Ana Sayfa Blog Sayfa 3087

Yurttaşların enerji santralleri (YES) ve Yenilenebilir enerji kooperatifleri (YEK)

Yenilenebilir Enerjilerin ve kooperatiflerin hızlı  gelişimi

Alman Yenilenebilir Enerjiler Yasasında (EEG,) Yurttaşların Enerji Birlikleri (Bürgerenergiegesellschaft) kavramı yer almaktadır. Birlikler genellikle kooperatif şeklindedir. Limited şirket gibi, ya da kamu yararına çalışan vakıflar ve dernekler gibi, adi şirket gibi formlar da vardır. (Bu yazıda Yurttaşların Enerji Birlikleri’ni temsilen enerji kooperatifleri kavramı kullanılacaktır.)

YEK tekellerden bağımsız, ademi merkeziyetçi ve ekolojik enerji üretimi yerel yahut bölgesel seviyede yapan yurttaşların katılımını amaçlayan kuruluşlardır. Bu şekilde enerji dönüşümü ve iklimi koruma çabalarına katkı imkanı bulmaktadırlar.

Son yıllarda başta Kanada, ABD, İngiltere, Danimarka ve Almanya olmak üzere bir dizi ülkede YEK’ler kuruldu. 2014 yılında Almanya’da sayıları 900’ün üzerindeydi. Hollanda’da sayısı 150 ve 300 arasında olduğu tahmin ediliyor. Fransa’da Enercoop yenilenebilir enerjilerin yerel üretimi alanında çalışması dışında tüketicilere tedarikçi hizmetleri de sunmaktadır. 2014 yılı sonunda Enercoop 10 bölgesel kooperatiften meydana geliyordu ve 23.000 müşterisi vardı, ki bunların %60’ı kooperatif üyesiydi. 2011 yılından beri AB düzeyinde YEK’lerin networku var (REScoop.eu). Bu kuruluşun 11 ülkeden 31 üyesi var.

YEK’ler dünya çapında 1995 yılında uluslar arası kooperatifler ittifakı tarafından belirlenen 7 temel prensibe uyuyorlar: Özgür ve şeffaf üyelik, kurumun üyelerin demokratik kontrolüne tabi olması, üyelerin ekonomik katılımı, otonomi ve bağımsızlık, eğitim ve enformasyon, başka kooperatiflerle kooperasyon ve kooperatifin birlik ve bütünlüğün  korunması.

Almanya’da enerji kooperatifçiliğinin  geçmişi

Daha 19’uncu yüzyılda Almanya’da kırsal bölgelerde enerji üretimi ve dağıtım ağı kurmak ve işletmek üzere bir dizi enerji kooperatifi kurulmuştu. Büyük enerji şirketlerinin nüfus yoğunluğu olmayan kırsal bölgelerde enerji dağıtım ağı kurmakla ilgilenmemeleri nedeniyle iş yurttaşlara düşmüştü. 20’nci yüzyılın ilk yarısında 6000 civarında elektrik kooperatifi vardı. Bu sayı 30’lu yıllardan itibaren sektördeki konsantrasyon çabaları ve zorunlu kapatmalarla giderek azaldı. 2012 yılına gelindiğinde “eskilerden” 50 civarında kooperatif varlığını sürdürüyordu.

Yıllara göre Almanya’da Enerji Kooperatifleri

Ulusal düzeyde enerji dağıtım ağı henüz oluşmamışken özellikle kooperatifler enerji ihtiyaçlarını karşılamak için yerel çözümler buluyorlardı. Kömür ve petrole dayalı büyük elektrik santralleri, daha sonra da nükleer güç santralleri yaygınlaştıkça 20’nci yüzyılın ortlarından sonra YEK’lerin sayısında bariz azalma oldu. Enerji piyasalarında liberalizasyon ve buna bağlı olarak tüketicinin hizmet alacağı şirketi seçme imkanın ortaya çıkması kooperatif tipi yapılanmaların enerji sektöründe yeniden canlanmasına yol açtı. Bunun sonucunda bir dizi enerji satış organizasyonları kuruldu. Bunlar arasında 1999 kurulan Greenpeace Energy kooperatifi gibi kooperatifler de vardı.

Enerjide dönüşüm, yenilenebilir enerji yasası ve kooperatifler

Enerjide dönüşüm ve bunu teşvik eden yenilenebilir enerji yasası ile birlikte kooperatif biçiminde örgütlenen enerji üreticileri özellikle yurttaşların güneş enerji tesisleri 2000’lı yılların başından itibaren arttı. Halen yeni kurulan kooperatiflerin yarısı enerji, çevre ve su sektöründe çalışmaktadır. 2008’den bu yana YEK’lerin sayısı hızla artmıştır. 2008-2011 arasında YEK’lerin sayısı 4’e katlanmıştır. Yalnızca 2011 yılında 150’den fazla EK kurulmuştur. YEK’lerin önemli bir özelliği merkezi olmayan yapılar olmalarıdır. 2015 yılında 165.000 vatandaş YEK’lere ortaktı ve yatırımlar 1,8 Milyar Euroya ulaşmıştı. Genellikle bir hisse 500 ya da 1000 € olmakla birlikte, bunların yalnızca 50 € olduğu kooperatifler de vardır. Kooperatiflerin çoğu yatırımların yarısını öz sermayeden karşılamaktadır. Kooperatiflerin %10’nu ürettikleri cereyanı kendileri satmaktadır, %52’si bölgesel doğrudan pazarlamayı (aracısız) planlamaktadır. 2012 yılı itibari ile YEK’ler 580 Milyon kWh yenilenebilir enerji üretiyordu. Bu rakam 160.000 evin enerji ihtiyacını karşılar. Yatırımlar ağırlıkla fotovoltaik GES alanındadır. Bazı rüzgar enerji RES’lere yatırım yaparken, CHP (combined heat and power, verimleri %90’lara ulaşan, suyu ısıtan “doğal” gaz ocağı değil, ortaya çıkan gücü de kullanan (elektrik üreten) ve bu nedenle kombi adını hak eden sistemler) ve başka enerji alanlarında yatırım yapanlar da vardır.

Yurttaş katılımını o zamana dek desteklemiş olan yenilenebilir enerjiler yasasının 2014 yılında değiştirilmesinden sonra siyasetin çizdiği çerçeve şartların yol açtığı belirsizlik YEK’lerin faaliyetlerinde duraklamaya yol açtı. Yeni kurulan EK’ların sayısı 2015 yılında 40’a inerek dibe vurdu. Bu gerilemede EEG reformunun dışında sermaye piyasaları yasasının da bu sektörde uygulanmaya sokulması ve küçük hisse sahiplerinin korunması yasası üzerine sürdürülen tartışmalar rol oynamıştır. Her yıl gözden geçirilen ve “şartlara uydurulan” yenilenebilir enerjiler yasası 2017 yılında öngörülen değişikliklerde yurttaşların enerji kooperatiflerinin çalışma şartlarını ve yaygınlaşmasını engelleyecek gibi görünüyor. Ki burada şartlar siyasi partilerine bakış açılarına ziyadesi ile bağlı oluyor.

