Ana Sayfa Blog Sayfa 3204

Chemchina-Syngenta anlaşması AB ve ABD rekabet kurullarından onay aldı

Şubat 2016’da İsviçreli tarım ilacı ve tohum şirketi Syngenta, Çin’in en büyük kimya şirketi Chemchina’nın nakit 43 milyar ABD dolarlık satın alım teklifini kabul ettiğini açıklamış ve birçok ülkenin rekabet kurullarına onay için başvurmuştu. İlk önce 4 Nisan 2017’de Amerika Birleşik Devletleri, ardından ertesi gün 5 Nisan 2017’de Avrupa Birliği koşullu onay verdiklerini açıkladılar.

İlk olarak ABD’deye bakalım. Syngenta’nın gelirinin yaklaşık dörtte biri Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı olduğu için CFIUS (Committee on Foreign Investment in the US) [ABD’de Yabancı Yatırım İnceleme Komitesi] tarafından, ulusal güvenlik açısından incelenmiş ve Ağustos 22 2016’da komite bir itirazı olmadığını açıklamıştı. Bir sonraki aşama rekabet kurulundan onay almasıydı. 4 Nisan’da ABD rekabet kurulu ise Chemchina’nın patentsiz yani jenerik ot öldürücü paraquat (herbisit), jenerik böcek öldürücü (insektisit) abamectin ve jenerik mantar ilacı klorotalonil üretimini bırakması koşuluyla satın alıma onay verdi. ABD’de Syngenta bu üç pestisitin patentli ürünlerini satıyor, Chemchina’nın %60’ına sahip olduğu Adama şirketi ise jenerik ürünlerini satıyordu. Şimdi, Chemchina jenerik üretim yapan bölümünü ABD’li AMVAC’a satacak.

AB rekabet kurulu ise ABD’nin onayından bir gün sonra Chemchina-Syngenta anlaşmasına koşullu onay verdiğini açıkladı. AB rekabet kurulu geçen hafta da Dow-Dupont birleşmesine koşullu onay verdiğini açıklamıştı. Reuters’ın haberine göre AB’nin koşulları Chemchina’nın Adama’nın pestisit bölümünün büyük bir kısmını, ve kendi ürettiği tohum ilaçları ve bitki gelişim düzenleyici ürünlerinin büyük bir kısmını elden çıkarması. AB onayından sonra Syngenta anlaşmanın Haziran 2017’ye kadar imzalanmasını beklediğini açıkladı. Chemchina-Syngenta satın alım anlaşması şu ana kadar 17 rekabet kurulundan onay aldı ve Çin ve Hindistan’dan onay bekliyor.

Syngenta ürünlerini Acuron, Axial, Beacon ve Callisto gibi markalar adı altında 90’dan fazla ülkede satıyor. Syngenta ve Chemchina’nın şirket profilleri, ürünleri (pestisit ve GDO), ve Türkiye’deki faaliyetlerini Eylül 2016’da yazdığım Tohum ve Pestisit Tekelleri Aktörleri 1: Syngenta-Chemchina’dan okuyabilirsiniz. Diğer tohum ve pestisit tekellerinin birleşmelerindeki son gelişmeleri ise geçen haftaki yazım Monsanto-Bayer evliliğinde son gelişmeler’den okuyabilirsiniz.

Bir hafta içinde AB’nin Dow-Dupont ve Chemchina-Syngenta ve ABD’nin Chemchina-Syngenta anlaşmalarına onay vermesi kuşkusuz çok karamsar bir tablo. AB ve ABD rekabet kurullarının birbirlerinden etkilendikleri ve ABD’nin de Dow ve Dupont’ı kısa bir süre içinde onaylaması çok olası. Geriye rekabet kurullarına henüz başvurmamış olan, bu tekelleşmeler arasında beterin beteri olarak tanımlayabileceğimiz Bayer-Monsanto satın alım anlaşması kalıyor. Rekabet kurullarının umuyorum en azından bu birleşmeye karşı çıkacak sağduyuları vardır zira zehirli kimyasal, genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) ve monokültürden (tek tip tarım) kâr eden ve bunu pompalayan bu şirketlerin bu denli güç kazanmasıyla birlikte biyoçeşitlilik kaybının önüne geçmek ve gıda sistemlerimizi iklim değişikliğine karşı daha dayanıklı kılmak, gıda güvenliğimizi sağlamak çok daha da güç olacak.

 

Kaynaklar:

http://www.reuters.com/article/us-syngenta-ag-m-a-chemchina-eu-idUSKBN17714T

http://www.reuters.com/article/us-syngenta-ag-m-a-china-natl-chem-idUSKBN1762O7

https://aysebereket.wordpress.com/2016/09/22/tohum-ve-pestisit-tekelleri-mercek-altinda/

https://aysebereket.wordpress.com/2016/09/23/983/

https://aysebereket.wordpress.com/2017/03/30/monsanto-bayer-evliliginde-son-gelismeler/

 

Bu yazı aysebereket.wordpress.com/2017/ dan alınmıştır

 

Ayşe Bereket

aysebereket.wordpress.com/

Twitter: @aysebereket

Emek Sineması mücadelesi Roma Bostanı’na konuk oluyor

Roma Bostanı’ndan bu Cumartesi (8 Nisan 2017) Emek Sineması mücadelesini anlatan belgesel “Özgürleşen Seyirci:Emek Sineması Mücadelesi” gösterimi gerçekleşiyor.

Bombalara Karşı Sofralar‘ın kuracakları sofralar ile katılacağı ve Roma Bostanı İnsanları ile Emek Bizim İstanbul Bizim aktivistlerinin ortaklaşa düzenledikleri etkinliğe dair yapılan çağrı metnini aynen paylaşıyoruz.

Özgürleşen Seyirci, Roma Bostanı’nda

8 Nisan 17.00’da Roma Bostanı’nda baharı kutlamak, tohumlarımızı paylaşmak ve Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi belgeselini birlikte, açık havada izlemek için toplanıyoruz.

 

Bombalara Karşı Sofralar’da Roma Bostanın’da sofralarını kuracak.

Ve tabii, son bilirkişi raporunu kutlamak için de bir araya geliyoruz.

Bilirkişi heyeti, “”Koruma amaçlı planlama ilkelerine, kamu yararına ve bireysel mülkiyet haklarına aykırı kararlar içermesi nedeniyle Beyoğlu Koruma Amaçlı İmar planlarının hukuka aykırı olduğu” yönünde görüş bildirdi. Rapor, ”yeşil alanın sadece yeşil bir üst doku değil, aynı zamanda toprakla doğrudan bağlantı anlamına geldiği, olası bir afet halinde toplanma alanı olarak açık alanlara ihtiyaç duyulduğu ve bu nedenlerle mevcut yeşil alanlar üzerinde öngörülen her türlü yapılaşma kararının şehircilik ilkeleri ve kamu yararı ile örtüşmediğini” net bir şekilde ifade ediyor.

Ancak şu anda Cihangir’de – ve daha çok bölgede– inşaatlar devam ediyor. Yürütmeyi durdurma kararı hemen verilmeli ve inşaatlar durmalı.

Gözlerimiz, kalplerimiz, emeğimiz, umudumuz ve tohumlarımız yaşam alanlarımızın üstünde olsun…

Bu Cumartesi bekliyoruz.

Sevgiler,”

Facebook etkinlik sayfasına bu link üzerinden erişim mümkün

 

(Yeşil Gazete)

Endonezya’da çiftçi kadınların ayakları doğayı kurtarmak için çimentoya gömülü

Bizim için tanıdık bir hikaye dünya basının ilgisini çekmeye başladı. Yerel halkı ve bölge ekosistemini hiçe sayan, korkunç yıkımlar peşinde olan bir şirket, mahkeme kararının yok sayan bir vali, bütün varlıklarıyla direnen bölge halkı, direnişe öncülük eden kadınlar. Buraya kadar her şey tanıdık. Tek fark ise şu; olay Endonezya’da geçiyor.

Endonezya Cava Adasının, orta kısmındaki Kendeng Utara Dağları civarında, Rembang Şehri’nde, Semen Indonesia Şirketi 2011 yılından beri çimento fabrikası kurmaya çalışıyor.

Yüzyıllardır bölgede yaşamakta olan Samin Toplulukları, bölgedeki tarımı ve hayatı bitirecek olan projeye karşı yıllardır direniyor.

Şiddetsiz direnişçi ve ruhani Müslüman Saminler

Cavalı Samin Toplulukları, yüzyıllardır Kendeng Dağları civarında yaşıyor. Saminler, tarıma dayalı bir hayat süren, vergi vermeyi ve çocuklarını devlet okullarına göndermeyi reddeden, devletin altı dininden birini seçmeyen, şiddetsiz direnişi benimsemiş bir topluluk. İsimlerini 19.Yüzyıl sonlarında, Hollanda’nın kolonileştirme çabalarına karşı, çeşitli şiddetsiz tekniklerle direnen öncü Surontiko Samin‘den alıyorlar. Surontiko Samin’in öğretileri, yerel bir dine bile dönüşmüş, “Adem’in Dini” adı da verilen yerel din, İslam’ın oruç, namaz gibi ritüellerini uygulamıyor; dürüstlük, tevazu, sadelik gibi manevi değerlerini benimsiyor.

