Ana Sayfa Blog Sayfa 3111

AB Parlamentosu’ndan Türkiye ile “müzakereler askıya alınsın” çağrısı

Avrupa Parlamentosu Türkiye – AB üyelik müzakerelerinin askıya alınması çağrısında bulunmaya hazırlanıyor. Gerekçe olarak referandumla onaylanan anayasa değişikliğinin Kopenhag kriterleriyle uyumlu olmaması gösteriliyor.

Avrupa Parlamentosu’nun (AP) yıllık olağan Türkiye raporu parlamentonun bugün Strasbourg’da genel kurul toplantılarında tartışılacak. AP Türkiye raportörü Hollandalı parlamenter Kati Piri tarafından kaleme alınan karar tasarısı şeklindeki raporun bu yılki özelliği, üyelik müzakerelerinin başladığı 2005 yılından bu yana ilk defa bir AB kurumunun bu müzakerelerin resmen askıya alınması çağrısında bulunacak olması.

Taslak kararda, “16 Nisan anayasa değişikliği paketinin mevcut haliyle yürürlüğe girmesi halinde” Türkiye ile üyelik müzakerelerinin “derhal ve resmen askıya alınması” için AB devletleri ve Avrupa Komisyonu’na çağrıda bulunuluyor.

Avrupa Parlamentosu’na göre anayasa değişikliği paketi, Venedik Komisyonu görüş raporlarında da belirtildiği gibi, kuvvetler ayrılığı ilkesi ve Kopenhag kriterleriyle uyumlu değil. AP Kasım 2016’da aldığı bir diğer kararda da üyelik müzakerelerinin “dondurulması” çağrısında bulunmuştu.

Üyelik yerine kuvvetli işbirliği

AP, üyelik müzakereleri yerine “kuvvetli işbirliğinin mümkün olabileceği ortak çıkar alanları üzerine Ankara ile samimi ve açık bir tartışma başlatılmasını” savunuyor.

“Ortak çıkar alanları” olarak terörle mücadele, göç, enerji, ekonomi ve ticaret örnek gösteriliyor.

Ancak, gümrük birliğinin güncellenmesi de dahil olmak üzere, tüm bu alanlarda işbirliğinin “insan hakları ve temel özgürlüklere saygı koşuluna bağlanması” talep ediliyor.

Raporda neler var?

Karar taslağında 15 Temmuz darbe girişimi ve Türkiye’de gerçekleşen terör eylemleri kınanıyor, Türk hükümetinin sorumluları hukuk devleti ve adil yargı hakkı çerçevesinde yargılama hak ve sorumluluğu olduğu belirtiliyor.

Buna karşılık, darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL kapsamında alınan önlemlerin temel özgürlüklerin korunması ve birçok vatandaş üzerinde “büyük çaplı, uzun vadeli, orantısız ve olumsuz etki yarattığı” görüşü not ediliyor.

Karar taslağında, Türk vatandaşları için Schengen alanında vize serbestisinin Türkiye terörle mücadele yasalarında temel hak ve özgürlükleri güvence altına alıcı revizyona gitmediği sürece mümkün olamayacağını belirtiyor.

AB’ye PKK çağrısı

Raporda, AB terör örgütleri listesinde olduğu hatırlatılan PKK’nın “yeniden şiddete başvurması” kınanıyor. PKK’ya “silah bırakma” ve “taleplerini barışçıl ve yasal yollardan dile getirme” çağrısında bulunuluyor.

Avrupa devletlerinin AB terör örgütleri listesindeki örgütlerin sembol ve işaretlerini yasaklayan yasal mevzuatı uygulamaları isteniyor. Buna karşılık, Kürt sorununa barışçıl çözümün “Türkiye’nin demokratik geleceği için gerekli” olduğu vurgulanıyor.

Raporun Kıbrıs sorunuyla ilgili bölümünde ise her yıl olduğu gibi büyük ölçüde Rum ve Yunan tezlerine yer veriliyor.

Rapor çarşamba günü akşama doğru genel kurulda tartışıldıktan sonra yarın öğle saatlerinde genel kurulda oylamaya sunulacak.

 

(DW Türkçe)

Karabasan ‘kapkarabasan’a dönüşürken – Aydın Engin

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

Yürüyüş kolundaysanız o tabloyu gördünüz; yok bencileyin ekran başındaysanız o fotoğrafı gördünüz. 

