Ana Sayfa Blog Sayfa 3140

Biz mirasyedilerin gelecekle imtihanı: İklim adaleti ve fosil yakıtlar

Bazen insanlara dünyadaki türlerden biri olarak bakmak sarsıcı, ama öğretici olabiliyor. Uygun yaşam koşullarında sayısını arttıran; enerjiye, suya, toprağa bağımlı, karbon bazlı bir yaşam formuyuz nihayetinde. Mekânın ve çevremizdeki karmaşık yaşam ağlarının elverdiği ölçüde gelişip serpiliyoruz. Örneğin buz çağı devam etmiş olsa ne tarıma geçebilir ne şehirler kurabilirdik.[1] Türümüzün 150-200 bin yaşında olduğu, en az 50 bin yıldır bizim gibi hikâye kurgulayabildiği düşünülüyor. Ama yine de çevremizi kuşatan bütün o icatları yapabilmek için son on iki bin seneyi, yani Holosen olarak bilinen ılıman jeolojik çağı bekledik. Tarım, imparatorluklar, semavî dinler ve uzay yolculukları bu kısa dönemde ortaya çıktı. Bunların olması için zekâdan veya iki ayak üzerinde yürümekten (ikisi de insanla sınırlı açıklamalar) çok daha fazlası gerekiyordu.

Bugün bilim dünyasında Holosen diye geçen dönemin sonuna gelindiği tartışılıyor. Antroposen, yani İnsan Çağı ismi verilen yeni bir döneme girdiğimiz söyleniyor. Daha doğrusu, bir önceki devrin insan eliyle sonlandığı ileri sürülüyor. Hakikaten son birkaç yüzyıldır, özellikle son 60 senedir dünyadaki fiziksel koşullar insan eliyle radikal olarak değişti/değişiyor ve biz bunu yeni fark ediyoruz. 60 sene önceki havayı solumuyoruz, vücudumuzda aynı kan dolaşmıyor. Bir-iki değil, pek çok parametre eşzamanlı olarak değişiyor. En ücra köşedeki deniz yaşamından dağların zirvesine kadar her yerde insanın doğrudan yahut dolaylı izlerini buluyoruz. Mikro plastikler , sülfür dioksit, topraktaki kimyasallar, antibiyotikler, hormonlar, fosfor ve azot döngüleri, radyoaktif faaliyetler, buzulların erimesi ve daha pek çok alanda insan hakikaten çok belirleyici. Bu yazıda bazı grafikler eşliğinde değişimin büyüklüğünü göstermeye çalışacağım, kritik parametrelerin ne olduğu üzerinde duracağım.

Paris İklim Görüşmeleri

Fosil Çağı

Uzun insanlık tarihinin çok yakın zamanlarına kadar (300 sene öncesine kadar diyelim) enerjinin önemli bölümü güneşten geliyordu. Başta bitkiler olmak üzere, diğer canlılar güneşin enerjisini depoluyor, biz de onları yiyorduk. Yani insan türünün kullandığı enerjinin temel kaynağı bedendi. Ancak büyük miktarda enerjinin bu şekilde bir yerde birikmesi mümkün değildi.

Bunun birkaç sebebi var:

Bitkiler kendilerine ulaşan güneş ışığının %1’ini kullanarak fotosentez yapabilen, tabir yerindeyse çok az enerjiyle çalışabilen canlılar. (Eğer o yönde tekamül etmemiş olsalar dünyanın en uzun soluklu, en başarılı yaşam formu olamazlardı zaten). Onları yiyen hayvanlar (ve insanlar) ise bitkilerde birikmiş enerjinin sadece %10’unu bedenlerine geçirebiliyorlar (Steffen et al. 2011: 848). Dolayısıyla yalnızca buradan gelen enerjiyle insanların bugünkü gibi çoğalması, yahut hareket etmesi mümkün olamazdı.

Hayvanları işe koşmanın, enerji deposu olarak kullanmanın ise başka türlü sınırları vardı: Otlaklar sonsuz sayıda hayvanı besleyemiyor, çok sayıda hayvanı dip dibe yaşatmak hastalıklara yol açıyordu. Rüzgâr ve su enerjisine yönelik icatlar (yelkenli gemi, değirmen…) insanlığın seyrinde önemli değişimlere yol açsa da (ki bunların hepsi Holosen dönemindeki gelişmeler) insanlığın ve gezegendeki yaşamın seyrini köklü şekilde değiştiren, yeni bir jeolojik çağı başlatan asıl olarak fosil yakıtlar oldu.

Bu yakıtlar sayesinde 1800-2000 arasında kullanılan enerji miktarı 40, üretim 50 kat büyüdü (Steffen et al. 2011: 848). Nesnelerin dolaşım hızı arttı, ticaret ağları genişledi, sentetik gübre sayesinde (yoğun enerji verilerek havadaki azot bağlanır) üretilen gıda miktarları katlandı, daha çok metali işlemek, yeni makineler yapmak mümkün oldu, plastik hayatımıza girdi.

1804 yılı gibi oldukça yakın bir tarihte milyar sınırını ancak aşan dünya nüfusunun, şu an 7.5 milyar civarında olduğu düşünülüyor (Wikipedia 2017). Yeryüzünün hallaç pamuğu gibi atılması, yani dev barajlar, metropoller, dağların delinmesi böyle bir enerjinin açığa çıkması ile gerçekleşti. Bilhassa 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ucuz petrol yıllarında hemen her göstergede patlama yaşandı. Bu döneme külliyatta “Büyük Hızlanma” deniyor (McNeill ve Engelke 2016). Aşağıdaki grafikler bir hayli çarpıcı:

 

(Grafikler Steffen et al. 2011: 851-52)

Fosil yakıt, dünyadaki karbon bazlı hayatın çok uzun sürelerde oluşturduğu muazzam bir miras. Biz ise bu birikimi öngörüsüz mirasyediler gibi plastikten yapılmış kullan-at nesneler için harcıyoruz. Günümüzde bir senede kullanılan fosil yakıt, 400 yıllık bir periyotta yaşamış bütün bitki ve hayvandan yakıta dönmüş enerjisine denk (Mitchell 2013: 15). Bizim insan zekâsı diye gördüğümüz pek çok gelişme, bu devasa enerjinin sonucu.

Harcıyoruz diyerek birinci çoğulda yazıyorum, ama ortada “biz” tabir edilebilecek bir bütünlük yok aslında. Dünya nüfusunun 1/6’sının tüketimi sıfır sayılabilecek kadar az. Karbon bazlı enerji sarfiyatları marjinal. Buna mukabil dünya nüfusunun %20’si, sera gazı etkisi yapan gazların %80’inden mesûl (Satterthwaite 2009: 550 ve 564). Dolayısıyla dünyadaki kritik eşiklerin aşılmasına sebep olanlar, genel olarak zenginler diyebiliriz.

Bu durumun değiştiğini, zenginliğin “demokratikleştiğini” ileri sürenler var. Gerçekten de gelişmekte olan ülkelerin enerji tüketimleri hızla artıyor. Sayılar kesin değil; ama Çin ve Hindistan başta olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerin karbon salımındaki paylarının son yıllarda dünya toplamının %40’ına ulaştığı tahmin ediliyor. Ancak sayıları başka türlü derleyince, ortaya daha karmaşık bir manzara çıkıyor. Örneğin bir ülkenin sera gazı toplamına değil, kişi başına düşen miktara bakıldığında Katar bütün ülkeleri geçiyor (36.9 ton/yıl). ABD’li bir kişi ortalama 17.3 ton, Çin’deki 5.4 ve Hindistan’daki ise yalnızca 1.4 ton sera gazına sebep oluyor. İşin tarihsel boyutu hesaba katıldığında, yani ülkelerin geçmişten bu yana ne kadar sera gazına sebep oldukları hesap edildiğinde ABD, Almanya, İngiltere, Fransa ve diğer “gelişmiş” ülkeler listenin başına tırmanıyor. Demek ki yıllarca yapacağını yaptıktan sonra duyarlı olmak daha kolay diye düşünüyor insan ister istemez.

