Ana Sayfa Blog Sayfa 3142

Yurtdışında yaşayan Türkiyelilerin deneyimlerini paylaşma noktası: Gurbet Veri Bankası

Ömer’le (Akpınar) yıllar önce Ankara’da Tunalı’nın bir barında tanıştık, sonrasında o Kaos GL’de editörüm olarak yazıları her zaman büyük bir heyecan ve size iyi hissettirecek dönüşlerle kutladı, derken araya mesafeler girdi, o bir başka yerlere gitti “koca peşinden”, ama yazmaya ve hikaye anlatıcılığına, toplayıcılığına devam etti.

Gurbet Veri Bankası için dünyanın farklı yerlerinden sesleri toplamaya başladığında uzaktan takip ederken bir arkadaşıma “yazmak ister misin?” diye sorduğunda ucundan dahil olmuş bulundum ve sevdiğim bir çok insanın aslında nasıl da coğrafyanın farklı yerlerine saçıldığıyla yüzleşmem gerekti. “Ay o da yazar, bak bu da burada, kesin paylaşmalı” derken bir anda astronot dışında ne kadar farklı kimlikten, meslekten ve yaklaşımdan insan biriktirdiğimi hayatımda görmüş oldum. Ne kadar tek düze yaşıyormuşuz gibi görünse ve belli insan kalıpları içinde sıkışıyormuşuz hissi uyandırsa da hayat, bu küçük farklılıkların değerini idrak ettirdi bana da Gurbet Veri Bankası ile.

Şimdi birazcık sorularla onu sıkıştırma sırası da böylece bana gelmiş oldu sonunda.  – Irmak Keskin

***

Irmak Keskin: Ömer Akpınar kimdir? Ne yapar? Ne düşünür? 

Ömer Akpınar: “Kocaya kaçmamın” ardından yaklaşık 2 yıl önce yurtdışında, Ürdün’ün başkenti Amman’da yaşamaya başladım. Öncesinde yaptığım habercilik ve çeviri/düzelti işlerinin bir kısmını yurtdışında da sürdürdüm. Bir yandan da Arapça öğrendim. Ama uzunca bir süredir beni en çok heyecanlandıran “iş”, bloglamak.

Ömer Akpınar

Ev Geyi blogumda izlenimlerimi, gittiğim yerleri, çevirilerimi yayınlarken yurtdışında yaşayan Türkiyelilerin deneyimlerini Gurbet Veri Bankası adı altında toplamaya başladım. Bir yerden sonra bu fikir kendi bloguna evrildi. Hikâyelerimizi paylaşmayı ve büyük cümlelerden ziyade gündelik hayatlarımıza dair ayrıntıları toplamayı seviyorum.

Irmak: Gurbet Veri Bankası fikri nereden ortaya çıktı? Nasıl gelişti? Konuştuğumuz insanların bir kısmı “biz de tam bunu düşünüyorduk” dedi, başlama motivasyonun neydi? 

Ömer: Amman’a taşındığımdan beri yurtdışında yaşama dair düşünüyordum. Yeni bir ülkeye taşınmak, eski güvenlik ağlarından uzakta kendini yeniden kurmak kolay değil. Özellikle de benim gibi, eşinin peşinden, kendi işi olmadan başka bir ülkeye yerleşenler için büyük bir kimlik kaybına yol açabiliyor.

Geçen yaz “refakatçi eşler”in hallerine dair bir blog ve kitapla tanıştım: Expat Partner’s Survival Guide. Başka insanların deneyimlerini okumak bana çok iyi geldi. Ama refakatçi eşlerin büyük bir kısmı 30’larının sonlarında, çocuklu kadınlardan oluşuyor ve apayrı bir dünyaları var. Bense Norveçli kocasıyla muhafazakâr bir ülkede, yıllarca açık yaşadıktan sonra gizlenmek zorunda kalan bir eşcinsel ve kocasının iş arkadaşları arasında Norveççe konuşmayan genç bir eş olarak bir garip hissettim.

Ayrıca nette Türkiyelilerin yurtdışı deneyimlerine dair çok az kaynak var. Haliyle akşam yemeğinden döndüğünde “Türkiye’de darbe oluyormuş” mesajıyla sabahlara kadar uyuyamayan, ülkesini kaybetme endişesi taşıyan biri olarak “bizim” hikâyelerimizi toplamaya karar verdim.

Irmak: Deneyimlerini paylaşan insanlara nasıl ulaşıyorsun? Yazma motivasyonlarını nasıl sağlıyorsun? Kimler yazabilir? Yazanlardan beklentilerin var mı? 

Ömer: Kendi çevremle başladım işe. Fen fakültesi çıkışlı olduğumdan üniversite arkadaşlarımın büyük bir kısmı master-doktora peşinde yurtdışında. Zaman içinde onların arkadaşları, blogu okuyan başkaları derken hiç tanımadığım insanlar katkı sunmaya başladı.

Herkesin anlatmaya değer bir hikâyesi olduğuna inanıyorum. Paylaşılanlar başka insanları güçlendiriyor, çok güzel mesajlar alıyorum. Yurtdışındaki Türkiyeliler ne yaşar, neler düşünür, yeni bir ülkeye nasıl uyum sağların hikâyesi pek görünür değil. Bu yüzden bu bilgiyi birlikte çoğaltmayı hedefliyorum.

 

Yurtdışında yaşayan “Türkiyeliler” derken etnisite ayrımı yapmadan, Türkiye deneyimi olan insanları kastediyorum. Almanya’da doğmuş büyümüş, Türkiye’de yaşamamış bir Türk bunun dışında kalıyor ama bir süredir Türkiye’de yaşayan, kendini Türkçe ifade edebilen “yabancıların” hikâyeleriyle de ilgileniyorum.

Katkılar ne kadar kişinin “kendi dilinde” olursa, kişisel yanlarını görünür kılarsa benim o kadar hoşuma gidiyor. Çünkü formel bir ülke rehberi peşinde değilim. Farklı kişilerin bulundukları yeri nasıl deneyimlediklerini merak ediyorum.

Irmak: Sen kendi hikayeni 10 Mayıs’ta yayımlamışın, blog başladıktan aylar geçtikten sonra, soruların zor muymuş? :) Yoksa daha anonim ilerletmek gibi bir dert mi var blogu? 

Ömer: Öncelikli olarak farklı kişilere ulaşmak istedim çünkü Ev Geyi blogumda kendi hikâyemi zaten bol bol paylaşıyordum. Kendi hikâyemde de zorlandığım noktalara ağırlık vermeyi seçtim zira yazmak istediğini ama çok mutlu bir hikâyesi olmadığı için utandırılmaktan çekindiğini söyleyenler olmuştu.

Gurbet Veri Bankası’nın yaşadıklarımızı, iyisiyle kötüsüyle, birbirimizi yargılamadan paylaşabileceğimiz bir alan olması için çalışıyorum. Sorularım açık uçlu, haliyle iyice oturup düşünmek gerekiyor ama her şeyi snap snap paylaştığımız bir zamanda biraz daha derinlikli anlatıları tercih ediyorum :)

Irmak: Anlatılan bütün hikayelere bir açıdan tanıklık ediyorsun aslında bir yandan da, bu paylaşım yorucu oluyor mu? O kadar deneyim sana neler katıyor, senden neler alıyor? 

Ömer: Aksine bana enerji veriyor. Bazen “yalnız değilmişim”, bazen de “hmm, ben hiç böyle düşünmemiştim” oluyorum. En güzeli de, dünyanın farklı yerlerinden insanlarla tanışıyorum, yeni arkadaşlar ediniyorum. Kendi hayatıma kesinlikle büyük bir değer kattığını söyleyebilirim.

Irmak: Gurbet Veri Bankası sana neler hissettiriyor ve/veya düşündürüyor? 

Ömer: Türkiye gündemi sağolsun, hayata dair pek çok meseleyi konuşmak, paylaşmak lüks kabul ediliyor. Hele de yurtdışı deyince çok yaygın bir kanı var: Onlar kendini kurtardı, rahatları yerinde, uzaktan konuşmak kolay. Halbuki hiçbir şey bu kadar basit ve tek katmanlı değil.

Gurbet Veri Bankası’nda yer alan katkılar belki de yurtdışından çok Türkiye’ye dair fikir veriyor. İyi bir üniversiteden mezun olup başkentte işsiz kaldığını anlatan Ilmenau’dan Murat, cinsiyet baskısından kurtulup mutlu olmayı öğrendiğini paylaşan Lizbon’dan Sezgi, satır aralarında bana çok politik gelen laflar ediyor. Shenyang’dan Birmingham’a Yağmur’un ya da Latin Amerika yollarından Yasu’nun anlatıları da gittikleri yerlere dair birinci elden gözlemler sunuyor.

Gezi yazıları ve siyaset tartışmalarından ayrı bir yerde, bu konuları da es geçmeden kişisel deneyimleri paylaşmak bence çok kıymetli.

Irmak: Proje nereye kadar devam edecek? Sonucunda bir şey yapmayı düşünüyor musun bütün bu deneyim ve hikayelerle? 

Ömer: Şimdiye kadar 28 katkı yayınladım, şöyle bir 100 olsun istiyorum. Bir akademisyenden LGBTİ göçmenlerin hikâyelerine dair bir kitap önerisi geldi, uzun vadede onu hazırlamayı planlıyoruz. Ama bir bitiş noktası ya da “sonuç” yok kafamda. Paylaşılan hikâyeler üzerinden birbiriyle tanışan, birbirine yardımcı olanlar çıktı. Beni en çok bu kısmı heyecanlandırıyor.

Irmak: Eklemek istediğin bir şey ya da kendine sormak istediğin bir soru var mı? 

Ömer: Gurbet Veri Bankası, Ocak sonunda başladığım bir proje. Daha çok yeni. O yüzden daha fazla kişiye ulaşmaya, hikâyeleri çeşitlendirmeye ihtiyacım var.