Kooperatiflere has bir fenomen

Yeni teknolojilerde konsensus arayışı ve bu teknolojilerin yurttaşlar tarafından kabul edilmesi noktasında kooperatiflerin pozitif bir etkisini görüyoruz. Katılımcı demokrasinin yurttaşlara getirdiği söz ve örgütlenme hakkı görünüşte yatırımların kar maksimizasyonuna günümüzde zaman zaman engel olmaktadır. Rüzgar enerjisinde karşılaştığımız gürültü konusu buna bir örnektir. Rüzgar enerjisi sektöründe arazi sahibi köylüyü kooperatife ortak etmek bir yandan uzlamaşlara kapı açiyor, beri yanda gürültü ile yatırım arasındaki çelişkiyi RES’e aynı zamanda ortak olan köylü çözüyor. Yurttaş katılımın bu tür olumlu sonuçlarının karşılaşılan problemlerin hepsini çözmeye yetmeyeceğini belirtmek gerekiyor. Hükümet partilerinin siyasi program ve dünya görüşü itibariyle belirleyici rolü var. Tarihsel olarak yerel enerji şirket, komünal kuruluş ve kooperatiflerin oluşturduğu enerji piyasasında, geçen yüzyıl ortalarında gerçekleşen temerküz, az sayıda enerji tekelinin piyasaya hakim olmasını ve siyasette maksimüm ağırlığa sahip olmasını getirdi ve bu bugün de siyasi partilerin enerji politikasına damgasını vuruyor.

Enerji dağıtımı ve kooperatifler: Tüketicilerin gücü

Enerji kooperatifleri yalnızca üretim değil, aynı zamanda kullanıcılar için enerji dağıtım hizmetini de üstlenebiliyorlar. Almanya’da nükleer santrallere karşı hareketten ortaya çıkan Schönau Elektrik İdaresi (EWS Schönau) 2009 yılında 90.000 müşterisinin ortak ederek bir kooperatif haline dönüştü. Bazı eyaletlerde birkaç yıldan beri yerelde üretilen ekolojik enerjiyi yerelde pazarlayan yapılar ortaya çıkmaya başladı. Buna eko-bölgesel cereyan gibi isimler veriliyor. Yerel düzeyde ortaya çıkan bu üretici kooperatifi ve müşteri örgütlenmesi fiyatlarda bir istikrar sağladığı gibi, GES işletmecileri açısından da daha iyi fiyattan satabildikleri için daha karlı oluyor.

2014 yılı başında yurttaş enerjisi girişimleri birliği adıyla Almanya çapında bir çatı örgütü kuruldu. Bu çatı derneği bir yandan toplumda YES için bilgilendirme ve tanıtım yapıyor, beri yanda YES alanında bilimsel çalışmalara yürütmek gibi hedefler koymuş kendisine.

Bugün Almanya’da tüketicilerin yüzde 20’si temiz enerji (yeşil enerji) abonesi. Mamafih yeşil enerji satıcısı şirketler yalnızca yenilenebilir enerji kooperatifleri değil. Kimi nükleer enerji santralleri işletmecesi tekeller dahi “arzu ederseniz, bizde yeşil enerji de var” diye müşteri toplayabiliyor. Beri yanda 1999 yılında kurulan Greenpeace enerji kooperatifi 125.000 müşterinin enerji gereksenimini karşılıyor ve kooperatifin üye sayısı 23.000’den fazla. Greenpeace enerji kooperatifi kurucuları arasında Greenpeace derneği sembolik sayıda hisse ile kurucular arasında. Bu tanınmış dernek, isminin kooperatif tarafından kullanılmasını kooperatifin dağıtımını yaptığı enerjinin zaten bizzat kendisi tarafından belirlenmiş olan temiz enerji kriterlerine uygunluk göstermesine bağlı kılmıştır.

Yenilenebilir enerjiler: Politik bir eylem

Yenilenebilir enerjiler ve özellikle güneş enerjisinden elektrik üretiminin yeni üretim organizasyonlarına yol açmasında bu enerjilerin teknolojileri belirleyici olmuştur. Giderek büyüyen termik santraller, nükleer santraller gibi devasa teknolojiler, deyim yerindeyse, yerini mikro üretim birimlerine bırakmaktadır. Büyük santraller, enerji naklindeki merkezileşme yerini yerel üretim ve yerel tüketim gibi yeni gelişmelere bırakırken bunların mülkiyeti açısından kapitalist üretim biçiminde yeni tecrübeler yaratıyor, yurttaşın enerji santrali gibi (Bürgerkraftwerk veya Bürgerenergie, YES). Günümüz ekonomilerinin can damarı olan enerji sektörü, uluslararası siyasete, savaş ve barışa, ve demokrasiye, diktatörlüklere damgasını vuruyor. Yurttaşın Enerji Santrali bir yandan merkezileşmenin ezici ağırlığı hafifletecek, beri yanda katılımcı demokrasiyi güçlendirecek gibi görünüyor. Bu yenilenebilir enerji teknolojileri istihdam konusunda da işgücü ihtiyacını azaltan geleneksel devasa teknolojilere göre pozitif özelliklere sahip.

Günümüz enerji üretiminde (petrole dayanan mobiliteden termik santrallere ulaşan elektrik üretimine dek) kısa vadeli ve stratejik hammadde temini, bölgesel iktidarlar, global oyuncular insanlık açısından iyi not almıyorlar. Beri yandan getirdikleri anti-demokratik, şeffaf olmayan yapılar toplumları apolitikleştiriyor. Buna ek olarak nükleer santraller nükleer silahlarla birlikte dünyayı yok edecek potansiyele sahip. Yenilenebilir enerjiler, her yerde bulunan güneş ve rüzgar bu hammadde ihtiyacının yol açtığı, bu anlattığımzı sorunları ve özellikle insanlığın temel sorunu olan iklim değişikliğine karşı çözüm olabilecekse eğer, bu bizlerin, tek tek bireylerin, yurttaşların duruma müdahale etmesi ile mümkün ve bunun için elimizde gereken teknolojiler var.

Çağımızın bir başka toplumsal özelliği de üreticilerin ürünlerinin nasıl üretildiğine ve sonuçlarına karşı geliştirdiği kopukluktur. Bu yabancılaşmaya en güzel örnek silah fabrikalarında çalışanlardır. Madalyonun diğer yüzü ise tüketicilerin bu ürünlerin üretim süreçlerine, kullanım risklerine ve çevresel etkilerine olan vurdumduymazlıklarıdır. Artık benden sonra tufan değil, „yanıbaşımızda zaten tufan“ havası (Lessenich), battı balık yan gider hayat tarzı egemenlik kurmuş. Daha kötüsü bu gelişme ile birlikte tarihsel olarak başka düşünme tarzları, başka hayat anlayışları büyük ölçüde silinmiştir. Tüketicinin üretici haline gelmesi ürününün kıymetini bilmesi, paylaşması ve benzeri acaba yukarıda dert yandığımız yabancılaşmaya çare olabilir mi? Enerji verimliliği, çevre koruma gibi davranışların maddi müşevvikler dışında doğrudan üretici olmakla da ilişkisi vardır. Yenilenebilir enerji teknolojileri ne ölçüde yabancılaşmaya karşı etkili olduğunu hep birlikte göreceğiz.

Bir başka evrensel fenomen de iktisat bilimi gelişirken maliyet hesaplarındaki kaygısızlık artmaktadır. Gelecek kuşaklara havale edilen maliyet, örneğin nükleer atıkları saklama sorunu netleştikçe fırlayan maliyet tahminlerinin karşısına bundan 30, 40 yıl öncesi rakamlarla güneş enerjisi santrali maliyetindeki aşırı ucuzlamayı karşı karşıya koyalım. Beri yanda Danimarka, Mısır, Hindistan, Peru ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki son anlaşmalarla yenilenebilir enerjilerde üreticilerin satış fiyatı  kW başına 0.05 Dolar seviyelerinin altını gördü. Bu, bu ülkelerin her birindeki fosil yakıt ve nükleer enerjiden üretimlerden daha ucuz bir rakama denk geliyor.

