Ana Sayfa Blog Sayfa 3113

Dünya rekoru: Hindistan’da 12 saatte 66 milyon ağaç dikildi

Hindistan’ın orta bölgelerinde bulunan Madya Pradeş eyaletinde, 1.5 milyon gönüllü 12 saat içinde 66 milyondan fazla fidan dikti. Namara nehri kıyılarının ağaçlandırılacağı kampanyada dünya rekoru kırıldı.

Bu alandaki rekor, Uttar Pradeş eyaletindeydi. Bölgede geçen yıl bir gün içinde 50 milyondan fazla ağaç dikilmişti.

Eyalet Başbakanı Shirvraj Singh Chouhan, çocukların ve yaşlıların da katıldığı kampanyada sabah 7’den akşam 7’ye kadar toplam 66.3 milyon ağaç dikildiğini belirterek “Tarihi bir gün. Bu ağaçlarla sadece Madya Pradeş’e değil, tüm dünyaya hizmet ediyoruz” dedi.

BBC’nin haberine göre kampanyada 20 çeşit fidan kullanıldı. Fidanların tutma ihtimalini artırmak için nehir havzasının tercih edildiği belirtiliyor.

Hindistan, iklim değişikliğiyle mücadele için Paris anlaşması kapsamında 2030’a kadar ormanlık alanlarını 95 milyon hektara çıkarma taahhüdünde bulunmuştu.

Hindistan topraklarının yüzde 24’ü ormanlarla kaplı. Hükümet, ormanlık alanların oranı 2030’a kadar yüzde 33’e çıkarmayı hedefliyor.

 

BBC

Kendimize yalan söyleyip durursak iklim değişikliği ile savaşmamız imkânsız – Chris Hedges

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

İngilizce aslından Türkçe’ye çeviren: Ömer Madra

İklim değişikliğinin yaratacağı kasvetli geleceği gözüpeklikle kabullenen bir kederi kucaklamalıyız. Her türlü direniş eyleminden –o nafile bir eylem olsa bile –bir zafer çıkartmak zorundayız. Afrikalı-Amerikalılar belki de yalnızca ezilenlere özgü bir kavrayışla anlıyorlar ki, şahsiyetimiz ve haysiyetimiz, bizleri ölümün pençesine hapsetmiş olan habis güçleri adlı adınca adlandırıp, onlara direnebilme yeteneğimizle ölçülecektir. İklim değişikliği faciası kaçınılmaz. Bilimimiz ve teknolojimiz bizi kurtaramaz. İnsanlığın geleceği artık tehlikede. En iyi ihtimalle krizi hafifletebiliriz ancak. Yoksa, artık onun önünü alamayız. Şu anda canımızı kurtarmak için boğuşmaktayız. Sürdürülen militanca isyan hareketlerini, yani, yasaları paralayıp şirket kapitalizminin yapılarına karşı saldırılara girişmeye hazır hareketleri hızla inşa etmezsek eğer, yeryüzünde hayatın ilk ortaya çıktığı andan bu yana yüzde 99.9 oranında ortadan kalkmış olan türler arasına katılacağız.

“Bu şartlar altında çok tatsız bir gelecekle yüzyüze kaldığımızı kabullenmeyi reddetmek sapıkça bir davranış olur.” Clive Hamilton “Requiem for a Species” [Bir Türe Ağıt] adlı kitabında işte böyle yazıyor. Ve şöyle devam ediyor: “İnkârcılık, bilimi bile bile yanlış okumayı, siyasal kurumların sorunlarımıza çare bulacağı yolunda romantik bir bakış açısını, ya da göklerden ilahi bir müdahale olacağına dair inancı gerekli kılar.”

On milyonlarca insan, özellikle küresel güney ülkelerinde, yakılarak kurban edilmek üzere sürüler halinde fırınlara sürülüyor. Biz kuzeydekiler de yakında onların izinden gideceğiz. Yeryüzünün sıcaklığı 19. yüzyıl sonlarından bu yana 1 dereceden fazla artmış durumda. Ve, bugün tüm karbon salımlarını kessek bile bu sıcaklığın birkaç derece daha artacağı neredeyse kesin. Yeryüzü sıcaklığının 4 derece yükseldiği son seferde kutuplardaki buz örtüleri tümden ortadan kalkmış, denizler de bugünkü seviyelerinden onlarca metre daha yüksek seviyelere ulaşmıştı.

“Tropic of Chaos: Climate Change and the New Geography of Violence” [Kaos Dönencesi: İklim Değişikliği ve Şiddetin Yeni Coğrafyası] kitabının yazarı Christian Parenti, geçenlerde kendisiyle yaptığım söyleşide şöyle dedi: “Bir yandan, neoliberal ekonomik yeniden yapılanmanın mirası küresel güney ülkelerini öylesine zayıflattı ki, bu ülkeler yolları asfaltlama, halkı eğitme, zorluklarla boğuşan çiftçilere yardımcı olma kapasitelerini bile kaybetti. Öte yandan,  küresel güney ülkelerinin çoğu ucuz silahlarla ve daha önceki çatışmalardan artakalıp bu ucuz silahları kullanmasını bilen savaşçılarla dolup taşıyor. İşte bu ortama şimdi bir de iklim değişikliğinin yarattığı aşırı hava olayları ekleniyor. İsteseler bile bu sorunlarla sistematik olarak baş etme kapasitesinden yoksun kalma noktasına gelmiş olan bu ülkelerde halklar iklim değişikliğine nasıl uyum sağlasınlar ki? Kuraklık ve sellere nasıl uyum sağlasınlar? Bu durumda çoğu kez ne yapıyorsun peki? Artakalan silahlara sarılıyorsun tabii. Komşunun sığırlarına göz dikiyorsun. Ya da komşunun ideolojisini sorumlu tutuyorsun her şeyden.Ya da onun etnik grubunu suçluyorsun. Bu etnik ve dini çatışmaların birçoğunun altında iklimden kaynaklanan bir mesele olduğunu görüyoruz.”

