Dokuz Eylül Üniversitesi, Barış Bildirisi’ne imza atan 12 akademisyeni açığa aldı. Açığa alınanlar arasında Halkların Köprüsü Derneği Başkanı Prof. Dr. Cem Terzi, Prof. Dr. İzge Günal, Prof. Dr. Halil Resmi ve Prof. Dr. Ayşen Uysal da var.
9 Eylül Üniversitesi Rektörlüğü, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle haklarında soruşturma açılan 12 akademisyeni açığa aldı.
Açığa alınanlar akademisyenlerin isimleri şöyle: Prof. Dr. Cem Terzi, Prof. Dr. Ayşen Uysal, Prof. Dr İzge Günal, Prof. Dr. Halil Resmi, Prof. Dr. Yeşim Ediz (Emekli), Doç. Dr. Halis Ulaş, Yrd. Doç. Dr. Erkin Başer, Arş. Gör Serap Sarıtaş, Arş. Gör. Dilek Karabulut, Arş. Gör. Özer Yersüren, Arş. Gör. Aydın Arı ve Öğr. Gör. Emel Yuvayapan.
Hem savcılık hem üniversite soruşturma başlatmıştı
Barış Bildirisi’ne imza 1128 akademisyen hakkında savcılar ve üniversite yönetimleri soruşturma açmıştı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu da imzacı akademisyenler hakkında, TCK’nın (Türk Ceza Kanunu) 301’inci maddesinde yer alan ‘Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve devletin kurum ve organlarını aşağılamak’ ve TCK’nın 7’nci maddesince hükme bağlanan ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçlarından re’sen soruşturma başlatmıştı.
Savcılık soruşturması devam ederken, Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü’nün, Barış İçin Akademisyenler inisiyatifinin ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlıklı bildirisine imza attıkları gerekçesiyle 12 akademisyen hakkında yürüttüğü idari soruşturma sona erdi. Soruşturma sonucunda 12 akademisyen açığa alındı.
23. Avrupa Tekerlekli Sandalye Basketbol Şampiyonası’nda Türkiye, yarı finalde karşılaştığı Almanya’yı 68-64 mağlup ederek finale yükseldi.
İspanya’nın Tenerife kentinde düzenlenen turnuvanın yarı finalinde, Türkiye ile Almanya karşılaştı. Ay-yıldızlılar, son ana kadar başa baş geçen maçı, 68-64 kazanarak finalde Büyük Britanya’nın rakibi oldu.
Milli Takım, finaldeli rakibi Büyük Britanya ile grup aşamasında da karşı karşıya gelmiş ve karşılaşmadan üstün ayrılan taraf olmuştu
Avrupa Tekerlekli Sandalye Basketbol Şampiyonası hem erkekler hem kadınlar kategorisinde aynı anda düzenleniyor. Erkek basketbol milli takımımız finalde Büyük Britanya’nın rakibi olurken Kadın basketbol takımımız ise Salı günü (27 Haziran) Fransa’ya 54-43 mağlup olarak turnuvaya veda etmişti.
Büyük Britanya ise yarı finalde Hollanda’yı 72 – 55’lik skorla mağlup ederek finale yükseldi.
Almanya karşısında parkeden 68-64’lük galibiyetle ayrılan Ay-Yıldızlı erkeklerde Özgür Gürbulak 36 sayı, 6 ribaund ve 9 asistlik bir performans sergiledi. Almanya’da ise Thomas Böhme 25 sayı ve 7 asiste imza attı. Türkiye, finalde Büyük Britanya ile karşı karşıya gelecek.
Finaldeki rakibi ile daha önce grup maçları aşamasında da karşı karşıya gelen ay yıldızlılar B Grubu’ndaki 5. ve son maçında kendisi gibi namağlup Büyük Britanya ile karşılaşmış ve rakibini 71-60 yenerek çeyrek finale yükselmişti.
Türkiye, 30 Haziran Cuma günü Büyük Britanya ile şampiyonluk mücadelesi verecek. Mücadele yerel saat ile 18:30’da, Türkiye saati ile ise 19:30’da başlayacak ve TRT Spor’dan canlı yayınlanacak.
