Ana Sayfa Blog Sayfa 3141

Adı çocuk tecavüzüyle anılan Ensar Vakfı ve benzeri yapılar Onur Yürüyüşü’nü ‘ahlaksız’ ilân etti!

Mersin Onur Haftası Komisyonu’nun çağrısıyla 5-11 Haziran arasında gerçekleştirilecek olan 3. Mersin Onur Haftası-Yürüyüşü, adı çocuk tecavüzüyle anılan Ensar Vakfı gibi yapılar tarafından hedef gösterildi.

İlk olarak Milat gazetesinde daha sonra ise İslami analiz adlı internet gazetesinde yayımlanan haberlerde Onur Yürüyüşü hedef gösterildi. Milat gazetesi nefret söylemleriyle dolu haberinde “LGBT’li sapıklardan Ramazan günü büyük skandal! Her karışı kanla sulanan bu toprakların kutsal bayrağını kendilerini temsil eden paçavrayla aynı yere astılar” ifadelerini kullandı.

Sendika.Org’da yer alan habere göre, Milat gazetesinde ve İslami Analiz adlı haber sitesinde yayımlanan haberin ardından adı kamuoyunda Karaman’daki yurtlarında görev yapan bir öğretmenin çocuklara tecavüz etmesiyle duyulan Ensar Vakfı, etkinliğin yapılacağı mekanları ve oteli hedef alan toplu mesajları üyelerine gönderdiği tespit edildi. Ensar Vakfı’nın yanı sıra, Türkiye Gençlik Vakfı, İHH, Beyza Piliç, MÜSİAD, AGD, Memur Sen, Cihannuma Derneği de etkinliğin yapılacağı mekanları ve oteli hedef alan toplu mesajları üyelerine gönderdiği belirtildi.

Konu ile ilgili açıklama yapan Mersin Onur Haftası Komisyonu, “Kimsenin LGBTİ+ bireyleri ne tehdit etmeye, ne de onurlarına dil uzatmaya hakkı olamaz” diyerek 5 Haziran’da suç duyurusunda bulunacağını açıkladı. Mersin Onur Haftası Komisyonu, insan hakları savunucularını suç duyurusunun ardından Mersin Eğitim Sen Şubesi’nde saat 12.00’da gerçekleşecek basın toplantısına dayanışmaya çağırdı.

Mersin 7 Renk LGBTİ’nin yaptığı açıklamanın tamamı ise şöyle:

“3. Mersin Onur Haftası öncesinde gerici-faşist gruplar yaptıkları çağrılar ile bizi “onursuz, ahlaksız” ilan ederek yapılacak söylüyoruz. Kimsenin LGBTİ+ bireyleri ne tehdit etmeye, ne de onurlarına dil uzatmaya hakkı olamaz.

“Onur Haftası’na ve LGBTİ+’lara yönelik tehdit ve saldırı çağrıları, insan haklarının temel ilkelerini çiğneyerek ifade ve örgütlenme özgürlüğümüzü ihlali ediyor. Gerçekleştirilen hakaretlerle açıkça nefret ve ayrımcılık suçu işlenmektedir. Bu tehditler karşısında yetkililere düşen biz LGBTİ+ bireyler için adaleti ve güvenliği sağlamaktır.

“İnsan haklarına saygılı tutum alarak, barışçıl ve güven içinde bir Onur Haftası’nı gerçekleştirmemizi sağlaması gerekmektedir.

“Hatırlatmak isteriz ki, bize yapılan tüm haksızlıklar, baskılar ve nefret söylemleri onurumuzu savunmaktan alıkoymayacaktır. Biz bugüne kadar olduğu gibi hep var olacak, varoluşumuzu hep haykıracak ve varoluşumuzdan hep onur duyacağız.

“Yapılan tehditlere ve nefret söylemlerine karşı hakkımızı savunacağız ve gerekli hukuki süreci başlatacağız.

“Yapacağımız suç duyurusunun ardından 5 Haziran Pazartesi günü Mersin Eğitim Sen şubesinde saat 12.00’da konuyla ilgili basın toplantısı gerçekleştireceğiz. Tüm insan hakları savunucularını dayanışmaya bekliyoruz.

Şehirlerin kuytularında değil her yerindeyiz ‘Alışın, Burdayız!”

(Sendika.org)

“Nuriye Gülmen’in kas ağrıları şiddetlendi, ayağını yere basamıyor, ışığa hassasiyeti arttı”

Kanun Hükmünde Kararname’yle (KHK) ihraç edildikleri işlerine dönmek için öğretmen Semih Özakça’yla başlattıkları açlık grevinin 76’ıncı gününde tutuklanan akademisyen Nuriye Gülmen’in sağlık durumuyla ilgili yeni bilgiler paylaşıldı.

Nuriye Gülmen’in Twitter hesabından paylaşılan mesajlarda şu bilgilere yer verildi:

“Nuriye’nin bugünkü görüşünden: sırtındaki sızı devam ediyor, kas ağrıları daha şiddetli, oturduğu yerde dahi ayağını basamıyor. Işığa hassasiyeti artmış. İnternette ve görsel basında çıkan haberlerin mektuplarda yazılmasını istiyor. Hepinizi çok sevdiğini söylüyor.”

 

(Yeşil Gazete)

Çanakkale tarım kenti olarak mı kalacak, yoksa santrallere mi boğulacak? – Nilay Vardar

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Kösedere’nin domatesi, Ezine’nin peyniri, Yenice’nin kapya biberi, Lapseki’nin kirazı, Umurbey’in şeftalisi, Bayramiç’in elması ve tabii ki Kaz Dağları’nın oksijeni…

Bu saydıklarıma daha nicesini ekleyin. Sonuçta havası suyu verimli topraklarıyla Çanakkale hala bir tarım kenti.

Şu anda Çanakkale’de üçü çalışan, ikisi inşa halinde beş kömürlü termik santral var. 11 tanesi de proje aşamasında.

Peki planlandığı gibi toplamda 16 kömürlü termik santral çalışmaya başlarsa Çanakkale bir tarım kenti olmaya devam edebilecek mi?

Ya da sizler Çanakkale domatesine ezine peynirini ekleyip gönül rahatlığıyla yiyebilecek misiniz?

Kentteki kömür santrallerini etkilerini ve verilen mücadeleyi gözlemek için kent merkezinden ilçelerine doğru bir yolculuğa çıktık.

Merkezden çıkıp Lapseki Biga yolunda ilerlerken ilk durağımız son günlerde gündemde olan Kirazlıdere termik santral projesinin yapılmak istendiği yer.

Kirazlıdere’yi Yıldırım Holding yapmak istiyor. Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu onaylanmadı, hava modellemesinin yenilenmesi için iki ay süre verildi. Yani santralin yapımına onay verilmesi an meselesi.

Çanakkale’de santrallere karşı en yoğun mücadeleyi yürütenlerden biri Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği. Derneğin Başkanı Süreyya Ayhan, “Şirket Paris anlaşması nedeniyle yabancı fon şirketlerinden para almak için ‘son teknolojiyle kömür yakacağız’ diyor. Kömürlü termik santralin temiz bir enerji olması mümkün değil” diyor.

Santrallere üç temel gerekçeyle karşı çıktıklarını söylüyor: sağlığa, iklim değişikliğine ve bölgedeki kültürel ve doğal varlıklara olumsuz etkisi.

Ayhan soruyor: “Gerçekten bu kadar enerjiye ihtiyacımız var mı? Enerji tasarrufu, enerji verimliliğine odaklanamaz mıyız? Tüm dünya kömürden vazgeçerken neden yenilenebilir enerjiye yönelmiyoruz?

Henüz santralsiz güzel kıyıları geride bırakırken Karabiga’ya doğru ilerliyoruz. Alışık olmayan İstanbullu gözlerim yeşilden kamaşmışken ilk bacayla karşılaşıyoruz.