“İklim değişikliğinin büyük tehlikesi şurada” diyor Parenti. “Belirli bir noktada doğal ekosistemlerin çöküşünü görüyorsun; tropik ormanların öldüğünü mesela – ama bunlar karbon yutakları; yani atmosferdeki karbon diyoksiti oradan çekip çıkartıyorlar. Ne var ki, bu ormanlar ölür ve bütün bu ağaçlar yanar ya da çürürse, o zaman net sera gazı salım kaynakları haline gelirler. Kuzey kutbunda da donmuş metan kristallerinden oluşan devasa metan gazı depoları yatıyor. Buralardan metan gazı sızmaya başladı bile.”

“Korkulan şu ki,” diye devam ediyor Parenti, “belirli bir yerde çizgiyi aşıvereceğiz ve devrilme noktasına ulaşacağız. Sera gazı salımlarının başlıca sebebi, bu doğal sistemlerin çöküşü haline gelecek, o zaman da her şey gerçekten kontrolden çıkacak.”

Alternatif enerji ve gıda sistemleri kurmaya yetecek teknolojiye sahibiz, ama fosil yakıt endüstrisi, yani dünyadaki en güçlü endüstri, fosil yakıt çıkarılmasını ve enerji tüketimini dizginleyecek tüm anlamlı çabaları bloke ediyor. Ayrıca et, mandıra ve yumurta üreticileri, tüketici talebine cevap vermek adına, tüm küresel ulaştırma sektöründen daha fazla sera gazı salımından sorumlu durumda. Besi hayvanları muazzam miktarda metan salıyorlar, ki bu gaz karbondiyoksitten 86 kat daha büyük tahrip etkisine sahip. Besi hayvancılığı ayrıca insan faaliyetlerinden kaynaklanan azot oksidin yüzde 65’ini üretiyor, ki bu gaz karbondiyoksitten 296 kat daha fazla “Küresel Isınma Potansiyeli”ne sahip. Devasa boyuttaki hayvan tarımı endüstrisi, tıpkı fosil yakıt endüstrisi gibi ABD hükümetinden milyarlarca dolar sübvansiyon alıyor. Bu endüstriler adına pazarlık yapan kokuşmuş ve omurgasız politikacılar da, karşılığında lobicilerden milyonlarca dolar alıyor. Yasallaştırılmış rüşvet bu. Ve, bu siyasi sistem yıkılmadıkça sonu da gelmeyecek.

Kâr amacı gütmeyen Project Drawdown adlı kuruluş, bir uluslararası bilimciler koalisyonunun araştırmalarını derledikten sonra “bireysel olarak iklim değişikliğini durdurmanın en etkili yolunun bitki temelli beslenme biçimi olabileceğini” belirtiyor. Böyle bir beslenme tarzını benimsemek, bizim ilk başkaldırı eylemimiz olmalı. İkincisi ise, fosil yakıt tüketimimizi yoğun şekilde azaltmanın yanı sıra, bu yakıtların topraktan çıkarılmasını engellemek için sivil itaatsizlik eylemlerine girişmek olmalı. Üçüncüsü, kitle seferberliği yoluyla şirketler devletini devirmek ve enerji sektörünü, bankacılık sektörünü, kamu hizmetlerini ve kamu taşımacılığını millileştirmek; bunların yanı sıra, neredeyse tüm devlet harcamalarının yarısını nafile ve kazanılması imkânsız savaşlarla tüketen savaş makinesini söküp atmak olmalı. Çok fazla şey talep ediliyor evet. Ama bilelim ki başaramazsak, insan ırkı ortadan kalkacak.

Hükümetler, ortak yarara hizmet eden araçlarsa eğer, fosil yakıt ve hayvancılık tarımı endüstrilerine devlet desteğini durdurmalı, hükümet araçlarında ve binalarında temiz enerji kullanacak şekilde tadilat yapmalı, fosil yakıt ve hayvancılık tarımı endüstrilerinin kamu arazilerini kullanmalarını yasaklamalı, bu endüstrilerin gerçek maliyetlerinin dışsallaştırılmasına son vermeli ve öyle ağır vergiler koymalıdır ki, fosil yakıt çıkarımı artık kârlı olmaktan çıksın ve besin ürünleri nasıl çevresel bakımdan sürdürülemez ise hayvansal ürünlerin satın alınması da aynı şekilde ekonomik açıdan sürdürülebilir olmaktan çıksın. Ne var ki, devletin gücü şirketlerin elinde tutsak, ve bu böyle olduğu sürece, kısa vadeli kâr amacı, insan sağlığının ve hatta insanın varolma kaygısının bile önüne geçiyor.

“CO2’yi atmosferden süzüp çıkaracak teknoloji mevcut aslında” diyor Parenti. “Sorun bu teknolojinin son derece pahalı olması. Ayrıca, çıkardıktan sonra nasıl depolayacaksın bunu? Gaz olarak sızabilir. Esas olarak sodyum bikarbonata (kabartma tozu) da dönüştürmek mümkün. Ama maliyeti çok yüksek. Yani, sonuç olarak bu teknoloji halihazırda elimizde mevcut. Tescilli marka. Eğer medeniyet varolma konusunu ciddiye alıyor olsaydı hükümetler bu teknolojiye el koyarlar ya da bunu satın alırlardı. Açık kaynak haline getirirlerdi. Ve ayrıca, bitkilerin, ormanların vesairenin yanı sıra, atmosferden yapay olarak CO2’yi ayrıştırıp çıkarmak için ne kadar yatırım yapmak gerekiyor idiyse onu yaparlardı.”