Geçen hafta Gültan Kışanak’ın yani annemin duruşması vardı. Türkiye’nin farklı yerlerinden kadınlar gelmişti, HDP’li vekiller ve DTK’nın başkanı da duruşmayı izleyenler arasındaydı. Ve hatta 88 yaşındaki dedem de oradaydı. Dedem neredeyse kırk yıldır cezaevi kapılarında, mahkeme salonlarında adaleti bekliyor annem için. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden biraz önce, henüz 19 yaşında genç bir üniversite öğrencisiyken tutuklanıyor annem. Ve Diyarbakır 5 No’lu askeri cezaevine götürülüyor. Kişisel tarihimizde bu pek konuşulan bir şey değildi, taa ki annem “milletvekili” oluncaya ve “başkaları” bunu kendince bir siyasi argümana dönüştürünceye kadar. Belki de yüzleşmenin ilk adımları mıydı diye hissettirilen sözler sarf edilmeye başlanmıştı Diyarbakır 5 No’lu askeri cezaevinde yaşatılanlar için. Çünkü orada insanlığa karşı suçlar işlenmişti. Dizilerden, filmlerden, belgesellerden, kitaplardan ya da siyasi gündem malzemesi edildiği zamanlardan sanırım artık herkes 5 No’lu askeri cezaevinde yaşananlar/yaşatılanlarla ilgili az çok bir şeyler biliyor. Fakat böylesi karanlık zamanları deneyimlemiş olmasına rağmen Gültan Kışanak, yani annem, demokratik siyasetten vazgeçmiyor. Çünkü bütün bu “sorunları” konuşarak çözmek dışında bir şansımız olmadığına inanıyor. Ve son olarak 2014 yılında, yüz yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kadın büyük şehir belediye başkanı olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçiliyor. Diyarbakır cezaevini müze yapmak ve belki de orada yaşananlarla yüzleşme koşullarının oluşturulmasına önayak olmak, yapmak istediği ilk şeylerdendi belediye eş başkanı olarak. Fakat geldiğimiz noktada Gültan Kışanak bugün yine cezaevinde. Üstelik öyle yazılıp çizildiği gibi korkunç şeylerden değil, 8 Mart, 25 Kasım ya da 21 Mart gibi izinli mitinglerde yapılmış konuşmalardan yani milletvekili ve belediye başkanı iken yapmış olduğu siyasi faaliyetlerinden ötürü yargılanıyor. Dolayısıyla bu dava bir ifade özgürlüğü davasıdır.
Gültan Kışanak
Bütün bunları bir vatandaş olarak, Türkiye’nin ana muhalefet partisinin başlattığı “adalet” yürüyüşünden beklentilerimi dile getirmek için kaleme alıyorum.
Ne yazık ki dünyanın geri kalanından farklı olmayarak, yüz yıldır yaşadığımız coğrafyada da siyahlara adalet uğramıyordu ve bu “adil” olarak görülüp geçiştiriliyordu. Ne zaman ki adaletsizlik rüzgârları beyazlara doğru esmeye başladı, işte o anda siyahlara “adil” olarak görülen adaletsizlik tartışılmaya başlandı. Adalet herkes için uygulandığında adalettir. Sadece beyazlara uygulanan adalet yani adaletsizlik bir hastalıktır. Hastalıktır diyorum çünkü bunu bir hastalık olarak kabul etmek tedavi edebilmenin ilk koşuludur. Tedavisi de çok kolay aslında. “Eşitlik” fikrini zihnimize ve ruhumuza işlemek. Bu yöntem kolay ama bir o kadar da etkili ve kesin bir tedavidir. Nasıl bu kadar emin olabiliyorum? Çünkü bunlar tarihte farklı coğrafyalarda tekrar tekrar yaşanmış yaşatılmış trajedilerin sonucunda bulunan çarelerdir. Hitlerin Yahudilerden, Avrupalıların Afrikalılardan üstün bir yanı olmadığı geç de olsa anlaşılmış, yitip giden milyonlarca canın anısına, insan haklarının yani eşitlik ilkesinin temel alındığı metinlerde “adalet” için mutabık kalınmıştır. Fakat hala, yanlışlıkla eve giren bir panzer yüzünden çocuklar ölüyorsa ya da bir galoş giyilmesi yüzünden çıkan bir tartışmada genç bir kadın ölüyorsa ve bütün bunlar beyazlara hala bunun bir adaletsizlik olduğunu düşündürmüyorsa, bugün talep edilen adalet değil, ayrıcalıktır. Gasp edilen ayrıcalıkların yeniden talep edilmesidir. Ve bunlar geçicidir. Kalıcı olan, toplumsal adaletin sağlanması, yani fikri, dini, rengi, dili yüzünden ayrımcılığa maruz kalınmamasını sağlamaktır. Her canın kıymetli olduğu duygusunun yerleşmesidir adalet. Dolayısıyla bugün yapılan “adalet” yürüyüşü de koşulsuz, sorgusuz herkes için eşit herkes için özgür bir dünya vaadiyle yol almalıdır. Aksi halde “adalet”ten kaçış yoktur. Bir gün herkese rast gelir.
