Ana Sayfa Blog Sayfa 3117

İktidara yakın medya İstanbul’daki ulaşım zammını ‘değişim’ olarak gördü

İstanbul’da toplu ulaşım araçlarında geçerli olan ücretlere zam yapıldı. İktidara yakın tarifesi yeniden düzenlendi. İktidara yakın medya, zamları ‘ulaşım ücretlerinde değişim’ olarak duyurdu.

İstanbulkart ile yapılan kontörlü yolculuklarda ilk biniş ücretleri; tam 2,30’dan 2,60 TL’ye, öğrenci 1,15’ten 1,25 TL’ye, indirimli 1,65’ten 1,85 TL’ye yükseltildi.

Yeni tarifeye göre İstanbulkart ilk biniş ücretleri şöyle düzenlendi:

Tam 2,30 TL’den 2,60 TL’ye,

Öğrenci 1,15 TL’den 1,25 TL’ye,

İndirimli 1,65 TL’ den 1,85 TL’ ye;

Aktarmalı biniş ücretleri ise şöyle oldu:

Tam: 1,65 TL’den 1,85 TL’ye,

Öğrenci: 0,50 TL’den 0,55 TL’ye,

Sosyal Kart: 0,95 TL’den 1,10 TL’ye yükseltildi.

Yeni tarifede aktarmalar, kategorisine göre, vatandaş lehine azalan şekilde yeniden düzenlendi.

Aylık Mavi Kart ücretleri şöyle:

Tam: 185 TL’den 205 TL’ye,

Öğrenci: 80 TL’den 85 TL’ye

Sosyal Kart: 110 TL’den 125 TL’ye yükseltildi.

(Yeşil Gazete)

15 Temmuz gelirken – Berkay Erkan

Roma imparatoru Sezar suikast ile öldürüldüğünde, Antonius, halkı harekete geçirmek için ne bunun tehlikeleri hakkında nutuklar atar, ne de uğradığı haksız ve büyük ihaneti ispat etmeye uğraşır. Yaptığı şey çok daha basit ama etkilidir. Toplanan kalabalığa Sezar’ın vasiyetini okur ve ölüsünü gösterir. Bu yeterli olmuştur.

Kitleler düşünmez, anlamaya çalışmazlar. Bu çok temel bir kitle psikolojisi hali. Onlar böyle bir kollektif kimliğe değil, peşinde gittikleri hayallere, duygulara göre oluşan bir kimliğe sahiptir. Antonius ‘un amacına ulaşmasını sağlayan şey buydu. Kitlelerin duygularına seslenmiş, Sezar ile simgelenen hayallerin tehlikede olduğunu göstermişti. Bu da onları ateşlemeye yetmişti.

Tarihte benzer örnekler çok. İnsanlık yerleşik düzene geçip zamanla organize toplumlar kurdukça, bu, kitleler ve yönetimi, hep belirleyici bir ilişki oldu. Toplumların tarihinde tüm önemli değişim anlarında bunu görürüz

Günümüzde de böyle. Siyaset kitleler üzerinden yapılan bir şey ve bir hareket, arkasına ona inanmış kitleleri aldığı zaman başarıya ulaşır. Ülkemizde bunu başaran iktidar, böyle bir kitlesel desteğe sahip olmanın avantajlarını, zamanla  iyi işleyen sistematik bir mekanizma yaratmak için değerlendirdi.

Şimdi Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu“ diye itiraf ettiği 15 Temmuz darbe girişiminin birinci yıl dönümüne gelmek üzereyiz. Beklendiği gibi büyük bir anma planlanıyor. Ama Erdoğan elbette bu lütuftan sonuna kadar faydalanmak isteyecek. Danışman ordusunun buna yoğun bir mesai verdiğini tahmin etmek zor değil.

İktidarın kendi çıkarına her fırsatı olağandışı bir maharet ile değerlendirdiğini  artık hepimiz biliyoruz. Gerçekten şimdiye kadar kimsenin öngöremediği bir beceri ile kurgular planlayıp uyguladı, muktedir olmanın bütün olanakları ile algı yönlendirme operasyonları yaptı ve daha önemlisi, hepsi için uygun dili kullanmayı bildi. Ancak iktidarın büyük bir avantajı vardı çünkü şimdiye kadar deyim yerinde ise meydanı hep boş buldu. Bize büyük beceri gibi gelen işler, aslında onun planlarını boşa çıkartacak karşı bir dil olmadığı için böyle bir izlenime yol açtı. Köhnemiş, eski siyasi anlayışların sefaleti işini çok kolaylaştırdı. Zamanla o ne kadar ustalaştı ise muhalif kesimlerin beceriksizlik ve aczi de kadar belirgin oldu.

Fakat bu gün iş daha farklı bir boyut kazandı. Artık amaç iktidarı korumak değil, daha farklı bir egemenlik hali kurmak. Bunun ise küçümsenmeyecek riskleri var. Bunun bir rahatsızlık  ve tedirginliği  yarattığı ise bir gerçek. Bu nedenle yıldönümü planlarının bu kez sadece muhalefetin yapabileceklerine göre tasarlandığını düşünmek bir yanılgı olur. Çünkü bu kez gelecekte muhtemel riskleri sıfırlamak için stratejik olarak uzun süre yönlendireceği paralize olmuş kitlelere ihtiyacı var.

Hükümet ve RTE kitlelerin davranış özelliklerini hesaplayan bir politika kurabildi hep . En son örneğini 15 temmuz darbe girişiminde yaşadık. Her yerde ölenlerin resimleri, isimlerinin asılması,her alana, köprüye alelacele o gece olanların çağrışımını taşıyan isimlerin verilmesi. Her konuşmada ilgili, ilgisiz, halka, büyük ve güçlü ülke olmayı engellemek isteyenlerin nasıl fedakarca durdurulduğundan, ölen şehitlerden uzun uzun söz edilmesi vd.

Muhalefet ne söylese, kim ne itiraz etse konuşma buraya bağlanıyor. Bu bilinçli bir taktik elbet. Bir yanda kitlelere, engellenmeye çalışılan, imparatorluk geçmişi üzerine bina edilmiş neo Osmanlı hayaller diğer yandan duygular ajitatif bir şekilde tahrik ediliyor.

Artık bu 15 temmuzda da farklı şeyler yapılmayacağı çok belli. Daha önce yaşananları çağrıştırıcı işlevi olan türde etkinlikler planlanacaktır. Bu anlamda selalar vermekten, TBMM, boğaz köprüsü, hava alanları, belki kimi karargahlar vb. o gece olayların yaşandığı mekanlarda törenler düzenlemeye kadar her iş yapılabilir.