Parenti, çöküşün sadece yükselen hararetle değil, bir dizi sosyal ve altyapısal yıkımla tanımlanacağını vurguluyor. Yani, çöküş doğrusal olmayacak. Parenti, Arap Baharı diye bilinen 2010-2013 ayaklanmalarından kısa süre önce, temel tahıllar da dahil olmak üzere gıda fiyatlarının yukarı fırladığına işaret ediyor.

“Rusya; Ukrayna ve Kazakistan’da buğday hasadını etkileyen şey, Karadeniz havzasındaki kuraklık oldu” diyor. “Bu dünya piyasalarında dalgalanan bir etki yarattı. Tunus ve Mısır’da ekmek fiyatları yükseldi. İnsanlar sokaklara 30 senedir içinde yaşadıkları muhaberat (gizli polis) devletini protesto etmek için çıkmışlardı. Ama protestolar aynı zamanda yüksek ekmek fiyatlarını da hedef alıyordu. İklim krizinin ortaya çıkmasının bir biçimi de budur. Başta iklim krizi filan gibi gözükmez. Dünya ekonomisindeki iç bağlantılar üzerinde düşünmek gerekir.”

Suriye’deki iç savaştan önce 2006 yılında, 900 senedir görülmüş en kötü kuraklık yaşanıyordu; aynı zamanda hükümetin destek sistemlerini zayıflatan bir kemer sıkma programı da uygulanmaktaydı. Tarım alanları kıraç toz çukurlarına dönüşüvermişti. Besi hayvanları telef olmuştu. Yiyecek fiyatları uçmuştu. 1.5 milyon çaresiz insan kırsal alanlardan şehirlere kaçmış, birçoğu Irak’taki savaş sırasında mülteciler için kurulmuş gecekondu ve varoş bölgelerine sığınmıştı. Bu kaosun ortalık yerine de IŞİD çörekleniverdi. Yarım milyon insanın canını alan savaş 4,8 milyon mültecinin yanı sıra Suriye’nin içinde de yerinden yurdundan olmuş 7 milyon insan yarattı. Bunun sonucunda Avrupa’da ortaya çıkan mülteci krizi ise II. Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana görülmüş en kötü krizdi. Avrupa’ya doğru yönlenen bu akış milliyetçi ve protofaşist hareketlerin doğmasına yol açarken, nefret suçlarının sayısında da önemli bir yükselişe sebep oldu. İklim değişikliği huzursuzluk, sosyal çözülme, kaos ve savaşın arkasındaki görünmeyen eldir.

“Bir düzeyden bakıldığında bu, etnik meselelere, dine ve dış güçlerin işgaline karşı bir savaş” diyor Parenti, Afgan savaşından söz ederken. “Ama başka bir düzeyden bakıldığında da, hayatlarında gördükleri en büyük kuraklıkla, arada da aşırı sellerle baş etmek zorunda kalan köylülerin savaşı; ve bu şartlarda yetiştirebildikleri tek ürün olanı haşhaşı eken köylülerin… Afyon, buğdayın ve Afganistan’da yetiştirilen diğer geleneksel tahılların kullandığı suyun aşağı yukarı 1/5 veya 1/6’sı oranında suya ihtiyaç duyar. Dolayısıyla, köylüler de, hayatta kalabilmek için haşhaş yetiştirmek zorundalar. Peki onlara bu konuda hangi taraf yardım edecek dersin? Taliban tabii. Sürüp giden bütün bu çatışmalarda ince ve önemli iç bağlantılar var.”

“Hindistan’da Naxalit’ler var mesela” diye devam diyor Parenti. “40 yıldan beri devam eden bir Maocu gerilla hareketi. Kuraklıkla atbaşı ilerliyor. Bölge bölge bakın, nerede kuraklık varsa, orada Naxalit’ler var. Burada kilit nokta şu: Devlet kredi piyasasından çekilmiş durumda. Köylülerle çiftçiler tefecilere gitmek zorunda. Tefeciler de onlara yalnız pamuk yetiştirsinler diye borç para veriyor, çünkü pamuk yenmiyor. Köylüler ne kadar borç alırlarsa, kuraklık da ne kadar ağırsa, pamuk da o kadar çok üretiliyor ve pamuğun fiyatı da o kadar düşük oluyor. Durumu düşünebiliyor musun? Sen, kendini öldürmek için zehir içmenin eşiğinde bir çiftçisin. Derken Naxalitler geliyor ve sana diyorlar ki: ‘Baksana, senin sorunlarını çözmek için bir kısa vadeli, bir de uzun vadeli çözüm önerimiz var. Kısa vadede: tefeci köye geldiğinde sen onun arabasını durduruyorsun, biz de onu öldürüyoruz. Polisler geldiğinde onlara tuzak kuruyoruz. Uzun vadede herşey daha iyi olacak…’ ”

Latin Amerika’da, Asya’da, Afrika’da ve Ortadoğu’da pıtrak gibi çoğalan batık devletlerin hepsi, hayalet hükümetler tarafından yönetiliyor.