Çanakkale Ayvacık’a bağlı Kısacık köyü ve civarındaki köylerde altın çıkarmak gayesi ile PUMİCE A.Ş. tarafından 200805708 RUHSAT NO’lu ALTIN MADENİ OCAĞI ve KIRMA-ELEME TESİSİ kurulup işletilmesi için bugün (28 Haziran 2017) Ankara’da gerçekleştirilen İDK (İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu) toplantısından ÇED Sürecini Durdurma kararı çıktı.
İDK toplantısı öncesi bölge halkından binlerce kişi “Kısacık Altın Madenine Hayır!” dilekçelerini imzaladı.
3 Kasım 2015’de bölgede ÇED toplantısı yapmak isteyen şirkete karşı köylüler toplantı yaptırmayarak yaşam alanlarında altın madeni istemediklerini göstermişlerdi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise 28 Haziran’da (bugün) Ankara’da yapılacak İDK toplantısı ile şirketin ÇED raporu talebinin değerlendirileceğini duyurmuştu.
İDK toplantısına bölge halkının “Altın madeni istemiyoruz” görüşünü iletmek üzere katılan Kaz Dağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Başkanı Süheyla Doğan, toplantıyı Yeşil Gazete’ye değerlendirdi.
Süheyla Doğan (siyah elbiseli) İDK toplantısı için Çanakkale’den gelen mücadele arkadaşları ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı önünde
İDK toplantısına katılım için önceden yazılı başvuruda da bulunduklarını belirten Süheyla Doğan, başvuruya yanıt gelmese de Ankara’ya geldiklerini ve toplantıya katılım gösterdiklerini kaydetti.
Süheyla Doğan’ın İDK toplantısına dair aktardıkları şu şekilde:
“İDK toplantısı saat 14:00’de toplantı yeter sayısının bulunduğu beyanı ile başladı. Firma temsilcisinin 15 dk süren proje sunumunun ardından biz söz aldık.
Firma temsilcisi ÇED dosyasını sunarken Kasım 2015’de halk tarafından yapılmasına müsaade edilmeyen ÇED bilgilendirme toplantısına dair, “2015 yılında halk bilgilendirilmek istenmiştir” şeklinde bir beyanda bulundu. Bu beyanına kanıt mahiyetinde de kahvede çekilmiş bir kaç fotoğraf sundu. Biz de hemen araya girerek ilgili toplantının gerçekleştirilmediğini, konuya dair tutanağı da İDK komisyonuna sunarak kanıtladık. Bu, toplantıya gelmeden önce de beklediğimiz bir durum olduğu için hazırlığımızı yapmıştık.
Kasım 2015’de ÇED bilgilendirme toplantısının gerçekleştirilmediğine dair tutanak
Toplantıya benim dışımda maden ve orman mühendisi birer arkadaşımız ile organik tarım ile iştigal eden bir çiftçi arkadaşımız katıldı.
45 dk süren sunumumuz sırasında herhangi bir engelleme ile karşılaşmadık. Ben altın madeninin bölgede yaratacağı tahribata karşı daha önce yayınlanan raporlara atıfta bulundum ve raporların nüshalarını da İDK üyelerine ilettim. Maden mühendisi ve Orman mühendisi olan arkadaşlarımız kendi alanları ile ilgili bilgilendirmede bulunurkan orgainik tarım ile ilgilenen çiftçi arkadaşımız altın madeni faaliyete geçtiği taktirde bölgede tarım yapılamayacağını aktardı.
Sunumun sonunda firma temsilcisine, “Bu maden projesinden vazgeçin” talebimizi de ileterek dışarı çıktık. İDK toplantılarında usül olarak komisyon üyeleri ve firma temsilcisi dışındaki katılımcılar varsa itiraz ve bilgilendirme amaçlı sunumlarınının ardından toplantı dışına alınıyorlar.
Saat 16:00 gibi de sonucu öğrendik. Firmanın hazırladığı ÇED dosyasının yetersiz bulunması gerekçesi ile ÇED sürecinin durdurulduğu iletildi bize.
Şu anki durumda firmanın yeniden ÇED raporu hazırlayıp İDK toplantısı talep etmek için önünde yasal olarak 1 sene bulunuyor. Bu 1 sene içerisinde raporu hazırlamayaz ise proje de iptal olacak.
ÇED durduruldu müjdeli haberini aldıktan hemen sonra İDK toplantısından çıkan TC Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü bünyesinde görev yapan Endüstriyel Yatırımlar ÇED Dairesi Başkanı Cihan Tatar ile görüşme yapma imkanı buldum.