Katkı sunar, arkadaşlarınızla paylaşır, blogu ve Facebook sayfasını takip ederseniz çok sevinirim. Dünya hikâyelerimizle güzel!

 

 

Röportaj: Irmak Keskin

(Yeşil Gazete)

Rakamlarla aldatmak: 1453 kamyon geçidinin ardından

Geçtiğimiz hafta İstanbul’un fethinin 564. yıl dönümüydü. Önceki yıllardan aşina olduğumuz gibi bu sene de fetih yılı 1453’e gönderme yapan bir gösteri izledik. Bu seneki gösteri 3. Havalimanı inşasında görev alan 1453 adet kamyonun askeri düzende havalimanının 1 numaralı pistindeki 3,2 km’lik yolu kat etmesinden ibaretti. 3.000’e yakın görevlinin yer aldığı kamyonlar geçidi 1 saat 47 dakika, hazırlıklarıysa 7 saat sürdü. Geçit töreni için 2.200 adet kamyon hazır olarak bekletildi. Ana akım medyada rakam bombardımanıyla sunulan haberlerde bu gösterinin aynı zamanda “En Uzun Kamyon Geçidi” kategorisinde bir Guinness rekoru denemesi olduğu söyleniyordu. 2004’te Hollanda’da aynı kategoride 416 kamyonla kırılan rekorun 3 katından daha fazla bir sayıya ulaşılmasının sözüm ona haklı gururu yaşanıyordu. Türkiye demirden bir orduyla bütün dünyaya adeta meydan okuyordu. Geçitten alınmış fotoğraflar 2015 yılında Sisi’nin ihtişamlı bir törenle dünyaya tanıttığı Yeni Süveyş Kanalı’nın açılış törenini akıllara getiriyordu. Sisi 150 yıl önce Birinci Süveyş Kanal’ını geçen ilk gemi El-Mahrousa ile kanaldan geçiyor, semalarda helikopterler ve F-16’lar uçuyordu.

Dünyayı korkutan proje

İstanbul Grand Airport (İGA) adıyla geçen 3. Havalimanı İstanbul’un Avrupa yakasında, Karadeniz kıyısındaki Tayakadın ile Akpınar köyleri arasında bulunan 76,5 km²’lik alana yapılıyor. “Cumhuriyet tarihinin en büyük projesi”, “Dünyanın en büyük havalimanı” ve “Uzaydan bile görünecek” diye reklamı yapılan proje hem mevcut iktidarın hem de Yeni Türkiye’nin en parlak sembollerinden biri olmaya aday. 3. Köprü ve Kuzey Marmara Otoyolu ile birlikte planlanan proje ilk etapta 100 milyon yolcu kapasiteli olacaktı. Ancak dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bu sayıyı az bulmuş, 120 milyona çıkarılması talimatını vermişti.

Köpürtüldükçe köpürtülen proje zaman içerisinde dünyanın da dikkatini çekmeye, çeşitli haberlere konu olmaya başladı. “Hollanda resmen itiraf etti[1]” başlıklı haberde Takvim gazetesi “Kanal İstanbul, Üçüncü Havalimanı, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve iki yakayı denizin altından birleştiren tüp geçitle dev projelere imza atan ve atmaya devam eden Türkiye Avrupa’da korku yarattı” diyordu. Sabah’ın haberinde ise “Frankurt havalimanı figüran durumuna düşecek”[2] denilerek projeye övgüler yağdırılıyor, uzaydan görülebilecek bu projenin Almanya’yı endişelere gark ettiğini söyleniyordu. Canım bunda şaşılacak ne vardı? Avrupa bizi zaten kıskanmıyor muydu?[3]

Rekor saplantısı nihai hedefe dönüştü

Geçtiğimiz Mart ayında 3. Havalimanı CEO’su Yusuf Akçayoğlu “kıskananlar çatlasın” dercesine proje genelinde 2,2 milyon m3 civarında beton döktüklerini övünerek anlatıyordu. Akçayoğlu “inşaatta çalışan sayısını 30 binlere çıkarıp Türkiye’nin istihdam rekorunu kırmak istiyoruz” diyerek noktayı koydu. Ülkenin başbakanından havalimanı yöneticisine kadar hepsinin gündeminde daha büyüğünü yapmak, daha çoğunu harcamak, bir önceki rekoru kırmak vardı. Büyümek, büyümek, ne pahasına olursa olsun büyümek… Peki, var sayalım ki büyümek pek matah bir şeydi. İstanbul’a dünyanın en büyük havalimanı yapsanız da içinde yolcu olmazsa ne işe yarayacaktı? 2015’ten bu yana Avrupa ülkeleri arasında en düşük doluluk oranına sahip ülke konumundan kurtulamayan ülke konumundaki Türkiye’ye böyle dev projelerin ne faydası olacaktı? Pek çok mega projede olduğu gibi hesaplar çarşıya uymayacak, yok edilmiş bir doğa, yerinden yurdundan edilmiş insanlar ve beton mezarlıklarla baş başa kalmayacak mıydık?

Havalimanın ekolojik ve sosyal maliyeti

İstihdam, kullanılan beton miktarı, yolcu kapasitesi vs. dair rakamlar havada uçuşurken, ana akım medya projenin neden olduğu orman katliamı, sulak alanların kaybı, İstanbul’un temiz hava depolarının yok oluşu, havalimanı çevresinde oluşacak yeni yerleşim yerlerinin megakent üzerinde oluşturacağı ek nüfus baskısı gibi geleceğimizi doğrudan ilgilendiren konulara hiç değinmiyordu.

Oysa 2014 Haziran ayında proje bölgesinde bulunan 70 göl havalimanı arazi çalışmaları için kurutulmuştu[4]. Kırklareli’nden Düzce’ye kadar Kuzey Marmara Bölgesi’nin tüm tatlı su varlıklarını kendine akıtacak kadar susuz olan bir kentte bir havalimanı için sulak alanlar kurutuluyordu. 3. Köprü’yle birlikte 3. Havalimanı inşaatı için milyonlarca ağaç kesildi[5]. İstanbul’un Avrupa yakasında kalan tek temiz hava deposu olan Kuzey Ormanları’nın bütünlüğü bozuldu. Etrafı tamamen betonla kuşatılmış ormanın yok edilmesi daha da kolay hale getirildi. Projenin bulunduğu güzergâh yoğun bir göçmen kuş popülasyonu (200 civarında kuş türü) geçiş yolu üzerinde olduğu için bölgedeki yaban hayatını da olumsuz etkileyecek. Proje, 3. Köprü, Kuzey Marmara Otoyolu ve Kanal İstanbul gibi projelerle birlikte milyonlarca ek nüfusu çekecek yeni yerleşim yerleri projelerini de mümkün kılacak. Böylece 2015 yılı itibariyle dünyadaki 172 ülkeyi nüfusuyla geride bırakan İstanbul, dünyanın en kalabalık ilk birkaç kentinden biri olacak. Havalimanı inşaatının başka bir karanlık yüzü de işçi ölümleri. Temelinin atıldığı 7 Haziran 2014’ten bu yana medyaya yansıyan 20’ye yakın iş cinayeti yaşandı. Ancak daha fazla ölümün olduğu ve bunların hasıraltı edildiğini söyleyen işçiler var[6]. İş cinayetlerinin, havalimanın bir an önce yetiştirilme baskısından kaynaklandığı belirtiliyor[7]. Havalimanı inşaatından çıkan hafriyat ise Kilyos sahillerini çöpe boğuyor[8].

Rakamları tutturalım da gerisi teferruat

İşte rekorların ve rakamların ışıltısının arkasında böyle acı bir gerçeklik yatıyor. Rakamlarla kafa karıştırma ve dikkati başka yöne çekme Türkiye’de sıkça kullanılan bir yöntem. Ancak Türkiye’de bir de rakamlarla kafa bulma durumu var ki evlerden ırak olsun. 11.11.2011 tarihinde yapılan 111 dev su tesisi açılışını hatırlayalım[9]. 12.12.2012 tarihinde 112, 11.12.2013’te 113[10] ve elbette 2014’te 114 su tesisinin açıldığı törenleri[11] de buna ekleyelim.

Gelin 12.12.2012 tarihinde saat 12.12’de başlaması planlanan ancak 13.12’de başlayan aralarında dünyanın 6. en yüksek barajı olan Deriner Barajı’nın da bulunduğu 112 hidrolik tesisin açılış törenine gidelim. Başkent Ankara’da yapılan sembolik törende dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan “Deriner Barajı’yla yeni bir rekorun sahibi olduk” diye konuşurken bir anda konuşmasını kesip, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nu yanına çağırmıştı. Başbakan Erdoğan’ın aklına açılışı yapılan 112 tesisten biri olan Yozgat’daki Musabeyli Barajı’nın adını dönemin TBMM başkanı Cemil Çiçek’e ithafen “Cemil Çiçek Barajı” olarak değiştirmek gelmişti. O coşkuyla törenin bitmesini beklemeden halkına müjdeyi vermişti. İki sene sonraki başka bir temel atma törenindeyse Erdoğan dünyanın 3. en yüksek barajı olacak Yusufeli Barajı’nın temel atma törenine barkovizyonla canlı bağlanmış, inşaat konsorsiyumda yer alan Limak şirketinin yönetim kurulu başkanı Nihat Özdemir’e “barajı 7 yılda bitirmek size yakışmaz. 5 yılda biter” demişti. Yapılan pazarlık sonucu süre 5,5 yıla indirilmişti. Bu ülkede projenin adından ne zaman biteceğine kadar verilen kararlar işte böyle alınıyordu.

Dünyanın 3. ve 6. yüksek barajlarının üzerinde kurulduğu ve artık akmaz hale gelen Çoruh Nehri ile ilgili olarak dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ise şöyle demişti: “Artık Çoruh, kendi istediği gibi değil, bizim istediğimiz gibi akacak”. Barajların yüksekliklerini Eyfel Kulesi ile yarıştıran Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ise rakamların büyüsüne kapılarak Isparta’da yaptığı bir konuşmada “Tabi Isparta’nın plakası 32 ve gölet sayısını da 32’ye tamamlayacağız”[12] demişti. Büyülü rakamlarla ilgili olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından başlatılan ‘1000 Günde 1000 Gölet’ ve onun ardından gelen ‘1000 Günde 1071 Gölet’ projelerini de unutmayalım.