Kurulu yenilenebilir enerji kapasitesindeki artış 2016’da yeni rekorlar kırdı. Toplam küresel kapasite, 2015’e göre161 gigawatt artışla (neredeyse yüzde 9)  yaklaşık 2,017 GW’ya ulaştı. Hesaplanan güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık yüzde 47 artarken, bunu yüzde 34’le rüzgar ve yüzde 15,5’le hidroelektrik takip etti.

Yenilenebilir enerjiler adem-i-merkeziyetçilik özelliği taşımaları nedeniyle bireyi toplum karşısında güçlendireceği gibi, yereli merkeze karşı güçlendiriyor. Bunun boyutları önüğmüzdeki yıllarda daha iyi anlaşılacak.

 

Alper  Öktem

Cumhuriyet davasında şu ana kadar – Ümit Kıvanç

Bu yazı gazeteduvar.com sitesinden alındı

Cumhuriyet gazetesinden meslektaşlarımızın (arkadaşlarımın, ahbaplarımın) yargılandığı dava, muhtemelen, devir değiştikten sonra, var olan iktidarın en büyük çuvallaması olarak tarihe geçecek. Şu ana kadarki duruşmalar aynı zamanda, ülkedeki yargı sistemi, mantığı, eleman kalitesi konularında da ibretlik bir emsal olarak, gelecekte pek sık konu edilecek.

Cumhuriyet duruşmalarını “tarihî” ve simgesel kılan, yalnız kişisel savunmaların sağlamlığı, haksız yere dokuz ay hapis tutulmuş insanların öfkelerine hakim olmaktaki mahareti, aklen, fikren böylesine sağ salim kalmışlığı, ağırbaşlılığı değil. Bu dava, henüz kağıt üzerindeki haliyle bile tarihî-simgesel olmayı zaten hak ediyor. Zira burada, Cumhuriyet, evet bildiğimiz, kuşaklardır bilinen Cumhuriyet gazetesi, “FETÖ”cülükle suçlanıyor. Cumhuriyet’çiler Fethullah Gülen’in teşkilatı devleti ele geçirsin diye yardımcı olmak için uğraşmışlar.

ORASINI DA ONLAR DÜŞÜNECEK!..

Seneler önce, bir yakın dostum, X diyelim, ağabeyinin aile içerisinde, kendisi hakkında olmayacak şeyler söylediğini haber almıştı. Ağabey, Kemalizm, laiklik, başörtüsü vs. konularında anlaşamadığı kardeşi hakkında, üzüntü ve öfke içerisinde, “bizim X de Fethullahçı oldu” diye yakınmaktaydı. X, ağabeyini aradı, “böyle diyormuşsun” dedi. Ağabey, “evet, öyle” cevabını verdi. Bunun üzerine X ağabeyine sorular sordu: “Peki, bu Fethullahçılar dediğin, devleti ele geçirip şeriat düzeni kurmak istemiyorlar mı?” Cevap: Evet. “Peki, ben ateist değil miyim?” Evet. “Peki, niye şeriat düzeni kuracak birilerini destekleyeyim?” Ağabey şöyle yapıştırmıştı cevabı: “Orasını da sen düşün!”

Cumhuriyet davası, içerdiği zulüm ve haksızlık miktarını bir an için görmezden gelirsek, aşağı yukarı böyle bir şey. Fethullah Gülen teşkilatına destekle suçladıkları insanlardan Hikmet Çetinkaya, hayatının ve gazetecilik faaliyetinin bir dönemini, neredeyse 7/24 “Fethullahçılar” haberlerine vakfetmiş biri. Bu konudaki takıntısı yüzünden zamanında espri konusu dahi olmuştu. “Yahu, beni nasıl yargılarsınız bu Fethullahçılarla münasebetten?” diye soruyor, kendisine deniyor ki: Orasını da sen düşün.

Kadri darbeyi destekleyecek, Turhan “terör” işlerine bulaşacak! “Cumhuriyet” dendiğinde akla geleceklerin hülâsası sayılabilecek bir kişilik, Orhan Erinç, herhangi bir “dinci” yapıyla irtibata geçecek!.. Aydın Abi’ye de artık Bâbıâlî imamlığı mı münasip görülecek, ne olacak…

Mahkemede Ahmet (Şık), yapılmakta olanın mahiyetini, komployu kuran ve uygulayan için de alçaltıcı, küçültücü taraflarını herkes için pek anlaşılır şekilde anlattı. Ahmet’in masaya yumruk vurur edâsı ve müdânâsız üslûbu yanıltmasın, yaptığı iş siyasî ajitasyon, söyledikleri hamâsî nutuk değildir. Savunması öncelikle içerik bakımından çok güçlüydü ve bu dava ile ilgili olarak söylenmesi gerekenlerin can alıcı bölümünü eksiksiz kapsıyordu. (“Devlet” ve HDP ile ilgili sözleriyle ortaya koyduğu sağlam bakış açısı üzerine konuşmak isterdim, ama başka zamana bırakayım.)

ORTAYA ÇIKANLAR

Davada ilk ortaya çıkan, yargılamanın temelsizliği oldu. İnsanları hapse tıkıyorsun, OHAL’i bahane edip mahpusluğun insanî şartlarını bile kısıtlayabildiğince kısıtlıyorsun, aylarca iddianame hazırlanacak diye bekletiyorsun, zulmü artırabilmek için en küçük fırsatı kaçırmıyorsun, sonra mahkemeye çıkarıp, aklı başında insanın hafsalasının almayacağı iddialarına ilaveten, her şeyin oyundan ibaret olduğunu kanıtlayan sorular soruyorsun.“Her haberi yayımlar mısınız, kriterleriniz var mı?” sorusuna verilecek cevaptan hareketle Cumhuriyet yazıişlerinin “FETÖ” ve darbeye destek olduğunu kanıtlayabileceğini sanana ne demeli?

Ahmet’in, daha parıltılı ve gürültülü sözleri arasında çok dikkat çekmeyen birini bu noktada hatırlamalı. Dedi ki: Terör terör diyorsunuz, bize sorduklarınızın hiçbirinin terörle alâkası yok; sorduklarınız hep gazeteciliğe dair. Davanın şu ana kadarki gidişatının tartışmasız şekilde ortaya koyduğu ikinci gerçek, yargılananların “darbeye destek”, “suç örgütüne yardım” veya “terör eylemi” sanığı olmadığı, suçlamalarda bunlara dayanak olacak herhangi bir delil kırıntısına rastlanmadığı; dolayısıyla, doğrudan doğruya, Cumhuriyet’tekilerin gazetecilik faaliyetinin dava konusu edildiğidir.