Bunun yanında  OHAL uygulamalarına karşı çıkanlar, hak arayanlar, adalet soranlar, yürüyenler vd hepsi ona alet olmaktan bir adım daha ileriye taşınacak ve kriminalize edilecek. Böylece  yapılanların ve daha yapılacakların meşruiyet sınırı, toplumun en geniş kesimlerine kadar genişletilerek kalan muhalif sesler de toplumsal dışlanmaya uygun bir pozisyona itilecek. Toplumsal muhalefet mümkün olduğu kadar uzun süre susturulmaya çalışılacak.

Ancak iktidarın da farkına varmaya başladığı gibi,kutuplaşma ve korku siyaseti kaçınılmaz şekilde iktidarı eskitip yıpratmaya, kitleleri yormaya başladı. 15 temmuz gibi sıcak bir olay şimdilik bu yorgunluğu hissettirmese de gelecek hem moral hem yaşananlar açısından bu tehlikeyi büyütecek koşullara sahip.

Oysa gelecek, iktidar için riske edilemeyecek kadar çok önemli . O yüzden bu anma işi ve devamındaki tutumu kesinlikle ileride izlenecek bir kitle stratejisinin ip uçlarını verecek.

Başka bir deyişle iktidarın hangi riskleri öngördüğünün ve buna verilecek karşılık hakkında olası planlarının  ip ucu olacak bunlar. Fakat bu dinamik bir ilişki ve toplumsal muhalefetin ön gördüğü tepkilerden farklı şekillerde gelişmesine göre kendisini adapte etmeye çalışacaktır.

Doğal olarak böyle bir sahnede muhalefet etmek, iktidarın yaptıklarına karşı çıkmak, yalanlarını ve aldatmacalarına halkı inandırmak çok zor. Önümüzdeki günler bu anlamda son derece kritik. İktidarın bu hesaplarını boşa çıkartmak ise elbette mümkün. Ama önce bunun için birleşik bir muhalefete ihtiyaç var. İktidarın tek başına sahip olduğu kitle desteği ve olanakları karşısında en azından ortak bir duruş, ortak bir tavırda birleşmiş bir muhalefete.

İktidarın planlarını bu muhalefeti bir araya getirecek doğru hamleler bozabilir sadece . Buradaki doğru ise tek bir anlama sahip, onun kitleler üzerinde yaratmak istediği etkiyi sıfırlayacak, en azından etkisini dağıtacak olan demek. Bunun yolu ise onlara iktidarı şikayet etmek değil. İktidarın sahte hayalleri ve algı yönlendirmeleri ile zehirlenen kitlelere panzehir olacak şeyler sunmaktır.

İktidar, kitleleri daha önce arkasına toplayan hayallerden vaz geçti, hatta onları öldürdü. Onların yerine sahtelerini koyarak kitlelerin gözünü boyuyor.Oysa vazgeçtiği hayaller onu iktidara taşımıştı. Etkili bir muhalefet oluşması için, bunların yerini alacak olan gerçekleri ile değiştirecek işlerde birleşmeli.

Nedir bunlar, nasıl olur?

İşte üstünde düşünülmesi gerekenler.

Olayların akışı şimdiden fırsatlar doğurmaya başladı. Referandumdan beri güçlü bir muhalefet oluşturmak için zemin genişledi, iktidarın yeni plan ve stratejileri onu büyüttü. Bu zeminde çeşitli toplumsal kesimler zorunlu olarak bir araya gelmeye başladı. Yıldönümü etkinlikleri de, onu  bir fırsata çevirmek isterken, daha geniş kesimleri bu zemine itebilir.

Şimdi ekolojiden ekonomiye, haklardan özgürlüklere , bu zeminde bir araya gelenleri birleştirecek işler için geniş bir alan var. Önceki hayaller kitlelere ne sağlıyorsa onları keşfetmek, aynı şeyleri onlara sağlayan mümkün ve cezbedici somut başka hayaller ile seslenmek, ancak bunlar ile umutlar ve toplumsal muhalefet büyür.

Bunun için muhalif her kesimin yapabileceği şeyler var.

Yeşil siyasetin de.

 

Berkay Erkan

Danıştay, nikel madeninin ‘ÇED raporu iptal’ kararını bozdu

Manisa’nın Turgutlu ilçesinde yapılmak istenen nikel madenine ‘ÇED Raporu iptal kararı’ Danıştay’dan döndü.

Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki Çaldağı’nda yapılmak istenen nikel madeni için Manisa İdare Mahkemesi’nin verdiği ‘ÇED Raporu iptal kararı’ Danıştay’dan döndü. Turgutlu Çevre Platformu (TURÇEP) Danıştay kararını şaşkınlıkla karşıladıklarını açıkladı.

Danıştay bilirkişi raporunun hükme esas alınabilecek nitelikte ve yeterlikte olmadığı sonucuna vararak, yerel mahkemenin kararını bozdu. Önümüzdeki günlerde oluşturulacak yeni bilirkişi heyetinin hazırlayacağı raporla ÇED davası ile ilgili yeniden karar verilecek.

Danıştay kararında, “Faaliyetin, alanın niteliğine, tarım alanları, su kaynakları, duyarlı yörelere etkisi ile nihai ÇED raporunun ve alınacak önlemlerin teknik ve bilimsel açıdan yeterliliğinin tespiti amacıyla üniversitelerin ilgili bölümlerinden seçilecek biri çevre mühendisi olmak üzere, kimya mühendisi, maden mühendisi, orman mühendisi, ziraat mühendisi, hidrojeoloji mühendisi gibi uzmanlardan oluşturulacak yeni bir heyet ile keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılması ve bunun sonucunda düzenlenecek raporun incelenmesi suretiyle karar verilmesi gerekmektedir” denildi.

Yerel mahkemenin kararı tamamen doğru

Turgutlu Çevre Platformu (TURÇEP) tarafından Danıştay kararı ile ilgili yapılan açıklamada nikel madeninin ÇED Raporunun iptalinin ardından projenin iptalini beklerken Danıştay’ın kararını şaşkınlıkla karşıladıkları ifade edildi. Manisa 2. İdare Mahkemesi’nin verdiği ÇED iptal kararının tamamen doğru olduğu belirtilen açıklamada, “Tüm Gediz Havzasını yok edecek kadar büyük bir çevre katliamına yargı freni ile ‘dur’ denilmiştir. Çünkü Çaldağı’ndaki bu madencilik projesi tüm Gediz vadisi için bir ‘ölüm fermanı’ anlamını taşıyor. Bu gerçek de hemen tüm bilim insanlarının her alanda ortaya koydukları bilimsel raporlar ile sabittir. Kaldı ki, böyle bir madenciliğe dünyanın hiçbir ülkesinde izin verilmiyor” denildi.