Rakamlara değil örttüğü gerçeklere bakalım

Yıllarla uyumlu olacak, rekorlar kıracak, daha ucuza mal olacak diye insanlık dışı bir hızda ve biçimde yapılan proje uygulamalarına dair kararlar uzmanlık bilgisi ve deneyiminden bağımsız alınıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tek karar verici merci olduğu bir anlayışla daha çok iş cinayetleri yaşayacağız gibi görünüyor. İş Cinayetleri Almanağı 2016’da yer alan bilgilere göre, geçen yıl en az 1924 işçi hayatını kaybetti. Senenin sadece 15 gününde işçi ölümü yaşanmadı. En çok iş cinayeti yaşanan sektör 426 işçi ile inşaat sektörü oldu. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre, işçi ölümlerinin %98’i önlenebilir ve öngörülebilir sebeplerden kaynaklanıyor. Yaşanan işçi ölümlerine kaza değil cinayet denmesi bu yüzden. Devasa boyutlarda tasarlanan baraj, HES, karayolu ve havalimanı gibi projeler ormanlık ve sulak alanları yok ediyor. Bu projeler büyüklükleriyle doğru orantılı bir doğa katliamına, kırsaldan kente göçe[13], yoksullaşmaya, kültür kaybına da neden oluyor. Rakamların bu gerçekleri örtmesine izin vermemek gerekiyor.

Son notlar

[1] Takvim (17 Mart 2017). Hollanda resmen itiraf etti: Türkiye bizi bitirir. http://www.takvim.com.tr/dunya/2017/03/17/hollanda-resmen-itiraf-etti-turkiye-bizi-bitirir

[2] Sabah (4 Nisan 2017). 3. Havalimanı açıldığında Frankfurt figüran durumuna düşecek! http://www.sabah.com.tr/ekonomi/2017/04/04/3-havalimani-acildiginda-frankfurt-figuran-durumuna-dusecek

[3] Yeni Şafak (31 Mart 2017).Başbakan Yıldırım: Avrupa Türkiye’nin büyümesini istemiyor. http://www.yenisafak.com/gundem/basbakan-yildirim-avrupa-turkiyenin-buyumesini-istemiyor-2636567

[4] Kuzey Ormanları Savunması (2015 Mart). Yaşam, doğa, çevre, insan ve hukuk karşısında 3. Havalimanı projesi. http://www.kuzeyormanlari.org/…/Yasam_Doga_Cevre_Insan_ve_Hukuk_Karsisinda_3_Havalimani_Projesi

[5] Bu sayı kesin olarak bilinmese de 2013 tarihli 1. ÇED raporunda 2 milyon 513 bin 341 ağacın 657 bin 950’sinin kesileceği, 1 milyon 855 bin 391 ağacın ise taşınacağı belirtiliyordu. Ancak kaç ağacın kesileceği bilgisi, 2. ve 3. ÇED raporlarında yok. Dolayısıyla ilk rapordaki sayı esas alınırsa 3 milyondan fazla ağacın ortadan kaldırılacağı söylenebilir. Daha fazla bilgi için Kuzey Ormanları Savunması tarafından hazırlanan Mart 2015 tarihli “Yaşam, doğa, çevre, insan ve hukuk karşısında 3. Havalimanı projesi” adlı rapora bakınız.

[6] Evrensel (27 Ekim 2016). 3. havalimanı ölüm pistine döndü. https://www.evrensel.net/haber/293894/3-havalimani-olum-pistine-dondu

[7] Ray Haber (12 Mart 2017). Üçüncü havalimanında işçi ölümleri neden gizleniyor.  http://www.rayhaber.com/2017/03/ucuncu-havalimaninda-isci-olumleri-gizleniyor/

[8] Kuzey Ormanları savunması (14 Mart 2017). Kilyos sahiline saçılan hafriyatın kaynağı belli oldu: 3’üncü havalimanı. http://www.kuzeyormanlari.org/2017/03/15/kilyos-sahiline-sacilan-hafriyatin-kaynagi-belli-oldu-3uncu-havalimani/

[9] DSİ (11 Kasım 2011). Hizmete devam 111 adet dev tesis hizmete alındı. http://www.dsi.gov.tr/haberler/2011/11/11/hizmete-devam-111-adet-dev-tesis-hizmete-al%C4%B1nd%C4%B1

[10] DSİ (11 Aralık 2013). Hizmete devam 113 adet dev tesis hizmete alındı. http://www.dsi.gov.tr/haberler/2013/12/11/113tesishizmetealindi

[11] DSİ (30 Kasım 2013). Hizmete devam 114 adet dev tesis hizmete alındı. http://www.dsi.gov.tr/haberler/2014/11/30/114tesismilletimizimhizmetinde

[12] Isparta Haber (13 Mart 2010). Isparta içme suyunu Darıderesi Göleti’nden karşılayacak. http://www.ispartahaber.com.tr/haber/2951-siyaset-isparta-icme-suyunu-darideresi-goletinden-karsilay-haberi/

[13] Sadece 2010 yılına kadar yapılan baraj ve HES’lerin bile 350 bin kişinin göçüne neden olduğu tahmin ediliyor. http://www.birgun.net/haber-detay/350-bin-kisi-goc-etmek-zorunda-birakildi-50444.html

 

Akgün İlhan

[Bir Köy Hikayesi] Toroslarda bir feylesof – Seran Vreskala

Toroslar’ın en tepesine saklanan bir Bektaşi köyüne götüreceğim sizleri… Burası nefes alan her renkten canlıya saygı duyulan bir cennet adeta… Kimliğin hiç önemli olmadığı, gereksiz inceliklerin savrulmadığı, imecenin çok kıymetli olduğu bir yer hayal edin. Lakin burada paranız geçmiyor. Bu yüzden gelirken sadece sevginizi, sohbetinizi, erzağınızı ve ellerinizi getiriyorsunuz!

***

Masalvari başladı aslında bütün hikaye, dolayısıyla ben de sizlere bir masal anlatacağım. Ama beni sonuna kadar dinlemeniz gerekiyor. Aksi takdirde anlatacağım masala inanmanız çok zor! Bundan 6 ay evveldi. Daha mevsim kışın kışı değil ama hava elbette buz. TRT muhabiri arkadaşım Mehmet Demir’in ateşin karşında ‘erbane’ (genel olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kullanılan ana ritim enstrümanı) çaldığı videoları paylaşmasıyla başladı. ‘İyileşiyorum’ alt yazısıyla… Çok kıskandım, merak ettim, zorla davet ettirdim kendimi ve buraya ayak bastığımda insanlığa dair bir umut tekrar yeşerdi benim için. Öyle bir yer Kızılkaya çünkü, burada umutlar çiçek açıyor.

Adım attığım andan itibaren bir huzur kapladı içimi ve dönene kadar da peşimi bırakmadı bir daha. Dönünce başınıza ne geleceği meçhul zaten, hayat tüm kaosuyla sarıyor bedeninizi. Bu yüzden buradan ne kadar geç dönerseniz o kadar iyi. Çünkü şehre adım attığınız an bir pişmanlık bırakmıyor peşinizi. Burada zaman diye bir mevhum yok. Tamamen durmuş. Kaçta kalkmışsın, ne zaman yatmışsın, ne ara yemek yemişsin, güneş mi doğmuş hiç önemi yok! Horozu bile bir tuhaf, uyuyanlara saygılı, öğlen ikide ötüyor. Bir nevi ‘Saatleri ayarlamama enstitüsü’ burası.

İster çadırını al gel, ister ‘tanrı misafiriyim’ de, ister yolunu kaybetmiş bir fani ol. Herkese kapıları da, gönülleri de açık. Doğayla ve hayvanlarla iç içesin bir kere. Yılka isminde minik bir tay ve onlarca tavuk, ördek ve horozla yaşıyorsun. Ördeklerin çıkardıkları sesler kahkahaya benziyormuş mesela, bunu ilk burada farkettim. Onların kahkahalarıyla uyanıyorsun, kafanı kaldırıyorsun, dört bir yanın dağlar. Torosların üstündesin ama karşın Bolkarlar, Aladağlar… Kafanı nereye çevirsen, karşında başka bir tablo… Kahvaltı şöminenin de bulunduğu mutfakta ama mutfak dışarıda. Odunlar yanıyor. ilk kalkan yakıyor genelde şömineyi, öyle iş bölümü falan yok! İsteyen istediği işi yapmakta özgür. Zorlama yok ama bir şey yaptığında hissettiğin işe yarama duygusu her şeye değer. Hemen yanıbaşında ama aynı zamanda çok uzağında bazen Makedon bazen Alevi türküleri bazen Mozart baba çalıyor! Kahvaltı sonrası bulaşık ellerini öpüyor. Sonra ister marangozhanede çalış, ister domates ek, ister toprağı çapala, ister akşama kadar uyu. Akşam zaten günden çok farklı bir makam: alevli bir şömine, dostlar meclisi, dağları delen bir müzik ve erbane… Ah o erbane

İşte buraya bu ruhu veren de işte demin bahsettiğim feylosof Hüseyin… 14 yıl bir cennet yaratmak için uğraşmış, bu uğurda köyün delisi bile olmuş. Kendini tanrı sanıyor; sanmak da ne kelime, tanrı olduğunu biliyor. Yarı deli yarı divane, e tabii bu durum da onu yarı feylosof yapıyor. Devamlı gülüyor, sabahın köründe gür bir sesle ‘günaydıııın’ diye uyandırıyor, uyanmazsan yorganını havalandırıyor, sıkıysa kalkma! Deli işte. Akşama kadar çalışıyor, buranın her santiminde ellerinin, gönlünün ve idealinin emeği var. Boş durduğu bir anı görmedim. Onu öyle görünce sen de utana sıkıla bir şeyler yapmak, yaratmak istiyorsun.

