Ana Sayfa Blog Sayfa 3139

İran Meclisi ve Humeyni Türbesi’nde canlı bombalı, silahlı saldırı; saldırıyı IŞİD üstlendi, en az 7 ölü!

İran’ın başkenti Tahran’da bugün iki noktada kalaşnikofların da kullanıldığı canlı bomba saldırısı düzenlendi. İlk saldırı İran Meclisi’nde gerçekleşirken ikinci saldırı yaklaşık yarım saat sonra Ayetullah Humeyni Türbesi önünde düzenlendi. İran basınına göre saldırılarda 7 kişi yaşamını yitirdi.

İran’ın başkenti Tahran’da, İslami Şûra Meclisi ve Ayetullah Humeyni’nin türbesine silahlı ve canlı bombalı saldırı düzenlendi. Her iki saldırının da 4’er kişiden oluşan iki terörist timin düzenlediği belirtildi. İkinci saldırının canlı bomba eylemi olduğu bildirildi. Tasnim haber ajansının haberine göre, “Meclis’te yedi kişinin öldüğü” belirtildi.

IRNA ise sekiz kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu. Ölenlerden birinini Meclis’teki koruma görevlisi olduğu kesinleşti. En az sekiz kişinin rehine alındığı kaydedildi. Ayrıca kendini türbede patlatan canlı bombanın kadın olduğu bildirildi. Reuters haber ajansı ise İran parlamentosundaki saldırganın üzerindeki bombalı yelekle intihar saldırısı gerçekleştiğini duyurdu. İran’dan yapılan ilk resmi açıklamada, saldırıların terörist gruplar tarafından gerçekleştirildiği ifade edildi. IŞİD, İran Meclisi ve Humeyni Türbesi’nde düzenlenen saldırıyı üstlendi. İran İstihbarat Bakanlığı, saldırılardan önce yapılan operasyonda bir terörist timinin yakalandığını açıkladı.

Tesnim Haber Ajansı muhabiri Meclis’in kapatıldığını ve milletvekillerinin çıkışına izin verilmediğini bildirdi. Ayrıca İran’ın resmi haber ajansı Press Tv silah seslerinin kesildiğini ama iki saldırganın henüz yakalanmadığını söyledi.

İlk saldırı Meclis’e

Sputnik Haber Ajansı’nın abonelerine servis ettiği haberde ise söz konusu saldırıda yaralanan iki kişinin de milletvekili olduğu aktarıldı. Tahran Milletvekili İlyas Hezreti saldırganlardan ikisinin kalaşnikof, birinin ise tabanca taşıdığını açıkladı. Saldırganların Meclis’e kadın kılığında girdiği belirtildi.

Meclis’teki saldırıda 7 kişinin öldüğü iddia edilirken 8 kişinin de rehine alındığı kaydedildi. Son olarak Meclis’te bulunan saldırganın canlı bomba olarak kendini patlattığı belirtildi.

Bir saldırı da Humeyni’nin anıt mezarında

Tahran’ın güneyinde bulunan Humeyni’nin türbesinde canlı bomba saldırısı düzenlendi. Reuters’a göre Humeyni’nin türbesine ise 4 saldırgan girmeye çalıştı. Saldırganlardan birinin intihar bombacısı olduğu öğrenildi. Press TV, Humeyni’nin türbesine saldıranlardan birinin ise siyanür içerek intihar ettiğini aktardı. Canlı bombanın kadın olduğu bildirildi. Diğer saldırganın da öldürüldüğü bilgisi geldi.

Türbedeki saldırıda en az 1 kişi hayatını kaybetti, 5 kişi de yaralandı.

Reuters muhabiri: Devrim Muhafızları güçlenecek

CNN Türk’te canlı yayına katılan Reuters muhabiri Perisa Hafizi şunları söyledi:

“Bu konu İran’da olayları karıştıracak. Devrim Muhafızları güçlenecek ve baskı artacak.”

IŞİD saldırıyı üstlendi

IŞİD, İran Meclisi ve Humeyni Türbesi’nde düzenlenen saldırıyı üstlendi. IŞİD’e ait olduğu bilinen sosyal medya hesabında, “Tahran’ın merkezindeki Meclis ve Humeyni Türbesi saldırısını İslam devleti savaşçıları yaptı” ifadesi kullanıldı.

Tahran Valiliği’nden açıklama

Humeyni Türbesi’ndeki saldırıyla ilgili Tahran Valiliği’nden de açıklama yapıldı. Açıklamada, saldırganlardan birinin Humeyni Türbesi önünde üzerindeki bombayı patlatarak bir işçinin ölümüne ve çok sayıda kişinin yaralanmasına neden olduğu belirtildi.

İran’dan resmi açıklama

Başkenti Tahran’da düzenlenen eş zamanlı saldırıyla ilgili İran’dan ilk resmi açıklama geldi. İran İstihbarat Bakanlığı saldırıların terörist gruplar tarafından gerçekleştirildiğini duyurdu.

“Saldırılardan önce operasyon düzenledik”

İran İstihbarat Bakanlığı Tahran’da düzenlenen terörist saldırılar öncesi başka bir grup teröristi etkisiz hale getirdi. İran İstihbarat Bakanlığı bu sabah Tahran’da gerçekleşen çifte saldırı öncesi bir grup teröristi etkisiz hale getirdiğini açıkladı. İstihbarat Bakanlığı henüz operasyonun detaylarına ilişkin bir açıklama yapmadı. İstihbarat Bakanlığı Antiterör Genel Müdürü’nün yaptığı açıklamada etkisiz hale getirilen bu teröristlerin 3 operasyon planladıkları belirtildi.

“Siyanür içerek intihar etti”

Press TV, Humeyni’nin türbesine saldıranlardan birinin siyanür içerek intihar ettiğini aktardı.