Fakat “Batı” ülkelerinin sorumluluğu geçmişle de sınırlı değil. Çin’de üretilen malların yaklaşık yarısı başka bir ülkede tüketiliyor. Sayılar bugünkü üretim ve tüketim ağlarını içerecek şekilde yeniden derlendiğinde, yani üretilen metaların nerede tüketildiği hesaba katıldığında, var olan dengesizlik net bir şekilde meydana çıkıyor: 21.9 ton ile Belçika başta geliyor; Finlandiya, Avustralya, İngiltere, ABD gibi ülkeler onu takip ediyor; Çin 4.3 ton ile listenin aşağılarına düşüyor (Clark 2011’de seçili ülkeler var, tam listeler aynı kaynaktan takip edilebilir).

Türkiye’nin bu son hesaptaki sarfiyatı 3.5 ton. (Ülkedeki sınıfsal dağılımın bir hayli keskin olduğunu varsayabiliriz). Dünyayı vatan bilen ortak aklın, “aman bu sayıyı büyütmeyelim” demesi gerekir; ama rekabetçi, meseleye “önce Türkler” diye giren, hudutsuz zenginleşmeden fayda uman politik aklın gördüğü, “onlar yaparken biz niye duralım” oluyor elbette. Aptalca, ama anlaşılmaz değil. O yüzden Türkiye, şu aralar kömür ve linyit yakıtlı termik santraller yaparak fosil yakıt sarfiyatını arttırmaya çalışıyor. Başka türlü (nükleer olmayan) teknolojiler üretmek yahut tasarruf edilebilecek kalemler üzerine kafa yormak emekleme aşamasında. Ulusların rekabeti üstüne kurulu olmayan, tüketimi arttırmayı ana gaye olarak görmeyen bir toplum, henüz ufkumuzun çok ötesinde. Bunun için tarımdaki, şehirleşmedeki, eğitim modelimizdeki hemen hemen bütün parametlerin değişmesi gerekiyor.

NOTLAR

[1] Diğer türlerde olmayan bazı özelliklerimiz var; ancak geldiğimiz noktayı yalnızca zekâmızla yahut iki ayaklı olmamızla açıklayamayız. Homo Sapiens isimli türümüzün en az 40-50 bin yıldır hikâye kurgulayabilen gelişmiş bir beyni olduğu düşünülüyor. Kapasite olarak günümüzdeki insandan çok büyük bir farkı yok (Shea 2011).

KAYNAKLAR

Clark, Duncan. 2011. ‘Which Nations Are Most Responsible for Climate Change?’ The Guardian, 21 Nisan. http://www.theguardian.com/environment/2011/apr/21/countries-responsible-climate-change.

McNeill, J. R., and Peter Engelke. 2016. The Great Acceleration: An Environmental History of the Anthropocene since 1945. Cambridge, Massachusetts: Belknap Press: An Imprint of Harvard University Press.

Mitchell, Timothy. 2013. Carbon Democracy: Political Power in the Age of Oil. London: Verso.

Satterthwaite, David. 2009. ‘The Implications of Population Growth and Urbanization For Climate Change’. Environment and Urbanization 21 (2): 545–67. doi:10.1177/0956247809344361.

Shea, John J. 2011. ‘Homo Sapiens Is as Homo Sapiens Was: Behavioral Variability versus “Behavioral Modernity” in Paleolithic Archaeology’. Current Anthropology 52 (1): 1–35. doi:10.1086/658067.

Steffen, Will, Jacques Grinevald, Paul Crutzen, and John McNeill. 2011. ‘The Anthropocene: Conceptual and Historical Perspectives’. Philosophical Transactions of the Royal Society of London A: Mathematical, Physical and Engineering Sciences 369 (1938): 842–67. doi:10.1098/rsta.2010.0327.

Wikipedia. 2017. ‘World Population’. https://en.wikipedia.org/wiki/World_population#cite_note-1.

 

 

Sezai Ozan Zeybek

Edremit Körfezinde Dünya Çevre Günü: Zeytinime dokunma!

Türkiye’nin en önemli zeytincilik bölgesi olan Edremit körfezinde 5 Haziran Dünya Çevre Günü bu sene ağırlıklı olarak “zeytinime dokunma” çığlıklarıyla kutlandı.

Meclis’te görüşülmekte olan  zeytincilik yasa tasarısını yaşam alanlarında tehdit olarak gören Edremit Körfezi bölgesinde yaşayan halk Küçükkuyu’dan Ayvalık’a kadar insan zinciri oluşturdu.

Aynı anda Küçükkuyu, Altınoluk, Akçay, Burhaniye ve Ayvalık’ta yapılan basın açıklamalarında yasa tasarısyla yok olma tehlikesi yaşayan zeytin ağaçlarının binlerce yıldır bölge canlılarına hayat verdiğine vurgu yapılarak bölgenin gerçek altınının zeytin olduğunu, madencilerin lobisine karşı direnemeye devam edeceklerini haykırdılar.

“Temiz Deniz, Temiz Körfez İçin Elele” sloganı ile bir araya gelen göstericilerile bölgedeki arıtma, kanalizasyon, çöp, dere ve deniz kirliliğine, madencilik ve termik santral projelerine dikkat çektiler. Betonlaşmaya da vurgu yapılan açıklamada “Beton beton, nereye kadar?” denildi

İnsan zincirine Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Burhaniye Çevre Platformu ve Ayvalık Tabiat Platformunun ortak gerçekleştirdiği etkinliklere Edremit Belediyesi, Küçükkuyu Belediyesi,  Edremit Kent Konseyi, Burhaniye Kent Konseyi, Edremit ve Altınoluk Demokrasi Platformları, Küçükkuyu’da ve Körfezde yer alan sivil toplum örgütleri, bisiklet ve yürüyüş grupları da destek verdi

Etkinliklerde Gezi Direnişinde yaşamını yitirenler ve geçtiğimiz günlerde Antalya’da tmadenciler tarafından katledilen Ali Ulvi Büyüknohutçu ve Aysin Büyüknohutçu da anıldı.

 

(Yeşil Gazete)

“Zeytin ağacını kes, inşaat yap” yasası meclis’te – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Türkiye’deki zeytinlik alanların enerji ve maden başta olmak üzere çeşitli yatırımlara açılması amacıyla hazırlanan yasa tasarısı meclis sanayi komisyonundan geçti.

Zeytinlik alanların yasal statüsü 1939 yılında çıkarılan 3573 sayılı kanunla düzenlenmiş. Zeytinlik alanları yağma ve talandan koruyan çeşitli hükümler içeren bu yasanın değiştirilmesi için daha önce 6 kez Meclis’te görüşme yapılmış ancak her defasında değişiklik önerileri reddedilmişti.

Şimdi Meclis’te 7. kez görüşülecek.

Tasarı her ne kadar zeytinlik alanlar üzerinden tartışılsa da içerdiği sakıncalar sadece zeytinlik alanlar ile sınırlı değil. Tasarıdaki değişiklik önerileri ile zeytinlik alanlar dışında iki önemli doğal alanın daha yatırımlara açılması öngörülüyor.