“İstediği izinleri sadece Türkiye’de alabildi”

Çaldağı’ndaki nikel madenciliği serüveninin belli başlı aşamalarına da dikkat çeken TURÇEP, madencilik projesinin sahibi İngiliz European Nickel şirketinin daha önce gittiği bütün ülkelerden olumsuz yanıt alan bir şirket olduğuna dikkat çekti. Şirketin istediği izinleri sadece Türkiye’de almayı başardığı için Çaldağı’nı, ‘Projelerinin dünyadaki amiral gemisi’ ilan ettikleri dile getirilen TURÇEP açıklamasında, “Ama Turgutlu halkının kararlı mücadelesi sonucu projeden vazgeçtiler. Bugün European Nickel şirketi kapandı, tarihe karıştı, onunla birlikte paravan şirketleri olan önce Bosphorus, sonra Sardes şirketi de tarihe karıştı. Yani amiral battı! İçindekiler bir filika ile kendilerini kurtarmaya çalışırken, hükümetten kendilerine can simidi uzatmasını istediler. Bu projeyi bir Türk şirketi olarak sürdürmek üzere tesisleri devralan VTG Madencilik şirketinin ‘ikinci ÇED’ dediğimiz ÇED raporuna bakanlığın verdiği onay işte böyle bir anlam taşıyor” ifadeleri yer aldı.

VTG Madencilik şirketinin de Turgutlu halkının haklı mücadelesi karşısında dayanamayıp elindeki tüm hisseleri bir inşaat şirketi ile İsviçre’de kara para aklamak için kurulmuş paravan bir nakliyat şirketine sattığının vurgulandığı açıklamada, “Yani ortada maden şirketi diye bir şey kalmamış durumda. Ayrıca VTG Madencilik şirketinin cemaatle ilişkisi bizler tarafından ortaya çıkarılmıştı ve şirket sahipleri FETÖ soruşturmaları kapsamında takip altında” denildi. TURÇEP, “Ortada böyle bir manzara varken, Danıştay 14. Dairesi’nin kararını anlamak mümkün değil. Yani Turgutlu’daki bu madencilik projesinden geriye sadece bir enkaz kalmış, enkazın kaldırılmasına bile izin verilmiyor sanki” dedi.

Bu projeye toplumun her kesiminin karşı olduğuna da dikkat çekilip, “Turgutlu halkı 10 yıldır vahşi madenciliğe karşı yaşam mücadelesi veriyor, bugüne kadar bu madene geçit vermedi, bundan sonra ise hiç vermez” denildi.

(Evrensel)

“Eve Dönüş” sergisi TOZ Artist Run Space’de

Küratörlüğünü Ezgi Bakçay ve Volkan Kızıltınç’un yaptığı, Bekir Dindar, Cansu Yıldıran ve M. Cevahir Akbaş’ın fotoğraf, video ve ses enstalasyonlarından oluşan “Eve Dönüş” sergisi 01-23 Temmuz tarihleri arasında, cumartesi ve pazar günleri saat 12:00-18:00 saatleri arasında TOZ Artist Run Space’in Kadıköy Yeldeğirmeni’ndeki mekânında görülebilir.

“Eve Dönüş” başlıklı sergi, belgesel fotoğrafçılıkla çağdaş sanat arasındaki bağları yeniden yorumlayan üç genç sanatçının ürettiği fotoğraf, video ve ses yerleştirmelerinden oluşuyor. Sergide “eve dönüş” bilinmeyene doğru bir hareket ve tamamlanması imkânsız bir yolculuk olarak hikâyeleştiriliyor. Her yolculuk öncelikle sanatçı öznenin kendini sahnelediği performatif bir imge üretim süreci olarak görselleşiyor. Hemen ardından, yuva, tarih, mit, bellek, doğa, aidiyetsizlik gibi kavramlar tartışmaya açılıyor.

Mülksüz, Cansu Yıldıran

Yunan edebiyatında kullanılan bir tema olan “Nostos” eve dönmeye çalışan destansı kahramanı anlatır. Bu yolculuk genellikle kahramanı sınayan pek çok tehlikeyi içerir. Eve dönüş sadece fiziksel bir eylem değildir. Kahraman aslında kendine dönmeye, kendini bilişsel bir haritada anlamlı kılmaya, içinde evinde gibi hissedeceği bir kimliği kurmaya çalışmaktadır. Buna karşın eve dönmek artık mümkün değildir. Kahramanın pathosu köklere dönmenin de onlardan kurtulmanın da mümkün olmamasından kaynaklanır. Mesele geçmişe gitmek değil, geçmişi bugünde kurtaran bir tarih yazımını düşünebilmektir.

Avcı, M. Cevahir Akbaş

Bekir Dindar, Cansu Yıldıran ve M. Cevahir Akbaş; mitler, gündelik toplumsal yaşam, tarih ve tekil öznel yaşantı arasında karmaşık düğümler atarak çalışıyor; Sürekli ölçek değiştirerek yeni bir “nostos” yorumu ortaya çıkarıyorlar. Ne modernist anlamda kişisel ne de postmodernist anlamıyla kişisizleşmiş bir hikâye anlatıcılığı bu. Özne kendini hasretle arıyor ama yine de tek merkezli olmaya direniyor. Kadrajın ardında sığınacak güvenli bir alan yok. Çünkü “eve dönüş” öyküsü asla tek bir özneye ait değil. Tüm bunlar, sergideki tüm işlere hâkim olan, çok yakın ve çok uzak arasında salınan tekinsiz mesafede göze geliyor.

Karabiga, Bekir Dindar

Cansu Yıldıran “Mülksüz” başlıklı projesinde Karadeniz’de Kuşmer Yaylası’nda geçen çocukluk anılarını toplumsal cinsiyet bağlamında tarihselleştiriyor. Kesintili belleğini ve muğlak kimliğini, annesinin hiçbir zaman sahip olamayacağı bir yok-evde mekansallaştırıyor. Bir biçimde sağaltıcı olması beklenen yolculuğun sonu kimliğin tekinsizliğine çıkıyor. M. Cevahir Akbaş babasının ondan gizlediği avcı kimliğinin ve esirgediği kayıp zamanın peşine düşüyor. Bireysel öyküsünü kadim bir dağ etrafında geçen, insanlık tarihi kadar eski bir av hikâyesine dönüştürüyor. “Avcı” başlıklı işin üretimi, doğa, tarih, mit ve öznel deneyimin eklemlendiği performatif bir süreç olarak klasik belgesel dilinden ayrılıyor. Bekir Dindar, ailesinin yaşadığı Karabiga’daki beldenin yakınında inşa edilen termik santralin doğada, toplumsal yaşamda ve kişisel bellekte yarattığı tahribatı konu alıyor. Sanatçı sadece tanıklık etmiyor, fotoğraf aracığıyla ekoloji mücadelesine katılıyor. Tarihsel bir özne olarak kendini hikâyenin içine yerleştirmekten çekinmiyor. Sadece “Karabiga”yı değil, aynı zamanda farklı kimlikleri arasındaki gerilimi de görselleştiriyor. Çalışmasını tamamlayan ses yerleştirmesiyle öykü anlatıcılarını çoğullaştırıyor, özneyi kolektifleştiriyor.