“Suudi Arabistan bunu yapıyor”

Yaşanan saldırıları Habertürk TV’ye değerlendiren Prof. Dr. Ahmet Uysal, “Suudi Arabistan açık açık söylüyor. Çok üst düzey bir yetkili, savaşı İran’ı taşıyacağız demişti. Suudi Arabistan bu konuda tecrübelidir. Suudi Arabistan bunu yapıyor. Her ne kadar İran yönetimi kapalı bir rejim de olsa, internet çağında haber alınabiliyor ama biraz daha sağlıklı bilgiler almamız lazım. İran’ın şahin bir yönetim anlayışı var. Bu hem mezhep hem de milliyetçilikle beslenen bir anlayış. Bu terör saldırısından sonra nasıl bir tavır sergileyecekleri önemli. Ben çatışmanın devam edeceğini düşünüyorum. İki seçenek var. Biri Suudi Arabistan’a mesaj vermek diğeri Amerika’ya mesaj vermek” ifadelerini kullandı.

(Cumhuriyet, ABC, T24)

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şube Başkanı’na ‘FETÖ’ gözaltısı

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç ‘FETÖ’ bağlantısı iddiasıyla, 22 avukatla birlikte gözaltına alındı.

2014 yılından bu yana Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Şube Başkanı olarak görev yapan Taner Kılıç, İzmir’deki evinde gözaltına alındı. Önce evinde arama yapılan Kılıç, ardından da ofisine götürülerek burada ikinci bir arama daha gerçekleştirildi.

Uluslararası Af Örgütü, Taner Kılıç’ın gözaltına alınmasını “Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı darbe girişiminden bu yana uygulanan baskı kapsamında gözaltına alındı.” diyerek duyurdu.

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Salil Shetty, Taner Kılıç’ın gözaltına alınmasına ilişkin açıklama yaptı. Shetty, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Türkiye’de darbe girişimi sonrası uygulanan baskının bu kez de Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı’nı ağına alması, bu durumun ne kadar ileriye gittiğinin ve ne denli keyfi bir hale geldiğinin yeni bir kanıtı. Taner Kılıç, Türkiye yetkililerinin şu an çiğnemekte oldukları özgürlükleri savunmak konusunda uzun ve saygın bir geçmişe sahip.”

“Türkiye yetkililerine, uluslararası hukuk çerçevesinde tanınan ve ceza gerektiren suçlar hakkında inandırıcı deliller sunmadıkları takdirde Taner Kılıç ile diğer 22 avukatı derhal serbest bırakmaları ve haklarındaki tüm iddiaları düşürmeleri için çağrıda bulunuyoruz.”

(Yeşil Gazete)

Zeytinlikler ve toplumun kaderi – Umut Kocagöz

Zeytinlik alanların imara açılması meselesi, Türkiye’nin kader meselelerinden biridir. En başta, zeytin ağacının, zeytin yağının, zeytin ormanlarının özel, tarihi, ekolojik yapısı açısından. Türkiye, zeytin üretimi ve zeytinciliğe uygun coğrafi yapısı itibariyle özel bir ülkedir. Yalnızca uygunluğu değil, aynı zamanda zeytin ağaçlarıyla kaplı olan coğrafyası da ayırt edicidir. Aynı zamanda, yaklaşık 750 bin çiftçinin geçimini zeytincilik üzerinden sağladığı düşünüldüğünde, Türkiye tarımı açısından zeytinin ayırt edici yeri ortaya çıkmaktadır.[1]

Zeytinin bu ayırt edici özellikleri daha derinlemesine ve kapsamlı olarak araştırılabilir. Ancak, bunların dışında, zeytinlik alanların imara açılma meselesinde ortaya çıkan başka bir meselenin altını çizmek gerekir. Bunun için eldeki iki veriye bakmak yardımcı olacaktır.

Birinci veri bizi 2013 yılında yapılan bir konuşmaya geri götürüyor. Red Hack’in yayınladığı ses kayıtları, dönemin tarım bakanı Mehdi Eker ile şirketler arasında geçen diyaloglardan oluşuyor.[2] Ses kayıtlarında bir çok ayrıntı gizli. Konumuz açısından iki önemli ayrıntının altını çizebiliriz: Birincisi, o günlerde muhtemelen “bütünşehir yasası”na gönderme yapılarak, bir sessiz devrim yaşandığı ifade ediliyor. Bütünşehir yasası ile birlikte, Türkiye’nin idari birimlerinde yaşanan dönüşüm, esas olarak yeni bir rejimin inşasını ifade ediyordu. Yeni rejim, “ortak mülkiyet” olarak adlandırılan, köy zilyetindeki arazilerin, meraların “ortak kullanımını” ortadan kaldırmayı ön görüyordu. Bu “sessiz devrim”, Türkiye’de mülkiyet hakları “kamu” tarafından güvence altına alınmış olan ve köylünün kullanımına tesis edilen toplumsal ortak varlıkların (müştereklerin) ticari bir mal olarak tanımlanmasının, alınıp satılmasının önünü açtı. İkinci olarak, tarımın köylülerin elinden alınması gerektiği konuşuluyor. Türkiye’nin tarım politikaları, küçük çiftçilerin tarımdan tasfiye edilmesine odaklı. Zaten bu nedenle köyler ortadan kaldırılıyor, köylüler yerlerinden ediliyor, öyle değil mi?

Konumuz açısından ikinci mesekle, zeytinlik alanlar üzerinden başlayan tartışmada, şarkıcı Tarkan’ın zeytinliklere sahip çıkmasına yönelik olarak Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’nün verdiği cevap. Bakan Özlü, şarkıcı Tarkan’a “zeytinlikleri mi var” diye sorarken, “şarkılarını söyle, zeytinlere karışma” diyor.[3] Ancak bakan önemli bir ayrımın altını çiziyor: şarkıcı şarkı söylesin, zeytinci zeytinlikleriyle uğraşsın. Herkes işine baksın, kimse başkasının işine, daha büyük işlere burnunu sokmasın.

Türkiye’de, mülkiyet ilişkileri, kamunun rolü ve devlet açısından gerçekten bir tür “devrim” yaşandığı söylenebilir. Özellikle 15 Temmuz sonrası kamunun bütün sınırları yeniden biçimlendiriliyor. Egemen blok, varlık fonu ile kamu varlıklarına el koyma, cemaatle ilişkilendirilen şirketlere el koyma, belediyelere el koyma, kent merkezlerinde kentsel dönüşüm amaçlı el koyma gibi faaliyetler ile “kamu benim” söylemini çok daha fazla pratik etmeye başladı. Söylem düzeyinde idam veya vatandaşlıktan çıkarmaya kadar giden düzenlemeler, devletin kamuyu ilgasının araç ve yöntemlerini iyice açığa çıkardı.