Ortada CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, sağında Kürt bilgesi Ahmet Türk, onun da sağında kadim arkadaşım, HDP’nin “dışarıda” kalmış milletvekillerinden Celal Doğan, onun da sağında Marx sakalı kuşanmış, “şimdilik dışarıda” HDP milletvekili Sezai Temelli arkadaşım, HDP eşbaşkanı, Serpil Kemalbay, onun hemen arkasında ülkenin yüz akı iki hukukçu, HDP milletvekili Mithat Sancar ve omuzu başında CHP milletvekili, partinin genel başkan yardımcısı SezginTanrıkulu arkadaşlarım… 

Evet, bunlar Kandıra kavşağından İzmit yönüne yan yana, omuz omuza yürüdüler. 

Ve… 

Ve hiçbir şey olmadı. Yer yerinden oynamadı. Atatürk’ün partisi Kürt siyasal hareketiyle bir aradaydı diye ortalık birbirine girmedi. Kürt siyasal hareketinin yasal temsilcisi HDP, Türk bayraklarının gölgesinde Kemalistlerle bir arada yürüdüğü için Kürt seçmen hop oturup hop kalkmadı. 

Gel de şaşırma… 

Öyle ya günlerdir ağaç gölgesinde, klima üfürüğünde kahramanca çabalayan ve nedense kendilerini  “Marksist, sosyalist, komünist, devrimci” falan filan diye tanımlayan yiğitler(!) hop oturup hop kalkmakta; sosyal medyada çalakalem, çalaklavye “Faşist Kemalistlerle, İttihat Terakki mirasçıları” ile yan yana yürüyüp Kürt hareketini satacak olan Kürt siyasetçileri lanetliyorlardı. 

Keza Türk milliyetçileri (arı dilde “Ulusalcılar” da deniyor), “Atatürk’ün partisibölücü terör örgütünün destekçileri ile yan yana duramaz” diye fetva üstüne fetva yayımlıyorlardı. 

Yürüdüler. Parlamentonun üçüncü partisi ile ana muhalefet partisinin üyeleri, yöneticileri, artık kilometrelerle ölçülen yürüyüş kolunda demokratlarla, sosyalistlerle, yurtseverlerle, kadın hareketinin bütün renkleriyle, sanatçılarla kol kola, yan yana, art arda, omuz omuza yürüdüler, yürüyorlar. 

İyi oldu. Çok çok iyi oldu. 

İyi oluyor. Çok iyi oluyor.

***

Peki “İyi olacak, çok iyi olacak” diye sürdürebilir miyiz? 

Bu bir eşik aşılması mıdır? 

Bunu söylemek için henüz erken. 

Hem CHP için erken; hem Kürt siyasal hareketi için erken.w 

CHP’nin bu uzun yürüyüşü bir parti propagandasına dönüştürmeye tenezzül etmeden, “Adalet” arayışını bayraklaştırmayı yeğlemesi elbette alkışlanmalıdır. 

Keza HDP’lilerin, bir ara önerilen “Eş genel başkanlar için adalet” gibi sınırlayıcı, daraltıcı bir slogan yerine “Herkes için adalet” gibi kucaklayıcı bir sloganı yeğlemeleri de elbet alkışlanmalıdır. 

Sanırım AKP’nin ve hele Reislerinin yürüyüş karşısında öfke küpüne dönüşmelerinin altında yürüyüş kolunda bir araya gelenlerin, omuzdaşlaşanların ideolojik tercihlerin ötesinde bir demokrasi ve adalet arayışında buluşabilmeleri yatıyor. 

İstanbul’a ulaşmasına birkaç gün kalan, yaklaştıkça büyüyen boyutları, genişleyen kompozisyonu ile “Adalet yürüyüşü” Reis ve tayfası için sahici bir karabasan

Gezi Direnişi’nde bir benzerini yaşamışlardı. 7 Haziran 2015 genel seçimi akşamı bir benzerini yaşamışlardı. Son anayasa referandumunda bir benzerini yaşamışlar, YSK’yi imdada çağırmışlardı. 

Şimdi bir benzerini ve benzerin ötesinde bereketlisi ile karşı karşıyalar ve arabasanları kapkarabasana dönüşmekte.

 

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Aydın Engin

Almanya’dan 2017’nin ilk yarısında yeni bir yeşil enerji rekoru

Almanya, 2017 yılının ilk yarısında yenilenebilir enerjiden yüzde 35 enerji üreterek yeşil enerji rekorunu kırdı.

