Ana Sayfa Blog Sayfa 3086

Antroposen Çağı, “İnsanlar Cehennemi” mi? – Tarkan Tufan

Bu yazı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Antroposen (İnsan Egemen) Çağı konusundaki çalışmalar, jeologlar ve çevreciler arasında bilimsel bir tartışmayı tetikledi. Tartışmanın odağındaki soru; “İnsanlar gezegeni kalıcı olarak değiştirdi mi?”
Bu soru, jeologlar ve çevre savunucuları arasında yeni bir mücadele başlatan basit ama büyük bir soru niteliğinde.

Dünya Zaman Ölçeği’ni tanımlama sorumluluğunu üstlenen Uluslararası Jeoloji Bilimleri Birliği (IUGS)’ne göre, resmi olarak son büyük buzul çağından 11.700 yıl önce başlayan Holosen (Yeni Çağ) dönemdeyiz. Ancak bazı insanlar, bu tanımın artık modasının geçmiş olduğunu ifade ediyor. İnsanın dünya üzerindeki etkilerinin git gide artması, diğer türlerde gözlemlenen toplu yok oluşlar ve atmosferde yok edilemez biçimde meydana gelen değişiklikler nedeniyle, Yeni Çağ’ın sona erdiğini ve Antroposen’in (İnsan Çağı’nın) geri dönülmez biçimde başlamış olduğu fikrini savunuyorlar.

Atmosferik kimyager ve Nobel Ödülü sahibi Paul Crutzen’in 2000 yılında popülerleştirmesinden bu yana, Antroposen tartışması kamuoyunda daha çok kabul görür hale geldi. 2016 yılında, bilim çevrelerince yeni bir tartışma zemini oluşturuldu, “Anthropocene” adlı yeni bir akademik dergi yayınlanmaya başlandı ve IUGS, 2016 yılında Holosen’in bittiğini ve Antroposen’in başlamış olduğunu resmen açıkladı.

Birçok stratigraf (kaya tabakalarını inceleyen bilim insanları), yeni bir çağın başladığının net bir kanıtı olmadığını söyleyerek bu fikri eleştiriyorlar. Brockport’ta bulunan SUNY Koleji’nden bir stratigraf olan Whitney Auton, “Jeolojik zamanlı terimlerin adını vermeye başladığınızda, sınırın ne olduğunu ve bu sınırın kaya tabakalarında nerede göründüğünü de tanımlamanız gerekir,” diyor. Öte yandan, Antroposen’in bilimle değil, popüler kültürle bir ilgisi olduğunu ileri sürüyor. Bazı Antroposen savunucuları da bu konudaki zorluğu kabul ediyorlar.

Öte yandan, Avustralyalı Ulusal Üniversite İklim Değişikliği Enstitüsü’nün yöneticisi olan ve 1800’lerin başında endüstriyel devrimin ortaya çıkmasıyla veya 1950’lerde atom çağının başlamasıyla bu çağın başlangıcını belirleyen Crutzen hakkında makaleler yazan Will Steffen; her iki durumda da yeni ismin önemli bir mesaj içerdiğini ifade ediyor: “Bu çok güçlü bir etki ve o kadar genel ki, şu anda gezegen ölçeğinde, çevre üzerinde yadsınamaz etkilere sahip. Bu sebeple yeni bir jeolojik çağ başlamış durumda,” diyor.

Genel bağlamda, resmi bir terim olarak kabul edilmesi için, (a) bilimsel olarak somut (şu anda oluşan jeolojik tabakalar üzerinde, üretilen ‘jeolojik işaretlerin’ yeterince geniş, açık ve ayırt edici) olması gerekir ve (b) Bilimsel toplulukça resmi bir dönem olarak belirlenmelidir.

Küresel değişim araştırma topluluğunca, halihazırda gayrıresmi olan ‘Antroposen’ teriminin çok yararlı olduğu düşünülüyor ve bu nedenle de kullanılmaya devam edilmesine karar verildi; ancak Jeolojik Zaman Ölçeği’ndeki resmileşme kararı, Jeoloji toplulukları gibi diğer bilimsel topluluklarca verilecek.

BAŞLANGIÇ TARTIŞMASI

Antroposen’in başlangıcı, jeologlar, antropologlar ve bilim camiasındaki diğer kesimler arasında ateşli bir tartışmaya konu oldu. Antroposen’in Uluslararası Stratigrafi Komisyonu tarafından resmen tanınması için, başlangıç tarihinin küresel ve stratigrafik (kaya-bilimsel) olarak biyolojik, kimyasal veya diğer belirteç türleriyle tanımlanabilen bir başlangıç tarihi olması gerekiyor. Bazı jeologlar bunun tespit edilemeyeceğini savunuyorlar; zira, son katmanları daha öncekilerden ayıran bir işaret aralığının henüz içindeyiz ve insan etkinliği çok çeşitli alanlarda gerçekleştiği için Anthroposen’i Holosen’den (Yeni Çağ) ayırt edecek hiçbir zaman belirtecinin bulunmadığı ifade ediliyor. Ayrıca, bu başlangıç tarihinin kesin olarak belirlenebileceğine inanan bilim insanlarının arasında bile, tarihi belirteç hususunda önemli bir anlaşmazlık mevcut.

Bazıları, Antroposen’in tarımın başlangıcıyla birlikte başladığını öne sürüyorlar; çünkü pirinç tarımı, sulama ve ormansızlaştırma gibi kimi tarımsal faaliyetlerin, 8000 yıl önce karbondioksit ve metan konsantrasyonlarında keskin artışlara yol açmış olabileceğini ileri sürüyorlar. Birçoğuysa, Sanayi Devrimi’ne dek (1800’ler), fosil yakıtların kullanılmasının, enerji kullanımının ve nüfusun kalıcı biçimde artmasının “doğal değişkenliğin ötesinde, belirgin bir insan etkisi göstermek” noktasında yeterince belirgin olduğuna inanmıyor. Önerilen üçüncü başlangıç tarihiyse, 1940’ların ortalarında nükleer çağın başladığı Büyük Hızlanma dönemi: Bu dönemde, atomik silahların test edilmesi ve kullanılması, yalnızca dünyanın kaya tabakalarında belirgin bir radyoaktif işaret bıraktı. Ve ardından, su kullanımından gübre tüketimine ve küreselleşmeye kadar olan faaliyetler dramatik bir şekilde artış gösterdi.

PLASTİK DENİZLERİ

Hem modern yaşamın maddi bir unsuru hem de artan bir çevre kirleticisi olarak, 20. yüzyılın ortalarından bu yana plastiklerin kullanımı geniş biçimde artış gösterdi. Hem karasal hem de deniz alanlarındaki dağılımı, Antroposen’in belirgin bir stratejik bileşeni olarak önemli bir jeolojik gösterge olduğunu düşündürüyor. Karasal alanlarda belirginler; hem sığ hem de derin sularında, okyanuslarda ve deniz yataklarında artık açıkça görülüyorlar. Büyük parçalar halinde bol miktarda bulunuyorlar ve mikro-plastik parçacıklar halinde hemen hemen her yere dağılmış durumdalar. Bunlar hem fiziksel hem de biyolojik süreçlerle, en azından besin zinciri ve yüzeyden deniz tabanına doğru deniz akıntıları yoluyla dağıtılıyorlar. Plastikler zaten deniz yataklarında dağılmış durumda ve miktarlarının önümüzdeki on-yirmi yıl içinde birkaç kat artması muhtemel gibi görünüyor. Geçici depolama alanları çöktüğü için, önümüzdeki bin yılda su kaynaklı yaşam döngüsü içine dahil olmaya devam edecekler. Plastikler, halihazırda, farklı tiplerin geliştirilmesi yoluyla Antroposen etkisinin olduğu katmanlarda uzun bir çözünürlük zamanına sahipler ve kalıp halinde biriktiriliyorlar; bu tabakaların birçoğunun katmanlar halinde gömüldüklerinde uzun vadeli bir koruma potansiyeline sahip olabileceği düşünülüyor.

‘TEHLİKELİ BİR KAYMA’

Nobel ödüllü kimyager Paul Crutzen ve büyük göller uzmanı olan Eugene F. Stoermer, artık lağvedilmiş olan Uluslararası Jeopol-Biyosfer Programı için 2000 yılında bir bülten hazırladılar. Bilim insanları, yayınladıkları makalede şunları yazmışlardı:

“İnsan faaliyetlerinin dünya üzerindeki ve atmosferdeki ve hatta küresel ölçekler dahil olmak üzere, bu ve diğer pek çok büyük ve hâlâ artmakta olan etkilerini göz önünde bulundurarak, insanlığın jeoloji ve ekolojideki merkezi rolünü vurgulamayı uygun görüyoruz. Mevcut jeolojik çağ için ‘antroposen’ terimini öneriyoruz. Mevcut insan faaliyetlerinin etkileri, uzun süreler boyunca devam edecektir.”

Antroposen fikrini mümkün olan yeni bir jeolojik zaman periyodu olarak canlandıran ve bilimsel alana tekrar sokan açıklama budur. Crutzen iki yıl sonra Nature dergisinde yayınladığı makalesiyle, fikrinin detaylarını da kamuoyuyla paylaştı. Bu çalışmada, James Watt’ın buhar makinesini tasarladığı zamanlarda başladığını ileri sürerek, Antroposen çağına ilişkin eski tanımlardan kendi teorisini ayırdı ve kutup buz kayıtları, karbondioksit ve metan konsantrasyonlarının atmosferdeki etkilerini temel ölçüt olarak kullandı.

Leicester Üniversitesi’nde jeolog olan Jan Zalasiewicz, “Antroposen’in önemi, elbette bir parçası olduğu Dünya sistemi açısından farklı bir yörünge belirlemesidir,” diyor.

Onlarca yıldır bilim insanları tarafından açıklanan veriler, geri dönülebilir sınırda olduğumuz konusuna vurgu yapmaktaydı. Son yıllarda özellikle kutup buzullarında görülen erime ve yok oluşların beklenenden çok daha erken gerçekleşmesi, iklim değişikliğinde sınır değerlerin git gide uçlara kayması, yaşanan seller ve kuraklıklar nedeniyle, geçmişte yapılan açıklamaların bile artık iyimser bulunduğu bir dönemdeyiz. Artık geri dönüşü olmayan bir çağa, “İnsanlar Cehennemi”ne adımımızı atmış olabiliriz. “Antroposen” terimi her ne kadar fütüristik ve insana güç atfeden bir terim gibi algılansa da önümüzdeki yıllar, insanın tabiat karşısındaki âcizliğini yüzümüze vurmaya aday görünüyor.

