Ana Sayfa Blog Sayfa 3085

Kazdağı Ekofest, 16-20 Ağustos’ta toprakla buluşmaya çağırıyor

Çadırı çıkarıp sırt çantası hazırlamaya, şehrin yüksek binalarını birkaç günlüğüne de olsa geride bırakarak  iki yanındaki çam, göknar ve zeytin ağaçlarına kuşlar konan yollara çıkmaya, zamanı, kurulan alarmlardan, yetişmeye çalışılanlardan değil de doğanın renklerinden, gölgelerden anlamaya, yıldızlarla uyuyup güneş, karşı tepenin ardından yükselirken uyanmaya, toprakla bir olup suyla akmaya, kamp ateşinin etrafında buluşup Kaz Dağı’ndaki tüm canlıları ve yaşamı tehdit eden projelere karşı bir kez daha yan yana, güçlü bir ses çıkarmaya az kaldı. Kazdağı Ekofest – 2017 için geri sayım başladı.

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği tarafından bu yıl üçüncüsü organize edilen Kazdağı Ekofest, 16- 20 Ağustos tarihleri arasında yapılacak. Kazdağı Ekofest – 2017‘nin buluşma noktası, geçen yıllarda olduğu gibi Çanakkale – Küçükkuyu ile Balıkesir – Altınoluk arasındaki Narlı Köyü‘nün üstünde, Darıdere Tabiat Parkı‘nın yakınındaki Fidanlık Mevkiinde, Kazdağı Doğal Kaynak Suyu dolum tesisi bahçesinde oluşturulacak kamp alanı.

Kaz Dağı’nda baraj, altın madeni, termik santrale karşı Ekofest

Kazdağı Ekofest‘in Mıhlı Çayı‘na çok yakın olan bu alanda düzenlenmesinin sebebi, bölgenin, içme suyu barajı tehdidi altında olması. Doğada düzenlenen ilk festival olan Kazdağı Ekofest’in hikayesi 2014 yılında tam da buradan başladı. Eğer 1/100 bin ölçekli Balıkesir – Çanakkale Çevre Düzeni Planında işaretlendiği gibi, Mıhlı Çayı‘ndan Zeytinli Çayı‘na kadar olan dereler üzerindeki baraj projeleri hayata geçerse, o bölge, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte sular altında kalacak. “Dereler özgür aksın” temasıyla düzenlendiği ilk yıl, Mıhlı Çayı üzerine baraj yapıldığı takdirde Kaz Dağı’nın yok olacak güzelliklerinin ve ekosistem için öneminin fark edilmesini, çevre mücadelesinin büyümesini amaçlayan Kazdağı Ekofest, birbirini ardına gelen altın madeni ve termik santral projeleri durdurulmazsa Kaz Dağı’nın ormanlarını, endemik türlerini bekleyen büyük tehlikeye dikkat çekmek için ikinci yılında “Orman gibi kardeşçesine” demişti.

Hayat topraktan doğar

Yola suyla başlayıp ağaçla devam eden Kazdağı Ekofest bu kez, hayatın topraktan doğduğunu, bağımızın toprağa olduğunu hatırlatıyor. “Hayat Topraktan doğar” temasını seçen  Kazdağı Ekofest – 2017′nin festival programında, içinden toprak geçen söyleşiler, etkinlikler öne çıkıyor. 16 Ağustos Çarşamba günü kamp alanına girişlerin başlayacağı festivalin ilk akşamı etrafında müzikle toplanılacak ateş, Kazdağı’nın ruhunda toprakla buluşmanın kutlaması gibi olacak.

Ekofest boyunca toprakla kucaklaşma

17 Ağustos Perşembe günü festivalin geleneksel açılışından sonra başlayacak  söyleşilerde  “Doğada insan evrimi”, ” Toprak ve psikoloji”, ” Ekosistem içerisinde toprak”, “Yerel yönetimler ve toprak”, Toprağın cinsiyeti”, “Bütüncül Yönetim”, “Toprağın türküsü”, “Tohum ve toprak”, “Toprak ve ekonomi” başlıkları konuşulacak. “Kara Atlas” , “Topraksızlar Hareketi”, “Toprağın Kiri” belgesellerinin de gösteriminin yapılacağı Kazdağı Ekofest – 2017’nin sahnesinde her akşam canlı müzik olacak. 19 Ağustos Cumartesi günü “Kaz Dağı’na Yönelik Tehditler, Çözüm Önerilerimiz” başlıklı STK forumu var. Festival programındaki beden ritm, dans atölyeleri, ağaç gözlemi, yoga, meditasyon, masal çemberi, yaratıcı drama, çamurla oynama, seramik atölyesi, çocuklarla geri dönüşüm, oyuncak atölyesi, doğa yürüyüşleri ise toprakla özlem gidererek müzikle, şiirle, oyunla, bilgiyle, dansla, nefesin farkında beş gün vaat ediyor.