Tasarıda yer alan Madde 26 kıyıları, Madde 30 ise meraları koruyan kanunda değişikler yapılmasını öngörüyor. Bu iki maddede yer alan değişiklik önerileri de komisyondan ve meclisten geçerse kıyılarımız ve meralarımız da inşaat yatırımlarına peşkeş çekilerek tahrip edilecek.

“Zeytin ağacını kes, inşaat yap” tehlikesi hala var

Getirilmek istenen tasarıda dekar başına en az 15 ağaç bulunmayan yerler zeytinlik olarak kabul edilmiyordu. Gelen tepkiler üzerine bu madde yasa değişikliği önerisinden çıkarıldı. Ayrıca “zeytinlik alanlara konut, konaklama tesisi ve turizm tesisi yapılamayacak” hükmü eklendi. Tasarı zeytin ağacını izinsiz kesenler veya sökenlere ağaç başına 4 bin TL para cezası verilmesini de öngörüyor. Bu değişiklikler iktidar medyası tarafından zeytinlik alanlar için bir koruma sağlayacakmış gibi yansıtıldı. Ama gerçek durum öyle olmayacaktır.

Üzerinde düşünülmesi gereken sorun şu: Parasını ödemeyi göze alarak bir zeytinlik alandaki ağaçlar kesilir ve zaman içinde imar değişiklikleri ile o alan zeytinlik statüsünden çıkarılırsa, o alana “konut, konaklama tesisi ve turizm tesisi yapılamaz” hükmünün bir geçerliliği kalır mı? Kanımca kalmayacak.

4. Madde kabul edildi

Yasa tasarısının en tehlikeli maddesi olan 4. Madde ufak tefek eklemelerle kabul edildi.

Bu madde ile yürürlükteki 3573 numaralı kanunun 20. Maddesinde değişiklik yapılıyor.

20. madde de şu hüküm yer alıyordu: “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez. Bu alanlarda yapılacak zeytinyağı fabrikaları ile küçük ölçekli tarımsal sanayi işletmeleri yapımı ve işletilmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının iznine bağlıdır.”

Görüldüğü gibi bu hüküm bir zeytinlik alanda kimyevi atık oluşturmayan bir zeytinyağı işletmesi veya benzeri bir başka gıda işletmesi haricinde herhangi bir inşaat ya da sanayi yatırımına izin vermiyordu.

Meclis’e sunulan yasa değişikliği tasarısında ise yukarıdaki cümlenin bir benzeri dile getirildikten sonra ‘ancak’ diye başlayan bir cümle var ve şöyle deniliyor: “ancak, alternatif alan bulunmaması ve kurulun uygun görmesi şartıyla bakanlıklarca kamu yararı alınmış yatırımlar için zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından izin verilebilir. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bu yetkisini gerektiğinde valiliklere devredebilir.”

Özetle zeytinlik alanlarda yapılacak yatırımlara Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından izin verilebilir; bakanlık bu yetkisini gerektiğinde valiliklere devredebilir ve valinin başkanlık ettiği “Zeytinlik Sahaları Koruma Kurulu”nun kararı ile de zeytinlik alanlar enerji ve madencilik gibi yatırımlara açılabiliyor deniliyor. Bürokratlardan oluşan bir kurulun yatırım izni veya onayı gibi konularda doğa, çevre ya da yaşam hakkını savunan kararlar alması ülkemizin içinde olduğu şartlarda mümkün değil.

Tasarı Meclis’te kabul edilirse ne olacak?

Komisyondan geçen değişiklikler Meclis Genel Kurulu’nda da kabul edilirse milyonlarca zeytin ağacının ve o ağaçların yer aldığı ve ilişki içinde olduğu doğal hayatın büyük zarar göreceği açıktır. Kıyı ve mera alanlarını yatırımlara açacak hükümlerin de kabul edilmesi durumunda ülkemizin doğal hayatını koruma altına alan yasal mevzuatta büyük bir boşluk açılmış olacak. Bu boşluk beton, kimyasal kirlilik ve doğal hayatın ölümü ile dolacaktır.

Üstelik sırada OHAL fırsat bilinerek çıkarılmayı bekleyen “Biyoçeşitlilik Yasa Tasarısı” var ve onu daha nelerin takip edeceğini de bilmiyoruz henüz.

Doğal hayatın tahribi, kirlilik, su varlıklarındaki azalma gibi sorunlar çözümü çok kolay olan sorunlar değil ve siyasal iktidar bu sorunların farkında olmak şöyle dursun büyütmek için elinden geleni yapmaya yeminli gibi davranıyor.

Zeytinlik alanlarımızı, kıyılarımızı ve meralarımızı yatırımlara açan yasa tasarısı kabul edilirse Türkiye bu yüzyılın ortalarını görebilen ülkelerden biri olmayacak.

Bilmek sadece neler yapabileceklerimizi bilmek anlamına gelmez; neleri yapmamamız gerektiğini bilmek anlamına da gelir ve bu ülkenin bütün bir siyasal pratiği bu iki şeyden sadece birini bilmek üzerine inşa edilmiş gibi.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Trump iklim anlaşmasından çıkınca biz de çıkmış sayıldık

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba sevgili Yeşil Gazete İklim İçin köşesi okuyucuları,

Görüşmeyeli umarım iyisinizdir. İki haftadır sesim çıkmıyordu, hiç kimse de sormadı necedir iklimin hali diye. Neyse bilginiz olsun diye söylüyorum dört gün gibi rekor bir sürede hem Ankara hem İstanbul’da proje kapanış toplantısı hazırladım. Üzerimden 15 aylık proje geçti, projenin parası da bitti, ihtiyaç kredisiyle yeşil ekonomi politikaları üretmek için çalışıyoruz. Avrupalı taxpayerların Euro’larını Türkiye’nin politika yapıcılarına ilham olsun da iklim değişikliğini durduracak bir şeyler yapsınlar diye rapor yazmak için harcadık.

Alın işte geri döndüm. Ben döndüm, Trump gitti.

Çekildi mi, çekilecek mi derken sonunda Trump Paris İklim Anlaşması’ndan çekildiklerini açıkladı.

 

Peki tam 1 Haziran’da, Yeşil İklim Yeşil Ekonomi projesi kapanırken ve biz “İklim İçin Yeşil Ekonomi Politikaları” raporumuzu sunmuşken ABD’nin Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesi? Zamanlama manidar… Gezegen bana bir şey mi söylemek istiyor? Özgecan proce işlerin de bitti, gel kampanya yapalım mı diyor bana? Bana kaderimin bir oyunu mu bu?

Galiba annem haklıymış bu sene iklim değişikliğinin ve benim senem olacak…

Öyle ki iklim değişikliği ve karbon emisyonu Serkan İnci seviyesine kadar düştü. “Halka inmek” gerekiyordu, al sana halka inmek:

Anlaşılan o ki Donald Trump Paris İklim Anlaşması’ndan çıkınca, biz de çıkmış sayılıyoruz. Cumhuriyet’ten T24’e tüm gazeteler “Trump sonrası Türkiye Paris İklim Anlaşması’nı askıya aldı” diye haber çıktı.

Sn. Başmüzakerecimiz Mehmet Emin Birpınar’ın deyişiyle “Onaylamadığımız anlaşmayı nasıl askıya alalım?”