Parenti bu batık devletler hakkında da şöyle diyor: “Polis seni yolda çevirip kâğıtlarını göreyim dediğinde, merkezî devletin işbaşında olduğuna dair bir rivayet dolaşıyor ortalıkta. Ama gerçekte bir veri merkezi filan yok. Bunlar, bir örümceğin koparılmış titreşen bacaklarından ibaret. Bu idari merkezler en temel ayakta kalma hamleleri için kullanılıyor. Gezginleri durduruyorlar ve gerçekte 10, 20, 30 yıl önce varolmuş, artık olmayan bir merkezî devlet için 50 dolar, 100 dolar rüşvet istiyorlar. Devletlerin nasıl battığının bir göstergesi de bu işte: yolsuzluklar ve idare araçlarıyla baskı araçlarının yeniden özelleştirilmesi. Max Weber’in görüşü de bu yöndeydi: modern devlet, bürokrasinin liderini bürokrasinin sahipliğinden kopartmakla oluşur diyordu. Devletin batması bürokrasilerin, özellikle de polis ve askeriyenin baskıcı bürokrasilerinin yeniden özelleştirilmesi ile başlar.”

Afganistan gibi bir yerde polisler bu işleri alabilmek için para vermek zorundalar.” Böyle diyor Parenti. “Polis şeflerini yemliyorlar. Vergilerini ödüyorlar ki, yollarda araçları haraca bağlayabilsinler. Bu yöntem bütün dünyaya yayılıyor. Üniformaları, apolet ve rütbeleri, resmî evrak ve bütün o resmiyet yerli yerinde; ancak, bunların hepsi, o üniformayı giyen kimse, onun kişisel yararı için.”

“Beyinleri uyuşturucuyla uyuşmuş 18-yaş altı gençlerin kontrol noktalarının başını tuttuğu bir dünyada ilerici, medeni, sol politikalar yürütme olanağı çok kısıtlı” diye sürdürüyor Parenti. “Bu önemli noktayı akıldan çıkartmamakta yarar var. Sonra, Batı ülkelerinde ilk akla gelen karşılık, askerî müdahaleyi genişletmenin haklılığı oluyor; oysa bu, her seferinde, devletin çökmesinin öncelikli sebebi ya da tetikleyicisi oluyor. Tabii, bu çöküşü hazırlayan daha eski, daha derin sorunlar var. Libya bunun en çarpıcı örneği. O batık devleti NATO bombardıman furyası yarattı. Irak, yarı batık devlet. Yemen, yarı batık devlet. Suriye’nin yarısı, batık devlet. ABD ve Batı müdahalesi bunların birçoğunda bayağı etkili rol oynadı. İşin tuhafı, aşırı geliştirilmiş bir askeriye için gerekçe olarak da bunlar kullanılıyor – şaka gibi. Buradaki (ABD) politikaları savunanlar için ayrıca kötü haber.”

“Uzun vadede bu böyle yürümeyecek” diye uyarıyor Parenti. “Devletin çöküş süreci her tarafa yayıldıkça yayılıyor. Buna verilen karşılık olarak gördüğümüz şey ise, kuzey ülkelerinde demokratik rejimlerin sertleştikçe sertleşmesi. ABD’nin Güneybatı yöresinde göçmen krizine cevap olarak yabancı-düşmanı politikalar görüyoruz ve bu türden politikalar Avrupa’da tüm Akdeniz havzasında görülüyor. Bunlara karşılık olarak her türden müthiş insancıl cevaplar verildiğini de görüyoruz tabii. Ama, sağa kayış olduğu çok açık. Fransa’daki şu OHAL durumu hâlâ yürürlükte. Sağcı politikalar Avrupa’da boydan boya her yerde revaçta. Küresel güney ülkelerinde devletlerin batmasının kısa vadedeki en büyük tehlikelerinden biri, küresel kuzey ülkelerinde ve gelişme yolundaki ülkelerde sertleşme politikalarına, gittikçe daha otoriter, yabancı-düşmanı, faşist-benzeri politikalara yol açması.”

1977’de bir Temmuz gecesi New York Şehri’nde elektrikler gitmişti. Bunun üzerine şehirde boydan boya isyanlar koptu. Kundakçılar 1,037 yangın çıkardı. Yağmacılar kapılarını-pencerelerini kırarak 1,616 dükkâna daldı. 300 milyon dolardan fazla zarar-ziyan meydana geldi. Hobbes’vari bu kâbus, insan faaliyetleri sonucu ortaya çıkmakta olan altıncı büyük kitlesel yokoluş sürecinde ilerlediğimiz sürece yerkürenin gitgide daha çok yerinde normal hale gelecek.

Çağımızın en büyük varoluş krizi, bir yandan önümüzdeki trajik gerçekliği kabul edip, aynı anda da buna direnecek cesareti bulabilme konusunda. Yani bir yandan, bildiğimiz dünyanın daha sert, yaşaması daha zor bir yer olacağını, insanların çekeceği acıların artacağını teslim ve kabul ederken, bir yandan da, eğer karşı koyarsak, en büyük vahşet durumlarını azaltabilmek üzere hayatlarımızı ve toplumumuzu belki yeniden tanzim edebileceğimizi, karbon ayak izimizi dramatik biçimde azaltıp kendimizi mutlak yokoluştan kurtarabileceğimizi düşünmekten geçiyor. Gücü elinde tutan elitler ise bizi kurtarmak için parmaklarını bile oynatmayacaklar.