İçdaş termik santrali – Biga

10 yıldır santral manzaralı Kemer Köyüne uğruyoruz. Köy kahvesindekiler balıkçılığın azaldığını santralin kendilerine “ekmek teknesi” olduğunu söylüyorlar.

Duvarına sıva yapan bir kadın ise “Santralin kokusu geliyor” diyor önce, sonra geri alıyor sözünü. “Yok yok, hiçbir zararını görmedik” diyor telaşla.

Malum eşi İçdaş’ın santralinde çalışıyor, oğlu da İçdaş’ın yaptırdığı okulda okuyor. Biga’daki iki santral bu firmanın. Demir Çelik fabrikası da. Aynı zamanda bütün ilçedeki okul, spor salonu, cami, arkeolojik kazı, yelken kulübü…

Özetle firma aklınıza gelebilecek her yerde bir ağ gibi ilçeyi sarmış. O sebeple hakkında kötü konuşmak mümkün değil. Üstelik birçok rüzgar türbini de var, bir yandan fosil yakıt kullanırken bir yandan da “bakın temiz enerji de kullanıyorum” mesajı veriyor.

CENAL’in inşaat halindeki santrali – Karabiga

Biga ilçesi santrallerin en yoğunlaştığı yer, iki çalışan santrale ek olarak yedi tane daha yapılmak isteniyor.

Karabiga kıyılarında nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan Akdeniz fokları yaşıyor. Çanakkale Barosu Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Avukat Ali Furkan Oğuz, bilirkişi raporlarında ve hazırlanan ÇED raporlarında akdeniz fokunun yaşadığının gözardı edildiğine dikkat çekiyor. 

Sualtı Araştırmaları Derneği Başkanı Ozan Veryeri, Karabiga’nın fokun yanında kuş, kara ve deniz bitkileri açısından da çok önemli olduğunu belirtiyor.

“Karabiga temiz kalan son kıyılardan biri olduğu için bu kadar çok canlı çeşitliliğine ev sahibi. Çünkü son sığınak. Aynı zamanda diğer kirli sulara da merhem görevi görüyor. Bu kıyılardaki herhangi bir değişikliğin Marmara için çok olumsuz etkisi olacak.”

Fokları tehdit eden santrali Cengiz ve Alarko şirketi ortağı CENAL şirketi yapmak istiyor. Beldede santrale karşı 100 bin imza toplandı, çok ciddi bir tepki de vardı. Şirket halkın hukuki mücadelesi sonucunda ancak üçüncü kerede ÇED Olumlu kararı alabildi. Sonuçta inşaat bitmek üzere.

İsmini vermek istemeyen Karabigalılar “Cengiz’le baş etmek sizce mümkün mü?” diyor. Bölge halkı, “Çanakkale’nin havası hala çok temiz ama 16 tane yapılırsa hala temiz kalması mümkün mü?” diye soruyor.

18 Mart santrali – Çan

Karabiga’dan çıkıp aşağıya doğru Çan ilçesine geçiyoruz. Burada da EUAŞ’ın 20 yıllık bir santrali var, diğeri de inşa halinde, üçüncüsü proje aşamasında.

Çanakkale ilçesinde santral projelerinin çoğu ithal kömürle yapılacak. Çünkü sadece Çan’da kömür yatakları var. Zaten havası en kötü ilçesinin de burası olduğu söyleniyor.

Durali köyündekiler geceleri 2’den sonra filtre takmadıkları için santralde dumanın çok yoğun olduğunu söylüyorlar. Bir kişi “sabah ezanında kokudan dolayı evden camiye kadar zor yürüyorum” diyor. Çan ilçesine santraller nedeniyle “kız vermediklerinden” bahsediyorlar.

Durali köy kahvesi

Zaten herkes sebze ve meyve verim ve kalitesinin düştüğünde hemfikir.

Çan’ın Karadağ köyünden Mustafa Önder, altın madencilerine sondaj dahi yaptırmadan köyden kovduklarını ancak şimdi termik santrallerin onları kovduğunu söylüyor.

Önder, yıllar sonra köyüne temiz hava almak, organik tarım yapmak için geri döndüğünü ancak santraller nedeniyle bunun mümkün olmadığını belirtiyor ve ekliyor: “Zaten 20 yıldır çalışan bir santral var, şimdi ikincisi üçüncüsü gelince ne olacak buranın hali.”

Çanakkale Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü’nden Dr. Coşkun Bakar, Çan bölgesindeki hava kirliliğinin etkilerinin insanlar üzerinden görülmeye başladığını bu konuda çalışmalar yürüttüklerini söylüyor.

Bakar, santrallerin solunum, kalp-damar hastalıkları ve bazı kanser türlerine neden olduğuna ancak bunun etkisinin daha uzun vadede ortaya çıktığını belirtiyor.

“Sigara içmek gibi düşünün. Yarın hasta olmazsınız ama 20 yıl tüketirseniz o zaman etkisi çıkar. Üstelik şu anda Çanakkale’nin kirlilik yükü ağır değil ama 16 santral yapılırsa 2040’da Yatağan ya da Dilovası gibi olacağız.”

Çırpılar köyü

Rotamızı direnişin yükseldiği Yenice’ye çeviriyoruz. Santral Çırpılar Köyü’ne yapılmak isteniyor.  Eski köy muhtarı Süleyman Soylu karşılıyor bizi. Kendisi kızıyla birlikte köy köy gezerek santralin çevresindeki 65 muhtarı itiraz dilekçesi imzalamaya ikna etti.

Agonya Ovası’nda dünyaya ün salan kapya biber yetişiyor, közlenip Amerika ve Avrupa’ya ihraç ediliyor.

Soylu, bir ağacı gösteriyor “Burada çıplak gözle 100 değişik bitki sayarsın. Ama bu ağacın adını bilmiyorum, ilk kez görüyorum. Düşünün buradaki bitki çeşitliliğini” diyor.

Yeniceliler birkaç kez ÇED raporu toplantısını iptal ettirdi. Soylu, “Oradaki şirket görevlilerine de ‘Biz sadece kendimiz için değil, sizin çocuklarınız da Kaz Dağları’nda kamp yapabilsin diye mücadele veriyoruz’ dedim. Peki santral yapılınca insanlara Çam ağaçlarının arasından termik santral manzarası, ya da yamaç paraşütüyle santral bacasını görebilirsiniz mi diyeceğiz” diye ekliyor.

Çırpılar köyü yolu

Yolda ilerlerken ineklerini otlatan bir kadınla karşılaşıyoruz. Adını vermek istemiyor, ama “devlet” ya da “patron” korkusundan değil, “koca” korkusundan.

“Köydeki kadınlar istemiyor ama ben santrali istiyorum valla” diyor. Çünkü eşi uzun yol şoförü, santral açılırsa köyde kalır, hayvanları otlatmasına yardım eder diye düşünüyor. “Hayvanları otlatmak için gidiş dönüş iki saat yol gidiyorum. Ev işi, bir de kayınpedere bakıyorum. Akşam çay içmeye bile vaktim yok” diyor. “Çan’dakiler santral olursa ‘otlar bitmez, hayvanlar ölür’ diyorlar. Doğru diyorlardır ama hangisi daha kötü” diye ekliyor.

Tarımın, balıkçılığın azaldığı yerlerde santraller yerel halka “istihdam vaadiyle” pazarlanıyor. Oysa bir santralin kalifiye olmayan kişilere çok fazla istihdam sağlamadığı da bir gerçek.

İnşaatın devam ettiği Çan ilçesi

İda Dayanışma Derneği Sözcüsüİ lhan Pirinçciler ise Çanakkale’nin bir tarım kenti olmaktan çıkarılıp ağır sanayi bölgesine çevrilmek istendiğini söylüyor.