Karst yapısı bozulursa bölgede tarım faaliyeti yapılamaz

Kendeng Dağları (Kendeng karst), karstik arazi yapısı sayesinde eşsiz bir yeraltı suyu ağına sahip ve bölge halkının hem kullanım hem tarım faaliyetleri için tüm su ihtiyacını karşılıyor. Karst yapısı, kireçtaşı ve dolomit içeren, suda çözünebildikleri için gözenekli kayalardan oluşan bir jeolojik yapı. Eğer bölgede, madencilik ve çimento üretimi başlarsa, bu yapı bozulacağından bölgenin yer altı suyu sisteminin tamamen çökeceği düşünülüyor.

Ölüm tehditleri altında devam eden şiddetsiz direnişin beşinci yılı

Kendengliler, şirketin inşaat iznini aldığı 2012 yılından beri çeşitli, şiddetsiz yöntemlerle direnişlerini sürdürüyor. Rembang’dan, Pati’ye ve Orta Cava’nın başkenti Semerang’a kadar yüz kilometreden fazla yürümüşler. Son iki yıldır, şirketin inşaat yapmak istediği alanda kurdukları çadırlarda nöbet tutuyorlar. Direniş çadırlarında, hasat zamanı on, diğer zamanlarda on beş – yirmi nöbetçi oluyor. Bu süre boyunca güvenlik güçleri ve maaşlı çetelerin sayısız tehditine maruz kalmışlar. Direniş çadırları, içinde altısı kadın sekiz kişi varken ateşe verilmiş ama Kendeng’liler direnişten vazgeçmeyi düşünmüyor.

Vali mahkeme kararını yok saydı, hükümet ve başkan görmezden geldi

Kendeng halkının şirkete karşı açtığı davalar, yerel mahkemede ve bir üst mahkemede reddedilirken, yıllarca süren uğraşları sonucu şirkete 2012 yılında verilen inşaat izni, Kasım 2016’da yüksek mahkeme tarafından, şirket ayrıntılı bir çevresel rapor sunana kadar, iptal edildi. Bu kararın üzerine, Orta Cava Valisi Ganjar Pranowo, şirkete yeniden inşaat izni verdi. Valinin bu hareketine, Başkente gidip kendisiyle görüşmek isteyen Kendenglilerle, ofisinde olmasına rağmen görüşmeyen Başkan Joko Widodo da sessiz kaldı.

Ayakları çimentoya gömülü, orta yaşlı kadınlar

13 Mart 2017’de, dokuz Kendengli kadın, Başkent Cakarta’ya gelerek, başkanlık ofisi önünde ayaklarını çimentoya gömdü. Kırk yaşındaki pirinç çiftçisi Sukinah, dokuz kadından biri. “Cakarta’ya gelirken kimse bize yol göstermedi, ayaklarımızı çimentoya gömmenin durumumuzu en iyi tarif edecek eylem olduğuna karar verdik.” diyor. Kadınlardan bazıları, yol masraflarını karşılamak için tavuklarını satmış.

Kartiniler: Erkekler duygusal oldukları için ön saflarda yer alamazlar

Başkanlık ofisi önündeki eylemden sonra, Kendengli kadınların sesini duyan ulusal medya, kadınlara, Endonezyalı kadın hakları savunucusu Raden Adjeng Kartini’ye ithafen, “Rembang’ın Kartinileri” adını vermiş.

“Bütün direnişçilerin kadın olması tesadüf değil” diyor Sukinah. “Erkekler korktuğu için değil, ama biz daha merhametliyiz, aşk ile savaşırız. Erkekler duygusaldır, provake edildiklerinde şiddete başvurabilirler.” diye ekliyor.

Sivil toplum örgütleri Kendenglilerle birlikte direniyor

13 Mart’ta, Başkan Widodo ile görüşen fakat destek bulamayan Kendengli kadınların başkanlık ofisi önünde devam ettikleri direnişin sekizinci gününde, direnişçi kadınlardan 48 yaşındaki Yu Patmi, 21 Mart günü, kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Patmi için cenaze töreni düzenlemek üzere Kendeng’e dönen kadınların yerini sivil toplum aktivistleri aldı. 23 Mart günü çeşitli sivil toplum kuruluşlarından 20 aktivist, ayaklarını çimentoya gömerek başkanlık ofisi önündeki protestoyu sürdürmeye başladılar.

Meclis üyesi: Yu Patmi’nin ölümünün sorumluluğunu alıyoruz

Olayın ulusal gündem olması üzerine, Endonezya’nın yasama organı olan Halk Danışma Meclisi Vekil Sözcüsü Mahyudin, yüksek mahkemenin kararına saygı duyulması gerektiğini söyledi. Temsilciler Meclisinin tarımla ilgili üyelerinden Akmal Pasluddin ise “Yu Patmi bizim kahramanımız, yaşadığı çevreyi inatla savundu. Ölümü için sorumluluğu kabul ediyoruz.” dedi.

Mahkeme kararı bir süre etkili olsa da, şirketin yeni bir çevre etki değerlendirmesi raporu alarak tekrar başvuru yapmasının önünde hiç bir engel yok.

Break Free’den dayanışma çağrısı

Kömüre karşı bir hareket olan Break Free’nin Endonezya bileşenleri, Greenpeace Endonezya, WALHI (Yeryüzü Dostları), JATAM (Maden Savunma Ağı) Break Free hareketine dünya çapında çağrı yaparak Kendeng için destek talep etti.

Endonezya Break Free Koalisyonunun kömüre karşı hareketle Kendenglilerin direnişini birleştirmesinin sebeplerini ise şöyle açıklamış: Üretilen çimentonun büyük bir kısmı, Orta Cava’nın kuzeyinde inşa edilmesi planlanan yirmi dört kömürlü termik santral için kullanılacak. Kendenglilerin yaşadıkları kömüre karşı direnen yerel hareketlerin yaşadıklarına çok benziyor ve bu tarz direnişler başarı için sivil toplumun her alanından desteğe ihtiyaç duyar. Çimentolu protestoya etkili olup olmadığını değerlendirmek için ara veren koalisyon, yeni kampanya yöntemleri arıyor.

Koalisyon, bütün sivil toplum destekçilerini, Endonezya Büyükelçiliği’ne mektup yazmaya, hatta mümkünse elçilik önünde eylem yapmaya çağırıyor.

Endonezya, Ulusal Katkı Niyet Beyanı’nı gerçekleştirmeye de niyetli görünmüyor

Başkan Widodo, önümüzdeki yıl Endonezya Ekonomisi’nin yüzde yedi büyümesini hedeflediklerini söylüyor. Endonezya Ekonomisi büyük oranda inşaat ve çimento sektörüne dayalı. Bir ton çimentonun üretimi sırasında 600kg CO2 salındığı ve Endonezya’da planlanan kömürlü santraller düşünüldüğünde, Endonezya karbon emisyonu azaltım sözünü tutacak gibi görünmüyor.

 

Kaynaklar:

Leonard Simanjuntak- Greenpeace Endonezya Bölge Direktörü

https://th.boell.org/en/2016/12/09/dirty-cement-case-indonesia

http://indonesiaatmelbourne.unimelb.edu.au/kartini-of-kendeng-using-motherhood-as-a-form-of-resistance/

http://ejatlas.org/print/women-cement-their-feet-in-protest-against-cement-factory-indonesia

http://www.newmandala.org/cementing-dissent-in-indonesia/

http://www.adbusters.org/news/indonesian-activists-cement-their-feet-into-the-ground-in-front-of-parliament-building/

http://karstwaters.org/educational-resources/what-is-karst-and-why-is-it-important/

https://www.vice.com/en_id/article/central-java-governor-revokes-pt-semen-indonesias-mining-permit-in-rembang

http://www.smh.com.au/world/women-of-rembang-put-their-feet-down-to-save-farms-from-cement-factory-20160501-goj5q7.html

https://www.vice.com/en_id/article/meet-the-women-fighting-to-save-their-villages-from-cement-mines

http://ficomyanmar.com/en/cement-asean/indonesia-struggle-against-cement-central-java.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Saminism_Movement

https://asianlabourreview.org/2015/03/23/resistance-in-rembang-central-java-street-and-community-conflict-against-military-police-in-struggle-against-the-construction-of-a-cement-factory-indonesia/

The Jakarta Post

Jakarta Globe

 

Haber: Elif Cansu İlhan

(Yeşil Gazete)

Ankara Valiliği’nden ‘acı itiraf’: Havagazı Fabrikası’nda asbest var

Ankara Valiliği, CHP Ankara Milletvekili Murat Emir’in asbestli Havagazı Fabrikası’yla ilgili yaptığı başvuruya verdiği yanıtta fabrikada asbest olduğunu kabul etti. Emir, sözkonusu yazıda fabrikanın yıkımına ilişkin iş planının ise bulunmadığının aktarıldığını bildirdi. CHP’li Emir, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in yalan söylediğini ve halkı kandırdığını belirterek, “Gökçek yargı önünde hesap verecek” dedi.

