Ana Sayfa Blog Sayfa 3112

16. Kadıköy Belediyesi Çocuk Tiyatro Festivali başlıyor!

16. Kadıköy Belediyesi Çocuk Tiyatro Festivali’nde, çocuklar 7 Temmuz’dan itibaren 15 gün boyunca Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda, her akşam farklı bir oyunu ücretsiz izleyebilecek.

16. Kadıköy Belediyesi Çocuk Tiyatro Festivali 7 Temmuz Cuma günü başlıyor. Bu yıl 16.sı düzenlenecek olan festival 21 Temmuz Cuma akşamı son bulacak. Çocukların açıkhavada oyun seyretme şansını bulacağı festivalde, 15 gün boyunca her akşam farklı bir çocuk oyunu ücretsiz izlenebilecek.

Kadıköy Belediyesi’nin yaptığı duyuruya göre,“uzun kuyruklar oluşmaması için davetiye uygulamasına geçilen” festivalde, izleyiciler davetiyelerini Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda bulunan Açıkhava Tiyatro gişesinden ve Kadıköy Belediyesi Kültür Merkezleri’nden temin edebilecek.

Festival boyunca oyunlar her akşam saat 21.00’de başlayacak.

Festival süresince sahnelenecek 15 oyun

16. Kadıköy Belediyesi Çocuk Tiyatro Festivali’nin programı ve oyunlar için belirlenen yaş sınırı şöyle…

7 Temmuz Cuma  / Bir Okyanus Masalı Denizkızı Müzikali / Altınok Tiyatrosu (3+)

8 Temmuz Cumartesi / Grimm Kardeşler / Moda Sahnesi (6+)

9 Temmuz Pazar / Karlar Kraliçesi Müzikali / Fabrika Sanat (3+)

10 Temmuz Pazartesi / Oturan Boğa / Tiyatro Kumpanyası (4+)

11 Temmuz Salı / Leonardo Da Vinci ile Müzede Bir Gün / Tiyatro 34 (5+)

12 Temmuz Çarşamba / Fısıltı Odası / Mimbaz Tiyatro (7+)

13 Temmuz Perşembe / Alaaddin ve Bez Bebek / Atacan Sanat Tiyatrosu (4+)

14 Temmuz Cuma / Bilge Aşçı ve Çınar’ın Hikayesi / Tiyatro Pan (4+)

15 Temmuz Cumartesi / Bal Arısı / Tiyatro Alkış (4+)

16 Temmuz Pazar / İnci Krallığı Müzikali / Boğaziçi Oyuncuları (2+)

17 Temmuz Pazartesi / Mikrop ile Köpük / Birdir Bir Çocuk Tiyatrosu (3+)

18 Temmuz Salı / Hansel ve Gretel Kara Ormanda / Tiyatro Minerva (3+)

19 Temmuz Çarşamba / Oyunbazlar İstanbul’da / Tiyatro Berika (4+)

20 Temmuz Perşembe / Rapunzel ile Beyaz Atlı Prensi / Sarıyer Sanat Çocuk Tiyatrosu (3+)

21 Temmuz Cuma / Işıklı Ayakkabılar / Öykü Sahne (4+)

 

(Bianet)

Figen Yüksekdağ’ı 1200 avukat savunacak

Cezaevindeki HDP eski Eş Genel Başkanı Yüksekdağ, tutuklandıktan 240 günü aşkın süre sonra ilk kez hâkim karşısına çıkıyor. Avukatlarından Gülseren Yoleri, Yüksekdağ’ı 1200 avukatın savunacağını söyledi.

Kasım 2016’dan bu yana Kocaeli F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan ve hakkında kesinleşmiş hapis cezası nedeniyle milletvekilliği düşürülen Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, bugün Ankara 16’ıncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek davada hakim karşısına çıkacak.

Yüksekdağ hakkında, “Toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet”, “Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik”, “Suç işlemeye tahrik” suçlarından 30 yıldan 83 yıla kadar hapsi talep ediliyor.

Av. Yoleri: Üç avukatla sınırlandırılabilir

Yüksekdağ’ın avukatlarından Gülseren Yoleri, yaptığı açıklamada, HDP’li siyasetçinin yaklaşık bin 200 avukat ile savunulacağını söyledi.

Geçmişteki herhangi bir davada “böylesine kalabalık bir avukat grubu hatırlamadığını” belirten Yoleri, duruşma salonundaki savunma ekibinin ise OHAL KHK’ları kapsamında  üç avukatla sınırlandırılmasının muhtemel olduğunu ifade etti.

Yüksekdağ hakkında sekiz fezlekeden oluşan bir dosya olduğunu hatırlatan Yoleri, “Bu davaların bir bütün halinde anayasanın ihlali olduğunu ifade edeceğiz. Çünkü Anayasa’nın 83’üncü maddesi çok açık. Milletvekillerinin yasama sorumsuzluğu, kürsü sorumsuzluğu var. Yani konuştuklarından dolayı haklarında soruşturma açılamayacağı, dava açılamayacağı söylendiği halde yürüyen bir yargısal süreçten bahsediyoruz” dedi.