“Çanakkale varolan demir-çelik, çimento ve seramik fabrikasına ek olarak termik santraller ve Çanakkale Köprüsü ve yan yollarıyla birlikte tarım kenti olmaktan çıkarılarak tıpkı Dilovası gibi kirli bir ağır sanayi bölgesine dönüştürülmek isteniyor.”

TEMA Vakfı’nın Çanakkale’de yaptığı modelle çalışması bu görüşü destekliyor. TEMA’ya göre, kentte yeni santrallerin hayata geçmesiyle Çanakkale’deki hava kirliliğinde yıllık ortalama yüzde 50-150 oranında artış olacak.

Bu kirliliğin 1400 kilometrelik bir alana etki edeceğini ifade eden TEMA, bu tahminlere göre Çanakkale’de hava kirliliğinin tarımda önemli verim kayıplarına neden olacağını söylüyor.

Özetle, Çanakkale’deki santrallerin etkisi sadece oranın sorunu değil, gerek hava kirliliği bağlamında gerekse tarımdaki düşüşle tüm Türkiye’yi etkileyecek.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Nilay Vardar

Aralarında Fethullah Gülen ve HDP’li vekillerinde bulunduğu 130 kişilik vatandaşlıktan çıkarma listesi!

Kanun Hükmünde Kararname ile yeniden düzenlenen vatandaşlıktan çıkarma uygulaması için ilk adım atıldı. 3 ay içinde Türkiye’ye gelmemeleri halinde vatandaşlıktan çıkarılacağı bildirilen 130 kişilik bir liste hazırlandı.

Haklarında soruşturma yürütülen ve firari durumda olan, aralarında Fethullah Gülen, HDP Milletvekilleri Faysal Sarıyıldız ve Tuğba Hezer ile eski HDP milletvekili Özdal Üçer’in de bulunduğu 130 isim 3 ay içinde Türkiye’ye dönmezlerse vatandaşlıktan çıkarılıyorlar. Listede FETÖ, PKK ve IŞİD’den aranan isimler olduğu belirtiliyor.

Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlanan 680 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye (KHK) göre, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun; “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak” başlıklı 302’nci maddesi, “Anayasayı ihlal” başlıklı 309’uncu maddesi, “Cumhurbaşkanına suikast ve fiili saldırı” başlıklı 310’uncu maddesi, “yasama organına karşı suç” başlıklı 311’inci maddesi, “Hükümet karşı suç” başlıklı 312’nci maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı silahlı isyan” başlıklı 313’üncü maddesi, “Silahlı örgüt” başlıklı 314’üncü maddesi ve “Silah sağlama” başlıklı 315’inci maddesinde yazılı suçlar nedeniyle hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen ve yabancı ülkede bulunması nedeniyle kendisine ulaşılamayan vatandaşlar, bu durumun soruşturma aşamasında cumhuriyet savcısı veya kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından öğrenilmesinden itibaren bir ay içinde vatandaşlıklarının kaybettirilmesi amacıyla Bakanlığa bildirilecek.

(Yeşil Gazete)

İngiltere’de cihatçı teröristlerin saldırısı; görgü tanıkları dehşet anlarını anlattı

İngiltere’nin başkenti Londra’da önceki gece bıçaklı 3 teröristin saldırısıyla sarsıldı. Saldırganlar önce beyaz bir minibüsle kalabalığın arasına daldı. Önlerine gelen insanı ezip geçti. Ardından araçtan inip, ellerindeki 20 santimetre uzunluğundaki bıçaklarla ortalığı kan gölüne çevirdiler. Saldırıyı radikal İslamcı terör örgütü IŞİD üstlendi.

Londra’da saldırganlar önce London Bridge’de bir aracı yayaların üzerine sürmüş, sonra köprünün güneyindeki bar ve restoranların bulunduğu Borough Market’ta bazı kişileri bıçaklamıştı.

Londra Emniyet Müdürü Cressida Dick saldırıda 7 kişinin hayatını kaybettiğini, 3 saldırganın da öldürüldüğünü açıklamıştı.

Görgü tanığı taksi şoförü Aksha Patel ise Sky News televizyonuna, müşterisi olan bir kadının daha fazla insanın ölmesini engellediğini anlattı.

Patel, müşterisi olan kadının, bir saldırganın Black and Blue isimli restoranının kapısından içeri girmesini engellemek için kendi gövdesini barikat olarak kullandığını söyledi.

Patel’in anlattığına göre, kadının birkaç saniye boyunca kapının önünde durması sayesinde restorandaki insanlar arka kapıdan kaçabildi. Patel, “İçeriye kötü insanların girmeye çalıştığını biliyordu. Kapıyı birkaç saniye tutabilmesi sayesinde sanıyorum 20 kişinin hayatını kurtardı” dedi.

Taksi şoförüne göre, saldırganlar daha sonra kapıyı zorla açtı fakat kadın da başına bir şey gelmeden onlardan kaçabildi.

Öte yandan Londra’daki saldırının görgü tanığı olan bir diğer taksi şoförü, LBC radyosuna saldırganları engellemek için onlardan birini taksisiyle ezmeye çalıştığını anlattı.

İsmini vermek istemeyen taksi şoförü, ellerinde av bıçakları olarak kişilerin insanları rastgele bıçakladığını görünce bir şeyler yapmak istediğini söyledi. Anlattığına göre, taksisini saldırganlardan birinin üzerine sürdü fakat saldırgan bunu fark edip ezilmekten kurtuldu.

Daha sonra saldırganların peşinden koşan polisleri fark eden taksi şoförü çevredeki insanlara oradan kaçmalarını söylemeye başladığını anlattı.

BBC’ye konuşan Alev Shellum isimli bir başka görgü tanığı ise, saldırı anına ilişkin şunları söyledi:

“Otuduğumuz bara bir kadın gelip yardım istedi. Boğazı ciddi şekilde kanıyordu, kesilmiş gibi görünüyordu. Kanı durduracak birilerini aradık, ardından bar kapandı. Barın önünde acil yardım görevlileri vardı, bir kişiye kalp masajı yapıyorlardı. Silahlı polisler eşliğinde bizi bölgeden çıkarıp koşarak uzaklaştırdılar.”

Boğazı kesilen kadına dair, Gerard Vowis isimli bir görgü tanığı da, “O sırada bir barda şampiyonlar ligi maçını izliyordum. Bir kadının üç kişi tarafından bıçaklandığını gördüm. Saldırganları durdurabilmek için onlara sandalye, bardak ve şişe fırlattım. Bana doğru gelip bıçaklamak istediler. Herkesi bıçaklıyorlardı” dedi.

(BBC Türkçe, Milliyet, Yeşil Gazete)

Katar teröre destek nedeniyle kara listede

Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri, bölgeyi istikrarsızlığa sürüklediği için Katar ile diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD başkanı olduktan sonra ilk yurtdışı seyahatini gerçekleştirdiği ülke olan Suudi Arabistan ile Katar arasında yaşanan gerginlik, Katar’ın resmi sitesinin hacklenmesi ve Suudi Arabistan’da Katar kaynaklı haber sitelerine erişim engeli getirilmesi ile tırmandı.

Katar – İran yakınlaşması

Katar’ın İran’la yakınlaşmasının krizin temel nedeni olduğu öne sürülüyor. Katar Resmi Haber Ajansı (QNA), 23 Mayıs gecesi Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani’ye atfedilen “İran’ı “görmezden gelinemeyecek bir bölgesel ve İslami güç” olarak niteleyen açıklaması ABD’ye karşı ve İran’ı destekleyici” açıklamalar olarak yorumlanmıştı.

Katar’ın Müslüman Kardeşler gibi ‘terörist grupları’ desteklediği öne sürülüyor.

Suudi Arabistan devlet haber ajansı SPA, ülke ile sınırların kapandığını, kara, deniz ve hava bağlantılarının kesildiğini açıkladı.