Tarkan Tufan – Gazete Duvar

Kaynaklar:
http://www.smithsonianmag.com/science-nature/what-is-the-anthropocene-and-are-we-in-it-164801414/
https://quaternary.stratigraphy.org/workinggroups/anthropocene/
http://humanorigins.si.edu/research/age-humans-evolutionary-perspectives-anthropocene
https://www.journals.elsevier.com/anthropocene/
https://qz.com/771439/scientists-have-finally-decided-we-are-in-the-age-of-humans/
https://www.livescience.com/55942-has-planet-earth-entered-new-anthropocene-epoch.html
https://www.carbonbrief.org/anthropocene-journey-to-new-geological-epoch

Tavsiyelerin haddi ve hududu – Aslı Vatansever

Bu yazı birikimdergisi.com sitesinden alındı

Akademisyenliğe niyetlendiğim meşum günden beri kaç taksi şoföründen, kaç aile dostu büyükten, kaç bakkaldan, kaç ayaküstü tanıştan işimin idari ve pedagojik yanından tutun da, araştırma konularıma nasıl yaklaşmam gerektiğine, neleri okumamın caiz olduğundan öğrencilerin sınavlarını nasıl değerlendirmemin icap ettiğine kadar “tavsiye” aldığımı hatırlamıyorum. Akademisyenliğin, akademik istihdam piyasasının yapısal koşullarından da çok, ortada talep yokken arzın kendini mütecaviz bir şekilde dayattığı bu tavsiye piyasasının şiddetine tabi olduğunu anlamam, muhtemelen yüksek lisans ve doktora zamanıma denk gelir. Bitirme tezlerimde Türkiye’deki siyasi fay hatlarının Osmanlı’nın kapitalizme entegre olma sürecinde yattığını açıklamaya çalışırken, “o işler öyle değil” veya “sen çok naifsin/idealistsin, ama bunlar dini kullanıyor/şunlar bebek katili” diyerek beni Türkiye konusunda aydınlatan ve bana ırkçılığıyla meşhur bir köşe yazarının yazılarını “tavsiye” eden kolejli “Atatürkçü” dostlarla veya yaşından aldığı yetkiye dayanarak “sen bilmezsin, Türkiye şöyle şöyle bir ülkeydi” diye söze giren aile dostlarıyla yapılan zihin açıcı konuşmaları unutmak ne mümkün… Daha gençken şiddetli kavgalarla sonuçlandırdığım, yaşlandıkça, hele gece geç bir vakit takside yalnızsam, ertesi gün ormanlık bir yerde tecavüze uğramış cesedim bulunmasın diye “tabii, tabii” diye geçiştirdiğim, eş-dostla yemekte iken ağzımızın tadının bozulmasını istemiyorsam gülüp geçtiğim, yaşını başını almış aile dostlarını terslememem için annem tedirgin gözlerle bakıyorsa “netameli konular tabii, şimdi uzun sürer” diyerek güçlükle yutkunduğum her bir sınır aşımından geriye derin bir tacize uğramışlık, ihlal edilmişlik duygusu kaldı her seferinde. Çünkü Türkiye’de, bir işin erbabı olmaya niyetlenmek, o konuyla ilgili sürekli tacize uğramaya da alışmak anlamına gelir.

Alışmak gerekir elbet. Neticede hiç kimsenin işini hakkıyla yapmadığı ya da –çok da haksız olmayan bir biçimde– a priori olarak yapmadığının varsayıldığı, dolayısıyla herkesin her şeye müdahale etmeyi kendine hak gördüğü bir toplumda, herkesin esas uzmanlık alanı sınır aşımıdır. Burada bilgi birikimine ve çabaya, zihinsel emeğe saygı duyulmaması kadar, hiçbir işin usulünce yapılmadığını bilmenin, kabul etmenin ve hayatın muhtelif alanlarında, tekrar tekrar, bu usulsüzlük mutabakatı üzerine konuşmayacağımıza dair karşılıklı sessiz teminatlar vererek yaşamaya devam ediyor oluşumuzun da etkisi vardır. Üniversitelerde kürsülerden devrimci nutuklar atan hocaların fakülte kurullarında, senatolarda türlü usulsüzlüklere “hallederiz hocam” diyerek gülümsediği, “Danimarka Krallığı’nda çürümüş bir şeyler var!” diyenlerin deli ya da henüz çok toy olmakla suçlandığı, siyasi fikirlerimiz yüzünden işten atılmamıza ah-vah eden meslektaşlarımızın, arkamızdan kendi uzmanlık alanlarının tamamen dışındaki derslerimizin sınavlarına girip öğrencilere “tek bir kelime bile yazsanız geçireceğiz sizi” dediği bir hakikatsizlik ve tutarsızlık yuvasıdır burası neticede. Hiçbir merkezî sınavın hatasız/çalıntısız yapılamayacağını bildiğimiz, ama gene de her sene milyonlarca öğrenciyi o sınavlara soktuğumuz; liselerde yıllık devamsızlık izninin on dokuz gün olduğu, ama hocaların ailelere üniversite seçme ve yerleştirme sınavından önce çocuğun eve kapanıp ders çalışabilmesi için hangi sağlık ocaklarından rapor alabileceklerini söylediği bir karşılıklı bilinen yalanlar sistemidir içinde yaşadığımız. İstisnasız tüm binaların yamuk ve temellerinin çürük olduğu, büyük bir deprem olursa kimi kentlerin topyekûn yıkılacağının önceden bilindiği ve kabullenildiği bir kâğıttan evdir Türkiye. Evin kâğıttan olduğunu bilir, üflemeye kalkanlara da ev yıkılacak diye değil, ama bir nefeste dağıldığı vakit kâğıttan olduğu ortaya çıkacak diye kızarız.

Pek az kişinin, olduğunu iddia ettiği şeyin ontolojik koşullarını yerine getirdiği, bunun da bilindiği ve baştan kabul edildiği bir yerde, elbette ki taksi şoförüne hangi yolun daha açık ve kestirme olduğunu ben, benim öğrencilere nasıl davranmam veya Türkiye’yi nasıl değerlendirmem gerektiğini de taksi şoförü söyleyecektir. Zira bir yetki alanının sınırlarının meşruiyetini sağlayan şey, o sınırlar içerisinde yetki kullanan kişilerin, o alanın liyakat ölçütlerine uyup uymamasıdır. Temel ölçütlerin gözetildiğinden emin olunamadığı, hatta sıklıkla gözetilmediğinden emin olunduğu durumda, sınırlar da anlamsızlaşacak, had-hudut elbirliğiyle ihlal edilecek, bu ihlale karşı çıkmak hadsizlik sayılacaktır. Tıpkı bir vakitler genelkurmay başkanlarının seçimle başa gelen hükümetlere siyasi idarenin inceliklerini, hiçbir incelik göstermeye gerek duymadan öğretmesi gibi, bugün de cumhurbaşkanı Yükseköğretim Kurulu’na ve rektörlere hangi akademik derecelerin ne ölçüde geçerliliği olduğu ve akademide hangi kriterlerin gözetilmesi gerektiği konusunda “tavsiye” verir. Ve bu “tavsiyeler” arz edildikleri vakit talep görmemeleri halinde, bu âlicenap yardımı elinin tersiyle itmenin bir diyeti olacaktır. Çünkü her türlü “tavsiye” görünümlü müdahalenin yüce gayesi, Türkiye’nin “önünü açmak”tır. Nitekim cumhurbaşkanı da, Türkiye’nin hocalara ihtiyacı olduğundan hareketle, doktorayı bitiren akademisyen namzedlerinin doçentliğinin önünü açmak istemektedir. Ve sınır aşımı o denli kanıksanmış bir durumdur ki, bu noktada ilk gündeme gelen şey, böyle bir şeyi cumhurbaşkanının söylemesinin bizatihi nasıl bir patolojiye işaret ettiği değil, yardımcı doçentliğin kaldırılmak istenmesindeki siyasal iktisadi saikler olmaktadır.

Hiç kuşku yok ki, yukarıdaki her iki örneğin de, yani ordunun siyasete müdahalesinin de, siyasetin akademiyi tırpanlamasının da, bu topraklarda son yüz elli yıldır süregiden bir yeniden paylaşım mücadelesinin veçheleri olduğunun farkındayız. Ancak yeniden paylaşım mücadelelerinin bile her daim uzmanlıkların hiçe sayılması üzerinden şekilleniyor olması, incelemeye değer bir geleneksizleşme geleneğidir. Burada sözü edilen, Tanzimatçılar’ın saraydan yetişme devlet adamlarını, Jöntürkler’in de Tanzimatçılar’ı yermesi gibi bir nesilsel eleştiri ve değişim talebi de değildir. Mikro düzlemde sürekli sınır aşımını meşru kılan, makro düzlemde ise yeniden paylaşım kavgalarını uzmanlıkların yok sayılması üzerinden şekillendiren şey, bir konunun, bilhassa onun uzmanı olduğunu iddia edenler tarafından asla layıkıyla yapıl(a)mayacağı varsayımıdır: Taksiciye yolu tarif etmemizin nedeni, taksicilik konusunda yeni bir fikri temsil ediyor ve eski taksicilik yöntemlerinin bugünün trafiğinde işlemediğini düşünüyor olmamızdan kaynaklanmaz; taksicinin muhtemelen bir evvelki işinde büfeci olduğunu veya kente yeni gelmiş ve yolları bilmeyen bir göçmen olduğunu ya da bizi kazıklamak isteyen bir sahtekâr olduğunu düşünmemizden kaynaklanır. Cumhurbaşkanının akademisyenlere siyasi konularda ne düşünmeleri gerektiğini, idari anlamda da akademik liyakatın nasıl değerlendirileceğini dikte etmesinin nedeni de, aslında üniversiteye dair radikal bir vizyon sahibi olması değildir; sadece toplumu ve insanı, hayatını –en azından teorik olarak– bu bilginin parçacıklarına ulaşmaya vakfeden insanlardan daha iyi tanıdığını düşünüyor olmasıdır. Akademisyenin tanımı gereği pratiğe yabancı, tabakalaşma içerisindeki konumu gereği toplumsal gerçeklikten uzak ve tarihsel rolü gereği halka düşman olduğu önvarsayımı, akademisyenlik mesleğinin sınırlarını gayri meşrulaştırırken, cumhurbaşkanının ve taksicinin, bakkalın ve komşu teyzenin, bilgisi lisedeki tarih kitabıyla sınırlı eski arkadaşların ve diğer herkesin bu alana müdahalesini haklı kılar.

Elbette Türkiye’deki akademinin tartışılması gereken envaiçeşit yapısal, idari ve tedrisi sorunu vardır; yardımcı doçentlik ve bu ünvanın içerdiği güvencesizlik ve sömürü de bunlardan biridir. Ancak bunu gündeme getirmenin ve tartışılmasını talep etmenin bir cumhurbaşkanının yetki ve meslekî yeterlilik alanı içinde olup olmadığı, bir cumhurbaşkanının öncelikle tanımlanmış görev alanındaki kriterler doğrultusunda kendi başarı sicilinin değerlendirilmesi gerektiği gerçeği, tamamen göz ardı edilmese bile, ikincil sıraya düşmüştür. Çünkü sınır aşımı bir kez yapısal ve genelgeçer bir ilişkilenme biçimi haline geldikten sonra, bunun bir çerçeve olarak toplumsal işbölümünü aşındırıcı, tahrip edici etkisi gözden kaçar ve yalnızca süregiden sınır aşımlarının içeriğiyle başa çıkılmaya çalışılır hale gelinir. İşi, görünenin arkasındakini aramak olan akademisyenler için bile.