Kızılkaya’nın feylesofu Hüseyin Kara (önde)

***

Bunları yazmamın üzerinden tam 6 ay geçti ve ben yine kafayı kırıp Kızılkaya’da buldum kendimi. Buranın nüfusu iki iken bir anda üçlemiş ama ben hiçbir zaman burayı 3 kişi görmedim tabii. Hep kalabalık! Gerek yakınlardan köylüler gerek uzaklardan nefes almak isteyenler geliyor.

Nursel Demir, Hüseyin Kara ve Seran Vreskala

Feylosof Hüseyin, Robin Oktay ve Feminist Nursel buranın görünür ev sahipleri. Ama böyle yazdığımı duysalar kızarlar; onlara göre buranın sahipleri burayı seven ve burası için elini uzatmak isteyen herkes… Bu yüzden yeni bir dünya mümkün felsefesiyle yola çıkarak kurdukları ve geçen hafta açılışını yaptıkları Kızılkaya Yenidünya Derneği, bugüne kadar hiç gerçekleştirilememiş bir mucizeye de imza attı. ‘Ötekileri’ biraraya getirerek gerçekten de hiç kimsenin birbirinden farklı olmadığını ve yeni bir dünyanın mümkün olduğunu herkese gösterdi. Çünkü buraya gelen herkes ne Sünni ne Alevi, ne Türk ne Kürt, ne hetero ne gey, ne siyah ne de beyazdı.

Hepimiz LGBTİ bireylerden oluşan 7 Renk Koro’, Perperik, Salıngaç Çocuk Tiyatrosu ile şarkılar söyledik, dans ettik. Semah döndük, mengi oynadık, saz çaldık, derdi olana derman olduk. Açık havada yıldızlardan yapılma yorganın altında film izleyip çekirdek çitledik. Ateşle raks ettik, rüzgar ve yaprakların senfonisini dinledik, orman perilerini seyrettik, toprakla seviştik. Herkes yanlarında getirdiği yemekleri paylaştı, gelen herkesin karınları doydu ve geri dönmek istemeyen 70 kişiye uyuyabilecekleri yerler ayarlandı ve sabah bizler masalların gerçek olabileceğine inanarak güne uyandık.

Bu masalı anlatmamın sebebi, bu dünyayı yaratanların deliliklerini ispatlamak değil elbet; insan olarak yok ettiğimiz her şeye inat doğaya ait herşeyi yaşatmak ve korumak isteyenlerin de var olduğunu göstermek… Ama burayı sadece ben anlatmayayım tabii; sözü önce burayı keşfetmemi sağlayan gazeteci Mehmet’e sonra Kızılkaya’nın feylosofu Hüseyin’e bırakıyorum. Bakalım burası hakkında neler demişler?

MEHMET DEMİR

Seran: İnsan niye kaçar?

Mehmet Demir

Mehmet: Kaçılacak bir yer var mı? Hele ki Kavafis ensemizdeyken! Var. Varmış, daha doğrusu. Çok uzaktan gördüğümüz, yakınına gittikçe görmek için başımızı yukarı çevirmek zorunda olduğumuz dağlara bile yukarıdan bakan bir yer… Bilge Karasu’nun ‘Bir Başka Tepe’ masalında anlattığı gibi… Sadece çabalamakla geçirdiğimiz ömrü, yaşayarak geçireceğim bir yer.

Seran: Hadi seni iyileştiren yerden bahsedelim!

Mehmet: Kızılkaya, Mersin’den 40 dakika tırmanarak çıkılan bir dağ köyü. Bagajınızı boşaltarak, yüklerinizden kurtularak tırmanacağınız bir dağ. Ben oraya neyi aradığını bilerek gidenlerden olmadım. Bilenlerden iseniz, bagajınız dolu demektir zaten. Oraya ne koyacaksınız ki başka? Ama nelerden kaçtığınızı biliyorsanız, çıktığınız yol zaten sizi ‘işte burası’ diyeceğiniz bir yere götürür. Bunun adının Kızılkaya olmasının hiç önemi yok. Asıl yolculuk, oraya vardıktan sonra başlıyor.

Seran: Sendeki anlamı nedir diye sorayım en iyisi!

Mehmet: Kızılkaya, benim için, zamansızlık demek. Saatin ve günlerin önemini yitirdiği yer… İnsanları, hayvanları, ağaçları ile ruhumun eczanesi. Soba, ocak, kestane, müzik demek Kızılkaya; dilediğin zaman sohbet, dilediğin zaman sessizlik, istediğin her an müzik demek.

Ritim demek mesela… Şarap demek. Rakı demek. Ama bunların hepsini zaten bulabileceğim her yerden farklı olarak, birlikte yapıp, birlikte paylaşmak demek. Kendinin farkında olmak ama kimseye kendini dayatmamak, kimsenin gözüne kendini sokmamak, kimsenin sırtına binmemek demek. Merkeze kendimi değil, ‘hepimizi’ koymak demek. Ha, gerekirse hepimiz birbirimizi sırtımızda taşırız; o apayrı. Üstelik ille de birimizin sakatlanması, ötekine ihtiyaç duyması filan da şart değil; tamamen zevk için de taşıyabiliriz birbirimizi sırtımızda. Siz en son ne zaman yaşadınız böyle bir duyguyu?

Seran: Ne yapıyorsun orada?

Mehmet: Bir marangoz atölyemiz var; ağaçla yapılabilecek hemen her şeyin yapılabildiği, üretildiği bir atölye. Ormandan topladığımız çürümüş kökler, dallar, kütükler benim ilgi alanım. Onlarla saatlerce halvet olmak, ruhumun eczanesinin en kıymetli ilaçlarından biri.

Seran: Oraya bu ruhu verenlerden bahseder misin?

Mehmet: Hüseyin ile hesapsız, yapmacıksız, mübalağasız, düz, dümdüz muhabbet bir başka ilaç. Günün her saati, konu ne olursa olsun, mevzunun bir hayat felsefesi dersine dönüşmesi ihtimal dâhilinde.

Derslerin öğretmeni yok. Asıl güzellik de burada. Yarış yok. Şov yok. Müsabaka yok. Kalesiz bir maç gibi. Kimse gol atma sevdasında değil. Gol yeme endişesi olmayınca hayat çok güzel. Burada herkes için atölyeler de yapılıyor; kadına şiddetten tut, felsefe konuşmalarına, cinsel eşitliğe kadar…

HÜSEYİN KARA

Seran: Hüseyin, siz kimsiniz?

Hüseyin Kara

Hüseyin: Özele giren soruların yüceltici tanımı rahatsız eder beni. Bütün çelişkileriyle insan, doğa, canlı, cansız her şeyiyle bir bütünüz aslında. Siz, biz, onlar değil hepimizdir algımız.

Yaş 46. Paranın cezbedici algısı ile iktisat okumuş, işçilik işverenlik yapmış, zaman zaman gidişat gereği dindar insanlarla, bazen de doğaüstü güçlere inanan guruplarla yol almış, solcularla ayak diremiş, dramdan komedi, komediden dram çıkartan bir insanım.

Seran: İnsanın insanlardan uzağa kaçmasının bir sebebi olmalı şey düşünüyorum.

Hüseyin: Kaçmak mı? Yok hayır. Soru baştan sona yanlış. ‘Aslında biz yoktuk’ cümlesi ondandı. Var olmanın hazzını yaşamak için buradayız.

Bulunduğumuz yer 1340 rakımda. Panoramik yani 360 derecelik görüş açısına sahip bir yer. Şimdi her şey güzel olunca tanımımız değişti. Biz hep vardık. Serüven değil bu. Olması gerekenin ne kadar basit oluşuyla ilgili bir deneyim.

Seran: Bu kadar uzaktasınız, yine de insanlar size geliyor. Neden?

Hüseyin: Gelenlere sormak lazım. İnsanlar kendisi olmanın peşinde diye düşünüyorum. Paranın kullanım alanını daralttıkça insan güzelleşiyor. Güzel insanlar bir araya geliyor.

Seran: Burası hakkında nasıl yorumlar geliyor?

Hüseyin: ‘Uzak’ kelimesini her on kişiden biri mutlaka söylüyor. İnsan kendisine uzak olunca yakın hiçbir yer yoktur. Bir arkadaşımız buranın bir özelliği olmadığını söylemişti. Şaşırtmıştı bizi. On gün gitmeyince anladık kendine bile muhalefet olduğunu. Çok güzel yazılar var. Arşiv tutmaya çalışıyoruz. O kadar değişik insan var ki, kitap okumaz olduk. Şimdi anladık Alevilikte ‘okunacak en büyük kitap insandır’ sözünü.

Seran: Kendinize neden Tanrı diyorsunuz?

Hüseyin: Normalde ben kendime demiyorum. Kızılkaya’ya katkı sunan herkese tanrı diyorum. Yaptıklarının ve yapabileceklerinin farkına varsın diye. Üstelik kadını erkeği de yok. Var olanın en üstü anlamında kullanıyorum. Tabii ki ben de tanrıyım deyince akılda kalan o oluyor. Misafirlerimizden marduk-I, marduk-II (Babil yaratılış destanı olan Enûma Eliş‘te tanrıların en büyüğü) dediklerimiz de var. Tanrıça kelimesini isteyenlere de öyle diyoruz.

 

Seran Vreskala

 

[Kedi-Siz] Mine Söğüt: Kediyle arkadaşlık uzaylı ile arkadaşlık kadar olağanüstü

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Sanırım geçen sene bahar sonu ya da yazın hemen başıydı, Zorunlu gittiğim İzmir’den eve dönmek için vakit geçiriyordum. Cennet gibiydi ama orada olmak istemiyordum. Küçücük bir kafeye oturdum Kordon’da, bir bira söyledim, bir şeyler okumaya koyuldum.

Kafam karışık okuyorum ama sanki orada değilim gibi… Birkaç yazıyı öyle yokmuşçasına geçtim, Sonra karşıma o çıktı tamamen tesadüf.