SPA, Suudi Arabistan’ın Yemen’de Katar ile yaptığı işbirliğinin, Katar’ın “El Kaide, IŞİD ve isyancı militanlara” destek vermesi yüzünden sona erdiğini ifade etti.

Yetkilerin bu kararı almasında, Suudi Arabistan’ın “ulusal güvenliğini terörizm ve aşırılığın tehlikelerinden korumak” amacının rol oynadığı aktarıldı.

Diplomatlara 48 saat süre

Mısır da bütün hava sahasının ve limanlarının Katar ulaşımına kapandığını açıkladı.

Birleşik Arap Emirlikleri ise Katarlı diplomatlara ülkeyi terk etmeleri için 48 saat verdiğini belirtti.

Bahreyn devlet haber ajansı da “Bahreyn’in güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiği ve içişlerine karıştığı için” Katar ile ilişkilerini kestiğini aktardı.

Bu durumun Körfez ülkeleri arasında son yıllarda yaşanan en büyük diplomatik kriz olduğu aktarılıyor.

Katar ile Türkiye arasında son yıllarda çok yakın askeri, siyasi ve ekonomik ilişkiler kurulmuştu. Katar’ a ilişkin yaşanan bu gelişmenin Türkiye- Katar ilişkilerine nasıl yansıyacağı merakla bekleniyor.

 

(BBC – Yeşil Gazete)

Kravatlı adamlar ve Dünya Çevre Günü – Pelin Cengiz

Pelin Cengiz’in yazısı artigercek.com sitesinden alındı

Stockholm’de 1972’de gerçekleştirilen ve uluslararası alanda, çevre hakkının dile getirildiği ilk toplantı olarak kayıtlara geçen BM Çevre ve İnsan Konferansı, çevre sorunlarına yönelik politika arayışları açısından bir milattır. O gün alınan bir kararla, 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak kabul edilir. Çevre hakkı açısından, “İnsan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel hakkına sahiptir” ilkesinin yer aldığı bildirinin kabul edilmesi nedeniyle de ayrı bir öneme sahiptir.

Çevre hakkına yönelik bu tanımın ilk kullanımının üzerinden 45 yıl geçmesine rağmen, çevre koruma bir yana çevreyi artan bir hızla kirletiyor, talan ediyor, yok oluşa sürüklüyoruz. Çevre koruma, her zamankinden giderek daha fazla bir insan hakları mücadelesine dönüşüyor.

Birleşmiş Milletler’in 2017 yılı Dünya Çevre Günü’nün teması ise “Doğaya Dönüş” olarak belirlendi. Hep birlikte bir düşünelim bakalım, Türkiye’de hangi doğaya dönüş?

Dev bir şantiyeye dönmüş Türkiye’de, kalkınma, büyüme, gelişmişlik adı altında iş makineleri, hafriyat kamyonları mega projeler inşa etmek için durmadan doğanın canına okuyor.

Kısa vadeli ekonomik hesaplarla, toplumsal mutabakat ve çevresel uygunluk aranmaksızın sadece yandaş işadamları güruhunun çıkarları doğrultusunda yanlış yerlere yanlış şekilde santraller dikiliyor, plansız köprüler, otoyollar, kanallar, havalimanları inşa ediliyor.

Ekolojik, ekonomik, sosyal ve hatta sağlık maliyetleri yüksek enerji politikalarıyla ülkenin tüm enerji üretimi kömür karanlığına ve termik santrallere teslim ediliyor.

Korunan alanların koruma statüleri kaldırılıyor, meralar, milli parklar, ormanlar, tarım alanları, sulak alanlar, zeytinlikler, doğa koruma ruhunun yanından bile geçmeyen kararlarla ranta, talana, yağmaya kurban ediliyor.

Ekonomik ve sosyal gelişmeye engel olmaksızın çevre değerlerini ekonomik politikalar karşısında koruyarak, yeni projelerin çevreye olabilecek potansiyel etkilerinin değerlendirildiği ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) süreçleri ayak bağı görüldüğü için tamamen ortadan kaldırılıyor.

Türkiye’nin tüm nehirleri, akarsuları, dereleri plansız, hesapsız HES’lerle, barajlarla çevreleniyor, su varlığı bu yanlış projelerle kurutuluyor. Göller boşaltılıyor, sanayileşme ve kentleşme baskısıyla giderek daha fazla yok ediliyor.

Dağlar deliniyor, her yana açılan taş ocaklarıyla, madenlerle içleri kazılıyor, denizler envayi çeşit sanayi atığıyla, küllerle, molozlarla, dökülen hafriyatlarla, yapılan ve yapılmak istenen limanlarla, gemi söküm tesisleriyle kirletiliyor. Deniz altından petrol boru hatlarıyla, planlanan nükleer santrallerle deniz ekosistemi tamamen tehlikeye atılıyor.

Ovalar, yaylalar, ormanlar kime hizmet ettiği belirsiz, yurttaşların itirazlarına rağmen otoyollara, yapılaşmaya, imara açılıyor.

OHAL kapsamında devreye giren, hükümetin stratejik proje bazlı yatırımları hızlandırarak, tabiat varlıkları ve SİT alanlarına yapılacak yatırımları tüm denetim mekanizmalarının dışında tutmasını içeren Madde 80, ÇED Yönetmeliği ve Kentsel Dönüşüm Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikler, SİT alanlarının statülerinin değiştirilmesi, hukuk yollarının kapatılması gibi uygulamaların her biri doğanın idam fermanları haline geliyor.

Türkiye’de doğal varlıklarla birlikte tüm kültürel ve tarihi varlıklar dev bir çarkın dişlisinin arasında sıkışıp kalmış, öğütülmemek için direniyor.

Çevre ve yaşam alanları mücadelesi yürütenler itibarsızlaştırılıyor, korkutulup sindirilmeye çalışıyor hatta geldiğimiz noktada çevreciler doğa için mücadele ederken katlediliyor.

AKP iktidarının epeydir alışkanlık haline getirdiği Meclis’ten geçirilen torba yasaların içine monte edilen yasa ve yönetmeliklerle yaşam alanlarına yasal katliamlar uygulanıyor. Adında çevre, orman, su geçen bakanlıklar eliyle yönetilen bir doğa yıkımı organizasyonu yaşanıyor.

Türkiye’nin ekolojik geleceğini işte bu tablo ipotek altına almış durumda. 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde takım elbiseli, kravatlı adamlar nasıl çevreci olduklarına dair basın açıklamaları yayınlayacaklar, ellerine tutuşturulmuş metinlerden hiç inanmadıkları konuşmalar yapacaklar, betona teslim edilmiş yerlerde törenler düzenleyip, manasız yerlere fidan dikecekler. Bütün o şuursuzlarıyla otoban kenarlarına ağaç dikmeyi, kaldırımlara, meydanlara, yollara çiçeklerle süs yapmayı çevrecilik sanmaya devam edecekler. Suyu, elektriği, gıdayı, doğanın kaynaklarını bol bol tüketmeyi sürdürecekler. Sonra siyasetçisiyle, belediyesiyle, iş dünyasıyla her geçen gün yeni inşaatlar, yeni yollar, yeni köprüler yapmak üzere elele verecekler. 

Kravatlı adamlar yılda bir gün çevrecilik oynasın, çevre ve yaşam alanları mücadelesi 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü, bu yıl Finike ormanlarını madencilik faaliyetlerine karşı savundukları için katledilen Ali ve Ayşin Büyüknohutçu çiftine adıyor…

Pelin Cengiz – Artı Gerçek

 

 

Elektrikli taşıt çağına hoşgeldiniz: Fosil yakıtlı tüm araçlar 8 sene içinde yok olacak

Financial Post‘da yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Endüstriyi sarsan bir çalışma, petrol ve otomotiv devlerinin içine düştükleri ölüm spiralinden ötürü tüm fosil yakıtlı taşıtların 8 yıl içinde yok olabileceğini iddia ediyor.