Her şeyi tersine çevirelim: Devran dönmüş, bu yargılamaya sebep ve vesile ve alet olanlar yargılanıyor. Neyle suçlanacaklar? Yakışıklı bir suç tanımı oluşturmaya çalışayım:

Gazetecilik faaliyeti üzerinde baskı kurarak, özgürce haber alma-verme hakkının kullanılmasını imkânsızlaştırmak sûretiyle kamuoyunun ve toplum iradesinin serbestçe oluşmasını önlemeye teşebbüs etmek; mevcut siyasî parti ve hareketler arasında, adaletsiz ve asla eşit olmayan koşullar içerisinde iktidara gelip seçim sonuçlarını iptal eden, özgür seçim rekabeti içerisinde başarısına engel olamadığı ve Meclis’te grup kurarak tek başına iktidarını imkânsız hale getiren partiyi, eşbaşkanları ve milletvekillerini hapse atmak, Meclis’ten atmak, parti örgütünü yoğun tâkibat altında çalışamaz hale getirmek, bu maksatla binlercesini tutuklamak ve ucu açık sürelerle iddianame ve yargılama bekler duruma düşürmek suretiyle fiilen yok etmeye çalışan ve iktidarını sürdürme uğruna ülkeyi iç savaşa sürükleyen muktedir grubun zaten yok ettiği basın ve medya ortamında çıkabilecek azıcık farklı sesleri de boğmaya yönelik operasyonlarının parçası olmak, bu maksatla, kendilerinden asla hesap sorulmayacağını öngörerek, düzmece delil ve iddianameler oluşturmaktan dahi imtina ederek, hiçbir suç işlememiş insanları, asla işlemeyecekleri suçlarla itham ederek, onları ömürlerinin bir bölümünü demir parmaklıklar ardında, sevdiklerinden ayrı, mektup yazamaz, mektup alamaz halde, OHAL kisvesi altında her sadist resmî görevlinin yenilerini ekleyerek katmerlendirdiği ağır koşullara tâbi şekilde geçirmek zorunda bırakmak, bunu mümkün kılmak maksadıyla ancak gözü çıkarından başka şey görmeyen, tapındığı tek yüce varlık kendi iktidarı ve başkalarını ezerek tadabildiği kudretinden ibaret olan siyasetçilerin buyrukları uyarınca iftiralar tanzim etmek ve denetimsiz iktidarın verdiği rehavetle, bunların altını dolduracak sözde deliller bulmaya dahi zahmet etmeyerek, normal şartlarda cinayetleri, katliamları dahi kitabına uydurma geleneği güçlü, herkesi ve her yeri kameralarla gözetleyen ama kendi suç işlediğinde o kameraların hemen bozuluvermesini ve kayıtların kaybolmasını ayarlayabilen, herkes ve her şey değişir o değişmez devletimizin manevî şahsiyetini küçük düşürmek…

Ortada ancak rezaleti önleyebilecek muhalefetin olmadığı yerde görülecek cinsten bir rezalet var. İlk duruşmanın dördüncü gününde, başka tek laf dahi edilmesini gereksiz kılacak ölçüde ortaya dökülmüş bir rezalet.

Azıcık hukuk nosyonu olan bir ülkede sansasyon sayılması gereken bu durumu Türkiye için katlanılır kılan, kanıksanmışlığı. Çünkü biz aslında hukuk nedir görmedik, bilmiyoruz. Girişimleri, kırıntıları, şurada burada belirtileri, hukuku var etmeye çalışan hukukçular elbette oldu. Ama eğer var edeceksen inşaata “başkalarının hakları” konusundan başlaman gereken hukuk, genel toplumsal bünyemize, zihniyetimize uymuyor. Cumhuriyet duruşmaları, bu hayatî eksikliği ve ihtiyacı bir defa daha, mümkün en tantanalı şekilde ortaya koymak bakımından da bir tarihî dönemeci temsil eder, umarım.

Davanın gidişatının gösterdiği bir başka gerçekse, hakim ve savcıların gazetecilik ve gazete işleyişi konusunda hemen hiçbir şey bilmedikleri. Ne diyelim? İşini doğru dürüst yapan tesisatçı da yok. Ama onların zararı muslukların damlatması, rezervuarın bozulması filan oluyor; burada insanların ömründen aylar yıllar çalınıyor.

(Bu yazıyı, bireysel savunmaların bittiği, avukatların konuşmaya başladığı sıralarda yazdım. Daha avukat Fikret İlkiz’in ilk sözlerinden belli oldu ki, davada sadece dayanaksızlık ve münasebetsizlik değil, usûlsüzlük sayılabilecek yanlar da var. Bunları uzmanına bırakıyorum.)

AHMET’İN SORDUĞU

Yürekli, inatçı, mücadeleci arkadaşımız Ahmet’ten söz ederek bitirmek istiyorum. Ahmet müthiş cesurca bir iş yaptı, mesnetsiz ve insafsız suçlamaları elinin tersiyle iterken, bu davaya yol açan süreç ve davanın arkasındaki iradeye dair gerçekleri de kayda geçirdi. Ahmet’in cesareti, pek çok nedenle omuzları çökmüş pek çok insan üzerinde sabah serinliğinde yüze çarpılmış soğuk su etkisi yaptı. Bir an, sanki her şey o kadar da kötü, içinden çıkılmaz değilmiş havası esti. Gereken zamanda gösterilmiş, sadece cesaretten ibaret olmayan cesaret hepimize böyle etkiler. Sırf bu yüzden bile Ahmet’e çok şey borçluyuz.

Ancak, nâçizâne -Ahmet’i tanıdığım için daha güçlü bir şekilde- inanıyorum ki, gözüpekliği, mücadeleciliği zaten bilinen arkadaşımızın mahkemedeki tutumuyla elde etmek istediği, herkesin onu pek beğenip alkışlaması, övgülere boğması değildi. Ahmet, mahkeme heyetine sorduğu sorularla, davanın düzmeceliğini, kofluğunu, davanın gerisindeki “üst akıl”ın niyetini, böyle bir davanın açılabilmesine yol açan siyasî mücadeleleri, iktidar savaşlarını, komploları, entrikaları ortaya döktü. Öbür yanda, mahkemedeki tavrı, Türkiye’nin hukuksuz bir tek adam diktasına sürüklenişine itirazı olan herkese sorulmuş bir büyük soru değil miydi peki: “Ben burada bunları komplocuların yüzüne çarpıp hapishaneye döneceğim, siz ne yapacaksınız?”

Hâlihazırda Türkiye’nin muhalefetini oluşturan çeşitli siyasî parti ve hareketleri, mühim kişileri gözden geçiriyorum da, Ahmet’in söylediklerinin sonundaki dev soru işaretini görmedikleri izlenimine kapılıyorum.

Ümit Kıvanç – Gazete Duvar

Cumhuriyet davasında mahkeme ara kararı açıklandı: Yedi tahliye, beş tutukluluk devamı

İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nde gerçekleşen, 11’i Cumhuriyet gazetesi çalışanı, biri Twitter kullanıcısı 12 kişinin tutuklu bulunduğu 19 sanıklı Cumhuriyet davasının beşinci duruşmasında mahkeme heyeti ara kararını açıkladı.

Mahkeme, Güray Öz, Musa Kart, Bülent Utku, Hakan Kara, Önder Çelik, Mustafa Kemal Güngör ve Turhan Günay’ın tahliyelerine Murat Sabuncu, Akın Atalay, Kadri Gürsel, Ahmet Şık, Ahmet Kemal Aydoğdu’nun tutukluluklarının devamına karar verdi.

Mahkeme Başkanı Abdurrahman Orkun Dağ, Cumhuriyet Gazetesi okur temsilcisi Güray Öz, karikatürist Musa Kart, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi avukat Bülent Utku, Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Hakan Kara, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Önder Çelik, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi avukat Mustafa Kemal Güngör ve Cumhuriyet Gazetesi Kitap eki Genel Yayın Yönetmeni Turhan Günay’ın tahliyelerine;

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı avukat Akın Atalay, Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Kadri Gürsel, Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Ahmet Şık, Tweet’leri nedeniyle yargılanan Ahmet Kemal Aydoğdu’nun tutukluluklarının devamına karar verdi.

Mahkeme ayrıca savcının da talep ettiği  Ahmet Şık’ın savunmasına dair savcılığa suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi.

Kararın açıklanmasının ardından alkış ve “Ahmet Çıkacak Yine Yazacak” sloganı atıldı.