Bu açıdan, Türkiye’de mevcut egemen bloğun genel eğilimlerine dair bir kaç söyleyebiliriz:

  1. a) Para zihniyeti: egemen bloğun mutlak bir para zihniyeti etrafında kurulduğu, bütün ilişkilerini bu zihniyet üzerinden tasarladığı ve şekillendirdiği söylenebilir. Bunu en çok “doğanın yeşili” karşısında “doların yeşili” vizyonunda görüyoruz.[4] Her şeyi satmaya hazır, her şeyi “şirket kapitalizmi” çerçevesinde yeniden tasarlayan, kamunun bütün imkan ve olanaklarını kendi şirketine bağlayan bir blok bugün Türkiye’yi yönetmektedir. En mikro ölçekten devletin en yüksek kademesine, bütün ilişkiler bu zihniyet etrafında kurulmaktadır. Bunu her daim akılda tutmakta fayda var.
  1. b) Güzele karşı: Başta “doğal güzellikler” olmak üzere, sanat, felsefe, bilim, tarım, zanaat gibi insan faaliyetleri sonucu da yapılmış olan güzelliklere karşı bir zihniyetten bahsedebiliriz. Elbette, bu genel bir hissiyatı ifade etmekte. Egemen blok, yasaklama, sınırlama, yeniden tasarlama ve düzenlemelerle bu süreci pratik ediyor.
  1. c) Tarıma ve köylüye karşı: İnşaat şirketlerine dayalı iktisadi altyapı, köylülüğe, kırsal yaşam alanlarına ve ekolojik tarıma karşı bir zihniyeti ifade ediyor. Tarımsal yapılar ve küçük çiftçilik tasfiye ediliyor, şirket tarımcılığı ve tarım şirketleri egemenliğini tesis ediyor.
  1. d) Her şeyin sahibi: Topluma sınırlar koyan, her şeyin mutlak sahibi olarak kendini gören bir egemen blok. Bunun temel sebebi, toplumun ele avuca sığmaz, kalıba gelmez yapısını hizaya sokabilecek başka bir mekanizmanın artık ortadan kalmış olması. Toplum bu halde yönetilemiyor. Bu nedenle her saniye “her şeyin sahibi” olarak davranmak, toplumun zenginliklerini gasp etmek zorundadır. Nefes aldığı her an kendisini “kamu” olarak tanımlamak ve kamusal olana el koymak zorundadır.

İşte bu koşullar altında, Türkiye’nin en önemli zenginliklerinden biri olan zeytinlikler tasfiye edilmekle yüz yüze. Egemen bloğun attığı her adım, Türkiye’de bir rejim krizinin izlerini ortaya çıkarıyor. Zeytinlikler etrafında ortaya çıkan durum da, bu krizin bir görüngüsü. Türkiye’nin kaderini her açıdan ilgilendiriyor.

Peki, zeytinlikler kimin? Bu ülkenin zeytinliği olmayan sıradan insanlarının zeytinlikler üzerindeki tasarruf hakkı nedir? Hatırlatmak gerekir; zeytinliklerle ilgili mücadele yeni değil; daha sürmeye de devam edecek. Yasal olarak yapılan düzenlemeler, mücadeleler ile geri adım atmak zorunda kalmıştı.[5]

Zeytin üreticisinden tüketicisine, bu ülkenin her yurttaşı zeytin meselenin tarafıdır. Hiç bir şey bitmedi. Aksine, her şey yeni başlıyor.  “300 Kütahyalı” bunun öncüsü ve habercisidir.[6] Zeytinliklerin gerçek sahibinin kim olduğunu zeytinlikler üzerine toplumun vereceği mücadele belirleyecektir.

[1]              http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/752744/Koyuna__keciye_yasak_tasocagina_serbest.html

[2]              http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/redhack-bakan-ile-gorusmeyi-patlatti-tarimi-koylunun-elinden-almak-gerek-haberi-74

[3]              https://yesilgazete.org/blog/2017/06/01/sanayi-bakani-tarkan-sarkisini-soylesin-zeytinlikleri-mi-varmis-ne-yapacakmis-zeytini/

[4]              Akıntıya Karşı belgesel filmi, 29. Dakika. www.akintiyakarsi.org

[5]              Konu hakkında Çiftçi-SEN’in ayrıntılı açıklaması için bknz: http://www.karasaban.net/ciftci-sen-zeytinliklerin-olum-fermanina-hayir/

[6]              https://www.youtube.com/watch?v=_beNygmD6Yo

 

Umut Kocagöz

Yeşil Kamp 2017, 20-23 Temmuz’da Assos’ta

Yeşil Düşünce Derneği’nin, doğanın bir parçası olduğumuz gerçeğini yeniden hatırlamak, uluslararası yeşil düşüncenin temellerini kavramak, ekolojist değerleri benimsemiş insanlarla tanışmak, birlikte şarkı söylemek, denize girmek, bol bol kahkaha atmak ve en önemlisi, dünyanın sorunlarına doğanın da haklarına saygı duyan çözümler bulmak isteyen büyük bir ailenin parçası olduğumuzu hatırlamak- hatırlatmak amacıyla her yıl gerçekleştirdiği Yeşil Kamp bu sene 20-23 Temmuz tarihlerinde Çanakkale Assos Bektaş Köyü Altı Sahili‘nde bulunan Son Gemi Camping‘de.

Yeşil Düşünce ve Yeşil Politika’ya dair sunum ve atölyeler ile birlikte ekolojistlere tatil ortamında biraraya gelme şansı da sunan Yeşil Kamp’ın 2017 programının da kısa süre içerisinde paylaşılacağı belirtiliyor.

Kamp programı 21 Temmuz Cuma sabahı başlayıp 23 Temmuz Pazar öğleden sonra ise sona erecek. Katılımcılar 20 Temmuz akşamından itibaren campinge giriş yapabilecekler.