BEE yenilenebilir enerji derneğine göre Almanya, geçtiğimiz sene yüzde 33 olan yenilebilir enerji oranını 2017’nin ilk yarsında yüzde 35’e yükseltti.

 

Almanya, 2022 yılına kadar nükleer santrallerini devre dışı bırakmayı hedefliyor. Yenilenebilir enerjisi, Yenilenebilir Enerji Yasası (EEG) sayesinde son yirmi senedir düzenli bir artış sergilemekte.

Almanya, bu yıl güneşli ve rüzgarlı günlerde elektrik enerjisinin yüzde 85’ini yenilenebilir kaynaklardan elde etmeyi başardı.

BEE, Pazar günü ülkenin elektrik üretiminin yüzde 35’inin rüzgar, hidrojen ve güneş enerjisinden temin edildiğini açıkladı. Rekor kıran bu oran, hükümetin verdiği 2050 senesine kadar dekarbonize ekonomiye geçiş sözünü tutabileceğini gösteriyor.

Almanya’nın hedefi 2020’ye sera gazı emisyonlarını yüzde 40, 2050’de ise yüzde 95 oranında azaltmak.

 

(NTV)

Kaçak orkide soğanı toplayan köylüye ceza

Uluslararası anlaşmalarla korunan ve toplanması yasak olan yabani orkide çiçeği soğanı toplayan kişiye 42 bin lira ceza verildi.

Bitlis’in Ahlat İlçesi Jandarma Komutanlığı ekipleri, ilçeye bağlı Alakır köyünde bir kişinin yabani orkide çiçeği soğanı topladığı ihbarını aldı.

Bunun üzerine köye operasyon düzenleyen ekipler, yabani orkide çiçeği soğanı toplayan S.C’ye “2872 sayılı Çevre kanununa muhalefet” suçundan 42 bin lira idari para cezası verdi. Ele geçirilen soğanlar, doğaya kazandırılmak üzere Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürlüğü’ne teslim edildi.

Ülkemizdeki endemik türler arasında yer alan orkideler, kanunlar tarafından da koruma altında. Buna rağmen dondurma ve salep yapımında kullanılan yabani orkide soğanının kaçak olarak sökülmesi  ve ticareti hayli yaygın. Uzmanlar 1 kg salep için yaklaşık 1000 salep soğanı toplandığını belirtiyor. Salepin eski zamanlardan beri cinsel gücü artırdığına inanılıyor.

 

Yeşil Gazete

Kadınlar adalet yürüyüşüne Pippa Bacca’nın katledildiği yerden katılıyor

70’den fazla kadın örgütünün imzasıyla kadınlar 6 Temmuz’da Adalet Yürüyüşü’ne katılacak. Aktivist ve sanatçı Pippa Bacca, bundan tam 9 yıl önce katledildiği yerden Adalet Yürüyüşü’ne katılacak olan kadınlar kendi adalet talepleriyle yürüyüşte yer alacaklarını açıkladı.

70 kadın örgütünün imzaladığı bildiride Aktivist ve sanatçı Pippa Bacca’nın bundan tam 9 yıl önce, 2008 yılında Türkiye’de katledildiği belirtilerek “Dünyanın hâlâ güvenilir bir yer olduğunu kanıtlamak için ve dünya barışı için otostopla dünyayı dolaştığı sırada, hayatı erkek şiddetiyle son buldu.

Bugünlerde de hak, hukuk ve adalet talebiyle yürüyen binler Pippa’nın öldürüldüğü yerden geçecek. Barışın ve güvenli/güvenceli bir yaşam ihtimalinin hepimize hayli uzak ama bir o kadar da hayati olduğu bu günlerde…” denildi.

70’den fazla kadın örgütü tarafından imzalanan çağrının tam metni şu şekilde:

‘Erkek Adalet değil Gerçek Adalet’ için Bizler de Yürüyüşe Katılıyoruz!