Ama şimdi çok da şey yapmamak lazım, Birleşmiş Milletler terminolojisi zor. Türkiye sadece imza attı, sonra Meclis’ten geçirip onaylamak gerekiyor TC yasalarına göre. Onu yapmadı işte. 197 ülkenin 147’si onayladı, Türkiye hala onaylamadı. Çünkü yine Sn. Başmüzakerecimiz Mehmet Emin Birpınar’ın deyişiyle “Bizim bir yeşil iklim fonu meselemizi vardı…”

Ay neyse, Türkiye ve iklim anlaşması konusu sinirlerimi bozuyor. Sayın sanayi bakanımızın deyişiyle “Kutuplarda toprağım mı var? Ne yapacağım kutupları? Ben şarkımı söyleyeyim”

Trump’a geri dönersek, Paris anlaşmasını iptal ederken tam olarak şöyle dedi:

“Ben Paris’in vatandaşlarını değil, Pittsburgh’un vatandaşlarını temsil ettiğim için Paris İklim Anlaşması’ndan çekiliyorum.”

Bu cümleyi duyduğumda güneşe çıkmış vampir gibi hissettim kendimi.

Paris’in değil, Pittsburgh’un vatandaşlarını temsil etmek için seçildildim

… Ve bu yüzden her gün Paris’in vatandaşları “Lanet olsun adamım, Tanrıya şükür” diyorlar.

Trump’ın konuşmasından hemen sonra Pittsburgh biz bu işe karıştırma temalı bir tweet attı:

(Pittsburgh valisi olarak halkımız, ekonomimiz ve geleceğimiz için Paris Anlaşması kurallarını uygulayacağımızı temin edebilirim)

Sadece Pittsburgh değil tabii, tüm dünya liderleri, STKları, gazeteleri bir yarış halinde Trump’ın kararını lanetlemeye başladı.

 

Amerika Birleşik Devleti federal hükümetinin Paris Anlaşması’ndan çekilme kararı bizde derin bir hayal kırıklığı yarattı

 

Hepimiz aynı sorumluluğu paylaşıyoruz: gezegenimizi tekrar muhteşem yapalım

Anlaşılan o ki Trump’ın Paris Anlaşması’ndan çekilmesine 190 tepki gelmiş (ya da Carbon Brief 190 tepkiyi toparlamış) Bunlardan sadece 15’i bu kararı alkışlayan tepki olmuş. Şöyle bir baktım nerelerden gelmiş diye, sadece ABD hükümetinden olumlu tepki gelmiş. Tabii Carbon Brief Türkiye’den Sn. Başmüzakerecimiz M. Emin Birpınar’ın (ve neyse ki Serkan İnci’nin) verdiği tepkiyi maalesef listeye koymamış, zira kendisi Paris İklim Anlaşması’nın yeniden müzakere edilmesini isteyen artık yalnız biz değiliz diye seviniyordu o akşam.

Yeniden müzakere talep ediyorduk… Artık müttefikimiz var… Yan tek taraf değiliz…

Yine o akşam, dakika sektirmeden Birleşmiş Milletler’den “Bir taraf istedi diye anlaşmanın yeniden müzakere edilmesi söz konusu olamaz” diye açıklama geldi. Hani, YILLARDIR toplantı yapılıyor şu anlaşma çıksın diye, yeniden müzakereler başlarsa çocuğumu keserim.

Nitekim, kapatırken kendimi Christina Figures (Birleşmiş Miletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı Sekreteri) tontikliğinde bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Trump sayesinde iklim değişikliği muhabbeti ayağımıza geldi.

 

Teşekkürler Trump. Paris için eşi benzeri görülmemişi bir destek ve kararlı iklim eylem azim dalgasını tetikledin. Çok minnettarım.

Trump’ın Paris’ten çekilmesinin çok şeyi değiştireceğini düşünmüyorum. Tüm dünya ABD’nin bıraktığı iklim liderliğini kapmak için birbiriyle yarışta. Çin’in ve Hindistan’ın Paris Anlaşması için verdikleri hedefi öngördükleri zamandan daha önce yakalayacakları ortada. ABD’yi ABD yapan California, New York, Washington eyaletleri birer birer karbonsuz ekonomiye geçiş stratejlerini açıklıyor. Kendimi Obama yönetimindeki iklim müzakerecisi kadar umutlu hissediyorum bile diyebilirim. Zira bu yeşil ekonomik dönüşüm artık zaruri. Dünyada yeni bir devir başlıyor ve bu devri takip edemeyen ülkeler maalesef çok geride kalacaklar.

Peki bu Türkiye’nin değerli yalnızlığını ne yapacağız? Kapatırken sizlere geçen haftaki iklim için müzik seçkimle veda etmek isterim. Esen kalın.

***

İklim İçin radyo programı her Salı saat 10.00’da Açık Radyo’da yayınlanıyor. 6 Haziran 2017, Salı günü Ömer Madra ile gezegenin geleceği hakkında konuştuk. Yukarıda yazanları ve daha fazlasını buradan dinleyebilirsiniz.

KA.DER eski başkanı ve Ekolojik Anayasa Girişimi çağrıcısı feminist yazar Ayşe Bilge Dicleli yaşamını yitirdi

KA.DER eski başkanlarından feminist yazar Ayşe Bilge Dicleli hayatını kaybetti.

Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA.DER) eski başkanlarından ve Türkiye feminist hareketinin öncülerinden Ayşe Bilge Dicleli bugün yaşamını yitirdi.

Sosyal Dayanışma Ağı’nın da kurucuları arasında yer alan Dicleli 4 Haziran’da aniden hastalanmış ve Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tedavi altına alınmıştı.

Ayşe Bilge Dicleli eşi Zülfü Dicleli ile birlikte Optimist ve BZD yayınlarının kurmuştu.

Ayrıca bianet yazarlarından olan Dicleli, “90’ların Hak Mücadeleleri” yazı dizisi kapsamında Türkiye’de kadın mücadelesinin nasıl başladığı ve gelişimini konu edindiği “Kadın Mücadelesinin ‘Uzmanlaştığı’ Yıllar” başlıklı bir yazı kaleme almıştı.

68 kuşağından olan Ayşe Bilge Dicleli, THKP-C Davası’ndan yargılanmış ve tutuklanarak bir süre Sağmalcılar Cezaevi’nde kalmıştı.

Ekolojik Anayasa Girişimi’nin kurucuları arasında yer alan Ayşe Bilge Dicleli, 2011 yılında Yeşiller’in çağrısıyla ekolojik anayasa için yayınlanan bildirinin ilk imzacılarındadı.

Ayşe Bilge Dicleli kimdir?

Ayşe Bilge Dicleli 22 Eylül 1948’de Ankara’da doğdu, Alman Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu.

Eşi Zülfü Dicleli ile 1996’da BZD Yayıncılık’ı, 2004’te Optimist Yayıncılık’ı kurdu. Çok sayıda kitap çevirdi, Türkiye İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) dergisi “Görüş”te dış politika değerlendirmeleri yazdı.

Kadın Adayları Destekleme Derneği’nin (KA.DER) Kadıköy şube kurucuları arasında yer aldı, 1999 seçim maratonu ekibinde çalıştı. “Toplumsal Cinsiyet ve Siyaset” eğitimleri verdi. KA.DER’in 2001-2005 arasında üst üste iki kez KA.DER Genel Başkanlığı yaptı.

Ekolojik Anayasa Girişimi çağrıcılarından olan Dicleli, Türkiye Kadın Girişimciler Derneği (KAGİDER) “Yeşil İş Çalışma Grubu” üyesi olarak “İşimi Kuruyorum” eğitimlerinde “Yeşil İş” dersi verdi.