Bir sonraki duruşma 11 Eylül’de Silivri’de görülecek.

 

(Bianet)

Su haydutlarına karşı Dünya Su Konseyi’ne kano ile yolculuk

22 Mart 2017 tarihinde Dünya Su Günü vesilesiyle uluslararası bir çağrı yapıp “Haydi insana, hayvana ve yeryüzüne can suyu olmak için mücadeleye!” diyerek Fransa’nın Bordo kentinden yola çıkan Sadık Çelik, 40 gündür kanosuyla yolculuğuna devam ediyor. Haftalardır süren bu su hakkı yolculuğu Marsilya’da sona erecek.

Yolculuğun sonunda Çelik, Marsilya’da bulunan Dünya Su Konseyi’ne Dünya Su Dostları Deklarasyonu’nu verecek. Deklarasyon dünyada suyun bir ekonomik meta değil, tüm canlıların ve gelecek nesillerin yaşam hakkı olduğunu savunan toplumsal mücadelelerden çıkmış pek çok metnin sentezi niteliğinde.

Çelik, Fransa’nın batısındaki Nantes civarında ikinci bir havaalanı projesine karşı yerel direnişin içinden gelen bir aktivist.  Sekiz yıl önce bu direniş ZAD (Zone à Défendre – Savunma Bölgesi) olarak bilinen otonom alanın kurulmasıyla somutlandı[1]. Yaklaşık 200 insanın sürekli olarak yaşadığı, 2 bin kişinin ise günlük olarak ziyaret ettiği ZAD’da insanların istediği buranın gereksiz projelerden uzakta kalması ve halkın kullanımı için halk tarafından değerlendirilmesi. Çelik, dünyanın farklı direnişlerinden gelen insanları bir araya getiren ZAD’da su meselesine ve ekolojik krize dair öğrendiklerinden hareketle böyle bir yolculuğa çıkmaya karar vermiş.

Yaşam ve yaşatmak için su

Çelik, suyun gücünden yararlanarak hareket etmek ve onun götürdüğü yere varmak istemiş. Tüm dünyada yaşanan su gaspına dikkat çekmek ve su hakkını savunmak için çıktığı bu yolculukta suyun hakkını suyun sesinden dinlemek istemiş. Suyun geçtiği yollardan geçerken hem su üzerinde yolculuk edenlerden, hem de suyun kenarında yaşayan insanlardan öğrenmek istediği için kanosuyla su yollarından akmış. Su hakkı için mücadele etmek bir günlük eylem değil, yaşam boyu sürecek bir yolculuk olduğu için bu uzun ve zorlu yolculuğa çıkmış.

Bazen rüzgârla, yağmurla bazen de tepede yakan güneşle mücadele ederek Bordo ve Marsilya arasındaki su kanallarından kanoyla haftalar boyunca yolculuk herkesin harcı bir iş değil. Çelik başından geçenleri “Su Haydutlarına Karşı Dünya Su Konseyi’ne Kano ile Yolculuk[2] başlıklı bir Facebook sayfasında paylaşıyor.

Yolculuğun dörtte üçü tamamlanmış durumda. Canal du Midi etabını Sète adlı balıkçı şehrinde bitirdikten sonra trenle Avignon’a geçerek Canal du Rhône üzerinden yine kanoyla Marsilya’ya varmayı planlıyor. Çelik, Ağustos’un ilk haftası Marsilya’ya varacağını tahmin ediyor[3].

Su haydutlarına verilecek mesaj

Bu yolculuğun kendi kişisel yolculuğu olmadığını, Amazonlar, Dakota, Honduras, Bolivya, Hindistan, Alakır, Munzur, Hasankeyf, Kazdağları, Karadeniz ve dünyada su hakları ihlâl edilen tüm halkların sesi olmak için hareket ettiğini belirtiyor Çelik.

 

Dünyanın suyunu gasp eden; bu sulardan içen, geçimlik tarımını yapan insanların ve bu sularla can bulan börtü böceğin haklarını ihlal edenleri “su haydutları” diye adlandırıyor. Zira Dünya Su Konseyi su, enerji ve inşaat sektörlerinde yer alan şirketleri ve devlet yetkililerini bir araya getiren; suyun ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesini savunan, bu sürecin önündeki engelleri kaldırmak için neoliberal politikaları, yasal düzenlemeleri ve anlaşmaları yaygın hale getirmeyi amaçlayan bir küresel kuruluş. Bu konsey, insanların, diğer canlıların ve gelecek nesillerin su hakkını tehlikeye atan veya ihlal eden bu yıkım politikalarının, uygulamaların ve bunların sosyal-ekolojik yıkımlarının faillerinden oluşuyor.

İnsanların, doğanın ve gelecek nesillerin değil patronların ve devlet erkânın sesi olan bu kuruluşa sunulacak Dünya Su Dostları Deklarasyonu işte bu eksik olan sesi çıkarmayı hedefliyor. Yolculuk boyunca dinlediği akarsuyun, tanıştığı insanların, dünyanın dört bir yanından gönderilen destek mesajlarını atanların, kanalların etrafını sarmış ağaçların, kuşların, göğün ve yağmurun sesi olmayı istiyor. Dünya Su Konseyi’nde suyu barajlarla enerjinin hammaddesine çevirmek, onu ambalajlayıp dünya su pazarının bir metası haline getirmek, kalkınma yarışı içinde devletlerin silahı gibi kullanmak isteyenlerin sesini yaşamın sesiyle bastırmak istiyor.

Bu yolculuğa kayıtsız kalmayın. Çünkü bu yolculuk sadece Sadık Çelik’in değil. Bu hepimizin var olma mücadelesi. Çünkü ben suyum, sen susun, biz suyuz ve onlar da sular. Bundan sonrası bize kalmış bir hikâye.

Son notlar

[1] Martin Legall (6 Şubat 2017). “Fransa’nın göbeğinde bir otonom alan: ZAD”, ROAR Magazine. Çeviren: Serap Şen.  https://dunyadanceviri.wordpress.com/2017/02/06/fransanin-gobeginde-bir-otonom-alan-zad-martin-legall/

[2] Su Haydutlarına Karşı Dünya Su Konseyi’ne Kano ile Yolculuk https://www.facebook.com/kanoile2017/?fref=ts

[3] Su Hakkı (25 Temmuz 2017). Açık Radyo. http://www.suhakki.org/2017/07/su-hakkinda-bir-su-hakki-yolculugunu-konustuk/#.WXs3oIjrPIU

 

Akgün İlhan

Vegan aktör James Cromwell, ‘balinaları kurtarın!’ eyleminde tutuklandı

Yardımcı erkek oyunca dalında Oscar adaylığı da bulunan aktör ve vegan hayvan hakları aktivisti James Cromwell, ABD’nin San Diego şehrinde deniz canlıları ile gösteriler düzenleyen Sea World‘de (Su Dünyası) gerçekleşen balinalarla su gösterisi sırasında gerçekleştirdiği protesto eylemi sırasında elleri kelepçelenerek göz altına alındı.

Yanındaki hayvan hakları aktivistleri ve üzerinde “Sea World sucks” (Su Dünyası tiksindiriyor) yazan tişörtü ile platforma çıkan Cromwell elindeki megafon yardımı ile gösteriyi izlemeye gelenlere balinaların yaşadığı koşulları aktaran bir konuşma yaptı.

Hayvan hakları örgütü PETA adına bu eylemi gerçekleştirdiğini ifade eden aktör, balinalarla yapılan gösterinin başında yer alan “Orca Girişi” sekansında izleyicilere seslenerek Sea World ve türevi sözüm ona eğlence parklarında bulunan hayvanların yaşadığı esarete ve kısa zaman içinde ölümlerine dair bilgiler aktardı.