Aktivist ve sanatçı Pippa Bacca, bundan tam 9 yıl önce, 2008 yılında Türkiye’de katledildi. Dünyanın hâlâ güvenilir bir yer olduğunu kanıtlamak için ve dünya barışı için otostopla dünyayı dolaştığı sırada, hayatı erkek şiddetiyle son buldu. Bugün olduğu gibi, o dönemde de medya kadınlara yönelik suçları “gerekçelendirmekle” meşguldü. Bunun örttüğü gerçek ise her zamanki gibi kadınlara her türlü saldırının istatistiklerinin tutulmadığı, analizlerinin yapılmadığı, erkek şiddetinin kökenindeki ayrımcılığın ve eşitsizliğin ülkeyi yönetenlerce meşrulaştırıldığı, mahkemelerde dağıtılan “iyi hal” indirimlerinin ve cezasızlığın suçluları cesaretlendirdiğiydi.

Bugünlerde de hak, hukuk ve adalet talebiyle yürüyen binler Pippa’nın öldürüldüğü yerden geçecek. Barışın ve güvenli/güvenceli bir yaşam ihtimalinin hepimize hayli uzak ama bir o kadar da hayati olduğu bu günlerde…

Biz kadınlar bu Adalet Yürüyüşüne kendi adalet talebimizle katılmayı önemsiyoruz çünkü:

Pippa’nın öldürüldüğü zamandan bu yana, tıpkı öncesinde olduğu gibi, erkeklerin işlediği suçlar, bazen gerekçe gösterme gereği bile duymadan, çoğu zaman da manâsı kendinden menkul bir “genel ahlak” namına hafifletilirken binlerce kadın toprak oldu, lgbti+lar nefret suçlarına – hatta cinayetlerine – maruz kaldı, binlerce çocuk istismar edildi, zarar gördü. Nefretin ve kendinden farklı olanı linç etme halinin adı ‘hassasiyet’ oldu, kutsandı, alkışlandı. Bu durum, özellikle Olağanüstü Hal’in ilanından bu yana körüklenen şiddetin ve nefret dilinin hayatlarımızın her alanına sirayet etmesiyle çeşitlendi, daha da dayanılmaz hale geldi. Bir yılını doldurmak üzere olan OHAL kararı ve kararnameleri sırasında hayatını kaybeden kadın sayısı üç yüzü aşmış durumda – ve bu kadınlar dinamitten baltaya, testereye, şiddetin en vahşi biçimlerini ‘hak etmiş’ sayılıyorlar.

“Adalet” ve Kalkınma Partisi kendi görüşüne muhalefet edilen her yerde, toplumun en az yüzde ellisini terörist ilan edip, yüzbinlerce insanı düşünceleri için bir gecede işlerinden, ekmeklerinden, hayatlarından, evlerinden, haysiyetlerinden ve özgürlüklerinden mahrum ederken, bütün bir toplum insan bedenlerinin açlık grevinde eriyip gitmesine seyirci kılınırken yaşanan tüm bu hukuksuzluklara ve zulümlere karşı adalet kavramı üzerine düşünmek, adalet için ses çıkarmak çok kıymetli. Bizler de, adaletin “erkek” yüzünü ortaya çıkarmak için yıllardır mücadele eden kadınlar olarak hukuksuzluğun ve keyfiyetin ‘olağan’ hale getirildiği bu zamanda gerçek adalet için sokakta olmayı önemsiyoruz.

 

AKP ve politikalarına paralel söylemler üretenler; adalet kavramını erkekler arasındaki bir eşitlik, kadınların da kendi aralarındaki bir eşitlik olarak, yani ‘cinsiyet adaleti’ olarak öne sürüyorlar. Yalnızca kadınların kendi arasında tanımlanan bir eşitlik ya da adalet kavramı kadınların hayatın olanaklarından yoksun bırakılmasıdır. Bu yüzden kadınlar için adaletin yasa önünde ve hayatın her alanında, sokakta, işte, mecliste eşitlik olmadan ve demokratik bir ortam sağlanmadan gerçekleşmeyeceğini söylüyoruz.

Biz kadınlar erkek adalet değil gerçek adalet için birlikte yürümek istiyoruz. Son dönemde özellikle OHAL ile birlikte vahşileşen hukuksuzluk ve cezasızlık politikaları erkek şiddetini de katbekat arttırdı. Kadın vekillerin, siyasetçilerin ve belediye başkanlarının tutukluluğu, atanan kayyumların önce kadın çalışmalarını durdurmaları ve sığınakları kapatmaları, Kanun Hükmünde Kararnamelerle işinden edilen yüzbinlerce insanın yanı sıra kadınların dayanışma derneklerinin ve kadın odaklı habercilik yapan medya kurumlarının da kapatılması kadınların ve çocukların erkek şiddeti karşısındaki konumlarını kırılganlaştırıyor. Kadınların siyasi kazanımlarına el konuluyor, kadınlar siyasetten uzaklaştırılıyor. Hayatın her alanında, erkeklerle eşit haklara ve fırsatlara sahip olana kadar: Eşitlik yoksa adalet de yok.