87. Cenova Uluslararası Motor Fuarında Renault’ın tanıttığı Elektrikli araba. Cyril Zingaro/Keystone (AP)

8 yıl içinde Dünyanın hiçbir yerinde benzin ya da dizel hiçbir araba, otobüs ya da kamyon sayılmayacak. Tüm kara ulaşımı pazarı elektrikli hale gelerek petrol fiyatlarının düşmesine ve bir yüzyıldır aşina olduğumuz petrol endüstrisinin çöküşüne sebep olabilir.

Bu fütüristtik öngörü Stanford Üniversitesinden iktisatçı Tony Seba’ya ait. Rethinking Transportation 2020-2030 (Ulaşımı yeniden değerlendirmek 2020-2030) isimli aldatıcı şekilde sıkıcı başlıklı raporu yeşil çevrelerde viral olarak yayıldı ve endüstride spazmlara sebep oldu.

Seba’nın temel dayanağı, insanların birlikte araç sürmeyi bırakacakları. İnsanlar, fosil yakıtlı araçları kullanmaktan 10 kat ucuz, marjinal yakıt maliyeti olmayan ve beklenen ömürleri 1.5 milyon km olan sürücüsüz elektrikli araçlara kitlesel şekilde geçecekler.

Sadece nostaljik olanlar araba sahibi olma alışkanlıklarına devam edecekler. Akaryakıt istasyonu, yedek parça ya da içten yanmalı motorların 2,000 parçasını tamir edecek birini bulmak daha zorlaşacak. Araç satıcıları 2024 yılından itibaren kaybolmaya başlayacak.

Veriler insanların direksiyondayken ne denli tehlikeli olabileceğini kanıtladıklarında şehirler insanların araç kullanmalarını yasaklayacaklar. Var olan araçlar için kitlesel bir “karaya vurma” yaşanacak. İkinci el araçların fiyatları düşecek. Sahip olduğunuz araçtan kurtulmak için ödeme yapmak zorunda kalacaksınız.

Bu durum, petrol ve otomotiv devlerinin, Londra Borsası’ndaki bazı büyük şirketleri de, eğer erken önlem almazlarsa, beraberlerinde götürecekleri için ikiz bir ölüm girdabı.

Bir adam elektrikli araçların ve üç tekerlilerin yanında yürüyor. Greg Baker/AFP/Getty Images

Uzun dönemde petrolün varil fiyatı 25$’ın altına düşecek. Kaya petrolü ve derin deniz sondajının birçok türü uygulanabilir olmaktan çıkacak. Varlıkların bir çoğu karaya oturacak. İskoçya zengin petrol yataklarını kaybetmiş olacak. Rusya, Suudi Arabistan, Nijerya ve Venezuela’nın başı belaya girecek.

Bu durum Ford, General Motors ve Alman otomotiv sanayii için varoluşsal bir tehdit. Acımasızca düşük karlılıkla elektrikli araç üretmek ya da kendilerini Uber ve Lyfy türevleri gibi servis sağlayıcı şirketler olarak tekrardan inşa etmek arasında bir seçimle yüzleşecekler.

Yanlış iş kolundalar. Yeni nesil arabalar, “tekerlekler üzerinde bilgisayarlar” olacaklar. Google, Apple ve Foxconn yıkıcı bir köşe başına vardılar ve öldürmek için devam ediyorlar. Araba işinin yapıldığı yer Silikon Vadisi, Detroit, Wolfsburg ya da Toyoya City değil.

Seba’ya göre değişim iklim değişikliği politikalarıyla değil teknoloji ile oluyor. Arz ve talep bunu hiçbir devletin ayak uyduramayacağı bir sürat ve acımasızlıkta yapıyor.

“Ulaşım tarihinde sonuçları en yıkıcı, derin ve hızlı değişimi içindeyiz” diyor Profesör Seba. “İçten yanmalı motorlu araçlar artan maliyetlerin bedhah döngüsüne girecekler.”

Gelecek 2 – 3 yıl içerisinde elektrikli araçların pil menzili 350 km’yi aştığı ve ABD’de fiyatları 30,000 $ altına düştüklerinde “bardağı taşıran noktaya” gelmiş olacağız. 2022 yılına geldiğimizde alt uç modellerin fiyatları 20,000 $ altına inmiş olacak. Bundan sonra, ne olduğunu anlamadan gerisini çığ gibi silip süpürecek.

“Fiyat eğrileri gösteriyor ki 2025 yılında tüm yeni yaşıtlar elektrikli olacaklar, tüm yeni otobüsler, tüm yeni arabalar, tüm yeni traktörler, tüm yeni kamyonetler, tekerleri üzerinde hareket eden her şey elektrikli olacaklar, küresel olarak” diyor Profesör Seba.

“Küresel petrol talebi günlük 100 milyon varil ile tarihi zirveye 2020 yılında çıkacak, 2030 yılında 70 milyon varile gerileyecek.” Kimya sanayii ve havacılık, gerçi NASA ve Boeing kısa mesafe yolcu uçuşları için hibrid elektrikli uçak çalışmaları yapıyorlar, için petrole talep olacak.

Seba diyor ki, fosil yakıtlı araç stokunun azalması bir miktar zaman alacak ancak 2030 yılına geldiğimiz zaman gidilen km’lerin %95’i maliyet, kullanım kolaylığı ve verimlilikten ötürü elektrikli otonom araçlarla olacak. Kara yolu taşımacılığında kullanılan petrol günlük 8 milyon varilden 1 milyona düşecek.

Akaryakıtlı araçları kullanışsız hale getirecek şekilde elektrikli araçlarla bir km’nin maliyeti 4 sent civarı olacak. Sigorta maliyetleri %90 oranında azalacak. Ortalama bir Amerikan ailesi bu değişiklikle yılda 5,600 $ tasarruf yapacak. ABD hükümeti yılda 50 milyon $ akaryakıt vergisi kaybedecek. Britanya hazinesi de aynı durumla yüzleşecek.

“Araştırmamız ve modellememiz gösteriyor ki mevcut araç ve akaryakıt tedarik zincirindeki yıllık 10 trilyon $’lık ticaret dramatik bir şekilde düşecek” diyor Profesör Seba.

2010 yılında Tesla Roadster elektrikli arabası ile Tesla Motors Genel Müdürü Elon Musk. Daniel Acker/Bloomberg

“Bazı yüksek maliyetli ülkeler, şirkeler ve sahalar, kendi petrol üretimlerinin tamamıyla durduğunu görecekler. Exxon-Mobil, Shell ve BP petrol sahalarının %40 ila %50’sinin kullanılmaz hale geldiklerinin görecekler” diyor rapor.

Bunlar, enerji sektöründeki yeni teknolojilere aşina olanlar için bile ciddi iddialar. Profesörün zamanlaması belki birkaç yıl ıskalayabilir fakat genel gidişatın bu olduğuna dair çok az şüphe var.

Hindistan akaryakıtlı araçlardan 2032 yılında çıkmanın planlarını yapıyor ve Çin ile Asya’da elektriklendirme yarışında birdirbir oynuyorlar. Başbakan Narendra Modi’nin beyin takımı teşvikler, araç paylaşma ve fosil yakıtlı araçlara kotalardan oluşan karışık önlemler aldılar. Hedef kirliliği azaltmak ve ithal petrole bağımlılığı azaltmak, fakat süreç başladıktan sonra pazar bayrağı devralacaktır.