Çanakkale, Küçükkuyu ve Edremit Belediyelerinin de destek verdiği Kazdağı Ekofest – 2017 için Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği hazırlıklara devam ediyor. Gönüllü çalışmalarla gerçekleştirilecek festival, katılımcıların bilgi ve yetenekleriyle katkı sunmasına, öneri ve desteklerine açık. Kamp alanına nasıl ulaşılacağı, festival programının ayrıntıları, Kaz Dağı’nda buluşurken, kamp alanında yaşam alanı oluştururken istemeden doğaya zarar vermemek için nelere dikkat edilmesi gerektiği gibi soruların yanıtları Kazdağı Ekofest’in  facebook sayfasından ve etkinlik sayfasından paylaşılıyor.

Kaz Dağı şimdi, hayatın topraktan doğduğunu hatırlama, toprağa kalbinden dokunma, ona neyin zarar verdiğinin farkına varma, bölgede altın madeni ve termik santrallere karşı yürütülen çevre mücadelesinin ve Ekofest’in bir parçası olma çağrısına kulak verip yola çıkacakları bekliyor.

 

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

 

Almanya-Türkiye gerilimi, OHAL ve yatırımların geleceği – Ümit Akçay

Bu yazı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Olağanüstü Hal (OHAL) şartlarında yaşamak sermayenin ilk tercihi olmayabilir ancak bu, OHAL altında yatırımlar ve büyüme duracak anlamına gelmiyor. Zira siyasal rejimi demokrasi olmayan ülkelerde de canlı ekonomik büyüme dönemlerinin görülmesi bir istisna değil. Bu basit gerçek, zaten “hukuk ve demokrasi yoksa yatırım gelmez” şeklinde formüle edilen argümanın naifliğini gösteriyordu. Argümandaki zayıflık, kapitalizmle ile demokrasi arasındaki durumsal ilişkiyi yapısal olarak görme yanılgısından kaynaklanıyor. Bu yazıda, Almanya-Türkiye arasında son günlerde yaşanan gerilimin ekonomi alanına da yansıma ihtimalinin ortaya çıkması vesilesiyle yukarıdaki argümanı biraz daha detaylandıracağım.

ALMANYA-TÜRKİYE GERİLİMİ

İnsan hakları savunucularının önce derdest edilmesi, ardından da tutuklanması ve Türkiye’nin Alman makamlarına ilettiği ve sonradan sehven iletildiğini söyleyip geri çektiği, terörle iltisaklı firmalar listesi sonrasında Alman hükümeti Türkiye ile olan ilişkilerini yeniden gözden geçireceğini duyurdu. Açıklamanın diplomatik tonu oldukça sertti.

Dahası, Alman hükümetinin demokrasi ve insan hakları ile ilgili kaygılarını dile getirdiği önceki açıklamalardan farklı olarak, ekonomik ilişkiler kartı masaya kondu. Alman Dışişleri Bakanı, Türkiye’ye yapılacak olan yatırımlar için garanti veremeyeceklerini ilan etti. Bu açıdan bakıldığında, ekonomik ilişkiler kartının masaya gelmesi, Hollanda ile tırmanan gerilimden çok Rusya gerilimini hatırlatır nitelikte. Bunun nedeni, Türkiye tarafının hızla geri adım atması.

Zira Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin son açıklamaları gelinen durumu özetler nitelikte: “Almanya’yla yaşadığımız bir olumsuz süreç oldu. Bu da maalesef sorumluluk makamında bir boşluktan kaynaklanan bir soruşturmayla ilgili. Bunun Almanya veya Interpol aracılığıyla diğer ülkelere yansıtılmasında bir sorumsuzluk, bir anlık bir boşluk diyelim. Bununla ilgili düzeltmeler, düzenlemeler yapıldı. Bir daha böyle bir hata asla söz konusu olmayacak”.

Esasında ufak çaplı bir skandal anlamına gelen ve yönetimdeki dağınıklığı, koordinasyonsuzluğu gösteren bu açıklamalar, Almanya-Türkiye geriliminin tırmanmasında etkili olan liste polemiğini de açıklığı kavuşturmuş oluyor.