Tüm kadınları, 6 Temmuz’da Pippa Bacca’nın katledildiği yerde, yani Gebze’de Adalet Yürüyüşü’ne katılmaya; erkek adaletin ve OHAL hukuksuzluklarının değil gerçek adaletin, demokrasinin tesis edildiği, herkesin ve özellikle de kadınların eşit ve özgür oldukları bir dünya için yürümek üzere buluşmaya çağırıyoruz.”

 

(Yeşil Gazete)

Organik bal mı? İşte ABD’nin organik bal sektöründen izlenimler

Organik bal üretmek için arıların, daha önce pesitisit (ot ve böcek öldürücü tarım ilaçları) yüzü görmemiş alanlara ulaşması lazım. Bu oldukça zor bir iş. Civileats.com internet sitesinde Elisabeth Grossman bu zahmetli işi özetlemiş.


“Yarım kilo bal üretmek için yaklaşık 2 milyon ayrı çiçek gerekiyor.” diyor bal firması Browning’s Honey Company’nin sahibi ABD’nin Kuzey Dakota eyaletininde yaşayan Zac Browing. Bir haziran günü kovanlarından vızıltılar geliyor. Yaz başında Kuzey Dakota’nın çayırları yabani çiçeklerle dolu. Burası Browning’in söylediğine göre ABD’de arıcılık yapmak için en iyi yer. Ama Kuzey Dakota’nın yabani çiçekleri ve diğer yerel bitkileri, tarımsal ve diğer gelişmeler yüzünden tehdit altında. Sadece son 10 yıldır Kuzey Dakota 100 bin akreden fazla çayır alanına, başta mısır ve soya fasulyesi olmak üzere birçok başka mahsül hakim.

“Bunun arılarla doğrudan ilişkisi var: Daha çok herbisit, yerel habitat için daha az alan anlamına geliyor.” diyor Kuzey Çayır Yaban Hayatı Araştırma Merkezi’nden Clint Otto.

Arazideki bu değişimle birlikte arıların karşılaştıkları diğer zorluklar -parazitler, hastalıklar ve pestisitler- yerel bal üretiminin düşüşünün başlıca sorumlusu. Ve ayrıca bu durum, ABD’nin tükettiği organik balın neredeyse tamamının Brezilya, Hindistan ve Meksika’dan geldiğini açıklıyor. Ulusal Bal Kurulu’nun verilerine göre ABD’de tüketilen tüm balın yalnızca 4’te 1’i ila 3’te 1’i burada üretiliyor. ABD, 1990larin başında ürettiği balın yalnızca 3’te 2’sini üretiyor. Ancak bala talep yıllar boyunca arttı, neredeyse 1 kişi için tüketim miktarı ikiye katlandı. Arz ile talep arasındaki farkı kapantansa 90’ların başından bugüne neredeyse 3’e katlanan bal ithalatı oldu (ABD Tarım Dairesi – USDA). Geçen 10 yılda arıcılar yıllık gelirleinin yüzde 30 ila 45’ini arı ölümleri sebebiyle kaybettiler. Arıcılar ve böcekbilimciler bu sayıların alarm verici olduğunu söylüyor.

Arı ve pestisitsiz bitki sayıları düşerken, Havai’deki birkaç firma dışında yerel üretilen veya sertifikalandırılan organik bal neredeyse piyasalarda hiç yok. Balın organik sertifika alması için genel USDA organik üretim standartlarına uyması gerkiyor, bala özel bir düzenleme yok. Organik bal üretimi için bazı öneriler yapılmış USDA tarafından ancak ne zaman bir standart gelecek bilinmiyor.

