Ana Sayfa Blog Sayfa 3118

15 Haziran’da her birimiz “hibakuşa” olmaya davet edildik!

Türkiye’nin içinde bulunduğu gerginlikleri, hareketli sosyo-politik yaşamını, anında değişebilen gündemini gözönüne alırsak, 15 Haziran günü de  bir çok olay yaşandı. Türkiye’nin ilk nükleer santrali olmaya  aday Akkuyu Nükleer Güç santrali(NGS)  için üretim lisansının verilmesi  bunlardan biriydi. Böylece bu ülkede  hatta ülkenin sınırlarını da aşan şekilde komşu coğrafyalarda yaşayan tüm canlıların,yaşamın geleceği Türkiye Hükümeti’nin ve  şirketlerin ellerine teslim edilmiş oldu. Neticede 3 Mart 2017 tarihinde başvurusu yapılmış bulunan  inşaat lisansının verilmesine doğru ilerlerken bir nevi “köprüden önce son çıkış tabelasını görmüş olduk. [1]

“En zararsız nükleer santral hiç kurulmamış olandır”

Tam bu noktada sivil toplum örgütleri tarafından Türkiye’ye defalarca davet edilerek Fukuşima Nükleer Felaketini ve izleyen süreçte  Japonya’da yaşananları anlatan Fukuşima Tanığı Toshiya Morita’nın Sinop’ta yaptığı bir sunumda [2] söylediği söz aklıma geliyor : “En zararsız nükleer santral hiç kurulmamış olandır. İlk nükleer santralin kurulmasına izin verirseniz arkası gelir, ilave reaktörler yapılır bir de bakmışsınız ki bizimki gibi 54 reaktörünüz olmuş.”Japonya Hükümeti’nin çalışabilir durumdaki 43 reaktörden  mahkemelerin halkın başvurusu üzerine  geçici tedbir kararı ile kapalı tuttuğu  40 reaktörü yeniden devreye alma ısrarı sürerken Morita’nın haklı olduğunu gösteriyor. Çok açık ki nükleere elini veren kolunu kaptırıyor. Aksi mümkün değil çünkü, nükleer santraller büyük nükleer zincirin sadece bir halkası ve nükleer endüstrinin diğer ayaklarını oluşturan uranyum madenciliği, nükleer atıklar, nükleer silahlanma gibi süreçlerle bağlantılı. Sadece nükleer santrallerin ortaya çıkış koşulları bile bu endüstrinin temelinde nükleer silahlanma ve denemelerin olduğunu gösteriyor.

“Hibakuşa” artık radyasyon mağduru insan anlamında

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından Japonya’nın Hiroşima ve Nagasaki şehirlerine  atılan atom bombalarının yakıp kavurduğu insanlardan geride kalanlar, atom bombasının yaydığı radyasyonu almış olanlar ve onların doğmamış çocukları, hatta torunları “Hibakuşa” olarak devam ediyor hayatlarına. İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya’sında hibakuşalarla evlenilmez, onlara iş verilmez çünkü fazla kalmayacaklardır, bu dünyada hem de tüm bilinmezlikleriyle bulaşıcı bir hastalık sanılır vaziyetleri.

“Nükleer atıklar, sızıntılar, uranyum madeni atıkları ve artıkları, nükleer silahlanma”hibakuşa olmayı vadediyor!

ABD’nin Hiroşima’ya Atom bombasını atmasından 66 yıl sonra meydana gelen Fukuşima Nükleer santral  felaketi  ise “Hibakuşa”olma halinin daha yüksek sesle telaffuz edilmesine sebep oluyor. 3 reaktörde meydan gelen çekirdek erimesi  esnasında atmosfere yayılan radyasyon ve bugün hala her gün denize karışan 400 Ton radyoaktif su  aynı Fukuşima’dan önce yaşanan nükleer denemelerin  yarattığı gibi kendi hibakuşalarını yaratıyor . [3] Şüphesiz normal seyrinde işleyen bir nükleer santral bile felaket boyutunda olmasa da nükleer atıklarıyla, sızıntı ihtimaliyle, bir başka ülkede uranyum madeninin çıkarılması aşamasında yerel halka yaşattıklarıyla dünya genelinde ekolojiyi dolayısıyla  tüm canlı yaşamını tehdit ediyor. Aslında nükleer santralleri , atıkları olan hemen her ülkenin  radyasyona ve radyoaktif kirlilğe maruz kaldığına dair kamuoyuyla paylaşılmayan hikayeleri var. Bu hikayelerden bazırlarını Nükleersiz.org‘un gerçekleştirdiği “Hibakuşalar Olmasın! sergi ve sunumunda anlatıyoruz, anlatmaya da devam edeceğiz.

“Rusya Federasyonu tarafından atıkların depolanmak veya gömülmek üzere ithal edilmesi yasak”

Diğer taraftan gelin şimdi Akkuyu özelinde ele alalım meseleyi. Zira herhangi bir sızıntı, bir kaza ya da patlama meydana gelmese bile Akkuyu NGS’den çıkan nükleer ve radyoaktif  atıkların roblem oluşturması için bir çok sebep var.  Öncelikli konumuz atıkların muhafaza edilmesi ki Akkuyu’da nükleer atıklar yıllardır nükleer karşıtlarının söylediği gibi  Türkiye’nin sorumluluğunda olup gelecekte yeni ekolojik problemlere işaret ediyor.  Bu konuda Çernobil Felaketinin 31. Yılı anmasında Mersin Nükleer Karşıtı Platform’un ev sahipliğinde gerçekleştirilen panelde Akkuyu NGS hakkında değerlendirmelerde bulunan Nükleer karşıtı aktivist Fizikçi  Andrey Ozharavsky de doğruluyor,  Rus ve Türkiye Hükümetleri arasında 2010 yılında imzalanan işbirliği anlaşmasının üstünden 7 yıl geçmişken atıklarla ilgili hiç bir planlama yapılmamışken Akkuyu NGS için üretim lisansının verilmesinin düşündürücü olduğunun altını çiziyor.

Nükleer karşıtı aktivist, Fizikçi Andrey Ozharovsky

“Akkuyu NGS Radyoaktif atık yönetiminden kendi sorumludur!”

Fukuşima felaketinden sonra dünya genelinde nükleer karşıtlarının ifade ettiği gibi nükleer atık problemi çözülemezken nükleer santrallerin tuvaletsiz bir evden farkı yok. Kaldı ki Türkiye Hükümeti’nin, Rusya Hükümeti ile 2010 yılında yaptığı işbirliği anlaşmasının 12. MaddesindeProje şirketi (Akkuyu NGS) nükleer santralin devreden çıkarılması ve atıkların taşınmasından ve radyoaktif atık yönetiminden sorumludur.”ibaresi bulunuyor. Ozharovsky bu noktada  Rusya Federal Hükümeti Kanunu’nun 48. Maddesi olan “Çevre KorumaRusya Federasyonu tarafından atıkların depolanmak veya gömülmek üzere ithal edilmesini yasakladığını hatırlatıyor. Üstelik kullanılmış yakıt çubukları için de aynı  maddede şu ifade bulunuyor: Rusyaya ait nükleer santrallerden çıkan kullanılmış yakıt çubuklarının Rusya Federasyonunda işlenmesi, işbirliği yapan taraflar arasında yapılacak ayrı bir anlaşmayla mümkün olabilir.