HUKUKİ GÜVENCE – SİYASİ GÜVENCE 

Gerilim sırasında, Türkiye tarafının krizin ekonomi alanına yansımasını önlemek ve siyasi alanda tutmak için özel olarak gayret gösterdiğine şahit olduk. Örneğin, Başbakan Binali Yıldırım, Türkiye’deki yatırımları 20 milyar Avro’yu bulan ve ihracat içindeki payları 10 milyar dolar civarında olan 19 Alman firmanın temsilcileriyle bir araya geldi. Bu heyetle görüşürken Yıldırım temkinliydi: “Almanya ile ilişkilerin kalıcı olarak olumsuz bir şekilde seyretmesi akla ziyan bir iştir”.

Benzer bir şekilde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, devletin sermayeye karşı görevleri konusunda yapılması gerekenleri yerine getireceklerini teyit etti: “Şu çok açıktır, kendisi buraya yatırım getirmiş, istihdam üretmiş ve Türkiye’ye güvenen bütün yabancı yatırımı sağlayan ülkelerin şirketlerini güvende hissettirmek Türkiye olarak bizim temel görevimizdir.” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise konuyla ilgili yaptığı açıklamada meselenin özünü açıkladı:  “Alman şirketlerin garantisi, güvencesi biziz… Uluslararası şirketlere kapılarımız sonuna kadar açık”.

Bu açıklamaların ortak yanı, Alman firmalarının Türkiye’deki yatırımları ile ilgili bir endişenin olmaması gerektiğini savunmalarıdır. Yani yapılan bu açıklamalarla yatırımlar için bir şekilde güvence verilmiş oldu. Ancak kritik olan bu güvencenin niteliğiydi. Zira verilen güvence hukuki bir güvence değil siyasi bir güvencedir. Açıklamalarda söylenen “yerli ya da yabancı yatırımların garantisi hukuktur” değil, “garanti biziz” şeklindedir.

Bu tutum, Adalet Yürüyüşü sırasındaki yaklaşımı andırması da tesadüf olmasa gerek: “İşte Ankara’dan İstanbul’a yürüdüler. Kimin güvencesinde, hükümetimizin sağladığı güvence sayesinde. Kimse bize ülkede güvenlik yok diyemez.” Tekrar altını çizmek gerekirse, ifade edilen hukuki değil, siyasi güvencedir.

STRATEJİK SEÇİCİLİK

İktidarın tek adam etrafında merkezileşmesi ve hukuksal denge ve kontrol mekanizmaların ortadan kaldırılması, ya da kısaca hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenmesi, ilk bakışta yatırımcılar için olumsuz bir gelişme olarak görülebilir. Bunun nedeni, yatırımcıların özel mülkiyet gibi vazgeçilmez olan haklarının garantisi olan hukukun siyasileşmesidir.

Ancak yatırımcı açısından bu durum, iktidarda olan hükümetin yatırımcılarla bir derdi varsa bir tehlikeye dönüşebilir. Bir başka ifadeyle, iktidarda olan kamulaştırmayı savunan bir sol hükümet olsaydı, bugün yaşananların çok azı karşısında sermaye kaçışı söz konusu olurdu. Çok uzağa gitmeye gerek yok, Yunanistan’daki Syriza deneyimi bize bazı ipuçları verebilir.

Ancak iktidarda olan partinin, ekonomik olarak neoliberalizme koşulsuz bağlı olduğu durumda, yatırımcıları endişeye sevk edenler listesi bir anda kısalabilir. Bunun nedeni kurallardan çok takdir hakkına dayanan yönetim biçiminin, sistematik olarak yatırımcıları koruyan şekilde kullanılması zorunluluğudur. Zira kapitalizm şartları altında, ülkedeki siyasi rejimin niteliğinden bağımsız olarak her iktidar ekonomik büyümeyi, yani sermaye için karlılığı sağlamakla mükelleftir. Bu mükellefiyet, bizatihi kendi iktidarının sürekliliğini sağlamak ihtiyacından türer.

Burada, karar organının merkezileştirilmesi, düşünüldüğünün aksine yatırımcı için olası sorunların çözümünde daha elverişli bir ortam dahi yaratabilir. Yetkilerin kendi etrafında toplandığı kişi, yani Cumhurbaşkanı, şunu söylüyorsa yatırımcı için hukukun üstünlüğü ilkesinin yokluğu bir endişe kaynağı olmaktan dahi çıkabilir: [OHAL’den kaynaklanan sorunların olması durumunda] “Böyle bir sorun varsa lütfen ilgili arkadaşlarımıza, hatta doğrudan şahsıma başvursun. Ben takipçisi olacağım.”