Tarihçi Howard Zinn, “zor zamanlarda ümitvar olmak sadece aptalca romantik davranmak değildir” diye yazmıştı. “Bu ümitvarlık, insanlık tarihinin yalnızca zalimlik tarihinden ibaret olmadığı, aynı zamanda merhamet, özveri, cesaret ve iyilik tarihi de olduğu gerçeğine dayanır. Bu karmaşık tarih içerisinde neye ağırlık vermeyi seçiyorsak, bizim hayatımızı işte o belirleyecektir. Eğer yalnızca en kötü şeyleri görürsek, bu bizim bir şey yapabilme kapasitemizi mahveder. Yok eğer, insanların şahane davrandıkları zamanları ve yerleri hatırlarsak –ki bunların haddi hesabı yoktur– bu bize harekete geçme enerjisi ve en azından bu fırdöndü dünyayı farklı bir yöne döndürme olasılığı sağlar. Ve eğer harekete geçersek, hareketimiz ne kadar küçük olursa olsun, şahane bir ütopya geleceğini bekleyecek değiliz. Gelecek, sonsuz olarak birbirini izleyen şimdilerdir; etrafımızdaki bütün kötülüklere meydan okuyarak, insanların nasıl yaşamaları gerektiğini düşünüyorsak bizim de şimdimizi işte o şekilde yaşamamız, bizatihi harika bir zaferdir zaten.”

Gözlerimizin önünde olup bitenleri göremeyişimiz, hızla uçurumdan aşağı yuvarlanırken sonsuz şan ve şereflerini kutlamakla meşgul olan tüm o geçmiş medeniyetlerin bakar körlüğünü tekrarlamak anlamına geliyor. Fark şurada ki, bu kez tüm gezegende hayat mahvolacak. Bütün bunlar olmuyormuş gibi yapmak, çakma umutlar besleyip büyütmek ve insanlığın ilerlemesi masallarıyla kendimizi kandırmak içimizi rahatlatabilir ama unutmayalım, bu kuruntular, kaçınılmaz sonumuzu hazırlayanlara karşı olanca gazabımızla hep birlikte baş kaldırmamızın şart olduğu bir anda bizi uyutan sakinleştiricilerden ibaret.

Makalenin İngilizce aslını okumak için tıklayın.

İngilizce aslından Türkçe’ye çeviren: Ömer Madra

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Chris Hedges

Adalet Yürüyüşüne HDP’li heyet, ‘Herkes için adalet’ dövizleri ile katıldı

HDP Eş Genel Başkanı Serpil Kemalbay ve HDP’li vekiller Adalet Yürüyüşü’ne destek verdi. HDP’liler ‘herkes için adalet’ dövizi taşıdı.

HDP, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanma kararına tepki göstermek için başlattığı ‘Adalet Yürüyüşü’ne destek verdi.

İçerisinde Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Serpil Kemalbay, Eş Genel Başkan yardımcıları Saruhan Oluç, Sezai Temelli, MYK üyeleri Beyza Üstün, Murat Mıhçı, milletvekilleri Celal Doğan, Erol Dora, Ertuğrul Kürkçü, Feleknas Uca, Mithat Sancar ve Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Ahmet Türk’ün olduğu heyet, 19’uncu gününde devam eden Adalet Yürüyüşü’ne katıldı. Köseköy Işık’larından yürüyüşe katılan HDP heyeti Kılıçdaroğlu ile yanyana yürüdü.

Adalet Yürüyüşü’ne katılan Ahmet Türk “Adalet Yürüyüşüne destek vermek için buradayız. Kimseyi dışlamadan, herkesi kapsayacak bir noktaya taşınması gerekir.En fazla adaletsizliğe uğrayan Kürtlere demokratik şartlar sağlanmazsa, adalet arayışımız eksik olur” dedi.

“Herkes için Adalet” dövizi taşıyan HDP’liler bir süre Kılıçdaroğlu ile yürüdükten sonra yürüyüşten ayrıldı.

HDP Heyeti Kandıra Cezaevi önünde açıklama yaparak Adalet Yürüyüşü’ne katılmak istemiş fakat heyetin cezaevi önüne gitmesi engellenmişti. Engelleme üzerine HDP heyeti dinlenme tesisi önünde durumu protesto eden kısa bir açıklama yaptıktan sonra Adalet Yürüyüşü’ne katılmak için ayrılmıştı.

 

(Evrensel)

İstanbul’da elektrikli taksi dönemi başladı

İstanbul’da elektrikli taksi dönemi resmen başladı. Zorlu Center’da ilk müşterilerini taşımaya başlayan Renault Zoe marka elektrikli araçlar tek şarj ile 350-400 kilometre yol gidebiliyor. Elektrikli taksilerin diğer taksilerden bir tarife farkı bulunmuyor.

Dünya Gazetesi’nden Emre Eser’in haberine göre İlk olarak 3 elektrikli araç Zincirlikuyu’daki Zorlu Center AVM’nin taksi durağında hizmete girdi. Bundan sonraki her hafta yeni araçlar sisteme entegre olacak. Proje ile amaçlanan elektrikli taksi sayısı ise 9 bin adet olarak belirlendi.

Elektrikli Taksi Projesi’nde kullanılacak araçlar Renault tarafından üretilen Zoe’ler oldu. Projenin finansmanını ise DenizBank sağladı. Ayrıca şarj istasyonları DenizBank, Migros, İspark otoparkları ve taksi duraklarında konumlandırıldı. Araçlardaki data hizmetini Turkcell sağlarken, bilişim teknolojileri hizmetini Ceiia firması üstlendi. Araçların kasko hizmeti için ise Axa ile anlaşılmış durumda.

Müşteri taşımaya başlayan ilk elektrikli taksinin sahibi olan İstanbul Taksiciler Odası Başkanı Yahya Uğur açıklamalarda bulundu. Uğur, ilk olarak 3 taksinin hizmete girdiğini ancak önümüzdeki her hafta resmi işlemlerini tamamlayan araçların İstanbul’un farklı noktalarında hizmete başlayacağını söyledi.