Benim rüyam dediğim her şeyi sanki ben anlatır gibi özetlemişti. Etkilenmiştim, kendime getirmişti beni. Yazıyı buraya ekleyebilmek için bulmam gerekiyordu. Fazlası ile uğraştım buldum, mutluyum…

Benim rüyamda…

Konsolosluk yanar, medya tutuşur, etik geberir, sınırlar ve devletler ve meclisler yerin dibine girer; benim de içinde olduğum, gazetecilerle ve akademisyenlerle ve hukukçularla ve politikacılarla ve ekonomistlerle ve ırkçılarla ve sadece reklam arası seyrettiği görüntülere ağlayan, haberlere üzülen ve o reklamlarda gördüğü şeyleri tüketemezse öleceğini düşünen insanlarla dolu şişme bir bot… 

Dalgalara kapılıp defalarca ve defalarca devrilir. 

O güzel kasabada başını okşadığım köpekler ve fotoğraflarını çektiğim kediler, rüya bu ya, bizden daha fazlasını bilirler. 

Sonrasında daha çok dikkatimi çekti, renkleri, kedileri, kitapları sevmesi, kalbi, değişik aklı, köy aşkı ve oldukça siyah bakışı… Bu kadar farkında olan kadınlar çok sevilmeli…

Çünkü o Mine Söğüt.

***

8 – Mine Söğüt: Kediyle arkadaşlık uzaylı ile arkadaşlık kadar olağanüstü

Tolga Öztorun: Paşa ve Akude’yi hatta Asprin‘i sormak istiyorum sizi üzmezse… Hayatınıza giriş hikayeleri, karakterleri, yazarken üretiminize katkıları filan her şeyi merak ediyorum.

Mine Söğüt: Yok hiç üzmez beni. Ölümle ve vedayla barışığım.

Paşa… Akude… Aspirin…

Öncesi Fadik ve Gelgel

Ondan öncesi Puma.

50 yıllık hayatımda aynı evde yaşadığım kediler bunlar. Hepsi (Aspirin hariç) çirkin sokak kedileri. Hep tekirler. Biri üç renkli kız. Hep çok akıllılar. Çok duygusallar. Çok kişilikliler. Çok sıradanlar. Çok özeller.

Aspirin

Gelgel öldüğünde, Fadik yalnız kalmasın diye bir ilandan görüp yavru kedilere bakmaya gittiğimiz bin kedili bir evde çıktı karşımıza. Bir yaşındaydı, bembeyazdı ve çok farklıydı. Biz bebeklere bakarken yanımızda öyle bir dolaştı ve konuştu ki, o bin kedili evden yeni doğmuş tekir kedilerden biri yerine bembeyaz yetişkin bir  prensi alıp çıktık.

Dünyanın en iyi oğlanıydı. Dünyanın en duygusal arkadaşı. Dünyanın en uysal en sevgi dolu kedisi. Gelgel’in yasını tutan Fadik’e kendisini hemen sevdirdi. Fadik gittikten sonra gelen Paşa’ya da aynı şefkatle hemen kol kanat gerdi. O da 16 yıl bizimleydi.

Akude, Aspirin’in hastalandığı ve bizim de artık yeni bir kedi almamaya karar verdiğimiz bir dönemde çıktı karşımıza. Bir kış günü ıssız bahçelerdeki eski ve derin bir kuyunun dibinden gelen ağlama sesini duyduk. İnilmesi zor bir yerde sırılsıklam bağıran avuç içi kadar bir kedi. Onu kurtarmaya AKUT geldi. Bahadır, erkek çıkarsa adını Akut, kız çıkarsa Akude koyalım dedi. Üç saatlik zorlu bir uğraştan sonra kurtarılan Akude Aspirin’le Paşa’nın arasına hemen karıştı. O kadar hoşgörülüydü ki, hasta Aspirin’in kayıtsızlığına, duruma sinirlenen Paşa’nın aksiliğine hiç alınmadan evin üçüncü kedisi oluverdi.

Aspirin o geldikten kısa bir süre sonra öldü. Paşa neredeyse bir yıl onun yasını tuttu ve Akude’ye hiç yüz vermedi.

Şimdilerde yaşlı Paşa genç Akude’yle vurmalı kırmalı oyunlar oynuyor ve sevgisini ancak o uyurken belli ediyor.

Akude anlayışlı. Yüksek iştahı, koca poposu ve geniş kalbiyle Paşa’yı her şeye rağmen çok seviyor.

Evimizdeki kediler geceleri hep benimle birlikte uyurlar. Ama benim tarafımda. Bazen başucumda, bazen ayakucumda.

Bir de kapı önü kedilerimiz var. Arsız, adının hakkını veren korkunç akıllı bir üç renk. Bir de ağzına vur lokmasını al, yakışıklı Berk.

Kedi nüfusumuz şimdilik bu kadar. Çılgın gibi artmaması için bahçeden gelip geçen kedilere hiç yüz vermiyorum. Hepsini arkalarından için için seviyorum.

Benim kedilerim de tüm kediler gibi ben çalışırken masamdadırlar. Kağıtların, kitapların hatta bilgisayarın üzerinde. Elleri ellerimde. Gözleri gözlerimde. Yazamamam için ellerinden geleni yaparlar. Yazı kıskancıdırlar.

Hemen hemen yazdığım tüm romanlara, hikayelere de sızarlar. Hayatımda olmalarından büyük gurur duyarım. İnsanın kendi formundan başka canlılarla ilişkide olmasını çok önemserim çünkü.

Düşünsenize farklı bir yaratık sizi tanıyor, seviyor, birlikte yaşıyorsunuz. Size güveniyor, sizden talepleri var… Ama size hiç benzemiyor. Bambaşka bir dünyanın canlısı. Bu bana büyüleyici gelir.  Bir kediyle arkadaş olmak aslında bir uzaylıyla arkadaş olmak kadar olağanüstüdür.

Tolga Öztorun: Bir yazıda çok çarpıcı bir örnek vermiştiniz. Ev kedileri ve sokak kedileri… Faşizm ve sınırlar, Sokak kedisi eve girerse kedi (BENİM SINIRLARIM VAR ONLARI AŞAR DEMİŞİM) sınırlarını aşar diye. Üzerine çok düşünmüştüm. Gerçekten çok merak ediyorum böyle mi düşünüyorsunuz?

Mine Söğüt: Evet, içeri almadığım kedi üzerinden benim gibi faşizme çok uzak olduğunu zanneden bir bireyin bile kendi küçük alanında ona nasıl yer açtığını sorgulamıştım o yazıda. Ve lafı şuraya getirmişim:

“Faşizmin çekirdeğindeki otoritenin alt sınırı bir şeylerin bizim olduğunu sandığımız anda beliriyor; üst sınırı da bundan emin olduğumuz anda.”

Mülkiyet ve sınırlar büyük mesele insan için. Etik üzerine kurduğunuz tüm iyimser teoriler mülkiyet ve sınır meselesiyle bir anda boşa çıkıveriyor. Eğer gerçekten başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyorsak bunun için önce tüm tanımları baştan ve çok farklı yapmak zorundayız. Ve işe sahip çıktığımız temel değerlerden vazgeçerek başlamalıyız.

Tolga Öztorun: Herkesin bu denli umutsuz olduğu bir ülkede, yeni “hayvan hakları”  yasasına göre kedi ve köpekler artık kuşçu dükkânlarındaki kataloglardan seçilerek satın alınacak. Henüz satın alınması konusunu aşamamışken bir de böyle lokanta menü kartlarından ana yemek seçer gibi kedi köpek seçilmesine ne diyorsunuz?

Mine Söğüt: Etini yediği kuzuyla başını sevdiği kuzu arasında bağ kurmayan bir ahlakı sorunsuzca  içselleştirmiş bir türden, insandan bahsediyoruz; ondan bu konuda bir duyarlılık ya da doğru bir sistem inşası beklemek manasız.

Bu dünyada daha yüz yıl önce kölelik yasaldı; insanlar birbirini hayvan gibi alıp satıyorlardı. Birbirimizle ilişkilerimizi belirlerken hala o kadar hoyratız ki, insanın hayvanlarla, doğayla ilişkilerde düşünceli olmasını beklemek için henüz çok erken. Hayvanların dükkanlardan ya da kataloglardan alınıp satılması arasındaki fark sadece vahşetin organizasyonunu işaret ediyor ve her koşulda bana dehşet verici görünüyor.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

 

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Mış Gibi – Nazan Önenç Sönmez

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Mış Gibi

Çocukların hayal kapılarını aralayan hikayeleri sunan kitapların  özenle seçilmiş olması öyle muhim ki. Çocuk kitaplarının ehemmiyetini anladıktan sonra klasik çocuk masalların da ki hayal kapılarini yağmalayan detayları farkettim , sadece prensesler ve prensler güzel yahut yakışıklı değildi hayatta iç güzelliği vardi mesela esas bahsedilmesi gereken, ya da sadece rengin farklı diye tüm sürüden dışlanıyor olman; kendi farklılıklarını gördüğünde sürüden dışlanmamak adına onları örtmeni gerektirmiyordu bilakis farklılıklarımız bizi çeşitlendiriyordu, “eve yeni yoldan gitmeyi denersen seni mutlak kötü kalpli kurtlar kapar çünkü her zaman kurtlar kötüdür ve eve hep sana ögütlenen yoldan gitmelisin “Hayır efendim!  ne kurtlar kötüdür ne de eve öğretilen yoldan gitmelisin her zaman,  hatta her gün yeni yollar denemelisin evine varan ve her zaman yaptığının farklısını yapmalısın ki suyun dinamik olsun,  hayatın akışkan olsun… Bu ve niceleri… Sonunda eve giren her çocuk kitabını evvela okumaya karar verdim.  Bu durum oğlumu bilmem ama benim işime çok yaradı diyebilirim :).
Peter H. Reynolds’tan, Mış gibi.