Rusya yasalarına göre “Radyoaktif atıkların işlendikten sonra üretildiği ülkeye geri gönderilmesine veya geri gönderilmesi taahhüt edilebilir”

Bu maddeden anladığımıza göre Rusya Federal  Hükümet yasaları yabancı kullanılmış yakıt çubuklarının ithaline yalnızca “gömmemek”suretiyle  sadece “geçici teknolojik depolama ve işleme” için izin veriyor.  Aynı maddede dikkat çeken bir de “Radyoaktif atıkların işlendikten sonra üretildiği ülkeye geri gönderilmesine veya geri gönderilmesi taahhüt edilebilir” ibaresi ki  Akkuyu’dan çıkan yakıt çubuklarının Rusya’da işlendikten sonra nihai depolama için üretildiği yere, yani Türkiye’ye geri gönderilmesi anlamına geliyor.  Bu noktada Ozharovsky  “nükleer yakıt çubuklarını işlemek üzere geçici depolama proseslerinin de Türkiye’ye bir maliyeti olacağının altını çiziyor.[4]

Atıklar için kurulacak ilave prosesler maddi manevi maliyet demek!

Tekrar Akkuyu NGS için üretim lisansının verilmiş olmasına dönersek, bu onay aslında Akkuyu’da atık üretilmesine ve kullanılmış yakıt çubuğu oluşmasına  izin verilmesi anlamına geliyor ki Türkiye’de henüz tehlikeli atıklarla ne yapılacağı bilinmediği gibi  ve atık yönetiminin bir maliyet hesabı da yapılmış değil.   Her halikarda Türkiye kendi radyoaktif atık depolarını ve kalıcı depolama alanını inşa etmek zorunda kalacak ve tüm  ilave proseslerin maliyeti de milyarlarca dolar tutacak.

Ekolojik vicdan lazım!

Peki ya maddi bir karşılıkla ölçülemeyecek maliyetler?  Nükleer atıkların maliyetinden sakınmak için bunların denizlere, göllere, dağlara  gömülme ihtimali ne kadar uzağımızda?  İzmir/Gaziemir’de mahalle ortasında gömüldüğü yıllar sonra ortaya çıkan nükleer atıklar bulunduğu bölgede ekolojik kirliliğe dolayısıyla sağlık sorunlarına  yol açtığı bilinirken, sorumluların suçlarını kabul etmesi bunun üstüne aksiyon alması için sivil toplum olağanüstü çaba göstermek zorunda kalırken  benzer bir hamlelerin karşısında aynı sorunları yaşamayacağımızı iddia edebilir miyiz?   Dahası, Dünyada ilk kez “yap-sahip ol- işlet” modelinde bir devletin bir başka ülke topraklarında nükleer santral kurmasına imkan veren,  %51 hissesi  her zaman bu ülkeye yani Rusya’ya ait olacak Akkuyu NGS’nin hele ki maliyetler bugün her tür değere üstün gelirken yaptıkları yapacaklarının teminatı olan  Cengiz’iyle Kolin’iyle ekolojik vicdana  sahip olabileceğini varsayabilir miyiz?  Akkuyu NGS  tüm bu nükleer riskleriyle ve eksiklikleriyle bize “Hibakuşa”olmaktan  başka ne vadedebilir?

Pınar Demircan

 

Son notlar

[1] https://yesilgazete.org/blog/2017/06/18/akkuyu-ngs-icin-uretim-lisansi-zeytinin-son-dansi/

[2] https://yesilgazete.org/blog/2017/04/05/tbbnin-sinoptaki-sempozyumu-nukleer-santral-planlarinin-bu-gunku-ic-yuzunu-gosterdi/

[3]  Dünya genelinde hibakuşaların hangi olaylarla felaketlerle tecrübe edildiğini , nükleer zincirin halkalarını anlatmayı amaçlayan bir sergi yapıldı, daha detaylı bilgi için bkz https://yesilgazete.org/blog/2017/06/12/hibakusalar-olmasin-sergisi-istanbulda/

[4] http://bellona.ru/2017/05/05/akkuyu-rao/

[Özel Haber] Cerattepe’de maden çalışması başladı: Yeşil Artvin Derneği dört kuruma dilekçe verdi

Artvin Cerattepe’de Cengiz İnşaat tarafından başlatılmak istenen ancak halkın tepkisi nedeniyle bir süre öncesine kadar durdurulan çalışmalar tekrar başladı. Söz konusu çalışmalar nedeniyle vadide bulunan dere suyu çamurlu akmaya başlarken, Yeşil Artvin Derneği yöneticileri, konuya ilişkin dört kuruma dilekçeyle başvurdu.

Artvin halkının 25 yıldır mücadele gündeminde olan Cerattepe’de bugünlerde maden hareketliliği yaşanıyor. Hareketliliğin kaynağı ise uzun süredir çalışma yapılmayan maden sahasında Yeşil Artvin Derneği yöneticilerinin kaydettiği görüntüler. Görüntülerde vadide bulunan dere suyunun çamurlu aktığı görülüyor.

‘Verilen sözler tutulmadı’

Söz konusu görüntüler, Cerattepe’de maden çalışmasına başlandı mı? sorusunu akıllara getirirken, görüntüleri çeken Yeşil Artvin Derneği Genel Başkanı Neşe Karahan, Yeşil Gazete’ye son durumu aktardı. Karahan, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun “hukuki süreç bitene kadar çalışma yapılmayacak” sözlerini hatırlatarak,  “Ama bu söz iç verilmemiş gibi Cerattepe’nin yukarı kısımlarında maden açmak için hazırlık dediğimiz çalışmalar başlamış durumda” dedi.

Yapılan çalışmaları yerinde göremediklerini belirten Karahan, bunun nedeninin yaptıkları başvuruların valilik tarafından reddedilmesini ve OHAL nedeniyle devam eden yasakları gösterdi.

Dere suyu üzerinde halka halka yağ oluşmuş

Dere suyunda oluşan çamurdan Hatila Milli Parkı’nda bulunan ve arıcılık yapan bir köylünün kendilerine haber vermesiyle bilgi sahibi olduklarını dile getiren Karahan, gördükleri tabloyu şöyle anlattı:

“Köylü, tünelde patlatma yapılması üzerine birkaç gün sonra da derede büyük bir kirlilik oluştuğunu fark ediyor. O vatandaşımız gelip bize haber verdi. Biz ertesi gün gidip o deredeki suyu kontrol ettik ve vahameti gördük. Dere normalde çamurlu akan bir dere değil. Daha durgun akan yerlerine baktığımızda ise başka bir tablo çıktı karşımıza. Suyun yüzeyinde halka halka yağ ve kimyasallar vardı ve derede farklı bir koku vardı. Sudan numune alıp bunları incelemek üzere laboratuvara gönderdik.”

“Birkaç gün sonra da tünelin açıldığı yere dolaylı yollardan gittik” diyen Karahan orada karşılaştıkları manzara için de  “Eğilimi yüksek bir yerdir, oradan aşağıya döktükleri maden pasası, hem doğal yaşlı ormanları ve ekosistemi hem de vadide bulunan dereyi kirletiyor. Diğer tünelde neler yapılıyor ondan haberimiz yok” şeklinde konuştu.