İletişim ve bilgi için Yeşil Düşünce Derneği’nden Cihat Demirtaş‘a [email protected] adresinden ulaşabilirsiniz.

Kamp hakkında detay bilgi, başvuru formu, ulaşım, konaklama ve kampa dair tüm merak ettikleriniz için ise Yeşil Düşünce Derneği’nin web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Yeşil Kamp’ta görüşmek üzere!

 

(Yeşil Gazete)

 

Yeşil yol’a karşı çıkan doğa savunucularından mahkemede ortak ses: Yeşil yol hukuksuzdur!

Yeniden başlayan Yeşil Yol adı altındaki doğa katliamının Yukarı Kavron’daki çalışmasının durdurulması için “Ìş ve çalışma hürriyetini ihlal” suçlaması ile iki ayrı davada 24 kişinin yargılandığı duruşma Rize’nin Pazar ilçesindeki Pazar Adliyesi’ne devam edildi. Yargılananlardan 8’inin katıldığı dava kimlik tespit ile başladı.

Gazete Şujin’de yer alan habere göre daha önce yazılı ifadesi alınan sanıklar dışında kalan 2 yaşam alanı savunucusunun ifadesi alındı. İlk olarak konuşan Gökhan Altay, “Kavron Yaylası’na gezmek için gitmiştim. Millet park alanında iş makinesi vardı bu yasaktı. Ne iş yaptığını sorduk. Güvenlik bana jandarmayı çağırmasını söyledi. Çağırdık ancak jandarma bizi gözaltına aldı. Konuşmak amaçlı oradaydık jandarma ekipleri geldi bizi alıp karakola götürdü. İş makinesinin önüne oturmadım” dedi.

Daha sonra Süreyya Yücel’in ifadesine geçildi. İş makinesinin çalıştığını duyunca olay yerine gittiklerini söyleyen Süreyya, “Yürütmeyi durdurma kararı olduğunu söyledim ancak onlar sessiz kaldılar. Jandarmayı aradık jandarma orada bir ekibin olduğunu söyledi biz onlardan yardım istedik, bizim mülkümüzü taciz ediyordu. Jandarma geldi, ancak şirket yetkililerine çalışmaya devam edin dedi. Biz de yanlış olduğunu söyledik. Hukuki karar olduğunu söyledik. Gördük ki çalışma yapanların hiçbir donanımı yok bu çalışmayı yapmak için. Bu ayrı bir hukuksuz durumdu” dedi. Jandarma işini yapmayınca kendilerinin dönerin önüne oturduklarını çalışmanın hukuksuz olduğunu söylediklerini belirten Süreyya, “Biz hukuktan aldığımız güçle yanlış yapmadığımızı çalışmanın durması gerektiğini söyledik. Jandarma sonra bizi gözaltına aldı” diye konuştu.

Yücel son olarak projeye karşı olduğunu bu dava da hukukun uygulanması gerektiğini ancak bunu şimdiye kadar görmediklerini söyledi. “Adaleti yerine getirin” diye seslenen Süreyya, “Mahkemenize de söyleyeyim. Biz yeşil yola karşıyız. Yeşil yol hukuksuzdur. Adaleti yerine getirin” dedi.

Dava öncesinde ise Fırtına İnisiyatifi kısa bir açıklama yaptı. Açıklamayı yapan Heva Reyhan, bugün yargılayanlar arasında 20 yaşından 77 yaşına kadar her yaştan Hemşinli olduğunu kaydederek, “Hepimiz, fırtına vadisinin / kaçkarların kadim yaylaları yukarı kavrun, samistal vd.nin insanlarıyız. Kimimiz bu dağlarda çobanlık, yaylacılık yaptı; kimimiz dünyaya gözünü burada açtı; kimimiz de ilk sevdalıklarını yaşadı burada” diye belirtti.

İki hafta önce, Kavrun ve Pokut yaylalarında meydana gelen hortumun, birçok evin çatısını söküp attığını ifade eden Heva, “Evlerin içindeki eşyalar kullanılamaz halde. Evlerinin üstünü örtmek isteyen Kavrunlulara jandarma izin vermiyor, valiliğin talimatı varmış! Aslında bu olay net bir şekilde özetliyor” diye konuştu.

Fırtına İnisiyatifi’nin açıklamasını takip eden ve tulum eşliğinde horon oynayan grup daha sonra davayı izlemek üzere mahkemeye girdi.

 

(Gazete Şujin)

Başbakan: Vatandaş istemiyorsa zorla yapacak halimiz yok; zeytin mi önemli kurulacak tesis mi?

Başbakan ve AKP Genel Başkanvekili Binali Yıldırım, kamuoyunda ‘Zeytinlik Kanunu’ olarak bilinen ve zeytinliklerin sanayileşmeye açılmasına olanak sağlayan yasa tasarısına ilişkin konuştu.

Başbakan Binali Yıldırım, partisinin grup toplantısında bugün TBMM’de görüşülecek olan Zeytinlik Kanunu hakkında konutu. Yıldırım “Zeytin mi daha önemli, yapılacak tesis mi daha önemli, Türkiye’nin geleceği açısından. Bir kaşık suda fırtına koparmamak lazım. Muhalefetin derdi, üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek.” ifadelerini kullandı.

Binali Yıldırım’ın konuyla ilgili sözleri şöyle:

“Zeytin kanunuyla ilgili bir düzenleme var. Maalesef daha düzenleme Meclis’te görüşülmeden yine muhalefet bir istismar alanı aramanın peşine düştü. Neymiş zeytin alanları yok edilecekmiş. Ben vatandaşlarıma gerçeği buradan anlatmak istiyorum. Geçtiğimiz 15 yıl içerisinde Veysel Hocam, zeytin ağacı sayısı yüz milyondan yüz yetmiş iki milyona çıktı mı? Çıktı. Zeytin tarihinden bugüne kadar yüz milyon zeytin ağacı varlığımız var, AK Parti iktidarında bu sayı yüz yetmiş iki milyona çıkmış. Peki zeytin üretiminde dünya ikincisi yapan Türkiye’yi kim, AK Parti. Getirilen düzenleme ne? Zeytin alanı olan yerlerde maalesef geçmişte birtakım yanlış uygulamalar, hukuksuz uygulamalarla sanayi tesisleri yapılmış. Ve dolayısıyla o zeytin alanları kullanılamaz hale gelmiş. Biz onunla ilgili düzeltme yaptık. İkincisi de sanayi bölgesindeki zeytin alanlarını üç kilometre yakınına kadar asla hiçbir tesis yapılmayacak. Ancak üç kilometre daha fazla mesafede yapılabilecek. Bu kurula gelecek, değerlendirme yapılacak.”