Bu yaklaşımı, daha önceki yazılarımdan birinde “stratejik seçicilik” olarak adlandırmıştım. Bu kavramın anlamını en veciz şekilde Cumhurbaşkanı’nın yatırımcılara seslenirken yaptığı açıklamalarda bulabiliriz: “İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı. Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL’den istifade izin vermiyoruz. Bunun için kullanıyoruz OHAL’i”.

SİYASİ GÜVENCENİN SINIRLARI

Ekonomik koordinasyondan sorumlu Başbakan Yardımcısı Bakanı Şimşek, geçenlerde olanca açıklığıyla bu durumu ifade etmişti. Cumhuriyet’in haberine göre Şimşek, “özellikle hukukun iyi işlediği ülkelerde iş yapmanın daha kolay olduğunu, ancak bu ülkelerde de kar marjlarının diğer ülkeler kadar yüksek olmadığını söyledi”. Sayın Şimşek’in oldukça isabetli bir şekilde ifade ettiği bu denklemin odağında yatırımcıların aldığı risk yatar.

Bu bağlamda, hukuki güvence yerine verilen siyasi güvencenin iki sınırı olabileceğini söyleyebiliriz. İlki siyaseten güvenceyi veren iradenin kendisinin güvence veren bir makam olma kabiliyetini yitirmesi, ikincisi de yatırımlar karşılığında alınacak risklerin, yatırımlardan elde edilecek kardan daha yüksek olması. Bu iki durumdan biri gerçekleştiğinde, siyasi güvence mekanizması da işlerliğini yitirebilir. Bu bağlamda, Almanya ile Türkiye arasında yaşanan gerilim, siyasi güvencenin sınırlarının test edildiği bir olay olarak görülebilir.

Başbakan ile Alman yatırımcıların toplantısına katılan bir yatırımcının yaptığı açıklamalarda, verilen siyasi güvencenin kâfi gelmediğini ve yatırımcıların bir süredir dile getirdiği hukuki güvencelerin de uygulanmaya başlanacağı, yani OHAL’in kaldırılabileceğini anlıyoruz:  “Toplantı olumlu bir görüşme oldu. Endişelerimizin Türkiye tarafından da kabul edilmiş olduğunu gördük. Bunların giderilmesi yönündeki çalışmalarda istekli olunduğunu gördük. İlerisi için umut verici görüşme oldu… Olumlu beklentimiz hukuki yönden de olabilir. OHAL ile ilgili bir takım yeni düzenlemeler olabilir diye düşünüyoruz. Detay vermedi sayın Bakanımız. Ama sonbahara kadar olumlu gelişimler olabileceği müjdesini verdi detay vermedi.”

***

Sonuçta, Almanya ile Türkiye arasında tırmanan gerilim bize OHAL ve ekonomi ya da daha genel olarak demokrasi ve kapitalizm ilişkisi ile ilgili genel geçer kabulleri sorgulamamız gerektiğini hatırlattı. Gerilim boyunca hukukun üstünlüğü ilkesinin işlemediği durumlarda dahi yatırımların sürmesi için devreye sokulan siyasi güvence mekanizmasının nasıl işleyebileceğini gözlemleme fırsatı bulduk. Son olarak şunları belirteyim: ekonomi bizatihi OHAL var diye kötüleşmedi, zaten kötüydü; OHAL kalkınca da bizatihi bu nedenle iyileşmeyecek.

Ümit Akçay – Gazete Duvar

Fukuşima’nın faillerinden TEPCO yüzbinlerce ton radyoaktif suyu okyanusa boşaltmanın eşiğinde, ona “Dur” diyebilirsiniz!

Nükleer santraller üzerine iktidarlarla yönettikleri kitleler arasında yıllardan beri devam eden tartışmada Çernobil Nükleer Felaketi’ne ek olarak 6 yıldır da Fukuşima Nükleer Felaketi damgasını vuruyor. 31 yıl sonra bugün Çernobil Felaketi’nin  ilave kanser vakaları ürettiğini okuyor, Fukuşima Felaketi’nin ise  yüz binlerce insanın radyoaktif kontaminasyon nedeniyle evlerini, doğup büyüdüğü yerleri geri dönmelerine imkan vermeyecek şekilde yitirmesine neden olduğunu görüyoruz. Bölgede devasa miktarlarda radyoaktif katı atık oluşurken her gün reaktörleri soğutmak için kullanılan radyoaktif suyun biriktirildiğini, aşağıda detaylarını bulacağınız gibi, her gün 300 ton radyoaktif suyun bu tanklardan sızdığını öğreniyoruz. Dolayısıyla bırakın radyoaktif kirliliğin bertaraf edilmesini, üretilen projelerin acizliğine, sorunun kontrol altına alınmasının imkansızlığına ve  bu durumun yarattığı ekolojik felakete  tanık oluyoruz.