Diğer taksici meslektaşlarına örnek olmak için ilk elektrikli taksiyi kendisinin aldığını ifade eden Uğur, kendi elektrikli taksinin diğer aracın yakıt maliyetine satın alınabildiğini anlattı. Uğur sözlerine şöyle devam etti: “Bizim normal taksilerle çalıştığımızda aylık işletme ve yakıt giderimiz ortalama 6 bin lirayı buluyordu. Şimdi biz bu elektrikli araçları aylık 5 bin 500 liraya kiralık ve bu 60 ay devam edecek. Kiralamanın sonunda ise araç bizim olacak. Yani 130 bin lira satın alma maliyeti olan bu aracı diğer araçların aylık giderine satın almış olacağız. Ve en önemlisi ekstra yakıt maliyetimiz yok. Bundan sonra petrol ürünlerine gelen zammı düşünmeyeceğiz.”

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin elektrikli araçlara teşvik sözü verdiğini ancak daha sonradan bu sözü sadece C segmentindeki elektrikli araçlar için geçerli yaptığını anlatan Uğur, “İlk taksilerimizin farklı tarifeden ve turkuaz renk ile hizmete sokmayı planlıyorduk ancak belediyenin bu hamlesi ile standart tarife ile hizmete başladık. Belediye bize kazık attı.” dedi.

 

(Dünya)

Theodorakis’ten Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için dayanışma mesajı

‘İşe iade talebi’ ile 116 gündür açlık grevi eylemlerini sürdüren eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için iktidara çağrıda bulunan Yunanistan’ın en tanınmış yaşayan bestecisi Mikis Theodorakis, “Ölümün, yaşamı yenmesine izin vermeyelim” diyerek bir mesaj paylaştı.

Dünya çapında üne sahip besteci Mikis Theodorakis, 116 gündür açlık grevinde olan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça için bir mesaj yolladı.

Binden fazla şarkı yazan söz yazarı, besteci, aktivist, siyasetçi Theodorakis, sanatçı Zülfü Livaneli aracılığı ile yolladığı mesajında şu ifadelere verdi:

Türkiye Cumhuriyeti yetkililerini Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın hayatlarını kurtarılması için harekete geçmeye davet ediyorum.

Bu iki eğitim insanı kaybettikleri işlerini geri alma mücadelesinde, hukukun üstünlüğüne uygun muameleyi hak ediyorlar.

Ölümün, yaşamı yenmesine izin vermeyelim.

Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnameler ile mesleklerinden ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça, 23 Mayıs’ta tutuklandıktan sonra cezaevinde de devam ettikleri açlık grevi eylemini ‘işe iade talebi’ ile 116 gündür sürdürüyor.

Mikis Theodorakis hakkında

Michael “Mikis” Theodorakis, 29 Temmuz 1925 tarihinde Yunanistan’da doğdu.

Theodorakis, 17 yaşında müzik ve mücadele hayatına başladı.

İtalya’nın Yunanistan’ı işgal girişimine karşı direnişe katıdı ve tutuklandı. Serbest kaldıktan sonra tekrar direnişe katıldı.

Yunanistan Komünist Partisi üyeliği ile birlikte milletvekilliği de yapan Theodorakis, 1967 yılında Albaylar Cuntası ile üstünde baskılar kuruldu ve müzikleri yasaklandı.

1990 yılında bakan oldu. Bu süreçte kültür, eğitim ve Yunanistan – Türkiye arasındaki ilişkileri iyileştirmek için de çalıştı.

 

(Gazete Karınca)

KHK ile çiftçiliği de kaldırırlarsa şaşırmayalım – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Eskiden köylü milletin efendisiydi, artık bundan böyle gıda ithalatçısı kimse efendi o olacak gibi görünüyor. Türkiye bir yandan tarım topraklarını kaybederken, köylünün, çiftçinin üretici vasfını elinden alacak kararlara imza atıyor.

Geçen hafta, enflasyon artışına önemli oranda etki ettikleri gerekçesiyle bazı gıda ürünlerinde ithalat gümrük vergileri düşürüldü. Bakanlar Kurulu’nun 27 Haziran 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan kararına göre, canlı büyükbaş hayvanların ithalat gümrük vergisi yüzde 135’ten yüzde 26’ya düşürüldü. Karkas et ithalatında ise yüzde 100 ile yüzde 225 arasında olan gümrük vergisi yüzde 40’a indirildi.

Gümrük vergisi düşürülen bir başka ürün grubu ise hububat ürünleri. Şu günlerde hasadı gerçekleştirilen buğdayın ithalat gümrük vergisi yüzde 130’dan yüzde 45’e, arpada yüzde 130’dan yüzde 35’e, hasat için hazırlıkları devam eden mısırda ise vergi yüzde 130’dan yüzde 25’e düşürüldü.

Hükümet, gıdada fiyat volatilitesinin en yüksek ülkenin Türkiye olduğu argümanına yaslanarak, ithalatta gümrük vergilerinin düşürülmesiyle iç piyasada yaşanabilecek fiyat artışlarının önüne geçileceğini söylüyor. Üreticiler ise aynı fikirde değil. Fiyatların bir miktar düşeceğini, onun da kısa süreli olacağını, ardından tekrar fiyatların artacağı görüşündeler. Çünkü, ithalatla fiyatları bir süreliğine kontrol edersiniz, üretim gücü elinizde olduğunda ise her zaman kontrol edebilirsiniz. Üretmediğiniz ürünün fiyatını hangi araçlarla kontrol edebilirsiniz ki?

