Ana Sayfa Blog Sayfa 3206

Türk Tipi Başkanlığa sandıkta ve hayatta hayır – Nil Mutluer

Nil Mutluer’in yazısı artigercek.com sitesinden alındı

Gündelik siyasetin olmazsa olmazı kulis haberleri memleketten uzak olduğum şu dönemde uzaklığı yakın hissettirdiğinden olsa gerek daha da ilgimi çeker hale geldi. Son günlerde kulisleri ve medyayı meşgul eden tartışma “Abdullah Gül anayasa referandumunda ne diyecek?” sorusu etrafında dönüyor. AKP’nin kurucu çekirdek kadrosundan eski Cumhurbaşkanı Gül’ün AKP içindeki bugünkü ağırlığı tartışmaya açık olsa da kendisi Erdoğan’ın başkanlık tartışmalarını başlattığı dönemde “Türk tipi” başkanlıktan bahsedip buna ilk itiraz edenlerdendi.

Geçtiğimiz günlerde Ahmet Hakan’ın da hatırlattığı gibi, bundan tam iki yıl önce, Abdullah Gül “bir başkanlık sistemi olacaksa, Türk tipi olmasın,  ABD’de olduğu gibi gerçekten kuvvetler ayrılığının açık seçik sarih bir şekilde yazıldığı, demokratik, hukukun üstünlüğüne dayalı  bir sistem olsun” şeklinde bir açıklama yapmış, Erdoğan da ona “Türk tipi başkanlık sistemi olmaz diyorlar, bal gibi olur, neden olmazmış?” mealinde bir cevap vermişti.

O dönemde siyaset bilimci Murat Özbank ne siyaset kuramı literatüründe, ne de Türkiye siyaseti tarihinde o güne dek bilinen bir örneği olmayan “Türk Tipi Başkanlık” modelinin  Erdoğan’ın da hayranı olduğu Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü” isimli bir kitabında tarif ettiği ‘başyücelik’ rejimine gönderme yaptığını bir yazısında hatırlatmış ve Necip Fazıl’ın ‘başyüce’yi tanımladığı şu maddeleri alıntılamıştı:[1]

“- Başyüce kaba ve umumî manasiyle herhangi bir devlet reisi değil, derin ve girift, içtimaî bir remzdir. Bir timsal…

–  Başyüce’nin kendi öz lisanından başka her edâsı ve işi, “Ben milletimin, görünürde en ahlâklı, en bilgili ve en akıllı ferdiyim!” diye ilân edecektir.

– Başyüce Yüceler Kurultayı’nın her şubede lif lif örülmüş kanunlar manzumesine aykırı emir veremez ve vermez; fakat her emri, kanunu tamamlayıcı ve belirtici ayrı bir kanundur. Kanunun birşey söylemediği yerde Başyüce’nin emri, kat’îdir.

– Başyüce’nin bir emriyle hükûmet değişir.

– Bütün hükûmet manzumesi, en büyük mümessilinden en küçüğüne kadar onun adına iş görür.

– Kaza cihazı onun adına işler ve adalet onun adına dağıtılır.

– Başyüce, bütün icra vasıtalarının ve bütün şubeleriyle ordunun başıdır. Başbuğ, doğrudan doğruya Başyüce’nin vekilidir…”

Bu sıraladığımız maddeler bizlere tanıdık geliyor değil mi? Bu maddelerde çizilen çerçeve ile, 16 Nisan’da oylayacağımız anayasa değişiklerinin Cumhurbaşkanına verdiği yetkiler arasındaki paralelliklere, Abdullah Gül’ün çok sevdiği bir ifade ile “insan gerçektenden de hayret ediyor!” Üstelik bu çeşit bir ‘başyücelik’ rejiminin uygulamada nasıl bir şey olabileceğini de iyi biliyoruz. Zira, Gezi sonrasında bu yönde hızlı ve emin adımlar attık ve 15 Temmuz darbe girişiminden sonra  ilan edilen OHAL ile de bir başyücelik rejimini fiilen yaşamaya başladık.

Referandumla istenen başkanlık anlayışı, bir anlamıyla yurttaşlarının bireysel özgürlükler dahil tüm haklarını tehdit altına sokan bir teslimiyet hali. “İtaat et rahat et diyordu” Başbakan. Ancak anketlerde itaat etmeye hevesli yurttaş sayısının bir başyücelik rejiminin tesis edilmesine yetmeyebileceği anlaşıldığında, bu vurgu yerini suni uluslararası krizlerle köpürtülen bir milli seferberlik çağrısına bıraktı. Bu bir manipülasyon ve ne ilk ne de son olacak. Ve bu manipülasyon zaten gerilmiş, kutuplaşmış toplumun dikişlerini hepten patlayacak noktaya taşıyor.

Baskıcı bir ortamda, devletin tüm olanakları kullanılarak,tek yanlı bir medya bombardımanıyla yürütülen evet kampanyasına rağmen, anketler referandumda ‘hayır’ çıkabileceğine işaret ediyor. Peki, referandumdan ‘hayır’ çıktığında var olan hukuk ihlalleri ve baskılar bitecek mi? 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin barajı aşma zaferi aksi yönde bir sonuca evrildi. Türkiye çatışma ve savaşa çekildi. Bugünkü iktidarın ‘hayır’ı tolere etmesi kolay görünmüyor. Referandum kazasız belasız atlatılsa ve hayırlısıyla ‘hayır’ sonucu çıksa bile bugün, halen içinde yaşadığımız fiili başyücelik düzeninde yaşamaya devam edeceğiz bir süre daha. Esas o noktada hem toplumsal muhalefeti kuvvetlendirerek özgürlükler için mücadele edilebilmek, yani başyüceliğe, – Türk tipi başkanlığa – sadece sandıkta değil, hayatın içinden de hayır demek çok önemli… Bizi bekleyen asıl büyük sınav da bu gibi…

Nil Mutluer – Artı Gerçek

 

[1] Murat Özbank, “Erdoğan’ın hükümetten isteyip de alamadığı şey ‘başyücelik’ olabilir mi?” – T24, 11 Nisan 2015

AKP’li belediye 2200 yıllık heykeli kaldırıp yerine Osmanlı Tuğrası dikti!

İzmir’in Torbalı ilçesinin simgesi olan ve Atatürk Meydanı’nda bulunan tanrıça Demeter ve kızı Persephone’nin heykeli kaldırılarak yerine Osmanlı tuğrası anıtı dikildi.