Çin paralel ilerliyor, 2025 yılında “yeni enerji” araçlarına geçiş yükünü üreticilerden almak amacıyla asgari kota tarafından dayatılan 7 milyon elektrikli araç için zorluyor. “Eğilim artık tersine çevrilemez” diyor Warren Buffet’ın Berkshire Hataway’i tarafından desteklenen Çinli elektrikli araç üreticisi BYD başkanı Wang Chuanfu.

Aynı zamanda küresel taşımacılık kuralları, yüksek kükürtlü kirli akaryakıtın kargo ticaretinde kullanılmasına aman vermiyor. Bu mücadele gemi yakıtı olarak büyük ölçüde sıvılaştırılmış doğal gaza geçişe sebep olabilir.

Tüm bunlar Suudi Arabistan ve OPEC’in idrak edemeyeceği kadar hızlı oluyor. World Oil Outlook’un (Dünya Petrol Görünümü) kartelleri, elektrikli araçları dünya pazarında olageldiği şekilde artan petrol talebini değiştirmek konusunda hiçbir etkisi olmayacak garabet bir şey olarak değerlendirdiler.

Onların öngörülerine göre 2040 yılına gelindiğinde ham petrol tüketimi, Hindistan’ın büyüyen ekonomi olarak Çin’in yerini aldığı, ek 16,4 milyon varil artışla 109 milyon varile gelecek. Kartellere göre, bugünkü gibi, küresel enerji tüketiminin yüzde 77’si fosilden gelmeye devam edecek. Paris antlaşmalarını boş laf olarak değerlendirerek.

OPEC neye inanırsa inansın, iddiaları biraz şüpheli. Suudi Arabistan’ın başka bir önerisi var. Krallık, petrolden çıkış için devlete ait petrol devi Saudi Aramco’yu parça parça satarak garantilemeye çalışıyor.

OPEC, Rusya ve petrol ihraç eden diğer ülkeler bir dar boğaza düştüler ve petrol fiyatlarının düşmesini engellemek için büyük ihtimalle 2018 yılında imalat kotalarını arttırmak zorunda kalacaklar. Kaya petrolü ABD’de şu an verimli ve yatırım maliyetini çok hızlı çıkartıyor ki bu durum 2010’ların sonuna kadar petrol fiyatlarını 45 $ ila 55 $ arasında tutabilir. Ondan sonra tarihi pencere kapanıyor.

Uzmanlar Seba’nın iddiasın karşı çıkabilirler. Onun esas üzerinde durduğu nokta, birden çok teknolojik trendin kusursuz fırtınada bir araya gelmeleri. Elektrikli araçların basitliği nefes kesici. Tesla S hareketli 18 parçaya sahip. Bu sayı içten yanmalı motoru olan bir araca göre 100 kat daha az. “Bakım hakikaten sıfır. Bu sebeple Tesla sonsuz menzil garantisi veriyor. Aya kadar sürüp geri gelebilirsiniz ve onlar garantiyi sürdürürler” diyor Profesör Seba.

Sürücüsüz “talep üstüne araçlar” günümüzdeki arabalardan daha yüksek oranlarda günlük olarak kullanılacak ve yine de her biri 500,000 ila 1 milyon km dayanacaklar.

Uzun süredir bilindiği üzere elektrikli araçlar güçlerinin %80’ini ısı olarak kaybeden akaryakıtlı araçlara göre 4 kat daha verimliler. Bu denklemden elde ettiğimiz, Lamborghini’nin performansına ve hızlanmasına sahip elektrikli araç modelleri 5 ila 10 kat ucuz ve onları kullanmak en az 10 kat daha aza mal olacak.

“Elektrik aktarma organları çok güçlüler. Benzin ve dizel kesinlikle bununla yarışamaz. Paralellik dijital olanlar pazara girince filmli fotoğraf makinelerinin başına gelenle aynı – Kodak’ın. Süratli ve acımasızcaydı. “Sıfır marjinal maliyet ile rekabet edemezsiniz.”

Etki sadece arabalarla sınırlı değil. Kamyonlar ikili aşamalı bir şekilde değişecekler. ABD’deki kamyon rotalarının %70’i zaten bataryaların menzilinde kalıyor ve bataryalar her geçen gün daha iyileşiyorlar.

Elektrikli taşıtlar ABD elektrik talebini %18 arttıracak fakat bu daha fazla kapasiteye ihtiyaç duyulacağı anlamına gelmiyor. Arzın tavan yaptığı anlarda gücü çekecek ve talebin tavan yaptığı zaman geri verecekler. Kendileri aslında birer depolama birimi, değişken güneş ve rüzgar etkilerini yumuşatmaya yardım edecekler ve tüketim fazlası baz gücü güç santrallerinden emecekler.

Bank England idarecisi ve Basel’s Financial Stability Board başkanı Mark Carney, fosil enerji şirketlerini, Paris antlaşması çerçevesinde yakamayacakları varlıklara yatırım yaptıkları yönünde sürekli uyardı.

Geçen yıl işaret ettiğine göre, dünya kömür talebindeki küçük bir değişiklik, dört kömür devinden üçünü iflasa sürükleyebilir. Diğer kuşatılmış sektörler de bu kadar kırılgan olabilirler. Eğer zamanında hazır olmazsanız, enerji devrimi hızlandığı zaman küresel bir finansal kriz tetikleyebilir.

Krizin dönüm noktası beklenenden daha yakın zamanda gelebilir. Basel Kurulu belki otomotiv endüstrisini de karşıma ekleyebilir. Tüm ülkeler bir krizle boğuşabilir. Dünyanın jeopolitik düzeni bir gecede yeniden şekillenebilir. Fakat insanlık bir bütün olarak yine muazzam bir refah yaşayabilir.

 

Makalenin İngilizce orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, Financial Post)

Trump’ın aptalca ve umursamaz iklim kararı – Bill McKibben

Bill McKibben‘in New York Times‘da yayınlanan makalesini 350 Türkiye.org için Alidost Numan çevirdi

***

Bazıları, elindeki tek gereç bir çekiçse tüm problemleri bir çivi olarak görürsün der. Keşke bundan ibaret olsaydı. Başkan Trump’ın bir çekici var ama, dünya hayret ve endişe içinde izlerken, o bunu sadece başkalarının inşa ettiği şeyleri kırmak için kullanıyor. Bunun son ve en kaygı verici örneği, Paris İklim Sözleşmesi’ni yok etmeye yönelik kararı: Neredeyse 200 yıllık bilimsel araştırma ve 20 yıldan uzun sürerek Suriye ve Nikaragua hariç tüm ülkelerin anlaşmaya varmasını sağlayan sabırlı diplomasi ardından, Perşembe akşamüstü Beyaz Ev’in gül bahçesinde yaşanan, yarışma programları sonuç sahnesini andıran açıklama geldi: Biz yokuz.

Bu aptalca ve neticeleri umursamaz bir karar, ABD’nin Irak savaşını başlatmasından beri aldığı en ahmakça karar. Fakat, alışılan şekilde de aptalca ve umursamaz değil. Yerine, gezegenimizde medeniyetin ivmesini sağlayan güçlerden ikisinin, diplomasinin ve bilimin inkarı anlamına geliyor. Medeniyetimizin küresel ısınmadan sağ çıkma ihtimalini azaltıyor, ama aynı zamanda medeniyetimizin kendisini de küçültüyor zira bu medeniyet büyük bir oranda bu iki güce dayanır.

Önce bilim. 1800lerin başlarından beri iklimimizin nasıl işlediğinin, güneşe olan mesafesi göz önünde bulundurulduğunda gezegenimizin neden olması gerektiğinden daha sıcak olduğunun sırrını yavaş yavaş çözmekteyiz. Fourier’den Foote’a ve Tyndall’a, Arrhenius’dan Revelle’e, Suess’e ve Keeling’e araştırmacılar karbondioksidin ve başka sera gazlarının hava sıcaklığını düzenlemekteki rolünü çözdü. 1980’lere gelindiğinde, süper-bilgisayarlar iklimi giderek artan bir güçle modellememizi sağladı, olası kaderimizi anlayabildik. Bu büyük beyinler bizi tam zamanında gerektiği şekilde uyardı.