Üstelik, gıdada ithalat kapılarının açılmasıyla birlikte cari açıkta da ciddi bir yükselmenin olacağı aşikar. Türkiye’nin bunu karşılayacak yüksek teknolojili ürün ihracatı da yüzde 3-4’ler seviyesinde olduğundan oluşacak yükselen açık trendini kapatması hayli zor…

Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanı Şemsi Bayraktar, kararın hemen ardından yana yakıla yaptığı açıklamada, “Buğday ve arpada fiyatların düşmemesi için TMO, geç kalmadan acilen müdahale alım fiyatlarını açıklamalıdır. Buğday ve arpada piyasa durdu. Dışarıdan giren bir mal yok. Gümrükleri düşüreceğim demeniz, bu söylem dahi yetti. O kadar zamansız bir söylem oldu ki; şu an tüccar piyasaya girmiyor, üretici tedirgin ve bazı bölgelerde şu an alım satım durdu. Girdi fiyatları yüksek, verim düşükken gümrük vergileri de indiriliyor. Çiftçimiz, bu şartlarda nasıl rekabet edecek” diye soruyor. Hükümet çevreleri yanıtlasın bakalım şimdi bu soruyu…

Türkiye zaten yıllardır sistematik olarak tarım topraklarını kaybediyor. Türkiye’nin 769 milyon 632 bin dekarlık karasal büyüklüğünün yaklaşık yüzde 30,8’ini tarım alanları oluşturuyor. Bu oran 30 yıl önce yüzde 36 civarındaydı. Son 30 yılda 40 milyon dekar tarım alanı yapılaşmaya terk edildi.

Ayrıca, işlenmese de tarım alanı niteliğindeki arazilerin büyüklüğünde de her geçen yıl azalma var. 30 yıl önce Türkiye’nin karasal büyüklüğünün yüzde 54.5’i tarım arazisi olarak geçerken, bugün bu oran yüzde 49’a kadar düştü. Bölgeler itibariyle bakıldığında ise son 10 yılda ekili alan açısından en büyük kaybı yüzde 37 ile Doğu Karadeniz yaşarken, bu oran Türkiye genelinde yüzde 8,1 oldu. Yani Türkiye 2007’den bu yana 13 milyon dekar ekili alanı kaybetti.

Yine hayvancılık için son derece önemli meralarda da durum farklı değil. Mera alanlarının yüzde 65’i tahrip edilmiş durumda. Kalan meralarda da bitki örtüsünün yetersizliği, erozyon gibi sebeplerle kayıplar var.

Zaten mevcut durumdaki tarımsal aktiviteler ve ürün çeşitliliğine bakıldığında iklim değişikliği sebebiyle 2050 yılına kadar çoğu ülkedeki tarımsal verimlilikte yüzde 15 ila yüzde 50 arasında düşüşler görülecek.

Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu en stratejik, en kritik konuların başında gıda güvenliği ve su meselesi geliyorken, çiftçinin alın terine, emeğine reva görülen bu maalesef.

Uzun vadeli politikaların olmayışı, tarımda avantajlı olunan ürünlerde pazar geliştirilememesi, çiftçinin, köylünün giderek üreticilikten uzaklaşarak tüketiciliğe zorlanması, kendi tarım topraklarını hoyratça yok ederken dünyanın başka yerlerinde tarım toprağı kiralayıp sömürgeciliğin özendirilmesi Türkiye’yi bugünlere kadar getirdi.

Türkiye’ye özgü iklim ve toprak şartları göz önüne alınarak, üreticinin ihtiyaçlarını giderecek planlı programlı bir tarım politikası uygulanacağına zeytini kesmeye, meraya bina dikmeye teşne akıllara bunları anlatmak zor.

Çiftçisi hasat zamanındayken, ithalatta gümrük vergilerini düşürerek ürünü, emeği, alın terini değersizleştiren bir ülkede, gıda güvenliğinden bahsetmeniz mümkün değildir. O sebeple, bundan sonra bakacağımız yer, bu yeni efendilerin, gıda ithalatçılarının kim olduğu olacak.

Nasıl olsa, OHAL şartlarının hükümete getirdiği konformizmin sonu yok. Yarın o öbür gün, bir bakmışız gıdada her türlü ithalat serbest, gümrük duvarları yıkılmış, Türkiye’de çiftçilik, hayvancılık bir KHK ile kaldırılmış. Şaka gibi ama değil, kaldırılsa şaşırır mısınız, bir düşünün…

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

Pelin Cengiz

Caretta Caretta yavrularının İztuzu Plajı’ndan denize doğru yolculuğu başladı

Muğla’nın Ortaca İlçesi, Dalyan Mahallesi’ndeki, nesli tükenme tehlikesi altında olan deniz kaplumbağalarının önemli üreme alanlarından olan, dünyaca ünlü İztuzu Plajı’nda, yumurtadan çıkan caretta caretta yavruları denizle buluşmaya başladı.

Dünyaca ünlü İztuzu sahilindeki caretta caretta yavruları, 60 günlük kuluçka döneminin ardından yumurtadan çıktı. Yavru kaplumbağalar, yuvalarından başladıkları kısa yolculuklarında, hızlı hareket ederek denize ulaşmak için çaba gösteriyor.

Caretta carettaların yumurtlama döneminde sorun yaşamaması için Deniz Kaplumbağaları Araştırma Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezince (DEKAMER) çeşitli önlemler alındı. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi de alanda kumsal koruma ve araştırma çalışması yürütüyor.