İzmir’in Torbalı ilçesinin en büyük meydanı olan Atatürk Meydanı’nda yıllardır yer alan tanrıça Demeter ve kızı Kore’nin (Persephone) heykeli, ilçenin 5.000 yıllık tarihini simgeliyordu. 1970’lerde Torbalı yakınlarındaki Metropolis Antik Kenti kazılarında bulunan ve milattan önce 2. yüzyıla ait heykelin orijinali İzmir Arkeoloji Müzesi’ne götürülmüş, bir kopyası da Torbalı Atatürk Meydanı’na dikilmişti.

Belediyeden açıklama yok

Torbalı’nın AKP’li Belediye Başkanı Adnan Yaşar Görmez, ilçenin simgesi haline gelen heykeli kaldırtarak, yerine metalden yapılmış Osmanlı tuğralı ay yıldız figürü diktirdi. Daha önce sökülen ikiz kız kardeşler heykelinin neden kaldırıldığı ve neden değişiklik yapıldığıyla ilgili Torbalı Belediyesi tarafından henüz resmi bir açıklama yapılmadı.

Söz konusu heykel, 14 Mart gecesi sessiz sedasız yerinden sökülmüştü ve kimsenin heykelin neden söküldüğü ve yerine ne getirileceği konusunda bilgisi yoktu.

Yunan mitolojisinde Demeter ve Persephone

Yunan mitolojisinde Persephone, baş tanrı Zeus ile Demeter’in kızıdır. Asıl ismi Kore olan Persephone, Hades tarafından yeraltına kaçırıldıktan sonra Persephone adını almıştır. Persephone yeraltında Hades’in sunduğu nardan yediği için yeryüzüne çıkma hakkını kaybetmiştir ve yeraltına mecbur kalmıştır. Annesi Demeter’in ısrarları sonucunda, kış mevsimi haricinde yeryüzünde yaşamaya hak kazanmıştır. Bu yüzden mitolojide ölülerle ve yeraltıyla olduğu kadar hasatla da ilişkilendirilir. Demeter ise, tarımın, bereketin, mevsimlerin ve anne sevgisinin tanrıçasıdır. Homeros’un destanlarında, “güzel saçlı kraliçe” ya da “güzel örgülü Demeter” diye geçer.

(Arkeofili)

Kadıköy Belediyesi’nden, engellilere referandumda ulaşım desteği

Kadıköy Belediyesi, 16 Nisan referandumunda engelli veya ulaşım engeli bulunan yurttaşları seçim sandıklarına götürecek.

Kadıköy Belediyesi 16 Nisan Referandumunda engelli ve ulaşım engeli bulunan Kadıköylüler için ulaşım desteği sağlayacak. Ulaşım desteği için tek koşul Kadıköy ilçesi sınırları içinde ikamet ediyor olmak.

Ulaşım desteğinden faydalanmak isteyen Kadıköylüler talep formuna Belediye internet sitesi http://www.kadikoy.bel.tr/ üzerinden erişebilir, Belediye Çağrı Merkezi’ni 444 55 22 arayarak konu ile bilgi ve destek alabilirler. Ulaşım desteği için ikamet edilen mahalle muhtarlığına başvuru yapmak da yeterli.

(Yeşil Gazete)

Yeşil alanlarına sahip çıkan yurttaşlara saldırı!

Sinpaş Holding tarafından İstanbul Çekmeköy’de hayata geçirilen Avangarden adlı projede ev sahipleri ile firma temsilcileri karşı karşıya geldi. Günlerdir yeşil alanlarına sahip çıkmak için eylemler yapan site sakinlerine işçiler ve güvenlik görevlileri saldırdı.

Sinpaş GYO’nun Çekmeköy’de bulunan Avangarden projesinin yanındaki 6 bin metrekarelik arazide yeni bir proje başlamasına itiraz eden site sakinleri geçtiğimiz hafta sonundan bu yana eylem yapıyordu.

Bugün inşaat çalışmalarını yürüten işçiler ve güvenlik görevlileriyle site sakinleri karşı karşıya geldi. Kepçeleri araziye sokmak istemeyen proje sakinleri ile Sinpaş GYO çalışanları arasında kavga çıktı.

Avangarden projesinden oturan aileler, projede 10 yıldan bu yana yeşil alan olarak kullanılan ve üzerinde basketbol sahası ve piknik yerleri gibi sosyal donatı alanlarını bulunan toplam 40 dönümlük arazinin imara açıldığını belirtiyor.

Sözcü’nün haberine göre 2015 yılında gerçekleştirilen imar plan tadilatıyla konut alanı, ilköğretim alanı ve dini tesis alanı haline getirilen arazinin üst kullanım hakkının 10 yıl önce Sinpaş tarafından Avangarden ev sahiplerine verildiğini ifade eden site sakinleri, “Bizlere evleri satarken proje 70 dönümlük alan üzerinde kuruldu dediler. İmzalanan sözleşmelerde ‘site sakinleri olmadan söz konusu yeşil alanda Sinpaş yapılaşma faaliyeti yürütemez’ diye madde var. Yeşil alanlarımız elimizden alınıyor” diye konuştu.

Sinpaş GYO ise söz konusu alanın mülkiyetinin Avangarden sitesi sakinlerine ait olmadığını ve imar planlarında konut alanı olarak göründüğünü bildirdi. Yapılaşmanın kanuna uygun olduğunu belirten Sinpaş GYO yetkilileri, son iki gündür site sakinleriyle konuyla ilgili toplantılar yaptıklarını ifade etti. İnşaat çalışmalarının engellenmesinin hukuk dışı olduğunu belirten firma yetkilileri yasal yollara başvuracaklarını açıkladı.

(Sözcü)

Adalet ve İktidar: Tünelin çıkışına dair

İnsan dışı varlıklar ve adalet sorunu

Sparta ile savaş hâlinde olan Atina, Ege’deki Milos adasında yaşayanlara Atina’yı desteklemeleri için baskı yapar. Miloslular tarafsızdır, savaşa dahil olmayı reddederler. Bunun üzerine Atinalı askerler Milos’a saldırır, erkekleri öldürür, kadınları ve çocukları köleleştirir (M.Ö. 416). Atinalı tarihçi ve general Tukidides (ölümü M.Ö. 400 civarı) durumu şöyle yorumlar: “İnsan öyle bir canlıdır ki adalet talebi ancak iki taraf da buna eşit derecede ihtiyaç duyuyorsa mütalaa edilir. Fakat eğer arada belirgin bir güç farkı varsa güçlü istediğini dayatır, zayıfa kabul etmek kalır” (alıntılayan Weil 1959 s. 141).