Fotoğraf, video ve ses enstalasyonlardan oluşan “Eve Dönüş” sergisi 01-23 Temmuz tarihleri arasında, cumartesi ve pazar günleri saat 12:00-18:00 saatleri arasında TOZ Artist Run Space’in Kadıköy Yeldeğirmeni’ndeki mekânında görülebilir.

TOZ Artist Run Space “Bağımsız Sanat İnisiyatiflerinin Sürdürülebilirliğine Yönelik Destek Fonu 2016-2017” kapsamında SAHA tarafından destekleniyor.

 

Haber: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)

 

Samanlı dağları RES tehdidi altında

Bursa, Yalova, Kocaeli, Bilecik ve Sakarya sınırları arasında kalan Samanlı dağları ormanları RES tehlikesi altında. Projeye göre eşsiz güzelliklere sahip ormana 113 adet türbin yapılacak.

Bursa’nın İznik ilçesine bağlı Hacıosman, Kutluca, Candarlı, Elmalı ve Kırıntı köylerine kurulmak istenilen RES’e karşı etkin bir mücadele yürüten Veteriner Hekim Ahmet Bülent Üçok BirGün’e konuştu. Projenin ayrıntılarını anlatan Üçok şunları söyledi:

“Bu proje o kadar çarpık ki. Mogan Enerji yürütüyor. Proje üç kere revize edildi. Hala diyorlar ki biz doğaya zarar vermeyeceğiz vs. Fakat kendilerinin kucağına verilen projenin doğaya zarar vermeme gibi bir şansı yok. Burada yapılacak her şey doğaya zarar verir.”

Karaleyleğin üreme noktası

Bölgenin kuşlar için önemli bir merkez olduğunu vurgulayan Üçok, kısa süreli bir gözlemin öneminin olmadığını uzun süreli bir keşfe ihtiyaç olduğunu söyledi. Üçok şöyle konuştu: Buralar leyleklerin göç yolu. Nisan ayında yüzlerce leylek köylerin çayırlarında mola verirler. Örneğin burada karaleylek yerleşimi var ve üreme bölgesi. Karaleylek çok az ender görünen bir kuş.”

“ÇED Toplantısında ‘mümkün olduğu kadar ağaçsız alanı seçeceğiz’ denilse de, bu dağlarda ağaçsız alan yok” diyerek sözlerine devam eden Üçok, hem RES için hem de inşaat araçlarına yol yapmak için oldukça fazla ağaç kesiminin planlandığını ve bunun bölgedeki yaban hayatı da olumsuz etkileyeceğini de sözlerine ekledi.

(BirGün)

‘İklim riskleri maddi risklerdir’: G20 zirvesi öncesinde ‘iklim risklerine ilişkin öneriler’ raporu

Gelecek hafta içerisinde yapılacak olan G20 zirvesi öncesinde, Finansal İstikrar Yönetim Kurulu, tarafından kurulan İklim ile Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü (TCFD), G20 ülkelerine iklim değişikliği ile ilişkin finansal risklerin açıklanması ve takip edilmesi hakkında önerileri içeren bir metin yayımladı. Birçok farklı sektör ve ülkeden 32 üyesi olan TCFD’ye şu anda Michael R. Bloomberg tarafından yürütülüyor.

TCFD tarafından G20 öncesinde yayınlanan raporda, iklim değişikliği yüzünden piyasaların karşı karşıya kalacağı riskler ile bu riskleri ele almak konusunda yapılması gerekenler sıralanıyor.

Aviva, Barclays, Deloitte Global, BNP Paripas, HSBC Holdings, KPMG, TATA intel gibi üyeleri olan TCFD’nin ortaya koyduğu öneri raporunu, aralarında Türkiye’den Garanti Bankası’nın da bulunduğu 100’den fazla şirket de desteklediklerini açıkladılar.

Rapordan öne çıkan bilgiler ise şunlar:

“İklim riskleri maddi risklerdir.

“İklim değişikliği ve düşük karbonlu dönüşüm küresel ekonomine önemli değişikliklere sebep olacak.

“İklim değişikikliğinin etkileri sermaye piyasalarında yatırımcı ve şirket üzerinde önemli maddi riskler oluşturuyor ve eğer bu riskler doğru bir biçimde fiyatlandırılmaz ise global finansal sistemin istikrarsızlaşmasına sebep olabilir.

“2.3 Trilyon değerine sahip capex potansiyeli, atıl durumda kalacak olan kömür, petrol ve gaz varlıkları yüzünden çöpe gidebilir.”

Riskleri azaltmak için Finansal Bildirim gerekli

İklim ile ilişkin finansal risklerin bildirimi olmadan, şirketlerin enerji dönüşüm fırsatlarını anlamaları ve portföylerindeki riskleri azaltmaları mümkün olmayacaktır.

Düzenleyiciler risklere uyanıyorlar, örneğin bu ay içinde Bank of England iklim ile ilişkin risklerini gözden geçirme sürecini başlattı.

Şirketlerin önlerindeki riskleri ve fırsatları anlaması için senaryo analizleri çok önemli:

TCFD şirketlere, iklim değişikliğinin ve 2 C senaryosu gibi politik yol haritalarının farklı etkilerinin oluşturduğu riskleri analiz etmelerini ve bildirmelerini öneriyor.

Bildirimler, iklim ile ilişkin risklelerin paylaşılmasını, karşılaştırılmasını sağlayarak, yatırımcıların kendi portföylerindeki riskleri yönetmelerini olanaklı kılacaktır.

TCFD önemli bir adım

Büyük fosil şirketlerine yatırım yapan yatırımcılar iklim risk verisinin giderek daha fazla paylaşılmasını istiyorlar. Örneğin Exxon hissedarlarının yüzde 62’si bunu talep ediyor.

İş dünyası ve yatırımcıların önemli kısmı gönüllü olarak iklim risk bilgilerini paylaşmaya başladılar.

TCFD önerileri, şirketlerin iklim riskleri hakkında daha şeffaf olmalarını sağlayacaktır.