KA.DER eğitimlerinde “Yeşil Siyaset Dersi” kolaylaştırıcısı olarak yer aldı.

“Pencereni Aç” isimli kitabı yazdı, “Konuşa Konuşa: İletişimin Sırları”, “Yurttaş 2000/ Günlük Yaşam İçin Bir Hukuk Kılavuzu”, “Eğrisi Doğrusu-Görgülü Ol Hoş Yaşa”, “Kimse Bana Ne Diyemez” kitaplarının ortak yazarları arasında yer aldı. “Küçük Yeşil Adımlar” ve “100 Yeşil Adım” kitaplarının editörlüğünü yaptı.

Sosyal Dayanışma Ağı kurucuları (SODA) arasında yer aldı. WWF Türkiye, Greenpeace Türkiye ve Buğday Derneği üyesi, Global Action Plan International Türkiye temsilcisiydi. İlerici Kadınlar Derneği üyeliği, Türkiye Barış Derneği Genel Yönetim Kurulu üyeliği ve Sosyalist Birlik Partisi Genel Yönetim Kurulu üyeliği yaptı.

Dicleli, bir kız çocuğu (Zeynep Dicleli Erdoğan) annesiydi. Dicleli’nin Hazal adında bir de torunu vardı.

(Bianet, Gazete Karınca)

Çocukken babasının ağaçları kesmesini izledi, aldığı topraklardan yağmur ormanı yarattı

Brezilyalı Antonio Vicente, 1973’te aldığı topraklardan yağmur ormanı yarattı.

Brezilyalı Antonio Vicente, Sao Paulo’da bir arsa alıp koca bir ormana çevirmek istediğinde, herkes ona delirdiğini söylüyordu. Yıl 1973’tü. Ormanlar, sanayileşme ve kârın önünde bir engel olarak görülüyordu.

Dönemin askeri rejimi, varlıklı toprak sahiplerine modern çiftçilik tekniklerine yatırım yapmaları için yüklü miktarda yardım sağlıyordu. Böylece generaller ülkede tarımı ilerletmeyi amaçlıyordu.

Vicente ise, hayvancılıktaki artış, ormanların yol oluşu, hızlı kentleşme ve nüfusun büyümesi sonucu, su kaynaklarının git gide azalışına endişeyle tanık oluyordu.

Antonio Vicente

BBC’nin aktardığı habere göre, bir ailenin 14 çocuğundan biri olan Vicente, babasının çalıştığı çiftlikte büyüdü. Babasının toprak sahiplerinden emir alarak, kömür üretimi ve sığırları otlatacak alan açılması için ağaçları nasıl kestiğini izledi.

Sonunda çiftlikteki su kaynakları kurudu ve bir daha geri gelmedi.

“Salak mısın? Toprağı boşa harcıyorsun”

Vicente, otlatma için yerle bir edilmiş 31 hektarlık küçük arsada birkaç eşek ve küçük bir ekiple çalışmaya başladı.

Çiftçi ve mandıracı komşuları ona, “Salak mısın? Ağaç dikmek toprağı boşa harcamak demek. Gelirin olmayacak, ineklere ve ekinlere yerin kalmayacak” dedi.

Ancak Vicente’nin bir haftasonu eğlencesi olarak başlayan ağaç ekimleri, bir hayat tarzına dönüştü.

40 yıllık çalışmalar sonucu Serra da Mantiqueira ormanındaki arsada 50 bin ağaç kök saldı ve büyüdü.

Vicente şimdi 84 yaşında. “Ailemin kim olduğunu sorarsanız, ‘tam da buradalar’ derim. Tohumdan büyüttüğüm her bir ağaç, ailem” diyor.

Brezilya’da dünyanın en büyük tropikal ormanları olan Amazon’da ormansızlaşma yıllarca düşüşteyken, yok olan orman sayısında yeniden artış başladı.

Vicente, ülkedeki bu eğilime meydan okuyor.

Ağustos 2015 ile Temmuz 2016 arasında 8 bin hektarlık yağmur ormanı yok oldu. Brezilya Ulusal Uzay Araştırmaları Enstitüsü’ne (INPE) göre bu, 2008’den beri görülen en büyük orman kaybı. Bir önceki yıldan ise yüzde 29 daha fazla.

Ormansızlaşmadaki artışın bir nedeni, yasadışı ormansızlaştırmayla suçlanan toprak sahiplerine 2012’de çıkarılan af.

Greenpeace’in Amazon ormanları sorumlusu Cristiane Mazzetti, affın insanlarda dokunulmazlık duygusu yarattığına dikkat çekiyor.

Geçtiğimiz yıllarda yolsuzluk soruşturmaları ile ekonomik ve siyasi krizle sarsılan Brezilya’da, ormanların korunması için ayrılan bütçe de kısıtlandı.

Vicente’nin büyüdüğü Sao Paulo, Brezilya’da ormansızlaşmanın en çok görüldüğü bölgelerden. Güney Amerika’nın en büyük ekonomisi olan Sao Paulo’ya endüstri ve tarımın katkısı büyük. Bu da ormansızlaşmanın önünü açıyor.

Mantiqueira’ya armağan ettiği orman projesinden Vicente şöyle bahsediyor:

“Ben bunu para için yapmadım. Burayı yarattım çünkü burada ne varsa ileride herkese kalsın istedim. Artık insanlar bana deli demiyor.”

(BBC Türkçe)

Başmüzakereci: Taraf olmadığımız Paris İklim Anlaşması’nı nasıl askıya alacağız?

ABD Başkanı Donald Trump’ın Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme kararı alması sonrası, Türkiye’nin de anlaşmadaki konumunu ABD’ye göre belirleyeceği iddia edildi. İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Mehmet Emin Birpınar, söz konusu iddiayı yalanladı.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’un Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme kararının ardından, Türkiye’nin geçen Nisan ayında imzaladığı ancak TBMM’deki onay süreci tamamlanmadığı için resmi olarak taraf olmadığı anlaşmaya ilişkin konumunu ABD’nin tutumuna göre belirleyeceği iddia edildi.

Anlaşmaya imza atmak için Yeşil İklim Fonu’ndan pay almaya garantilemeyi en önemli şart olarak sunan Türkiye’nin, fona en önemli kaynağı sağlayan ABD’nin anlaşmadan çekilmesi nedeniyle geri adım atacağı iddiası, Habertük’te Deniz Çiçek imzasıyla yayımlandı.

Habertürk’te yer alan haberde, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkililerinin ABD’nin çekilmesi nedeniyle Yeşil İklim Fonu’nda ciddi sorunların oluşacağını belirterek, “Fona en büyük kaynağı ABD sağlıyordu. Yeşil İklim Fonu olmazsa, hiçbir ülke sera gazı salınımı için önlem alamaz” ifadeleri yer almıştı.

İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Mehmet Emin Birpınar ise, Twitter’da bir kullanıcının Paris İklim Anlaşması’na ilişkin kendisine yönelttiği soruları yanıtladı. Birpınar, Türkiye’nin anlaşmadan çekileceği iddiasına ilişkin “Böyle bir kararımız yok.” ifadesini kullandı.

Birpınar, Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’ndan çekileceğine dair çıkan haberlere ilişkin “Biz taraf olmadığımız anlaşmayı nasıl askıya alacağız, anlamadım.” dedi.

(Yeşil Gazete)

Onur Haftası’nda ayrımcılık skandalı: Rezervasyonlara ‘toplumun değer yargıları’ gerekçesi ile iptal!

Mersin Onur Haftası etkinliklerinin bir kısmının yapılacağı The Monard Hotel son anda “toplum değer yargıları” diyerek organizasyonu iptal ettiğini duyurdu.