Daire Başkanı Cihan Tatar’a Biga yarımadası stratejik çevresel değerlendirme yönetmeliği kapsamına alınması gerektiğini ilettim. Cihan Bey ise sadece kendisi ile bunun mümkün olamayacağını, yatırımcı konumdaki diğer bakanlıklarla istişare edildiğinde bu konuda gereken desteği verebileceğini kaydetti.
Sonuç olarak şunu söyleyebilirim. Bölge halkı kesinlikle altın madeni istemiyor. İDK toplantısı öncesinde buna dair halkın verdiği ıslak imzalı dilekçeleri acele kargo ile komisyona göndermiştik. Ardından biz toplantı için Ankara’ya hareket etmeden önce bize teslim edilen 1.500 imzayı da elden ilettik. Islak imzalı dilekçeler dışında pek çok kişi de BİMER üzerinden bölgede altın madeni istenmediğini bakanlık yetkilileri ile paylaştı.”
Kaz Dağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği talebi ile Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği tarafından hazırlanan rapor: Kısacık Altın Madeni Raporu
Çanakkale Gülpınar’da zeytinliklerin ortasına yapılmak istenen jeotermal enerji tesisine karşı halk birlikte mücadele etmek için kararlı. Zeytinlikleri koruyan ve zeytinlik alanlara 3 km yakında her hangi bir tesis kurulamaz hükmünü içeren 3573 Sayılı Zeytincilik kanuna rağmen ÇED gerekli değildir kararı çıkartan Pınarkale Enerji Üretim Sanayi ve Ticaret AŞ’nin sondaj yapmasının doğuracağı tehlikeler Gülpınarlıları harekete geçirdi.
Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği öncülüğünde dün Gülpınar’da yapılan toplantı geniş bir halk katılımıyla gerçekleşti.
Toplantıda ilk olarak jeofizikçi Doğan Perinçek jeotermal uygulamalar konusunda bilgiler verdi. Perinçek jeotermal enerji çevreye ve doğal hayat zarar vermediği takdirde kullanılabilir olduğunu vurguladı.
Çanakkale Barosu Çevre Komisyonu başkanı avukat Ali Furkan Oğuz işin hukuki çerçevesi hakkında bilgi vererek Zeytincilik Kanunun geçerli olduğu sürece jeotermal tesisin yapılamayacağını savundu.
Son olarak konuşan zeytin üreticisi Mahmut Boynudelik hükümetlerin tarımı bilinçli olarak gözden çıkardıklarını söyleyerek son 25 yılda Hollanda büyüklüğünde bir tarım alanının tarım vasfını kaybettiğini belirtti. Kısa vadeli hesaplar peşinde koşmak yerine gelecek kuşaklar adına emanetçisi olduğumuz zeytinleri savunmaktan başka bir yol olmadığını ifade eden konuşmacıya üreticiler destek verdiler.
Önemli bir zeytin ve domates üretim merkezi olan Gülpınar yöresi aynı zamanda organik zeytinciliği ilk başlatan yerlerden.
Kurulması planlanan jeotermal tesisinin hemen yakınında faaliyetini sürdüren Tuzla jeotermal tesisinin etkilerini zaten yakında hissettiklerini dile getiren köylüler Tuzla çayında kitlesel balık ölümleri gözlendiğini, domates ve fasulyeleini kurumaya başladığını anlattılar. Yeni bir jeotermal tesisin zeytinciliği tamamen yok edeceğini söyleyen Gülpınarlılar sondajları engellemek için hukukş her yolu deneyeceklerini, bu konuda karalı olduklarını söylediler.
Yapımına 2009 yılın başlanan Silvan Barajı’nın yüzde 70’i tamamlandı. Barajın faaliyete geçmesiyle Neolitik dönemin izlerini taşıyan tarihi Geliyê Goderne ve binlerce hektarlık tarım arazileri sular altında kalacak. GAP projesine bağlı ‘güvenlik’ iddiasıyla yapılan baraj 50 köyü de yok edecek.
Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında 2009 yılında planlanmış olan Silvan Barajı’nın yüzde 70 tamamlandı. Hidroelektrik barajı kapsamında 23 sulama kanalından oluşan baraj, GAP projesi kapsamında iki yıl sonra su tutmaya başlayacak. Silvan ile Bismil ovasında 235 bin hektar tarımsal alanın sulanıp 305 bin kişinin de istihdam edileceği iddia edilen baraj, Atatürk Barajı’ndan sonra bölgedeki en büyük baraj olacak.
Yapımına hızla devam edilen Silvan Barajı, Geliye Goderne Vadisi’ni ve binlerce hektarlık tarım arazisini sular altında bırakacak.