Avukat Yoleri, “açık ve topyekûn bir anayasaya aykırılık söz konusu olduğuna dikkat çekerek, “Bugün de zaten savunmalarımızı yaparken bu konuyu özel olarak vurgulayacağız. Yani bir anlamda aslında orada yasaya aykırılıkların, hukuksuzlukların teşhiri söz konusu olacak” şeklinde konuştu.

HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ 4 Kasım’da Diyarbakır 2’nci Sulh Ceza Hâkimliği tarafından terör soruşturması kapsamında tutuklanmıştı. Demirtaş Edirne F Tipi Cezaevi’ne konulurken, Figen Yüksekdağ da Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevi’ne götürülmüştü.

Yüksekdağ hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında iddianame hazırlanmıştı. İddianamede Yüksekdağ’ın, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) içerisindeki faaliyetleri ve diğer eylemleri nedeniyle “terör örgütünün yöneticisi” sıfatıyla cezalandırılması istenmişti.

 

(DW Türkçe)

 

Türkiye’de neden yerel para birimleri yok? – Uygar Özesmi

Bu yazı dunya.com sitesinden alındı

Dünya’da kayıtlı olan 310 yerel veya topluluk para birimi var. Tamamlayıcı Para Birimleri Bilgi Merkezi’nde kayıtlı bu 310 para birimi, 46 ülkeye dağılmış durumda, henüz kayda girmemişlerle belki binlerce… Niye bu kadar yerel para birimi tedavüle sokulmuş? Dolar, Euro, Lira neyimize yetmiyor? Kendi başına yeterli değil ki, yerel para birimlerinin adına “tamamlayıcı” eklenmiş… Yerel para birimlerimiz olsa, bakın ne işe yarayacaklar: Yerel pazarları hareketlendiriyorlar, paranın yerelin dışına kaçmasını engelleyerek yereldeki insanları zenginleştirip, yaşam kalitelerini yükseltiyor, insanların yerel işletmelere sahip çıkmasını sağlıyor, ulaştırmayı azaltıp karbon ayak izini küçültmenin yanı sıra yerel doğal varlıklara insanların sahip çıkmasını sağlıyorlar. Yerel KOBİ’ler arası işbirliklerini çoğaltmak, yerel yönetimler ile işletmeler arasındaki sinerji ve işbirliklerini arttırmak, özel indirimler sağlayarak müşteriye maliyetleri azaltmak, gibi sayısız nimetleri var. Şimdi diyeceksiniz ki ama… bizde de var. 10 kahve alana bir bedava kartlarımız, telefon uygulamalarımız, bonuslarımız, millerimiz var… Var olmasına var da bunlar müşteri sadakati programları. Faydası tek şirkete, eh azıcık da müşteriye, zira şirketlere kârlılığı ispatlandığı için yürüyor bu programlar. Topluma faydası kimin önceliğinde? Toplu satış ve pazarlama avantajları ile bu programlar CRM’e yükledikleri “sadık müşterileri” üzerinden daha da çok kâra dönüşebiliyor.

Bizim burada bahsettiğimiz bir şirketin veya kurumun yararına olan bir para birimi değil. Kamusal bir hizmetten bahsediyoruz. Aynen TL gibi işleyen, yerelde veya bir kooperatif gibi bir araya gelmiş insan topluluklarının arasında kullanılan, üyelerin tamamına açık bir para biriminden bahsediyoruz. Peki bu uygulama kamusal anlamda faydalı ise kanuna aykırı mı? Kanuna da aykırı değil çünkü TL muadili bir kupon. Vergisi, harcı aynen TL muadili olarak, TL olarak belgelenip ödenebiliyor. İki Birbirinden farklı ve faydaları açısından da farklılaşan iki örnek verelim… Biri İngiltere diğeri İsviçre, sosyal demokrasinin kalesi İsveç değil paranın kalesi İsviçre’den. Brixton Pound’u (B£) İngiltere’de bir şehir olan Brixton’daki işletmeleri, yerel üretim ve ticareti güçlendirmek için tedavüle sokulmuş bir para birimi. Sterlin’in yerine geçmek üzere değil onu tamamlamak ve yanında kullanılmak üzere dükkan ve işletmeler tarafından kullanılıyor. Brixton çarşısındaki esnafın aralarında dayanışmasına vesile olurken Brixton’lı olma gururunu yani hemşehrilik ruhunu güçlendiriyor. 2009 yılında kağıt para olarak tedavüle giren B£, 2011 yılında SMS ile çalışan elektronik bir sistem halini alıyor. Şu anda 250’nin üzerinde işletme B£’unu kabul ediyor. Yeni Ekonomi Vakfı’nın hesaplarına göre B£ gibi yerel para birimleri ortalama 3 katı daha fazla yerel ekonomide çevriliyor, yani harcanan her 1000 B£ şehirde 3000 £ değer yaratacak şekilde dolaşıyor. Bu sayede şehirde esnaf başta olmak üzere yaşayan herkesin yaşam standartlarını yükseltiyor. Dışarıdan mal geleceğine yerel üretilmiş mallara yönelik bilinci ve talebi arttırdığı için ulaştırma maliyetleri düşerken ulaşımdan kaynaklanan ve iklim değişikliğine neden olan gazların salımını da azaltıyor. B£ bugün yalnız değil Bristol, Cardiff , Cornwall, Exeter, Kingston, Lewes, Liverpool, Plymouth, Stroud, Totnes, Worcester, Hackney ve Oxford da kendi yerel para birimlerini tedavüle sokmuş durumda.