Kahramanımız Ramon resim yapmayı çok seviyor gördüğü her şeyin resmini çiziyor. Bir gün vazoda ki çiçeği resmederken abisi resmiyle dalga geçiyor bunun üzerine resim yapmayı bırakan Ramon oldukça üzülüyor.

O sırada abisinin yanından geçen küçük kız kardeşi buruşturup yere atılmış kağıdı kapıp uzaklaşıyor. Ve hikaye burda bambaşka bir hal alıyor, Ramon küçük kardeşinin onun yetegine nasıl sahip çıktığını görüyor ve cok şaşırıyor… Bir de bakıyor ki abisinin dalga geçtiği o vazo resmini kız kardeşi duvarına asmış… Resmi görünce Ramon ;”Vazo çizmek istedim ama beceremedim!” diyor. Kardeşi resme bakıp ;”bu en sevdiğim, vazoymuş gibi ” diyor…

Ve Ramon tekrar ediyor” Vazoymuş gibi “… Anlıyor ki vazo un kendini resmetmek; vazonun işi, Ramon ise kendi gibi çiziyor.. Ve bir daha Mış gibi yaşamaktan vazgeçmiyor…

Bu güzel hikayeyi okumanızı ve kitabı çocukların erisebilecegi yerlere bırakmanızı çok isterim.Düşünüz bol hikayeleriniz yolunuza ışık olsun.

Sevgi ve muhabbetle.

Yazan ve Resimleyen : Peter H Reynolds
Çevirmen : Oya Alpar
Yayinevi : Altın kitaplar

 

Nazan Önenç Sönmez

Erkan Oğur’la kopuz okulu

Doğa Okulunu bir uzun zamandır duyuyordum. Çırak olduk, yamak olduk diye ortalarda dolanan arkadaşlarım vardı. Konsepti pek anlamasam da onlara özeniyordum bir süredir.  Bu seneki programın açıklandığını internette gördüğümde tesadüfen yanımda o çıraklardan biriyle otobüsteydik. Programda  “Erkan Oğur’la Kopuz Okulu” yazdığını okur okumaz, otobüs sıkışık mı, ayakta mıyım, düşer miyim demeden Seda’nın da gazıyla oracıkta formu doldurup yolladım ve geçen haftasonu da (27-28 Mayıs) vuslat gerçekleşti.

Tepelerde bir köy düşünün, güler yüzle size kucak açmış Doğa Okulu ekibi var,  sizin gibi üç günlüğüne gelmiş 50 kişiyi sanki uzun yıllardır tanıyorsunuz, öyle bir samimiyet var. Oturduğunuz yerden bulutları, dağları ve eteklerinde zeytinlikleri görüyorsunuz. Bir rüzgar esiyor, bir zeytin kokuyor, bir kırlangıç ötüyor ve bunların önünde hemen önünüzde Erkan Oğur kopuzuyla, perdesiz gitarıyla, Oğur sazıyla evrendeki tüm sesleri ve sessizliği toplayıp size dinletiyor, gözler yaşlanıyor. Ben bütün bunlar olurken şükrettim beni buraya getiren yola.

Lisedeyken takma adım kargaydı, sesimden dolayı. Aslında şimdi düşününce sesimden çok bağıra bağıra konuşan ergenlerden biri olmamdan dolayı da olabilir gibi geliyor. Halbuki ben hep korolara girip şarkı türkü söylemek istemiştim. İlkokuldayken Türk Halk Müziği Korosu seçimine her yıl girer, Belkıs Akkale’den türküler söyler ama bir türlü seçilemezdim. Radyoyla, eski TRT ile büyüyen çocuklar böyleydik o zamanlar. Ortaokulla beraber ingilizce hayatıma girince türkü ve Türk Sanat müziğinin yanı sıra rock, metal, daha sonra artık piyasada ne varsa grunge, house, raggie, r&b ye kadar ne bulursam dinledim ve  içimden de olsa söyledim.

Beni buraya getiren yol bir tek müzik yolu değil. Bundan yaklaşık üç yıl önce bir değişim başladı bende. Daha içe bakmak, sadeleşmek, özüme dönmek, yavaşlamak ihtiyacına girdim. Zaten doğa ve ekolojiye var olan ilgim iyice arttı, onunla beraber başka türlü yaşamlara, paylaşımlara, topluluklara karışmak arzum da. Etrafımdaki insanlar ülkeden nasıl gitsem derdine düşerken ben daha çok döndüm Doğu’ya ve Anadolu’ya. O sıralarda İran şiiri ve müziğiyle ilgileniyordum. Bu ilgi beni hayatımın enstrümanı erbaneyle karşılaştırdı, çalmasını az buçuk öğrendim  ve üç yıldır ne duyarsam sesimle değil ama erbaneyle eşlik ettim. Eşlik ettikçe de türküydü, değişti, nefesti, ilahiydi bambaşka bir dünya çıktı karşıma. Sonrasında nerede meşk, saz, söz var bulunmaya çalıştım ve sonunda Doğa Okulu’nda buldum kendimi. Oradaki üç gün  başka türlü alıp götürdü beni, o kadar ki  döndüm döneli buraya uyum sağlayamıyorum, kafamda türküler çalıyor susturamıyorum.

Erkan Oğur’a gelirsek ben anlatacak söz bulamıyorum, müzik halleri ayrı insanlık halleri ayrı. Röportajlarına biraz bakarsanız  az çok anlarsınız nasıl biri olduğunu. Ben uzaktan sevdiğim ünlüleri görünce bazen bir soğurum kendilerinden ama bu sefer tam tersi oldu. Mürit kabul etse bağlanırım kendisine, o kadar diyeyim. Okuldaki bir arkadaş “bu adamı başka ülkede olsa pamuklara sarıp saklarlardı” dedi.  Erkan Oğur’un kendisi pamuk zaten. Küçükken arkadaşlarıyla  Fırat’ın  durgun bir kısmında yüzüp çamura bulanırlarmış, ciltleri yumuşacık olurmuş diye anlattı da, ondan mı bu pamukluk diyecektim az kalsın, kendimi tuttum.

 

Erkan Oğur’dan arda kalan zamanlarda da çalma söyleme devam etti okulda. Ben şahsen nerede müzik sesi duysam oraya atladım. Yanımda erbanemi götürmemiştim ama bu sefer sesim kötü demedim ver ettim söylemenin gözüne. Bir önceki hafta çok keyifsiz ve hastaydım, söyledikçe attım üzerimden bütün keyifsizlikleri, müziğin doğanın ve insanın şifası iyi geldi bana. Gözlerim parlıyormuş fotoğraflarda öyle söylüyorlar.

Fotoğraflar: Emel Meriç ve Doğa Okulu facebook sayfası

 

Selma Hekim

Trump’ın iklim beyanına dair 6 gerçek: Ne dedi ve ne anlama geliyor?

Trump’ın Paris Anlaşması’ndan çekilmesinden sonra, Climate Tracker, “Şimdi ne olacak?” sorusunun altı başlıkta cevapladığı bir infografik hazırladı.

Cevaplar açık ve net olduğundan ben de çevirisini yapmak istedim. Andreas Sieber ve Arthur Wyns tarafından hazırlanan infografiğe ise şuradan ulaşabilirsiniz.

Trump, ABD’nin “Paris Anlaşması’ndan Çekileceğini” ve “bağlayıcı olmayan Paris Anlaşması’nın bütün uygulamalarına son verileceğini” söylüyor.

Bu ABD’yi Paris Anlaşması’nı destekleyen 195 ülkelik bir gruptan ayırarak, 3 ülkelik bir gruba dahil ediyor: ABD, Nikaragua ve Suriye.

Peki bu ne anlama geliyor?

Hala dünyanın geri kalanı var.

Trump’ın kararı etkili ancak hala Paris Anlaşması’nı onaylamış 146 ülke var.

Rusya, Avustralya, İngiltere, Hindistan ve Çin gibi ülkeler zaten ABD çekilse bile anlaşmada kalacakları sözünü vermişti.

Tarihsel olarak dünyanın en büyük emisyon oranına sahip olan ABD’nin, şu anki emisyon oranı sadece %14.

Küresel Karbon Bütçesi’ne etkisi “Dev” Değil.

Trump “dev” projeleri seviyor, ama bu o kadar büyük değil: ABD, niyet beyanında, emisyonlarını 2025’e kadar, 2005 seviyesine oranla %26-28 azaltma sözü vermişti.

Şu anki federal politikalar, tahmini olarak sadece %7-10 emisyon azaltımı sağlayacak.

Yani Trump’ın kararı ancak, küresel karbon bütçesini %2’den daha az etkileyecek bir federal azaltım politikasını etkiliyor.

Yüz milyon dolarlık yol haritasına Amerika’nın katkısı ise %3’den daha azdı.

Eyaletler Anlaşma’yı Uygulamaya Koyuyor.

En az 75 şehir ve eyalet, emisyonlarını %80 azaltma ya da bütün elektrik ihtiyaçlarını yenilenebilirden karşılama sözü verdi.

365’den fazla Amerikalı Şirket, emisyon azaltım sözlerini tutacaklarını kamuya tekrar beyan etti.

Karbon vergi sistemi olan tek Amerika Eyaleti Kaliforniya. Kaliforniya, 2030’a kadar emisyonlarını 1990’a oranla %40 azaltmayı planlıyor.

Yenilenebilir Enerjilere Olan Küresel Yönelim Durdurulamaz Düzeyde.

2016’da güneş enerjisi endüstrisi, kömür, petrol ve doğalgazın sağladığı toplam istihdamdan daha fazla istihdam sağladı.

Aynı zamanda güneş panellerinin fiyatı her yıl %10 düşüyor.

Diğer ülkeler, yenilenebilir enerjilere yatırım yapıp, Trump’ın istediği işleri kendi vatandaşlarına sağlayacaklar.

Yasal olarak ne anlama geliyor?

Paris Anlaşması’ndan çekilme süreci dört yıl sürüyor.

Amerika uygulamadan çekiliyor ancak müzakerelere dört yıl daha katılacak.