Kanıksanmış illüzyonlar ile hakikati arama işi arasındaki gerilim, Carl Sagan’ın bir vakitler söylediği gibi, “tarihin en acı derslerinden biri”ne dönüşebilir: “Eğer yeterince uzun süre kandırılırsak, kandırmacanın her türlü kanıtını reddetme eğilimine gireriz. […] Kandırmaca bizi esir almıştır. Teslim alındığımızı, kendimize bile itiraf etmek fazlasıyla acı vericidir.”[1] Sagan’ın burada bilimsel bilgi karşıtı otoritelerle özdeşleştirdiği ve zihni kuşatan “şarlatan”, bazı durumlarda bizatihi toplumsal yapının kendi zehirli iklimi olarak da tezahür edebilir. Türkiye’de her türlü liyakat normunu hiçe sayan sınır aşımı cehenneminin yolları, tavsiyelerin iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir. Dolayısıyla, bir yetkinlik ve uzmanlık alanını korumanın, yalnızca orada pamuk ipliğine bağlı bir pozisyonu tutmaktan değil, o alanın standartlarını, bir daha kimsenin sınırlarını aşamayacağı şekilde savunmak ve sabitlemekten geçtiğini görmek zordur. Bunu gördükten sonra, had ve hudut bildirmeden “tavsiye” kabul etmekse imkânsıza yakın olacaktır. Bu nedenle, hadsiz tavsiyelerin gündelik, kamusal ve siyasi yaşamın olmazsa olmazı olduğu bir toplumda, aynen bu minvalde devam etmek isteyenler, sınır aşımlarını kategorik olarak reddetmek yerine, tavsiyelerin içeriğini tartışmaya devam etmekle yetinmek durumundadırlar.

Neticede iyi niyetliyizdir. Bütün tavsiyelerin amacı da işleri kolaylaştırmak, bir şeylerin önünü açmaktır. O yüzden, talep etmediğimiz halde bize de bir tavsiyede bulunulduğu vakit, bir ortayol bulmalı, “şu işe allah aşkına bir bakıver”meliyizdir. Zaten hepimiz, erbabı olduğumuzu iddia ettiğimiz işi en kestirme ve baştan savma yoldan “halledip”, fakat diğer bütün işlere namütenahi bir ilgiyle müdahale eder ve toplumsallığın hem işlevsel, hem de insani tüm ilişkilenme biçimlerini sistematik biçimde aşındırırken, aslında toplumsal bir amaca hizmet ediyoruzdur. Var olmayan ve var olmaması için bir yandan elbirliğiyle uğraştığımız, ancak bir yandan da var olmadığını saklamaya çalıştığımız bir toplumu nasıl varmış gibi göstereceğimizi de en iyi biz biliriz nitekim. Hepimiz birbirimizden daha iyi biliriz üstelik.

Aslı Vatansever – birikimdergisi.com

[Dört Günde Alaska] Klip kullan ve bir ayıyı kurtar – Ebru Ulutuna

Yeşil Gazete’nin gönüllü muhabirleri gezegenin dört bir köşesinden yazıları ve haberleri ile sizlere ulaşıyor. Yurrtaş Gazeteciliği ilkemizden hareketle şimdi de sayfalarımızı Alaska’yı dört günde katedip bu macerayı Yeşil Gazete okurları ile paylaşmaya niyet eden Ebru Ulutuna‘ya açıyoruz.

3 bölüm halinde yayınlamayı planladığımız [Dört Günde Alaska] yazısının ilk bölümü karşınızda

***

Alaska‘da geçirdiğimiz dolu dolu 4 günü mümkün olduğunca detay vererek paylaşmak istiyorum. Birisine ilham olur da yola çıkarsa ne mutlu bize.

Alaska çok büyük ve nereden başlayacağınızı bilemiyorsunuz. Özellikle zamanınız kısıtlı ise Alaska’ya önceden çalışmadan ve bazı temel ulaşım/konaklama yerlerini ayarlamadan gitmeyin. Sezon kısa, otel sayısı az ve pahalı olduğu için mutlaka önceden ayarlama yapmak gerekiyor. Ön araştırma için www.alaska.org en güvenilir ve detaylı site.

Alaska 1867 yılında Ruslar’dan sadece 7.2 milyon dolara satın alınmış.  Alaskalı Amerikalılar bununla çok gurur duyuyorlar ki her firsatta bu hikayeyi anlatıyorlar.

Alaska’nın orjinal yerlileri “inuit ve yupikler”. Amerika bunlara topluca “eskimo” demeyi tercih etmiş. Inuit “insan” demek, eskimo ise “çiğ et yiyen”. Bakış açısı!

Alaska‘da tren yolculuğu bir araç değil baslıbaşına amaç, manzaralar çok keyifli.

www.alaskatrain.com’dan tüm biletlerinizi önceden alabilirsiniz. Genelde tur firmaları gemi seyahatleri ile tren ulaşımlarını paket halinde sattıkları için, biz serbest gezenlere çok az bilet kalıyor.

Bazı rotalara son derece yavaş giden bu gezi trenleri ile ulaşıp manzaranın keyfini çıkartırken, uzun mesafeler için ise daha hızlı olan “Motorcoach” denilen otobüs seçeneklerini kullanabilirsiniz. http://www.alaskacoach.com sitesinden bu otobüslerin biletleri de alınabilir.

Eğer vaktiniz bol ise karavan kiralamak da güzel bir seçenek. Her yerde karavan ve çadır kurulabilecek kamplar var. Çadır kurmak, soğuk hava şartları ve ayılarla direk temas açısından biraz daha maceralı olabilir.

Ayı demişken, Alaska’da doğal hayatın korunmasına gerçekten önem verildiğini hissetmek çok güzel.

Doğada hiçbir yiyecek bırakılmaması için her yerde uyarılar var. Bu uyarılar, yabani hayvanların, insanların olduğu yerlere gelmeyi adet edinip zarar vermelerini engellemek için önemli; ama aynı zamanda hayvanların yeme alışkanlıklarını değiştirmemeleri için de buna çok özen gösteriyorlar.

Use Clip – Save a Bear (Klip kullan – Bir ayıyı kurtar)

Sadece Alaska’da değil tüm Amerika’da kamp yerlerine girerken park görevlileri bu konuda kısa bir eğitim veriyorlar. Arabanın içinde bile olsa ruj, deodorant gibi kokulu eşyalar ya da üzeri örtülü bile olsa yiyeceğe benzer herhangi bir şeyi arabada bırakmamızı, ayıların camları kırıp alabildiklerini söylediler. Kamp yerlerinde bu amaçla ayıların açamayacağı özel bir klip sistemi olan kapalı dolaplar var. Yiyeceğinizi ve tüm kokulu eşyaları bu dolaplara koyuyorsunuz.

Bu dolapların üzerinde bir ayıyı kurtarın (SAVE A BEAR) yazıyor.

Yani amacınız yemeklerinizi ayılardan korumak değil. Eğer bir ayı yiyecek kokusu alıp kamp yerine gelirse onu öldürmek zorunda kalıyorlar. Bu yüzden sadece insanların iyiliği için değil de, “ayıları koruma mantığıyla geliştirilen bu kutuları çok sevdim.

Sadece 4 günümüz olduğu için biz 2 küçük kasabayı ziyaret edip maksimum doğada ve aktif olacak şekilde planladık gezimizi: Whittier ve Seward kasabaları.

İlk günümüzün sabahı baş şehir Anchorage’dan, Whittier kasabasına gitmek üzere trenimize biniyoruz. Alaska’da trenler gezi treni gibi, yavaş yavaş ilerliyor ve sürekli şurda şelale var, burada ayı var diye anons ediyorlar. Yolcular da bir süre sonra havaya giriyor ve ilginç birşey gören, sağ tarafta ayı vaaaarrr seklinde bağırarak tüm yolcuları uyarıyor. Manzaralar inanılmaz güzel, trenin camları çok büyük.

Whittier’a karadan ulaşabilmek icin otoyolun sonunda kasabaya gelmeden önce bir tunelden geçmeniz gerekiyor. 11 km’lik bu tünel tek bir hattan oluşuyor dolayısı ile geçiş sırayla! Tren geçerken diğer araçlar bekliyor. Kasabadan çıkacak araçlar saat başlarını beklemek zorunda. Kasabaya girecek araçlar ise buçuklu saatlerde tünelden geçebiliyorlar.

Buraya “Prince William Sound” körfezini, günlük gezi teknesi ile gezmek ve buzulları görmek için geldik.

Tren seferleri bu gezi gemilerinin kalkış saatlerine göre ayarlanmış. Trenden iniyorsunuz ve 15 dakika içinde aynı yerden gemi hareket ediyor. Böylece istereniz burada kalmadan aynı gün içinde Anchorage’a dönebiliyor ya da başka bir kasabaya geçebiliyorsunuz.

Saat 1 itibarı ile gezi gemimiz hareket ediyor. Kocaman camları olan rahat rahat etrafı görebileceğiniz gayet konforlu bir gemi. Hatta biner binmez yemek de veriyorlar. Tabi ki somon çorbası!

Bu gemilerin internet sayfasında “kusmama garantisi” veriliyor. Tur, körfezin içinde yapıldığı için genelde çok sakin oluyor deniz.

Hareket ettikten 10 dakika sonra kaptan bağırıyor solda balina var! Tüm yolcular sola koşuyor! Sadece balinanın püskürttüğü suyu görüyoruz. Eyvah son derece turistik bir aktivitenin içine mi düştük, hiç birşey göremeyecek miyiz diye düşünüyorum! Biraz daha sonra bu kez yaklaştığımız bir koyda, ağaçların arasında minik kahverengi bir ayı görüyoruz. Güverteye koşan yolcuların çığlıklarından ayı tabi ki kaçıyor! Kaptan, şaka ile karışık hafif kızarak: e tabi olacağı buydu gibi birşey diyor!

Fakat biraz sonra buzulları bir bir görmeye başlıyoruz. Uçları denize değen muhteşem buzullar, denize düşmüş buz kütleleri üzerinde keyif yapan su samurları, el değmemis doğa. Kaptan motoru kapatıyor ve hiçbir şey söylenmediği halde güvertedeki yolcular tamamen sessiz kalıyorlar.

Gerçekten hepimizin nefesi kesiliyor”. 2-3 dakika sonra kaptanın “sessizliğiniz için teşekkürler” anonsu ile kendimize geliyoruz. Gerçekten istemsiz oluşmuş, çok keyifli bir an. Kaptanla barışıyoruz.

Gördüğümüz buzullar ingilizcede “Tidewater Glacier” olarak geçen, ucu okyanusa değen ve genellikle okyanusta parçaları bulunan buzullar. Dağların arasındaki vadilerde yüzyıllarca yağan kar biriktikçe birikiyor ve yeterince büyüdüğünde, yerçekiminin etkisi ile tek bir dev kütle gibi hareket edip “akmaya” başlıyor. Tabi ki çok çok yavaş hareket ediyor bu hareketi izleyemiyorsunuz. Ama buzulun denize ulaştığı noktada, sık sık şiddetli bir sesle kopan kütlelerin suya düşüşüne şahit oluyoruz.