Gelelim İsviçre’ye. İşin içinde banka olmazsa olmaz. Ama bu bildiğiniz bankalardan değil. WIR Bankası. WIR Almanca Wirtschaftsring’in kısaltılmış hali, yani işletme döngüsü. WIR 1934’de bir kooperatif olarak kurulmuş, sonra bankaya dönüşmüş. Şu anda 60 bin üyesi var (İsviçre’deki işletmelerin yüzde 17si), bunlardan 45 bini KOBİ, 15 bini şahıs şirketleri. Birbirlerinden alışveriş yaparak topluca 10 haneli bir ciro yaratıyorlar (İsviçre GSMH’sının yüzde 2’sini). Bu nedenle Dünya’daki en büyük ölçeklenmiş B2B kapalı devre para birimi olarak kabul ediliyor. İsviçre frangına konvertibl olan para birimi yine tamamlayıcılık görevini üstleniyor. Ekonomist James Stodder’in yaptığı araştırmaya göre kapalı devre WIR para birimi finansal kriz dönemlerinde KOBİ’lerin etkilenmemesini sağlıyor, ciro ve kârlarının azalmasını önlüyor. Yapılan araştırma WIR toplam cirosu GSMH’nın yüzde 2’si olmasına rağmen istatistiki açıdan anlamlı sonuçlar vermiş. İsviçre KOBİ ve şahıs şirketlerinde yaratılan değer WIR olarak aralarında pervane gibi dönüyor, ekonomiye değer üstüne değer katıyor. Başta sorduğumuz soruya geri dönelim: “Türkiye’de neden yerel para birimleri yok?” Bizim ekonomimiz pek canlı ve güçlü de benim mi haberim yok? Yoksa yerel para birimleri var da cehaletimden mi? Varsa, lütfen bana [email protected] adresinden yazın, anlatayım gelecek hafta.

 

Uygar Özesmi – Dünya 

Meraklısına: community-currency.info; complementarycurrency.org; groupcurrency.org neweconomics.org; good4trust.org; brixtonpound.org; wirbank.ch

Konya’da koruyucu tarım konferansı

18 ülkeden gelen bilim insanı, uzman ve çiftçiler Koruyucu Tarım Konferansı için Konya’da buluşuyor.

Konferans 5 Temmuz Çarşamba günü Konya Selçuklu’da “Uluslararası Koruyucu Tarım Konferansı: Batı ve Orta Asya ile Kuzey Afrika Ülkerinde Teşvik ve Geliştirme Stratejileri” başlığı ile Ramada Plaza Hotel’de düzenleniyor.

Üç gün sürecek olan konferans, Batı ve Orta Asya ile Kuzey Afrika ülkelerindeki bilim insanı, uzman ve çiftçileri Konya Kapalı Havzası’ndaki koruyucu tarım potansiyeli ile ilgili yapılan taslak çalışmayı değerlendirmek ve Batı ve Orta Asya ile Kuzey Afrika ülkelerinde koruyucu tarımın önündeki fırsat ve engelleri tartışmak için biraraya getiriyor. Konferans kapsamında Koruyucu Tarım’ın daha hızlı yaygınlaştırılmasını sağlayacak; ekonomik, sosyal, politik ve kurumsal faktörleri de dikkate alan bir strateji oluşturulması amaçlanıyor.

Bozkır Ekosistemlerinde İklim Değişikliğine Ekosistem Tabanlı Uyum için Tarım Uygulamaları Projesi” kapsamında Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından düzenlenen konferans Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilen proje, FAO tarafından yürütülmekte

 

(Yeşil Gazete)

Eko-merkezcilik temelinde düşünebilmek: The Ecological Citizen – Çağdaş Dedeoğlu

İnsan-merkezcilik, ülke yönetimleri ve akademi de dâhil olmak üzere tüm alanlara sızmış durumda. Söz konusu dünya görüşü, olay ve olguların değerlendirilmesinde insanı merkeze koyarken doğanın insandan bağımsız olarak içsel değerini görmezden geliyor. Bununla birlikte, insan-merkezciliğin samimi bir eleştirisini yapmadan doğayla sürdürülebilir bir ilişki kurulamayacağını iddia edenlerin sayısı ise her geçen gün artıyor.