Ama yeni seçilecek başkan Amerika’nın Anlaşma’da kalmasını sağlayabilir.

Yeni İklim Liderleri Görünüyor.

Hindistan ve Çin’in sözleri, 2030’a kadar toplam 3 milyar ton CO2 azaltımı anlamına geliyor. Anlaşma’dan çekilirse Amerika’nın yapacağı emisyon artışı ise 0,4 milyar ton.

Avrupa birliği ve Çin’in yeni bir iklim ortaklığı oluşturması bekleniyor.

Çin son dört yıldır emisyonlarını azaltıyor ve yenilenebilir enerjiye ciddi oranda yatırım yapıyor.

Hindistan, bir çok kömürlü termik santral projesini iptal etti ve niyet beyanında verdiği 2030 emisyon hedefinden daha da fazla azaltım yapacak gibi görünüyor.

 

Elif Cansu İlhan

Sezen Aksu’nun Ceylan’ı – Hamza Aktan

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Bir ülkede kamu görevlilerinin işlediği suçlara yönelik cezasızlığın boyutları gizli bir uygulama olmaktan çıkıp genel kabul gören bir kültüre dönüşmüşse kamu vicdanı denen olgudan da iyice uzaklaşılmış demektir. Çünkü ortada bu uygulamanın bir ihlal olduğunu, suçtan zarar gören vatandaşın korunmadığını, suç işleyeninse kollandığını devlete hatırlatacak bir kamu ve vicdan ya yoktur ya da çok zayıftır. Türkiye’de artık bir kültüre dönüşmüş cezasızlık politikasını bastıracak, engelleyecek bir kamu vicdanından bahsedilebilir mi peki?

Bu “vicdanın” görünür olabileceği medya, entelektüel mecralar ve kültür-sanat dünyasındaki baskın renkler dikkate alındığında sorunun yanıtı olumsuz görünüyor. Bu mecraların ya sessiz kaldığı ya da KHK ile çıkmışcasına aynı anda beliriveren propaganda dizileri gibi tam tersine cezasızlık kültürünü güçlendirecek ürünler ürettiği gerçeği karşısında mevcut olumsuzluk ciddi bir karamsarlığa da dönüşüyor.

Kaideyi bozan istisnalar

Ülkedeki bazı popüler kültür ikonları işte bu kültürün yansıması olan karanlığı kırabilen, o güç ve etkileri olan ender figürlere dönüşebiliyor. Kamu vicdanının uykuya daldığı dönemlerde o uykuyu kaçırtan sesler olabiliyorlar. Fakat Türkiye’nin popüler kültür sahasının bu açıdan bakıldığında da fazla verimli olmadığı, aksine çorak kaldığını söylemek gerekiyor.

Ötesinde, Ahmet Kaya gibi kendi içindeki bir yıldızı bile uykuya dalmış kamu vicdanını uyandırmaya çalıştığı için linç edip susturan kötücül bir çoraklık bu. O yüzden belki pasif, sessiz kalsa daha hayırlı olacak bu çoraklık aksine çoğu zaman yine o çiğ propaganda dizilerinde olduğu gibi devletin agresif bir aracına, sesine dönüşebiliyor.

“Devlet sanatçılığı”nın bir ironi değil kurum olduğu, sanatçıların maaşlı olarak devleti temsil ettiği bir ülkede dolayısıyla popüler kültür dünyasından çıkacak sesler ancak istisna olabiliyor. Nitekim Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’yı Türkiye’nin popüler kültür tarihinde birer kahramana dönüştüren gerçek de, o istisna olmayı göze almalarıydı.

Ceylan için ağıt

Sezen Aksu ve Nazan Öncel, o “istisna”lar değil elbette. Ancak çoğu zaman yaptıkları işlerle uykudaki kamu vicdanını uyandırmaya çalışan, buna cesaret edebilen “nadir” isimlerden. Askerin havan topu (veya bombaatar) mermisiyle ölen Kürt çocuğu Ceylan Önkol için Nazan Öncel’in olayın yaşandığı yıl olan 2009’da yaptığı şarkıyla, Sezen Aksu’nun 2012’de yazdığı beste bu anlamda bir kültür haline gelmiş cezasızlık ve toplumsal duyarsızlığa karşı birer ağıt niteliğindeydi.

“Ceylan” isimli iki şarkının da önemi, cezasızlık politikasının devamında kilit rol oynayan medyanın artık haber değeri bile vermediği Kürt çocuklarının ölümünü bunu görmek istemeyen topluma hatırlatmaları, Ceylan ve onun gibi çocukların ailelerine de bir tür taziye sunmalarıydı. Çünkü cezasızlığın devlet tarafında devam eden sürekliliğini boşa çıkarmanın sivil toplum açısından bir yolu maktulü unutturmayıp faili hatırlatmak olabilir.

Bu yol aynı zamanda suçun mağduru ve suçtan zarar görenler için “adalet hakkı” talebini ayakta tutar ve karşılaşılan adaletsizliğin bir daha tekrarlanmaması beklentisini güçlendirir. Çünkü “Ceylan”ı dinleyecek her vatandaş eğer daha önce öğrenmemişse devlete ait askeri malzemenin patlaması sonucu parçalanarak ölmüş 12 yaşındaki bir kız çocuğunun hikâyesiyle tanışacak, nihayet bu ölümden kimsenin sorumlu tutulmadığını, olayın üzerinin adeta bir doğa olayıymış gibi kapatıldığını öğrenecekti. (Hukukun gerçekten işlediği ülkelerde hiçbir doğa olayının da üzeri örtülmez, devletin “kusursuz sorumluluğu” araştırılır.)

Nazan Öncel yazdığı şarkıyı aynı yıl seslendirdi, Sezen Aksu da bestesini bir başka popstar’a, Nükhet Duru’ya okuttu. Ancak ilginçtir iki şarkı da ne beklenen ilgiyi yakalayabildi ne de umulan duyarlılığı yarattı. Öyle ki çoğu dinleyici, Nazan Öncel’in böyle bir şarkısının olduğunu, Nükhet Duru’nunsa 2012’de bu şarkıyı seslendirdiğini ancak yıllar sonra öğrenebildi veya fark etti. O da, Sezen Aksu ile Tarkan’ın bir araya gelip “Ceylan”ı kendilerinin seslendirmesiyle mümkün oldu.

Aksu ve Tarkan’ın “müdahalesi”

İki popstar, Nükhet Duru’nun beş yıl önce daha ağır ve sade bir müzikle seslendirdiği şarkıyı bu defa müzisyen Yaşar Gaga’nın hazırladığı albümde biraz tuhaf da olsa elektronik altyapıyla ve pop tarzında yeniden seslendirdi. Nihayet belki Sezen Aksu’nun şarkıyı yazarkenki amacı da böylece hâsıl olabildi, milyonlarca insan son bir haftada Ceylan Önkol’u tanıdı, hikâyesini öğrenmek durumunda kaldı.

Sezen Aksu ve Tarkan, bu şarkıyla bir bakıma ana akım medyanın ve mensubu oldukları camianın ezberini de bozdu. Zira kimsenin umursamadığı, yıllar önce olmuş ve hatırlatanı olmayan bir Kürt çocuğunun ölümü yeniden herkese hatırlatılıyordu. Ancak burada bile ana akım medyanın direnci vardı, şarkının anlatıldığı çoğu haberde Ceylan’dan sadece şarkı ismi olarak bahsedildi, şarkının yazılma nedeni olan ölüm olayından, sonrasından konu açılmadı.

Ceylan’ın ölümünden bahseden birkaç haberde ise çocuğun “meydana gelen bir patlamada” hayatını kaybettiği, kim olduğunu belirtmedikleri “şüpheliler” hakkında ise “görevi kötüye kullanmak” suçundan takipsizlik kararı verildiği anlatılıyordu. Yani sıradan okurun “meydana gelen patlama”nın ne patlaması olduğunu kendisinin anlaması, “görevi kötüye kullanmak” suçununsa “özgü suç” vasfı gereği ancak kamu görevlilerince işlenebileceğini kendisinin çözmesi gerekecekti. Çünkü habercilerin bu detayları yazmasına ne niyetleri ne de takati vardı.

Ülkenin “pop camiası”nın tepkisi de medyasından farklı olmadı. Tarkan ve Sezen Aksu’yla yolları kesişmiş çoğu “ünlü” de dahil olmak üzere “Ceylan” şarkısını paylaşan veya Ceylan Önkol’u hatırlatan kimse çıkmadı. Hemen her “milli” meselede acemi birer MGK üyesi gibi mesajlar paylaşmaktan geri durmayan bu celebrity’ler için Ceylan milli bir mesele değildi anlaşılan. Oysa daha iki ay öncesine kadar iktidar için birbirlerine “sen de var mısın?” diye seslenenlerin bir kez de olsa adalet için aynı çağrıyı yapması gerekmez miydi?

Bu arada, şarkı için tercih edilen yeni ritimle özü olan ağıt arasındaki belirgin çatışmadan da bahsetmek gerekiyor. Bir tarafta klasik “yaz hiti” olabilecek bir pop ritmi, diğer tarafta haksız-hukuksuz bir ölüme, bir çocuğun ölümüne yakılmış bir ağıt sözkonusu.

Dolayısıyla insanların dinlerken gözyaşı dökmekle dans etmek arasında gidip geleceği tuhaf bir dengesizliği var şarkının. Bu bakımdan şarkıdaki sözlerle müzik arasındaki çelişki ülkedeki birçok başka dengesizlikle adeta uyum içinde. Ancak yaşam hakkının önemsenmediği, bu hakkın bizzat devletçe ihlal edilip adaletin de aranmadığı bir ülkede kulak tırmalayıcı bu dengesizlik bile önemsiz görünüyor, insan buna rağmen şarkı devletin ve ona adaleti hatırlatması gereken “kamu”nun kulağına çalınsın istiyor.