CHP’li Murat Emir asbestli Havagazı Fabrikası’yla ilgili yaptığı bilgi edinme başvurusuna 20 Mart 2017 tarihinde Ankara Valiliği’nden tarafına ulaşan cevabı yazılı bir açıklamayla duyurdu. Valiliğin “kamuoyuna yansıyan fotoğraflarda branda ile çevrili olduğu görülen binada asbestli parçaların bulunduğu anlaşılmış” sözünü aktaran Emir, yıkımına başlanan fabrikada asbest olduğuna kanıt olarak sundu.
Evrensel’in haberine göre, asbestli fabrikanın yıkımı için yönetmeliklerde iş planı yapılıp, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) tarafında onaylanması gerektiğini hatırlatan Emir, Valiliğin yanıtında ise ellerinde ÇSGB tarafından onaylanmış bir iş planı olmadığını kabul ettiğini dile getirdi.

“Yargı önünde hesap verecek”

CHP’li Emir, Belediye Başkanı Melih Gökçek’in Maden Tetkik Arama Müdürlüğü’nün (MTA) raporlarına göre “Sadece ve sadece asbest, borunun içinde vardır, hiçbir yere dağılmamıştır, hiçbir yerde sıfırdır” sözünün gerçeği yansıtmadığını, MTA’nın 20 Mart 2017 tarihinde açıkladığı analizlerde çevreye asbestin yayıldığı tespitinin yapıldığını ileri sürdü. Fabrika içerisindeki tarihi nitelikli bazı taşınmazların koruması için Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun kararının beklenildiğini ancak Gökçek’in bu kararı beklemeden fabrikanın yıkımına başlandığını belirten Emir, Gökçek’in yargı önünde hesap vereceğini kaydetti.

Asbest nedir?

Asbest son derece kanserojen bir maddedir. Solunum ya da içme suyu yoluyla vücuda girdiğinde başta kanser olmak üzere çeşitli hastalıklara yol açar. Uzmanlar cilde nüfuz etmesinin de mümkün olduğunu düşünmektedirler. Asbestin neden olduğu hastalıkların bazıları, akciğer zarları arasında sıvı toplanması, kireçlenme, akciğer zarı kalınlaşması ve akciğer dokusunda bağ dokusu oluşumu gibi selim hastalıklardır. Ayrıca ciltte yaralara neden olabilir.

Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), her yıl dünyada kanser yapıcı maddeleri düzenli olarak özelliklerine göre gruplara ayırmaktadır. Ajansın kanserojen maddeler listesinde asbest maddesi, “kesin kanserojen” tanımlanması ile 1. grupta sınıflandırılmıştır.

(Evrensel)

Kadir Topbaş: Kurbağalıdere’de bu yaz sonu denize girilebilecek

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, AKP Bakırköy İlçe Teşkilatı’nın Bakırköy Spor Kulübü Vakfı Tesisleri’nde organize ettiği toplantıda Osmanlı döneminde, çevresindeki bostanlar, bahçeler ve çiftlikler için önemli bir su kaynağı olan Ayamama Deresi’ne ilişkin hazırlanan rekreasyon projesini basına tanıttı.

Bakırköy’e bugüne kadar 1 milyar 700 milyon yatırım yaptıklarını dile getiren Kadir Topbaş, geçmiş yıllarda hep tartışılan, evsel ve sanayi atıklarıyla kirletilen Ayamama Deresi’ni uygulayacakları projeyle basit bir kanal olmaktan çıkararak bu bölgenin önemli bir ulaşım aksı ve buluşma noktası haline getireceklerini açıkladı. Topbaş “Burayı dünyanın en güzel yerlerinden bir yer haline gelecek. 2018 yılı sonu gibi bitirmeyi hedefliyoruz” dedi.

“Güney Kore’nin deresini tasarlayan mimarı İstanbul’a getirdik”

Güney Kore’nin başkenti Seul’de bir derenin dünya çevre ödülünü aldığını anlatan Topbaş, projenin mimarını İstanbul’a getirdiklerini söyledi. Bu mimarın Cendere için proje hazırladığını söyleyen Topbaş, “Birkaç ay içinde ihaleye çıkıyor. Burası bir kanal olmaktan çıksın, gerçek anlamda bir dere yatağı olsun. Balık ve kuşlarıyla derelerin güzelliği ortaya çıksın, bir hayat olsun” dedi.

“Kurbağalıdere’de bu yaz sonu denize girilebilecek”

Cendere, Çırpıcı ve Ayamama Deresi’nde uygulanacak projelerle, bu derelerin birer kanal olmaktan çıkacağını belirten Topbaş, Kadıköy’deki Kurbağalıdere’ye ilişkin ise, “Kurbağalıdere’de bu yaz sonu denize girilebilir hale gelecek. Şu anda balıklar girmeye başladı bile” diye konuştu.

Laleden sonra İstanbul sahillerine Japon kirazı

İstanbul’da lale dikimine yönelik eleştiriler aldıklarını ancak ata yadigarı bu bitkinin kentin görünümünde önemli bir katkı sağladığını anlatan Topbaş, “Çiçek açan ağaçlar dikmeye başladık. Bakırköy’den itibaren sahil boyunca Japon Kirazı denilen “Sakura” adlı ağaçlardan getirdik. Mevsimsel olarak çiçek açan ağaçlardan dikiyoruz” dedi. İstanbul’un görüntüsünün dışında kokusunun da olması için ıhlamur ve akasyalar diktiklerini anlatan Topbaş, “İstanbul’un bir kokusu, tadı olsun diye ıhlamur dikiyoruz ki ıhlamur ve akasya zamanı koksun” diye konuştu.

Ayamama yeniden kuş yolu olacak

İBB’den paylaşılan bilgiye göre, ıslah çalışması büyük ölçüde tamamlanan Ayamama Deresi’nde su taşkınlarının önüne geçmek amacıyla 5 bin 650 metre dere ıslahı tamamlandı. 2 bin 650 metrelik ıslah çalışması ise devam ediyor. Ayamama Deresi Düzenleme Projesi kapsamında, atıksuların ileri teknolojik arıtma sistemlerinde arıtılarak dereye verilmesiyle derenin temizlenmesi sağlanacak. Böylece dere ve çevresindeki canlı çeşitliliği arttırılmış olacak. Projeyle Ayamama Deresi ve çevresi geçmişte olduğu gibi yeniden ’kuş yolu’ olma özelliğine kavuşacak. Böylelikle hem ’yaşamın canlanması’ ve bölge kuşlarının ülkemizde kalması sağlanacak. Hem de derede su canlılarının yaşayabileceği sürdürülebilir bir çevre ortaya çıkarılacak.

Leylek boynu şeklimnde yaya köprüsü

Su taşkınlarının önüne geçecek dere ıslahıyla, ikiye bölünmüş olan Bakırköy ilçesi yaya köprüleriyle ve dere çevresindeki geçişlerle birleştirilmiş olacak. Küçükçekmece ilçe sınırından başlayarak Marmara Denizine kadar ulaşan proje alanı, dere boyunca 3 farklı kotta engelli erişimine de izin veren yürüme yolları yapılacak. Böylece yayalar proje başlangıcından sonuna kadar kesintisiz ulaşıma sahip olacak. Proje kapsamında taşıt ve demiryolu köprüsünün yanı sıra, peyzaj ana temasını temsil eden leylek boynu çelik yaya köprüsü yapılacak. Bölge, pek çok spor alanıyla da aktif yaşamın merkezi olacak.

(Hürriyet)

Alaçatı Ot Festivali başladı: Agrilya’dan Alaçatı’ya

Bu yıl 6-9 Nisan tarihleri arasında 8. Alaçatı Ot Festivali gerçekleştiriliyor.

