanıyor.

Bu rakamları çeşitli alanlarda çoğaltmak mümkün; üstelik bu rakamlar gelişmekte olan veya gelişmemiş bir ülkeye de ait değil; ülkemizin rakamları. Kaynak ise Türkiye  İstatistik Kurumu (TUİK); web sayfasından 31.03.2017 tarihinde ulaşıldı bu rakamlara.

Başka bilimsel kaynaklarda çevre ile ilgili daha korkutucu rakamlara ulaşmak mümkün; Temiz Hava Platformu tarafından hazırlanan Kara Rapor bunlardan sadece biri.

Rapora göre ülkemizde uygulanan limit değere göre Pm10 açısından 2015 yılında 81 ilimizden sadece 43’ü bu limitin altına inebilmiş; başka bir anlatımla 38 ilimizin havası kirli… Üstelik Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) hava kirliliğini akciğer ve mesane için kesin kanser risk etkeni olarak tanımlıyor. Aynı yıl içindeki veriler Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO)’nun önerdiği limit değerler dikkate alındığı sadece bir ilimiz; Çankırı ‘havası temiz’ olarak değerlendirilebilmekte. Üstelik ülkemiz hava kirliliğini önlemek bir tarafa; klasik hava kirleticileri tam anlamı ile ölçememektedir; Pm 2.5 16 ilde, ozon 24 ilde, CO 26 ilde, NOx ise 31 ilde; o da yetersiz sayıda cihaz ile ölçülebilmektedir. Başka bir anlatımda ülkemiz karşılaştığı sorunun boyutunu bile tam anlamı ile ortaya çıkaramamıştır. Oysa büyük bir kısmı sera gazı da olan bu kirleticilerin önlenmesi insan ve çevre sağlığı açısından öneminin yanı sıra küresel iklim değişikliğinin önlenmesi için yapılan uluslararası antlaşmalara da ülkemizin uyumu açısından önemli.

Daha umut kırıcı olan kırıcı olan ise ülkemizi yönetenlerin ‘yol, köprü, termik santral vs.’ yaparak ülkeyi ‘çağdaşlaştırdıklarını’ düşünmeleridir… Oysa bunları yapmakla çağdaşlaşılıyorsa; bazı Asya ve Latin Amerika ülkelerinin çoktan çağdaşlaşmış olması gerekirdi; oysa bu ülkelerin bazısında insanlar yüzlerinde maske ile dolaşıyor sokaklarda hava kirliliğine karşı; temiz suya, gıdaya ulaşamıyorlar; ölüm nedenleri sıralamasında enfeksiyon hastalıkları ilk beşin içinde.

Gerçek çağdaşlaşmayı, kalkınmayı, çevre sorunlarını tartışabileceğimiz; herhangi bir adım atmadan tüm canlılar için sonuçlarını değerlendirip; karar sürecine katabileceğimiz; ekosistemlere saygılı; çevresel etki değerlendirmesini (ÇED) gerçek boyutları ile yapabilen; ÇED yanına sağlık etki değerlendirmesini de (SED) ekleyebilen bir ülke umudu ile…

Bu yazı Alakarga Dergisi’nin son sayısından alınmıştır

 

 

Ahmet Soysal

Suriye’de kimyasal silah kullanımı hakkında taraflar birbirini suçluyor

İdlib’te kimyasal silah kullanıldığı iddialarının ardından Rusya, Suriye uçaklarının kimyasal silah bulunan depoyu vurduğunu, ABD de ölümlerin sorumluluğunun Rusya ve İran da olduğunu açıkladı. Saldırıda hayatını kaybedenlerin sayısı 72’ye çıktı.

Suriye’nin İdlib yakınındaki Han Şeyhun kasabasında  kimyasal gaz kullanıldığı öne sürülen saldırıyı reddeden Rusya, Suriye yönetiminin uçaklarının muhaliflere ait bir kimyasal silah deposunu vurduğunu açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ise saldırıdan ateşkesin garantörleri olarak Rusya ve İran’ı sorumlu tuttu.

Rusya: Kimyasal silah deposu vuruldu

Rusya Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, İdlib’teki olayın muhaliflere ait kimyasal silah deposunun Suriye rejimine ait uçaklar tarafından bombalanması sonucu gerçekleştiği bildirildi.

Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov deponun zehirli gazların üretimi ve saklanması amacıyla kullanıldığını söyleyerek, kimyasalların Irak’a sevkedilmekte olduğunun, Irak’ta bu gazların kullanıldığının uluslararası örgütler ve Irak tarafından da teyit edildiğinin altının çizdi.

Rus Savunma Bakanlığı saldırıya maruz kalanların gösterdiği belirtilerin, muhaliflerin daha önce düzenlediği kimyasal silah saldırılarıyla benzerlik gösterdiğini söyledi.

Konaşenkov ayrıca, aynı kimyasal mühimmatın, Rus askeri uzmanların 2016 yılı sonunda örnekler topladığı Halep’te de militanlar tarafından kullanıldığını belirtti.

ABD: Rusya ve İran garantördü

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ise yaptığı açıklamada, bunun, sadece son bir ay içerisinde bu tür silahların kullanıldığı iddia edilen üçüncü vaka olduğuna dikkati çekti.

“Rusya ve İran’ı bir kez daha, Suriye rejimi üzerindeki nüfuzlarını kullanmaya ve bu tip korkunç bir saldırının tekrar yaşanmamasını garanti etmeye çağırıyoruz.

“Astana’da müzakere edilen ateşkeste kendilerini garantör ilan eden iki ülke olarak Rusya ve İran da bu ölümlerin büyük bir ahlaki sorumluluğunu taşımaktadır.”

ABD Başkanı Donald Trump da kimyasal saldırıyı kınayarak, bu eylemlerin bir önceki Obama yönetiminin “zayıflığı ve iradesizliğinin” bir neticesi olduğunu savundu.

DSÖ: Sinir gazını işaret eden bulgular var

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) de İdlib’teki kimyasal saldırı iddialarının örgütü alarm durumuna geçirdiğini açıkladı. Bunun, 2013 yılında Suriye’nin Guta şehrindeki saldırıdan sonra en dehşet verici kimyasal saldırı olduğunu belirtti.

Açıklamada, “Bazı vakaların, sinir gazı içeren organik fosfora maruz kaldığını gösteren bulgular var” denildi.

MSF: Han Şeyhun saldırısında kimyasal madde bulguları saptandı

Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF), Han Şeyhun (Khan Sheikhoun) saldırısı mağdurlarında kimyasal maddeye maruz kalındığına işaret eden bulgulara rastlandığını belirtti.

İdlip’te bulunan Bab el-Hava hastanesi acil servisine destek sağlayan Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) sağlık ekibi, hastaların sarin gazı gibi nörotoksik bir maddeye maruz kaldıklarını gösteren bulgulara rastlandığını belirtti.

Han Şeyhun’a düzenlenen saldırının mağdurlarının çoğu Türkiye sınırındaki Bab el-Hava hastanesine getirildi. 8 hastada, sarin gazı ya da benzer bileşikler içeren nörotoksik maddelere maruz kalındığında gözlemlenen gözbebeğinde küçülme, kas spazmı ve istem dışı dışkılama görüldü.

MSF ekibi, hastalara ilaç ve panzehir sağladı ve hastanenin acil servisinde çalışan ekibe koruyucu kıyafet dağıttı.

İdlip’te diğer hastaneleri de ziyaret eden MSF sağlık ekipleri hastaların çamaşır suyu koktuğunu gözlemledi. Bu hastaların klora maruz kaldıkları tahmin ediliyor.

Tıbbi gözlemlere göre Han Şeyhun saldırısı mağdurlarının en az 2 kimyasal maddeye maruz kaldığı tahmin ediliyor.

BM Güvenlik Konseyi toplanıyor

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi bugün kimyasal silah kullanımı iddialarını görüşmek üzere toplanıyor.

BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura konseyin sorumluların hesap vermesini talep etmek amacıyla toplanacağını belirtti.

Mistura ayrıca kimyasal silah kullanımının savaş suçu olacağını da hatırlattı.

İngiltere, Fransa ve ABD dün BM Güvenlik Konseyi’ne bir karar taslağı sunarak, saldırının araştırılmasını talep etmişti.

 

(Bianet)

‘Hükümet ve Cumhurbaşkanı’nın darbeye ilişkin kurdukları hikâyeyi neden kabul edelim?’