Kaos GL’den Yıldız Tar’ın haberine göre bu yıl Mersin’de üçüncüsü yapılacak Mersin Onur Haftası hedef gösteriliyor. Homofobik ve transfobik grupların tehdit ettiği Onur Haftası etkinliklerinin bir kısmına ev sahipliği yapacak The Monard Hotel de son anda bir açıklama yaptı ve “Uzun zaman önce rezervasyonu yapılan bir organizasyonu iptal ettiğini” duyurdu.

Otel yönetimi iptal kararını açıkladığı sosyal medya gönderisinde, “Bizim için toplumumuzun değer yargıları her zaman öncelikli olup, Milletimizin görüşleri her şeyden önemlidir” ifadelerini kullanarak ayrımcılık yaptı.

 

Homofobi ve transfobi karşıtlarının yaşanan ayrımcılığa tepki göstermesinin ardından otelin Facebook hesabına erişim sağlanamazken, otelin Twitter hesabına da erişilemiyor.

“Yaşanan büyük bir ayrımcılık”

Konuya ilişkin bilgi veren Mersin Onur Haftası Komisyonu ve Mersin 7 Renk LGBTİ Dayanışma Derneği’nden Gizem Derin, tehditlerin ardından otelle iletişimde olduklarını ancak kendilerine hiçbir iptal kararı bildirilmeden sosyal medyadan açıklama yapıldığını söyledi:

“Bize hiçbir bilgi verilmeden sosyal medyadan açıklama yapan otel son anda aldığı bu kararla ayrımcılığa ortak olmuştur. Onur Haftası’na yönelik tehditlerde olduğu gibi bu yaşanan ayrımcılığa ilişkin de hukuki süreci başlatacağız.”

 

(Kaos GL)

Zeytincilik yasa tasarısı bu hali ile yasallaşırsa zeytinciliği bitirir – Göknur Yumuşak

Bu gün 5 Haziran Dünya Çevre  günü. Bu günde tüm dünya da çevre sorunlarına dikkat çekilecek. Keşke diğer günler gibi kutlama yapabilseydik bu günde. Ben 5 Haziran Çevre Günü dolayısıyla dünyadaki tüm doğa ve insan dostu yaşam savunucusu güzel insanları yaşanan onca çevre sorunu için güç birliği yapmaya birlikte mücadeleye çağırıyorum. Gün ağlama günü değil birlikte mücadele etme günüdür.

Ben Tarım Bakanlığındaki görevim dolayısıyla ülkemizin bir çok bölgesinde çalıştım ve binlerce köye gittim. Dağların tepelerin hikayelerini dinlemişimdir çoğu kez.

“İşte şu gördüğün şu dağ çırılçıplak kel bir dağ değilmiş eskiden  çok sık ormanmış ; öyle ki sincaplar daldan dala ormanda yol alırlarmış hiç yere inmeden.” demişti bir  köylü bir gün büyük bir sıradağı göstererek .

Ben Elbistan’da doğdum 15 yaşına kadar da orada yaşadım. Elbistan Şardağı’nın eteklerine kurulmuştur. Çocukken bu dağa  bakar bakar çok kafa yorar; ve  babama sorular sorardım. Babama bir gün “ baba bu ne kadar büyük bir taş“ demiştim. Babam gülmüş, “ Kızım o taş değil dağ denir ona. Eskiden ormanlıkmış orası binlerce börtü böcek, hayvan, çiçek , dağ çayı ada çayı hep birlikte mutlu mesut yaşarlarmış. İnsanlar ağaçları kese kese bu hale getirmişler böyle taş olmuş” demişti. İşte ben zamanla büyüdükçe evimizin balkonundan Şardağına baka baka düşüne düşüne sonunda  dünyanın en büyük düşmanının yine insan olduğunu anlamıştım.

Dünyadaki bütün canlılar için en büyük tehdit insandan geliyor  ne yazık ki. Doğa “ekolojik döngüsünü”  devam ettirmek için hep savaş veriyor insanla. Ama yine ne yazık ki “ekolojik denge” dünyada bir çok yerde geri dönüşümsüz kırılmış durumda.

Doğa ve insan dostu yaşam savunucusu güzel insanlar;  her şeye rağmen  sevgili doğa için mücadele vermeye devam ediyorlar ve tek bir ağaç kalıncaya kadar da bu mücadelemiz devam edecektir.

Son günlerde kamuoyunda defalarca komisyona gelip geri dönen zeytincilik  yasa tasarısı konuşuluyor. Bu yasa tasarısı komisyonda görüşülüp karara bağlandı ve bu hafta genel kurulda görüşülecekmiş.

Bu kanun tasarısı komisyondan geçen haliyle genel kuruldan da geçip yasallaşırsa ülkemizde zeytincilik tamamen biter. Sadece özel bahçelerin peyzajında  kullanılır (Bu villa ve malikaneler vs. çok yaygın). Bunun da hiçbir ekonomik değeri yoktur.

Zeytin  nasıl olsa çok kesmekle tükenmez; çevreciler vs. bu yasaya muhalif olanlar sanayinin gelişmesini engelliyor büyümeyi sekteye uğratıyor diye bir algı oluşturuluyor toplumda.

Öncelikle büyüme nedir ki? Sanayinin gelişmesi nedir? Ben bir emekli olarak ülkemizin hızla büyümesine rağmen ben  hep küçülüyorum nedense. Çünkü her geçen gün alım gücüm düşüyor. Ayrıca asıl sorun ekonomik yönden büyürken kaynaklar bakımından küçülmek gelecekte çok yaşamsal sorunlara sebep olur. Örneğin yaşamsal bir yağ olan zeytinyağı zeytin varlığının yok olması nedeniyle tükenir. Alternatifi yoktur zeytin bitkisinin. Su olmazsa  ayçiçeği ve mısır yetişmez. Yani gelecekte yağ çıkaracak bitki kalmayabilir. Ama zeytinler yok olmazlar. Onlar susuz yetiştikleri ve çok çok dayanıklı bir ağaç olup binlerce yıl yaşadıklarından  dolayı gelecekte yaşamın teminatıdır.

Diğer konu zeytin çok nasıl olsa kesmekle tükenmez söylemi.

Geçen hafta sonu Antalya Finike’de mermer ocaklarına karşı mücadele ettikleri için öldürülen öldürülen Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çifti için  ülkemizin bir çok yerinden gelen Doğa ve insan dostu yaşam savunucuları buluştuk. O bölgede yaptığımız incelemede gördük ki mermer ocakları plansız ve vahşice ağaç katliamı yaparak hızla çoğalıyor.

İşte o dağlar da mermer ocakları tarafından rant uğruna yok edilerek bizim Şardağı gibi kel ve taş yığını olacaklar bir gün. Çünkü sedir ve kızılçam ağaçlarının katliamı büyük bir hızla devam ediyor bölgede. Zira bölgenin mermer rezervi çok büyük. Çok büyük rant var o bölgede.

Yani ağaçlar kese kese biter. Bir kaç taneyle bir şey olmaz mantığı çok yanlıştır. Zeytinlerde zamanla kese kese tamamen bitebilir. Nesli yok olabilir.

Ülkemizde  zeytin tarımı ağırlıklı olarak kıyı Ege, Akdeniz, Marmara bölgelerinde yapılıyor. Gaziantep,  Maraş, Siirt, Mardin ve Diyarbakır’ın ılıman bölgelerinde de zeytin tarımı az da olsa yapılıyor.