Şimdi, bu binyılda ise bu uyarıların gerçeğe dönüştüğünü gözlemlemeye başladık. 2014’ün yeni bir küresel hava sıcaklığı rekoru kırdığını gördük, sonra 2015 bu rekoru kırdı ve 2016 da yine kırıp geçti. Kuzey Buz Denizi’nin buzunun rekor bir hızda yok olduğunu seyrettik ve büyük Antarktika buzullarının çözülmesinin ilk aşamalarını ölçtük. Kuraklık, sel ve orman yangınlarında endişe verici artışlar kaydedebilip bunları atmosfere saldığımız sera gazlarına doğrudan bağlayabildik. Bu, gezegen tarihinde bilimsel metodun en büyük ölçekli uygulamasıdır. Hipotez ve kuşku arasında süregelen münazaranın nihayetinde, gezegenin idamesinin en hayati unsurları hakkında güçlü bir konsensüse varılmasıdır. Dünyanın her tarafında mantıklı insanlar bunu anlıyor. Sandy Kasırgası’nın Wall Street’i vurmasından hemen sonraki hafta, Bloomberg Businessweek’in kapağında tepeden aşağı, eski seçim sloganlarına bir göndermeyle, yazdığı gibi “Bu Küresel Isınma, Aptal!”

Ancak Trump’ın parçaladığı tek şey bilim değil. Paris Sözleşmesi, bilimden çok daha karışık olan ve ister istemez taviz ve yakışıksız geri adımlar içeren diplomasi sanatının yüksek bir başarısıydı. Yine de, onyıllarca çalışmanın ardından, dünya müzakerecileri neredeyse tüm ülkeleri bir uzlaşmaya ulaştırdılar: Suudilerle deniz seviyesindeki Marshall Adalıları, Çinliler ve Hintlileri. Yüz doksan beş ulus Paris Sözleşmesi’ni müzakere etti; Amerika Birleşik Devletleri de buna dahildi.

Bozuk Amerikan siyasi süreci, anlaşmanın sürecini zaten daha o zamandan büküp değiştirmişti. Paris’in gerçek bir antlaşma değil de bir dizi gönüllü mutabakat olmasının sebebi, Dünya’nın, herhangi bir bağlayıcı belgeyi bizim boğazına kadar petrol parasına batmış Senato’muzda üçte iki oyla onaylanmayacağını anlamış olmasıydı. Üstelik, anlaşmanın ABD’den istediklerinin çok az olmasına rağmen: Başkan Barack Obama’nın kömürlü termik santrallardan usulca uzaklaşmasıyla daha verimli araçlara yönelmesi mesuliyetlerimizi yerine getirirdi.

Bu değişiklikler ve başka uluslarca kabul edilen benzerleri, küresel ısınmanın sonunu getirecek değildi. Fazlasıyla küçük adımlardı. Ancak Paris’in verdiği umut, sözleşmenin dünya hükümetleri ve sermaye pazarlarına o derece kuvvetli bir işaret vereceğiydi ki, hedefler tavan değil taban olsun; sözleşme ile sarsılıp harekete geçirilerek yenilenebilir enerjilere doğru çok daha hızlı adımlar atmaya başlayacağımız, belki de küresel ısınmanın fizik süreçlerini yakalayabileceğimizdi. Bunun gerçekleşmeye başladığının işaretleri de var: Güneş enerjisinin düştükçe düşen fiyatı, daha bu bahar Hindistan’ı planlanan dev kömürlü termik santral artışından vaz geçip yerine daha fazla güneş paneli kurmaya ikna etti. Çin, rüzgar türbini inşa edebildiği hızda kömür madenlerini kapatıyor.

Ve Başkan Trump, gerçekleştirilebilir bir gelecek için en iyi umudumuzu baltalamak ve geçmişi yeniden tesis etmek için acayip bir girişimle, hamlesini tam da bu anda yapmayı seçti. Birkaç fosil yakıt derebeyi (saltanatı Rusya’nın hidrokarbon varlıklarının engelsiz geliştirilmesine dayanan Vladimir Putin de muhtemelen bunların arasında) memnun olmuş olabilir; ancak ülkenin ve dünyanın büyük kısmı bu olayı olduğu felaketin ta kendisi olarak görüyor.  Her eyalette çoğunluk, eyaletin siyasi eğilimi ne olursa olsun, Amerika’nın sözleşme dahilinde kalmasını istiyordu.

Tüm bunları göz önünde bulundurunca, bizler tabii ki karşı koymaya devam ediyoruz. Federal hükümet vaadlerinden dönerken, geriye kalanımız vaadlerimiz üzerine her zamankinden fazla gayret göstereceğiz. Kentler ve eyaletler şimdiden %100 yenilenebilir enerji vaadinde bulunuyor bile. Son katılan Atlanta oldu. İklim hakkında tereddüt edip kararsızlık gösteren her liderin bir Donald Trump olarak görülmesini sağlayacağız; ve tarihin bu ismi hak ettiği zillette yargılayacağından emin olacağız. Sadece iklim değişikliğini ciddiye almadığı için değil, aynı zamanda medeniyeti ciddiye almadığı için.

Yazının İngilizce Orjinali

350 Türkiye.org için çeviren: Alidost Numan

 

Bill McKibben

Trabzon’un yaylalarında iki bin yıldır yaşayan kadim bir Rum lehçesi: Romeyka

Cambridge Üniversitesi’nin bir makalesini Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Dr. Ioanna Sitaridou, Türkiye’de konuşulan tehlike altındaki bir Yunanca lehçesini 2000 yıl önce konuşulana yakınlığından ötürü “dilbilimsel bir altın madeni” olarak tanımlıyor.

Romeyka’nın modern bir Yunanca lehçesi tanımlanması zor olduğu halde, Romeyka barındırdığı etkileyici sayıdaki dilbilgisi özelliğiyle lehçenin yapısına kadim bir Yunanca tadı katıyor. Romeyka’nın sahip olduğu bu dilbilgisi, modern Yunanca lehçeleri içerisinde tamamıyla yok olmuş durumda.

***

Orta çağlara kadar Türkiye’nin Karadeniz kıyısındaki Trabzon bölgesi Yunanca konuşan dünyanın kalbinde yer aldı. Efsanevi Amazon krallığının toprakları olan bu alan M.Ö. 8 ila M.Ö. 7. yüzyıllarda Yunanlar tarafından kolonileştirildi ve 50 kişilik Argonot tayfasıyla birlikte “Altın Postun” peşine düşen Jason ile Yunan mitolojisinde bölge ölümsüzleşti.

Kayda değer bir şekilde civar bölgenin bin yıllık kültürel değişiklik ve sosyopolitik tarihine rağmen Küçük Asya’nın bu dağlık ve izole kuzey doğu köşesinde Rumca konuşan insanlar var. Romeyka olarak bilinen lehçenin biricikliği, geçmiş ve günümüzdeki dil arasında etkileyici bir pencere açmayı başarıyor. Keşfi yapan Dr. Ioanna Sitaridou, Queens’ Colloge’de Modern ve Orta Çağ Dilleri Fakültesinde Latin Filolojisi okutmanı ve Dilbilgisi Çalışmaları Direktörü.

Yok olmanın kıyısında

Romeyka araştırmak için dilbilimsel bir altın madeni sunuyor çünkü Helenistik ve Roma dönemlerindeki, Yunancanın Küçük Asya’daki nüfuzunun doruğunda MÖ 4. yüzyıl ile MS 4. yüzyıl arasında konuşulan Koiné (yaygın) Yunanca ile şaşırtıcı sayıda kadim özellik paylaşıyor.