HDP Mardin Milletvekili Prof. Mithat Sancar, 15 Temmuz darbe girişimine ve sonrasında yapılan operasyonları değerlendirdi.

T24’ten Hülya Karabağlı’nın haberine göre, HDP Mardin Milletvekili ve Meclis’te darbe girişimini araştırmak için kurulan araştırma komisyonu üyesi Prof. Mithat Sancar, 15 Temmuz’la ilgili ortada yanıtlanmayan sorular varken şüpheler karşısında Başbakan Binali Yıldırım ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın öfkelenerek hakaretler yağdırmasının kabul edilemez olduğunu söyledi.

“Ortada bu kadar önemli sorular varken, hükümet ve Cumhurbaşkanı kendilerinin darbeye ilişkin kurdukları hikâyeye kayıtsız şartsız inanmamızı bekliyorlar. Neden kabul edelim? Bu soruları aydınlatması gerekenler esas itibariyle hükümet ve ilgili devlet birimleridir” diye konuştu.

Sancar, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun soru işaretlerini sıralayarak 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili Erdoğan ve hükümeti kızdıran “kontrollü darbe” değerlendirmesine ilişkin soruları yanıtladı.

“Bilmek istiyoruz”

Darbe girişimi gerekçe gösterilerek olağanüstü hâl (OHAL) ilan edildiğine dikkat çeken Sancar, “OHAL boyunca bu ülke ve devlet çok büyük sarsıntılar yaşadı. Yüz bini aşan insan kamudan ihraç edildi. Sayısız dernek, gazete ve yayın organı kapatıldı. Pek çok insan gözaltına alındı. Bu kadar güçlü, keyfi ve denetimsiz yetkiyi hükümet ve Cumhurbaşkanı OHAL sayesinde elde etti. Biz şimdi bilmek istiyoruz: Gerçekten OHAL’in temelinde yer alan bu darbe girişimini fırsata çevirmek için belli operasyonlar yapıldı mı? Tüm bu soruların yanıt bulması gerekiyor.”

“Mevcut şüphelerimizi dile getirdik”

Sancar, şöyle devam etti:

“Darbe komisyonu çalışmalarına başladığında ben de bu konuda mevcut şüphelerimizi partimiz adına dile getirmiştim. Bizim izlenimimiz, bu darbe girişiminden iktidarın daha önceden haberinin olduğu ve bunu engellemek yerine harekete geçmelerini beklediği yönündeydi. Böylece iktidar, darbeciler harekete geçtiklerinde onları bastırmayı hedefleyen bir plan çerçevesinde hareket edebildi. Biz bu yönde bir tahminimiz olduğunu söyledik.”

“Genelkurmay Başkanı neredeydi?”

“Bu tahminimizi elbette tartışmak istiyoruz. Bunu çürütülmesini sağlayacak verilerin ortaya konmasını da elbette bekliyoruz. O nedenle çalışmalarımızı, olguları açığa çıkaracak ve bu izlenimimizi aydınlatacak şekilde yoğunlaştırdık. Tabii ki elimizde bunun için güçlü ve somut kanıtlar yoktu, ama ortada birçok soru işareti vardı. Bu soruların aydınlatılmaması halinde ifade ettiğim çerçevede kontrollü bir darbeyle karşı karşıya olduğumuz yönündeki şüphelerin daha da büyüyeceğini belirtmiştik. Sorularımız en başta 15 Temmuz günü ve gecesi tam olarak neler yaşandığını açığa çıkarmak üzerineydi. Genelkurmay Başkanı neredeydi?”

“Ordu içindeki bazı komutanlarla iktidar arasında pazarlıklar yapıldı mı?”

“Kimlerle görüştü ve nasıl davrandı? MİT Müsteşarı neredeydi? Kimlerle görüştü ve ne yaptı? MİT Müsteşarı ile Genelkurmay Başkanı görüştüler mi? Görüştülerse nerede ve kaç saat konuştular? Bu sorulara verilecek cevaplar bizim için meselenin en kritik yanıydı. Çünkü ortada çeşitli iddialar dolaşıyordu. Mesela darbe girişimi başladığında ordu içindeki bazı komutanlarla iktidar arasında müzakereler ve pazarlıklar yapıldığı söyleniyordu. Acaba gerçekten bu pazarlıklar yapıldı mı? Şayet yapıldıysa, hangi çerçevede nelerin masaya yatırıldığını bilmek istiyorduk.”