Amacım, insanın doğası budur, demek değil; çünkü tarih, bu tarz bir vahşetin ortaya çıkmaması için oluşturulmuş sosyal-hukukî-dinî düzenlemelerle dolu. İnsan, kurduğu ilişkilerle bambaşka kalıplara girebilen bir canlı. Ancak adaletin yine de çok kırılgan olduğunu akılda tutmak gerekiyor. Öyle ki kimi durumlarda aradaki güç asimetrisi karşıdakini insan olarak görmeye dahi mâni olabiliyor. Büyük katliamlar yapılırken öldürülenlerin hamam böceği (Ruanda), mikrop, haşere (Irak), sivrisinek (Almanya) olarak nitelendirilmeleri yahut öldürme eyleminin “temizlik” olarak isimlendirilmesi (Türkiye) bunun en uç örnekleri olarak sayılabilir. Ama hayvanlarla kurduğumuz ilişkilerde, asimetri aslında daha belirgin. Yeni doğmuş erkek civcivleri öğütüp kedi maması yaparken adalet gündeme dahi gelmiyor. Güçlü, zayıfa fena hâlde zulmediyor.

Nietzsche adaletin görece eşit güçler arasında tesis edilebileceğini söyler. Adaletin esasının bir tür denge, mütekabiliyet, hesaplı bir değiş tokuş olduğunu ileri sürer (Nietzsche 1994 s. 64). Hukukun gözünün bağlı olmasının hikmeti, daha doğrusu vaadi, işte bu tür bir eşitliği tesis etmektir: Kişilerin zenginliği, statüleri, hangi aileden geldikleri, hangi cinsiyete yahut etnik gruba dahil oldukları dikkate alınmaz. Kanun önünde herkes eşittir.

Ancak kapitalizm başta olmak üzere eşitsizliğin keskin olduğu toplum yapılarında, adaletin gözü elbette ki bağlı kalamaz. Paraları ve gelişmiş sosyal ağları olanlar daha iyi okullara gider, daha itibarlı işlere girer, daha iyi konuşmayı öğrenir, daha uzun yaşar, başı sıkıştığında kendini savunacak daha iyi avukatlar tutar. Böyle bir toplumda hukuk, eşitsizliği muhafaza eden bir araca dönüşebilir; hiyerarşiyi (deri rengi, inanç, yahut eğitim gibi farklı yollarla) meşrulaştırır. Dolayısıyla hukuk, adil olmayabilir.

Bugün Türkiye’de pek çok hukuksuzluk yaşanıyor. Hem gündelik hayatta hem de siyasî arenada güçlünün diğerine hayatı dar edebildiği ve hiçbir şekilde yaptıklarından sorumlu tutulmadığı bir ortam var. Suç bile isnat edilmeden insanların rızkına, geleceklerine el konuyor. Hak aramak mümkün değil; cezalar kişilere değil, gruplara topluca kesiliyor. Buna mukabil bazı insanlar ne yaparsa yapsın mevkilerini, zenginliklerini asla yitirmiyor. Hepimizin adalet duygusu fena hâlde zedelenmiş durumda.

Bizi bu noktaya getiren pek çok etken var elbette. Ancak ben görece daha az konuşulan bir hususun altını çizmek istiyorum. Şöyle: Yaygın kanaate göre adaletin tecelli edebilmesi için, devletlerin güçlü olması gerekir. İnsan insanın kurdudur, denir; o yüzden kişilerin üstünde, bireyleri dizginleyen bir Leviathan‘a ihtiyaç olduğu düşünülür. Oysa bu tam olarak doğru değildir. Kıyıma ve vahşete engel olmak şöyle dursun, devletler toplu katliamların en büyük müsebbibidir. Büyük ölçekli şiddeti örgütler ve icra eder. Üstelik şiddet yalnızca “dış düşmanlara” değil, kendi vatandaşlarına da yönelir. R.J. Rummel’in, Death by Government [Faili Devlet diye çevrilebilecek] kitabında, democide diye bir kavram geçer (Rummel 2011). Ülke içinde devlet eliyle gerçekleşmiş soykırımları ve daha küçük ölçekli katliamları tarif etmek için kullanılır. Rummel’ın hesabına göre 20. yüzyılda yaklaşık 262 milyon insan kendi devletleri tarafından topluca öldürülmüştür. Arjantin, Endonezya, Rusya, Çin, Kamboçya, Almanya, Irak, Osmanlı, Sri Lanka bu listedeki başlıca ülkelerdir. Kendi içinde huzuru ve adaleti tesis ettiği düşünülen zengin ülkeler ise şiddeti dışarıya taşır. Huzurlarının arkasında başka ülkelerin insanlarının ahı vardır.

Bugün Türkiye’de, yukardaki tespitleri de kendine katık edebilen, görünüşte anti-emperyalist, Batı karşıtı bir dilin sahiplenildiğine tanık oluyoruz. Ancak hem Libya, Suriye gibi ülkelere yapılan müdahalelere hem de faizli, zenginliğe hayran bir ekonomiyle işlerin yürütülmesine bakarak, aslında karşıtlığın adil bir dünya özleminden değil, iktidar hevesinden geldiğini anlayabiliriz. Tantana ve şaşaa, saraylar, korumalar, pahalı arabalar, aşırı lüks yaşamlar, Batı başkentlerinde konvoylarla çıkılan alışverişler gözümüze sokuluyor. Bu sayede belli bir zümrenin nasıl zenginleştiğini görüyoruz. Türkiye’de en zengin %1’in toplam servetten aldığı pay, 2000’den bu yana % 38’den % 54’e çıktı (Cumhuriyet 2016).

Zenginlik ve gücün bu kadar dengesiz dağıldığı toplumlarda adalet olmaz; çünkü adalet güçlülerin insafına, vicdanına bırakılamayacak kadar kırılgandır. Değer eğitimleriyle, hüsnüniyetle gidilecek mesafe sınırlıdır; çünkü orantısız güç, er ya da geç şer lehine bükülür. Adalet, denklik ister; bölüşüm, yani zenginliğin sınırlanmasını gerektirir. Devletlerin daha güçlü olmasıyla değil, hiçbir zümrenin milyonların yaşamı hakkında hayatî hükümler verememesiyle tesis edilir.