The Ecological Citizen bu iddiayı akademide ve sivil toplumda güçlü bir şekilde dile getirebilmek amacıyla yayın hayatına başlayan yeni bir dergi. Adından da anlaşılacağı gibi, derginin temel hedefi ekolojik yurttaşlık fikrini yaygınlaştırmak. Günümüzde karşı karşıya bulunduğumuz ekolojik tahribatı (ecocide) “durdurup süreci tersine çevirmek” ve “ekolojik bir uygarlık yaratmak” dergiyi sahiplenen anlayışın iki misyonu olarak öne çıkıyor.

İlk sayısı geçtiğimiz hafta yayımlanan derginin, bağımsız değerlendirme sürecinden geçerek yılda iki kez yayımlanması ve ücretsiz erişime açık olması planlanıyor.

Dergiye ön ayak olan birikim 1980’lere dayanıyor. O dönemde David Orton’un “sol biyo-merkezciliği” çerçevesinde benzer kaygılarla bir araya gelen fikir ve mücadele insanlarının birlikteliği, onun ölümünün ardından yeni bir sorumluluk halini aldı ve ortaya Eko-merkezci Birlik (The Ecocentric Alliance) çıktı.

Beş Temel Amaç

The Ecological Citizen’in ise Eko-merkezci Birlik ile bağlantılı olarak beş temel amaç çerçevesinde kurulduğu ifade ediliyor:

1) Ekolojik bilgiyi geliştirmek,

2) Yeryüzü-merkezli eylemi desteklemek,

3) Eko-merkezci vatandaşlığa ilham vermek,

4) Politik tartışmalarda eko-merkezciliği savunmak,

5) Eko-merkezci sözlüğü geliştirmek.

Derginin, dünyanın çeşitli coğrafyalarından akademisyen ve araştırmacılar tarafından imzaya açılan Eko-merkezciliğe Bağlılık Bildirisi (Statement of Commitment to Ecocentricism), eko-merkezci bir dünya görüşüne neden ihtiyaç duyduğumuzu gayet açık bir biçimde özetliyor.

Bildirinin çevrildiği ilk dil ise Türkçe. Gelinen noktada, Türkiye’de yaşanan ekolojik tahribatın boyutları göz önüne alındığında eko-merkezci bir dünya görüşüne ne kadar ihtiyaç duyduğumuz kolaylıkla anlaşılabilir.

Yaşananlar, farklı katmanlarda ortaya çıkan sorunlar yumağı gibi tüm canlıları sarmış durumda ve tüm bunların temelindeki zihniyet problemine yönelik birtakım sorular sormak vakti geldi de geçiyor: İnsanın, doğadaki gerçek yeri nedir ve doğanın insan dışındaki parçalarını da dikkate alan bir yaşam modeli kurulabilir mi?

Bu sorular bir kez sorulduklarında, artık insana, hayvana ve diğer canlı ve cansız varlıklara ilişkin yanıtları arayış biçimimizde köklü değişikliklere ihtiyaç duyacağız. Söz konusu ihtiyaç, doğanın insan olmayan bileşenlerini, onun kendinde değerini dikkate almaktaki başarısızlığımızın arkasında yatan sebeplere odaklanmayı beraberinde getirecektir. Başarının bugünkü anlamı maalesef sadece ekonomik büyümedir; ama büyüme adalet getirmemektedir. Dahası, ekonomik büyüme uğruna yapılanlar, adaletsizliği sadece insan türünün çoğunluğu için değil, diğer tüm türler için daha da artırmaktadır. Hâlbuki adaleti, doğadan –doğadaki canlılarla ilişkimizden –başlayarak aramadığımız sürece tam olarak bulamayacağız.

Bu anlayış temelinde, Eko-merkezciliğe Bağlılık Bildirisi’nin daha çok bilinci harekete geçirmesi dileğiyle.

The Ecological Citizen’ın ilk sayısına buradan erişim mümkün.

 

Çağdaş Dedeoğlu

 

‘Ben kendimi bin erkeğe değişmem’

Cenneti gökte arama

Tapacaksan toprağa tap.

Cehennemi değil ama,

Cenneti bu toprağa yap.

Baba Bingöl

 ‘’Tanrıçalıktan ev kadınlığına’’

‘’Tanrıçalıktan ev kadınlığına’’ başlıklı bir yazı okudum eski bir dergide. Kadınların toprakla olan uyumu ve doğurganlığı kutsal sayılırmış eski çağlarda.  Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde göçebe yaşayan Zaire Pigmeleri, her kızın ilk âdet dönemini kutlayarak, genç kadınları onurlandırırlarmış. Yine Kongo ormanları içinde yaşayan Mbuti insanlarında cinsiyetler arası mutlu ilişkiler, insanlar arasındaki mutlu ilişkilerin bir başka ifadesiymiş.

John Zerzan, Gelecekteki İlkel kitabında tarımın başlaması ve yerleşik yaşama geçişle beraber cinsiyetler arasındaki eşitliğin bozulduğu iddiasını dile getiriyor. Yerleşik yaşamaya başlayan kabilelerde görülen şiddete değinip; göçebe yaşayan kabilelerin içinde  özellikle cinsel şiddetin, tecavüzün ya hiç görünmediğini ya da çok nadir olduğunu temel aldığı kanıtlarla anlatıyor.