“Darbe girişiminde birçok ‘acemilikler’ gözlendi”

“Toplumda da bu soruları soran çok geniş bir kesim var. Çünkü darbe girişiminde birçok ‘acemilikler’ gözlendi ve halkta da soru işaretleri oluştu. İşin bir başka önemli boyutu da siyasi plan ve kadrolarla ilgili hiçbir bilgi ortaya çıkmaması oldu. Darbe komisyonunun çalışmaları boyunca biz bunu sürekli dile getirdik. Özellikle darbenin sadece subaylardan oluşan bir ekiple yapılmayacağını, bunun mutlaka bir siyasi hedefi ve siyasi bir planı olması gerektiğini vurguladık. Yurtta Sulh Konseyi denen grup adına okunan bildiride de bazı siyasi ve hedefler muğlak ifadelerle bile olsa dile getirilmişti.”

“Siyasi kadro sorusunun cevabını alamadık”

“Biz bu siyasi planın mutlaka aydınlatılmasını istediğimizi söyledik. İkincisi, darbe başarılı olsaydı, Bakanlar Kurulu veya Konsey gibi bir yapı mutlaka oluşturulacaktı. Sonrasında da bir Bakanlar Kurulu, Başbakan ve Cumhurbaşkanı (devlet başkanı olarak da adlandırılabilir) belirlenecekti, zira bütün darbelerde böyle oluyor. Bu darbe girişiminin siyasi planının ne olduğu ve siyasi kadrolarının kimlerden oluştuğu sorusuna hiç cevap alamadık. Hatta, komisyon çalışmaları bittikten sonra komisyon başkanı Reşat Petek, bir basın toplantısı düzenleyerek sorulan sorular üzerine ‘darbenin siyasi boyutuyla ilgili bilgilere ulaşamadık’ ifadesini kullandı.”

“Kabul etmek mümkün mü?”

“Yakın zamanda Başbakan da benzer bir ifade kullandı. Böyle bir açıklamayı inandırıcı kabul etmek mümkün mü? Öte yandan biz 15 Temmuz günü neler yaşandığını aydınlatmak amacıyla en başta Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı’nı dinlemek istediğimizi söyledik. Görevdeki Milli Savunma Bakanı’nı o dönemde görev yapan diğer bazı bakanları dinlemek istediğimizi bildirdik. Sadece biz değil, CHP hatta MHP de bu talepte bulundu ve bize destek verdi. AKP’liler bu isimleri davet etmeyi ısrarla reddetti. Bu tavır karşısında neden sorusu ortada durmaya devam ediyor ve haklı olarak büyüyor.”

“ByLock kullanan milletvekileri kim?”

“Biliyorsunuz, ByLock kullanmak bu örgüte üye olmanın delili olarak kabul ediliyor ve insanları darbeyle ilişkilendirmek için bir gerekçe olarak sunuluyor. Kimlerin ByLock kullandığını devletin ilgili birimleri tabii ki araştırıyordur. Nitekim pek çok ihraç ve tutuklamada ByLock kullanıcısı olmak bir sebep olarak gösterildi. Bütün ByLock kullanıcılarının listesini yayınlamak zor olabilir, sıkıntı da yaratabilir. Ancak biz en azından başta milletvekilleri olmak üzere ByLock kullanan siyasilerin listesinin mutlaka açığa çıkarılması gerektiğini belirttik. Ortada AKP’den, CHP’den, diğer partilerden şu kadar milletvekilinin ByLock kullandığına ilişkin iddialar dolaşıyordu. Bizim bu talebimiz de yerine getirilmedi.”

“Adil Öksüz yakalandığı halde neden serbest bırakıldı, nereye gitti?”

“Bir de Adil Öksüz meselesi var. Adil Öksüz Hava Kuvvetleri imamı olarak anılıyor ve Hava Kuvvetleri’nin de bu darbe girişiminin merkezinde olduğunu artık herkes biliyor. Adil Öksüz’le ilgili sorularımız hep boşlukta kaldı. Komisyon çalışmaları sırasında dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala’ya bu mesele de soruldu, ‘Biz yakaladık sonra serbest bırakıldı bu bizim meselemiz değil mahkemelerin ve Adalet Bakanlığı’nın meselesi’ gibi bir şeyler söyledi. Darbeyle ilişkili olduğu iddia edilen pek çok isim yakalanmışken Adil Öksüz yakalandığı halde neden serbest bırakıldı, nereye gitti, darbe girişimi öncesinde sırasında ve sonrasında tam olarak neler yaptı gibi sorular hâlâ cevapsız.”