Eğer bir gün geçmekte olduğumuz tünelden çıkabilirsek yalnızca AKP dönemiyle değil, uzun bir geçmişle yüzleşmek zorundayız. Bu ülkenin tarihinde büyük adaletsizlikler yaşandı; devlet-millet adına yargısız infazlar oldu. Yapanlar, yargılanmak şöyle dursun, muteber insanlar olarak hayatlarına devam etti. Çok hak yendi. Yaşamak istediğim ülkede bunların hiçbiri olmasın istiyorum. O yüzden sadece kişilere değil, o kişilere imkân tanıyan araçlara (en başta devlet yapısına) ve gücün dağılımına dair sorular sormalıyız. Sanıyorum bugün dünya genelindeki yalpalanma, çoğu durumda iktidar arzusuna meyletse de bir yanıyla da hiç adil olmayan bu sisteme duyulan tepkiden kaynaklanıyor. Biz bunu aşacak ne çok ortak değere sahibiz oysa. Aşık Veysel‘le bitireyim:

Ben hor görme kardeşim

Sen altınsın ben tunç muyum

Aynı vardan var olmuşuz

Sen gümüşsün ben sac mıyım

 

*Cumhuriyet. 9 Mayıs 2016. ‘AKP Ekonomik Adaletsizliğin de Dibine Vurdu: Çok çarpıcı Rakamlar’.
*Nietzsche, Friedrich. 1994. Human, All Too Human.
*Weil, Simone. 1959. ‘The Love of Our Neighbor’. Waiting for God.
*R.J. Rummel. 1994. “The New Concept of Democide”, Death by Government içinde

 

Dr. Sezai Ozan Zeybek

İstanbul Bilgi Üniversitesi/Zentrum Moderner Orient

TBB’nin Sinop’taki sempozyumu nükleer santral planlarının bugünkü iç yüzünü gösterdi!

1 Nisan Cumartesi günü Türkiye Barolar Birliği (TBB) Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu tarafından Sinop Zinos Oteli’nde bir sempozyum düzenlendi. Ağırlıklı olarak Sinop ve Samsun’dan  olmak üzere yaklaşık 200 kişi  tarafından  izlenen sempozyum 2 oturum ve forum kısımlarından oluştu.

Açılış konuşmasını  yapan Çevre ve Kent Komisyonu Başkanı Ali Arabacı nükleer santraller için işletme güvenliğinin uluslararası standartlara uymadığına, Çernobil ve Fukuşima felaketlerinin yaşanmasından hareketle bu santrallerin insan ve çevre yaşamına verdiği zararın büyüklüğüne değindi.

Av. Arabacı sempozyuma  Türkiye’nin, plandaki ikinci nükleer santrali için uluslararası anlaşma  imzaladığı Japonya tarafından görevlendirilen Mitsubishi şirketi ile onun  iş ortağı Areva’nın menşei ülkesi Fransa’dan bilim insanı ve uzmanları davet etmek suretiyle hazırlandıklarını ifade etti. Zira   4480 Megavatt gücünde, yılda 34 milyon kilovatsaat elektrik üretecek ve üretilen elektriğin tamamını 20 yıl boyunca, kilovat saati yakıt dâhil 11.83 sent bedelle Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından satın alınacak olan santralin Japon Mitsubishi şirketi ile Fransız AREVA şirketi tarafından kurulması öngörülüyor.

Av.Arabacının konuşmasını Sinop Baro Başkanı Hicran Kandemir, Samsun Baro Başkanı Kerami Gürbüz ve  Samsun Çevre Platformu Sözcüsü Mehmet Özdağ’ın  konuşmaları izledi.

Teması, Fukuşima’da  bugünkü durum ve nükleer santrallere karşı verilen hukuk mücadelesi olan ilk oturumun moderatörü Nükleersiz.org Proje koordinatörü, aynı zamanda  gazetemizin yazar ve editörlerinden Pınar Demircan, Akkuyu ve Sinop’ta uluslararası anlaşma yapılarak kurulması planlanan nükleer santral projeleri gerçekleşirse Türkiye’nin bir ülkede bir başka ülkenin nükleer santral kurmasının ilk örneklerini vereceğini ifade ederek Nükleer Fizikçi Prof. Dr Hayrettin Kılıç’ın  ABD’de 2007 yılında Areva ve Mitsubishi şirketlerinin nükleer santral kurma taleplerinin milli güvenlik kanunlari kapsaminda reddedildiğini açıkladığı mektubundan kesitler sundu.

Yaşam Hakkı elektrik fiyatıyla karşılaştırılamaz!

Oturumun ilk sunumunu Japonya’da Nükleerden Çıkış için Ulusal Avukatlar Komitesi’ni temsilen davet edilen Av.Kazuki Homori yaptı.   Fukuşima nükleer santral faciası yaşanana kadar Japon toplumunun nükleer santrallerin güvenli olduğuna inandığını,  hatta Fukuşima nükleer santral kazası meydana geldikten sonra Çernobil nükleer santral kazasının Rus teknolojisinin ürünü olduğu için yaşandığını düşündüklerini, ileri Japon teknolojisinin benzer akıbeti olacağını akıllarına bile getirmediklerini  hatırladıklarını  ifade etti.

İlaveten Fukuşima nükleer santral faciasına kadar nükleer santrallere karşı açılan tüm davaların çoğunlukla kaybedilirken facianın yaşanmasıyla yeniden nükleer santrallere karşı açılan davalrın ivme kazandığını ve çoğu mahkemenin nükleer santralleri kapatma yönünde ihtiyaten tedbir kararı aldığını  açıkladı.

Av.Homori, Japonya’da Ulusal Kazaları  Araştırma Komitesi’nin Fukuşima Nükleer Santral kazasının insan eliyle yaratılan bir afet olarak aslında önlenmesinin de mümkün olduğunu ispatladığını söyledi. Zira, 11 Mart’ta Fukuşima’da  yaşanan deprem ve tsunaminin bir simülasyonu 2008 yılında yapılmıştı fakat buna rağmen maliyetli olduğu gerekçesiyle önlem alınmadığı için bu felaketin yaşanmıştı.

Sunumun en ilginç kısmını ise Ohi nükleer santrali için verilen karar oluşturdu. Av.Homori’nin anlattıklarına göre Ohi mahkemesi ilk defa yaşam hakkı ile elektrik fiyatının değerleri üzerinden karşılaştırma yapmanın yasal olarak kabul edilebilir bir şey olmadığını, bir şirketin zarar etmesindense geri dönüşü olmayan olayların yaşanmasının ulusal zenginliğin kaybı olduğu kanaatinde bulunmuştu.

“Depremsellik nükleer santrallere karşı çok önemli bir argüman! Unutmayın Sinop bir deprem bölgesidir”. 

Sinop’ta yapılan depremsellik ölçümleri hakkında nükleer santralin kurulmasının planlandığı bölgedeki depremselliğinin   400 GAL olarak ilan edilmiş olmasını eleştiren  Homori,  Japonya’daki ölçümlerin asgaride  620 GAL gösterdiğini , Türkiye gibi bir deprem ülkesinde 400 GAL‘ın tamamen hafifsemeden ibaret olduğunu söyledi.  Homori,  Sinop’un depremselliğinin hiç de önemsenmediği ve bunun endişe verici olduğunu, Sinop’un nükleer yatırım pahasına kaderine terk edilmemesi gerektiğini ifade etti.

Fukuşima Tanığı:  “Mitsubishi’nin ürettiği buhar jenaratör  parçaları kusurlu!”