Buzul mavisi dedikleri işte tam olarak bu renk! (Glacier Blue)

Aşağıdaki 2 fotoğraf bize ait değil. Su samurları ve fok balıklarını sık sık görüyorsunuz ama gemiden iyi bir fotoğraf yakalamak zor. Su samurları göbeklerini yayıp aynen bu pozisyonda keyif yapıyorlar.

Tur 4 saat sürüyor, korkunç soğuk ve rüzgara rağmen güverteden ayrılamıyorum, her dakikası muhteşem.

Akşam hava bir türlü kararmıyor, Alaska’da günler çok uzun… Bu nedenle gezginler için gün çok daha bereketli. Gece yarısına kadar gezip tozup, sabah günü kaçıracağım korkusu olmadan güzel bir uyku çekebiliyorsunuz.

Bizim ziyaretimiz 21 Haziran’a denk geldi yani Alaska’da güneşin hiç batmadığı en uzun güne .

Yazının 2. bölümünü 5 Ağustos 2017 Cumartesi günü okuyabilirsiniz

 

 

Ebru Ulutuna

Bozcaada’ya dünyadan umut toplayan belgesel festival: BIFED

11- 15 Ekim tarihleri arasında dördüncüsü düzenlenecek olan Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED), belgesel yönetmenlerini, izleyicilerini, sinema öğrencilerini, çevre aktivistlerini, birbirine uzak coğrafyalarda, benzer sorunlarla kendi yöntemleriyle mücadele edenlerin umut veren hikayelerini, son üç yıldır olduğu gibi yine sonbaharda Bozcaada’da buluşturacak.

Teması ekoloji olan BIFED, doğa, toplum, göç, tarım, tohum, çöp, gıda, enerji, kentleşme gibi konularda üretilen belgesel filmlerin gösterimi ve ödüllendirilmesi için bağımsız bir alan açmaya, başvuru ücreti almamayı seçtiği çok sesli, özgür duruşuyla devam ediyor. Yerel, küçük ve yavaş olanın korunmasını, dayanışmayı ve paylaşmayı önemseyen BIFED‘e ilgi her geçen yıl büyüyor.

BIFED 2017 finalistleri belli oldu

Festivale bu yıl aralarında Japonya, İrlanda, Çin, Tayvan, Kenya, Avusturya, Hindistan ve Şili’nin de olduğu 70 ülkeden 330 belgesel başvurusu yapıldı. Fethi Kayaalp Uluslararası Belgesel Yarışması bölümünde 21 filmGaia Öğrenci Ödülleri bölümünde 8 film finale kaldı.

Geçen yıl 58 ülkeden 280 filmin başvurduğu festival süresince 10’u dünyada ilk kez gösterilen 60 film, izleyiciyle buluşmuştu. Film gösterimlerinden sonra yönetmenlerle yapılan söyleşilerin de oldukça ilgi gördüğü BIFED’e bu yıl da yönetmenlerden ve festival izleyicilerinden yoğun katılım bekleniyor. Gösterilen belgesellerin konularını destekleyen atölye ve etkinliklerin de yapılacağı festivalin programı ve jürisi önümüzdeki günlerde açıklanacak. Özellikle ilkokul öğrencilerinin ilgi gösterdiği “Anke Atamer Çocuk Filmleri” bölümü bu yıl da festival kapsamında.

Küçük ayrıntılarla umudu çoğaltan festival

Festival Yönetmeni Petra Holzer, ön jürinin değerlendirmesiyle belirlenen yarışma filmleri hakkında, “Bu yıl filmleri ‘Büyük Tarımın Sonu”“Deniz Bitti”“Çöp Gezegen”“Enerji Hırsı”“Alternatif Bir Yaşam Arayışı” başlıklarıyla sunmak istedik. İnsanoğlu ağlamayan, karşısındakini ısırmayan, kendini savunamayan her şeyi hızla yok ediyor. En başta deniz canlılarını, vahşi doğayı, ağaçları, gölleri, nehirleri… Ya içini boşaltıyoruz, ya öldürüyoruz, kirletiyoruz ya da yiyoruz her şeyi. Ama küçük bir ayrıntı var; insan olmakta direnen, umudu canlı tutan, mücadeleden vazgeçmeyen kahramanlar… Yunanistan’ın küçük balıkçıları, Kenya ve Etiyopya’daki küçük çiftçiler, ABD’deki atıkları tamir edenler, Paraguay’daki çöpten dünyanın en güzel müziğini üretenler, Hindistan’da çamurdan ev yapanlar… Küçük ayrıntılar önemlidir” dedi.

Kadın yönetmenlerin gözüyle

Festival Koordinatörü Ethem Özgüven, filmlerin yarısının üçüncü dünya ülkelerinden olduğuna, birinci dünya ülkelerinden seçilen filmlerde ‘kendi ülkesinin sorunlarıyla ilgilenen’ yönetmenlere öncelik vermeye çalıştıklarına, yönetmenlerin neredeyse yarısının kadın olduğuna dikkat çekti.

BIFED başvuruları ve gösterimleri ücretsiz 

Ethem Özgüven, BIFED’in dördüncü yılında da yönetmenlerden başvuru, izleyicilerden gösterim ücreti almadan yoluna devam etmesini şu sözlerle değerlendirdi:

BIFED, Bozcaada’nın festivali. Bu festivali ada halkıyla birlikte yapıyoruz. Yola çıktığımızda dört kişiydik; Hakan Can Yılmaz, Yahya Göztepe, Petra Holzer ve ben. Şimdi artık çokuz. Devletten bir destek almamakta direniyoruz. Ekolojik sorunlarla ilintili olabileceğine inandığımız çok uluslu şirketlerden de destek almıyoruz. Belgeselci Peter Wintonick ölümünden önce genç yönetmenlere ‘Asla başvuru parası alan bir festivale film yollamayın’ diye öğüt vermişti. Ancak bildiğiniz gibi önemli Avrupa Festivallerinin neredeyse tümü başvuru parası almaya başladı, sanki ihtiyaçları varmış gibi. Yönetmenlere verdikleri yol, kalış gibi destekleri de azaltıyorlar. Peter Wintonick sağ olsaydı ona şunu sormak isterdik: Herkes başvuru parası alırken genç yönetmenler ne yapsın?”

Türkiye yapımı dört film finalde

BIFED ekibi, festivalin genç yönetmenlere, özellikle sinema öğrencilerine ilham vermesini, onları üretmeye cesaretlendirmesini bekliyor. Bu yıl BIFED’in yarışma bölümünde ikisi Fethi Kayaalp Büyük Ödülü için, ikisi Gaia Öğrenci Ödülleri için olmak üzere Türkiye’den dört finalist yer alıyor.

“Belgesel festivallerini de çevre gibi korumalıyız.”

Aynı zamanda Festival Başkanı olan Bozcaada Belediye Başkanı Dr. Hakan Can Yılmaz, belgesel festivallerinin de doğa gibi yok olma tehlikesinde olduğunu ifade ederken,

Çevre mücadelesinin en etkili yollarından biri sanattır. Ekolojik belgeseller, sanatla bilimin estetik bir noktada bileşimi olması açısından çok kıymetli. Küresel ısınmayla, denizdeki yaşamın korunmasıyla, kirlilikle, kitle turizminin yıkımlarıyla, plastikle mücadele için, alternatif enerjinin yaygınlaşması, dayanışma ve paylaşma için bu festivali yapıyor, ada halkıyla birlikte yaşatıyoruz. Ülkemizde sadece balık türleri, endemik bitki türleri değil, belgesel festivalleri de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Belgesel ve belgesel festivalleriyle, sanatla ve sanatçıyla birlikte mücadele etmek ve iyi örnekleri duyurmak, desteklemek gerekiyor.” diyerek herkesi 11-15 Ekim tarihleri arasında Bozcaada’ya, festivale davet ediyor.

Fethi Kayaalp Büyük Ödülü Finalistleri

Dead Donkeys Fear No Hyenas // Ölü Eşekle Sırtlanlardan Korkmaz, Joakim Demmer, Sweden / Germany / Finland – İsveç / Almanya / Finlandiya, 2017, 80’

The Primordial Turtle // İlkel Kaplumbağa, Eduardo Quiroz, Mexico – Meksika, 2016, 52’

Thalatta, Triantafyllia Dimopoulou, Greece – Yunanistan, 2016, 50’

Ama-San, Cláudia Varejão, Portugal / Switzerland – Portekiz / İsviçre, 2016, 112’

Selfie, Juan Ibesh, Syria/Turkey/Germany–Suriye Arap Cumhuriyeti/Türkiye/Almanya, 2016, 41’

Death by Design // Öldürücü Tasarım, Sue Williams, USA / China – ABD / Çin, 2015, 59’

Up Down & Sideways // Aşağı Yukarı & Yana, Anushka Meenakshi & Iswar Srikumar, India – Hindistan, 2017, 83’

100 Short Stories // 100 Kısa Hikâye, Neal Livingston, Canada – Kanada, 2016, 68’

Landfill Harmonic //Çöplük Harmonik, Brad Allgood & Graham Townsley, USA / Paraguay / Norway / Brasil – ABD / Paraguay/Norveç / Brezil, 2015, 85’

Death by a Thousand Cuts // Binlerce Kesikle Ölüm, Juan Mejia Botero & Jake Kheel, USA / Dominican Republic – ABD / Dominik Cumhuriyet, 2016, 73’

Didi Contractor – Marrying the Earth to the Building // Didi Müteahhit – Yeryüzünü Binayla Evlendirmek, Steffi Giaracuni, Switzerland / Germany – İsviçre / Almanya, 2016, 82’

Exit? // Çıkış? Robert Schabus, Austria – Avusturya, 2016, 92’

Machines // Makineler,Rahul Jain, India/Germany/Finland– Hindistan/Almanya/Finlandiya,2017,71’

The Time Of The Bees // Arıların Zamanı, Rossella Anitori, Italy – İtalya, 2017, 68’

Invisible Frontier // Görünmez Sınır, Nicolas Richat & Nico Muzi, Argentina / Belgium – Arjantin / Belçika, 2016, 28’

Bluefish // Lüfer, Mert Gökalp, Turkey – Türkiye, 2017, 63’

Confrontation // Yüzleşme, Nejla Demirci, Turkey – Türkiye, 2017, 63’

Pulse // Nabız, Robin Petre, Hungary – Macaristan, 2015, 26’

Green River. The time of the Yakurunas // Yeşil Nehir. Yakurunaların Zamanı, Alvaro Sarmiento & Diego Sarmiento, Peru, 2017, 70’

Thank You for the Rain // Yağmur İçin Teşekkürler, Julia Dahr, Denmark / Norway / Kenya – Danimarka / Norveç / Kenya, 2017, 87’

Plastic China // Plastik Çin, Jiu-liang Wang, China/Taiwan – Çin/Tayvan, 2016, 82’

Gaia Öğrenci Ödülü Finalistleri

Tourism! // Turizm!, Tonci Gacina, Croatia – Hırvatistan, 2016, 52’