“Kurdukları hikâyeye kayıtsız şartsız inanmamızı bekliyor”

“Bu konulara ilişkin parça parça bilgiler sunuluyorsa da biz biz derli toplu bilgi istedik. Ortada bu kadar önemli sorular varken, hükümet ve Cumhurbaşkanı kendilerinin darbeye ilişkin kurdukları hikâyeye kayıtsız şartsız inanmamızı bekliyorlar. Neden kabul edelim? Bu soruları aydınlatması gerekenler esas itibariyle hükümet ve ilgili devlet birimleridir.”

“Bu kabul edilemez”

Bu sorulara tatminkar cevaplar verilmiyor ama şüpheler karşısında Başbakan ve Cumhurbaşkanı öfkelenerek hakaretler yağdırıyor. Bu kabul edilemez. Öyle hakaretle ve öfkeyle bu durumu geçiştiremezler. Ortada çok önemli ve ciddi bir mesele var. Darbe girişiminin ne kadarı iktidarın bilgisi dahilindeydi, ne kadarı değildi, bu darbe girişiminin çekirdeği olan subaylar hangi çevrelere mensuptu gibi soruların cevaplarının kamuoyuna tatminkar bir şekilde verilmesi lazım.

 “Darbe Komisyonu raporu neden hâl yayınlanmadı?

“Darbe Komisyonu çalışmalarını bitireli aylar oldu. Çalışmalara davet edilmesi gerekenleri davet etmediler, buna mukabil konuyla hiç alakası olmayan bir sürü insan komisyonda dinlendi. Böylece komisyon çalışmalarını sulandırdılar. Bu eksikliklere rağmen komisyonun bir rapor yazması gerekirdi, o rapor hâlâ ortada yok. Rapor yayınlanmadan diğer partilerin muhalefet şerhi yazma imkânı da yok. Bizim darbe komisyonu çalışmalarına ilişkin raporumuzu yazmamız için komisyon raporunun bize iletilmesi gerekiyor. Daha önce hazır olduğuna ilişkin bir taslak basına sızdığı halde, rapor neden hâlâ yayınlanmadı?”

“Neden bu kadar acele ediyorlar?”

“Çalışmaların son döneminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın komisyonun çalışmalarını artık bitirmesi gerektiği yönünde açıklamaları vardı. Neden bu kadar acele ediyorlar? Kendi söylediklerine herkesin inanma mecburiyeti olduğunu nereden çıkarıyorlar? Neye dayanarak böyle bir tavır sergiliyorlar?”

“Darbe girişimini fırsata çevirmek için belli operasyonlar yapıldı mı?”

“Sonuç olarak, bu darbe girişimi gerekçe gösterilerek olağanüstü hal ilan edildi. OHAL boyunca bu ülke ve devlet çok büyük sarsıntılar yaşadı. Yüz bini aşan insan kamudan ihraç edildi. Sayısız dernek, gazete ve yayın organı kapatıldı. Pek çok insan gözaltına alındı. Bu kadar güçlü, keyfi ve denetimsiz yetkiyi hükümet ve cumhurbaşkanı OHAL sayesinde elde etti. Biz şimdi bilmek istiyoruz: Gerçekten OHAL’in temelinde yer alan bu darbe girişimini fırsata çevirmek için belli operasyonlar yapıldı mı? Tüm bu soruların yanıt bulması gerekiyor.”

“Milyonların vebali var”

“Sadece bağırıp çağırarak, bu iddiaları dile getirenlere hakaretler yağdırarak hiç kimse sorumluluktan kurtulamaz. Bunun vebali çok ağırdır zira ortada hem darbe günü hayatını kaybedenlerin, hem de darbe girişimi sonrası büyük mağduriyetler yaşayan milyonların vebali vardır.”