Şiddet içeren misillemeler

Suudi Arabistan’da kız çocuklarının olduğu okulda çıkan yangında çocuklar can haliyle dışarı koştuklarında kimin aklına gelir abâye’yi (çarşaf) giyemedikleri için onları kurtarmamak? Ama kurtarmadılar, kız çocuklarının günah işlediğini düşünüp onların ölmelerine sebep oldular.  Bunu yaptıran Şeriat.

Yaşadığımız topraklara bakalım bir de, daha doğrusu hayatta kalmaya çabaladığımız ülkemize.

Şiddet hangi canlıya olursa olsun kabul edilemez. Bulaşıcı bir hastalık…  Hiç kimse şiddet kurbanı olarak gelmedi bu dünyaya; ne çocuklar ne kadınlar ne de erkekler. Gündem sarsıcı biçimde erkek şiddetiyle kaynıyor ama bize hep ‘şortlu kadın’ haberleri izlettiriyorlar. Çünkü erkeğin şiddet içeren misillemesi kadının şort giymesiyle ya da herhangi bir şeyiyle doğru orantılıymış gibi gösteriliyor. Trafiğin dahi iktidar zihniyeti düzeninde işlediğini düşünmeye başladım. Kadın ve erkek için de istisnalar var elbette ama kadının genel olarak trafikte kafadan kusurlu görünmesinin nesi normal?

İnsanları değiştirmek zor.

İktidar zihniyetini kafalardan atmak zor.

Bakışların zorbalığına her gün katlanmak zor.

Görüşleri daha açık insanların sözünün geçmediği bir yerde, dar kafalılar istedikleri yerde cahilliklerine, siyasi partilerine, dinlerine sığınıyorlar. Ne âlâ!

Ama bir yandan internet var olsun ki görüyoruz kadınların tepkilerini ve seslerini duyuyoruz. Sapığı linç etmek bir yana ifşa etmek şart! Sokakta yaşadığımız tacizleri anlatmıyoruz diye güllük gülistanlık değil her şey.

Kurbanlık değiliz,

Taciz edeni ifşa ediyoruz.

Aslan parçası bir kadının hikayesi

Mersin’de bindiğim minibüse benden sonra iki kadın bindi. Yer yoktu, ayakta kaldılar.

Şoför kadınlar bindikten hemen sonra frene sertçe basınca, herkes olduğu yerden ileriye sıçradı. Ayakta kalan kadın son anda düşmekten kurtulup,

-Yavaş! Can bu can taşıdığın, yavaş! Dedi.

Şoför kadının uyarısını duyup başını kim konuştu merakıyla çevirirken yine aniden frene bastı. İkinci fren tüm yolculara yönelik bir tehdit gibi daha kötü savurdu herkesi. Bu kez çocuklu bir kadın yükseltti sesini:

-N’yapıyorsun sen kardeşim! Çocuk var, çocuk!

Şoför hazımsız olacak ki üstüne alınmadan, yaşadığı tüm gerginliklerin sorumlusu karpuz misalı seçilen biz yolcularmışız gibi, sayıkladı durdu.

Kendisinin ne sayıklaması ne de frenlemesi bitiyordu!

Ayakta kalan kadın soföre plakasını alıp şikayet edeceğini söyledi.

Şoför:

-Abla dur, dur! Sen kimsin, ben senin yüzünü hafızama alayım da seni yoldan almayayım! Şikayet edecekmiş, konuşma!

Adam kavgacı, kadın haklı!

Yol boyu kadın ve şöfor arasında sözlü atışma yaşandı. Benim ineceğim yere daha çok mesafe var. Oturduğum koltuğun yanı boşalınca kadın yanıma geldi. Şoför minibüsü bir anda durdurup, kapıyı açıp kadının inmesini istedi bu anda!

Kadın kalkmayınca devam etti söylenmeye adam. Hem yolcunun yaşamına saygı duyma hem de kibirli ol! Kadının kendisini savunması adamı deli ediyordu. Bu arada radyodan ‘’Hatasız Kul Olmaz’’ çalmaya başladı. Orhan Baba’ya da ayıp oluyor hani!

Kadının haklılığına diğer yolcular da destek veriyor bir yandan. Hakim ses şoförün değil artık. İçine bu duruma sindiremiyor frenlerden fren beğenemeyen abimiz ve basıyor da basıyor!

-Sen git abla, ben seni muhattap almam. Bana erkek yolla, erkek! Ben onunla kavgamı ederim!

Bak, bak! Kadının haklılığını savunması büyük abimizi sinirlendiriyor. Oldu olacak iki kadının tanıklığını bir erkeğe denk tutalım da ikna edelim seni bey abi!

İneceğim yere yaklaşırken, kadın şoförün bu cesaret timsali erkeklik sözlerinin altında kalmayıp, benim için çok vurucu olan bir laf etti.