Dindar Müslümanlar olarak Romeyka konuşan Trabzonlular Yunanistan ve Türkiye arasında 1923’teki Lozan Barış Antlaşması ardından gerçekleştirilen büyük ölçekli nüfus mübadelesinden hariç tutuldular. Dini tanımlayıcı kriter olarak kullanarak Hristiyanları Yunanistan’a ve Müslümanları Türkiye’ye yerleştiren antlaşma 2 milyon insanın iki ülke arasında değiş tokuşuna sebep oldu. Pontus için, Rumca konuşan Hristiyanların sürgünü, Türkiye’de Rumca konuşan Müslümanlardan oluşan yalıtılmış alanlar bıraktı.

Defalarca tekrarlanan göç Türkçe konuşan çoğunluğun baskın nüfuzu ile birleşince bu lehçe yok olmanın tehlikesine girdi (UNESCO, Pontus Rumcasını “açık şekilde tehlike altında” olarak tanımlıyor). Dr. Sitaridou “Bölgede dili konuşan 5000 kişiden az kişi kalmışken, Romeyka çok geçmeden yaşayan bir anadil yerine ölü bir dil olacak” diyor. “Yunan dilinin nasıl evrim geçirdiğinin sırrını çözme şansı ile birlikte.”

Dil Haritacılığı

Dr. Sitaridou’nun araştırma projesi bu az çalışılmış lehçenin sırlarını aralıyor. Dr. Sitaridou’nun uzmanlığı söz dizimi kurallarında ve dilin neden ve nasıl değiştiği konuları. “Romeyka ile bu iki konuyu da ardışık olarak harikulade çalışma şansına sahip oldum. Lehçe, sadece mevcut dilbilim teorisindeki tartışmalı alanlara katkı sağlamıyor aynı zamanda evrimleşen bir dilin yaşayan örneğini sergilemiş oluyor.”

1980’den beri Karadeniz lehçelerinin araştırılmasında öncü olan Profesör Peter Mackridge’in (Oxford Üniversitesi) katkılarıyla, Dr. Sitaridou, Münster Üniversitesi’nden Dr. Hakan Özkan, Kıbrıs Açık Üniversitesi’nden Profesör Stavroula Tsiplakou, Avrupa Lehçe Sözdizimi Ağı (the European Dialect Syntax network) ve lisansüstü öğrencisi Stergios Chatzikyriakidis, Petros Karatsareas ve Dimitrios Michelioudakis ile birlikte çalışıyor.

Çalışmalarının merkezinde dili haritalandırmak için Karadeniz’deki köylere yaptığı saha gezileri yer alıyor. Nasıl çalışıyor, ne kadar mikro farklılıklar yer alıyor (eşsüremlilik olarak bilinir) ve biçim sözdizimsel yapı zaman içinde nasıl değişti (art süremlilik). Veri köylülerin anlattığı öykülerin video ve ses kayıtlarıyla Dr. Sitaridou’nun dilin yapısını çözmek için gereken karmaşık verinin toplanmasında karmaşık yapılandırılmış soruların kullanılmasıyla toplanıyor.

Geçmişe açılan pencere

Dildeki değişmeyi çalışmak genel olarak, neyin dilbilgisine uyduğunu ya da uymadığını söyleyecek (neyin dilbilgisi olduğu ortaya çıkarılabilecek metinlerin aksine) dili konuşan hayatta kişiler bulunamadığı için herkesin bildiği gibi zordur. Yunancanın tarihini araştırmak, eski metinlerin bolluğuna rağmen bundan farklı değil.

Kendisi aynı zamanda Tehlike Altındaki Diller ve Kültürler (CELC) için Cambridge Grubu üyesi Dr. Sitaridou diyor ki “Dilbilgisini geçmişteki dile daha yakın insanlarla konuştuğumuzu hayal edin. Bu şekilde sadece çağdaş bir lehçenin yeni bir dilbilgisini haritalandırmaz aynı zamanda geçmişteki dilin bazı formlarını da anlayabiliriz. Bu Romeyka’nın bize sunduğu fırsat.”

Mastarların sonuncusu

Dr. Sitaridou’nun geçen Mart ayında Queens’ College’de gerçekleştirilen ilk Romeyka konferansında anons ettiği üzere çalışmanın ilk sonuçları kayda değer kavrayışlar sağladı bile. “Yunancanın kadim formlarının aksine mastar kullanımı bildiğimiz diğer tüm Yunanca lehçelerinde ortadan kalmış durumda. Bu sebeple modern Yunanca konuşanlar ‘ben gitmek isterim’ (I want to go) yerine ‘ben isterim ben gitmek’ (I want that I go) derler. Fakat Romeyka’da sadece mastar korunmamış, aynı zamanda tüm Yunanca konuşan dünyada onu son Yunanca mastar haline getirmiş. Bununla beraber, daha önce hiç gözlenmemiş, belki sadece Latin dillerinin paralellik gösterdiği alışılmadık mastar yapıları da tespit ettik.

Bunlardan daha çok hayrete düşüren, şu ana kadar elde edilen sonuçlara göre Romeyka, Helenistik Koiné’ye, çoğunlukla 7. ve 13. yüzyıllar arasında konuşulan geç Orta Çağ Yunancasından türediği düşünülen diğer tüm modern Yunanca lehçelerinden daha yakın.

Gerçek zamanlı değişim

Dr. Sitaridou’nun araştırması Pontus Rumcasının tam olarak nasıl evrimleştiğini belirlemeye çalışıyor. “Bildiğimize göre Rumca Pontus’ta antik dönemlerden beri konuşuluyor ve tahmine göre geri kalan Yunanca konuşan dünyadan coğrafi yalıtılmışlığı dilin şimdi olduğu gibi kalmasında önemli bir etken.” diyor Dr. Sitaridou. “Bilmediğimiz şey ise, Romeyka diğer Yunan lehçeleriyle aynı şekilde mi ortaya çıktığı fakat sonra kadim Yunancayı andıracak şekilde kendi biricik özellikleriyle mi geliştiği ya da diğer lehçelerin aksine Yunancanın eski versiyonlarından birinden geliştiği ve bu sebeple daha doğrudan bir bağa sahipliği gibi diğer lehçelerden izole kalması mı Romeyka’nın kadim özelliklerinin sebebi olduğudur.

Az ya da çok Romeyka, özellikle Türkçe ile temasından ötürü kayda değer bir iyileşme de sergilemekte. Buna istinaden Dr. Sitaridou, Türkçe ve diğer Kafkas dilleriyle temasın lehçenin evrimine etkisini modellemeyle ilgileniyor. Romeyka’nın dilbilimsel ve sosyotarih bağlamında Dr. Sitaridou’nun kaydettiği üzere “Karadeniz’de dil temasından ötürü neyin kazanabileceği ve neyin kaybedilebileceğini değerlendirmek için mükemmele yakın bir deney ortamı bulunmakta.

Yine de böyle çalışmaların sonuçları daha fazla konuya temas ediyor. Bir dilin nasıl işlediğini anlamak kültürel kimliğin ve insanların kendilerini daha iyi kavranmasına yardımcı oluyor. Ayrıca kültürler temas ettiğinde ne olduğuna ışık tutuyor.

Büyük ailesi bölgeden olan Dr. Sitaridou’nun inandığına göre dilbilimsel kanıtlar dilin evrimindeki zincirin ortaya çıkması yardımcı olacak. Bu zincirin bizi Jason ve Argonotların zamanına bizi götürüp götüremeyeceği ve belki de bizleri bekleyen daha nice sürprizleri göreceğiz.

Daha fazla bilgi için Dr. Ioanna Sitaridou’nun bağlantıları ([email protected]http://people.pwf.cam.ac.uk/is269)

 

Makalenin İngilizce orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil GazeteUniversity of Cambridge)