Ekoloji ve tarih sular altında kalacak
Kulp, Lice ve Silvan arasındaki vadi, biyolojik çeşitlilik ve endemik bitki türleri ile nesli tükenmek üzere olan birçok canlı türüne ev sahipliği yapıyor. Ancak yalnızca tarım arazisi değil; bölgedeki mağaralar, suyolları, su depoları ve kaya kiliseleri de baraj ile birlikte sular altında kalacak. Tarihsel ve toplumsal hafıza için önemi büyük olan Hevika, Kanika ve Kelê bölgesinde bulunan kaya mezarlar ve anıt mezarlar, Mervani’lerden kalma kale ve saray kalıntıları, Gelîyê Godernê’deki Neolitik Çağ’dan kalmak mağaralar da sular altında kalacak.
Sayıları her gün artıyor
Elli yılda biriken toprakların reaksiyonları ile tarımda ya da yaşamın hiçbir alanında kullanılmayacak zehirli bir çökeltiyi geriye bırakan barajların sayısı, Kürdistan’da ‘güvenlik’ iddiasıyla her geçen gün artıyor. Şu ana kadar Hakkâri’de 5, Şırnak’ta ise 7 baraj planlaması var. Hemen akabinde yapılan Ilısu Barajı da bu mantıkla yapıldı. Silvan Barajı’nın gerekçesi de aynı iddialardan oluşuyor. GAP projesine bağlı ‘güvenlik’ gerekçesi ile yapılan baraj, 50 köyü de yok edecek.
“Su ticarileştirilmemeli”
Ekolojistler ise bu barajlara karşı tarımsal bir politika uygulanması çağrısında bulunuyor. Konuya ilişkin konuşan ekolojist Güner Yalnıç, “Doğru bir tarımsal politika belirlemeli. Endüstriyel tarım ile yerinden edilen küçük çiftçilerin yaşam alanları ellerinden yasalar yoluyla alınıyor. Su ticarileşmemeli; su tüm canlılar için vazgeçilmez temel yaşam hakkı olarak korunmalı ve barajlar yolu ile bu hakları elinden alınmamalıdır. Doğa ve insanları metalaştıran tahripkâr ve talancı bu politikalardan vazgeçilmeli, tüm varlıklar ile birlikte barışık yaşayabilme politikaları geliştirilmelidir” dedi.
İsviçre’nin Crans-Montana kentinde Kıbrıs konusunda çözüm bulmak hedefiyle yeni bir Konferans bugün İsviçre’nin Crans- Montana kentinde başladı.
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide, ilk resmi açıklamada “İsviçre görüşmeleri son fırsat değil, en iyi fırsat” diye konuştu.
Crans- Montana Konferansı olarak anılan toplantıya BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Eide, Rum lideri Nikos Anastasiadis, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Avrupa Birliği (AB) Komisyonunun Birinci Başkan Yardımcısı Frans Timmermans, Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias ve TC Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu katılıyor.
Resmi heyetlerin dışında Crans – Montana görüşmelerini #UniteCyprusNow (Kıbrıs’ı hemen birleştir) isimli bir sivil toplum girşimi de yakından izliyor. Çok toplumlu bir oluşum olan #UniteCyprusNow son birbuçuk aydır Kıbrıs’ta Ledras/Akıncı bölgesinde gösteriler düzenleyerek yüzbine yakın kişiye sesini duyurdu.
Kıbrıs’ta mevcut durumun sürdürülemez olduğuna ve Crans- Montana Konferansının belki de son şans olduğunu vurgulayan grup 10 kişilik Türk ve Rum gönüllülerden oluşan bir ekiple İsviçre’de iki toplumun yetkililerini, garantörleri ve uluslararası medyayı etkilemeye çalışacak.
Orman ve Su İşleri Bakanlığı, geçtiğimiz gün kamuoyunda yer alan ‘Flamingo otoyolu’ haberleri ile ilgili olarak yazılı açıklama yaptı.
Flamingoların üremesi için Gediz Deltası’nda oluşturulan yapay ada ve yapay adaya gelen kuşların beslenme alanından geçeceği belirtilen İzmir Körfezi Geçiş Projesi’nin flamingoları etkilemeyeceğini ileri sürdü.
Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın açıklamasında şu ifadeler yer aldı:
“Bazı basın organlarında ve sosyal medya platformlarında İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin kuş cennetinde yaşayan flamingolara zarar verebileceği yönünde gerçek dışı iddialara yer verilmiştir. Gediz Deltasında bulunan bu alan, dünyanın en büyük flamingo adalarından birisidir. Nesli azalmakta olan bir tür Bakanlığımızın üstün gayretleri neticesinde kendisine yaşam alanı bulmuş, yok olmaktan kurtulmuştur. Bakanlığımızın gereken hassasiyeti fazlasıyla gösterdiği bu alanın heba edilmesine seyirci kalması mümkün değildir.”