-Ben kendimi bin erkeğe değişmem!

İnmeden önce aslan parçası kadının yüzüne dikkatlice baktım.

Yüzünde kararlı, ciddi bir duruş. Alnının ortasında laciverte çalan dövmesiyle esaslı bir Anadolu kadını. Tırnağına kadar çetin… Omurgası dik iniyor araçtan.

Şoför hazımsızlığına devam eder diye beklerken susma cesaretini gösterdi.

Kuşlar konsun çenenin bağına,

Çok yaşa be aslan ablam!

‘’Kadınların tarihi, baskı altına alınışlarının tarihi olduğu kadar, bu baskılara ve eve kapatılmalarına direnmiş olmalarının da tarihidir’’, der Andreê Miche.

Bu hikayeler burada bitmez,

Elbet devam edecek.

Bu dünya mücadele edenlerin hatırına dönüyor. Dünyanın neresinde olursa olsun tek bir kişinin dahi hak savunmasını yok sayamayız.

Ve bu daha başlangıç değildir, bitişe çeyrek vardır. Biz mücadeleye başlayıp, el verdikçe asfalt altından yükselecek toprak ve yaşatmaya devam edecek yüz yıllık kökleriyle zeytin.

 

Gökçe Atik

‘LGBTİ+ radarına dönüşen polis kim gey kim trans kontrol ediyor. Bu açık bir hak ihlalidir’

İstanbul polisi, eşcinsellerin yürüyüşlerini Onur Haftası’nın hemen peşinden gerçekleşen Trans Onur Yürüyüşü sırasında da bir hafta arayla ikinci kez engelledi. Gerekçe, bir kez daha İstanbul Valiliği’nin yasak kararıydı. Valilik yapılmak istenen 8. Trans Onur Yürüyüşü‘nü yasakladığını duyurdu. Taksim’e yürümek isteyen LGBTİ+ aktivistlerine polis müdahale etti. 7 eylemci gözaltına alındı.

Bu gözaltı süresince yaşananlar gündeme oturunca, Yeşil Gazete olarak gözaltına alınanlar içinde yer alan Fotoğrafçı Ömer Tevfik Erten‘den yaşananları trans hikayeleri üreten bir belgeselci gözü ile değerlendirmesini istedik…

***

Özgecan Aşlamacı Şahin:  Trans Onur Yürüyüşü ‘ne Valilik tarfından yine izin verilmedi. Yasağa rağmen yüründü ve sen de her zamanki gibi bu anları fotoğrafladın. Öncelikle yasaklama konusunda ne düşünüyorsun?

Ömer Tevfik Erten

Ömer Tevfik Erten:  İki yıldır çeşitli bahanelerle onur yürüyüşlerine izin verilmiyor. Geçtiğimiz Onur Haftası’nda olduğu gibi hiçbir gerekçe gösterilmeden  LGBTİ+ görünen ya da olabilme ihtimali olan vatandaşlar İstiklal Caddesi’ne alınmadı. LGBTİ+ radarına dönüşen polis bütün işini bırakıp kim gey kim trans onu kontrol ediyor ve sokağa girişi engelliyor. Bu açık bir hak ihlalidir. Bizler bu ülkenin vatandaşıyız sokakta yürümek en temel hakkımız.

Özgecan: Alana girmeden önce ya da alanda alınan güvenlik önlemleri nelerdi? Gözaltına alınışınız nasıl oldu?

Ömer Tevfik: Yürüyüş yasaklandığı için bir grup aktivist Pangaltı Metro Durağı’nda buluştu. Etrafta polis yoktu; basın açıklaması okundu ve Taksim’e doğru 100 kişilik bir grup yürüyüşe başladı. Etraftaki insanlar yürüyüşe alkışlarıyla destek veriyordu. Bu sırada TOMA göründü ve müdahale başladı. Ara sokaklara dağıldık. Neşemiz yerinde, sıcaktan şikayet ederek sakin sakin sokaklarda yürüyorduk polis de arkamızdan gelirken.

Uzun bir yürüyüşün ardından aramızda 30 metrelik bir mesafe oluştu. Birimiz ”hadi kız şu taksiye binelim ” dedi ve 7 kişi taksiye bir anda bindik. Sığdık sığamadık derken polis geldi ve aracın önünü kesti. ”Kız böyle gözaltı mı olur bari kaçsaydık”, ”takside olmasın memur bey” desekte kimliklerimiz alındı.

Özgecan: Her zamanki gibi gullümlü olmuş. Karakolda ne kadar beklettiler? Orada neler oldu?

Ömer Tevfik: İşlemlerimizin çok uzun sürmeyeceği söylendi. Avukatımız Levent Pişkin yanımızdaydı. GBT kontrolü yapıldı ve serbest bırakıldık.

Serinleyelim diye dondurma aldık o sırada polisler geldi ve tekrar gözaltına alındık.

“Türkün Türküsü diye bir şarkı dinlettiler”

Özgecan: Tekrar ne sebeple gözaltına aldıklarını söylediler?