 

(T24, Cumhuriyet)

Sizi halk yapan şey nedir peki? – Sevilay Çelenk

Sevilay Çelenk’in yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

İnanılır gibi değil ama bu memleketin sağ iktidarları toplumun çok geniş bir kesimini “halk”tan, milattan önceden beri bildiğiniz demos’tan yani, saymıyor hiç! Böyle gelmiş böyle gidiyor bu durum. Üstelik halk sayılmayan kesimin bu kategoriden hangi yollarla ve hangi olaylar neticesinde dışlandığı konusu da üzerinde layıkıyla durulmayan bir konu. Kim, kime ve ne vesileyle “sen halktan kopuksun, halkı tanımıyorsun” diyor? Halkı tanıyanlar kim mesela? Neyle iştigal ediyorlar? Muayyen mahalle pazarlarında haftanın üç günü kûndir tezgahı mı açıyorlar, nedir?

Peki siyasetin üst kadrolarının sık sık “halka uzak,” “halka yabancı,” olmakla ve halkını tanımamakla itham ettiği insanlar kim? Ezbere dönüşmüş bu itham toplumun iktidara yakın kısmında neden bir karşılık buluyor ve neden hiç sorgulanmıyor?

Bu konuyu soysal medyada rastladığım bir yazışma nedeniyle düşünmüştüm bir ara.

Ankara Garı’nda 10 Ekim 2015’te yaşanan katliamdan iki gün sonraydı. Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde, katliamı kınamak için bir oturma eylemi yapılmıştı. Akşam saatlerinde de bir twitter kullanıcısı, katliamda hayatını kaybedenlerin fotoğraflarıyla oturma eylemi yapan akademisyen ve öğrencilerin fotoğrafını paylaşmıştı. Bu paylaşımın altına başka biri, “sizin halkta karşılığınız yok, hepiniz hainsiniz, halkla hiçbir ilginiz yok!” yazmıştı. Bu yorum sosyal medya şovenizmi içinde sık karşılaşılan türden bir yorumdu. Olayla ve bağlamla illiyet bağını koparmış dışlayıcı bir ezber dile gelmişti. Dolayısıyla üzerinde fazla durulacak bir tarafı yoktu. Fakat bu yorumu yazan kişiye başka bir twitter kullanıcısı tarafından sorulan soru düşündürcüydü ve hatırladığım kadarıyla şöyle bir şey diyordu: “Evinin kirasını ödemekte güçlük çeken bu gencecik akademisyenleri değil de seni halk yapan şey nedir?” İkinci bir tweet daha atmıştı bu soruyu soran kişi ve “doğru, onların yok ama senin bu halkta mebzul miktarda karşılığın var. Maalesef…” demişti.

SAHİDEN “HALK”LIĞINIZ NEREDEN GELİYOR?

Abartı yok. İktidar partisine yakın olmayan kesimlerin pek de halktan sayılmadığını devlet ve siyaset adamlarının birçoğunun konuşmasında görebilirsiniz. Dar gelirli “laikçi teyzeler” de, AKP’ye oy vermeyen mütedeyyin kesimler de, öğrenciler de, akademisyenler de halktan sayılmıyor. Yeri geldiğinde, ki yeri de çok sık geliyor, terörist sayılıyorlar, hain sayılıyorlar ama halk sayılmıyorlar. Mesela referandumda “HAYIR” demeye meyletmişlerse onları artık hiçbir güç “halk” yapamıyor. Geçmiş olsun.

Oysa, halkın bağrından üniversite eğitimi alabilmek için kopup gelen ve yıllarca en sefilinden koşullara katlanan öğrenciler arasında bir ömür geçirmiş, kendisi de bu öğrencilerle hemen hemen aynı yollardan geçmiş bir akademisyeni “halk”tan saydırmayan şey nedir? Bunca öğrenciyi halk kategorisinden dışlayan şey nedir ayrıca?

Haftada bir Ayrancı pazarına giden, pazara giderken bile belirli bir tertip çerçevesinde giyinip bezenen, boş pazar poşetlerini de yanında götüren, eve dönüp aldıklarını buzdolabına yerleştirdikten sonra pencere önünde bir Türk kahvesi içerken ayaklarını dillendiren şu ince bedenli “laikçi teyze”yi halk yapmayan şey nedir?