Finansal İstikrar Yönetim Kurulu’nun metni şöyle:

Finansal İstikrar Kurulu (FSB – Financial Stability Board), sektörün öncülüğünü yaptığı İklimle Bağlantılı Finansal Bildirim Görev Gücü (TCFD- Task Force on Climate-related Financial Disclosures) tarafından hazırlanan iklimle bağlantılı finansal risklerin etkin bildirimi önerileri raporunu kamuoyunu sundu.

Michael R. Bloomberg’ın başkanlığını yaptığı TCFD, Aralık 2015’te şirketlerin yatırıcımlar, kredi tedarikçileri ve sigorta şirketlerine iklimle bağlantılı finansal riskleri hakkında bilgi sunmakta kullanabilecekleri bir dizi gönüllü ve istikrarlı bildirim önerisi geliştirmek için kurulmuştu. TCFD’nin birçok farklı sektör ve ülkeden 32 üyesi, Aralık 2016’da taslak öneriler için kamuoyundan görüş alımı da dahil olmak üzere, yoğun bir halk katılımı ve danışma sürecinin ardından öneriler raporunu tamamladı.

TCFD, tüm sektör ve yetki alanlarına uygun dört adet iklimle bağlantılı finansal bildirim önerisi geliştirdi. Dört başlık altında toplanan öneriler şöyle:

Yönetişim: Organizasyonun iklimle bağlantılı riskler ve fırsatlar hakkındaki yönetişimi.
Strateji: İklimle bağlantılı risklerin organizasyona dahil şirketler, strateji ve finansal planlama üzerindeki mevcut ve muhtemel etki ve fırsatları.
Risk Yönetimi: Organizasyonun iklimle bağlantılı riskleri tanımlaması, değerlendirmesi ve yönetmesine dair süreçler.
Ölçümler ve Hedefler: İklimle bağlantılı geçerli risk ve fırsatların değerlendirilmesi ve yönetiminde kullanılan ölçümler ve hedefler.

FSB Yönetim Kurulu Başkanı Mark Carney, TCFD’nin hazırladığı rapor hakkında yaptığı değerlendirmede: “TCFD’nin önerileri piyasa tarafından, piyasa için hazırlandı. Bu öneriler, finansal bildirim hazırlayan ve kullanan çok sayıda şirket tarafından, iklimle bağlantılı risk ve fırsatlarını anlamak için birinci derecede önem taşıdığını belirtilen bildirimleri düzenliyor. Bu önerilerin yaygınlaştırılarak uygulanmasıyla yatırımcı, banka ve sigortacıları bu bilgiye erişebilecek ve iklim değişikliği karşısında piyasa ayarlamalarının eksik, geç kalma ve istikrar bozma riskinin azaltılmasını sağlayacak” dedi.

Önerilerin son hali hakkında konuşan Michael R. Bloomberg ise: “İklim değişikliği küresel pazarları göz ardı edilemeyecek risk ve fırsatlarla karşı karşıya bırakıyor, ve iklimle bağlantılı bildirimlerin bir çerçeve içinde ele alınması bu nedenden dolayı bu denli önem taşımaktadır. TCFD bu çerçeveyi masaya yatırarak, yatırımcıların daha düşük karbonlu bir ekonomiye geçişin muhtemel risk ve mükafatlarını değerlendirmesine yardımcı oluyor. Dünyanın dört bir yanından bu kadar çok sayıda şirket ve yatırımcının TCFD’nin önerilerini desteklediklerini görmekten mutluluk duyuyor ve başkalarının da girişimimize katılmak isteyeceğini umuyoruz” dedi.

Piyasa değeri 3.3 trilyon ABD doları aşan 100 şirket ve 24 trilyon ABD dolarının üstünde sermaye yöneten finans şirketler, TCFD’nin bildirim önerileri ve bunların uygulamaya geçirilmesini destekleyen açıklamalarda bulundu.

(Yeşil Gazete)

Crans-Montana’da ne olacak? – Mertkan Hamit

Bu yazı yeniduzen.com/ dan alınmıştır

Politik iklim yeniden Kıbrıs Sorununa doğru evriliyor. Üst düzey temsilcilerin birer birer ziyareti, özellikle Binali Yıldırım ile Aleksis Tsipras görüşmesi ardından gözler Kıbrıs Konusu ile ilgili yeni bir zirveye çevrildi. Daha önce belirttiğim bir yorumumda bu zirvenin gerçekleşememe ihtimalini ortaya koymuştum. (1) Pesimist tavrımı korumama rağmen, böyle bir zirvenin gerçekleştirilecek olmasına önem atfetmekteyim. Ancak, hala daha soru işaretlerinin olduğu kesin. Öyle ki, TC Başbakanı Binali Yıldırım Atina dönüşü yaptığı açıklamada “garantör ülke olarak Yunanistan Türkiye gibi ülkelerin başbakanlarının katılmasını gerektirecek şartlar oluşur mu oluşmaz mı gibi bir tereddüt var. Bizde de onlarda da var bu soru işareti” şeklinde bir ifade kullanmıştır.

İşin özeti Crans-Montana göreceğimiz son zirve olmayacak. Ancak bu Cenevre ya da Mont Pelerin I, II zirvelerinden farklı olarak sabrın ve zamanın tükendiği noktayı işaret etmektedir. Genel anlamda “son oyun” algısı yayılmıştır. Bu açıdan beklenti yeni koşullar yaratmayacağı kesindir. Burada izlediğimiz özellikle BM için ama aynı zamanda diğer aktörler için de kimsenin zarar görmeden kurtulacağı bir “itibar kurtarma” girişimidir.

Kıbrıs konusunda yaşanan süreçle ilgili umut vermekle eleştirilen biri olarak neden olumsuz bir beklentiye sahip olduğumu kısaca özetlemek için önce Crans Montana’da ortaya çıkabilecek sonuçları ele alalım.

Ortaya konulan sonuçlar arasında a) kapsamlı çözüm, b) çerçeve anlaşması, c) ortak açıklama gibi seçenekler mevcuttur.