Ülkemizde özellikle büyük kentlerin çok olduğu kıyı bölgelere  yoğun bir göç var. Çünkü köylülük yani tarım ve hayvancılık bitirildiği ve terör yada savaş (ne derseniz fark etmez sonuç olarak aynı sonucu doğuruyor) dolayısıyla binlerce köy boşaltıldığı için yığınlar halinde göçler devam ediyor ve kentler çok büyük bir hızla büyüyor. Bu da konutta büyük bir ranta sebep oluyor. Dolayısıyla zeytinciliğin en çok yapıldığı bu bölgelerde mevcut yasa pratikte hiç karşılığını bulamadığı için  çok fazla zeytin ağacı kesilerek konut yapımı vahşice hızla devam ediyor.

Örneğin Urla bölgesi başta olmak üzere bütün Yarımada (Urla, Seferihisar, Çeşme, Karaburun) da böyle bir durum yaşanıyor.

Ben Urla’da beş yıl çalıştım. O bölgenin dağını taşını çok iyi bilirim ne kadar zeytinlik var istatistiklerini yapmıştım “istatistik şubesi” sorumlusuyken. Urla’da vahşi bir yapılaşma ile binlerce zeytinin kesildiğinin tanığıyım. Türkiye’nin her bölgesinden özellikle de İstanbul’dan çok göç alıyor Urla. Ve hala almaya devam ediyor. Urla İstanbullu zenginlerin yeni gözdesi oldu günümüzde. Özel çiftlikleri (hobi vs.) ve malikaneleriyle tam bir rant merkezi oldu.

Oysa Urla’da bin yıllardır zeytin yetiştiriciliği yapılmış. Urla’da  tarihi Klazomenai antik kentinde M.Ö 6. Yüzyıldan kalma Arkaik döneme ait bir zeytinyağı işliği (zeytinyağı üretim tesisi) var. Dileyenler burayı ziyaret edebilirler.

Binlerce  yıldır Urla bölgesinde süreklilik göstererek bu günlere kadar gelen doğanın mucizesi ve insanlara en büyük armağanı zeytin ağaçları bizim yüzyılda bitirilerek ekolojik dengenin bir halkası burada kırılabilir. Kırılabilir diyorum çünkü son on beş yılda Urla’da çok fazla büyük ağaç ses izce kesildi .Dağ taş ev oldu. Bu durumda zeytincilik tamamen bitebilir bu bölge de . Çünkü rant çok büyük. Arazi fiyatları çok uçuk rakamlar. Ve arazi sahipleri de zeytinlikleri satıp zeytin tarımını bitiriyorlar. Bu yazıyı okuyanlar ne yapsınlar mecburlar diyebilir. İşte o zaman Ülkemizin iyi tarım politikalarının olmaması ;  yani tarımın desteklenmemesi ve hiç bir ekonomik değerinin kalmaması  , köylülüğün bitirilmesi gündeme geliyor. Buna da Tarım bakanlığının yanlış politikaları sebep oluyor.

Soruyorum acaba mevcut zeytincilik yasasıyla kaç tane soruşturma açılıp cezalar verilmiştir Urla’da .

Ben Urla’da çalıştığım dönemde  çok büyük bir site yapılırken  ( yaklaşık 150 dekarlık zeytinlik bir alan) gelen şikayet üzerine ben ve arkadaşım tutanak tutmamıza rağmen hiçbir sonuç alamadığımızı üzülerek  anımsıyorum.

Kısacası mevcut yasa bu güne kadar hiç etkili olmayıp kanun ve yönetmenlikler pratik hayatta karşılığını bulmadığı için özellikle kıyı bölgelerde binlerce zeytin gizlice tek tek kesilerek yerlerine konutlar yapıldı. Ve halen büyük bir hızla yapılaşma devam ediyor. Tarım alanları yol oldu.

Yasaların pratik hayatta karşılığını bulmaması durumu çok önemli. Örneğin Tarım Bakanlığın da ve çevre bakanlığı gibi başka bir çok bakanlık da  kağıt üzerinde bütün kanunlar yönetmenlikler mevzuatlar inci gibi dizilidir. Sanırsınız ki çok gelişmiş bir ülkede yaşıyorsunuz her şey dört dörtlük. Oysa pratik hayatta uygulamada durum değişiyor. Ben bunu çok gözlemledim; çalışırken de çok yaşadım.

Şimdi gelelim komisyonda geçerek genel kurulda görüşülecek olan  zeytincilik yasa tasarısına.

Birincisi zeytin kesenlere verilecek para cezası ikiye katlanmış. İki bin liraymış dört bin lira olmuş. Bu hiç yeterli değil.

Çünkü düşünün 100 konutluk bir site yapılıyor. Konutların tanesi en az 800-900 bin liradan satılıyor. Ve burada zeytin kesildiği tespit ediliyor ve siz ağaç başına dört bin lira ceza veriyorsunuz oda soruşturma açılıp kanun uygulanabilirse.  Bu nasıl bir komedidir. Eğer soruşturma açılırsa (ki bu mümkün olmuyor ben 5 yıl boyunca hiç tanık olmadım ) ve ceza verilirse şirket bu komik cezayı öder işine devam eder.

İkincisi  toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz diyor tasarıda bu yeni eklenmiş. Bu çok iyi bir gelişme gibi bir algı yaratıldı toplumda. Toz ve duman çıkarsa ne olacak? Elbistan termik santralinin atıkları kocaman bir kenti öldürdü. Bizim atıklara karşı yaptırımız  bu kadardır işte. Yine aynı konu. Uygulanmayan  kanunlar yönetmenlikler.

Üçüncüsü  alternatif alan bulunamaması ve kurulun uygun görmesi şartıyla bakanlıklarca kamu yararı alınmış yatırımlar için zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına Gıda Tarım ve  Hayvancılık Bakanlığı tarafından izin verilebilir. Bakanlık bu yetkisini gerektiğinde valiliklere devredebilir. Bu bölüm çok önemlidir. Vahşi madenciliğin önünü açacak ve zeytin popülasyonunu tamamen bitirecek bir maddedir bu. Çünkü:

Kamu yararı çok geniş ucu açık bir kavramdır. Bir çok şeyi buna dahil edebilirsiniz. Örneğin bir maden işletmesine çıkardığı madenleri kamu kullandığı için kamu yararı olarak görüp yatırım yapması için kurul karar verebilir. Yine Bir maden işletmesi civar köylerdeki insanlara iş sahası açacağı için de bunda kamu yararı görülüp yine yatırım yapması kurul karar  verilebilir. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

Dördüncüsü  yetkinin kurul kararıyla sadece Tarım bakanlığında olması ve yetkisini Valiliğe devredebiliyor olması da çok sıkıntılı. Çünkü asıl  nokta olan kurulun üyeleri çok sıkıntılı.

Mevcut yasadaki kurul üyelerine  ilaveten kurula o ildeki ticaret borsası yoksa , ticaret ve sanayi odası veya ( bu veya sözcüğü çok önemli ) ticaret odası ve zeytinyağı ihracatçılar birliği diyor tasarı.

Şimdi şu küçük veya sözcüğüne bakalım. Niye mi? Şöyle. Bu durumda zeytinyağı ihracatçıları birliği bu kurula hiç dahil olamaz .Çünkü her ilde  veya dan önceki  STK lar ( ticaret borsası, ve ticaret ve sanayi odası)  hazır edilir. Zeytinyağı ihracatçılar birliğinin hiçbir hükmü olmaz. Kurulda yer almaz.