Arıcıların karşılaştıkları zorluklar

Kuzey Dakota’da daha fazla sıralanmış mahsul daha az çayır demek: Aynı alandan daha fazla mahsul almak için kullanılan zira ilaçlar, çayırları oluşturan bitkilerin azaltmasına sebep oluyor. Bu bitkiler de arıların yiyecekleri arasında. Bir diğer sonuçsa arıların etraflarındaki zirai ilaçları kovanlarına taşıyor olabileceği. Bu iki faktörün birleşimi, hem arıların sağlığı hem de bal üretimi açısından durumu kötüleştiriyor.
Balı organik üretmek daha da zor. “Arıların uçabileceği alanın tamamında organik ürün yetiştirenler olmalı. Çevremizde üretim yapanalrı kontrol edemeyiz. Bu sebeple birçok organik üretim yapmak isteyen arıcı başlamadan işi bırakıyor.” diyor Old Mill Honey Company’nin sahibi Steve Ellis ve ekliyor “Eğer vahşi hayatın devam ettiği bir alanda ya da zirai ilaç kullanılmayan ulusal ormanlardan birinde değilseniz bu iş çok zor.”
Bu neden sayılı organik bal üreticisinin Havai’de olduğunu da açıklıyor. Ama Oahu’lu arıcı Anthony Maxfield, burada başka bir problemin baş gösterdiğinde bahsediyor: “Havai birçok GDO’nun test edildiği yer haline geldi. Ama hala organik üretim yapılabilecek yerler var.”

Yerel düşünmek: En iyisi organik almak mı?

Öte yandan Maxfield, organik balın en iyi bal olmadığını düşünüyor: “Alabileceğiniz en iyi bal, yaşadığınız yerin balıdır.” Maxfield, ithal edilen organik balın ne kadar sıkı denetimden geçtiği konusunda şüpheci.
Bunun yanında Project Apis m.’in yürütücüsü Danielle Downey,Sağlıklı ve yerel arı yetiştirmenin uzun vadede arılar için faydalı olacağını söylüyor: “Kuzey Dakotalı Browning, dedesinin kovanlarını kesinlikle hareket ettirmediğinden bahsediyor.” Arıcılar, bal üretminden para kazanamayınca arıları tozlaşma yapması için arazi arazi gezdiriyorlar ve bu şekilde hayatlarını kazanıyorlardı. Ama Downey’nin söylediğine göre bu tablo artık değişiyor. İnsanlar arı nüfusundaki rahatsızlık verici azalmanın farkına varıyor, yaşadıkları yerdeki yaşam alanlarını korumak ve desteklemenin önemini görüyorlar. “Küçük balkonunuzda arıları çekecek bitkiler yetiştirmeniz bile çok şey yapmak demektir.” diyor Downey.
Konuştuğumuz herkes, organik balın ABD için pratikte gerçek olmadığı konusunda hemfikir. Ama bu değişebilir. Değişim için yerel yaşam alanlarının desteklenmesi gerek. Yerel, küçük ölçekli ve kimyasal kullanılan tarımsal üretimden uzaklaşmak arıların kovanlarına zirai ilaç götürmesi şansını azaltacaktır. Kaç kovanı olursa olsun, arıcılar için bu şahane olacak.

 

Haber ve Çeviri : Pelin Atakan

(Yeşil Gazete, Civil Eats)

Uyuşturucu ölümlerinde Türkiye Avrupa birincisi

BM Uyuşturucu ve Suç İle Mücadele Dairesi’nin (UNODC) verilerine göre de, sentetik uyuşturucu kullanımı sonucunda yaşanan ölümlerde Türkiye Avrupa ülkeleri arasında birinci sırada yer alıyor…

UNODC’nin son raporuna göre, dünya genelinde 250 milyona ulaşan uyuşturucu kullanıcısı sayısı Türkiye’de de son 3 yılda yüzde 20 artarak 1.5 milyona dayandı…

TÜİK verilerinde, suç işleyen 118 bin 245 çocuğun 42 bin 557’sinin uyuşturucu madde kullandığına dikkat çekiliyor…

Umut Vakfı tarafından yayınlanan rapor son 10 yılda bin 61 bağımlının hayatını kaybettiği ülkemizde bağımlıların tedavisinde devletin yetemediğini gösteriyor. Tedavi merkezi sayısının yetersiz olmasının yanı sıra tedavinin devam ettirilmesindeki sıkıntılar yaşanırken geçen yıl 155 bin 99’u ayakta, 5 bin 214’ü yatarak olmak üzere toplam 160 bin 313 kişi tedavi için başvurmuş.