The Last of the Wakhi Shepherdess // Vakhilerin Son Kadın Çobanı, Muhammad Zia Posh, Pakistan, 2016, 13’

Dusk Chorus – based on Fragments of Extinction // Alacakaranlık Korosu, Nika Saravanja & Alessandro d’Emilia, Italy – İtalya, 2016, 62’

Stick to the Wind // Rüzgâra Bağlı Kal, Louise Legaye, France – Fransa, 2016, 45’

The Wildtuin // Wildtuin, Rebecca Panovka, USA – ABD, 2017, 31’

Atomka // Genpatsu, Lena Králiková Hashimoto, Slovakia / Japan – Slovakya / Japonya, 2016, 38’

Love is Over // Aşk Bitti, Mert Kaya, Turkey – Türkiye, 2016, 47

Alternative // Başka, Nesime Karateke, Turkey – Türkiye, 2017, 22’

 

Güneş Dermenci 

Hindistan’ın en masalsı yanı: Hinduizm – Seran Vreskala

9 yıl evvel Hindistan’a taşındım ve 2 yılım orada geçti. Oraya taşınmadan bir kaç gün evvel arkadaşlarımla Teşvikiye’de bir kafede oturmuş, Hindistan hakkında neler bildiğimizi gözden geçiriyorduk. Laf döne dolana inançlarına geldi tabii. Bu onları en ilginç kılan konulardan biri değil miydi zaten? Hani ineğe tapınmaları, binlerce tanrılarının olması vs. Bunların dışında bildiğimiz öyle pek fazla bir şey yoktu inançları hakkında. Bu yüzden buraya gelir gelmez ilk öğrenmeye çalıştığım konulardan biriydi Hinduizm. Halbuki Hinduizm’in sadece kendisi o kadar renkle dolu ki. Sadece kitapları değil, karakterleri, tanrıları ve masalları da rengârenk. Eğer benim gibi masallara, efsanelere, öykülere, kahraman hikâyelerine çok düşkünseniz bu yazıdan çok keyif alacağınıza eminim.

İnsan maalesef en büyük hatayı bilmediği konularda ahkâm keserken yapıyor; sadece kulaktan dolma bilgilere dayanarak. Öyle ya, en azından bir şeyler söyleyebilmek ‘bilmiyorum’ demekten daha önemli değil midir bizler için? Ama işin aslını öğrenmeye gelince, kapılarımızı nedense kapatıyoruz. Kurbağaların sindirim sistemleri gibi ‘hayatın neresinde’ kullanacağımızı düşünüyoruz bu bilgiyi. Bence Hintlilerin inançları da bu göz ardı ettiğimiz, hayatın neresinde kullanacağımızı bilmediğimiz ve genelde dalga geçtiğimiz bilgilerden biri.

Bu yüzden bir şeyi açıklığa kavuşturalım önce; Hintliler öyle sanıldığı gibi ineklere, öküzlere tapmıyorlar, ama hayvanların etinden, sütünden, derisinden ve gücünden yararlandıkları için onları kutsal sayıyorlar. Sadece Tanrı Şiva’nın üzerine bindiği için ana tanrılardan sayılan Nandi isminde bir boğa tanrıları var ama bu bütün ineklere aynı muameleyi gösteriyorlar demek değil. Trafikte caddenin ortasında oturan ve bu yüzden bütün trafiği alt üst eden bir sürü inek, bufalo, öküz vs. görebilirsiniz. İnsanlar onları rahatsız etmektense etraflarından dolanmayı tercih ederler ama bu onlara taptıkları için değil, kutsal saydıkları içindir.

Brahma-Vishnu-Shiva

Hinduizm gerçekten son derece renkli, ilginç ve masalımsı öğeleri olan bir din.  Aslında din değil de bir yaşam biçimi diyebiliriz buna. Diğer dinlerden farklı olarak bir kurucusu, peygamberi veya bir otoritesi yok. Başlangıcı belirsiz. Bundan dolayı en eski ve çok tanrılı dinlerden biri sayılır. Milyonlarca tanrısı olduğu için de ibadet şekilleri ve törenleri konusunda çok esnektir.

Brahma, her biri pusulanın yönlerine bakan, dört başlı tanrı olarak sembolize edilir.

Hindular reenkarnasyona, yani yeniden doğuma inanırlar. Birçok tanrıya sahip olmalarının nedenlerinden biri de budur. Yaklaşık olarak 330 küsur milyon tanrıları olmalarına rağmen her şey, kısaca başlangıç aslında tek bir enerjiden yola çıkmıştır. O da Brahma’dır (tek gerçeklik) ve Tanrı Brahma evrenin yaratılışında büyük bir rol oynar. Ondan sonraki her tanrı da aslında Brahma, Vişnu ve Şiva’dan üremiştir. Tanrılar bir önceki tanrı ya da tanrıların reenkarnasyonu olduğu ve hiçbiri birbirinden ayrılmadığı için, -her ne kadar Hinduizm çok tanrılı bir din olmasına karşın- aslında başlangıcı tek bir tanrıdan oluşan bir din; yıllar geçtikçe de reenkarnasyonla birlikte birçok tanrılı dine dönüşmüş.

Her kral ve kral soyundan gelen savaşçılar ancak yıllarca meditasyon yaparak ve çile çekerek Brahma tarafından verilen özel güçler kazanmışlar ve tanrı unvanı almışlar. Brahma soyundan gelenler Brahman olarak adlandırılır ve en üst kast sayılır. İnanışları çilekeşlik üzerine yoğunlaşır. Yaşadıkları hayatta ne kadar çile çekerlerse, bir sonraki hayatta daha iyi bir başlangıç yapacaklardır.

Trimurti

 ‘Shiva’ ve ‘Vishnu’ da aynı zamanda Brahma kadar önemli tanrılardır ve bu üçü birbirine eşittir. Bu üçlüye de ‘Trimurti’ adı verilir.

Vişnu

Vişnu doğru davranışla özdeşleştirilir. Dünyadaki her iyi ve doğru şeyin koruyucusudur. Dört kolludur. Ganj Nehri’nin ayaklarının ucundan çıkıp aktığına inanılır.  Vişnu’nun tam 22 reenkarnasyonu var ve bunların en önemlileri ve en bilinenleri Kral Rama ile Tanrı Krişna’dır. Bazı yerlerde İsa Peygamber’in de Vişnu’nun bir reenkarnasyonu olduğuna inanırlar, bu yüzden İsa Peygamber’in Hindistan’da Hıristiyanlar dışında da pek çok takipçisi var.

Şiva, mavi renkte ve boynuna yılan dolanmış olarak sembolize edilir.

Vişnu koruyucu, Brahma yaratıcı, Şiva hem yok edici hem yaratıcıdır. Her ne kadar yok ediciliği ile bilinse de, kötülüğü de yok ettiği için olumlu bir güç olarak görülür. Şiva’nın yaratıcı gücü, cinsel organını temsilen ‘Lingam’ adı verilen sembolle anılır. 1008 adet ismi vardır ve birçok değişik formda karşımıza çıkar. Şiva’ya tapanlara ‘Şaivitler‘ denir ve bu kişiler Şiva’nın ‘Nihai Gerçek’ olduğuna inanırlar.              

                                                  Hinduizm’in kutsal kitapları

Hinduizm’in Kuran, İncil ya da Tevrat gibi bir kitabı olmamasına karşın onların İncil’i sayılan, ‘Ramayana ve ‘Mahabharata’ isimli destanları var. Bunları okumadan Hinduizm’i, Hintlilerin inandıkları yaşam biçimini anlayabilmek neredeyse imkansız… Her ikisi de diğer din kitapları gibi iyiyle kötünün savaşını anlatıp, mucizelere yer verir.

Shiva, eşi Parvati ve oğlu Ganesh

Vişnu’nun reenkarnesi olan Tanrı Krishna hakkındaki Mahabharata destanı ilk kitap olarak kabul edilir; yazarı Şiva’nin oğlu fil kafalı Tanrı Ganeş, şansın tanrısı olarak da bilinir. Hemen hemen tüm ev, araba ve ofislerde şans getirmesi için Ganeş’in resimleri ya da heykelleri kullanılır. Ganeş’in fil kafalı olmasının sebebi; bir efsaneye göre Şiva uzaktayken eşi Parvati, Ganeş’i dünyaya getirir. Şiva eve döndüğünde bu yabancı çocuğu görünce kafasını uçurur. Sonra gerçeği öğrendiği zaman pişman olup karşısına çıkan ilk hayvanın başını oğlunun gövdesine yerleştirir. Tahmin ettiğiniz gibi bu hayvan fildir. Babasının ilk gördüğü hayvanın kuş ya da gergedan olmaması da Ganeş’in şansı…

Ganeş
Bebek Krishna
Krişna ve Radha

Kitapta bahsedilen Tanrı Krişna aşkın, müziğin, dansın tanrısıdır ve dünyaya iyiliği koruyup kötülükle savaşması için gönderilmiştir. Doğduğu andan itibaren ‘Bebek Tanrı’ unvanını alır ve tanrı ve genç bir prens olarak çocukluğundan beri yol gösterici kabul edilir. Çoban kızlara olan yakınlığı ve Radha’ya olan ölümsüz aşkı birçok şarkıya ve resme ilham kaynağı olmuştur. Krişna her yerde mavi renkte sembolize edilir. Bilinen Krişna’ya adanmış en ünlü tapınaklardan biri olan Iskcon Tapınağı, Bangalore’dadır.

Prens Rama ve Sita

Diğer kutsal kitap Ramayana, içinde masalsı her türlü ögeyi barındıran, iyilikle kötülüğün savaşını anlatan bir kitap… Kitabın kahramanı yine Vişnu’nun reenkarnesi olan Rama isimli yarı tanrı yarı ölümlü bir prenstir. Rama her şeyin en iyisine, en güzeline ve bir kahramanın sahip olabileceği tüm güçlere ve bilgiye sahiptir. Veda’ların (bilgi) hepsini bilen prens, tabii ki hem son derece yakışıklı hem de çok kuvvetlidir. Hikâye üvey annesinin kral babasını kandırarak, Rama’yı dağlara sürdürmesiyle başlar. 9 yaşındaki karısı Sita ise Rama’yı yalnız bırakmaz ve onunla birlikte sürgüne gider. Fakat Sita 10 başlı kötü canavar Tanrı Ravana tarafından kaçırılır ve iyiyle kötünün savaşı böylece başlamış olur.

Kral Hanuman

Maymun Kral ‘Hanuman’ bu hikâyenin başkahramanlarından biridir. Yarı tanrı, yarı maymun olan Hanuman, aynı zamanda şekil değiştirme ve uçma yeteneğine de sahip… Savaşçılığı, cesareti, kuvveti, sadakati ve dürüstlüğü ile bilinir. Ramayana destanında Prens Rama’nın sağ kolu ve en güvendiği kişilerden biridir. Çok da iyi bir aşıktır. O kadar sevilir ki, Hintli kızların çoğu eşlerinin aynen Hanuman gibi olmasını diler.