Evet kurul çok çok sıkıntılı . 6 kişinin oyuyla karar alınıyor. Kurul üyelerinin sivil toplum ayağı sadece  sanayi ve ticaret kollarından oluşuyor. Bir tane bile zeytin üreticilerini ve küçük çiftçileri  temsil eden  örgüt  yok.

Bu yasa tasarısı görüldüğü gibi zeytinciliğin bitirilmesine neden olacaktır. Çünkü zeytinlik alanlarda  Urla örneğinde olduğu gibi zaten konut yapılarak yapılaşma sağlanıyordu. Şimdi yasal olarak yapılaşmanın önü açılacak. Kıyı bölgelerinin doğal bitki örtüsü delice zeytinler ve diğer zeytinlikler  böylece maden ocaklarıyla talan edilebilecek o dağlar tepeler kelleşecek birer ucubeye dönüşebilecektir.

Zeytinciliğin bitirilmesi sosyolojik açıdan  çok önemlidir. Çünkü milyonlarca insan zeytincilikle karnını doyurup ekonomik olarak yaşamını sürdürüyor. Zeytinlik alanların kamu yararına devlet tarafından kamulaştırması da  gündeme geleceği için köylülerin topraksız kalması olasıdır. Bu  köylülüğün iyice bitirilmesine neden olacak , işsizliğe yoksulluğa ve açlığa sebep olacaktır. Yığınların kente göçü hızlanacaktır.

Gelecekte gıda sorunu yaşandığında doğanın mucizesi ve doğanın insanlara en büyük armağanı zeytinler imdada da yetişecektir. Çünkü zeytin ve yağı katıktır ilaçtır. Ege insanı bir parça ekmek ve zeytinyağlı otla yüzyıllardır karnını doyurup sağlıklı yaşamıştır.

Zeytin ağacı binyıllarca yaşayan bütün kutsal kitaplarda yer alan bir ağaçtır.

Ben zeytini Ege bölgesinde tanıdım. Onu tanıdıkça da aşık oldum. Bir kişi insanlık için bu kadar çok  faydası olan insanlardan sadece sevgi isteyen başka hiçbir şey istemeyen bir ağaca nasıl aşık olmaz ki. İçinde birazcık sevgi kırıntısı olan bu mucize ağaca kıyamaz. Onu yok edemez. Vahşice katledemez. Onun neslini bitirerek kıyım yapamaz  .Ama paraya aşık olan birisi her şeyi yapar. Önce zeytine kıyar sonra da insana kıyar. Bunlar bir bütündür. Birbirini tamamlar. Bütün mesele birkaç zeytin değildir. Doğaya ve insana olan sevgi ve saygıdır. Doğanın da yaşam hakkı olduğunu görebilmektir.

Elbette kentler büyüdüğü için yapılaşma olacaktır. Sanayi yatırımları yapılacaktır. Biz doğa ve insan dostu yaşam savunucuları bütün bunlara özellikle toplumda yaratılmaya çalışılan yanlış algıda olduğu gibi karşı değiliz. Biz doğaya saygılı ve onunla  uyumlu, onu yok etmeyen;  sürdürülebilir ve ekolojik yapıyı bozmayan insanlara ve bütün diğer canlılara saygı duyulan bir yaşam istiyoruz.. Bunun için mücadele ediyoruz.

Bizim istediğimiz mevcut yasanın daha da iyileştirilmesi ve zeytinciliğin daha da geliştirilmesi yönünde düzenlemeler yapılmasıdır. Örneğin zeytinyağı tüketimini artıracak çalışmalar yapılması. Dolayısıyla böylece insanların sağlıklı gıdaya ulaşmalarının sağlanması gibi.

Zeytinyağına pirim verilerek diğer zeytinyağına pirim veren ülkelerle rekabet etme olanağının sağlanması ve böylece zeytin tarımı yapan çiftçilerin ekonomik yönden desteklenmesi  gibi .

Kötü tarım politikalarıyla   tamamen tarımı ve köylülüğü bitirecek olan doğrudan gelir desteği yerine pratikte yetiştirilen ürüne destek vermek. Yani zeytin üreticilerine destek vermek gibi. Bu desteklere bir çok örnek verebiliriz. Örneğin zeytin silkme makinası.  zeytincilikte en çok gider zeytin toplamaya gider çünkü.

Doğa da hiç bir canlı  önemsiz, değersiz  ve gereksiz değildir. Küçücük bir uğurböceğinin bir karıncanın bile ekolojik döngü içerisinde çok   büyük bir önemi vardır.

İşte zeytin ağaçları bu anlamda doğada ana unsurlardandır. Çünkü yaşamın sürekliliğini sağlamışlardır binlerce yıldır. Bundan sonra da yaşamın var olmasında büyük bir işlevleri vardır. Onlar sıradan  üç beş yıllık meyva ağaçları değildir. Binlerce  yıl  yaşayan mucizevi bilge ağaçlardır.

Dolayısıyla dünyada yaşayan bütün insanların gelecekte yaşamın sürdürülebilmesi için zeytinlere sahip çıkarak neslini azaltmak yerine çoğaltması gerekir. Zeytinleri insanlar hep gelecek kuşaklar için dikmişlerdir. Bu döngü böyle devam etmiştir .Biz zeytin dikmek yerine yüz yıllık bin yıllık ağaçları kesersek bu döngüyü bozuyoruz. Bunu yapmaya hakkımız yok. Bu insanlık suçudur. Çünkü bizim insan olma sorumluluğumuz gelecek nesillere yaşanılır bir dünya bırakmaktır.

Dolayısıyla hep birlikte güç birliği yaparak komisyondan geçen zeytincilik yasa tasarısının  genel kurulda yasallaşmasına dur diyelim. Genel kuruldan geçmesine kesinlikle engel olalım. Metni iyice incelediğimizde bunun zeytinciliği zaman içerisinde tamamen bitirebileceğini açıkça görebiliriz.

Peki  neler yapılabilir?  Yapacak çok şey var bu yasa tasarısının yasallaşmasını engellemek için. Herkes bir fikir üretebilir. Bu hafta görüşülecek olan tasarıyı önlemek için en önemli etki kamuoyu baskısıdır. Bu baskıyı oluşturmak ta bir insan hakkıdır. Kesinlikle suç değildir. Çünkü bir toplumun yaşamsal bir besin kaynağının durumu ( zeytinlikler) tehlikeye giriyorsa tepki göstermesi en doğal hakkıdır.

Sözlerimi KHK kararıyla bir gecede işinden atılan  Ege Üniversitesi Felsefe bölümü öğretim görevlisi  sevgili Pof.Dr.Zerrin Kurtoğlu Şahin’in bir sözüyle bitiriyorum.” Ses sizsiniz; ses verin”

5 Haziran Dünya Çevre Gününde sevgili zeytinlerimiz için haydi dayanışmaya…

 

Göknur Yumuşak

Lazio’lu iki futbolcu sosyal medyadan birbirine aşık olduklarını açıkladı

İtalya’nın Lazio takımında forma giyen Particio Gil ve Keita Balde birbirlerine aşık olduklarını açıkladılar.

İspanya’nın başkenti Madrid’de tatillerini sürdüren ikili, kararı Instagram hesaplarından duyurdu.

Keita Balde, Lazio takımında forvet bölgesinde görev yapıyor. 1995 doğumlu futbolcu, İspanya vatandaşı.

Patricio Gil ise sağ bek pozisyonunda oynuyor. 1994 doğumlu Gil de İspanyol.

İkilinin Instagram hesabından yaptıkları duyuru şöyle:

(T24, Yeşil Gazete)