Festival her yıl olduğu gibi 7 Nisan günü yapılacak yürüyüşle başlayacak. Çeşme Belediye Başkanı Muhittin Dalgıç “Çeşme, ülkemizin göz bebeklerinden biri. Ot Festivali, Çeşme için sezonun başlangıcı oluyor. Sezona hazırız. Tüm misafirlerimizi, 6-9 Nisan tarihleri arasında gerçekleştireceğimiz Alaçatı Ot Festivali’ni doya doya yaşamaya ve stres atmaya davet ediyorum. Ot Festivali’nde açılacak stantlardaki yiyecek çeşitlerini tatmak, söyleşi ve atölyelerde bilgilenmek, müzik dinletileriyle neşelenmek, Alaçatı’nın dar sokaklarında, güneşin alabildiğine ısıttığı taş evlerin arasında keyifli bir dört gün geçirmek üzere herkesi Çeşme’ye davet ediyoruz” diyor ama eğer gitmeye niyetiniz varsa “stres atmak!” noktasında küçük bir uyarı yapmak isterim: Eğer sinirlerinize hakim olamıyorsanız, on binlerce insanın yer aldığı mahşeri bir kalabalığın ortasında kalmaya, aralardan yol bulup, menzile ulaşmaya mecaliniz yoksa, hiç niyetlenmeyin derim. Festival günlerinde Alaçatı’ nın daracık sokaklarında yürümek kadar, dinlenmek için bir cafe vs. bulmak da bayağı meşakkatli bir iş. Eğer küçük de olsa servet sahibi biri değilseniz cafe- restoran- bar fiyatları da canınızı yakabilir. Benden söylemesi!

Festival konser alanında iğne atsanız yere düşmez/ 2014

Ot Festivali’ nin faydası yok mu? Var tabi. Küçük aile çiftçiliği yapanlar için festival günleri iyi bir gelir kaynağına da dönüşebiliyor.

Turizmciler, yatırımcılar için de Alaçatı’ nın marka değeri yükseliyor. Artık birçok büyük turizm firması festivale özel turlar düzenliyor. Otellerde, motellerde, pansiyonlarda önceden yer ayırtmadan yer bulmak nerdeyse olanaksız. Konaklama maliyeti de oldukça yüksek. Gündüz Alaçatı’ ya gelip, akşamları Çeşme’ ye, Urla’ ya gidip konaklamak zorunda kalabilirsiniz.

Buğday Ege’ den Pembe Albayrak ve Nurhayat Bayturan, Çarşamba Organik Pamuk Üreticileri Birliği’ nden Dursun Güney ve Germiyan Köyü’ nden Nuran ile/ 2014

2014 yılında Alaçatı’ ya bağlı Germiyan Köyü’ nde altı ay bir organik tarım firmasında çalışmış ve o yıl yapılan festivalde de Yeşiller Organik’ in ürünlerini misafirlere tanıtmıştık. Bizim Buğday Derneği de o yıl festivale standıyla katılmıştı.

Urlalı çiftçi Yüksel, Ferhat ve Dijan Kentel/ 2014

Alaçatı’ da festival günlerinde olduğu gibi, temmuz ve ağustos aylarında da sokakta adım atacak yer olmuyor ama bu kalabalığa rağmen Bodrum’ daki gürültü ve ışık kirliliğine pek rastlanmıyor. Bu durumu yerli halkın ve esnafın son derece bilinçli olmasına bağlayanlar var. Bu ayların dışında pek kimseler bulunmuyor. Yaklaşık on bin yerleşik nüfusa sahip Alaçatı’ yı bilenler buralarda en güzel mevsimin nisan-mayıs ve eylül-kasım ayları olduğunu anlatıyorlardı. Alaçatı’ nın gerçek tadı bu aylarda yaşanıyormuş ki bence de öyle.

Bir de yazın 35-40 derecelere varan sıcaklığa rağmen tatlı bir meltemle hava kuru kalıyor, bunaltmıyor, terletmiyor. Ağustos akşamının esintisiyle üşüyebilirsiniz.

Alaçatı bir tatil kasabası ama sokakları denize açılmıyor. Denize kıyısı yok. Ama her yerinden denize yürüyerek ulaşmak mümkün. Rüzgâr denizin kokusunu taşıyor çoğu zaman.

Yazlıkçılar, turistler büyük kentlere (özellikle İstanbul’ a) dönünce Alaçatı’ nın Arnavut kaldırımı dar sokakları, tarih kokan evleri, 1874’ de yapılan kilisesi (sonradan camiye dönüştürülmüş) Alaçatı sakinlerine, kış esnafına ve kedilere kalıyor. Bir de her mevsim delice esen rüzgarına.

Alaçatı, dünyanın en iyi rüzgâr alan üç bölgesinden birisi olarak anılıyor ve Alaçatı hakkında “dünyanın rüzgârla dans ettiği yer” gibi bir yakıştırmanın olduğu da rivayet ediliyor. Ki bu rüzgâr Alaçatı’ ya 15- 20 dakika uzaklıkta yer alan koyu dünyanın en önemli sörf merkezi haline getirmiş. Koy, etrafı tepelerle çevrili bir gölü andırır. Bu tepeler poyrazı kesmez, ama açıktan gelen dev dalgaları sörf için ideal olacak şekilde küçültür. Sürekli esen rüzgârı ve kıyıdan 80 metre açığa kadar uzana 1,5 metreyi geçmeyen sığlığı ile sörf için idealdir. Piri Reis “Kitab-ı Bahriye” de “Alaca At limanında deniz yufkadır” diye yazar. Koyda onca rüzgâra (Mayıs-Ekim arası rüzgâr kuzeyden 15-20 kts hızla eser) rağmen dalgaların büyümesine engel olan coğrafi yapısıyla sörfçülere güzel bir rüzgâr altında, kallavi dalgaları yemeden ve hız kesmeden sörf yapabilmelerine olanak verir. Sörf zamanında lüks yatların ve diğer zenginlik göstergesi totemlerin geçidine de şahit olabilirsiniz.

Çeşme çevre mücadelesinden Fatma Esen Kabadayı ve çiftçi Adnan Erdoğan (Turuncu atkılı) köylülerle bir RES eyleminde/ 2014
Urlalı çiftçi ve çevre aktivisti Adnan Erdoğan Çeşme mitinginde/ 2014

Rüzgâr deyince bir konu daha var: Çeşme Yarımadası’ nda çok fazla sayıda rüzgâr enerjisi santrali var ve yenileri de yapılmak isteniyor. Fosil enerji kaynaklarına karşı rüzgârı ve güneşi tercih ederim elbette. Karşı değilim RES’ lere de. Ama evlerin bahçesinde, tarlaların ortasında, yerleşim yerlerinin yakınında RES istemem ben de. Veya bölgenin enerji tüketimi için ne kadar rüzgâr tribününe ihtiyacı varsa o kadar yapılsın. Dağ- tepe RES dolu ve burada üretilen enerji taşıma hatlarıyla başka bölgelere taşınıyor ve büyük bir rant için Çeşme’ nin doğal yaşam alanları feda ediliyor. Kaldığım süre içerisinde bölgedeki STK’ ların yürüttüğü çetin mücadeleye de tanık oldum ve katılıp destek olmaya çalıştım.

Yaz aylarında çok kalabalık olan Alaçatı’ nın en güzel mevsimi bana göre sonbahar. Alaçatı’ nın kışı da ılık ve yağmurlu. Bu aylarda kendine özgü iklim dokusuyla hüzünlü, huzurlu ve yavaş bir şehir Alaçatı. Gri gökyüzü, güneşin arada bir yüzünü göstermesiyle, gerçek olamayacak kadar güzel, rengârenk bir gökyüzüne dönüşüyor. Sonra yine deli poyraz, bulutlar ve yağmur…

Çeşme- Alaçatı bir fırtınalar diyarı. Karanlık zamanlarda, rüzgâr tanrısının yaşadığı yer burası olsa gerek/ 2014
Önde Germiyan Köyü geride Ege’ nin davetkar mavi suları/ Bu fotoğrafı 2014’ de çektim.

Çeşme yarımadası bir cenneti içerisinde barındırıyor. Balıkçı kasabası Ildırı, yeşilin en güzeline ev sahipliği yapan Germiyan Köyü (Bu köy Yavaş Köy statüsü kazandı), Urla’ nın cennet toprakları, inci gibi işlenmiş kıyıları, bağları, bahçeleri, Karaburun… görülmesi, mümkünse yaşanması gereken yerler. İstanbul’ a döndüm ama kalbimin bir kısmı orada kaldı.

***

Alaçatı coğrafyasında insan yerleşimlerinin tarihi 5 bin yıl öncesine kadar gidiyor. Antik çağda, Anadolu’ nun batı kıyılarına Yunanistan bölgesinden gelen Aiol ve Dorlar gibi yerleşen İyonlar, yaşadıkları bölgeye adlarını vermişlerdir. Antik çağda Aydın-İzmir ilinin kıyı şeridine İyonya (İonia) deniyormuş. İyonyalılar dini olmayan devlet yapısı, özgür ve halkın haklarını koruyan yönetimleri sayesinde bilim, ticaret gibi alanlarda gelişip güçlenmiş ve gelecekteki çoğu özgür devletin kurucusu olmuşlardı.