Ömer Tevfik: Tutanak tutulacak, ifadelerimiz alınacakmış. Ellerimizde yelpazeyle beklemeye başladık. Polislerle sohbet ediyor, gülüp eğleniyoruz.

Bir ara memurların hepsi etrafımızda toplandı. Bizi gördükleri için memnun gibiydiler. Bu esnada başkomiser olduğunu düşündüğümüz kişi bize kaba  davrandı. Avukatımız memura haklarımızı hatırlattı. Ufak bir gerginlikten sonra doktor kontrolü için hastaneye götürüldük.

Bence bu toplumda sizin de yeriniz olmalı” dedi memur. ”Biz zaten bu toplumda varız” dedik. Memleket nere sorusundan sonra Türkün Türküsü diye bir şarkı dinlettiler. Şarkıda her şey Türk. Karakola geldik, ifadelerimiz alındı ve serbest bırakıldık.

“Toplumun her yerinde var olmaya devam edeceğiz.”

Özgecan: Peki bu seneki Trans Onur Yürüyüşü hakkındaki düşüncelerin neler?

Ömer Tevfik: Trans onur haftası tüm aksilik ve engellemelere rağmen onurlu direnişin ve haklı olmanın neşesini içinde barındırıyordu. Yürüyüşe engel olunması bizi ait olduğumuz alanlardan uzaklaştırmaya yetmeyecek; toplumun her yerinde var olmaya devam edeceğiz.

Toplum biziz. Zafer dediğiniz şey kendiniz olabilmeyi başarabilmek ve bunda ısrarcı olmakla alakalı. Bizleri gecelere hapsetmeye çalışanlar boşuna uğraşıyor bilin ki kendimiz olmaktan, sokaklardan ve onurumuzdan vazgeçmiyoruz: Kudurun ayol!

 

Röportaj: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

Kaza değil göz göre göre cinayet: Hafriyat kamyonu bu kez Pendik’te can aldı!

İstanbul Pendik’te yolun karşısına geçmek isteyen yaşlı bir adam hafriyat kamyonun altında kalarak hayatını kaybetti. Olay anını güvenlik kamerası saniye saniye kaydetti.

Görüntülerde de anbean tespit edildiği üzere Pendik, Ankara Caddesi’nde karşıdan karşıya geçmek isteyen Mustafa Akpınar isimli vatandaş hafriyat kamyon altında ezilerek hayatını kaybetti. Bakkala gitmek için yola çıktığı belirtilen Akpınar, cadde üzerinde yaya yolunda yavaş yavaş geçerken trafikte durmakta olan ve aniden hareket eden hafriyat kamyonun altında kaldı. Vatandaşlar hemen yaşlı adamın yardımına koştu. Ağır yaralanan şahıs vatandaşlar tarafından kamyon altında çıkarılarak, ambulansla hastaneye kaldırıldı.

Mustafa Akpınar, burada yapılan tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti. Kaza değil cinayet denebilecek bir ihmalle kamyon şoförünün fark etmediği Akpınar’ın araç altında kalması güvenlik kamerasına da yansıdı.

Güvenlik kamerasının kaydettiği görüntüde, kazaya sebep olan kamyon trafikte duruyor. Mustafa Akpınar, yoldan karşıya çok yavaş şekilde geçerken iki kamyonun arasına geliyor. Kamyon şoförünün her şoförün yapması gerektiği gibi hareketten önce yolu kontrol etmesi gerekirken kamyonu hareket ettirmesiyle Akpınar aracın altında kaldığı görülüyor.

Hafriyat kamyonları bir yılda onlarca can aldı

Gazetemiz yazarı Akgün İlhan da 17 Haziran’da yayınladığımız makalesinde “Hafriyat kamyonu terörü”nü gündeme getirmiş, insşaat, yol, mega proje çılgınlığına kapılan yönetici elitin projelerimiz bir an önce bitsin baskısı sonucu bu tüğr kazaların katlanarak arttığını dile getirmişti. İlhan ‘Bir Türkiye gerçeği: Mala geleceğine cana gelsin!‘ başlıklı yazısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın müdahele ederek öne çektiği projelere dair şunları aktarmıştı:

“Yatırımcılar az zamanda daha çok proje yapıp daha çok para kazanma derdinde bu belli de, vatandaşının yaşam hakkını korumakla görevli hükümet yetkilileri neler yapıyor? Cevabı bulmak için mega projelerin kurulma süreçlerini her fırsatta kısaltmaya çalışan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’nın müdahale ettiği onlarca projeden sadece bir kaçına bakalım.

*Geçen sene Tuzla Sedef Tersanesi’nde “Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi Anadolu’nun İnşa Başlangıç Töreni“nde konuşan Erdoğan 5,5 yıl olan proje süresini pazarlıkla 4 yıla çekmemiş miydi?

*Dünyanın 3. en yüksek barajı olacak Yusufeli Barajı’nın temel atma törenine barkovizyonla canlı bağlanarak “Barajı 7 yılda bitirmek size yakışmaz. 5 yılda biter” deyip, süreyi pazarlıkla 5,5 yıla indiren Erdoğan değil miydi?