Bunları sondan başlayarak ele alacak olursak:

  1. Ortak açıklama:  11 Şubat 2014 tarihli Ortak Açıklama metni herhangi bir federal çözümün pazarlık konusu olmayacak tüm unsurlarını içermektedir. Dönüşümlü başkanlık, etkin katılım, garantiler, toprak, mülkiyet gibi konular ortak bir metne girebilecek kavramlar değildir çünkü bunlar hala daha tarafların pazarlık unsurlarıdır. Bu yüzden 11 Şubat 2014 metninden ileride bir metin üretilmesi mümkün değildir. Başka bir deyişle bu zirvede 11 Şubat açıklamasından daha ileri bir ortak metin beklemek mümkün değildir.
  2. Çerçeve Anlaşması: İrlanda çözüm süreci referanslı uygulanabilir bir çerçeve anlaşması yaratılması kapsamlı çözüm için son derece faydalı bir açılım olarak görülebilir. Ancak koşulları ölçtüğümüzde, güven yaratıcı önlemlerin “tanınma paranoyası”/“stratejik sebepler” ikileminde uygulanamadığını biliyoruz. Geçiş noktalarının açılmasının mümkün olmadığı,  mobil hatların birleşemediği koşullarda uygulanabilir bir çerçeve anlaşmasının gerçekleştirilmesi hayli güçtür. Üstelik uygulanabilir bir çerçeve anlaşmasının ilk adımı asker sayısının azaltılması, yeşil hat bölgelerinin iadesi gibi daha zorlu noktaları barındıracaktır. Bu güçlü bir siyasi irade gerektirir. Toprak adımının Türk tarafının en önemli “kozu” olduğunu düşündüğümüzde, böylesi adımların atılması oldukça zordur. Aynı zamanda AB muktesabatının kuzeyde uygulanmaya başlamasına dair açılımlar, limanların Avrupa limanı olarak kabul edilmesi gibi açılımların da mevcut modalite ve anlayışla gerçekleşmesi daha zordur. Bu açıdan da baktığımızda İsviçre’den uygulanabilir  bir çerçeve anlaşması çıkması mümkün değildir. Çünkü taraflar takındıkları pozisyon itibari ile uygulanabilir çerçeve anlaşmasını uygulayacak politik anlayışa sahip değildir.
  3. Kapsamlı Çözüm: Halihazırda kapsamlı çözümün orada tamamlanmasının mümkün olamayacağına yönelik sinyaller verilmektedir. Masada kapsamlı çözüme dair beklentiler azalırken mucize gerçekleştirebilecek bir Oz büyücüsü var mı bilemiyorum. Ancak, eğer varsa şimdi ortaya çıkması lazım. Böyle bir durum beni ters köşeye yatırır ve bu noktadan sonra yazacaklarımı geçersiz kılar. Ancak, kapsamlı çözümün gerçekleştirilmesinin mümkün olmayacağına dair sinyali TC Başbakanı Binalı Yıldırım verirken, atıfta bulunduğu taraf “Kıbrıslı liderler” şeklindeydi. Yani, meselenin garantiler  üzerinden gerçekleştirilecek bir pazarlıkta Türkiye de olmasına rağmen Kıbrıslı liderler anlaşamadı diye sonuçlanamadı gibi bir imaj yaratılmıştır. Bu açıdan baktığımızda paket üzerinden konuşulan al – ver sürecinin sağlanamamasında ihale 2 senedir müzakere eden Kıbrıslı liderlere kalacakmış gibi.

Peki, durum vahimse ve bu zirvede hiçbirşey mümkün değilse bu zirve neden gerçekleştirilecek ?

Bana göre Cenevre zirvesinde bu işin bitirilmesi gerekiyordu. Ancak, Yunanistan Dışişlerinin tavrı Konferans’ta belirleyici olmuştu. Günün sonunda güvenlik ve garantiler başlığında tarafların pozisyonu ve esneyebilecekleri noktalar bellidir.

Esas olan kim ne alır ve bu konuda herkes siyasi iradesini gösterir sorusunun cevabıydı. Siyasi irade varsa, bunu gerçekleştirmeye dair söylenecek sözler birkaç cümledir. Ancak taraflar (özellikle de garantörler) bunu ifade etmekten çekinmekte, yani siyasi iradeyi sergilemekten kaçınmaktadırlar.

Hal böyleyse, 2 yıl boyunca sürdürülen ve siyasi yatırım yapılan bu sürecin “itibarını koruyarak” sönümlenmesi gerekmektedir. Bu hem yerel hem de uluslararası unsurların işine gelmektedir. Bu yüzden malesef eğer Kapsamlı Çözüm yapmak için iştah ortada yoksa (bana göre garantörlerde böyle iştah yoktur) Kıbrıslı liderler BM’nin itibarını korumak için kullanılacaktır.

Özellikle son süreç içerisinde Kıbrıslı liderler düştükleri suçlama oyununda zararlı çıkmıştır. Çünkü birbirlerine cevap vererek harcadıkları enerji ile bütün sorumluluğu Kıbrıslı liderlere yıkmak için uygun koşullar yaratılmıştır. Böylelikle, bir süredir BM’nin arayış içinde olduğu çıkış stratejisi sağlanmıştır.

Taraflarca orkestra şeklinde yapılan açıklamaların başarısız bir yöntem olduğuna dair daha önce dile getirdiğim düşünce de buradan kaynaklanmaktadır. (2) Şu an BM için yöntemin başarısızlığını, Kıbrıs sorununu ele alış biçimlerine eleştirel yaklaşacak bir sebep yoktur. BM’ye göre yeni bir girişim ile Kıbrıs Sorunu çözülememiş ve sorumluluk uzlaşmazlığı seçen Kıbrıslı liderlerin meselesidir.  Oysa ki aklı selim olan herkes, bu sorunun ele alınış biçimindeki hataların sorunun çözülememesine neden olduğunun farkındadır.

BM bu aşamada süregiden oyun değiştirilmek isteniyorsa, Crans-Montana’ya yönelik “havuç – kırbaç” yöntemi oluşturabilmelidir. Ancak, BM böyle bir irade sergilemekten kaçınmaktadır. Kıbrıs Türk tarafına statü için yasadışı olarak elinde tuttuğu mülklerin tazminatının Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafınca ödenmesi ve toprak iadesini, eş zamanlı olarak, Kıbrıs Rum tarafına uzlaşmazlık karşılığı Kıbrıs Türk tarafının statü yükseltilmesi riskinin açıkça dile getirilmesi statükonun korunmayacağının net işaretleridir. Bunların masada olmaması koşulunda, bu zirve diğer tüm zirveler gibi statükonun devamının teyidiyle sonuçlanacaktır.

Hal böyleyse ne olacak ?

Muhtemelen Crans-Montana sonrasında seçimlere kadar sürecin sönümlenmesi beklenecek. Sürecin seçimler nedeniyle askıya alınacağı ve seçimden sonra oluşacak yeni Kıbrıslı Rum iradesinin ne göstereceğini şu an tahmin edemeyiz. Ancak yeni bir başkan seçilirse, kalınan yerden devam etmek yerine sürecin en başına dönmeyi talep edebilir. (Anastasiadis seçildiğinde böyle yapmıştı.) Bu arada da zaten Kıbrıs Türk toplumunda liderlik seçimleri gelecek ve bildiğimiz kısır döngü devam edecektir.