Tarihin ilk önemli coğrafyacısı Strabon bölgenin kuzey ve güney sınırlarını Hermos (Gediz Nehri) ile Maiandros (Büyük Menderes Nehri) Irmakları olarak belirlemiştir. Ayrıca Sakız Adası (Kios) ve Sisam Adası (Samos) gibi adalar da İyonya içinde sayılır.

İyonlar denizci insanlardı. Birçok Akdeniz limanlarına mal taşıyarak hayatlarını kazanıyorlardı. MÖ. VIII.-VII. ve VI. yüzyıllarda en parlak devrini yaşayan İyon uygarlığı, V. yüzyılda Atina uygarlığının doğmasında önemli rol oynamıştır. İyonya, İyon felsefesinin beşiğidir. İyonya’ da filozoflar, kendi aralarında bir İyon felsefesi kurmuşlardı.

Ön Asya ve Akdeniz ticaret yollarının kavşak noktasında bir ülke olmaları bilim ve kültür alanında ileri gitmelerinin en önemli nedenidir. Bunun yanı sıra merkezi otoriteye bağlı olmayan bağımsız kentler olarak örgütlenmeleri, özgür düşünce geleneğinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Çok uzun bir tarih. Ama konumuz Alaçatı. Alaçatı yerleşimi, Batı uygarlığına felsefede, bilimde, mimaride ve sanatta önemli katkıları olan İon kent devletlerinden Eritrai’ ye bağlı Çeşme’ nin (Cyssus) sınırları içerisinde yer alır. Eritrai kenti M.Ö. 500’ de Giritli Radamant’ ın oğlu Eritros tarafında kuruldu. Kent açıklarında yer alan yedi adacıkla bugün de Akdeniz’ in en güzel yerlerinden birisidir. Kent antik çağlarda uğradığı saldırılarda bu yedi adacıktan savunuldu. Çağlar içerisinde birçok devletin hâkimiyeti altında kalan bölge coğrafi konumu, iklimi, bereketli toprakları ve doğal güzellikleri ile (buz gibi denizi, koyları ve kumsallarıyla) göç alan bir bölge oldu.

1500’ de Çeşme Anadolu’ nun dış ticaret kapısıydı. Cenevizli tüccarlar deniz yoluyla 40-45 dakika uzaklıkta yer alan Sakız Adası’ na (Chios) yerleştiler. Bursa’ da yetişen ipek Çeşme limanından Cenevizli tüccarlara ulaştırılıyor ve buradan da İpek Yolu’ yla dünyaya yayılıyordu. 1556’ da Sakız Adası’ nın Osmanlı egemenliğine geçmesiyle ipek İzmir Limanı’ üzerinden yolculuğuna devam etti.

1850’ de Alaçatı’ nın güneyindeki bataklık alan ovadan açılan drenaj hendekleriyle kurutuldu ve açılan kanal zaman içerisinde gemilerin yanaştığı bir limana dönüştü.

Alaçatı’ nın mimarının adı Hacı Memiş mahallesinde yaşatılıyor / 2014

Bu çalışmaya dönemin mimarı Hacı Memiş Ağa önderlik etti. Bu yıllarda adalardan gelen Rum işçiler limanın 1 kilometre kuzeyine inşa ettikleri yerleşim yerinde yaşamaya başlarlar. Agrilya derler buraya. Alaçatı’ nın ilk yerleşim hikâyesi de burada başlar.

Rum işçilerin işleyebilecekleri tarlaları yoktur. Büyük toprak sahipleri bu işçilere işlemeleri ve bir süre sonra devretmeleri koşuluyla toprak verirler. Rumlar bu topraklarda bağcılığı geliştirirler. Şarap kültürünün gelişmişliğini bugün de Alaçatı kiliselerinde yer alan üzüm salkımı figürlerinden anlamak mümkündür. Şarap çok daha eski çağlarda da varmış buralarda. Bölge M.Ö. 1700’ de yaşanan büyük bir depremle yıkılmış. Arkeolojik kazılarda M.Ö. 1700 tarihine ait bir şaraphane bulunmuş. 20 yy. başlarında üretilen kaliteli şarapların dünyaya yayıldığını da görüyoruz.

1873’ de Alaçatı’ da ilk belediye kurulur. O yıllarda bölgede 40.000 Rum ve 5.000 Türk yaşamaktadır.

1916’ da ilk Balkan göçmenleri bölgeye getirilir. Rumların bölgeden ayrılması da bu döneme denk düşer. Selanik’ ten, Makedonya-Karaca Ova’ dan ve Girit-İstanköy gibi adalardan mübadiller gelirler. Göçmenlerin ilk yerleşim yeri Alaçatı’ dır. Gelenler bağcılığı bilmezler. Bölgede tütüncülüğün gelişimi bu dönemde başlar. 1980’ li yıllara kadar tütün, kavun yetiştiriciliği ve hayvancılık Alaçatı ekonomisinin temelini oluşturur.

Sonraları tarım üretiminin yerini esnaflık, balıkçılık ve turizm alır. Özellikle sörf turizmi önemli bir yer tutar. Alaçatı bugünlerde de zengin ot türleri ve diğer yöresel lezzetleriyle gurme turizmine açılıyor.

Hikâyeyi uzatmak mümkün. Ama derim ki ilkbahar veya sonbahar aylarında gidin Alaçatı’ ya ve Alaçatı’ nın sardunya, lavanta, yasemin ve hanımeli kokan Arnavut kaldırımı, dar parke taşlı masalsı küçük dar köy sokakları arasına gizlenmiş, tarihi 1850’ lere kadar giden en çok iki katlı, bakımlı, diri, dış duvarları çivit boyalı, iç duvarları kireç boyalı, Turkuaz renkli kapı, pencere ve cumbası olan, avlulu ve yüksek duvarlı, çiçeklerle bezeli çok eski zamanlardan kalma taş evlerini ölmeden önce kendi gözlerinizle görün. Hikâyeyi tamamlayın.

Meydandaki 1874 yapımı kiliseden bozma camisindeki (yani Alaçatı’ nın “Tanrı Evi” ndeki) şahane mermer işçiliğini görün. Pazar yerinin zeminindeki mozaiklere bakın.

Nefis Alaçatı kurabiyelerinden alın ve meydandaki çay bahçesinde bir bardak çayla beraber tadına varın. Çark plajına gidin buz gibi denizi hissedin. Çatladı Kapı antika pazarını es geçmeyin. Cumartesi günleri açılan köylü pazarını gezin.

Birkaç gününüzü ayırın ve Alaçatı’ nın yakın çevresindeki doğal güzellikleri de görün. Ildırı’ ya gidin. Erithrai ören yerini gezin. Kıyıdaki çay bahçelerinde yedi adaları, güneşin adaların üzerinden nefis renklerle batışını izleyin.

Bugün toplam üç-beş sokağı olan bir köyden uluslararası bir turizm merkezi yaratılmış ama umarım bu “rüzgârlı köy” ün tarihten gelen ve bugün de önemli ölçüde korunan kent dokusu bundan sonra da korunur.

 

Ercüment Gürçay

500 yıllık ağaçları kestiler!

Isparta’da kestane ağaçlarıyla ünlü Ayazmana ve yakınındaki Gökçay’da içinde en az 400-500 yıllık olduğu tahmin edilen ve 1’i anıt ağaç niteliğinde 5 kestane ağacı kesilmiş halde bulundu. Bölgede inceleme yapan Orman Bölge Müdürlüğü, kesimlerin olduğu tapulu arazi sahiplerinin bu konuda izin almadığını açıkladı. Son 3 ayda toplam 12 kestane ağacının kesildiği tespit edildi.

Isparta Turizm Derneği Başkanı Fevzi Özdemir, Dere ve Yenice mahallelerinin yukarı bölümündeki Gökçay’da, biri 400-500 yıllık olduğu tahmin edilen 5 kestane ağacının kesildiğini tespit etti. Kesilen dev kestane ağaçlarının fotoğraflarını çeken Özdemir, “Bu ağaçlar anıt ağaç konumunda ve koruma altında. Birisine ait bahçe mi yoksa hazine arazisi mi bilemiyoruz ancak bu ağaçları kesenlerin bulunmasını istiyoruz. Kesen kişiler hakkında gerekli yasal işlemler derhal yapılmalıdır” dedi.

Isparta’nın Ayazmana mesire alanı ile Dere ve Yenice mahallelerinin kestane ağaçlarıyla ünlü olduğunu kaydeden Fevzi Özdemir, dev kestanelerin kesildiği bölgedeki diğer ağaçlar için de endişe duyduklarını, belediye veya Orman Bölge Müdürlüğü gibi ilgili birimlerin bölgedeki diğer ağaçların korunması yönünde tedbir alması gerektiği uyarısında bulundu.