 

(Cumhuriyet)

Bilim dünyası aşırı sıcakların ardındaki ana etmeni açıkladı: İklim değişikliği

Bilim insanları Haziran ayında İngiltere ve Batı Avrupa’yı etkileyen aşırı sıcakların iklim değişikliği nedeniyle daha yoğun hissedildiğini açıkladı.

Portekiz’de onlarca kişinin yaşamını yitirmesine yol açan orman yangınları gerçekleşirken Fransa, İsviçre ve Hollanda’da aşırı sıcaklar nedeniyle özel önlemler alındı. İngiltere 1976’dan beri en sıcak Haziranını yaşadı. İsviçre’de ise 1864’ten beri en sıcak ikinci Haziran yaşandı.

Araştırmacılar, insan kaynaklı küresel ısınmanın Avrupa’nın belirli bölgelerinde sıcaklık rekoru kırılma sıklığını 10 kat artırdığını söylüyor.

Bu yıl Haziran ayı boyunca kıtanın batısında ortalama sıcaklık, normal değerlerin 3 derece üzerinde seyretti.

Araştırmayı yürüten ekipte yer alan Oxford Üniversitesi’nden Frederike Otto, insan kaynaklı küresel ısınmanın dikkate alındığı iklim modelleri ve göz ardı edildiği modeller arasında fark oluşmaya başladığını belirtti.

Hollanda Kraliyet Meteoroloji Enstitüsü’nden Geert Jan van Oldenborgh ise ısınma trendinin tahmin ettiklerinden daha hızlı olduğunu söyledi.

Araştırmacılara göre atmosfere karbon salımını azaltmak için acil önlemler alınmadığı takdirde benzer aşırı sıcaklar daha da sık yaşanacak.

İklim ve Çevre Bilimi Laboratuvarı’ndan Robert Vautard, “Eğer sera gazlarını azaltmazsak Haziran ayında yaşadığımız aşırı sıcaklar yüzyılın ortasına geldiğimizde normal sıcaklıklar olacak” uyarısında bulundu.

 

(BBC Türkçe)

Datça’da yerel tohum projesinin ilk hasadı gönüllüler ile birlikte toplandı

Muğla’nın Datça İlçesi’nde yerel tohumlardan ürün elde edilebilmesi amacıyla 7 ay önce başlatılan proje ilk sonuçlarını verdi. Kızlan’da 7 dönümlük araziden ilk ürünler alınmaya başlandı.

Datça’nın yüzlerce yıllık yerel tohumlarının tekrar toprakla buluştuğu proje kapsamında yetiştirilen domates başta olmak üzere kavun, karpuz, ayçiçeği, bamya, kabak çeşitleri, fasulye ve salatalık gibi sebzeler gelecek ardına herkesi umutlandırdı. Datça Yerel Tohum Derneği tarafından düzenlenen ilk hasat etkinliğine 7’den 70’e çok sayıda gönüllü katıldı. Etkinlik boyunca tarlanın dört bir yanına dağılan gönüllüler börülce ve taze fasulyelerden topladı. Salata ve kabak gibi sebzelerin tohumluk olarak tespit edilenler işaretlenerek daha sonra toplanmak üzere ayrıldı.

Datça Yerel Tohum Derneği Başkanı Zeki Karacan, Datça Belediyesi’nin işbirliğiyle başlatılan kampanyayla üreticilerin yerel tohum kullanmalarını sağlamayı, tüketicilerin ise yerel tohumlardan elde edilen ürünleri tercih etmelerinin alışkanlık haline getirilmesinin amaçlandığını söyledi. Hafta sonları pazaryeri girişinde açtıkları stantta, halka ve pazarcılara ücretsiz yerli tohumlar ile bilgilendirme broşürleri dağıttıklarını ifade eden Karacan, şöyle dedi:

“Zehirsiz topraklarda zehirsiz ürünlerin yetiştirilmesi amacıyla yola çıktık. Datça’nın yerli tohumlarını üreticiyle buluşturmak istiyoruz. Yedi ay gibi kısa bir sürede uzun bir yol aldık. Arkadaşlarımız, tamamen gönüllülük esasına dayalı olarak burada emek harcıyorlar. Halen iş gücüne büyük ihtiyacımız var. Datça, coğrafya olarak yerel tohumların üretilebileceği çok ideal bir konuma sahip. Bu proje destek görürse, iddia ediyorum sadece Datça yarımadası değil, Türkiye’ye yetecek kadar yerli tohum üretebiliriz.”

 

(Birgün)

ODTÜ mezuniyet töreninde rektöre tepki!

ODTÜ’de yapılan mezuniyet töreninde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanan rektör Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök protesto edildi.

ODTÜ’nün tarihi Devrim Stadyumu’nda gerçekleşen mezuniyet töreninde Rektör Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök protesto edildi. Öğrenciler “Ne sermayenin ne Rektörün, ODTÜ Bizimdir” pankartı açarken, yeni mezunlar da rektöre arkasını döndü.

Oylamada ilk sırada yer almamasına rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ODTÜ’ye rektör atanan Kök, bugün ODTÜ’de gerçekleşen mezuniyet töreninde konuşması sırasında öğrenciler ve mezunların tepkisiyle karşılaştı.

ODTÜ tarihinde bütçeden ek ödeme alan ilk rektör olduğu belirtilen Kök, öğrenciler üzerindeki baskıları arttırmakla da eleştiriliyordu. Rektör Kök törende konuşmaya başladı sırada, yeni mezunlar sırtlarını rektöre dönerken, tribünlerden ıslıklar ve alkışlarla Kök protesto edildi. Öğrenciler, “Ne sermayenin ne Rektörün, ODTÜ Bizimdir” pankartı açtılar.

 

(Evrensel)