Dört kuruma dilekçe verildi

Yapılan patlatmalar nedeniyle köylülerin evlerinin sallandığı yönünde kendilerine bilgi verdiğini belirten Karahan, görüntülerle birlikte hazırladıkları dilekçeleri Devlet Su İşleri, Orman Bölge Müdürlüğü, Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü ve Milli Parklar Müdürlüğü’ne sunduklarını ifade etti.

Yeşil Artvin Derneği Genel Başkanı Neşe Karahan

Dört kuruma verilen dilekçede “maden şirketi tarafından ekte video kayıtları ve fotoğrafları sunulduğu üzere, bir doğa katliamına dönüşen acımasızca bir çalışma uygulanmaktadır. Yol yapım çalışmaları, teleferik ayakları ve tünel çalışmaları kapsamında açılan bütün hafriyat dere yataklarına ve vadilere yasadışı olarak bırakılmakta vadiler büyük zarar görmektedir. Bu alanda bulunan su kaynakları da hafriyat atıkları ve kimyasal atıklarla kirletilmeye başlanmıştır” dendi.

“Çalışma yapılan alanın altında yer alan yerleşim yerleri de yaşamsal tehlike altında kalmış olup normali aşan her yağış tehlikeyi de beraberinde getirmektedir. ÇED Süreci kapsamında yapılan faaliyetlerin sayın müdürlüğünüz tarafından denetlenmesi ve ÇED Raporundaki çalışma prensiplerine aykırı faaliyetlerin durdurulması gerekmektedir” ifadelerine yer verilen dilekçede şu talepte bulunuldu:

“ÇED Raporuna aykırı faaliyetlerin bir an önce durdurulması için gereğinin yapılmasını, yapılan işlemler hakkında Yeşil Artvin Derneği’ne bilgi verilmesini, kirlenen alanların görülmesinde yardım istenmesi haIinde derneğimizin alanları gezdirme konusunda yardımcı olmaya hazır olduğunu taktirlerinize sunarız.”

9 aydır temyiz başvurumuza cevap vermediler

Yeşil Artvin Derneği avukatı Bedrettin Kalın da hukuki süreçle ilgili detayları paylaştı. 2013 yılında verilen ÇED raporunu iptal ettirmelerine rağmen, Cengiz İnşaat’ın 2009/7 genelgesiyle yeni bir ÇED raporu aldığını dile getiren Kalın, “O arada mahkeme heyetini değiştirdiler ve o değişiklikten sonra aslında daha önce kazanılmış olan bir davamız olmasına rağmen, aslında ÇED’de hiçbir değişiklik olmamasına rağmen 2015 yılında ikinci kez açılmış davayı kaybettik. Bu kararı temyiz ettik ancak üzerinden 8 ya da 9 ay geçmesine rağmen halen bir karar verilmiş değil” dedi.

Kalın, “Danıştay 14. Daire bir önceki davada bizi haklı gören mahkeme. Bizim yüksek yargımızdan beklentimiz yüksekti ama 9 ay gibi bir sürede karar verilmemiş olması bizde mahkeme üzerinde baskı mı var? düşüncesinin oluşmasına neden oldu” diye konuştu.

Yetkililer herhangi bir inceleme yapmamışlar 

Rize İdare Mahkemesi’nde MİGEM’in maden işletme sahasını 240 hektara çıkarmasıyla ilgili 300 kişiyle dava açtıklarını dile getiren Kalın, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Aslında ülkede ne kadar adalet varsa Cerattepe’de onun bir eksiği var diyebiliriz. Bir galeri çalışması sırasında bile çevreye nasıl hunharca davranıldığını fotoğrafladık ve gerekli yerlere dilekçelerle sunduk. Yetkililere durumu bizzat anlattık. Ancak şunu söyleyebiliriz yetkililer, bizim yaptığımız başvuruya kadar herhangi bir inceleme yapmamışlar ve verdiğimiz delillerin araştırılmasıyla ilgili de halen bir sonuç çıkmadı.”

 

Haber: Rıfat Doğan

(Yeşil Gazete)

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin bir diğer kurbanı ABD donanma mürettebatına ABD içinden yargı yolu açıldı!

11 Mart 2011 tarihinde Japonya’nın Tohoku Bölgesi’ni etkileyen  9 şiddetindeki deprem ve ardından meydana gelen tsunaminin sonuçlarına hazırlıksız yakalanılmasıyla iki yüz bin kişinin  bir daha dönmemek üzere evlerini, doğup büyüdükleri yerleri terkettiği, 30 milyon kişinin radyasyondan etkilendiği tahmin edildiği nükleer felaket, meydana gelişinden 6 yıl sonra etkilerini sürdürürken santralden çevreye yayılan radyasyonun mağdurları da  hak ve adalet arayışlarını sürdürüyor. Bu kitleye 2012 yılında, nükleer felaketin bertarafı için tasfiye ve temizlik işlerine destek verirken  yüksek radyasyon nedeniyle “hibakuşa” olmuş olan askerler de dava açarak katılmıştı. Zira mürettebatın neredeyse yarısı  görev yaptıkları iki ayı izleyen zaman dilimi itibariyle  sağlık sorunlarıyla boğuşuyor.

22 Haziran 2017 tarihinde ise mahkeme ABD askerlerinin davalarının kendi ülkelerinde açılabileceğine hükmetti.  ABD’nin doğu kıyıları da radyoaktif kirliliğe uğradığı için mahkemenin bu kararının, ABD’de Fukuşima felaketinin sorumlusu TEPCO’ya karşı açılacak davaların önünü açabileceği, davacı sayısının  70 bin kişiye ulaşabileceği düşünülüyor.

Donanma askerleri güverteyi temizlerken

“TEPCO’ya açılan tazminat davaları ABD mahkemelerinde görülebilecek”

İlk olarak 21 Aralık 2012 tarihinde açılan fakat,  TEPCO’nun suçlamaları askerlerin itfaiye yönetmeliğine göre  acil durum şartlarında çalıştırıldığını  beyan ederek reddetmesi nedeniyle düşmüş olan dava,  26 Kasım 2013 tarihinde yeniden görüşülerek 5 şubat 2014  tarihinde 80 askerin başvurusuyla yeniden açılmıştı.  21 Ağustos 2014 tarihinde davaya reaktörlerin dizaynından sorumlu üreticilerden General Elektrik(GE), EBASCO, Toshiba ve  Hitachi de dahil edilmişti.  22 Haziran 2017 günü ABD’nin San Francisco Eyaletine bağlı 9. Temyiz Mahkemesi’nin kararıyla ise, bu tazminat davasının  ABD mahkemelerinde görülebileceğine hükmedildi.

“70 bin kişi daha davaya müdahil olmak isteyebilir!”

Avukatlar,   ABD’nin batı kıyılarının radyoaktif olarak kirlenmesi nedeniyle 70 bin ABD yurttaşının daha tazminat talebiyle   davaya  dahil olabileceğini belirtiyor.

2011 yılının Mayıs ayında Fukuşima felaketinde temizlik tasfiye işlerine yardım eden donanma ABD’ye geri dönmek için yola çıkıyor.