Cromwell, “Orkalar okyanuslarda özgürce yaşamayı hak ediyor, ömür boyu zincirlenmiş halde sonu gelmez yüzme ve atlama sekansı içinde hareket ederek kısa süre içinde güçten düşerek hastalanmayı ve ölmeyi değil” şeklinde konuştu.

 

(Yeşil Gazete, Plant Based News)

Tatilde ve krizde: İsveç

İsveç’te kişisel verilerin güvenliğinin ihlal edildiğine dair ortaya çıkan bilgiler iki bakanın istifasına yol açtı. Hükümetteki Sosyal Demokrat/Yeşiller Koalisyonu Krizi İdare edebilecek mi?

İsveç bugünlerde tatilde. Haziranın sonunda başlayıp Ağustos ortasına kadar süren yaz tatiline girerken herkesin beklentisi siyasi arenada sarsıcı gelişmelerin yaşanmayacağı yönündeydi.  Fakat Ocak ayından beri yavaş yavaş ortaya çıkmakta olan bir veri güvenliği skandalı beklenmedik şekilde hükümeti sarstı ve iki bakanın istifasına sebep oldu. Transportgate tabiriyle uluslararası medyaya yansıyan skandal sonucunda hükümetin düşüp düşmeyeceği, ya da erken seçime gidilip gidilmeyeceği henüz belli değil.

İsveç 2014 genel seçimlerine göre dağılım

Ancak bu kriz İsveç siyasetinde son bir kaç yıldır yaşanmakta olan derin değişimi yansıtıyor, popülist sağın İskandinav Modeli Sosyal Demokrasileri nasıl etkileyeceğine dair önemli işaretler içeriyor.  

Ne olmuştu?

19 Ocak’ta İsveç Ulaştırma Ajansının başındaki Maria Ågren, hakkındaki gizli bilgilerin sızdırılmasına dair soruşturma henüz sürmekteyken istifa etmişti. Ulaştırma Ajansı bazı bilgi-işlem hizmetlerini IBM’e devretmek üzere bir proje başlatmış ve özellikle IBM’in Doğu Avrupa’daki taşeron firmalarını kullanmak suretiyle masraflarını kısma yoluna gitmişti. Bu firmaların çalışanlarına güvenlik yetkileri olmadığı halde İsveç vatandaşlarının kişisel bilgilerine; özellikle ehliyetlerindeki bilgilere ve fotoğraflara ulaşım yetkisi sağlanmıştı. Aynı şekilde yollar, köprüler, limanlar, ve toplu taşıma hizmetleri ile ilgili veriler ve detayları henüz açıklanmasa da şirketlere ait gizli bilgilerin güvenliği de ihlal edilmişti.

2015’teki bir iç denetim sırasında bu sorun üst düzey yetkililere bildirilmiş ancak konuyla ilgili herhangi bir önlem alınmamıştı. Maria Ågren soruşturma sırasında vazifeyi suistimal suçlamalarını kabul ederek 70.000 İsveç kronu (yaklaşık 30.000 TL) cezaya çarptırıldı. Ancak ilerleyen günlerde giderek  daha fazla sayıdaki üst düzey yetkilinin güvenlik ihlalinden haberdar olduğu ortaya çıktı. Bu noktada hükümet konuyu örtbas etmeye çalışan herkesin görevden çıkarılacağını açıkladı.

Yaz tatili başlarken konunun artık az çok kapandığı yönündeki bir hissiyat belirmişti ama bu beklentinin son derece yanıltıcı olduğu kısa sürede ortaya çıkacaktı.

Skandalın patlama noktası

Temmuz ayının ortalarında Dagens Nyheter gazetesinin bir haberine göre güvenlik ihlalinin boyutları daha da büyüktü. Koruma altındaki kişilerin ve istihbarat teşkilatı çalışanlarının verileri gibi en gizli tutulması gereken bilgilerin dahi güvenliği ihlal edilmişti. Askeri güvenlikle ilgili sorular ortaya atılmaya başlanmış, Altyapıdan Sorumlu Devlet Bakanı Anna Johansson’un (SD) ofisine bilgi verilmiş olsa da bu bilginin kendisine ulaşmadığı ortaya çıkmıştı. Başbakan Stefan Löfven’in (SD) konudan Ocak ayından beri haberdar olduğunu kabul etmesiyle skandal tam anlamıyla patlamış oldu. Muhalefet partileri hükümeti düşürebileceklerini ya da en azından bir kaç bakanı koltuklarından edebileceklerini fark eder etmez siyasi arena yaz tatilini filan dinlemeden renkleniverdi.

Geçen hafta Merkez-Sağ partilerden oluşan muhalefet blogu İçişleri Bakanı, Savunma Bakanı ve Altyapıdan Sorumlu Devlet Bakanına güvensizlik oyu vermek üzere çalışmalara başladı. Ülkenin güvenliğinin tehlikeye atıldığını iddia eden muhalefet partileri normalde kullanmaları gereken kanalı kullanmayarak bakanları güvensizlik oyuyla tehdit ediyor. Aslında, tecrübeli siyasetçilerden oluşan ve incelikli analizleriye bu gibi konuları karara bağlayan Parlamentonun, Anayasa Komitesine konuyu havale edip verilen öneriye göre harekete geçmeleri ülkenin demokratik geleneğine daha uygun olurdu.

İsveç Başbakanı Başbakan Stefan Löfven (Foto: Jessica Gow/TT)

Löfven kartlarını güzel oynuyor

Muhalefetin güvensizlik oyu vermekle tehdit ettiği üç bakandan ikisi istifa etti bile. Başbakan Löfven, bu bakanlardan birinin istifasını kabul etti, diğerini yeni bir göreve atadı. Ancak erken seçime giderek İsveç’i siyasi bir krize sürüklemeyeceğini de belirtti. Güvensizlik oyu almakla tehdit edilen üçüncü bakan ise İsveç’in son derece popüler Savunma Bakanı Peter Hultqvist (SD). Ancak Hultqvist, ulaştırma ve altyapı konularının kendi bakanlığının sorumluluğu altında olmadığını ve sorumluluğun zaten diğer bakanlıklar tarafından üstlenilmiş ve araştırılmakta olduğunu ifade ediyor. Hultqvist göreve geldiğinden beri sivil savunmayı önceliklendirmek, geleneksel savunma sistemlerini güçlendirmek, ve önemli güvenlik anlaşmaları imzalamak suretiyle çalışma alanını dönüştüren ve siyasetin her kanadından destek gören başarılı bir bakan. Löfven’in kendisini korumaktaki birinci amacı elbette popüler bir bakanını kaybetmemek.

Ancak konunun önemli bir başka boyutu bu tartışmalar arasında gölgede kalıyor: İsveçli demokratlar ve popülist milliyetçi söylemlerinin ülkenin siyaseti üzerindeki sorunlu etkileri…

Göçmenlere karşı önerdikleri sert politikalar ve hatta kimi zaman yahudi karşıtlığına varan söylemleriyle diğer partilerden net bir şekilde ayrılan milliyetçiler, bir süredir oy potansiyellerini artırmakta. Ancak yakın zamana kadar diğer siyasi partiler İsveçli demokratlar ile çalışmayacaklarını, koalisyon kurmayacaklarını ve blok oluşturmayacaklarını açıklamışlardı. Bu, bir yandan İsveç’te çoğunluk hükümeti kurmayı imkansız hale getirirken diğer yandan muhalefet partilerini de şu noktada zor bir durumda bırakıyor: Eğer Parlamento, Anayasa Komitesi’ne başvurmayı atlayıp Savunma Bakanı Hultqvist’e güvensizlik oyu vermekte ısrar ederlerse İsveçli demokratlarla işbirliğine gitmeleri gerekiyor. İşte Löfven’in ne kadar becerikli bir siyasetçi olduğunu ortaya koyan da bu açmazı kendi hükümeti lehine kullanıyor olması.