“Flamingoların etkilenmesi söz konusu değil”
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin flamingo adasına yaklaşık 12 kilometre mesafede olduğu belirtilen açıklamada iddiların asılsız olduğuna şu ifadelerle dikkat çekildi:
“İzmir Körfez Geçişi Projesi, Gediz Deltası Ramsar Alanı sınırına 1.5 kilometre mesafede, haberde adı geçen flamingo adasına ise yaklaşık 12 kilometre mesafededir. Projenin meşakkatli bir sürecin sonunda hayata döndürülen flamingoları etkilemesi söz konusu değildir. Bu iddia da kuş cenneti protokolünün feshi ile alakalı gündeme gelen diğer iddialar gibi asılsızdır.”
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile yerel yönetimler tarafından yapılan çalışmayla, mavi bayraklı plaj sayısı 454’e ulaştı. Denetimler sonucunda Türkiye’deki bin 227 plajın yüzde 98’inin ‘yüzmeye uygun’ durumda olduğu belirlendi.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca, Avrupa Birliği’nin 2006/7/EC sayılı Yüzme Suyu Direktifi’ne uyum kapsamında TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM) ile yürütülen Yüzme Suyu Profillerinin Belirlenmesi Projesi ile bu projelerle belirlenen kirlilik kaynaklarına yönelik yapılan denetimler sonucu, plajların yüzde 82’sinin ‘mükemmel kalitede’ olduğu tespit edildi.
Plajların yüzde 2’sinin ise ‘yüzmeye uygun nitelikte olmadığı’ sonucuna ulaşıldı. Yapılan çalışmalar ve yürütülen projeler kapsamında, Türkiye’deki bin 227 plajın yüzde 98’inin yüzme suyu kalitesi açısından ‘yüzmeye uygun’ durumda olduğu anlaşıldı.
Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın ölümünden sorumlu tutulan ve 20 yıldır tutuklu olan 80 yaşındaki hasta mahkum Mehmet Emin Özkan, suçsuz olduğu ortaya çıkmasına rağmen hala cezaevinde.
Mehmet Emin Özkan, 1997 yılında Mersin’de başka bir suçtan gözaltına alındı. PKK üyesi olduktan sonra jandarmaya teslim olan Zafer A.’nın ifadelerine dayandırılarak Adana eski Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından hakkında ek iddianame hazırlandı. Suçlama; Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 1993 yılında Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın öldürülmesiydi. Yargılama süresince olayla bir ilgisinin olmadığını söyleyen Özkan, müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Müebbet hapis cezasını yattığı süre zarfında 6 cezaevi değiştirdi. 12 günlük gözaltı süresinde yaşadığı işkencelerden dolayı ciddi sağlık sorunları yaşadı.
20 yıl sonra olayın seyri değişti
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na 20 yıl sonra gelen ihbar Bahtiyar Aydın’ın öldürülmesi ve Lice’nin yakılması olayının seyrini değiştirdi. Ordudan atılan Ahmet B. isimli tanık uzman çavuş, 1993 yılında Tokat Reşadiye İlçe Jandarma Komutanlığı’nda görev yaptığını, evrak imzalatmak için komutanlarının makam odasına gittiğinde “Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın Lice’ye gittiğini, helikopterden indiği sırada BTR timinde görevli bir uzman çavuş tarafından çok uzaktan Canas suikast silahı ile vurulduğunu anlattıklarını duyduğunu” söyledi.
Savcılık: Özkan’ın bu eyleme katıldığına dair bir bilgiye rastlanmadı
Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı tarafından yapılan araştırmalar sonucu tanıklar ve daha önce Bahtiyar Aydın’ın ölümünden müebbet hapis cezası alan Mehmet Emin Özkan dinlendi. Özkan’ın ifadesinde olay günü Lice’ye 8 kilometre mesafede bulunan Yolçatı Köyü’nde olduğunu, hiçbir şekilde bu eyleme katılmadığını söyledi. O gün Lice’de olan tanıdıklarının çatışma olmadığını, Bahtiyar Aydın’ın askerler tarafından öldürüldüğünü sonra da ilçedeki ev, işyeri ve ahırların yakıldığını anlattıklarını belirtti. Savcılık, Özkan’ın Aydın suikastından hapis cezası almasına neden Zafer A. isimli itirafçıyı da dinlemişti. Zafer A., o dönem 27 gün boyunca işkence gördüğünü, ifadesine Bahtiyar Aydın’ın ölümü ile ilgili olarak jandarma tarafından ekleme yapıldığını söylemişti. Savcılık iddianamede, “Bu beyanlara dair tutanaklar ilgili mahkemeden celbedilerek incelenmiş, ancak Mehmet Emin Özkan’ın bu eyleme katıldığına dair herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır” tespitinde bulundu.