Donanmanın radyasyona maruz kalışınındetayları şöyle: Deprem ve tsunaminin  meydana geldiği gün, Kore açıklarında seyreden Ronald Reagan adlı donanma gemisi acil durum çağrısı üzerine rotasını değiştirerek Japonca  “Operation Tomodachi (Arkadaş Operasyonu)” misyonunuyla Fukuşima’ya ulaştı. Nükleer santrale 90-160 kilometre mesafede tasfiye işlerini yürütürken Fukuşima nükleer santralinden havaya karışan  radyasyon bulutu içine girmek suretiyle yüksek doz radyasyona maruz kaldı. Vantilatör sistemi, ana motor sistemi ve jenaratörleri  radyoaktif kirliliğe uğrayan güvertesi ise yoğun temizlik çalışmalarıyla arındırılabilen donanmanın tasfiye ve temizlik işlemlerinde çalışan  5000 kişilik mürettabatı içinden 2000 askerde  1 yıl içinde körlük, tiroit kanseri, testis kanseri, lösemi, beyin tümörü gibi hastalıklar  görülmeye başlandı.

Ronald Reagan Donanması’nın askerleri ile ABD’de bire bir görüşmeler yapan Avukat Masahiko Godou’nun aktardığına göre  bir kişide bu hastalıklar bir arada da görülebiliyor.  Ayrıca radyoaktif temizlik ve tasfiye işlerinde çalışan askerler görevleri bitip evlerine döndükten sonra onların doğan çocuklarında doğum anomalileri meydana geldi. 2015 yılının Nisan ayında  30 yaşlarında, Eylül ayında da  20’li yaşlarında iki donanma askeri yaşamını operasyon sonrasında yakalandığı kanser hastalıklarından dolayı kaybetti.

Radyasyon mağduru “Hibakuşa” olan askerler  tasfiye temizlik işlerini yaparken santralin bulunduğu yerden 160 kilometre uzakta oldukları için bu mesafeden yüksek radyasyona maruziyetin sözkonusu olabileceğini bilmediklerini ve TEPCO‘nun kendilerine özellikle uyarı yapmaması nedeniyle şikayetçi olduklarını ifade ediyor. Zira sonradan yapılan araştırmalar bulundukları noktada normalin(radyasyonsuz havaya göre) 30 katı fazla  radyasyon bulunduğunu gösteriyor. Bu doza 10 saat maruz kalınması ise yıllık sınır doz anlamına geliyor ki sözkonusu oran tiroit kanserinin oluşması için yeterli. Nitekim nükleer santralin reaktörlerinde çekirdek erimesinin meydana geldiği anlaşıldıktan sonra Fukuşima’da denizden alınan balık  numuneleri  ölçülen  radyasyon seviyesinin, hükümetin balık tüketiminde  güvenlik sınırı olarak tayin ettiği dozdan 258 kat fazla çıktığını gösteriyordu.

TEPCO,  nükleer felaket senaryolarının çalışılmış olmasına rağmen alması gereken önlemleri almadığı için, Japon Hükümeti ise denetim faaliyetlerini yerine getirmediği için bu sene Mart ayında görülen mahkemede ilk kez resmi olarak  suçlu ilan edilmiş , iki fail mağduriyetlerin karşılanması için davacı  62 vatandaşa 340 bin Dolar tazminat ödemekle cezalandırılmıştı. Japon Hükümeti, TEPCO’ya yönelik şikayetler için Nükleer Hasar İddiaları ve Uyuşmazlık Çözüm Merkezi  kurarak bugüne dek hasar sahiplerine, kurbanlarına toplam 58 milyar Dolar tazminat ödemiş bulunuyor.

Fukuşima Nükleer Felaketi’nin sorumlusu TEPCO olarak ilan edilmişse de  reaktörlerde çekirdek erimesinin meydana gelebilmiş olması aslında bir  dizayn problemine de işaret ettiği şeklinde değerlendiriliyor. Buna rağmen ABD’de Fukuşima nükleer  Santrali’nde kullanılan ve  çekirdek erimesi meydana gelen GE tipi 30 reaktör benzer bir felakete yönelik aksiyon geliştirmemiş olarak üretime devam ediyor.

Pınar Demircan

(RT, Saigaijyouhou, Yeşil Gazete)

 

 

 

 

(RT,saigaijyouhou, Yeşil Gazete)

Bana Jam’de demen Jam’de değilim, Bir Jam vardır bende Jam’den içeri*

Öncesi

Bir Anadolu Jam furyasıdır gidiyor
Önce benim İspanyolca kursundan, Nazım Hikmet Kültür Merkezi sıralarından tanıdığım arkadaşım Hülya (Tosun)
İlki (2011) ya da ikincisine (2012) katılmıştı
Fotoğraflarını görüyorum sosyal medyadan
Bir mutluluk hezeyanı içinde hepi topu 30 kadar insan ağızları kulaklarında, hem de sözlük anlamı ile kulaklarında, kahkahalar attıkları, neşe içinde oldukları pek belli pozlar içinde arz-ı endam etmekteler
Hülya’nın sosyal medya sayfası bu pozlarla dolu
Bir iki tane normal yani gülümsemez poz çıkmaz mı acep diye dört dönüyorum ama inan olsun tek bir adet bile yok

2012 imiş

Anadolu Jam sonrası soruyorum Hülya’ya, “Ne idi ya o allahaşkına. Bana çok yapmacık geldi. Birbirini hiç tanımayan (Anadolu Jam’da nerdeyse hiçkimse birbirini tanımıyor başlangıçta) onca insan üç günde nasıl öyle sarmaş dolaş olur, nasıl öyle kahkahalar gök semada yankılanır. Bana bir anlat hele” diyorum.
Bir şeyler söylüyor Hülya ama ben hemen hemen hiçbir şey anlamıyorum
“Ya, bırak bu işleri Hülyacıım. Öyle şey mi olur. Safsata hep bunlar. Safsata” diyorum.

Ama Hülya ile bitmiyorki
Hülya’dan sonra Anadolu Jam’e bir vesile dahil olmuş kim ile tanışsam kim ile rast gelsem hepsi ağız birliği etmişçesine anlata anlata bitiremiyorlar o macerayı
“Anlatması pek güç Alperciim, yaşamak lazım” diyorlar hemen peşine.