Muhalefet bloku (Fotograf: Erik Simander/TT)

Aşırı sağa kayan merkez partiler büyük bir değişime işaret ediyor

Bu noktada bahsetmem gereken önemli bir nokta daha var: Neolliberal siyasetleriyle merkez sağda önemli bir rol oynayan Moderata samlıngspartiet (Ilımlı Birlik Partisi) geçtiğimiz aylarda İsveçli demokratlarla işbirliği yapmamak konusundaki keskin çizgisinden vazgeçeceğini açıklamıştı. Üstelik bu karar partinin lider kadrosuna rağmen alınmış, aşağıdan yukarıya dayatılmıştı. Ilımlıların tabanı tutucu ve milliyetçi yüzünü artık açıkça ortaya koyan ’değerler’ üzerine kurulmuş bir siyaset izlenilmesini talep ediyor, parti yönetiminin küreselleşmeci yönelimini ve metropolitan özgeçmişini açıkça eleştiriyordu. Artık  2004-2016 yılları arasında Başbakanlık yapan ve partinin göçmen politikasını ekonomik gelişmeyle sorunsuzca bağlayan Fredrik Reinfeldt’in ”Kalplerimizi göçmenlere açacağız” söyleminden uzaklaşılacağı ve göçmen karşıtı bir noktaya kayılarak değerler üzerinden siyaset yapılmaya başlanacağı aşikar. Dolayısıyla bu karar İsveç siyaseti için önemli bir dönüm noktası.

Diğer yandan kararın akabinde Ilımlı Birlik Partisi büyük bir destek kaybına uğradı. Bana kalırsa milliyetçi olmak ve İsveçli demokratlarla işbirliğine girmek utanılacak bir şey olmaktan çıktığı anda zaten bu yönde düşünenler İsveçli demokratları açıkça desteklemeye başladı ve ılımlılardan uzaklaştı. Buna gönlü elvermeyen partinin görece liberal kesimi ise kararı protesto etmek için partiden uzaklaştı. Bu yorumu destekleyen bir başka nokta da Hristiyan Demokratların (KD) da Ilımlıları izleyerek İsveçli demokratlar ile işbirliğine karşı olmadıklarını açıklaması oldu.

Başbakan Lövfen,skandal öncesinde görevde olan hükümet üyeleri ile birlikte (Foto lexandermag.org’dan alınmıştır)

Sonuçta muhalefetteki liberal partiler İsveçli demokratlar ile işbirliği yapmama kararlarını son derece önemsiyor, hatta seçimlerde Ilımlı Birlik Partisi’nden kendilerine bir oy kayması olmasını bekliyorlar. Hristiyan demokratlar ve Ilımlılar ise söylemlerini İsveçli demokratların bugüne dek tek başlarına konu ettiği göçmenlik, ayrımcılık, İsveç’in asli değerleri gibi konularda daha büyük bir söz sahibi olmaya çalışacaklar.

İşte tam da bu yüzden siyaset bilimci Nicholas Aylott’un Radio Sweden’da yayınlanan analizinde Başbakan’ın Savunma Bakanı’nı korumasından ”son derece kurnazca bir siyaset” olarak bahsediliyor. Löfven’in muhalefet partilerinin blöfünü görerek İsveçli demokratlarla işbirliğine gidip gitmeme konusundaki kararlarını muhalefet bloğunu bölmek için kullanıyor. Aynı zamanda ”sorumluluğu kabul eden ve krizi yöneten başbakan” olarak ortaya çıkması, hem de ”ülkeyi siyasi bir krize sokmayacağını” söyleyerek kendi koltuğunu ve hükümetini korumayı başarması etkili bir siyasetçi olduğunun kanıtı.

Bu hamlenin akabinde muhalefet bloğu hem Savunma Bakanı ile ilgili güvensizlik oylamasına gideceğini açıkladı hem de bunu ancak Parlamento, Anayasa Komitesi çalışmalarını tamamladıktan sonra yapacağını. Liberal Parti şimdiden geri adım atmaya, ortaya yeni bilgiler çıkması halinde pozisyonlarını değiştirebileceklerini söylemeye başladı.

Kısacası Löfven Hükümeti için kriz çözülmüş sayılabilir. Ancak muhalefetin elini bu şekilde zorlaması aşırı sağ siyasetin bugüne kadar diğer siyasi duruşlara sirayet etmemiş olan söylemlerini yaymaya başlamış olabilir.

NOT: Açıklamaları için Stockholm Üniversitesinden Prof. Karin Bäckstrand’a ve Radio Sweden’dan Loukas Christodoulou’ya müteşekkirim. Krizi daha detaylı takip etmek için @radiosweden ve @Loukas_RS twitter hesaplarını izleyin.

 

 

Ayşem Mert

 

Kadın örgütlerinden “müftülüklerde nikah yetkisi” yasasına tepki

Çeşitli kadın kuruluşlarının bünyesinde bulunduğu İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği(İKKB) ile İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi, düzenledikleri basın açıklamasıyla ‘müftülüklere nikah yetkisi’nin verilmesine yönelik yasa tasarısının geri çekilmesini istedi.

İKKB ve İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi, İstanbul Barosu’nun Beyoğlu’ndaki merkezinde konuyla ilgili bir basın toplantısı düzenledi. İKKB bünyesindeki kadın kuruluşlarının temsilcileri ile İstanbul Barosu Yönetim Kurulu’nun kadın üyeleri ve avukatların katıldığı toplantıda konuşan avukat Nazan Moroğlu, iktidar tarafından 25 Temmuz’da TBMM’ye sunulan, il ve ilçe müftülüklerrine nikah kıyma yetkisi veren ‘Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda değişiklik tasarısının acilen geri çekilmesi talep etti.

Müftülüklerin dini makamlar olduğunu belirten Moroğlu, “Evlendirme memuru olarak resmi nikah yetkisi verilmesi, laik medeni kanundan vazgeçiştir. Laiklik ilkesi yurttaşların bir arada yaşamasının, demokrasinin ve kadın haklarının güvencesidir” diye konuştu.

İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Aydeniz Tuskan da konuşmasında, bütün partilerin kadın milletvekillerinden konunun önemine hassasiyet göstermelerini rica etti. Tuskan, sözlerini “Bu, Anayasamızın hem eşitlik ilkesine aykırı hem de kadın devrimi bizim Cumhuriyetimizin en önemli konusudur. Medeni kanunla tek eşlilik sistemi getirilmiştir. Bu konuda hassasiyetimizi sürdürerek, bunun dini kişilerin elinde olmasının eşitlik ilkesine sorun yaratacağı kanaatindeyiz” diyerek sürdürdü.

 

(Cumhuriyet)

 

Cumhuriyet davasında ara karar bekleniyor

Pazartesi günü başlayan Cumhuriyet davasında bugün mahkemenin ara kararını açıklaması bekleniyor. Duruşmaya 14.15’te bir saatliğine ara verildi.

Cumhuriyet gazetesi yazar ve yöneticileri dahil 12’si tutuklu 19 sanığın yargılandığı davada bugün beşinci güne girildi. Kadri Gürsel, Ahmet Şık, Murat Sabuncu ve Musa Kart’ın aralarında yer aldığı sanıklar, savunmalarını yaptığı dört gün içerisinde kendilerine yöneltilen suçlamaları çürütmeye çalıştı. Mahkemenin bugün ara kararını açıklaması bekleniyor.