“Bu kestane kesilmez”

Bölgenin imara açılacağı ve bazı inşaat firmalarının da arsa topladığı yönünde duyumlar aldıklarını belirten Fevzi Özdemir, şöyle konuştu:

“Şimdi sorsan ’çürük’ derler. Eh ne diyeyim, çürüyüp gidin inşallah. Yetkilileri davet ediyorum. Bu kestane kesilmez. Dere mahallesinden inerken köprünün sağ ve sol tarafındaki tüm ağaçlar kesilmiş. Birileri ev mi yapacak, villa mı yapacak? Bu kestanelere dokunan eller kırılsın. Buralara imar izni verenler de aynı derecede yargılansın. Bütün kamuoyunu davet ediyorum. Ev yapılacak alanların köküne kıran mı girdi de buralara bu muameleyi yapıyorsunuz.”

Orman Bölge Müdürlüğü açıklama yaptı

Orman Bölge Müdürlüğü, ağaç kesimi yapılan arazilerin sahipli olduğunu belirlerken, izinsiz kesimler için ceza zaptı düzenledi. Orman Bölge Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada şu bilgilendirme yer aldı:

“Isparta Orman İşletme Müdürlüğümüzün, Isparta Orman İşletme Şefliği, Isparta Toplu Koruma ekipleri tarafından bahsedilen mevkilerde yapılan inceleme sonucunda, fotoğraflarda kesilmiş olarak görülen kestane ağaçları bulunarak yerinde inceleme yapılmıştır. Yapılan inceleme sonucunda, kesilen kestane ağaçlarının devlet ormanı sınırları içerinde kalmadığı, sahipli tapulu arazilerde bulunduğu tespit edilmiştir. Tapu sahipleriyle yapılan görüşmeler sonunda şahısların Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü’ne başvurarak bu ağaçların verimden düştüğü ile ilgili tespitler yaptırdığı anlaşılmıştır. Ancak Orman İşletme Müdürlüğümüze bu kestane ağaçlarının kesilebilmesi için herhangi bir başvurularının olmadığı ve izin almadıkları tespit edilmiştir. Bu nedenle şahıslar hakkında tapulu arazide izinsiz ağaç kesmek suçundan zabıt tutulmuştur.”

Bölgede en son kesilen 5 ağaçla birlikte son 3 ayda 12 kestane ağacının kesildiği belirlendi.

(BirGün)

[Son Dakika] ABD Suriye’yi füzelerle vurdu

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, Suriye saatiyle 04:40’ta Akdeniz’in doğusundaki ABD savaş gemilerinden Suriye’ye 59 Tomahawk füzesi fırlatıldığını duyurdu.

Florida’daki evinden gazetecilere yaptığı kısa açıklamasında “Suriye’ye yönelik hedefi belli saldırının emrini verdiğini” söyleyen Trump füze saldırısının, Salı günü Suriye’nin Han Şeyhun kasabasında sinir gazı kullanıldığı öne sürülen saldırıya karşılık yapıldığını açıkladı

Suriye devlet başkanı diktatör olarak nitleyen Trump “Suriye’nin yasaklı olan kimyasal silahları kullandığı, kimyasal silah sözleşmesi altındaki yükümlülüklerini ihlal ettiği ve BM Güvenlik Konseyi’nin çağrılarını yok saydığı şüphe götürmez” dedi.

Füzelerin saldırının meydana geldiği İdlib kentinin güneyindeki El Şayrat hava üssüne isabet ettiği belirtiliyor.

Suriye Devlet Televizyonu, “Amerikan saldırganlığının” Suriye’de bir askeri üssü “bir dizi füze ile” hedef aldığını duyurdu ve bir askeri yetkilinin saldırının “kayıplara yol açtığını” söylediğini aktardı. Suriye yetkilileri saldırının teröristlerin işine yaradığını savundu.

Pentagon: Rusya önceden bilgilendirildi

ABD Savunma Bakanlığı’nın açıklamasında ‘USS Porter’ ve ‘USS Ross’ gemilerinden fırlatılan füzelerin El Şayrat hava üssündeki hava araçlarını, hava aracı depo alanlarını, mühimmat depolama sahalarını, hava savunma sistemlerini ve radarları hedef aldığı belirtildi.

Pentagon sözcüsü Jeff Davis, “İlk göstergeler Suriye hükümetinin kimyasal silah kullanma kapasitesini azaltacak şekilde saldırının El Şayrat hava üssündeki pek çok hava aracını, destek altyapı sistemini ve ekipmanını tahrip ya da yok ettiğini gösteriyor” dedi.

Saldırının amacı “Rejimin tekrar kimyasal silahları kullanmasını engellemek” olarak açıklandı.

Pentagon ayrıca Esad’ın müttefiki Rusya’nın füze saldırısı konusunda önceden bilgilendirildiğini bildirdi.

ABD Başkanı Donald Trump, Salı günkü saldırının ardından ülkeye askeri müdahalede bulunabileceğinin sinyallerini vermişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan askeri müdahale ihtimalinin gündeme gelmesinin ardından Türkiye’nin “üzerine düşeni yapmaya hazır” olduğunu söylemişti.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson da, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Suriye’nin geleceğinde hiçbir rolünün olmaması gerektiğini söylemişti.

Kaynak: BBC Türkçe, Ajanslar

Trafik yoğunluğunu ve hava kirliliğini azaltmak için uygulanan politikalar

Ulaşım, özellikle büyük şehirlerde yaşıyorsak, günlük hayatımızda önemli bir yere sahiptir ve insanların sahip olması gereken haklardandır. Diğer taraftan, fiziki kapasitesi kısıtlı olan yollara talebin fazla olması, trafik yoğunluğu sorununa yol açmaktadır. Trafik yoğunluğu, büyük şehirlerin karşılaştığı en önemli sorunlardan biridir ve trafikte harcanan zaman literatürde dışsal maliyet olarak değerlendirilir. Sürücüler, o anda aynı trafikte bulunan diğer sürücülerin ve yolcuların zaman kaybına uğramasına neden olarak, dışsal maliyete yol açmaktadırlar. İktisat teorisi, bu maliyetlerin içselleştirilmesini yani bu maliyetlere her kim neden oluyorsa o kişilerin bedel ödeyerek, nasıl seyahat edeceklerine karar vermeleri gerektiğini belirtir. Diğer taraftan taşıtlardan alınan tüketim, yıllık ve akaryakıt vergilerinin önemli bir yekün oluşturduğu ve söz konusu maliyetleri karşıladığı/karşılayabileceği tartışılabilir. Ancak ülkemizde henüz yapılmamış olmakla birlikte, İngiltere’de yapılan araştırmalar, bu vergilerden sağlanan gelirlerinin trafikte kaybedilen zamanın yol açtığı maliyeti karşılamakta çok yetersiz olduğunu göstermektedir. Trafikte kaybedilen zaman, en basit açıklama ile iş gücü kaybıdır. Bu kayıp hesaplandığında, ortaya çıkan üretimin parasal değeri önemli miktarlara tekabül eder. Bu kayıp iş gücü değerlendirildiğinde ise milli gelire ciddi katkısı olacaktır. Milli gelirdeki bu kayıp, dışsal maliyettir.

Trafik yoğunluğunun neden olduğu bir diğer önemli dışsal maliyet ise, hava kirliliğidir. Hava kirliliği hem yerel düzeyde, hem de küresel düzeyde etkisini göstermektedir. Yoğun trafikte sürüş koşulları değiştiği için (sürekli dur-kalk sürüş koşullarının hakim olması), daha fazla yakıt kullanılmakta ve sürücüler daha fazla yerel/küresel hava kirliliğine neden olmaktadır. Hava kirliliğinin neden olduğu sağlık sorunlarının tedavisi için harcanan kaynaklar ise, başka bir maliyettir. Yerel düzeyde hissedilen hava kirliliği, başta solunum hastalıkları olmak üzere çeşitli sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Bu alanda yapılan son araştırmalar, trafik yoğunluğunun olduğu bölgede yaşayan insanların demans hastalığına yakalanma olasılığının arttığını göstermektedir. Trafik yoğunluğunun yaşandığı yer ile insanların yaşadığı yer arasındaki mesafe azaldıkça, bu olasılık daha da artmaktadır. Ayrıca yerel hava kirliliği, tarihi binaların olduğu şehirlerde bu binalara da zarar vermektedir. Küresel düzeyde hissedilen kirlilik ise, iklim değişikliğine neden olan sera gazı emisyonlarına katkıda bulunmaktadır. Yukarıda bahsedilen iş gücü kaybının oluşturduğu maliyet, hava kirliliğinin neden olduğu sağlık sorunlarının tedavisi için yapılan harcamalar dahil edildiğinde daha da artmaktadır.

Trafik yoğunluğu ile mücadele edebilmek için uygulanabilecek, hem talep yanlı, hem de arz yanlı politikalar mevcuttur. İktisatçılar tarafından en çok savunulan politikalardan biri, trafiğin yoğun yaşandığı bölgelerin tanımlanıp, o bölgeye girişin ücretli hale getirilmesini sağlayan talep yanlı politikadır.