Şu an için iç politikada her taraf kendi için yeni koşullar yaratmaya çalışsa da uluslararası olarak yeni koşulların yaratılması bana göre pek de mümkün değildir. O yüzden de Kıbrıs Sorunu’nun bir süre için rafa kaldırılmasının koşulları ortaya çıkacaktır. Rafta bekleyen Kıbrıs Sorununun daha da karmaşık bir hale gelmesi için uzlaşmazlıkta olan taraflar muhtemelen ellerinden geleni yapacaktır.

Peki Kıbrıs Sorunu bir daha konuşulmaz mı ?

İşte kritik nokta tam da burada. Muhtemelen Crans-Montana sonrasında Kıbrıs Sorunu etraflı bir biçimde bir süre ele alınmayacak. Ancak, Kıbrıs adası etrafındaki doğalgaz kaynakları ile ilgili varsayımlar son bulunca ve gaz gerçekten çıkarılmaya başlandığında etkin biçimde bu konu yeniden gündeme gelecektir. Şu an en iyi beklenti bu kaynakların ortaya çıkarılacağı zamana 5 yıl biçiyor. Hal böyleyse, muhtemelen Kıbrıs Sorunu ile ilgili yeni süreç 5 yıl sonra başlayacak. Ancak bu sefer yaratılacak olan nüfus yapısı ve vatandaşların sayısı, Türkiye’nin buralardaki iktidarına ve bölgesel koşullara göre şekillenecektir. Ve maalesef, konuşulan Kıbrıs Sorunu olsa da, aslında Kıbrıs adasında “bir zeytin gibi” kök salmış insanların geleceğine dair olmayacaktır.

http://sozkibris.com/surecin-efsanelestirilecek-bir-tarafi-yoktur/

https://ekopolitix.net/2017/06/12/bir-garip-propaganda-seysi/

 

Bu yazı yeniduzen.com/ dan alınmıştır

 

Mertkan Hamit

Hayvan Hakları Savunucuları, “Katliam Yasası”na karşı 1 Temmuz’da sokağa çıkıyor

Hayvanları Koruma Kanunu’nda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı, hayvan hakları savunucularını harekete geçirdi. Yaklaşık 200 dernek ve grubun yanı sıra bağımsız aktivistlerin de katılacağı eylemler, eş zamanlı olarak 1 Temmuz’da yapılacak.

Görsel tasarım: Ş. Esin Erben

Hayvan hakları savunucularının “Katliam Yasa Tasarısı” olarak değerlendirdiği tasarı, yaşam hakkı savunucuları tarafından 1 Temmuz saat 13:00’te birçok kentte eş zamanlı olarak protesto edilecek.

Kanun tasarısı, hayvanlar için bir felaket olarak tanımlanıyor. Tasarıya göre, nüfusu 100 binden az olan ilçe belediyeleri sokak hayvanları ile ilgili sorumluluklarını terk edecek. Rehabilitasyon merkezi ve bakımevi kurma zorunluluğu olmayacak belediyelerin, sokakta yaşayan hayvanları yerleşim yeri dışına ve çevre ilçelere bırakmasının önü açılacak.

Bunun yanı sıra hayvan satışı, üretim çiftliklerinde ve bakımevlerinde devam edecek. Yaşam hakkı savunucularına göre bu durum, sokak hayvanlarının bakımevlerinden satın alındıktan sonra deneylerde kullanılmasının önündeki engelleri kaldıracak. “Bakım evlerindeki sahiplendirilemeyen hayvanlar, okul, hastane, ibadethane, çocuk oyun alanı gibi toplumun yoğun olarak kullandığı yerler hariç alındığı ortama bırakılır.” şeklindeki tasarının 3. maddesi ise hayvanları tecrit etmeye yönelik olarak değerlendiriliyor.

Atlı fayton, hayvanlı sirk, yunus parkları gibi hayvanların fiziksel ve psikolojik olarak şiddet gördüğü ticari uygulamaların son bulmasına dair ise tasarıda herhangi bir madde yer almıyor.

Eylemler Nerede Gerçekleştirilecek?

Hayvan hakları savunucuları tarafından duyurulan eylem yerleri şu şekilde:

Ankara – Vedat Dolakay Nikah Salonu Önü – Kurtuluş Parkı
Antalya – Yavuz Özcan Parkı
Alanya – Atatürk Meydanı
Adana – Atatürk Parkı
Afyonkarahisar – Afyon Bakımevi
Akçay – Sarıkız Heykeli Önü
Adıyaman Gölbaşı – Atatürkçü Düşünce Derneği Basın Toplantısı
Akçakoça – Merkez Cami Karşısı
Bartın – Cumhuriyet Meydanı
Batman – Atatürk Parkı
Burdur – Cumhuriyet Meydanı
Bursa – Fomara Meydanı
Bilecik – Şehitler Parkı
Bodrum – İskele Meydanı
Balıkesir – Ali Hikmet Paşa Meydanı İş Bankası Karşısı
Çat – Kaymakamlık Önü
Çanakkale – İskele Meydanı
Çorum – Hürriyet Parkı Yanı
Çınarcık – Çınarcık Meydanı
Denizli – Belediye Önü Çınar
Didim – Cumhuriyet Meydanı
Düzce – Anıt Park
Dalyan – Merkez Cami Yanı Çay Bahcesi
Edirne/ Uzunköprü – Edirne Saraçlar Caddesi PTT Önü
Eskişehir – Adalar Migros Önü
Gemlik – İskele Meydanı
Güryıldız – Tokat Küçük Yıldız Mahallesi Güney Sokak
Hatay – Cumhuriyet Meydanı Köprübaşı
Hopa – Cumhuriyet Meydanı
Hınıs – Cumhuriyet Caddesi
Horasan – Belediye Binası Önü
İstanbul – Kadıköy İskele Meydanı Atatürk Heykelinin Bulunduğu Alan
Isparta – Parmakkapı Meydanı Belediye İş Hanı Önü
İnegöl – Hükümet Konağı Önü
İzmir – Konak Büyükşehir Belediyesi Önü
Kastamonu – 10. Bölge Orman Su İşleri Müdürlüğü Önü
Kırklareli – Özgürlük Meydanı
Keşan – Enez – Keşan Hükümet Caddesi Orman Müdürlüğü Önü
Kırıkkale – Maddo Kafe Önü Cumhuriyet Meydanı
Kuşadası – İsmail Cem Meydanı
Kayseri – Cumhuriyet Meydanı / Almer Avm Arkası
Konya – Selçuklu İhsaniye Mahallesi Büyük Hayrettin Sokak Yüksel Apartmanı Önü
Kars – Basın Toplantısı
Karamürsel – Cumhuriyet Meydanı
Karabük – Eski Belediye Önü
Kütahya – Tema Vakfı
Lapseki – Adliye Önü
Rize – Tuzcuoğlu Memişağa Parkı
Sakarya – Atatürk Kültür Merkezi Önü
Samsun – İlkadım Cumhuriyet Meydanı
Sinop – Eski Hal Binası Önü
Siirt – Basın Toplantısı
Sivas – Basın Toplantısı
Şanlıurfa – Topçu Meydanı
Şebinkarahisar – Basın Toplantısı
Muğla – Ortaca Dalaman – Ortaca Tören Alanı
Manisa – Manolya Meydanı
Muş – Basın Toplantısı
Mersin / Anamur – Zehra Marul Yalı Sokak İskele Mahallesi No: 23 Önü
Niksar – Kaymakamlık Binası Önü
Nevşehir – Valilik Önü Tören Alanı
Niğde – Basın Toplantısı
Ordu – Eski Fidan Gör Meydanı
Uşak – Basın Toplantısı
Ürgüp – İmran Mahallesi Güllüce Caddesi
Trabzon – Gazeteciler Cemiyeti
Tekirdağ – Çorlu Atatürk Meydanı
Türkeli – Kaymakamlık Önü
Tunceli – Seyit Rıza Parkı
Tokat – Valilik Önü
Turhal – Belediye Binası Önü
Yozgat – Cumhuriyet Meydanı
Yalova- Cevdet Aydın Parkı
Zonguldak – Merkez Adliye Binası Önü