Dünkü duruşmada Cumhuriyet Vakfı Başkanı olan Orhan Erinç, vakıf üyesi Hikmet Çetinkaya ve yazar Aydın Engin ile Cumhuriyet avukatları Fikret İlkiz ve Tora Pekin’in savunmaları dinlenmişti.

Davanın beşinci gününde sanık avukatlarının savunmalarının ardından duruşmaya 14.15’te bir saatliğine ara verildi.

Çağlayan’da gazeteciler için nöbet

Cumhuriyet davasının görüldüğü Çağlayan Adliyesi’nin önü sabah saatlerinden bu yana eylemlere sahne oluyor. Cumhuriyet Davası Koordinasyonu, gazetecilere özgürlük için adliye önünde nöbet tutma çağrısında bulundu. Öğle saatlerinde bir araya gelen destekçiler, ara karar çıkana kadar nöbet tutacak.

Cumhuriyet davasında yargılananlara destek veren sanatçı ve yazarların da “Sanatçılar Yürüyor” ismiyle İstanbul’daki Çağlayan Adliyesi’nde nöbet tutacağı bildirilmişti.

Duruşma sürerken, aralarında CHP milletvekili Barış Yarkadaş’ın da bulunduğu destekçiler, adliye önünde hep birlikte yüksek sesle Cumhuriyet gazetesi sayfalarını okudu.

7,5 yıldan 43 yıla kadar hapis talebi

Cumhuriyet çalışanlarından 17 kişi “silahlı terör örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüte yardım etme”, 1 kişi “silahlı terör örgütü üyesi olma” 1 kişi ise “silahlı terör örgütü yöneticisi olma” suçlamalarıyla yargılanıyor. Sanıkların 7,5 yıldan 43 yıla kadar hapsi isteniyor.

Davada tutuklu yargılanan isimler; Gazetenin İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, Yayın Danışmanı Kadri Gürsel, Okur Temsilcisi Güray Öz, Köşe Yazarı Hakan Kara, Kitap Eki Yayın Yönetmeni Turhan Günay, Karikatüristi Musa Kart, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu üyeleri Önder Çelik ve Bülent Utku, Cumhuriyet Vakfı Danışma Kurulu Üyesi Avukat M. Kemal Güngör ve Muhabiri Ahmet Şık. Almanya’da bulunan gazetenin eski genel yayın yönetmeni Can Dündar ise dosyada “firari sanık” olarak bulunuyor.

Şık’ın savunması

Cumhuriyet davasının üçüncü gününde ifade veren Ahmet Şık ise mahkeme heyetine, herkesin Gülen cemaatinden korktuğu bir dönemde “İmamın Ordusu” adıyla bir kitap yazdığını hatırlattı.

Şık, terör örgütleri ile ilgili hakkındaki suçlamalara, “Ben gazeteciyim. Bütün örgütler benim için haberdir. Burada gazetecilik yargılanıyor. Nokta” cevabını verdi.

“Söylediklerim savunma veya ifade değil. Aksine ithamdır” diyen Şık, gazetecilik faaliyetlerinin suç olarak gösterilmeye çalışıldığını belirtti. Şık, “Dün gazeteciydim. Bugün gazeteciyim. Yarın da gazetecilik yapmaya devam edeceğim” dedi. Şık, mahkemedeki sözlerini “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” diyerek tamamladı.

 

(DW Türkçe)

Türkiye’nin ilk güneş enerjili otogarı Diyarbakır’da

Türkiye’nin ilk GES yani güneş enerjisi santralli otogarı Diyarbakır’da kuruldu. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi kamusal kullanıma açık olan otogar binası Diyarbakır Şehirlerarası Terminal İşletmeleri’nin (DİŞTİ) elektriğini güneşten karşılayacak.

Güneş Enerjisi ile kendi elektriğini karşılayacak Diyarbakır Otogarının her biri 265 watt gücünde, 2 bin 460 adet güneş panelinden oluştuğunu ise Türkiye Enerji Vakfı sosyal medya hesabından yaptığı paylaşım ile duyurdu.

Belediye tarafından yapılan  açıklamaya göre DİŞTİ’nin açık otoparkında inşa edilen santral 600 kW gücünde.

Projenin Türkiye’nin en büyük güneş enerjili otopark projesi olma ünvanına sahip olduğu ifade edilen açıklamada, projenin tamamlanması ile toplam alanı 5 bin 750 metrekare olan açık otopark, çelik konstrüksiyonlar döşenerek kapalı otopark görünümüne bildirildi.

18 şehirlerarası otobüs, 12 minibüs ve 132 misafir aracın park edilebildiği otoparkta gerçekleştirilen güneş enerjisi projesi kapsamında ayrıca elektrikli araçlar için bir şarj istasyonu da kuruldu.

Diyarbakır Belediyesi’nin açıklamasına göre 3 milyon 940 bin TL ihale bedeli ile hayata geçen santralde, yıllık 939 bin 224 kilovat-saat elektrik üretimi gerçekleştirilmesi öngörülüyor. Belediye santralde üretilecek kullanım fazlası elektriği ise DEDAŞ’a satacak.

Diyarbakır Belediyesi daha önce 461 kW gücündeki Sümerpark GES ve 600 kW gücündeki DİSKİ Genel Müdürlüğü Gözeli Havzası GES yatırımlarını gerçekleştirmişti.

 

(Yeşil Gazete, Solar-istEnerji Günlüğü, Türkiye Enerji Vakfı)

Açlık grevindeki iki eğitimci AİHM’in talebiyle muayene edildi

İşlerine dönmek için açlık grevlerini sürdüren tutuklu eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) talebi üzerine Numune Hastanesi’nde muayene edildi.

İki eğitimcinin açlık grevi bugün 141’inci gününe girdi. Avukatlarının tutukluluğa itirazı Anayasa Mahkemesi’nce reddedilmiş, bunun üzerine AİHM’e başvurulmuştu. AİHM, sağlık durumları kritik düzeye ulaşan Gülmen ve Özakça’nın muayene edilmesini istemişti.

Cumhuriyet’ten Şeyma Paşayiğit’in haberine göre önceki gün Numune Hastanesi’ne götürülen Gülmen ve Özakça’nın sağlık raporları Adli Tıp Kurumu’na gönderildi.

Uzman Doktor Şebnem Korur Fincancı, uzun süreli açlık grevlerinde vücutta görülen değişimlerle ilgili şu bilgileri verdi:“Organlar ve dokular küçülüyor. Böylelikle bulaşıcı hastalıklara açık oluyorlar, bağışıklık sistemi zarar görmüş oluyor. Daha önceki olgulara baktığımızda açlık grevlerinde bulaşıcı hastalıklarla ilgili ölümler görüyoruz. Beyin dokusunda değişimler ve kasla ilgili sorunlar ortaya çıkabiliyor.”

Korur iki eğitimcinin B1 vitamini kullanarak bu sorunları daha geç görmeyi amaçladığını belirtti: “Bu bir protesto ve ölmeyi beklemiyorlar, bu bir intihar değil. İnsanların seslerini duyurmak için başka bir yol olmadığını düşündükleri koşullarda kullandıkları bir protesto yöntemi. Uzun süreli açlık grevinde beyin dokusunda hasarlar olabilir. Bilinçleri uzun süre açık kalıyor ama zorluklar ortaya çakacaktır.”

 

(Cumhuriyet, Diken)