“Müspet bir karar çıkarsa bakanlığa gidecek. Kamu yararını sağlayan şeyleri yapmalıyız. Zeytin mi daha önemli, yapılacak tesis mi daha önemli Türkiye’nin geleceği açısından. Bir kaşık suda fırtına koparmamak lazım. Muhalefetin derdi üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Vatandaş istemiyorsa, istemediğini zorla yapacak halimiz yok.”

(Yeşil Gazete)

‘İnsan hakları için taşerona hayır’: Af Örgütü’nün taşeron çalışanları grevin 6. gününde

Taşeron çalıştırıldıkları için greve çıkan Uluslararası Af Örgütü Yüzyüze Projesi çalışanları, Af Örgütü’nün greve ilişkin yaptığı açıklamaya yanıt verdi.

Uluslararası Af Örgütü’nün Yüzyüze Projesi kapsamında çalışan 15 kişiden 13’ünün greve çıkmasının ardından, örgüt tarafından yapılan açıklamada, “Projenin özelliği nedeniyle bir insan kaynakları firmasından hizmet alımı temin edilmektedir.” denildi. Greve çıkan Yüzyüze Projesi çalışanları, “İnsan hakları için taşerona hayır” diyerek Af Örgütü’nün yaptığı açıklamaya yanıt verdi.

Af Örgütü’nün projenin başlangıcından bu yana taşeronla çalışıldığını ileri sürmesini de yalanlayan grevdeki çalışanlar, projenin başlangıcında taşeron olmadığını, sonraki süreçlerde projenin taşeron şirkete devredildiğini belirttiler.

“Af Örgütü’nün belirttiği; insan kaynakları şirketi, ajans, hizmet alımı gibi isimlendirmeler taşeronun dolaylı ifadelerinden ibarettir.” denilen açıklamanın tamamı şöyle:

“Uluslararası Af Örgütü’nde, taşeronda çalıştırılan ‘yüzyüzeciler’ olarak 1 Haziran 2017 tarihinde Taşerona Hayır talebiyle başlattığımız grev 6.Gününde devam etmektedir. Bu süreçte bizi desteklemekte olan insan haklarına duyarlı kamuoyuna teşekkür ederiz. Grevimizin 6. Gününde, (06.06.2017) Uluslararası Af Örgütü yetkililerinin yapmış olduğu basın açıklamasına ilişkin görüşlerimizi paylaşmak istiyoruz.

“Af Örgütü, yapmış olduğu açıklamada eylemimize saygı duyduğunu ve sendikalı olma hakkımızı desteklediğini beyan etti. Ayrıca kendi sorumluluklarının farkında olduklarını da ifade eden kuruluş, bizlerle hemfikir olduğunu açıkladı. Fakat yine aynı açıklamada birtakım tutarsızlıklar olduğunu belirtmek isteriz. Af Örgütü yetkilileri, ‘yüzyüze’ projesini taşeron eliyle sürdürme gerekçesini ‘projenin özelliğine’ bağlamaktadır. Aynı zamanda çalışma koşullarının düzeltilmesi için ellerinden geleni yaptıklarını ve yapacaklarını söyleyen Af Örgütü yetkilileri, bir yandan da projenin baştan beri bu şekilde kurgulandığını söyleyerek bu tutarsızlığı derinleştirmektedir.

“Proje için belirtilen özelliklerden olan; projenin esnek saatlerde yürütülmesi, çalışanların çoğunluğunun öğrenci olması, yarı zamanlı çalışması gibi durumlardan hiçbiri taşeron uygulamasının gerekçesi olamaz. Ayrıca ‘yüzyüze’ projesinin başlangıcından bu yana taşeron eliyle yürütüldüğü iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. 2011 yılında başlayan projeyi Uluslararası Af Örgütü herhangi bir taşeron şirketle anlaşmadan başlatabilmiş ve yürütebilmiştir. Sonraki dönemlerde taşerona devretmiştir. Af Örgütü’nün belirttiği; insan kaynakları şirketi, ajans, hizmet alımı gibi isimlendirmeler taşeronun dolaylı ifadelerinden ibarettir. Yüzyüze projesinin, Af Örgütü’nün diğer şubelerinde de taşeronda yürütülmesi bu durumu meşru kılmadığı gibi mevcut durumun ne kadar vahim olduğunu gözler önüne sermektedir. Ayrıca yüzyüze projesinin diğer kuruluşlar tarafından yıllardır bu şekilde sürdürülmesi taşerona karşı mücadelenin aciliyetini göstermektedir.

“Yüzyüze projesinin taşeron sistemiyle sürdürülemeyeceği gerçeği ortadadır. Uluslararası Af Örgütü’nden talebimiz yüzyüze projesi de dahil olmak üzere bütün projelerinde taşeron sistemine son vererek çalışanlarının sendikal güvenceleri sağlamak için somut adımlar atmasıdır. İnsan hakları için Taşerona Hayır!

Uluslararası Af Örgütü Yüzyüze Çalışanları”

Af Örgütü’nün açıklaması

Uluslararası Af Örgütü, Yüzyüze Projesi çalışanlarının grevi hakkında, Bianet’e şu açıklamayı yapmıştı:

“Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi ‘Yüzyüze’ projesini 2011 yılından bu yana sürdürmektedir. Projenin özelliği nedeniyle bir insan kaynakları firmasından hizmet alımı temin edilmektedir. Proje kapsamında yarı zamanlı çalışan Yüzyüze projesi çalışanları, kamuya açık alanlarda çalışmalarımıza destek vermek isteyen insanlara erişerek bültenimize abonelikler gerçekleştirmektedir.