Haziran 2014’te çıkarılan yeni uyuşturucuyla mücadele kanunuyla uyuşturucu satıcılarına yönelik cezalar iki kat artırılmasına rağmen kullanıcı sayısında bir düşüş yaşanmadığı verilere yansıyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü KOM Daire Başkanlığı’na bağlı Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi’nin (TUBİM) yaptığı araştırma uyuşturucu kullanımıyla ilgili bazı sosyolojik gerçekleri ortaya koyuyor. Araştırmaya göre uyuşturucu kullananların yüzde 64.81’i ilkokul mezunu, yüzde 49.31’i işsiz, yüzde 31.93’ünün düzenli bir işi yok, yüzde 2.26’sı öğrenci.

 

(Yeşil Gazete)

Dünyadaki açlık sorunu yükseliyor: Sebebi ise çatışmalar ve iklim değişikliği

Dünyadaki aç insan sayısı 2015’ten bu yana yükselirken yıllar süren iyileşme tersine döndü. Açıklama BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) iki yılda bir gerçekleşen konferansın açılış konuşmasında Genel Direktör José Graziano da Silva’dan geldi. 

Graziano da Silva dünyada açlıktan muzdarip olan insanların yaklaşık yüzde 60’ının çatışma ve iklim değişikliğinden etkilenen ülkelerde yaşadığını vurguladı. 

FAO halen 19 ülkenin müzmin kriz durumunda bulunduğunu tespit ederken bunların sıklıkla kuraklık ve sel gibi aşırı iklim olaylarına maruz kaldığını bildirdi. FAO ayrıca Nijerya, Somali, Güney Sudan ve Yemen’in yüksek kıtlık riski altında bulunduğuna ve 20 milyon insanın bundan ciddi şekilde etkilediği mesajı verdi. 

Graziano da Silva çoğunluğu kırsal kesimde yaşayan bu insanların geçim kaynaklarının yıkıma uğradığını belirterek “bunların bir çoğunun göç ızdırap istatistiklerini arttırmaktan başka seçenek bulamadığını” kaydetti. FAO Genel Direktörü “Açlığın kökünü kazımak için güçlü siyasi taahhüt çok temel bir unsur ancak bu yeterli değil. Açlık ancak ülkeler vaatlerini özellikle ulusal ve yerel seviyede yerine getirirse bozguna uğratılabilir.” diye konuştu.   

Graziano da Silva “Barış elbette krizleri sona erdirmek için kilit unsur ama harekete geçmek için barışı bekleyemeyiz.” diye ekledi. 

Silva açıklamasınıBM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) iki yılda bir gerçekleşen konferansın açılış konuşması sırasında yaptı

FAO’nun önümüzdeki iki senedeki öncelikleri arasında sürdürülebilir tarımın teşviki, iklim değişikliği uyumu, yoksulluğun düşürülmesi, su kıtlığı, göç, beslenme, balıkçılık, ormancılık ve antimikrobiyal direnç gibi konular yer alıyor.

Geniş destek ve eylem ihtiyacı

İtalya Başbakanı Paolo Gentiloni Nijerya’nın kuzeyini, Somali, Güney Sudan ve Yemen’i etkileyen II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en kötü gıda krizi görünümünün “İstifa etmek zorunda değiliz ama yenilenen ve sıra dışı çabalarda bulunmak zorundayız.” anlamına geldiğini söyledi. 

Gentiloni BM’nin Sıfır Açlık hedefinin barış, adalet, eşitlik ve dünyanın geleceğini korumak için bir yol olduğunu anlattı. 

Papa Francis de Vatikan Devlet Sekreteri Kardinal Cardinal Pietro Parolin tarafındam okunan mesajında FAO’nun gündemine güçlü desteğini açıklarken dayanışma ve insan haklarının tanınmasının gerekliliğine vurgu yaptı.

 

(Yeşil Gazete)

Yurttaşın Enerji Santrali (YES) yolunda yeni bir dönüm noktası – Ebru Özer

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği, 03 Temmuz 2017 (dün) tarihinde Resmi Gazete’de yayınlandı. İmar mevzuatına birçok olumlu yenilik getiren yönetmenliğin, 59. Maddesi, yenilenebilir enerjiye gönül vermiş kişilerde büyük heyecan yarattı.

1 Ekim 2017 tarihinden itibaren geçerli olacak yönetmeliğe göre;  “Taşıyıcı sistemi etkilememek ve 634 sayılı Kanun uyarınca muvafakat alınmak kaydıyla; binalarda enerji kimlik belgesi sınıfı en az “C” olacak şekilde mesleki yeterlilik sertifikalı uygulayıcılar tarafından yapılacak ısı yalıtımı uygulamaları ile binanın kendi ihtiyacı için yapılacak güneş kaynaklı yenilenebilir enerji sistemleri ruhsata tabi değildir. Bunlara ait uygulama projelerinin hazırlanması ve fenni mesuliyetin üstlenildiğine dair taahhütname ile birlikte ilgili idareye sunulması, binanın projesindeki mimari görünüşlere bağlı kalınması ve idaresinden izin alınması zorunludur.”