5.sinde (2015) ben de niyetleniyorum artık
Ama bir bakıyorum ki yaş haddi var
Ve benim haddim de o sınırları aşalı hayli olmuş

Gene de dolduruyorum başvuru formunu
Edebiyatın dibine vuruyorum
Benim yaş, haddi aştı aşmasına ama beni de alırsanız var ya… diye başlayıp ne diyarlara yelken açıyorum
Ama olmuyor tabi
“Katılımınız için pek teşekkürler” makus cevabı gecikmiyor

Devrisi sene bir bakıyorumki yaş haddini kaldırmışlar
Yeni tema olabildiğince farklı yelpazeden insanları buluşturmak olarak tasarlanmış
Bu sefer başvuruda çok uçmuyorum bir sene önce olduğu gibi
Ne soruldu ise ona, içimden geldiğince yanıt veriyorum
Bizim gazeteden Ceylan (Yurdakuler) da başvuru yapıyor hatta
Ceylan ile ikimiz heyecan içinde bekliyoruz bir süre acaba kabul edilecek miyiz diye

Derken Jam’e başvuru kabullerinin açıklanacağı tarih geliyor
Asil (Dugan) telefon ediyor
Tane tane kabul edildiğimi aktarıyor ve Jam sırasında nelerin gerektiğine dair kısa bir bilgilendirme yapıyor
Hemen peşine Ceylan arıyor ve sevinçle kendisinin de kabul edildiğini söylüyor

Sırası

18-25 Haziran arasında idi bizim Jam
2016 yılı Anadolu Jam’i yani
Ben 17 Haziran’da damlıyorum Mersin’den Bayramiç’te mukim Yeniköy’e

Jam kolaylaştırıcıları ile tanışıyorum
Benim gibi 1 gün önceden gelen diğer katılımcı Emel (Meriç) ile laflıyorum

18 Haziran sabahı kapının önünden tanışma muhabbetleri çalınıyor kulağıma
Ben de çıkıyorum sofaya
Benim Jam öncesinden tanıdığım Ceylan haricinde tek kişi Buket (Atlı) var mesela
Çoğu kişi ise herkesle daha orda tanışıyor

İlk çemberi doğa içinde, Yeniköy Ekolojik Çiftliğinin az ötesindeki çınar ağacı gölgesinde yapıyoruz
Güzel, samimi bir ortam var
Herkes daha birbirini tanıma halesi içerisinde ama henüz

O ilk çemberden sonra da 8 gün boyunca sabah, öğlen ve aksamüstü olmak üzere hergün 3 çember buluşması yapıyoruz
Konularımız her seferinde değişiyor
Kolaylaştırıcılarımız her seferinde bize yeni bir davetle geliyor
Her yeni konu için söze, “Size davetimiz ….. “ diyerek başlıyorlar

Ben dili anlatılıyor daha ilk gün, ilk oturumda
Konuşma sırası size geldiğinde içinize bakın, içinizden dışarı çıkmak isteyecek söz hangisi ise onu bizimle paylaşın deniyor
30 kişi 3 dakika aralar ile konuşurken her konuşanı dinlemeye de ayrıca davet ediliyoruz
“Konuşmanızı planlamayın. Dinlemeye özen gösterin. Anda kalın” deniyor.
Deniyor da ben ilk günlerde beynim o şekilde otomatikleştiği için sıra bana gelesiye 4 defa konuşma metni hazırlıyorum aklımdan. “Onu buraya al. Yok bunu anlatma, ne gerek var. Aaa, bak şu güzel olur” derken, ne o sırada konuşan arkadaşımı dinleyebiliyorum ne de olduğum mekanın tadını çıkartabiliyorum.

Bir çember oturumu öncesi

İlk günler zor geçiyor benim için
Kabız oluyorum daha o ilk gün
Her ara verildiğinde Göktuğ (Taner) ile paylaştığım odaya geçip bilgisayarda zaman geçiriyorum
Çok sıkılıyorum
Buraya ne demeye geldim hezeyanları ile boğuşuyorum
Sanırım 2. Gün akşamı. Kaldı 5 gün. Ha gayret hesaplarına bile girişiyorum.

Ama günden güne halet-i ruhiyem de değişiyor
Bir oturumda söz alan Buket açıyor ilk önce gönül kapılarımı
“Buraya kalp dili ile konuşulacak herkeste buna uyacak düşüncesi ile geldim ama yanılmışım” gibisine bir şeyler söylüyor.
Her çemberde olduğu gibi o tetiklenme* (bir Jam tabiri) anında da kolaylaştırıcılardan biri tetiklenen kişiye, “Burada mısın?. Aramızda mısın? Bizimle içinden geçenleri paylaşmak ister misin?” diye soruyor.
Herkes her tetiklenme anında olduğu gibi Buket’in gözünün içine bakar Buket de her birimizin gözü ile teker teker buluşurken bu sefer Berfu’ya (Azazi) dönüp, “Berfu. Beni görüyor musun?” diye soruyor. “Evet, görüyorum” diyor Berfu.
“İhtiyaçlarımın farkında mısın?” diye sorunca Buket, Berfu da, “Evet Buketçiim, farkındayım” diyor.

İşte o Buket, bu Buket :)

O anda ayırdına varıyorum ben de
Buket aynı soruyu bana sorsa ne cevap verirdim duygusu geçiyor içimden
Buket’i, boyu posu ile, kaşı gözü ile görüyorum görmesine ama Buket’in sorduğu soru bu değil ki?
“Beni görüyor musun? İhtiyaçlarımın farkında mısın?” sorusu dönüp duruyor bir süre kafamda
Buket’i görmediğimi itiraf ediyor içimde bir yer ama orda durmuyor
Ailemi, arkadaşlarımı, yakın çevremi görmediğimi de itiraf ediyor
Hiç kimsenin ihtiyaçlarının farkında olmadığımı da fısıldıyor yüreğime
En son soruyu kendime yöneltiyorum
“Beni görüyor muyum? İhtiyaçlarımın farkında mıyım?”
Cevap değişmiyor ve yüreğim apaçık gerçeği bir kez daha aynı sakinlikle fısıldıyor
“Hayır”

O gece tüm bu sorularla ve o soruların beni götürdüğü aydınlanmalarla, farkında olmalarla dalıyorum uykuya
Sanırım 4. gün sabahı
Jam’in tam ortasında iken içim cıvıl cıvıl uyanıyorum dünyaya
İlk defa neşe içinde katılıyorum kahvaltıya
Ceylan’a o anki durumumu anlatmaya çalışırken
“Şu anda iki ayağımın da yere çok sağlam bastığını hissediyorum Ceylan. Ben uzun süre ve devamlı spor yaptığım zamanlarda böyle hissederim” diyorum.
Sabah çemberinde herkes bir önceki günü ve o sabahı içinden o an geçenlerle anlatırken ben belki de ömrümde ilk defa herkesi tek tek can kulağı ile dinliyorum

Sonra söz sırası bana geliyor
Derin bir nefes alıyorum
“Ben uzun süredir bir ağacın dalında oturmakta idim” diyorum
“Oturduğum o daldan aşağıda oyun oynayanları seyrediyordum
Ama bu sabah o daldan aşağıya atladım ve oyuna kendim de katılmak istiyorum” diye ekliyorum.
Bu sözler içimden kendiliğinden geliyor. Plan yok, kurgu yok, aktığı gibi geçiyor sözler.
Tam “katılmak istiyorum” dediğim sırada sabah Ceylan’a söylediğim, “İki ayağımın da yere çok sağlam bastığını hissediyorum” sözü geliyor aklıma.
Bunu da paylaşıyorum çemberdeki arkadaşlarımla. “Demek diyorum ağaçtan aşağıya, oyun oynamak üzere atladığım için ayaklarımı hissediyormuşum”
Bir süre sessiz kalıyorum sonra, ama çok kısa bir süre
“Bu bahsettiğim ben değilim ama” diyor ve ekliyorum, “Bu aslında benim ruhum”
“Benim ruhum” der demez içimden bir şeyin dışarıya doğru bir yumruk savurduğunu hissediyorum, “Helal be kardeşim. Ha şunu bileydin!” dercesine