Fukuşima Tanığı Toshiya Morita

Birinci oturumun diğer konuşmacısı Türkiye’de daha önce Yeşil Düşünce Derneği, Nükleersiz.org  tarafından 3 kez davet edilerek Fukuşima Tanığı olarak bilinen bir isimdi. Bağımsız Gazeteci Toshiya Morita, Sinop’u dördüncü ziyaretinde Türkiye insanını yine çok  ilginç bilgilerle buluşturdu . Son günlerde Westinghouse nükleer reaktör yapım şirketini nükleer endüstrideki başarısızlıkları nedeniyle elden çıkarmak zorunda kalan Toshiba’nın iflasın eşiğinde olduğuna değindi. Sinop’a kurulması planlanan nükleer santral için görevlendirilen Mitsubishi’nin de finansal zorluklar içinde olduğuna dikkat çeken  Morita,  Mitsubishi’nin reaktör içindeki buhar jenaratörünün  parçalarında da hata olduğunu açıkladı. Üstelik bu hata 2013 yılında Mitsubishi’nin Amerika’da  San Onofre Nükleer Santrali için üretiği  reaktörlerde sebep olduğu problemler için tazminat ödemesini gerektirmişti Morita,  Mitsubishi’nin bu sorununun baki olduğunu ve Sinop’ta kurulması planlanan nükleer reaktörün Mitsubishi’nin ayıplı parçalarını içermesi ihtimalinden bahsetti. Diğer taraftan Mitsubishi, Fransız Hükümeti’nin talebi doğrultusunda dekarburizasyon problemine bağlı olarak  kusurlu parçaları olan Areva’yı finansal olarak desteklemek üzere yurt dışı projelerinde iş ortağı yapacaktı ki bu durum iki kusurlu ürün sahibi şirketi Sinop’ta buluşturacaktı. Zira Sinop’ta kurulması öngörülen ATMEA 1 tipi reaktörün üreticileri Fransız Areva ve Japon Mitsubishi idi.

soldan sağa,  Prof. Dr. Michel Prieur ve Prof.Dr İbrahim Kaboğlu

Nükleer santraller planlanırken kaza maliyetleri de hesaplanmalı!

Sempozyumun ikinci oturumu ise, Anayasa Hukukçusu Prof. Dr İbrahim Kaboğlu’nun moderatörlüğünde gerçekleşti . Prof. Dr. Kaboğlu  Türkiye’nin Rusyaya Akkuyu ile ilgili verdiği hakların adeta bir kapitülasyon niteliğinde olduğunduğunu Anayasa mahkemesinin ise sonuçları toplumsal olan politik bir meseleyi görmezden geldiğine işaret etti. Limoges Universitesinde Hukuk Bölümü’nden Çevre Bakanlığı  tarafından verilen Legion de Honor ödülünün sahibi Prof. Dr. Michel Prieur Nükleer kazaların yönetimine ilişkin olarak çok az sayıda uluslararası kural olduğuna fakat İnsan haklarının ise  her zaman uygulanabilir olduğuna işaret etti. Çevre hukukundan bahsederken hukukun gücüne inanmak gerektiğini  ve ülke içerisinde çözümlenemeyen  yaşam hakkını ilgilendiren meselelerin Avrupa İnsan hakları Mahkemesine taşınarak çözümlenmesine çalışılabileceğini ifade etti .  Prof. Prieur  Fransa dünyada en çok nükleer santral olan ülkesi ve enerji ihtiyacının %75 i nükleerle karşılandığını söyleyen Prof .Prieur  Fransa’da da siyasilerin nükleer santrallerin kapatılmasını vadettiğini  ancak bunun nedense gerçekleştirilmediğini ifade etti.  Santral kurulum planlarının kazalara karşı alınacak önlemleri içermediğini fakat,  Fukuşima’nın Japonya gibi  gelişmiş ülkelerde de kazalar olabileceğini gösterdiğini açıklayarak nükleer santrallerin bugün terör yaşanan dünyada mütemadiyen  tehdit altında olduğunu vurguladı.

Prof.Dr. Hubert Delzangles

“Areva’nın geleceği Mitsubishi ile Sinop’ta nükleer santral kurmasına bağlıdır !”

Oturumun diğer konuşmacısı Bordo Politik Calismalar Enstitusu Prof.Dr. Hubert Delzangles  ise konuşmasına  dünyada nükleer santrallerin kurulumunda başvurulan nükleer santrallerin düşük emisyonu olduğu, ucuz ve dışa bağımlılıktan kurtardığı argümanlarının yalandan ibaret olduğunu söyleyerek başladı. Fransa’da tüketilen elektriğin %75’ini sağlayan nükleer santralleri yapan Areva’nın iflasın eşiğinde ve türlü teknik sorunlarla uğraştığını hatta 18 reaktörün halen  kapalı olduğunu açıklarken Areva’nın %86’sını devletin satın aldığını dolayısıyla Areva’nın aslında Fransa  devleti olduğunu söyledi. Buna göre Areva’nın mali durumunu toparlamak için Sinop’ta nükleer santral kurmaya ihtiyacı vardı.  Konuşmasında Terör konusuna da değinen Delzangles, Fransa’nın nükleer güvenliğinin hiç yeterli olmadığını  askeri gücünün 8 nükleer santrali koruyabilecekken ülkede 58 nükleer santralin olduğunu Öyle hatta karşılığı hapis cezası olsa bile ülke içinde her yıl aktivistler nükleer santrallerin güvenli olmadığını ispatlamak için nükleer santrallerin içine girdiklerini fotograflarla belgelediği bilgisini paylaştı.

“Nükleer santral bağımsız enerji sağlamaz, Fransa Nijer’e bağımlıdır!”

Nükleer santral  sahibi olmanın enerjide bağımsızlık getireceğine dair koca bir yalan olduğunu, nihayetinde Fransa’nın uranyum ham maddesini aldığı Nijer’e bağımlı olduğunu söyledi.

Konuşmasında atık yönetimi meselesinin önemine de değinen Delzangles Fransa’da yerin altında  yeni geliştirilmekte olan 15 m2lik alanda 500 metre derinlikteki atık depolarının kurulmasına çalışıldığını bu yer altı deposunun ağzı açık ya da kapalı olsun her iki şekilde de yaşam için tehdit unsuru teşkil  ettiğini  hatta  100 bin yıl sonra bu depoları bulacak gelecek nesillere sözkonusu tehlikenin bilgisel aktarımında sorunlar yaşanacağını belirtti. Prof.Dr Delzangles, bu sorunlardan kurtulmanın a ve yaşanabilir bir dünya kurmanın ancak yenilenebilir enerjilerin; güneş ve rüzgar enerjilerinin tercih edilmesiyle mümkün olacağını, ülke poltikalarının bu yöne kanalize edilmesi gerektiğini söyleyerek sözlerini tamamladı.