*İstanbul-İzmir otoyolunun temeli atılırken pazarlık yaparak süreyi 2 yıl kısaltan yine Erdoğan değil de kimdi?

Para tatlı ve emir büyük yerden geldikten sonra bu yatırımcıların hızını kim durdurabilirdi?”

 

(Hürriyet, Yeşil Gazete)

Ekonomi tıkırında: Bira ve rakıya ÖTV zammı

Haziran ile birlikte gerçekleşen enflasyon Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) oranlarına otomatik olarak yüzde 7.82 oranında yansıdı.

Enflasyon zammıyla birlikte biradan alınan ÖTV 1.1691 liradan 1.2605 liraya, votkanın ÖTV’si 152.1361 liradan 164.0331 liraya, vermut ve diğer taze üzüm şaraplarının vergisi 58.6046 liradan 63.1874 liraya, rakının ÖTV’si de 148.3335 liradan 159.9331 liraya çıktı. Yeni vergi artışına göre 70’lik rakı üzerinden alınan ÖTV 46.72 liradan 50.37 liraya yükselecek.

İçkide ÖTV üzerinden yüzde 18’lik KDV de alınıyor. KDV de 8.4 liradan 9.06 liraya yükselecek. Böylece 70’lik rakının vergisi 55.12 liradan 59.43 liraya yükselecek. 70’lik rakının fiyatı vergi nedeniyle 4.31 lira artacak. İçkide yapılan bu artışın perakende satış fiyatını yüzde 2.5-3 civarında artırabileceği tahmin ediliyor.

Öte yandan geçen cuma günü alınan Bakanlar Kurulu kararıyla sigara fiyatlarına ÖTV zammı yapılmama kararı alındı, böylece enflasyona sigaradan gelecek etki giderildi.

TÜFE sepetinde alkollü ürünlerin payı ise yüzde 0.35 düzeyinde. Enflasyona etkisinin zayıf kalacağı tahmin ediliyor.

 

Kaynak: Hürriyet

Bilim insanlarından liderlere iklim değişikliği uyarısı: Gezegenin 3 senesi kaldı!

Nature dergisinde ‘İklimi koruyabilmek için üç senemiz kaldı’ (Three years to safeguard our climate) başlığı ile 29 Haziran’da yayınlanan ve altmıştan fazla bilim insanı tarafından imzalanmış olan makalede uzmanlar dünyanın küresel iklim değişikliğiyle mücadele edebilmesi için gereken adımları attması için önünde sadece üç senesi kaldığını söylüyor.

Makaleyi imzalayanlar arasında Pennsylvania State Üniversitesi’nden Michael Mann, eski Meksika Devlet Başkanı Felipe Calderon, eski İrlanda Devlet Başkanı Mary Robinson ve Unilever Yönetim Kurulu Başkanı Paul Polman gibi isimler de bulunuyor.

‘Ekosistem çöküyor. Kafanızı kumdan çıkarın’

Makalede dünya liderlerine kafalarını kumdan çıkarmaları çağrısı yaparak kutuplardaki deniz üstündeki buz tabakalarının yok olduğunu ve aşırı sıcaktan mercan kayalıklarının öldüğünü hatırlatarak ekosistemlerin tamamının çöktüğünü belirtiyor. Buna ek olarak Grönland ve Antarctica’da da büyük parçalar halinde buz tabakası kaybı yaşandığına dikkat çekiliyor.

Uzmanlara göre eğer emisyon salımları bu şekilde devam ederse 4 ila 26 yıl arasında Paris Anlaşması’nın 1,5 – 2 derecelik sıcaklık artış hedefi boşa çıkabilir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) eski İdari Sekreteri Christiana Figueres, emisyon değerlerinin 2020 yılından itibaren düşmeye başlaması gerektiğini bunun siyasetten çok bir fizik yasaları meselesi olduğu uyarısını yaptı.

‘Trump değil Macron’

Makalede bir bilim inkarcısı olan ABD başkanı Donald Trump’ın görüşlerinin tam aksi yönde bir yargıya varılırken bilimsel verileri kılavuz alma çağrısı da vurgulanıyor. Bu çağrıya saygı duyulası bir cevap veren lider olarak da Trump’ın “ABD’yi Tekrar Büyük Yapın” sloganına nazire yapıp “Gezegeni Tekrar Büyük Yapın” sloganıyla icraata geçen Fransa’nın yeni devlet başkanı Emmanuel Macron’un iklim konusunda araştırmalar yapan bilim adamlarına Paris Anlaşması’na yönelik hızlandırılması için Fransa’ya yardım etmeleri için davet etmesi örnek gösteriliyor.

Son olarak makalede karamsarlığa kapılınmaması gerektiği, eğer gerekli adımlar atılırsa Paris hedeflerinin tutturulmasının mümkün olduğu belirtiliyor.

 

(Birgün, Yeşil Gazete)