“Yüzyüze ekibinin her yeni üyesine işe alım aşamasında çalışma koşulları hakkında detaylı bilgi verilmektedir. Çalışmalar son altı yıldır hiçbir değişikliğe uğramadan aynı şekilde sürdürülmüştür.”

Uluslararası Af Örgütü hakkında

216 ülke ve bölgede faaliyet gösteren Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), insan haklarına saygı gösterilmesi, insan hakları ihlallerinin engellenmesi ve bu hakların korunması için çalışıyor.

UAÖ, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi tarafından kabul edilen insan haklarını referans alarak çalışmalarını yürütüyor.

Mülteci hakları, ifade ve toplanma özgürlüğü, kadın hakları, cezasızlık, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar, LGBTİ+ hakları gibi birçok alanda çalışma yürüten UAÖ, imza kampanyaları ve acil eylemlerle insan hakları ihlalleriyle mücadele ediyor.

(Yeşil Gazete)

Amanoslarda sırtlan görüntülendi

Amanos Dağları’ndaki, Osmaniye’nin Zorkun Yaylası’nda Türkiye’de nadir görülen bir türlerden olan sırtlan görüntülendi.

Osmaniye Orman ve Su İşleri İl Şube Müdürlüğü görevlilerince Amanos Dağları’nda foto kapan yerleştirildi. Yaban hayvanı çeşitliliğini tespit etmek amacıyla gerçekleştirilen foto kapan çalışmaları neticesinde Amanos Dağları’ndaki Zorkun Yaylası mevkiinde, Türkiye’de nadir görülen sırtlan ilk kez saptandı.

Bu türün, daha çok Afrika’da yaşamakla birlikte Asya’nın kimi yerlerinde de bulunan, büyük boylu, sırtı basık ve belkemiği kamburca, ayakları dört parmaklı, dişleri kemik parçalayabilecek denli güçlü, postu gri ya da kirli sarı ve esmer benekli, etçil, genellikle leşle beslenen bir hayvan türü olduğu kaydedildi.

2015 ve 2016 yıllarında gerçekleştirilen foto kapan çalışmalarında Osmaniye’de ilk kez görüntülenen yaban keçisi, kızıl geyik, kurt türlerine son olarak sırtlan da eklenmiş oldu.

Tespit edilen mevki haricinde başka bölgelerde de sırtlan olabileceği ihtimaline karşı foto kapan çalışmalarına devam edileceği ve çalışmanın neticelerinin kamuoyu ile paylaşılacağı belirtildi.

(BirGün)

Öldürülen Büyüknohutçu çifti Dünya Çevre Günü’nde anıldı

Yaşam savunucuları, 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü önünde eylem yaparak Antalya’da cinayete kurban giden çevreciler Ali Ulvi Büyüknohutçu ile eşi Aysin Büyüknohutçu’yu andı.

Üzerinde ‘Ali ve Aysin Büyüknohutçu’nun katillerini tanıyoruz, doğa ve yaşam için mücadeleden vazgeçmiyoruz’ yazılı pankart açan çevreci oluşumun üyeleri Büyüknohutçu çiftinin fotoğraflarını havaya kaldırarak ‘Biz bir aradayız, bir arada yaşamı savunacağız’ şeklinde sloganı attı.

Eski CHP Milletvekili Melda Onur ile avukat Can Atalay’da eyleme katılarak destekte bulundu.

Grup adına açıklama yapan Yaşam savunucusu Çağdaş Öztürk, 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü Ali ve Aysin Büyüknohurçu çiftine adadıklarını, çevreci çifti unutturmayacaklarını söyledi. Öztürk, Yaşam Savunucuları olarak devam eden mahkeme sürecinin takipçisi olacaklarını ifade ederek, “Bu karanlık cinayetin üzerini örtmeye yönelik tüm girişimleri boşa çıkarmak için elimizden gelen her şeyi yapacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın. Katillerinin yakalanması, bu karanlık cinayetin tüm boyutlarıyla aydınlatılması ve Türkiye’nin her yanında yaşam savunucularına yönelik devam eden saldırıların son bulması için mücadele etmeye devam edeceğiz” diye konuştu.

Mayıs ayında, Finike İlçesi’ndeki evlerinde av tüfeğiyle öldürülmüş olarak bulunan Büyüknohutçu çifti, bölgede faaliyet gösteren mermer ocaklarına karşı yürüttükleri çevreci eylemlerle tanınıyordu.

Ah Katar vah Katar! – Fehim Taştekin

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

ABD’nin tutumu krizin gidişatını tayin etmede önemli. Belli ki Suudi Kralı Selman, Trump’tan cesaret alıyor. Trump, İran’ı kuşatmaya odaklı bölgesel politikalarını Suudi Arabistan ve BAE ile yürütürken Katar’ı bir adım geriye itti.

Körfez’de fırtına falan derken kıyamet koptu. Suudi Arabistan ve dostları Katar’a karşı görülmemiş bir ‘çökertme harekâtı’ başlattı. Bir haftadır medya dalaşıyla süren kriz dün Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Mısır, Yemen’de Riyad güdümlü Hadi yönetimi, ‘bölünmüş’ Libya’nın bir kanadı ve Maldivler Katar’la diplomatik ilişkileri kesti. Katar’a hava ve deniz sahaları kapatıldı; tüm uçuşlar durduruldu. Katar, Yemen’i yakıp yıkan operasyondan da çıkartıldı. BAE ayrıca Katar vatandaşlarına ülkeyi terk etmeleri için 14 gün süre verdi.

Onlarca yıldır dünyanın dört bir yanında Vehhabi ideolojisiyle aşırılıkçılığı yayıp El Kaide gibi örgütlerin doğuşuna fikir ve para babalığı yapan Suudi Arabistan, Katar’ı terörle suçluyor:

“Katar terör örgütlerini barındırıyor, yayın organlarında teröristlerin propagandasını yapıyor, Suudi Arabistan’ın Katif bölgesinde ve Bahreyn’de İran bağlantılı ‘terör’ eylemlerini finanse ediyor, Yemen’deki Husi militanları destekliyor!”