Bir şarkı veya popstar elbette ülkedeki büyük adaletsizlik, hukuksuzluk perdesini yırtacak güce sahip olamaz. Ancak bu hukuksuzluğun varlığını duyurabilecek bir potansiyelleri hep var. Sezen Aksu ve Tarkan, şimdi iyi-kötü bu imkânı gösterecek. Milyonlarca insan şu mısraları duyduğunda belki bir ihtimal ülkelerinde bir şeylerin yanlış gittiğinin ayırdına varacak:

Gözlerime astılar seni,
Ceylanım kör oldum ben,
Ne havan topu ne mermi,
Senle vuruldum ben
.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Hamza Aktan

Trump’ın Paris Anlaşması’ndan çekilmesi Türkiye’yi nasıl etkiler? – Mustafa Özgür Berke

Mustafa Özgür Berke’nin yazısı gazeteduvar.com sitesinden alındı

Trump’ın dün gece (TSİ) açıkladığı Paris Anlaşması’ndan çekilme kararı, Türkiye’nin iklim politikasının da tekrar gündeme gelmesine vesile oldu. Sıkça rastladığım ve biraz şaşırdığım görüş şu: Trump’ın kararı Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı onaylamama kararının doğruluğunu ve haklılığını teyit ediyor.

Ben Trump’ın kararının Türkiye açısından pek de mühim olmadığını düşünüyorum. Geçtiğimiz yıl Türkiye, ABD’nin onayına rağmen Paris Anlaşması’nı onaylamamıştı. Trump’ın çekilme kararının da Türkiye açısından pek bir etkisi yok.

Gerekçelerimi şu şekilde sıralayayım:

1) Türkiye Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanma hakkının tanınmasını istiyordu. Ve halihazırda yararlandığı düşük faizli kredilerin devamını (Türkiye’nin Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın – The European Bank for Reconstruction and Development (EBRD)  yenilenebilir enerji, enerji verimliliği vb. fonlarından en çok yararlanan ülkelerden birisi olduğunu hatırlatayım) talep ediyordu.

2) ABD’nin kararı sonrası Yeşil İklim Fonu işlevini kaybedecekse, bunun Türkiye’ye yararı yok. Yorgan gitmiş, kavga bitmiş olur. Yorgan talebi olanlar üşümeye devam eder.

3) Çin, AB vb. ülkeler Yeşil İklim Fonu’nu ayakta tutacak başka kaynaklar bulursa, bunun Türkiye’ye yine yararı olmaz. (AB-Çin zirvesinde daha dün Paris Anlaşması’na verilen desteğin artacağı mesajı verildi.)

4) Öte yandan Trump’ın kararına tepki olarak anlaşma dışında kalan ülkelere yönelik duruş sertleşirse, bu Türkiye’nin defansif pozisyonunu daha görünür yapar, bir takım fonlara erişimine zarar verebilir. (Türkiye’nin EBRD’nin yenilenebilir enerji, enerji verimliliği vb. fonlarından en çok yararlanan ülkelerden birisi olduğunu bir kez daha hatırlatayım.)

5) Trump’ın kararına ABD içerisindeki tepkileri dikkatle izlemek lazım. TESLA, GE, Bloomberg ve Apple, karara açıkça karşı çıkan şirketlerden bazılarıydı. Bu kimseyi şaşırtmadı diyelim. Shell, Goldman Sachs, Exxon ve Chevron da teessüflerini belirttiler. Bu arkadaşlardan bazıları (Michael Bloomberg’in açıkladığı gibi) yeni finans kapıları açacaksa, Paris Anlaşması’nın dışında kalan Türkiye’nin bundan yararlanma imkanı ne kadar yüksek olur?

6) Dünya sisteminin işleyişini yalayıp yutmuş, “üst akıl” kavramına değer veriyormuş gibi davranayım, Trump’ın açıklaması bir domino etkisi yarattı, Paris Anlaşması ya da Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) sistemi tamamen çöktü diye varsayayım. Açıkçası bunun da hiçbir açıdan Türkiye’ye faydası yok. Ülkemizde iş yapılış biçimlerinde herhangi bir dönüşüm gerektiren bir emisyon azaltım hedefimiz hiç olmadı, Paris Anlaşması’nın altında da böyle bir hedef koymadık. “Business-as-usual”(geleneksel iş) düzenimiz bundan bir yarar sağlamaz.

7) Daha olası bir senaryoyu ele alayım. Trump’ın kararı uluslararası iklim politikalarını sarstı, finansal kararları etkiledi, düşük karbonlu ekonomiye dönüşümü yavaşlattı diyelim. Bu senaryo da Türkiye’nin mevcut pozisyonunu doğrulamayacak. Zira Türkiye’nin mevcut pozisyonu statik bir dünya görüşüne dayanıyor. Teknolojik gelişmeler, yenilenebilir kaynaklardan enerji üretim maliyetlerindeki düşüş vb. ışığında bu duruş zaten geçerli değil.

Son olarak şunu belirteyim. Uluslararası ilişkiler uzun zamandır liderlerin ya da ülkelerin tek taraflı kararlarının yönlendirdiği bir alan değil. Öyle olduğunu varsaymak kolayımıza gitse de durum böyle değil. Devlet dışı aktörlerin ne yapıp, ne dediğini gözden kaçırmayalım, olaylardan ziyade dinamikleri ve eğilimleri takip edelim.

Benim beklentim, iklim eylemi ve düşük karbonlu kalkınma konusunda iki vitesli bir ABD resminin güçlenmesi. Washington, California, Atlanta, New York, Colorado gibi ABD ekonomisinin lokomotifi, küresel sıralamada ilk 40’a girecek eyaletler ve şehirler kendi emisyon azaltım ve düşük karbonlu ekonomi planlarını hayata geçirirken, Wyoming ya da Montana’daki kömür endüstrisine atılan siyasi pasların pek de önemi kalmıyor.

Bütün bunlardan hareketle, iklim politika tartışmalarımızı da, iklim diplomasimizi de başka bir zemine oturtmamız gerektiğini düşünüyorum. Ülkemizin mevcut argümanları bizi en iyi ihtimalle “haklısın ama alacağın yok” pozisyonuna getiriyor. Bunun da ne siyasetçimize, ne bürokratımıza, ne iş dünyamıza, ne de insanımıza yararı var.

Not: İklim politikalarının stratejik, ekonomik ve diplomatik bir kazananı olmayan oyun (zero-sum game) olmadığının, gezegenin, ekosistemlerin ve insanoğlunu varlığını tehdit eden bir faktöre yanıt arayan bir alan olduğunun bilincinde olmadığım zannedilmesin. Ancak bu yazı için at gözlüğümü takmam gerekiyordu…

Mustafa Özgür Berke -WWF-Türkiye İklim ve Enerji Programı Danışmanı

Amed Kent Bostanları Projesi kayyumun durdurma teşebbüsüne rağmen devam ediyor

Amed Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atandıktan sonra, belediye bünyesinde yürütülen Kent Bostanları projesi durduruldu. Ancak yıllardır ekolojik alanda çalışmalar yürüten gönüllüler, doğal ürünlerin yetiştirilmesi için küçük bir alanda çalışmalara başladı. Tamamen gönüllülük esasına dayanan çalışmalarda, tarlada çalışanlar arasında yıllardır ekoloji alanında mücadele veren Dicle Üniversitesi Veteriner Fakültesi Jeoloji Anabilim Dalı’nda yardımcı doçentlik yaparken KHK ile ihraç edilen Zeki Kanay, yine kayyum tarafından ihraç edilen Bışar İçli ve birçok gönüllü, çalışmaları kaldığı yerden sürdürüyor.

Merkeze bağlı Kababaş köyünde, yerel tohumları yaşatmak için çalışmalar yürüten Ekoloji Derneği üyeleri, 5 dönümlük bir tarlada komün anlayışıyla ekolojik tarım yapıyor. Gönüllüler, yerel tohumun gelişmesi ve yaygınlaşması için 200 bin fide yetiştirerek, Amed köylerinde ücretsiz dağıttı. Ekosistemin titizlikle korunduğu tarlada kimyasal ilaç ve gübre kullanılmazken, müdahaleler de organik ilaçlarla yapılıyor. Yerel tohumlarla çeşit çeşit ürünün yetiştirilmesi amaçlanıyor. Tarlada salatalık, biber, kavun, tere, roka, karpuz, soğan, sarımsak, kabak gibi ürünler yetiştirilirken, tüm işler gönüllüler tarafından yapılıyor.

Doğaya dönme mücadelesi

Yürüttükleri çalışmalar hakkında bilgi veren Yrd. Doç. Kanay, doğaya döndüklerini, yönlerini doğaya çevirdiklerini ifade etti. Kanay, “Topraktan sofraya gelen maddelere kadar doğal ürünler yetiştirmeyi amaçladık. Halkımızı ve çevremizi bilinçlendirmek istiyoruz. Kaybolan yerel tohumların peşine de düştük. 30 yıllık buğday, domates, biber, kabak, patlıcan tohumları bulduk. Bulduğumuz bu tohumları ekip 200 bin fide yetiştirdik ve tüm bu fideleri ücretsiz dağıttık. Bunu sadece yerel tohumun geri dönüşü karşılığında dağıttık” diye konuştu. İsteyen herkesin gelip çalışmalara katılabileceğini belirten Kanay, “Tarlada tamamen gönüllülük ve komün bir anlayış var, o şekilde çalışıyoruz. Yetiştirdiğimiz bütün ürünler topladığımız yerel tohumlardan. Ekolojik ürünler üretmeye çalışıyoruz” dedi.

Kanay, Dicle Nehri kenarında, Sûrlu 40 aileye belediyenin yer verdiğini ve ailelerin üretim yaptıklarını anlatan Kanay, ailelerin bu durumdan çok fayda sağladığını, ancak kayyumdan sonra projenin durdurulduğunu aktardı. Bu projenin durdurulmasının çok üzücü bir durum olduğunu dile getiren Kanay, böylesi projelerin her geçen gün daha da yaygınlaştırılması gerektiğini sözlerine ekledi.

 

(Mezopotamya Ekoloji.org)