Bu anlattıklarım Hinduizm’in en bilinen ve ünlü tanrıları. Yukarıda belirttiğim gibi Hinduizm’in tam 330 küsur milyon tanrısı var ve hepsi Trimurti’nin reenkarneleri, eşleri, çocukları ya da çocuklarının çocuklarıdır. Bu yüzden de çok tanrılı bir din haline gelmişlerdir. Her birine % 100 inanırlar ve aynı derecede saygı duyarlar.

 

Seran Vreskala

[Hayvan Deneyleri] Savaşın gizli kurbanları: Beagle ırkı köpekler – Yağmur Özgür Güven

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek?

[Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Hayatta kalmak için hemen her insan-dışı hayvan, diğerleriyle kendi türüne özgü bir savaş verir ancak bizim anladığımız anlamda bir savaş değildir bu. Şehirlere bombalar yağdırmaz, kasaba ve köyleri ele geçirip yakıp yıkmazlar, fiziksel güçleri ve kaçıp kurtulma dürtüleri dışında bir silahları yoktur. Fakat insanların birbirleriyle savaşabilmeleri için on yıllardır kullanılmaktadırlar.

Hayvanlar, madde bağımlılığından bulaşıcı hastalıklara, davranış araşırmalarından organ nakillerine tıbbın her alanında kullanılıyorken, 20. yüzyıldaki savaşların da etkisiyle askeri üslerdeki laboratuvarların da vazgeçilmezi oldular. Kurşun yaralanmaları, radyasyona maruz kalma, uzuv ve kan kaybı, kısacası savaşta insanların karşılaştıkları her şey. Bu çalışmaların dışında, 1950’lerden itibaren de -özellikle- ABD ve Rus Hava Kuvvetleri üslerinde uzay araştırmalarında da yaygın şekilde kullanılıyorlardı.

Haziran 1973’te, Hava Kuvvetleri’nin Aerospace Medical Research Laboratory (AMRL) toksikoloji araştırma programlarında kullanılmak üzere Beagle ırkı 200 köpek arandığına dair bir gazete ilanı yayınlanmıştı. İlanda, köpeklerin 6-8 aylık arasında ve yarısının dişi yarısının erkek olması gibi özellikler isteniyor, hayvanların küçük bir operasyonla havlamalarının geçici olarak önleneceği de yazıyordu. Beagle ilanından haberdar olan Temsilciler Meclisi Wisconsin üyesi Les Aspin, Temmuz ayında Hava Kuvvetleri’ne resmi bir yazı yazarak köpeklerin hangi çalışmalarda kullanılacağına dair bilgi ve belge istedi. Hava Kuvvetleri’nin bir Alt Komite kurarak yayınladığı rapora** göre üsteki toksikoloji tesislerinin amacı kısa ve uzun vadeli araştırma programları yürütmekti ve bu programların konuları, silah sistemleri araştırma-geliştirme-uygulamaydı. 1973 yılındaki çalışmalarda toplam 172 Beagle kullanılmıştı ve 1974 yılı için de 200 Beagle’a ihtiyaç vardı.

AMRL’de yapılan araştırmalar yedi kategoriye ayrılmıştı: malzemelerin tanımlanması (jet ve roket yakıtları), uçaklardaki toksik tehlikelerin belirlenmesi, yakıt-materyal-kimyasalların sağlık standartlarının oluşturulması, acil durum ve patlamalarda roket yakıtı ve kimyasalların mürettebat ve siviller üzerindeki etkileri, yeni kimyasalların etki mekanizmaları, çevreye zararlı materyallerin tanımlanması ve Hava Kuvvetleri operasyonları için çevresel kriterler geliştirilmesi.

Laboratuvarda iki veteriner hekim ve on teknisyen, Veteriner Tıp Bölümü Şefi’ne bağlı olarak çalışıyorlar ve her prosedürü şeflerine inceletip onaylatıyorlardı. Burada çok sayıda değişik teknik kullanılıyordu ve ekipman açısından da hayli donanımlıydı; histopatolojik incelemeler için elektron mikroskopları, diğer laboratuvarlarda da bulunan standart “Rochester” ve buraya özel “Thomas Domes” tipi inhalasyon odaları vardı.

Laboratuvarda gerçekleştirilen spesifik araştırma projelerinden biri jet yakıtları toksisitesi, diğeri de akut toksisite çalışmalarıydı. Bu çalışmalarda en sık kullanılan 4 tür fare, sıçan, köpek ile maymundu ve çalışmaların bitiminde tüm hayvanlar uygun metodlardan biriyle öldürülüyordu. (Laboratuvarlarda kullanılan hayvanların deney sonunda öldürülme yöntemleri türlere göre belirlenmiştir ve deneyle ilgili yazılı kuralları olan tüm ülkelerde kullanılan “insancıl öldürme metodları” olarak adlandırılan bu standart yöntemleri buradan görebilirsiniz: http://www.deneyehayir.org/?page_id=71 )

Kullanılacak türler, bilimsel ve ekonomik faktörlere göre belirleniyordu. Fare ve sıçanlar, toksikolojik araştırmalar için uygun ve standart hayvanlar olsa da elde edilen sonuçların kemirgenler dışındaki memelilerde de test edilmesi gerekliliği vardı ve diğer evcil memeli hayvanların fazla büyük olmasından dolayı da uygun seçenekler primatlar, köpekler ve kedilerdi.

Primatlar, çok ideal gözükse de bakımı zahmetli ve kontrol edilmeleri güçtü ve ayrıca insanlara biyokimyasal açıdan benzerlikleri düşünüldüğü kadar fazla değildi. Kediler fiziksel olarak çok uygun olsa da tüylerini temizleme davranışları nedeniyle toksik maddeleri yutuyor ve solunum toksisitesini yorumlamada karışıklık yaratıyorlardı. Tüm bu sebeplerden ötürü, en sık kullanılan memeli hayvanlar köpekler olmuştu ve bu türdeki en uygun ırk, çok fazla sağlık problemi yaşamayan ve fiziksel olarak uygun, orta büyüklükteki safkan Beagle’lardı. Toksikoloji çalışmalarının gözdesi Beagle’ların tek bir dezavantajı vardı, o da havlama ton ve volümü. Fakat bunun da çaresi bulunmuştu, operasyonla ses telinin bir parçası alındığında havlama kesiliyor ve 3-6 ay içinde kesilen dokunun yenilenmesiyle geri geliyordu. Bu işlemin adı “debarking” ya da “ses modifikasyonu” idi.

1973 ve 74 yıllarında AMRL’deki yüzlerce Beagle ırkı köpeğin bir kısmı jet yakıtı, bir kısmı da güvenlik testlerinde kullanıldılar ve aylar boyunca ne olduğunu bilmedikleri (ve asla bilemeyecekleri) toksik maddeleri zorla soludular. İnsanların kendi yarattıkları silahlardan kendilerini korumaya çalıştıkları bu çalışmaların sonunda da damar içine barbiturat enjekte edilerek öldürüldüler. Bu, onların savaşı bile değildi…

Öneri: Dünya üzerindeki araştırma laboratuvarlarıyla uzlaşı sağlayarak deneylerde kullanılan hayvanların emekli edilip gerçek birer yuvaya kavuşmasını sağlayan örgüt Beagle Freedom Project’in web sitesini, özellikle de mutlu sonları inceleyin derim: http://bfp.org/

* Kate Fowler Reeves’in 2006 basımı kitabının adıdır (Animals: The Hidden Victims of War)

** “A Review of the Toxicology Research Program of the 6570th Aerospace Medical Research Laboratory”, Air Force Base-Ohio, Haziran 1974

 

Yağmur Özgür Güven

[Kedi-Siz] Bülent Develi: Myoue, Akhilleus ve Alemiyya

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Tanıdığım en değişik adamlardan biri o. Gri saçın benden sonra en yakıştığı, özendiğim pembe sakalların ateş ateş yandığı bir adam.

Zaten hayatta kaç tane mim ustası tanıyabilirsiniz ki? En azından ben başkasını tanımıyorum.

Her şeyin ötesinde hayatını adadığı onca eğitimini gencecik sanat öğrencileri ile paylaşmaktan çekinmeyecek kadar da cömert. Halen Müjdat Gezen Sanat Merkezinde pantomim eğitmeni olarak çalışmaktadır.

Başarıları say say bitmeyecek gibi.  Klasik pantomimden beslenmiş ancak daha performatif çalışmalar yapmaktadır.

Çünkü o Bülent Develi

***

14 – Bülent Develi: Myoue , Akhilleus ve Alemiyya

Tolga Öztorun: Hayatını Alemiyya ve Akhilleus ile paylaşıyorsun, daha önce de Myoue vardı. Hayatına nasıl girdiler? Hikâyelerini dinlemek istiyorum.

Bülent Develi: Myoue ilk aşkım, Akhilleus depresyon yoldaşım, Alemiyya yeni heyecanım.

Beni çocukluğumda evimizin bahçesinde bir kediyi köşeye kıstırmış, dirseğimden elime kadar derin yarık ve kanama ile ilk kedi korkusu ve travması yaşamış biriyim. Yıllar sonra sokakta bir kedinin gelip bana sürtünmesi ile sanki çok yüksek bir yerden aniden boşluğa düşermiş gibi içimi gıcıklayan bir his yaşadım.

Myoue ve Akhilleus ile tanışmama bir arkadaşım vesile oldu. Yıl 2005, arkadaşım evde yeni yıl partisi veriyor ve ısrarla benim de gelmemi istedi. Dışarıdaki kalabalığı oldum olası sevmem, çok ısrar edince kıramadım gittim. Evine girince, 2 oda 1 salon evin her odasını yerlere yapıştırılmış okları takip ederek turladım. Bana yeni yıl hediyesi hazırlamış. Karşımda bir kedi kutusu ve ilk göz göze geldim. Adı bile hazır idi. ’’Myoue’’ diye bir çığlık attım. Biraz sonra kutuda bir çift daha parıldayan göz gördüm. Adını koyabilmek için 10 gün bekledim ve ‘’Akhilleus’’ diye kulağına fısıldadım. 2 kedi beklemiyordum 1 kedi için hazır idim. Sokaktan kurtarılmış 2 kardeşi ayıramadıklarını söyledi arkadaşım, kabul ettim.

Myoue erkek kedi, iri bir sarman. Onunla çok özel bir iletişim dilimiz vardı.birbirimizi kesinlikle anlıyorduk. 6 yıl her fırsatta benimle temas halinde yaşadı. Ya kucağımda kıvrılıp uyuyarak ya geceleri yatağımda bana sarılarak. 6 yıllık ömrünü tamamladıktan sonra içgüdülerine yenik düşüp bir kuş peşinden uçtu gitti.

Akhilleus şimdi 12 yaşında. Evimizin ‘’Valide Sultanı’’. İşlerimden dolayı şehir dışı seyahatlerim fazla, Akhilleus yalnız kalmasın diye ona bir yoldaş edinmek istedim. Bu fikrimi  kedi dostu bir arkadaşımla paylaştım. Yine bir kedi kurtarmak istediğimi söyledim. Bir Kıbrıs seyahatim esnasında arkadaşımdan bir mesaj geldi. Ev ve iş değişikliği yaptığı için kendi kedisi de dâhil yeni yavruladığı yavrularını güvenilir insanlara vermek isteyen bir arkadaşından bahsetti.