Sinop’ta nükleer santrale geçit yok!

Sempozyumun Forum kısmı ise İzmir Barosundan  Nükleersiz gelecek Ödülü’nün sahibi Av.Arif A.Cangı moderatörlüğünde gerçekleştirildi. Av. Cangı, Türkiye’nin nükleer atık problemini çözemezken nükleer santral kurması halinde dünyanın başına felaket getirebileceğinin altını çizdi.

Sinop Nükleer karşıtı Platform adına söz alan Murat Şahin de Sinop’ta mücadeleye devam ettiklerini ve nükleer santralin kurulmasına izin vermeyeceklerini   belirtti.

Edirne Barosu Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Bülent Kaçar ise söz alarak Hükümetin İğneada’ya nükleer santral kurma planlarına değinerek İğneada Nükleer Enerji Santrali projesi özelinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan siyasi partilerinin ve milletvekillerinin yasama görev ve faaliyeti çerçevesinde hiçbir şey yapmadığnı, 9 Ağustos 2016 günü Türkiye ve Çin arasında Nükleer Enerji İşbirliği Anlaşmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun TBMM’den aleyhte bir konuşma dahi yapılmadan 245 kabul 1 çekimser oy ile kabul edildiğini hatırlattı. Akkuyu ve Sinop nükleer santral karşıtı mücadelelerden yararlanarak mücadeleleri ortaklaştırmanın önemini vurguladı.

(Yeşil Gazete) 

Haber:Pınar Demircan

                                            

Dünyanın en eski kütüphanesi kapılarını yeniden açıyor

Fas’ın Fes kentindeki al-Qarawiyyin Üniversitesi kütüphanesi, uzun bir restorasyon çalışmasının ardından kapılarını yeniden açıyor.

Guiness Rekorlar Kitabı’na göre dünyanın ‘en eskisi’ sayılan kütüphane, Fatima el-Fihri adındaki bir kadın tarafından 859 yılında kurulmuştu. Kütüphane erken dönem İslami eserlerin korunduğu bir yer olarak tanınıyor.

Kütüphanede 800’lü yıllardan kalma Kuran, 900’lü yıllardan kalma Muhammed peygamberin yaşamını anlatan eserlerle beraber bilimsel ve tıbbi kitaplar da yer alıyor.

Kütüphane son beş yıldır köklü bir restorasyona tabi tutulmuştu.

Üniversitenin kültür ve dil profesörü Moha Ennaji eserlerin restorasyonu ve dijital platforma aktarılması amacıyla yüksek teknolojik laboratuvar da kurulacağını söyledi:

“Üniversite yönetimi eserlerin gelecekteki kullanımlarını garanti altına almak amacıyla taranarak dijital ortama aktarma kararını aldı.”

(Diken)

Ekolojik bir anayasa olsa nasıl olurdu? – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Bir toplumun en üst düzey konsensüs belgesi olması gereken anayasa konusunda Türkiye çok kritik bir eşikten geçmek üzere… 16 Nisan günü oylanacak referandum, siyasal rejimin baştan aşağı yeniden inşası anlamına gelecek yeniliklerin yanı sıra, pek çok alanda köklü değişiklikler ve hatta sistemin işleyememesine yol açabilecek düzenlemeler içeriyor. Bunların en önemlilerinden olan ancak hemen hiç tartışmaya açılmamış olanı şüphesiz çevre meselelerine dair olanlar…

En kritik yenilikler arasında, Bakanlar Kurulu’nun kaldırılarak, halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı’nın yürütme organı haline gelmesi, bununla da kalmayıp yasamayı kontrol edecek olması olarak gösterilebilir. Yani, yeni dönemde Türkiye’de artık Bakanlar Kurulu olmayacağı gibi onun yerine gelecek Cumhurbaşkanı da “hükümet” yerine geçecek. Yeni sistemde yasama yetkisine ortak edilen Cumhurbaşkanı, yönetmelik ve kararname çıkartabilecek, kanunları veto edebilecek, hatta dilerse seçimlerin yenilenmesine karar vererek Meclis’i tamamen feshedebilecek.

Eğer referandum sandığından “Evet” çıkarsa ve Cumhurbaşkanı kritik pek çok yetkiye sahip olursa, Cumhurbaşkanı tek bir imzayla bugün çevre mücadelesi açısından hayati öneme sahip konularda karar verecek, eylem, protesto ve itiraz hakkı tamamen bloke edileceği gibi hukuki süreçler de tamamen devre dışı bırakılmış olacak.

Cumhurbaşkanı doğanın da hakimi olacak

Örneğin, OHAL kararnameleri kapsamında yürürlüğe giren Madde 80, referandumdan “Evet” çıkması halinde doğa ve yaşam alanlarına en büyük tahribatı yaratacak olanlar arasında yer alıyor. Bu kanun, özetle Bakanlar Kurulu’na TBMM’den üstün yasama, Bakanlıklardan üstün yürütme yetkisi veriyordu. Anayasa değişiklikleriyle birlikte bu yetkilerin hepsi Cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılacak. Kanal İstanbul, nükleer santraller, köprüler, havaalanları, otoyollar, altyapı projeleri gibi çevresel tahribatı çok büyük olan yatırımlar, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile hayata geçirilecek.

Bir örnek daha vermek gerekirse… Yine çevre mücadelesi açısında çok önemli olan ve defalarca değişikliğe uğratılan ÇED Yönetmeliği’nin uygulanmasında da ciddi sıkıntılar yaşanacak. Olası bir “Evet” ile Cumhurbaşkanına tanınan kararname çıkarma, kanunların uygulanmasına dair yönetmelik düzenleme yetkisi, çevre koruma mevzuatının etkisini tamamiyle ortadan kaldıracak. Yönetmelik düzenlemeleri, yargı denetimi ve mahkeme kararları, Cumhurbaşkanının sahip olacağı yeni yetkilerle birlikte esamesi bile okunmaz hale gelecek.

Mesela, mega projelerin finansmanı için değerli kamu kurum ve varlıklarının devredildiği Varlık Fonu’na dair yetkiler de, Cumhurbaşkanı’na ait olacak. Bu yatırımlar için verilecek acele kamulaştırma kararlarını, Cumhurbaşkanı tek başına verecek.