Bu düzenlemeyle, binanın kendi ihtiyacı için olan ve taşıyıcı sistemi etkilemeyen güneş kaynaklı yenilenebilir enerji sistemlerinin uygulaması ruhsata tabi olmaktan çıkarıldı. Böylece, çatılarda öz tüketim amaçlı kullanılacak güneş enerjisi sistemleri için bürokratik engellerden biri kaldırılmış oldu.  Bu konu, uzun süredir sektörün, iklim değişikliğine karşı mücadele edenlerin ve çevrecilerin bir talebi idi.

Söz konusu yönetmelik ile getirilen bir başka düzenleme de, büyükşehir belediyeleri ve şehir belediyelerinin, uygulanmak üzere imar yönetmeliği hazırlayıp Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın onayına sunabilecek olması. Böylece, bölgesel uygulamaların, yerelden giderek hayata geçirilmesinin de önü açıldı.

Türkiye’de yaklaşık 10 milyon çatının güneş enerji sistemleri uygulamasına müsait olduğu biliniyor.  Bu çatıların, öz-tüketim amaçlı kullanılması, bireysel olarak fayda sağlamakla beraber, ülkemizin enerji konusundaki dışa bağımlılığının da azaltılmasında etkili olacaktır.

Yenilenebilir enerji sistemleri uygulamaları konusunda başı çeken birçok gelişmiş ülke, bireysel ya da kooperatifler şeklinde üretimi destekleyerek bu noktaya gelmiştir. Son dönemlerde yaşanan enerji krizleri, gündemde olan aşırı sıcaklıklara bağlı klima kullanımın yarattığı enterkonnekte sistemdeki pikler gibi olumsuz koşullar, alternatif enerji arayışları konusunda baskı yaratmaktadır. Bu sebeple gözlemimiz odur ki; yenilenebilir enerji sistemleri ile ilgili mevzuatın kolaylaştırılması ve bireysel düzeyde uygulama artışlarının sağlanması hükümetin öncelikli konuları arasında yerini almıştır.

Bu bağlamda, EPDK da, mevzuatla ilgili bir düzenleme üzerinde çalışmakta. Nisan ayında, görüş almak üzere EPDK’nın kamuyla paylaştığı 10 KWp altı Lisanssız Güneş enerji sistemleri kurulumu ile ilgili usul ve esasları belirleyen taslak metine dair raporun yakın zamanda yayınlamasını bekliyoruz. Kurumdan, -umutla beklediğimiz şekilde-, bürokratik engelleri azaltan ve prosedürü kolaylaştırıcı yenilikler gelirse, 2018 yılında çatılarımızın güneş panelleri ile dolması şaşırtıcı olmaz.

Bu noktada sormamız gereken, özellikle sektörde uygulayıcı konumundaki EPC firmaları, talep patlamasına hazır mı?

 

 Ebru Özer

Güneş Gönüllüsü

 

2017’nin ilk altı ayında en az 906 işçi hayatını kaybetti

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) verilerine göre; yılın ilk altı ayında en az 906 kişi hayatını kaybetti.

Rapora göre geçen ay en az 164 işçi hayatını kaybetti. ‘İş cinayetleri’nin en çok yaşandığı kent, 13 ölümle İstanbul oldu.

İşçilerden yüzde 26’sı trafik kazasında, yüzde 16’sı göçükte, yüzde 16’sı da düşme sonucu hayatını kaybetti. Hayatını kaybeden işçilerden dokuzu çocuk, dördü mülteciydi.

Hayatını kaybeden işçilerden yüzde 91’i erkek, yüzde 9’u da kadın. Yaşamını yitiren çocuk işçilerden üçü 14 yaş altında, altısı ise 15-17 yaş aralığında.

2013’ün ilk altı ayında en az 507 işçi, 2014’ün ilk altı ayında en az 1009 işçi, 2015’in ilk altı ayında en az 810 işçi, 2016’nın ilk altı ayında da en az 932 işçi hayatını kaybetmişti.

 

(T24)