O masalsı andan sonra Jam’deyim artık
Herkesi görüyorum, herkese güveniyorum, herkes benim dostum, ben de herkesin sırdaşıyım

Anadolu Jam 2016’nın sondan bir önceki günü. O kadar çember ve paylaşımdan sonra artık hayat boyu birbirinden kopmayacak arkadaşlarız

Sonrası

25 Haziran öğleden sonrası hem sevinç hem hüzün halindeyiz
Genel kanı, bu 1 hafta masalsı bir alemdi ama şimdi gerçek dünyaya dönmek zorunda olan fanileriz şeklinde
Keşke herkes bunu deneyimlese
Keşke tüm dünya bu şekilde bir hayata adım atsa ortak hülyasını paylaşıyoruz

Hatta Jam’i, kendi Jam’imizi uzatmak için acil işi olmayanlar grubu olarak bir parçamız Assos Kadırga Koyu’na yol alıyor, ardına daha da küçük (3 kişilik) bir grubumuz bir gün daha fazla Jam’i yaşamak için Küçükkkuyu sahiline

Sonra günler birbirini kovalıyor
Hepimiz her bir telden kendi yaşam gailemiz içinde dönenip duruyoruz
İstanbul’a birimiz gittiğinde hemen İstanbul Jammer*ları (Jam deneyimini yaşayan kişilere verilen san) olarak toplaşılıyor
Hatta biz Mersin, Antep ve Antalya Jammerları olarak Urfa’daki jammer dostlarımıza misafir olup Mezopotamya çok minik Jam’ine bile kalkışıyoruz.

Jam 2017 ise 23 – 30 Ağustos tarihleri arasında Mardin’de düzenleniyor
1 Temmuz ise Jam 2017 için son başvuru tarihi
Bu geçen 1 yıl içinde sevdiğim tüm dostlarıma Jam’i salık verdim
Bu sene katılacak her arkadaşıma da (Jam’e her katılan eski Jammerların da yer aldığı büyük Jamily ailesine dahil oluyor) hem gıpta ediyorum hem de onların adına çok ama çok mutlu oluyorum

Uzun uzadıya yazdım ama nerdeyse hiçbir şey anlatmadım
Masallar giriş sekansı gibi aslında Anadolu Jam
“Az gittik, uz gittik. Dere, tepe düz gittik. Döndük bir de baktık ki! Bir arpa boyu yol gittik”

Kendi deneyimimden çok küçük bir kuble paylaşmaya çalıştım sizinle.
Jam araçlarından nerdeyse hiç bahsetmedim mesela.
Çünkü onların tadına orda ve o anda varasınız istedim.
Kendi adıma sizi her daim görmeye ve ihtiyaçlarınızın da her vakit farkında olmaya niyet ediyorum
Jam’iniz hayır ola!’

2017 Anadolu Jam’ine buradan başvuru yapabilirsiniz

Uluslararası Jam’e dair bilgi için ise adres: yesworld.org/

#anavarrza

  • Başlık Yunus Emre‘nin, “Beni bende demen bende değilim. Bir ben vardır bende benden içeri” dizelerinden uyarlanmıştır

 

Alper Tolga Akkuş

Enerjiyi anlamak için rüzgarın sesini dinle! – Mehmet Kara

Bu yazı enerjigunlugu.net sitesinden alındı

Ramazan Bayramı arefesinden önceki son üç iş gününde, 21-22-23 Haziran 2017 tarihlerinde rüzgar enerji santrali (RES) kapasite tahsis ihaleleri yapıldı.

Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ) tarafından düzenlenen bu ihalelerin ortaya koyduğu sonuçlar, Türkiye enerji sektörünün bugününü ve geleceğini anlamak açısından kritik dersler içeriyor. Şimdi bunlardan bir kısmına değinmeye çalışalım.

Önce Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği (TÜREB) verilerinden derlediğimiz kısa bir özet…

Söz konusu ihalelerde, 11 farklı bölgedeki toplam 710 MW’lik kapasite için yaklaşık 10 bin MW’lik büyüklüğe sahip tam 280 proje yarıştı. İhaleler sonucunda, yarışan projelerden 18’ine tahsis yapıldı.

Tahsise konu kapasitenin yaklaşık 14 katına ulaşan toplam proje büyüklüğü, ihaleye gösterilen ilginin boyutlarını yeterince açıklıyor olsa gerek.

Şimdi gelelim ihalelerle ilgili kritik noktalara…

İhaleler üretilecek elektriğe kilovatsaat başına en düşük fiyatı teklif etme esasına göre yapıldı. Mevcut rüzgar santrallerinin tamamına yakını, ürettiği elektriği devletin garanti ettiği kilovatsaat başına 7.3 cent’lik (dolar) fiyattan satmayı tercih ediyor.

Dolayısıyla bu ihaleler, yerli ve yenilenebilir bir kaynak olan rüzgardan elektrik üretimini arttırmanın yanı sıra elektrik maliyetini alım garantisi fiyatının altına çekmeyi de hedefliyordu.

710 MW’lik yeni RES yatırım portföyü ortaya çıktığına göre rüzgardan daha çok elektrik üretilmesi hedefine doğru iyi bir adım atıldı.

Peki fiyatı düşürme hedefine ne oldu?

Evet, orada da başarı sağlandı. Çünkü ihalede ortaya çıkan en yüksek fiyat 5.12 dolar cent oldu. Hatta ihalede kapasite tahsis edilen projelerden 10 tanesi, eksi, yani sıfırın altında fiyat teklifiyle ipi göğüslemeyi başardı.

İşte bu ihalelerin en ilginç ama bir o kadar da anlaşılması ve anlatılması zor sonucu da tam burasıydı. Ne demekti eksi fiyat teklif etmek? Yani bu istekliler o kadar para harcayıp kuracağı santrallerde üretecekleri elektriği şebekeye verip üste de para mı ödeyecekti?

Hiç alakası yok!

Öyleyse ne?

Öncelikle, eksi fiyat teklif edenlerle artı teklif sunanları iki ayrı grup olarak ele almak gerekiyor. Artı teklif sunanların durumu net. En düşüğü 2.9 cent/kWh ile Enerjisa’dan gelen artı tekliflerin ne dediği açık: Yapacağımız RES yatırımı için bu fiyat bizi kurtarır! Üstelik RES’imizde yurt içinde üretilmiş kule, kanat, türbin kullanıp bu fiyatın üzerine ilave yerli ekipman desteği de alabiliriz.

Peki, sıfırın altında fiyat teklifi verenler ne demek istiyor?

Onlar, gün öncesi elektrik piyasasında oluşan piyasa takas fiyatını gösterge olarak kabul ediyor ve diyor ki, “TL olarak belirlenmesine rağmen Türkiye elektrik piyasasında oluşacak fiyatlara güveniyorum, hatta onun da 1.61 cent altına kadar ödenecek bir fiyata razıyım.”

Bugünlerde Türkiye elektrik piyasasında oluşan fiyatlar yaklaşık 15 kuruş/kWh seviyesinde. Bunu dövize çevirirsek 4.2 cent’lik bir fiyata ulaşıyoruz. İşte geçen günkü ihalede -1.61 cent/kWh teklif eden istekli, 2.59 cent’lik bir fiyata razı olduğunu ilan etmiş oluyor.