Dolayısıyla, 16 Nisan’daki referandumdan “Evet” çıkması halinde zaten sıkıntılı durumda olan çevre meselelerine dair süreçlere ilişkin derin bir bilinmezlik hakim olacak. Ancak, referandumdan “Hayır” çıkması ihtimalini de azımsamayalım. Olası bir “Hayır”, anayasal açıdan yeni bir istişare ve konsensüs sürecinin kapısını aralayabilir mi? O gün geldiğinde, ekolojik bir anayasaya sahip olabilir miyiz hayalini biraz olsun kurabilir miyiz? Şimdi bulunduğumuz yerden epey uzakta görünüyor…

Genel anlamda, 1970’lerden çevre korumaya ve sağlıklı bir çevrede yaşamaya dair hükümler anayasalarda yer almaya başladı. Son yıllarda doğanın bir hak öznesi olarak anayasalarda yer alması tartışılıyor. Bolivya ve Ekvador doğanın yasal haklarını tanıyan başlıca ülkeler olarak kayıtlara geçti. Geçtiğimiz günlerde Hindistan’daki kutsal Gan Nehri, insan haklarına sahip, insan olmayan ilk varlık olarak tarihe geçti. Maori yerlileri tarafından kutsal kabul edilen Whanganui Nehri için de Yeni Zelanda parlamentosu, nehri “canlı varlık” olarak tanıyarak ve nehre hukuki statü vermişti.

2011’de Ekolojik Anayasa teklifi geldi

Türkiye’de de 2010’ların başında ekolojik anayasa ile ilgili önemli girişimler başlatılmıştı. Temel olarak, anayasanın sivil, demokratik ve özgürlükçü olmasının yanı sıra ekolojik olması gerektiğini ve doğanın vazgeçilmez, devredilmez haklarının anayasal güvence altına alınmasını savunuluyordu. Talepler bugün hala geçerli.

Ekolojik anayasa, doğal kaynakların doğal varlıklar olarak tanımlanmasını, doğada olası zararlara yol açabilecek faaliyetlerde ihtiyatlılık ilkesinin benimsenmesini, yurttaşların merkezi ve yerel idari tasarruflara etkin katılımınının sağlanması konusunda bir kaldıraç rolü oynamasını hedefliyor.

2011’deki Ekolojik Anayasa Konferansı Sonuç Bildirgesi’nde mevcut düzenin insan merkezli olduğu, bunun da önemli bir ekolojik yıkıma sebebiyet verdiği, bu nedenle Türkiye Anayasası’nın doğanın da haklarını kapsar ve korur bir hale getirilmesi çağrısında bulunulmuştu. Ekolojik Anayasa Girişimi, hazırladıkları teklifi TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na teslim ederek, bir sunum yapmış, “doğanın da bir hak öznesi” olmasını talep etmişti. Gelinen noktada ne bildirge, ne de hazırlanan teklif dikkate alındı. AKP’nin başkanlık dayatması nedeniyle yeni anayasa süreci çöktü ve bugüne gelindi.

Ekolojik Anayasa Girişimi neden Hayır diyecek?

Anayasa ve dolayısıyla Cumhurbaşkanı yetkilerinin yeniden düzenlenmesinin gündemde olduğu bir dönemde Ekolojik Anayasa Girişimi, yaptığı açıklamayla doğa için de neden hayır denmesi gerektiğini anlattı. Oradan bir bölümü aktarıyorum:

“AKP, bu anayasa değişikliğini doğaya da dayatıyor çünkü değişiklik, sonuç bildirgemizdeki taleplerimizin tam aksi yönünde düzenlemeler içeriyor. Teklifte doğanın haklarını koruyan herhangi bir madde bulunmamasının ötesinde, anayasa değişikliğinin kabul edilmesi halinde, her şeyde olduğu gibi, doğanın talan edilmesinde de keyfi bir yönetim öngörülüyor. Biz yerel yönetimlere güç aktarılmalı, yatay bir yönetim sistemi kurulmalı derken, teklif bütün gücü tek adamda topluyor. Biz “insan merkezli bakış açısı terk edilmeli” derken, bu teklif tüm yönetimi tek bir insana teslim ediyor Gücün gücü dengelediği kuvvetler ayrılığı sistemi ortadan kalkıyor ve Cumhurbaşkanı’nın/Başkan’ın tek başına kullandığı ve denetlenmesi neredeyse imkansız bir iktidar biçimi oluşuyor. Bu teklif edilen düzen, insanların ve halkların yanında doğanın da bu tek adama karşı korumasız kalması demek.

Bütün hukuki denetim yolları yok edilerek ormanlarımızın, topraklarımızın, nehirlerimizin, denizlerimizin, havanın, suyun, yani tüm doğal yaşam alanlarımızın tek kişinin ağzından çıkacak söze bırakılması doğa yağmasını olağanüstü düzeyde artıracak  ve bunu engelleyecek bütün yollar baştan kapatılmış olacak. Bu anayasa değişikliği ile getirilmek istenen tek adam rejimi bu korkunç doğa talanı yapılırken kimse itiraz edemesin, sokağa çıkamasın doğal yaşam alanlarını koruyamasın, gıkını çıkaramasın diye getirilen bir baskı rejimidir; kabul edilemez.

Sonuç olarak, Ekolojik Anayasa Konferansı Sonuç Bildirgesi’nde ve TBMM’ne sunduğumuz taslakta ortaya konan önerilerimize tamamen zıt, insanlarımızı, halklarımızı, ülkemizi ve doğamızı bir kişinin keyfi yönetimine terk etmek demek olan bu anayasa değişikliği teklifine referandumda HAYIR diyeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.”

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

Pelin Cengiz

İstanbul’da hafriyat kamyonu terörü: Bir yılda 19 can aldılar, 120 kilometre hız yapanlar var!

İstanbul’da trafiğe çıkan hafriyat kamyonlarının trafik kurallarına uymaması bir tarafa aşırı hız, sol şeritte gitmeleri ve araçlara yol vermemesi sebebiyle medyana gelen kazalarda bir yılda 19 kişi hayatını kaybetti. Tüm bu yaşananlara rağmen hafriyat kamyonlarına kesilen cezalar da kâğıt üzerinde kalıyor.

Şule İdil Dere, Yaren Aluç, Özge Kandemir, Hacer Yılmaz… Onlar İstanbul’daki hafriyat kamyonlarının son bir sene içinde neden olduğu kazalarda hayatını kaybeden 19 kişiden sadece birkaçı.

Milliyet’ten Burak Dursun’un haberine göre, kentsel dönüşüm ve 3. havalimanı inşaatı nedeniyle İstanbul’da hemen hemen her sokakta karşımıza çıkan hafriyat kamyonları bir hafta önce de Fatih’te aynı gün içinde iki kadını ezdi.