Trafik yoğunluğunun ücretlendirilmesi, literatürde ilk defa Nobel ödüllü William Vickrey (1963) tarafından gündeme getirilen bir politika aracıdır. Vickrey, trafik yoğunluğu ücretlendirmesini önce New York metrosu için önermiş ve daha sonra karayollarında oluşan trafik yoğunluğunu da kapsayacak şekilde önerinin uygulama alanını genişletmiştir.

Trafik yoğunluğu ücretlendirmesi, dünyada ilk olarak 1975 yılında Singapur‘da uygulanmıştır. Sadece sabah ve akşam trafiğin yoğun olduğu saatlerde uygulanan sistemin uygulama saatleri, elde edilen başarılı sonuçlardan sonra, sistem daha da geliştirilerek arttırılmıştır (Phang and Toh, 1997). Avrupa’da Londra, Stokholm ve Milan, bu sistemi trafiğin yoğun olduğu bölgelerde başarılı şekilde uygulayan şehirlerdir. Sistemin uygulanması ile birlikte hem trafik yoğunluğunda düşüş olmuş, hem de trafikte geçirilecek zaman tahmin edilebilir hale gelmiştir. Ayrıca başta karbondioksit olmak üzere diğer tehlikeli gazların emisyonlarında da düşüş gözlenmiştir. Örneğin, Londra, Stokholm ve Milan’da sırasıyla trafik yoğunluğundaki azalma yüzde 18, 18 ve 14,2 olmuştur. Karbondioksit emisyonlarında azalma ise aynı şehirler için sırasıyla yüzde 16, 16 ve 14 olarak rapor edilmiştir (Papathanasopoulou ve Antoniou, 2011).

Bu kadar verimli olan sistem, neden daha yaygın olarak uygulanmamaktadır?

Bu sorunun farklı yanıtları vardır. Vatandaşlar, politika yapıcıların bu sistemi trafik yoğunluğunu azaltmaktan daha çok, gelir sağlamak için uygulamak istediklerine inanmaktadırlar. Politika yapıcılara olan güvensizlik arttıkça, bu inanç kuvvetlenmektedir.

Vatandaşların duydukları kaygı, sadece bununla sınırlı değildir. Başka bir kaygı, sistemin düşük gelirlileri olumsuz etkilemesi ile eşitsizliğe yol açmasına dairdir. Edinburg’da yapılan referandumda ise, sistemin reddedilmesinin nedenlerinden biri, sistemin karışık olarak kurgulanmış olması ve vatandaşların sistemi yeterince anlayamamasıdır (Gaunt ve diğerleri, 2007).

Toplum tarafından sisteme verilen destek arttıkça, sistemin etkinliği de arttacaktır. Söz konusu desteği arttırmanın en önemli yolu, trafik yoğunluğunun ücretlendirilmesi ile sağlanacak gelirin, toplu taşımacılığı iyileştirmekte kullanılması ile mümkün olabilmektedir. Çünkü zamanı daha değerli sürücüler, ücreti ödemeye razı olurken zamanı daha az değerli olan sürücüler, özel arabalar ile seyahat etmek yerine toplu taşıma araçlarını tercih edecektir. Toplu taşımacılığın yetersiz olması, sistemin etkinliğine zarar verir. Toplu taşımacılığa yapılan yatırımlardan en çok düşük gelirlilerin faydalanması halinde ise sistemin progresif etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Stokholm’de yapılan araştırmalar bu hipotezi teyit etmiştir. Toplu taşımacılığa yapılan yatırım vatandaşlarda politika yapıcılara karşı duyulan güvenin tesis edilmesine neden olacaktır. Aynı zamanda sistemin, basit ve herkes tarafından kolay anlaşılır şekilde kurgulanması da sisteme verilen desteği arttıracaktır.

Literatürde hem Stokholm, hem de Milan’da yapılan uygulamalar çok ilgi çekmiştir. Stokholm’de önerilen sistem, çok ateşli politik tartışmalara neden olmuş ve Yeşiller Partisi’nin politik manevraları ile pilot uygulama hayata geçirilmiştir. Pilot uygulama esnasında trafik yoğunluğunda ve hava kirliliğindeki azalmanın, vatandaşlar tarafından tecrübe edilmesi, daha önce sisteme karşı çıkanların sistemi desteklemesine yol açmıştır. Pilot uygulama sonrasında sistemin, sürekli uygulanabilmesi için referanduma gidilmiştir. Çoğunluğun, sistemin sürekli uygulanmasını desteklemesi ile 2007 yılından itibaren trafik yoğunluğunun belirlenen alanda uygulanması, Stokholm ulaşım politikalarının bir parçası haline gelmiştir. Konunun uzmanları, sistemin çoğunluk tarafından kabul edilmesinden sonra, tartışmaların sistemden elde edilen gelirin daha iyi nasıl kullanılabileceğine ve sistemin daha iyi nasıl geliştirilebileceğine dair yapıldığını belirtmiştir (Eliasson, 2014).

Milan’da ise ‘EcoPass’ adıyla uygulanan sistemin amacı emisyonları azaltarak, hava kirliliği ile mücadele etmekti. Sistem tarafından belirlenen emisyon kriterlerini sağlayamayan araçların, belirlenen bölgeye girememesi ile trafik yoğunluğunda azalma gözlenmiştir. Referandum ile Milan halkının sistemin, trafik yoğunluğu ücretlendirilmesine dönüştürülmesine destek verip, vermeyecekleri sorulmuştur. Yüzde 80’nin öneriyi desteklemesi sonucunda 2012 yılında EcoPass uygulamasından, ‘Area C’ olarak adlandırılan trafik yoğunluğunu ücretlendirme sistemine geçilmiştir (Hensher ve Zheng, 2013). Londra Belediyesi de Avrupa’da trafik yoğunluğunu ücretlendiren ilk şehir olmanın yanı sıra,  dizel ile çalışan araçların yol açtığı hava kirliliği ile mücadele etmek için ‘emisyon free zone’ uygulaması önerisi üzerinde çalışmaktadır.

Unutmamak gerekir ki, sürdürülebilir, çevre ve insan sağlığı dostu olan ulaşım sisteminin sağlanabilmesi, sadece trafik yoğunluğunun ücretlendirilmesi ve/veya kirliliğe yol açan araçların belli bölgelere girmesini engellemekle mümkün değildir. Bu politikalar, uygulanabilecek politikalardan sadece ikisidir ve bütüncül bir politikanın uygulanabilmesi için başka pratiklerin de dikkate alınması gerekir. Bu pratikler içinde özellikle çevre dostu toplu taşımacılığın geliştirilmesi önemli yere sahiptir. Trafik yoğunluğunun ücretlendirilmesi önemli miktarda kaynak sağlayacağı için, uygulamadan sağlanan gelirin önemli bir kısmını sadece toplu taşımacılığı geliştirmek için değil, yakıtlar açısından çevre dostu olan toplu taşımacılığının geliştirilmesi için de kullanmak gerekir.

 

Kaynaklar: 

Eliasson, J., 2014, The Role of Attitude Structures, Direct Experience and Reframing for Success of Congestion Pricing, Transportation Research Part A, 67, 81-95.

Gaunt, M., Rye, T. ve Allen, S., 2007, Public acceptability of road users charging: the case of Edinburgh and the 2005 Referendum, Transprt Reviews 27(1).

Hensher, D. A. ve Zheng, Li., 2013 Referendum voting in road pricing reform: A review of the Evidence, Transport Policy, 25, 186-197.

Papathanasopoulou ve Antoniou, 2011. Assessment of congestion pricing prospects for Athens, Greece. Proceedings of the 90th Annual Meeting of Transportation Research Board, January 2011, Washington D.C., USA.

Phang, S. ve Toh, R. S., 1997. Curbing Urban Traffic Congestion in Singapore: A comprehensive Review, Transportation Journal, 37, 24-33.

Vickrey, W., 1963. Pricing in urban and suburban transport, American Economic Review, 52 (2), 452-465.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu

İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi

Exeter Üniversitesi Konuk Araştırmacı

Gezi Parkı bilirkişi raporu: Cumhuriyetin kültürel değerlerinin korunması gerekiyor

Taksim Gezi Parkı’na Topçu Kışlası’nın yeniden yapılmasını öngören projenin iptalini öngören mahkeme kararının Danıştay tarafından bozulmasından sonra talep edilen bilirkişi raporunda, Gezi Parki ‘cumhuriyetin değer mirası’ olarak tanımlanarak projenin gerçekleşmesi halinde park işlevinin kaybolacağı savunuldu. Danıştay bozma kararında yeniden bilirkişi keşfi yapılarak rapor hazırlanmasını talep etmişti.