Benim kısmetime ‘’Alemiyya’’ düşmüştü. Adı ise dönüş yolunda uçakta konuldu.

Tolga Öztorun: Alemiyya yakın zamanda doğum yaptı. Bir kedici olarak bize bu süreci anlatır mısın? Sence herkes kedisini yavrulatmalı mı? Kısırlaştırma hakkında ne düşünüyorsun?

Bülent Develi: Alemiyya kar beyaz bir Himalayan kedisi. Alemiyya’nın doğum süreci bana söylenenler gibi olmadı. Daha önce bu tecrübeyi yaşamış insanlar çok farklı şeyler söylemişlerdi.

Alemiyya ile bağımız çok güçlenmişti ve bana çok fazla güvendiğini doğum anında ve sonrasındaki süreçte fark ettim. Sessiz sedasız sancısız gündüz vakti salonun ortasında sakince doğum yaptı. Ben hep yanındaydım. Ona masaj yaparak başını okşayarak ve sesimle telkin ederek, gözlerini gözlerimden hiç ayırmadı.

Benim için en özel anlardan biriydi. 5 yavru 45 dakika içinde yavaş yavaş doğdu. Bir yavrunun nefes alamadığını farkettim. Doğasına müdahale etmek istemediğimden Alemiyya’nın müdahalesini bekledim, ancak vakit geçiyordu. Hemen insiyatif kullanıp elime ameliyat eldivenlerini geçirdim nefes alabilmesi için yavrunun zarını yırttım.

Nefes alırken bağırışlarına şahit oldum. Hem gözlerimden yaş geliyor hem alnımdan terler boşalıyordu. Doğum bitmişti (ben öyle sanıyordum)

Alemiyya için hazırladığım kutuya yavruları yerleştirdim. Anne de girdi içeri, artık onun analık içgüdülerine teslim olmuştu her şey. Alemiyya evde toplam 6 defa yer değiştirdi. İlk yer değiştirmesi doğumdan sonraki gün idi. Gördüm ki yavru sayısı 7 olmuştu. 2 yavru da kutuda Dünya’ya gelmişti.

Ancak ertesi gün ilk yavrumuzu kaybettik. Soğuk kaskatı kesmiş küçük bedeni evimin dışındaki toprağa gömdüm, ancak devamı geldi maalesef. 1. gün 2. gün arayla 4 yavruyu da kaybettik.

Önceleri doğal seleksiyon dediğim kayıplar artık beni endişelendirmeye başlamıştı. Veterinerimizle görüştüm. Anne ile yavruları klinikte görmek istedi. Gittik ve gördük ki Alemiyya yavruları işetmiyordu.

O günden sonra bu görev benim olmuştu. yavrular ayaklanıp evi keşfetmeye çıkıncaya dek koruyucu annelik görevimi devam ettirdim. Arkadaşlarım yavrular doğduğunda bana ‘’dede’’ oldun diyorlardı, artık ‘’anne’’ olmuştum.

Neden bu kadar uzun anlattım? Herkes kedi yavrulatabilir mi? Cevabım çok net hayır.

Tolga Öztorun: Bunca zamandır kediler ile yaşayan biri olarak sanatında kedi davranışlarından faydalanıyor musun?

Bülent Develi: Sadece sanatımda değil özel yaşamımda da kedilerin bana kattıkları çok fazla. Müthiş bir ergonomiye sahipler ve çoğu zaman esneme çalışmalarında beni seyredip bir de utanmadan karşımda kusursuz esneklik gösterip kıvrılıp yatıyorlar.

Kendimi yetersiz hissetmemi sağlıyorlar sağ olsunlar, ama şunu düşünüyorum ardından. ’’Zamana bırak, sakin ol, dur, bekle.’’

Bunu bile içselleştirebilip yaşamıma adapte edebiliyorsam çok şanslıyım.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Kültür Alışverişi – Eda Uysal

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Kültür Alışverişi

Dünyanın en iyi illüstratörlerinden biri sayılan ve asıl adı Marisol Misenta olan Arjantinli yazar Isol’un  “Intercambio Cultural” adlı çocuk kitabı Sima Özkan Yıldırım tarafından “Kültür Alışverişi”olarak çevrilmiş.

2013 yılında Astrid Lindgren Anma ödülünü alan kitap, 4 yaş ve sonrası için uygun görülse de sadece çocuklara değil, çalışma saatleri dışındaki faaliyetlerinin %94’ünde televizyon izleyen bir toplum olarak büyüklere de hitap ediyor. Saatlerini televizyon karşısında geçirenlerin hayatta neleri kaçırdıklarına dair küçük bir hatırlatma yapıyor. Kitap, televizyon programları dışında da hayatın aktığını ve hayatın ancak yaşayarak, hissederek, dokunarak gerçekten öğrenilebileceğini basit bir hikâyeyle anlatıyor.

Hikâye,  günde 6 saatini televizyon izleyerek geçiren Julito’nun bir gün televizyon karşısında uyuklarken bir reklamın sesiyle uyanmasıyla başlıyor; “Kültürlerinizi değiş tokuş edin”.

Yaşadığı yeri yabancı biriyle bir haftalığına değiştirerek bambaşka bir hayat yaşayacağını garantileyen bu reklamı ilgiyle dinleyen Julito, Afrika’ya gitmeye karar veriyor. Karşılığında da şehirde yaşamak isteyen bir fil onun yaşadığı yere geliyor. Televizyon izlemek için gelen fil Bombo, Julito’nun en sevdiği koltuğa kuruluyor. Julito, kahverengi bir filin sırtından kayarak başladığı haftaya suya balıklama atlamayı öğrenerek devam ederken,  Bombo geç saatlere kadar çizgi film izliyor. Maceradan maceraya koşan Julito, Afrikadan yaşadığı şehre döndüğünde, Bombo’yu hipnotize olmuş bir şekilde televizyon izlerken buluyor. Televizyon bağımlısı haline gelen bebek fili zorla kapıdan çıkarıyor ve koltuğuna geri oturuyor. Televizyon ekranında o an ormanlardan biri gösteriliyor fakat Julito onun gerçeğini Afrika’da görmüş olduğu için ilgi göstermeyip uykuya dalıyor.

Yalın dili ve basit çizimleriyle dikkat çeken kitap, renk kullanımıyla da temayı destekliyor. Isol, şehirli çocuğu tüm dünyadan izole siyah ekran karsısında, soluk benzi ve yorgun gözleriyle resmederken, Afrika’ya gittiğinde ona canlı mavi bir renk serpiştiriyor. Afrika’da doğaya dönen çocuk hep keyif ve keşif anlarında görülüyor.

Yazar, Amerikalıların “couch potato” olarak isimlendirdikleri (hiçbir iş yapmadan tv karsısında oturup fast food tüketen) bir nesli simgeleyen Julito ile modern çağın hastalığı olan hareketsizliğe de ağır bir gönderme yapıyor.  Tv ve tablet ekranlarında vakit geçiren dijital çağın çocuklarını hedef alan bu kitap televizyonu bir sembol olarak kullanıyor.  Teknoloji ile iç içe büyüyen ve sosyal mecralarla iletişim kuran bu nesli doğayla vakit geçirmeye teşvik ediyor. Televizyonun hiç kapanmadığı, ipad ve iphone’la bolca vakit geçirilen evlerden hepimizin Julito gibi biraz uzaklaşmaya ihtiyacı var. Kitabi, bu yaz çocuğunuza bir koltuğa gömülüp okumaktansa,  bir deniz kenarına gidip okumanızı, sonra da suya balıklama atlamanızı öneririm.

Yazan: Isol

Çeviren: Sima Özkan Yıldırım

Fom Kitap

+4

 

Eda Uysal

Son dönemin Yeşil Kitapları

Ekokurgu

Ekolojik Sorunların Çözüm Yolu Olarak Edebiyat

Ekolojik felaketler ve zararlarıyla mücadele etmenin birden fazla yolu vardır. Bu mücadelenin bir boyutu egemen yapının değiştirilmesi ise öteki ekolojik bilgelik ve doğayla empati yapmaktır. Doğaya tahakküm kuran değil, doğanın bir parçası olduğunu düşünen bireyler için edebiyat yeni umut kapıları açar.

Ekokurgu, edebiyatta doğa ve çevrenin nasıl algılandığını, onlara karşı işlenmiş suçların neler olduğunu, nasıl işlendiğini ve bunlar için ne gibi çözüm yolları geliştirildiğini araştırmıştır. 21. yüzyılda yazılan ABD kökenli ekokurgu eserler incelenip, günümüz ve sonrasına ışık tutacak çözümlemeler yapılmıştır. Edebiyat varsa hala umut vardır.

Sezgin Toska, insanları edebiyat ve edebiyat çalışmaları aracılığıyla ekoloji ve sürdürülebilir yaşam üzerine bir kez daha düşünmeye ve harekete geçmek için edebiyattan ilham almaya davet ediyor. Ekokurgunun geniş yelpazesi edebiyatı ekolojik sorunların çözüm yolu haline getiriyor.

Elinizdeki kitap göz göre göre yitip gidenleri çaresizce izlerken etrafımızı çevreleyen, üstümüzü örten, içimize işleyen gücün, egemenliğin sembolü kara bulutların aslında birer beton, bükülmez demir, çözünmez kimyasal gibi inşa edilmesine karşın romantizm, sevgi, emek ve umut ile çözüleceğinin resmidir.

Ekokurgu
Sezgin Toska
Yeni İnsan Yayınevi
2017
 

İstanbul’un Doğal Bitkileri

 

Araştırmacılar ve doğa tutkunları için önemli bir kaynakça niteliğindeki “İstanbul’un Doğal Bitkileri” kitabı; İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Botaniği Anabilim Dalı Başkanı ve ÇEKÜL Yüksek Danışma Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ünal Akkemik’in yıllar süren araştırmalarının bir ürünü. 1152 sayfadan oluşan kitap, İstanbul’un bitki çeşitliliğini gözler önüne seriyor. 8 bin 500 yıllık tarihi bir kent olan İstanbul’daki kentleşme politikaları, yoğun nüfus baskısıyla birlikte bazı bitki türlerini doğrudan etkiliyor. Ünal Akkemik, hazırladığı bu kapsamlı çalışmayla; bu eşsiz coğrafyayı paylaştığımız doğal hayata ve kent içinde bulunan bitkilere ilgi gösterirken, ilgiye bilgi katmayı da öneriyor. Üç iklim ve flora kuşağının kesişme noktasında bulunan İstanbul, dikkat çeken bir bitki tür sayısına sahip. İstanbul’da yaklaşık 2200 bitki türünün varlığını saptayan Prof. Dr. Ünal Akkemik, kitabında 982 tanesine yer verdi. Bitki tanımını kolaylaştıran fotoğraflarla desteklenen hacimli çalışmasını çiçek renklerine göre 9 ayrı bölümde kurguladı. Kitapta, İstanbul’da yok olma tehlikesi altındaki türleri de incelemeniz mümkün.