Askerler hakkında dava açıldı
Hazırlanan iddianamenin kabul edilmesinin ardından dönemin askerleri Albay Eşref Hatipoğlu ve Tünay Yanardağ hakkında dava açılarak yargılanmalarına başlandı. 20 yılın ardından Özkan’ın aslında bu suçla ilgisi olmadığını belirtiyordu savcılık. Özkan’ın salıverilmesi beklenirken, tutukluluk durumunda herhangi bir değişiklik olmadı.
3 yıldır tutuklu olarak yeniden yargılanıyor
Ortaya çıkan deliller ışığında Özkan’ın ailesi tarafından avukatı aracılığıyla yaptığı yeniden yargılanması talebi kabul edildi. Taleplerinin ardından başlayan yargılamanın hala devam ettiğini belirten Özkan ailesinin avukatı Serdar Çelebi, “Türkiye’de hukukun bir şekilde bu tür olaylara el attığı bir dönem yaşadık. 2007’den sonra, o dönemde İHD’nin de çabasıyla savcılığa deliller sunuldu. Diyarbakır Cumhuriyet savcılığı, Lice olayları ile ilgili iki askerle ilgili iddianame hazırladı. Ve çok ciddi tartışılacak verileri ortaya koydu. İddianameyle net bir şekilde müvekkilim Mehmet Emin Özkan’ın suçsuz olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine biz, ‘20 yıldır bu insan suçsuz yere yatıyor’ diyerek yeniden yargılama talep edip, infazını durdurulmasını istedik. 2014’ün başında talebimiz kabul edildi. Ancak müvekkilimiz tahliye edilmedi. İnfazı hala devam ediyor” dedi.
Özkan‘ın dosyasının Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinde olduğunu, haklarında dava açılan askerin davasının ise İzmir’de sürdüğünü anlatan Çelebi, “Başvurduğumuz Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi, İzmir’de devam eden iki askerle ilgili davanın akıbetinin beklenmesine karar verdi. Bütün itirazlarımıza rağmen mahkeme diğer davanın sonucu bekliyor” diye konuştu.
Özkan artık hiçbir şeyi hatırlamıyor
Özkan’ın ciddi sağlık sorunları yaşadığını ifade eden Çelebi, defalarca durumun aciliyetini içeren dilekçeler verdiklerini söyledi. Çelebi, “Mehmet Emin Özkan 80 yaşında bir insan. 20 yıldır cezaevinde. Defalarca Adli Tıp Kurumu’ndan cezaevinde kalamaz raporları aldı. Haftanın 2-3 gününü hastanede tedavi altında geçiriyor. Cezaevi şartlarında kalması mümkün değil, sadece nefes aldığı için orada tutuluyor. Avukatı olarak cezaevinde görüştüğümde sağlıklı cevap veremiyor. Şimdi bu durumda olan yaşlı ve hasta tutsak SEGBİS üzerinden İzmir’deki iki askerin yargılandığı davada mahkemeye ifade verecek. Günümüzü bile hatırlamayan biri, 90’lı yılları nasıl anlatsın? Mahkeme Özkan’ın ifadesini alacak, ama neye dair alacak onu da bilmiyoruz” dedi.
Fail yaratılmak istenmiş
Çelebi’ye göre Özkan’ın yeniden yargılandığı dava şekilsel. Bu ortamda İzmir dosyasından askere ceza çıkmasını beklemediğini ifade eden Çelebi, şunları söyledi: “Devlet orada öldürülen generalin failini bulmak ya da bir fail yaratmak istiyor. Bu olayı faili meçhul bırakmak istemiyor. Mehmet Emin Özkan, Türkçe bilmiyor, ama ifadesi Türkçe alınıyor. Tercümanın da olmadığı bir yerde nasıl ifadesi alınmış? Nasıl yargılama yapılmış? Bir fail bulunmuş ve devlet faili elinden çıkarmak istemiyor. 20 yıl sonrada pardon demek, yanlışlık yaptık demek ise cesaret ister. Sanırım bu cesareti de gösteremiyorlar. Belki de mevcut hakimler, konjonktürel yaklaştıkları için, ‘birinin yaptığı bu yanlışı ben düzeltmeye kalkışırsam bana ne olur’ endişesi de taşıyor olabilirler. Bu endişe olmasaydı, hukuk normal işlemiş olsaydı Özkan şimdiye kadar dışarıda olmuş olurdu.”