Dilinden düşürmediği dualarla çocuklarını okutmuş, kimseye muhtaç etmemiş, gıybetten kaçınmış, evini barkını çiçek gibi tutmayı ve televizyon haberlerini pür dikkat izleyerek memleket meseleleriyle de ilgilenmeyi büyük meziyet saymış, fakat o “yeni dindar” yaşam tarzlarını pek de anlamamış şu başörtülü kadınları değil de sizi halk yapan şey nedir?

Hayatı boyunca -ilkokulda sınıf başkanıyken de, üniversitede öğrenciyken de, memleketin ücra bir köşesinde sıradan bir devlet memuruyken de- lafına, sözüne, ağzından çıkana dikkat etmiş, “bunu böyle söylemek ya da şurada şöyle davranmak bana yakışmaz” diye düşünmüş bir yurttaşı halktan saymamanızın nedeni nedir? Hangi mevki ve makamda olursanız olun, “siyaset” uğruna, üç kuruşluk popülizm uğruna kendinize ve dilinize her şeyi kolaylıkla yakıştırıyor olmanız mı?

Hayatını sokakta, hak arayışlarında, mahkeme kapılarında, Galatasaray meydanlarında geçirmiş, nerede bir zulüm varsa oraya koşmuş, katliamlarla ruhu parçalanmış, tanımadığı insanların yakınlarıyla hastane kapılarında akraba olmuş o gencecik dayanışmacıları halk yapmayıp da sizi halk yapan şey nedir?

Barbaros Şansal’ı ve Fazıl Say’ı halktan saymadığınız açık da Atilla Taş’ı ve Şevket Çoruh’u filan halktan saydırmayan şey nedir?

Yurttaşın hakkını ve hukukunu hep geri plana attıkları ve şu fani dünyada insan mutluluğuna pek kafa yormadıkları, önceliği her zaman ve her koşulda devletin bekasına verdikleri halde bazı MHP’lileri halkın yüce varlığına dahil etmemenizin sebebi nedir? Bahçeli’nin baston siyasetine isyan etmiş olmaları mı? Bir söyleyin hele.

Barış Akademisyenlerinin tümünü birden “halktan kopuk” yapan şey nedir peki?

Evrensel bir dünyayla bağ kurma hadsizliğini gösterdikleri, coğrafyanın kaderine direndikleri, yaşanan zamana ayak uydurmak ve kentliliğin içine güç de olsa vakarla yerleşmek için canla başla uğraştıkları için mi halkta bir karşılıkları olamıyor bütün bu insanların?

HAYIR yani, söyleyelim de bilin. Onların hepsi halk ve halkların hayatını yansıtılmış nefretinizde boğuyorsunuz.

 

Sevilay Çelenk – Gazete Duvar

YÖK, Chris Stephenson’un çalışma iznini iptal etti #ChrissizBilgiyeHayır

Bilgi Üniversitesi’nde 18 yıldır öğretim elemanı olarak çalışan akademisyen Chris Stephenson’un çalışma izni YÖK tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden dönem ortasında iptal edildi.

Bu kararın hemen ardından Bilgi Üniversitesi Dayanışma Platformu, #ChrissizBilgiyeHayır başlığı ile bir basın açıklaması yayınlayarak 10 Nisan Pazartesi günü saat 12:00’de Santral Kampüsü E1 binası önündeki açıklamaya katılım çağrısı yaptı.

#ChrissizBilgiyeHayır

18 yıldır Bilgi Üniversitesi’nde öğretim elemanı olarak çalışan meslektaşımız Chris Stephenson’un çalışma izni, YÖK tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden dönem ortasında iptal edilmiştir.

Böylelikle Barış İçin Akademisyenlere yönelik hukuk dışı cezalandırmalara ve hak ihlallerine bir yenisi eklenmiş durumda.

10 Nisan Pazartesi günü saat 12.00’de, Santral Kampüsü E1 binası önünde, meslektaşları bu haksız ve keyfi uygulamaya karşı ortak bir açıklama yapacaklardır. Açıklamanın ardından Chris Hocamız 12.30-13.30 arasında ‘‘Matematik, Bilgisayar ve Toplum’’ konulu açık dersini gerçekleştirecektir.

Tüm akademisyen dostlarımızı ve destek olmak isteyen herkesi orada bulunmaya çağırıyoruz

Bilgi-Dayanışma

 

(Yeşil Gazete)