Teklif sahiplerinin, gelecekteki elektrik fiyatlarının kömür, doğalgaz ve petrol fiyatlarının (hatta nükleer santrale garanti edilen 13.5 cent’in yol açacağı fiyat artışını da buna ekleyebilirsiniz) artışı yüzünden bugünkünden çok daha yukarı çıkacağı beklentisine güvendikleri söylense de, bu ihalelerde çıkan fiyatlar, rüzgarın Türkiye için en ucuz elektrik kaynağı haline geldiğini ortaya koyması açısından çok önemli.

Bu arada eksi fiyat teklif eden proje sahiplerinin, devletin fiyat alım garantisinden, hatta yerli ekipman desteğinden yararlanamayacaklarını da bir kenara not edin. Ki, bu kısmın, enerjide yerli ekipman üretimi ve yerli teknoloji geliştirmeye yönelik çabalara pek bir katkısı olmayacağını unutmamak lazım.

Mehmet Kara –enerjigunlugu.net

 

Demirtaş’tan Gülmen ve Özakça’ya: Açlık grevini sonlandırmanızı rica ediyorum

Akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın açlık grevi eylemi 113. gününde. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, eğitimcilere tutuklu bulunduğu cezaevinden bir mektup yazdı.

Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile mesleklerinden ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın işe geri dönme talebiyle başlattıkları açlık grevi eylemi 113. gününde.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 23 Mayıs’tan bu yana eylemlerini cezaevinde sürdüren eğitimciler Gülmen ve Özakça’ya bir mektup yazdı.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın direnişini anlamlı bulduğunu ifade eden Demirtaş, yaşanan hukuksuzluklar ile adaletsizlikler karşısında etkili bir karşı koyuş oluştuğunu söyledi.

Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, halkın büyük bir kesiminin dayanışma içerisinde olduğunu da gözlemlediğini ifade etti.

Demirtaş, mektubunda şu ifadelere yer verdi:

“Açlık grevine başlama ve bitirme kararı sizlerin özgür iradesine tabi. Bununla birlikte milyonların iradesini temsil eden bir siyasetçi dostunuz olarak açlık grevini sonlandırmanızı rica ediyorum.”

(Gazete Karınca)

Çin ilk orman kentini inşaya hazırlanıyor

Yenilenebilir enerji alanında yatırımlarını artırmaya çalışan Çin, içinde 40 bin ağaç barındıran ilk orman kent projesi için harekete geçti.

İtalyan mimar Stefano Boeri tarafından tasarlanan kent, ülkenin güneydoğusundaki Guangşi bölgesindeki Liuzu şehri yakınlarında inşa edilecek.

Kentin tamamlandığında 30 bin kişiyi barındırması ve dikilecek ağaçlar sayesinde yılda 10 bin ton karbondioksit emebilmesi hedefleniyor.

40 bin ağacın yılda 900 ton oksijen üreteceği de hesaplanıyor.

Dikilecek ağaçların yanı sıra kentin 100 farklı türden yaklaşık 1 milyon bitkiyi de barındıracağı belirtiliyor.

Binaların dış cepheleri neredeyse tamamen bitkiler ve ağaçlarla kaplı olacak.

Kurulacak Liuzu orman kenti, Liuzu şehrine hızlı tren hattıyla bağlanacak.

Orman kentte okulların ve iki de hastanenin inşa edilmesi planlanıyor.

Güneş enerjisi ve jeotermal enerji ile kentin elektrik ihtiyacını da kendi kendine karşılayabileceği düşünülüyor.

Kentin tamamlanması için hedeflenen tarih ise 2020.

(BBC Türkçe)

Hasankeyf’teki tarihi yapıları taşıyan şirket protesto edilecek

Hollanda Demokratik Kürt Toplumları Federasyonu (DEM-NED), Mezopotamya Ekoloji Derneği ile birlikte “Hasankeyf’i Yaşatma girişimi” için yürüttükleri eylemler kapsamında Hasankeyf’teki tarihi yapıları taşıyan Hollandalı Bresser şirketini protesto edecek.

DEM-NED ve Mezopotamya Ekoloji Derneği’nin protestosu yarın saat 13.00’de Hollanda’nın Dordrecht’e kentinde bulunan Bresser şirketi önünde yapılacak. Protesto eylemi öncesi yazılı açıklama yayınlayan DEM-NED etkinliklerine katılım çağrısında bulundu.

Bresser’in Hasankeyf’teki ‘Zeynel Bey Türbesi’nin taşınmasının yanı sıra 9 tane daha anıtın değiştirmesi planında yer aldığının hatırlatıldığı açıklamada, Hasankeyf’in 12 bin yıllık tarihi geçmişine dikkat çekildi. Açıklamada son olarak şöyle denildi:

“Yer değiştirmeleri, affedilemez bir kültürel miras imha eylemi ve yerel halkın insan haklarının ihlalidir. Bresser olmazsa, Türk şirketi ve Türk hükümetinin anıtları yerlerinden taşıması neredeyse imkansız. Yer değiştirme hazırlığı devam ediyor ve operasyon yaz aylarında başlayabilir. Çok geç olmadan her kesi protesto eylemimize davet ediyoruz.”

(Gazete Şujin)

Kültür Bakanı: Efes Antik Kenti’nde yapılan etkinlikler tarihi yapıya zarar vermiyor

İzmir’in Selçuk ilçesinde bulunan ve UNESCO Dünya Mirası listesinde olan Efes antik kenti içinde çeşitli organizasyonların yapıldığı ortaya çıktı. Ünlü Celsus Kütüphanesi önünde “düğün masalarının” dizildiği görülen fotoğrafların sosyal medyada yayılmasının ardından pek çok kişi bu uygulamaya tepki gösterdi. Tepkilere Kültür Bakanı Nabi Avcı yanıt verdi. Avcı “Efes Antik Kenti’nde düğün yapılmıyor, yapılan etkinliklerde tarihi yapıya zarar verilmiyor.” dedi.

Konuyla ilgili İzmir İl Kültür ve Turizm Müdür Vekili Kaan Erge ise ziyaret saatleri dışında turizm içerikli etkinliklerin yapıldığını doğruladı ancak sünnet, düğün, nişan gibi törenlerin yapılmasının söz konusu olmadığını aktardı. Erge, ziyaret saatleri dışında ören yerlerinin konsepti turizm olan etkinliklere ev sahipliği yapabildiğini, bu etkinliklerde gerekli özenin gösterildiğini dile getirdi. Kiralama işlemleri için fiyat listesi ise Selçuk Belediyesi internet sitesinde yer alıyor.

2014 yılında da Eskişehir ETİ Arkeoloji Müzesi’nde sünnet düğünü yapıldığı ortaya çıkmıştı. O zaman da müze yetkilileri arkeoloji müzesinde “sosyal ve kültürel amaçlı organizasyonların yapılabildiğini” açıklamıştı.

Yazar Ahmet Ümit de, Twitter hesabından konuya tepki gösterdi.

(Yeşil Gazete)

Sur’dan sonra Silopi de yıkılıyor: Danıştay itirazı reddetti

Bakanlar Kurulu’nun Silopi’de 7 bin 618 yapının yıkılması kararına ilişkin yapılan itiraz Danıştay tarafından reddedildi.