Özkan ailesi Sur mağduru
Yıllardır babalarının yolunu gözleyen Özkan’ın ailesi aynı zamanda Sur mağduru ailelerden. Lice olaylarının ardından Sur’a taşınan aile, sokağa çıkma yasakları sırasında evlerini terk etmek zorunda kalmış.
İki oğlu da cezaevinde
Mehmet Emin Özkan’ın oğulları Nevzat 9, Murat ise bir buçuk yıldır cezaevinde. Bir oğlu Bandırma, diğer oğlu Antep Cezaevinde olan Özkan ise Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevinde. 3 Cezaevi arasında gidip-gelen Özkan’ın kızı Selma Özkan, “Bandırma uzak olduğu için gidemiyoruz. Antep’te olan kardeşim çıplak aramaya karşı çıktığı için görüş yasağı aldı. Onunla da görüşemiyoruz. Babam ise görüşe gidiyoruz, ama sesimizi duymadığından görüşemiyoruz” dedi.
Selam Özkan
“Babam suçsuz”
Cezaevleri arasında mekik dokuyan Selma Özkan, iki kardeşinden ziyade babasına yoğunlaşmış durumda. Sağlık durumu kötüye giden babasını kaybetme korkusu yaşayan Özkan, “20 yıldır cezaevinde olan babamın suçsuz olduğu ortada… Neden artık bırakılmıyor” diye soruyor. Babasının cezaevinde yaşadıklarını ise “Cezaevinde olduğu süre zarfında beş kez kalp krizi geçirdi. 2 kez ameliyat oldu. Durumu iyi değil. Hafızasını kaybetti, kulakları duymuyor. 5 kez Adli Tıp’a gitti. Adalet Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı’na başvurduk ama sonuç alamadık. Kalp, bağırsak, tansiyon, ve zehirli guatr sorunu var. Hemen hemen her gün hastanede. Refakatçi kalmamıza izin verilmiyor. Sadece bir kez ameliyatında kardeşim 3 gün yanında kalabildi. Ameliyatlı haliyle cezaevine götürüldü. 4 torunu oldu, hiçbirini göremedi. Hepsi dedelerini fotoğraflarından tanıyor. Görüşe gittiğimizde sadece bize bakıyor. Duyamadığı için telefondan da iletişim kuramıyoruz” diye anlatıyor.
“Bırakın babam son günü bizimle geçirsin”
Babasının sağlığının gün geçtikçe kötüye gittiğini belirten Selma Özkan, her çalan telefonda babasından kötü bir haber geleceği kaygısı ile yaşıyor. Özkan, “Geceleri uyuyamıyoruz. Duyarlı insanlara, Cumhurbaşkanına, Başbakana, Adalet Bakanına sesleniyorum. Babamın sağlığı her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Onu bıraksınlar, bir gün de olsa bizimle o gününü geçirsin istiyoruz. Cezaevinde dayanamıyor” diyerek yetkililerin seslerini duymasını istiyor.
“Lice yakıldığında babamla köydeydik”
İzmir’de iki askerin yargılandığı davada ifade verdiğini belirten Özkan, “Onlarda biliyor, bizde biliyoruz ki bu olayı babam yapmadı. 4-5 ay önce İzmir’de Lice davasına katıldım, ifade verdim. Ben ve babam olayın olduğu gün köydeydik. Biz uzaktan Lice’nin yakılmasını seyrediyorduk. Helikopter Lice’yi tarıyordu. Dumanı görüyorduk. Gördüklerimi anlattım ama bu da bir şeyi değiştirmedi. Duruşma ertelendi. Babamın ifadesi istendi. SEGBİS ile ifade alınacaktı, iletişim kurulamadığından ifade veremedi. Hasta, duruşmaya çıkamıyor. Sesleri duyamıyor, iletişim kuramıyor. Babam bu mahkemede nasıl ifade verebilir” diye konuştu.
İki eski asker hakkında dava açılmasına rağmen Mehmet Emin Özkan’ın tutukluluk durumunda bir değişiklik yok. 20 yıldır müebbetle cezaevinde yatan Özkan, 3 yıldır da suçsuz olduğunu kanıtlamak için tutuklu olarak yeniden yargılanıyor. Özkan’ın salıverilip-verilememesi iki askerin yargılandığı davanın sonucuna bağlı… Ancak ortada bir gerçek var ki Özkan, cezaevinde kaldığı hergün sağlık durumu daha da kötüye gidiyor.