Bu suçlamalara Bahreyn de kendi mührünü bastı. Arap isyanları sırasında reform isteyen kitleleri, Suudi liderliğindeki Yarımada Kalkanı’nın tanklarıyla ezmiş olan azınlıktaki hanedanlık Suud’un hilafına hareket edecek değildi ya.

Son zamanlarda Suudilerle adalarla ilgili yaşadığı krize rağmen Riyad’la İhvan (Müslüman Kardeşler) düşmanlığında buluşan Mısır yönetimi ise Katar’ın siciline şu suçları ekledi:

El Kaide ve IŞİD fikrini yaydı, Sina Yarımadası’ndaki terör örgütlerini destekledi, Mısır ve diğer Arap ülkelerinin iç işlerine karıştı, İhvan liderlerini barındırdı.

***

Peki Körfez’in kral ve emirleri birden bire neden delirdi?

Husilere destek vermekle suçlanan Katar halbuki Yemen’i yerle bir eden savaşta Suudilerle omuz omuzaydı. Bahreyn’de terörü desteklemekle suçlanan Katar, bu ülkede barışçıl gösterileri bastıran müdahaleye 500 polisle katılmıştı.

Suriye’de her nevi cihadi-selefi örgütü palazlandıran kötülükte de birlikteydiler.

İhvan’a verilen destek derseniz bu eski bir hikâye. İhvan yüzünden 2013 ve 2014’te etkileri daha sınırlı krizler yaşanmıştı. Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn, finanse ettikleri Sisi darbesinin ardından İhvan’a desteğini kesmeyen Katar’ı önce uyarmış ardından elçilerini çekerek cezalandırmıştı. Suudiler ayrıca İhvan’ı terör örgütleri listesine eklemişti.

İhvan’la ilgili sorun güncel olmadığına göre krizi tetikleyen nedir?

Katar’ın İhvan’a desteği yaşanan gerilimlerde değişmez bir veri olsa da asıl mesele İran. İki ülkenin İran’a karşı koyma konusundaki stratejileri her zaman farklıydı. Katar ile İran Suriye’deki vekâlet savaşında karşı cephelerde yer alsa da, El Cezire Arapça’nın yayınları Şii düşmanlığından geçilmese de Doha yönetimi İran ve Şii düşmanlığında Suudilerin dümen suyuna girmedi. Bunun birincil nedeni İran’la doğalgaz havzasını paylaşıyor olması. İkinci nedeni dış politikada kendi çizgisini oluşturma çabasıdır. İran’a geçmeden bu kendi çizgisi oluşturma çabasına bir parantez açalım:

1996’da Hammad el Sani babasını devirip Katar Emiri olduktan sonra İslam dünyasındaki Suudi ağının alternatifine oynayarak kendine nüfuz alanı açmaya başlamıştı. Bunun için El Cezire kanalını kurup İhvan çizgisindeki örgütlere desteği artırmıştı. “Yeni Katar”, Filistin’de Suud destekli El Fetih’e karşı Hamas’ı tutarken, Mısır’da Suud’dan beslenen Selefi hareketler ve Mübarek rejimine karşı İhvan’la ittifak kurmuştu. Suudiler, Lübnan’da Hariri ailesi üzerinden siyasi nüfuzunu sürdürürken Katar da mezhebi açıdan çapraz bir ilişkiyle Hizbullah’a elini uzatmıştı. Hizbullah’la Müstakbel arasında 2008’de yaşanan krizi Doha Anlaşması’yla çözerek arabuluculuk yeteneğini öne çıkardı. Katar, İran’la Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) arasındaki gerilimlerden uzak duran Umman’la yakınlık kurdu.

ABD’nin de Hizbullah, İhvan ve Hamas’la konuşabilen bir kanala ihtiyacı vardı. Katar böylesine bir işlev gördü. En büyük Amerikan üssüne ev sahipliği yapan Katar’ın bu ilişkileri Washington’a rağmen yürüttüğü söylenemez.

Katar bir paradoks olarak hamisi kesildiği İhvan’ın kendi ülkesinde örgütlenmesine de izin vermedi. Pazarlıklar sonucu İhvan, 1999’da Katar’da kendini feshetti. Yani Katar dışarda İhvan’ı desteklerken kendi ülkesinde ‘siyasal İslam’ projesine geçit vermedi. Suudi Arabistan ve BAE ise İhvan’ın siyasal bir proje olarak örgütlenmesi halinde Körfez monarşilerinin sonunu getirmesinden korkuyordu. 1979’daki Kabe baskınından epey ders çıkarmışlardı.

Katar 2011’de Arap isyanları sırasında İhvan kuşağı oluşacağı beklentisiyle oyunu büyüttü. Bu konuda Türkiye ile paralel hatta girdi. Ancak İhvan üzerinden hesaplar ters tepti: Mısır’da 2013’te İhvan devrildi; Tunus’ta El Nahda ilk iktidar denemesinden sonra muhalefete çekildi; Libya’da Katar-Türkiye ikilisinin desteklediği kanat seçimde kaybettiği halde çekilmeyince ülkede çok başlı yönetim başladı; Suriye’de İslamcılar eliyle devrim denemesi başarısızlığa uğradı. Katar, Esad yönetimine karşı siyasi hesaplarla Şam’dan çıkardığı Hamas’ın siyasi liderliğini boşluğa bıraktı. İhvan’la ilgili bu politika Katar’ı Körfez’in ağalarıyla hep soğuk savaş içinde tuttu.