Danıştay 14’üncü Dairesi, Bakanlar Kurulu’nun Şırnak’ın Silopi ilçesinde 404 hektarlık alandaki 7 bin 618 yapının yıkılmasına dair aldığı kararın yürütmesini durdurmasına ilişkin başvuruyu reddetti. Avukat Nuray Özdoğan, keşif yapılmadan alınan kararın utanç verici olduğunu söyledi.

Danıştay 14’üncü Dairesi, sokağa çıkma yasakları ve kent ablukalarından sonra ağır hasar gören kentteki binaların yıkımına onay verdi. Silopi’nin Barbaros, Başak, Cudi, Karşıyaka, Şehit Harun Boy, Nuh, Yenişehir ve Yeşiltepe mahallerinin “riskli alan” ilan edilerek, Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanunun 2’inci Maddesi gereğince yıkılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararına Ahmet Ediz, Yusuf Deniz ve Musa Çetin isimli yurttaşlar itiraz etti. Avukat Hülya Yıldırım ve Nuray Özdoğan’ın Bakanlar Kurulu kararının yürütmesinin durdurulması istemiyle açtığı davayı Danıştay 14’üncü Dairesi, Tetkik Hakim Demet Gül’ün istemi doğrultusunda “talebin reddedilmesine” karar verdi.

Danıştay’ın kararı çelişki

6 sayfalık kararı açıklayan 14’üncü Daire, önce ulusal ve uluslararası hukuktaki mülkiyet hakkına dikkat çekerek, buna rağmen çelişkilerle dolu bir karar açıkladı. Danıştay’a ayrıntılı teknik raporlar sunması ve alanın riskli alan olduğunu kanıtlaması gereken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, mahkemeye sunduğu kimi dosyalarda “alanda yapılan gözlemlere” göre, yaşanan çatışmalardan dolayı alandaki 27 binanın tamamen yıkıldığını, 342 binada ise ağır nitelendirilebilecek hasar meydana geldiğini, bu yüzden toplam yapı stokunun yüzde 90 oranında can ve mal güvenliği açısından risk teşkil ettiğini savunarak, “yürütmeyi durdurma” talebinin reddedilmesini istedi.

Talepleri alan 14’üncü Daire, ulusal ve uluslararası mevzuatta yer alan “mülkiyet hakkı” maddelerine işaret ederek, mülkiyet hakkının ancak “kamu yararı” gözetilerek sınırlandırılabileceğini belirterek, şu görüşlere yer verdi:

Önce hak olanı hatırlattı

“Yukarıda belirtilen anayasa ve AİHS düzenlemeleri ile kişilerin mülkiyet hakları güvence altına alınmıştır. Mülkiyet hakkının yalnızca kamu yararının mevcut olduğu durumlarda kanunla sınırlandırılabileceği de yine bu düzenlemelerde öngörülmüştür. Kanun koyucu tarafından olağandışı kanun olarak düzenlenen 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında da kanunda sayılan idarelerce mülkiyet hakkında sınırlandırma getirilebilecektir. Ancak, yine burada kanun bu yetkinin kullanımını oldukça sıkı koşullara bağlamış ve ortada kamu yararını ilgilendiren durumun bulunduğunu hiç bir şüpheye yer vermeyecek şekilde açık ve somut olarak ortaya konulmasını şarta bağlamıştır. Bu bağlamda bir alanın ‘riskli alan’ olarak tanımlanabilmesi için üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıma sebebinin mutlaka yapıların fiili yapıları incelendikten sonra hazırlanacak teknik bir rapor ile ortaya konulması gerekecektir.”

Ayrıca riskli alanlara ilişkin daha önce Danıştay’ın verdiği kimi kararlara işaret edilen 14’üncü Daire’nin Silopi kararında, riskli alana ilişkin yine detaylı raporların hazırlanması ve bu raporlar hazırlanırken toplam bina mevcuduna oranla kimi örneklerin seçilmesi gerektiği ve ayrıntılı analizler yapılması, bunun üzerinden bir risk tespitine gidilmesi gerektiği işaret edildi. Ancak 14’üncü Daire, Kürt kentlerinde başlayan yıkımlar sonrasında 26 Nisan 2016 tarihinde yürürlüğe giren 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un Ek-1 maddesini gerekçe göstererek, “belirtilen koşulların oluştuğu ve işlemin tesis edildiği tarihteki koşulların da ortadan kalktığı, bu yüzden olay keşif ve bilirkişi incelemesine gerek kalmadığını” belirterek, değişik yasalarda zorunlu kılınan raporların istenmesinden vazgeçti.

Yürütmenin durdurulması talebi reddedildi

Bakanlar Kurulu’nun neredeyse bütün bir kenti “riskli alan” ilan ederek, yıkılması için verdiği kararın usulüne uygun alındığını savunan Danıştay 14’üncü Dairesi, yürütmeyi durdurma talebini oy birliği ile reddetti. Ayrıca mahkeme yargılama giderlerinin de davacılar üzerine bırakılmasına karar verdi.

Danıştay bölgesel ayırım yapıyor

Kararı değerlendiren Avukat Nuray Özdoğan, Sur’a ilişkin verilen benzer bir karardan sonra Danıştay’ın verdiği bu kararın kendileri açısından sürpriz olmadığını dile getirdi. Danıştay’ın daha önce başka bölgelerdeki “riskli alan” kararlarına ilişkin farklı kararlar aldığını anımsatan Özdoğan, Danıştay’ın kararlarında, “bölgesel ayrım” yaptığını söyledi. Özdoğan, ayrıca kendileri tarafından dava açıldıktan sonra, 6306 sayılı kararın çıkarıldığını, bunun deprem bölgeleri için çıkarılan bir yasa olduğunu ve “yıkım ve yenileme” çalışmaları için kullanılamayacağını, hukukun geriye yürüyemeyeceğini dava açıldığı zaman olmayan bir kanuna dayanarak böyle bir karar alınamayacağını dile getirdi. Alınan kararın vahametine dikkat çeken Özdoğan, “Yani bu hali ile Türkiye’nin yüzde 90’ında hukuksuz riskli alan kararları ile yıkım mümkün hale getirildi” diye konuştu.

Silopi’de keşif yapılmadan karar alındı

Özdoğan, şu itirazları dile getirdi:

“Danıştay kararının bir yerinde daha önce dava konusu işlemle aynı konuda bakılan davalarda alınan uzman bilirkişi raporlarına dayandığını belirtmiş. Silopi için açılmış başka dava yok. Silopi’ye hiçbir zaman keşfe gidilmedi. Hukuk adına utanç verici. Danıştay kamu düzeninin bozulduğu alanda koşulların da değiştiğini keşfe ihtiyaç kalmadığını belirtmiştir. Koşullar değişti ise alınan kararda şüpheli hale gelir. Alanda inceleme yapmak zorunla hale gelir. Değişen koşullar aslında siyasi koşullardır. Yargı korku çemberini kıramamaktadır. 6306 sayılı yasanın uygulama yönetmeliğine tamamen aykırı düzenlenmiş bir rapor varken, yer bilimsel etüt raporu yokken, jeolojik bir inceleme yapılmamışken, Danıştay kararında bunların varlığını iddia etmektedir.”

(Artı Gerçek)