 
İstanbul’un Doğal Bitkileri
Ünal Akkemik
Çekül
2017  

 

Marmara’da Hayat Var Şimdilik

Aslında insanoğlunun doğayı öldürmesi söz konusu olamaz,buna gücü yetmez.Doğa öyle bir güçtür ki,her şartta kendine özgü bir sistem kurar ve bu sistemi sürdürür.Burada gözdem kaçırılmaması gereken gerçek,çevrenin kirletilmesi,bozulması aslında insanoğlunun yaşam şartlarının bozulmasıdır.Yaşadığımız süreç,aslında kendi yaşam şartlarımızın kendimiz tarafından bozulup,zarar görecek olan da bizleriz.

Çünkü, bizim için önemli olan uskumrular gidecek,yerlerine deniz yıldızları gelecek,sinaritler yok olacak,yerlerini horozbinalar dolduracak,ıstakozlar başka denizlere gidecek,yerlerine çağanozlar gelecek,denizlerin akciğeri olan erişteler(Posedonia),çeşitli yosunlar yok olacak,yerlerini,aslında kirlilik belirtisi olan çeşitli algler alacak.

Sonuçta denizde yaşam hep olacak,ama o yaşam bizim için yeterli olmayacak.Karşı karşıya olduğumuz budur.

 

Marmara’da Hayat Var Şimdilik
Ateş Evirgen Edanur Topçu Serço Ekşiyan
Adalı Yayınları
2016
 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

[Babil’den Sonra] Hüznün ve neşenin müziği: Klezmer

Bugün 16.00’da Açık Radyo’da Babil’den Sonra programında Barcelona Gypsy Klezmer Orkestrası’ndan şarkılar dinleteceğim.

Hüzün ve neşe. Tıpkı Rebetiko şarkıları gibi Klezmer şarkılarında da hüznü ve neşeyi aynı şarkıda duyumsamak mümkün.  Belki de en çok bu nedenle her iki müziği de tutkuyla seviyorum ve yıllardır dinliyorum.

Her iki müziğin de göç olgusu ile doğrudan bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Tıpkı 20. Yüzyıl başlarında Anadolu’dan Yunan ana karasına göç edenlerin, geride bıraktıklarıyla yeni yaşam koşulları arasında yaşadıkları karmaşık duyguları Rebetiko şarkılarıyla ifade ettikleri gibi, 19. Yüzyıldan itibaren oradan oraya göç eden Orta ve Doğu Avrupa Aşkenaz Yahudileri de hüzünlü hikâyelerini bu şarkılara yüklemişler.

Her iki tür de akademik- salon müzikleri değillerdi. Gezgin müziklerdi ve tıpkı Rebetiko müzisyenleri Rebetisler gibi Klezmorimler de çoğunlukla nota bilmezlerdi ve meşk yöntemiyle müziklerini icra ederlerdi.

Her iki müzik türüne de yer altı dünyasının basit insanlarının müzikleri demek mümkün. Tıpkı Rebetisler gibi Klezmorimler de kentin kötü namlı mahallelerinde yaşar ve müziklerini de genellikle yaşadıkları bu kenar mahallelerde veya en azından kentin çeperlerinde gezerek icra ederlermiş. Her iki grupta yaşadıkları ve müziklerini icra ettikleri bölge yönetimleri tarafından çeşitli kısıtlamalara uğramışlar.

Rebetiko müziğinde buzuki ve baglamanın yerini Klezmer müziğinde insan sesine en yakın çalgılar olan keman ve klarinet alıyor. Baglama ve keman neşeli tınlamalarıyla hüznü dengelerken,  buzuki ve klarinet hüzünde ısrarcı oluyorlar. Her iki müzik türünde de akordeonun önemli bir yeri var ve melankolik sesiyle zaman zaman neşeye, zaman zaman da hüzne bir küçük omuz atıveriyor. Bir de galiba keman, klarinet, akordeon, buzuki ve bağlama kolay taşınabilir yapılarıyla da bu göçmen halkların müziklerinde öne çıktılar. Onların kaç-göç hikâyelerinde her zaman yanı başlarında yer aldılar, neşelerine ve hüzünlerine her zaman ve her yerde ortak oldular.

Rebetiko müziğinde sözler öne çıkarken Klezmer müziğinde çalgıların her zaman daha önde olduğunu görüyoruz. Klezmer şarkıcılarının Almanca-Ladino karışımı dilleriyle yorumladığı sözlü şarkılar da var ama ağırlık çoğu zaman çalgılarda.

Her iki türün müzisyenleri de 2. Dünya Savaşı sonrasında Amerika’ya gitmişler. Klezmer müziğinin Amerikan caz müziğinden ve benzer bir yaşam tarzını sürdüren cazcılardan daha çok etkilendiğini ve onları etkilediklerini daha sonraki yıllarda yapılan icralarda görebiliyoruz.

Rebetiko 1950’li yıllarda dünyadaki önemini yitirirken, Klezmer müziği savaş yıllarında sönümlense de bugün dünyada daha çok bilinen ve daha yaygın dinlenen bir müzik türü olmaya devam ediyor. Belki de bunda Amerikan caz müziği ile olan karşılıklı etkileşiminin de bir rolü vardır. Bilemiyorum. Bunun nedenini açıklamak müzikologların işi olsa gerek. Ben bir müzikseverim ve her iki müziği de eşsiz duygularla, bazen keyifle, bazen de hüzünle dinliyorum.

Barcelona Gipsy Klezmer Orkestrası, İspanya, 2012

                                        

Benim için Rebetiko müziği çok daha yakın olduğum ve sıklıkla dinlediğim bir müzik türü ama bugün Açık Radyo’da Babil’den Sonra programında Klezmer ve Çingene müziğinin genç gruplarından birisini, Barselona Gipsy Klezmer Orkestrası’ nı dinleteceğim.

Sandra Sangiao, Katalonya, İspanya

                                                              

Grup üyeleri ilk kez 2012’de Barcelona’da kutlanan Dünya Roman Günü’nde bir araya gelmişler. Grup tam anlamıyla melez bir grup.  Klarinetçi Robindro Nikoliç Sırp, akordeoncu Mattia Schirosa İtalyan, Kontrabascı İvan Kovaçeviç Sırp, Gitarcı Julien Chanal Fransız, Kemancı Vroni Schnattinger Alman. Vurmalı çalgılarda bir yunan sanatçı var: Stelios Togias ve grubun şarkıcısı Sandra Sangiao da bir Katalan… Farklı projelerde başka başka ülkelerden isimlerde bu renk cümbüşüne dâhil oluyorlar.

Bu çeşitlilik grubun repertuvarına da yansımış. Çok dilli bir repertuvarları var. Türkçe de dâhil birçok dilde şarkılar seslendiriyorlar. Balkanlar, İspanya, Orta Doğu ve Latin Amerika müziklerinden etkilenen grup konserlerinde başta Klezmer müziği olmak üzere Çingene ve özellikle Fransız Çingenelerinin Jaz Manouche müziğinin seçkin örneklerini seslendiriyorlar.

2014’de İmbarca albümünü yayımlamışlar. Romencede kelime anlamı “Gömme” olan albüm canlı kayıtlardan oluşuyor. Albümde Balkanlar, Orta ve Doğu Avrupa ve Ortadoğu Çingene ve Klezmer müziklerini içeren 7 şarkı var. Albümde 2 de beste yer almış.

Bu albümü çok sayıda konser takip etmiş. İspanya, İtalya, Yunanistan, Malta, Sırbistan, Slovenya, Almanya ve Fransa’da konserler veren grup 2015 ve 2017 yıllarında İstanbul ve Ankara’da da sahne aldı.

2015’de birçok Balkan ülkesinden sanatçıyı bir araya getiren grup, bu buluşmanın kaydını daha sonra Balkan Reunıon adıyla albüm olarak yayımladı. Bu albümde Makedon saksafoncu Ferus Mustafov, Çingene müzisyen Vlado Kreslin’in dışında Türkiye’den Nihan Devecioğlu da yer aldı.

Son albümleri 2016’da yayımlanan Del Ebro al Danubio/ Tuna’dan Geçiş. Albüme adını veren şarkı ile ilgili küçük bir notu da paylaşmak istiyorum.

Şarkının bir yerinde İspanya iç savaşının simge şarkılarından olan Ay Carmela da yer alıyor. Bu şarkı İspanya’da ünlendi ama tarihi çok daha öncelere gidiyor. Aslında Ay Carmela 1808’ de bir gerilla şarkısıymış, Napolyon’ un ordularına karşı savaşanlar tarafından söylenirmiş. Zaman içinde gerilla ruhunun tekrar uyandığı İspanyol İç Savaşı’ nda Franco’ nun ordularına karşı savaşanlar tarafından sözleri değiştirilip yeni savaştaki kahramanlıklara uyarlanmış. İki uyarlama da savaştan sevgiliye yazılmış mektup gibi. Sanki bu kadınlar ülkenin kendisini simgeliyor gibi. O kadın için duyulan özlem, kavuşma isteği ama o mutlu gün için önce savaşmak gerektiği “Ay Carmela!” larda ve “Ay Manuela!” larda öyle güzel anlatılıyor ki. Ben senin kahraman erkeğinim, karşımızdakiler zengin ve silahları var, bizde ise yürek ve sevgi var, kazanacağız! diyor şarkının iki versiyonu da.

Günümüz dünyasında hüzün ile neşe arasında gidip-gelen bir ruh halindeyiz bazılarımız. Ben de o gruba dâhilim. Hüzün de çoğu zaman daha ağır basıyor bende ama küçük de olsa hala bir umudum var.

Babil’den sonra yeryüzünün dört bir tarafına saçılmış olsak da; dillerimiz, ten renklerimiz, alışkanlıklarımız, geleneklerimiz vs. farklı farklı da olsa doğa karşısında hepimiz artık biraz daha çaresiziz. Daha geçen gün tepemize on beş yirmi dakika yağan ceviz büyüklüğünde dolu taneleri ile feleğimizi şaşırdık! Oysaki bilim adamları yıllardır “iklim, iklim!” deyip duruyorlardı. Açık Radyo’dan Ömer Madra yıllardır bir “sis çanı” gibi yaklaşan tehlikeye karşı bizleri uyarıyordu. Gökten dolu yağması bir bakıma iyi de oldu. Tanrının biz Türklere belki de ilk ciddi uyarısıydı bu dolu yağmuru. Dâhil olduğum birçok iletişim grubunda “iklim” kelimesinin daha çok telaffuz edildiğini duymak beni biraz umutlandırıyor.

Bir de tüm insanlığın ortak dili olan müzik umutlandırıyor beni. Ne diyordu şarkıda? : “…karşımızdakiler zengin ve silahları var, bizde ise yürek ve sevgi var, kazanacağız!”

Bugün 16.00’da Açık Radyo’da Babil’den Sonra programında Barcelona Gypsy Klezmer Orkestrası’ndan şarkılar dinleteceğim. Grubu WEB sayfaları üzerinden de takip edebilirsiniz: http://bgko.org/

 

Ercüment Gürçay