***

Asıl mesele İran’a dönersek; Katar 1991’den itibaren 1 milyar dolar harcayıp ABD’ye Ortadoğu’daki en büyük üssünü inşa ederken Tahran’a bu üssün İran’a karşı kullanılmayacağı sözünü vermişti. Buna karşı Suudiler, 1979’dan beri İran’ın belini kırmak eline geçen hiçbir fırsatı kaçırmak niyetinde değildi. Suudilerin ABD ile diplomatik mesaisi “Yılanın başını küçükken ezmeli” parolasına göre işliyordu. Saddam’ın İran’a karşı başlattığı savaşın finansörlüğünü yapan Suudiler, 2000’lerin başından itibaren Tahran’ın nükleer programı karşısında çare olarak Amerikan-İsrail ortak müdahalesini görmeye başladı. ABD’nin ‘Büyük Ortadoğu’ya yaptığı her müdahalenin İran’ı içine alacak şekilde genişletilmesi için bastırdı. 1991 Birinci Körfez Savaşı, 2001’de Afganistan’a müdahale, 2003’te Irak’ın işgali ve 2011’de Suriye’ye vekâlet düzeni içinde müdahalede namlunun İran’a dönmesi çok arzu edildi. Ama Suudiler Amerikalıları doğrudan İran’ı vurmaya bir türlü ikna edemedi.

Ne var ki paragöz Donald Trump bunları hayli umutlandırdı. ‘İranfobik’ Trump’ın ağzına 380 milyar dolarlık bal çalan Suudi Kralı Selman artık karşılığını bekliyor. Trump’ın 20-22 Mayıs’ta ilk yurt dışı gezisini yaptığı Riyad’da imzalan silah anlaşmasına ilaveten İslami Askeri Koalisyonu ilan edildi. Hayali 40 bin kişilik askeriyle sözde İslam NATO’su. Şii İran’a karşı ‘Sünni ordu’. Arkalarını sıvazlayanlar ise ABD ve İsrail.

Riyad’daki Suud-Amerikan sirkinden bir gün sonra Suud’un KİK’teki ortağı Katar’dan sinir bozucu bir sızıntı oldu.

Katar Resmi Haber Ajansı, Katar Emiri Şeyh Temim el Sani’nin Katarlı askerlerin yemin töreni sırasında “İran’a yönelik düşmanlık beslemekte bir hikmet yoktur”, “İran bölgede büyük bir güçtür”, “Hamas Filistin halkının meşru temsilcisidir”, “Ruslarla ilişkiler nedeniyle Trump kendi evinde soruşturmayla karşı karşıya” dediği aktarıldı. Bu sızıntı, Katar’ın “QNA siber saldırıya uğradı ve haber gerçeği yansıtmıyor” diyerek haberi kaldırtmasına ve törene katılanların “Emir törende konuşmadı” diyerek şahitlik yapmasına rağmen ‘hasım müttefikler’ arasında medya savaşını başlattı. El Cezire ve Katar sitelerine erişim engeli konuldu. Sani’nin 28 Mayıs’ta İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile telefon görüşmesiyle bardak bir kez daha taştı.

Bir senaryoya göre körüklenen bir kriz sayesinde Suudiler, “İran’a karşı kullanılamaz” şerhi konulmuş olan Katar’daki Ebu Ubeyd Üssü’nün Riyad’a taşınmasını murat ediyor. ABD, Hava Operasyonlar Merkezi’ni 2003’te El Harc’daki Prens Sultan Hava Üssü’nden Katar’a taşımıştı. Suudiler epey zamandır üssü eski adresine istiyor. El Udeyd Üssü’nde 10 bin Amerikan askeri bulunuyor. Fakat ABD’nin ne askeri ne de istihbarat üslerini Katar’dan taşımasını gerektirecek mücbir neden henüz ortada yok.

Bir başka senaryoya göre Suudiler bu krizle bir saray darbesini tetiklemek istiyor. Sosyal medyada Sani’nin Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ile aynı kaderi paylaşacağı ve Katar’da planlanan 2022 Dünya Kupası’nı iptal ettirmeye yetecek koşulların yaratılacağına dair tehditler havada uçuşuyor.

Katar, oğlun babaya saray darbesi yaptığı bir yer. Son olarak 1996’da babasını deviren Şeyh Hammad, Libya ve Suriye’yi cehenneme çeviren müdahalelerde rol kapıp her şeyi batırdıktan sonra 2013’te koltuğunu oğlu Şeyh Temim’e devretmişti. Bunu birçoğu ABD’nin de dahlinin olduğu görünmez darbe olarak okuyor. Bu iktidar değişimi Suriye’de Katar’ın geri vitese takmasına ve Suudi Arabistan’ın bir adım öne geçmesine yol açmıştı.

***

ABD’nin tutumu krizin gidişatını tayin etmede önemli. Belli ki Suudi Kralı Selman, Trump’tan cesaret alıyor. Trump, İran’ı kuşatmaya odaklı bölgesel politikalarını Suudi Arabistan ve BAE ile yürütürken Katar’ı bir adım geriye itti. Suudi Savunma Bakanı Muhammed bin Selman ve BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in Beyaz Saray’da ilk ağırlanan yabancı konuklar arasında yer alması önemli bir göstergeydi. Amerikan medyasına göre Trump’ın dış ilişkiler ‘fixer’ı damat Jared Kushner’in, Suudi Kralı’nın yerine hazırladığı oğlu Muhammed bin Selman ve BAE’nin Washington Büyükelçisi Yusuf el Uteybe ile ilişkileri pek iyi. Trump yönetiminin İhvan’a bakışı da Suudi Arabistan ile BAE’ni ihya edecek paralellikte.

Ancak Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın “KİK’in birleşik bir cephe olarak kalması önemli” demesinden hareketle Amerikan tutumunun Katar’ı gözden çıkarma değil Suud’un hizasına sokma yönünde olacağını öngörmek mümkün. İran’ı halletmeye odaklanan KİK’teki çatlak elbette Tahran’ın işine yarayacaktır. Katar’ın İran’a yaklaşmasının Suriye siyasetine de yansımaları olabilir.

Sözün özü; mezhebi hatlar üzerinden İslam dünyasını patlatmaya dönük Amerikan stratejisi, İran’a gelmeden ‘Sünni’ cepheyi patlatmış gözüküyor. Suud’un sözde İslam NATO’suna gönülsüz de olsa ‘evet’ demiş birçok ülke şimdi geri basmak için ayağına yer arıyor. Bu konuda durumu hayli zor olan bir ülke var: Hem İran’a karşı tiratlarıyla Suudi Kralı’nın gönlünü hoş tutmaya çalışan hem de Katar’da üs kuran Türkiye.

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

Fehim Taştekin