Çeşitli üniversitelerden beş uzmanın hazırladığı 336 sayfalık bilirkişi raporu İstanbul 1’inci İdare Mahkemesi’ne sunuldu.

Uzmanlar, Topçu Kışlası’nın yeniden inşasıyla (ihya) ilgili dikkat çekici bir değerlendirmede bulunarak “Hiçbir replika (taklit) aslının değerinde olamaz; olsa olsa özenmedir, öykünmedir” dedi.

Diken’den Rıfat Doğan’ın haberine göre, raporda Topçu Kışlası’nın ihyasına dönük plan değişikliği kültürel, çevre düzeni, afet toplanma alanları, şehircilik ilkeleri gibi çeşitli başlıklar altında incelendi.
Uzmanlar ‘kültürel değerler’ başlığı altında yaptıkları tespitte ‘cumhuriyet ilanıyla başlayan yeni sürecin kültürel değerlerinin de korunması ve tarihe aktarılmasının gerekli olduğunu’ vurguladı.

‘Olsa olsa özenmedir’

Raporun aynı bölümünde uzmanlar “Replika(taklit) aslının değerinde olmaz, olsa olsa özenmedir” diyerek şu uyarıda bulundu: “İmar planı değişikliklerinin bütün planlama ve tasarım kademelerini, mevzuatın öngördüğü plan üretme ve onama aşamalarını atlayarak acele eylem üretmeye çalışmakta, dava konusu alanın tüm mekansal, fiziksel, estetik, görsel vb. sorunlarına ilişkin alternatif çözüm arayışlarını görmezden gelmektedir. Oysa koruma eylemi aceleye gelecek bir eylem değildir, iyi düşünülmemiş bir müdahale yüzlerce onlarca yılda oluşmuş bir birikimin kolaylıkla yok olmasına neden olabilir. Hiçbir replika(taklit) aslının değerinde olamaz, olsa olsa özenmedir, öykünmedir. Mekanın üretildiği zamana, emeğe saygı için özenle ve dikkatle karar almak ve eylemde bulunmak gerekmektedir.”

Gezi Parkı’nı ‘cumhuriyetin değer mirası’ olarak tanımlayan uzmanlar, ‘cumhuriyet döneminin korunmaya değer mirasının da geleceğe taşınacak bir katman olarak görülmesinin ve tanımlanmasının gerekli olduğuna’ dikkat çekti.

Raporun ‘plan açısından’ başlığı altında şu tespitler yapıldı:

– Ulaşım yükünün artırılması yönündeki alt kademe plan kararlarından kaçınılması gerek,

– Etüt araştırma altyapısı yeterli değil,

– Taksim Gezi Parkı’nın kaldırılması ya da küçültülmesine dair dava konusu idari işlem bilimsel bir ‘zorunluluk’la gerekçelendirilemedi.

İstanbul’da kişi başına düşen aktif yeşil alan azaldı

İstanbul’daki yeşil alan oranında düşüş olduğunu dile getiren uzmanlar, raporlarında şu rakamlara yer verdi:

“İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan oranının Batılı çağdaş metropol kentlerin çok gerisinde olduğu, kent bütününde 2010 yılında 6.05 metrekare olan kişi başına düşen aktif yeşil alan oranının, günümüzde 3.66 metrekareye gerilediği; gerek İstanbul bütününün ve gerekse Beyoğlu ilçesinin imar mevzuatı ile öngörülen 10 metrekare/kişi aktif yeşil alan oranını yakalamanın çok gerisinde kaldığı; kişi başına düşen yeşil alan miktarı 1.3 metrekare olan Beyoğlu ilçesi, yeşil alan standartları açısından İstanbul ortalamasının da altında kaldı.”

Uzmanlar, Topçu Kışlası’nın yeniden yapılması durumunda Gezi Parkı’nın büyük oranda park işlevini kaybedeceğine işaret ederek “Beyoğlu’nda Sütlüce 2 parkından sonra büyüklüğü bakımından en büyük yeşil alan olan Taksim Gezi Parkı’nda ‘yeniden ihya’ adı altında Taksim Topçu Kışlası’nın rekonstrüksiyonunun gerçekleştirilmesi durumunda, parkın yaklaşık olarak yüzde 67’sinin park işlevi sona erecek” dedi.

Uzmanlar diğer başlıklar altında şu tespitlerde bulundu:

Afet toplanma alanları: Topçu Kışlası ihyasıyla Taksim Gezi Parkı’nın yakın ve uzak çevresi için afet toplanma olarak hizmet verme potansiyeli zedelenecek; kamu yararına aykırı,

Yoğunluk dağılımı: Taksim Topçu Kışlası’nın ihyası nüfus yoğunluğu artışına sebep olmayacak ancak ‘kullanıcı yoğunluğu’ kaçınılmaz olarak artacak,

Şehircilik ilkeleri açısından: Korunması gereken bu özel, kentsel alanı, tarihsel özelliklerine saygıyla, nitelikli ve yaşanabilir bir alan haline getirme, tasarım değerini yükseltme yönünde kararlar geliştirilemedi.

Koruma kararlarına göre: Maksem ve Atatürk Kültür Merkezi’nin plan değişikliği onama sınırı dışında bırakıldı, koruma alanının mekansal bütünlüğü bozuldu,

– Taksim Meydanı-Taksim Gezi Parkı ve çevresinin mekansal temsil bileşenleri değiştirildi,

– Osmanlı dönemine ait mekansal temsil gücünün artırılmasına karşılık, Cumhuriyet dönemi mekanlar referansları zayıflatıldı; bu yaklaşım bilimsel koruma yaklaşımları, uluslar arası koruma müktesebatı, koruma mevzuatına aykırı,

– Uygulandığı dönemin bayındırlık hareketlerinin bir örneği olarak gerçekleştirilen Taksim Meydanı ve Taksim Gezi Parkı’nın, mekansal bilgi kaynağı ve ulusal-evrensel referans olma potansiyeli değerlendirilmedi,

– İstanbul’un ve Türkiye’nin korunması gereken önemli bir mekanı olan dava konusu alan, toplumsal hafızada yer alan mekansal kodların, işaretlerin ve referansların kaybolmasına neden oldu,

– Koruma Kurulu kararlarına uyumakta keyfi ve seçici davranıldı.

Taşınan ağaçların büyük bölümü kurudu

İhya açısından: 2863 sayılı yasada yer alan kültür varlığı ve tescille ilgili tanımların kapsamı dışına çıkılarak, yok olmuş tarihi yapıların tescil yoluyla yeniden yapımının önerildi, yasaya dayanarak yok olmuş yapıların tescil edilemeyecek,

– İhya (rekonstrüksiyon) uygulaması, koruma alanlarında yeni yapı inşa etmenin yasal aracı haline dönüştürülmemeli, aksi halde kaybedilmiş tüm hakların geriye doğru işletilmesi gündeme gelebilecek,

Ağaç açısından: Gezi Parkı’nda 563 adet ağaç var. 425 adet (yüzde 75) sağlıklı. Gerisi zayıf veya kurumuş.

– ‘Ağaçların taşınmasının sakıncalı olacağının belirtilmesine’ rağmen 66 ağacın nasıl taşınabileceğine ilişkin görüş bildirildi, 66 ağacın Sadabad Parkı’na taşındı ancak yarısında kuruma ve çürüme oldu, taşıma işlemi ağaçlara zarar verdi,

– Çok sayıda korumaya ağaç bulunuyor; ileri yaşlara ulaşmış çam, sedir, çınar, karaağaç, dişbudak, erguvan, sakız gibi ağaçlar ‘korumaya değer’ ağaçlar olarak değerlendiriliyor, taşınması sakıncalı,

– Topçu Kışlası’nın yapılması durumunda yapı tabanının oturacağı bölüm yaşlı ağaçların oluştuğu bölüm; avlu kısmında ise halen genç ağaçlar ve havuz var; bu nedenle en fazla zarar görecek kısım, yaşlı ağaçların bulunduğu simgesel kısım olacak,

– 1913-1914 haritalarına göre Taksim Kışlası’nın gerçek boyutlarının kapladığı alan avlusuyla birlikte 27 bin 172 metrekare; bina çevresinin de hesaba katılmasıyla birlikte 31 bin metrekare zarar görecek,

– Topçu Kışlası’nın ihyası durumunda bölgenin tek yeşil alanı Taksim Gezi Parkı yüzde 67 oranında küçülecek ve yaklaşık 430 ağaç (yüzde 62) zarar görecek.

Uzmanlar tespitlerinden sonra ‘Taksim Yayalaştırma Projesi’ne ilişkin 1/5 bin ve 1/bin ölçekli koruma amaçlı nazım ve uygulama imar planı değişikliğinin planlama esasları, koruma ilkeleri ve kamu yararına uygun olmadığını belirtti.

(Diken)