Vatan Caddesi’nde Arefe Çakır (62) yolun karşısına geçmeye çalıştığı sırada hafriyat kamyonun altında kalarak hayatını kaybederken, Aksaray’da da Fatih Belediyesi’ne ait hafriyat kamyonu yine karşıdan karşıya geçmeye çalışan Özbek uyruklu 32 yaşındaki Nesibe Babayorova’yı ezmişti. Ağır yaralanan genç kadın iş makinesinin yardımıyla kurtarılmıştı.

Sol şerit onların

Sadece son 1 yılın ağır bilançosuna rağmen hafriyat kamyonlarına ilişkin kısıtlamaların kâğıt üzerinde kaldığı kısa bir İstanbul turuyla açığa çıkıyor. Kemerburgaz’da vızır vızır işleyen kamyonlar birbirleriyle yarışırken ölüme de davetiye çıkarıyor. Öyle ki, saatte 70 kilometre hız sınırı bulunan otobanda kamyon şoförleri, birbirlerini sollayıp, sol ve orta şeritte saatte 120 kilometre hızla seyrediyorlar. Ancak yol boyunca buna ilişkin hiçbir denetim yapılmadığı görülüyor.

Ne branda var ne plaka

Yine aşırı hızla taş toprak saça saça giden kamyonlarda branda şartına da uyulmuyor. Birçok hafriyat kamyonununsa plakası ya sökülmüş ya da görülemeyecek kadar çamurla kaplanmış.

Öte yandan saat 06.00 ile 10.00, akşam 16.00 ile 22.00 arasında trafiğe çıkmaları yasak olan hafriyat kamyonları günün her saatinde karşımıza çıkıyor. İBB Ulaşım Koordinasyon Merkezi’nin verdiği bilgiye göre, İstanbul’da kayıtlı toplam hafriyat kamyonu sayısının 8 bin 494. 2016’da Kaçak döküm ve belgesizlikten dolayı 396 kamyona ceza kesilmiş. Toplam ceza tutarı 35 milyon 288 bin 128 TL.

Ortaya çıkan tabloya uzmanların yorumu ise şöyle:

Kerem Günsel (İleri sürüş teknikleri uzmanı):

“Normalde bu araçların sağ şerit dışında başka şerit kullanmaması gerek. Ancak trafiğin akışında bir problem varsa sollama yapıp yine sağ şeride geçmeleri gerekiyor.

Hız limiti bu araçlar için otobanda saatte 80 km, şehir içinde ise 50 km, sokak arsında 30 ve okul yakınlarında 20 km ile sınırlandırılmış durumda. Bu kamyonetlerin kent merkezlerine ve dar sokaklara yasak olduğu için kesinlikle girmemesi lazım. Bunlara önlem alınması gerekiyor aksi takdirde yeni kazalara yol açabilirler.”

“Yasak kalktı”

İhsan Temel (İstanbul Kamyoncular Esnaf Odası Başkan Vekili):

“Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün açılmasıyla hafriyat kamyonlarına konulan saat yasağı kalktı. Bütün kamyonlar artık 3. köprüyü kullanıyor. Hafriyat kamyonlarının kasaları standartlaştırıldı. Kasalara alacakları yük belirlendi. Hafriyat kamyonu şoförleri için özel bir eğitim verilmesi gerekiyor ve bizde bu konuda çalışmalar yapıyoruz”

(Milliyet)

İstanbul Film Festivali’nde ‘eşcinsel’ sansürü!

İstanbul Film Festivali açılışında ödül alan Sir Ian Mckellen’in “Açık bir eşcinsel olarak” ifadesi Türkçe’ye çevrilmedi.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 36. İstanbul Film Festivali dün TİM Maslak Show Center’da düzenlenen törenle başladı.

Sanatçı Kalben’in performansıyla başlayan törende Sinema Onur Ödülü’nün sahipleri Barış Pirhasan, Çetin Tunca, Selma Güneri, Macit Koper ve Ian McKellen oldu.

Birleşik Krallık’taki LGBTİ hareketinin önde gelen isimlerinden olan, Stonewall üyesi Sir Ian Mckellen törende yaptığı konuşmada “Açık bir eşcinsel olarak/as an open gay man” ifadesini kullandı. Ancak çevirmen Mckellen’ın bu ifadesini çevirmedi.

“Hiçbir şey olmamış gibi programa devam edildi”

KaosGL’deki habere göre, açılış töreninde yer alan LGBTİ aktivisti Seçil Epik o anları şöyle anlattı:

“Onur Ödülü’nü almak üzere İKSV Film Festivali koordinatörlerinden Kerem Ayan tarafından sahneye davet edilen Ian McKellen sözlerine, ‘Öncelikle kendimi tanıtarak başlayayım’ dedi ve ardından 78 yaşında olduğunu, İngiltere doğumlu olduğunu ve kendini Britanyalı olarak tanımlayan bir aktör olduğunu söylemesinin ardından sözlerine ‘as an open gay man’ diye devam etti. Simultane çeviriyi yapan kişi ise bu sözleri çevirmedi. Başta sahnedeki Kerem Ayan olmak üzere tüm salonda ufak çaplı bir şok hali oldu. Ian McKellen, bir şeylerin ters gittiğini anlayarak çevirmene döndü ama ardından hiçbir şey olmamış gibi program akışına devam edildi.”

Murathan Mungan: Büyük bir ayıp!

Şair-yazar Murathan Mungan da sosyal medya hesabından yaşananları şöyle aktardı:

“İstanbul Film Festivali’nin açılış gecesinde büyük bir ayıp yaşandı. Büyük bir aktör olduğu kadar gey hakları savunucusu bir aktivist olan Ian McKellen Türkiye’deki yasaklara değinirken cümlesine ‘Ben aynı zamanda bir gey olarak’ diye başladı ama simultane çevirmen McKellen’ın konuşmasını çevirirken bu cümlesini atladı, sansürledi. İstanbul Film Festivali organizasyonuna bile bu tür tırnak içi ahlak bekçilerinin sızmış olması, korkunun, baskının, kaygının ya da homofobinin içselleştirilmesi açısından kaygı verici.”

Mckellen İstanbul’da

III. Richard, Tanrılar ve Canavarlar, Yüzüklerin Efendisi serisi ve X-Men filmlerinde gösterdiği sıradışı performansla beyaz perdenin ve tiyatronun en sevilen aktörlerinden olan Sir Ian McKellen, aynı zamanda British Council’ın 2016’daki Shakespeare Yaşıyor programının da elçisi.

Sir Ian McKellen, İstanbul Film Festivali boyunca İKSV’nin konuğu olacak ve yaşam boyu başarı ödülü alacak. Aynı zamanda bir hafta boyunca İstanbul’da özellikle LGBTİ hakları savunucusu kimliği ile çeşitli etkinliklere katılacak ve kendisine Stonewall’un kurucusu Lord Cashman da eşlik edecek.

(KaosGL)