 

Haber: Ş. Esin Erben

(Yeşil Gazete)

Adalet yürüyüşü 16. gününde: CHP’li vekil yürüyüşte kalp krizi geçirdi

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun öncülüğünde, partinin İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanması sonrası başlatılan “adalet yürüyüşü” on altıncı gününe girdi. Yürüyüş sırasında CHP Aydın Milletvekili Hüseyin Aydın kalp krizi geçirdi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “adalet yürüyüşü” on altıncı gününde… 432 kilometrelik yürüyüşte bugüne dek yaklaşık 268 kilometre yol katedildi. CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, saat 02:00 civarında kamp alanında kurusıkı silah atıldığını ifade etti.

Hüseyin Yıldız

Kılıçdaroğlu, yürüyüş öncesi 24 Ocak 2001’de Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü görevini yürüttüğü sırada uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitiren Gaffar Okkan’ın mezarını ziyaret etti. Okkan’ın mezarına çiçek bırakan ve dua eden Kılıçdaroğlu, daha sonra yaptığı açıklamada şunları kaydetti:

“Gaffar Okkan Diyarbakır’da terörün en yoğun olduğu dönemde görev yapan bir emniyet müdürüydü. Onun kararlılığı ve tutumu sadece Diyarbakır’da değil, Türkiye’nin her köşesinde takdir toplamıştır. Terörle mücadelede halkın desteğine rağmen halkla terörü ayırma noktasında Gaffar Okkan’ın kararlılığı gerçekten dikkat çekicidir. Öldürüldüğünde bütün Diyarbakır yas tuttu. Çocuklarının adlarını Gaffar koydu. Kendisini rahmetle anıyoruz. Şükranla anıyoruz. Gaffar Okkan’ın unutmayacağız. Terörden çok çektik, acı çektik. Analar ağlamasın diye söylemlerde bulunduk. Şiirler okuduk, ağıtlar yaktık. Terör hala can yakıyor. Özellikle terörle mücadele konusunda emin olun son derece samimiyiz ve her ortamda dile getirdim. Biz size her türlü desteği vermeye hazırız bu konuda dedik. Kendi topraklarımızda adalet ve huzur istiyoruz dedik.”

Öte yandan, CHP Aydın milletvekili Hüseyin Aydın, Adalet Yürüyüşü sırasında kalp krizi geçirdi. Hastaneye kaldırılan Aydın’ın tedavi altına alındığı bildirildi. Aydın’a anjiyo yapılacak.

(BirGün, T24)

Eşcinsellerin evlenebilmelerini öngören yasa Alman Meclisi’nden geçti

Almanya’da eşcinsel çiftlerin evlenebilmelerini öngören yasal düzenleme mecliste onaylandı. Başbakan Merkel oylamada ret oyu kullandığını açıkladı.

Alman Federal Meclis’te bu sabah yapılan oylamada eşcinsel evlilikler onaylandı. Oylamada 393 milletvekili eşcinsel evlilikleri onaylarken, 226 milletvekili karşı oy kullandı. Dört milletvekili ise çekimser kaldı. Federal Meclis Başkanı Norbert Lammert böylece eşcinsel evlilikleri mümkün kılan önergenin kabul edildiğini açıkladı.

Merkel ‘Hayır’ dedi

Almanya Başbakanı Angela Merktel oylamanın ardından yaptığı açıklamada, tasarıya “hayır“ dediğini belirterek, “Benim için evlilik anayasada kadın ve erkek arasındadır. Bu nedenle de tasarıyı onaylamadım” dedi. Başbakan Merkel tasarının meclisten geçmesinin huzur ve toplumsal dayanışmanın sağlanmasına katkı sağlayacağını umut ettiğini belirtti. Almanya Başakanı Angela Merkel eşcinsel evlilik konusunda grup kararı alınması için zorlama yapmayacağını belirterek, milletvekillerinin kendilerinin karar vereceğini söylemişti.

Oylamada Sosyal Demokrat Parti, Yeşiller ve Sol Parti milletvekillerinin yanı sıra önergeye çok sayıda Hristiyan Birlik Partili milletvekilinin de onay verdiği belirtildi. Sosyal Demokrat Parti, Yeşiller ve Sol Partili milletvekillerinin sayısı 320. Oylamada ise önergeye 393 kabul oyu çıktı. Bu durumda Hristiyan Demokrat Birlik Partisi’nden en az 73 milletvekilinin de eşcinsel evliliğe destek çıktığı belirtiliyor.

Almanya’daki eşcinsel çiftler şimdiye kadar birlikteliklerini kayıt altına aldırabiliyor, ama resmen evlenemiyordu. Eşcinseller arasındaki hayat ortaklığı ile kadın-erkek evlilikleri arasındaki en önemli fark eşcinsel çiftlerin evlat edinme haklarının olmamasıydı.

Ancak Hristiyan Birlik partileri ortak meclis grubunun hukuk uzmanı Hans-Peter Uhl, “herkese evlilik hakkının” anayasaya aykırı olduğunu ve bu nedenle anayasanın değiştirilmesi gerektiği görüşünde. Hristiyan Birlik partilerinin “evlilikte eşitlik” tasarısıyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’ne başvurması bekleniyor.

 

(DW Türkçe)