Bugün 5 reaktör devrede!

Yine de  radyoaktif felaket kontrol altına alınmış gibi Japon  Hükümeti yine de eski günlere özlem duyuyor. Hatırlarsanız Fukuşima Felaketi ilk yılını devirirken ülkede çalıştırılabilir durumdaki 43 reaktörün tamamı toplumsal itirazlarla halkın açtığı davalar neticesinde alınan geçici tedbir kararlarıyla kapatılmış, ancak  dört yılın ardından emniyet şartlarının yerine getirildiği iddiasıyla  üç reaktörün açılmasına  yargı tarafından onay verilmişti. Bugün  ise Japon Hükümeti’nin ısrarlarının neticesinde,  yalnızca  Kyushu Elektrik tarafından işletilen Sendai Nükleer Santralinde 1&2, Kansai Elektrik tarafından işletilen Takahama Nükleer Santralinde 3&4 ve Shikoku Elektrik tarafından işletilen Ikata Nükleer santralinde 1 no’lu reaktörler olmak üzere bugün toplam 5 reaktör yeniden devreye alınmış durumda.

2020 Olimpiyatları yaklaşırken…

Diğer taraftan Fukuşima Nükleer Felaketi,  tarihte  ilk kez iktidarların enerji devleriyle ilişkisinin felakete neden olabileceğini göstermesi açısından da büyük önem taşıyor. Zira önceki haberimizden hatırlayacağınız üzere, meydana geldiği an itibariyle yaşamı ipotek altına almış olan Fukuşima Nükleer Felaketi ilk kez nükleer santrallerin kurulmasına önayak olan iktidarla şirketlerin işbirliğini alınmayan önlemler bağlamında ortaya koyarak yargı önünde sorumlu ve suçlu bulmuştu. Bugün  zorunlu olarak tahliye edilen 260 bin kişiden 100 bini evlerine dönmüşken  henüz  geri dönmemiş olan 160 bin kişiyeayda ortalama 1000 Dolar tazminat ödemek yükünden kurtulmak için hükümet tarafından bölgenin yeniden yaşanabilir hale getirildiğine dair açıklamalar yapılıyor. Neticede 2020 Olimpiyatları,  iktidara nükleer felaketten sonra herşey düzelmiş gibi yapma fırsatı verecek. Olimpiyatlar için yapılan hazırlıkların radyoaktif temizlik haricinde en az 15 milyar Dolar olduğunu ise aklımızın bir köşesinde tutalım.

Fukuşima Daiichi Nükleer Santralinde 770 bin ton radyoaktif suyun biriktirildiği depolama tankları

TEPCO varillerde biriktirdiği  yüzbinlerce ton radyoaktif suyu denize boşaltmak için hükümetin onayını bekliyor!

580 adet radyoaktif atık su depolama tankı

Altı yıldır Fukuşima Felaketi’nin yıkıcı boyutları maalesef  deniz ekosistemini de büyük oranla tehdit ediyor. Tokyo Shimbun Gazetesi’nin Cuma günkü haberine göre 770 bin ton radyoaktif atık su Fukuşima’da  580 tank içerisinde depolanmış durumda. Bu konuya ele almış eski bir paylaşımımıza şuradan ulaşabilirsiniz. Diğer taraftan deniz ekosisteminin maruz kaldığı kontaminasyon balıkçılık endüstrisini de zarara uğratmış durumda kaldı ki bugün bile Fukuşimadan sonra  deniz türlerinin  %40’ı  Japon standardlarına göre tüketime uygun değil damgası yiyor. Fukuşima deniz sahasında balıkçılık yapanlar bahsi geçen radyoaktif boşaltımın yapılması halinde Fukuşima Felaketi’nin başlamasıyla zaten pazarda ayakta kalmaya çalışan  deniz ürünleri endüstrisinin büyük darbe yiyeceğini  ifade ediyor. Zira sözkonusu radyoaktif suyun sezyum maddesinden artılmasına çalışılıyorsa da suda bulunan hidrojenin radyoaktif formu olan trityumdan arıtılması uzmanlara göre  mümkün değil ve radyoaktif suyun denize boşaltılması, okyanusa tirityumun karışması anlamına geliyor.

Trityum ne mi yapar?

Normal şartlarda nükleer santrallerin de periyodik olarak saldığı trityum besin veya sıvı alımı yoluyla canlılarda genetik deformasyonlara ve çeşitli hastalıklara yol açmaktadır.

TEPCO’ya “Dur” demek için!

TEPCO biriktirdiği yüz binlerce ton radyoaktif suyu, ne yapacağını bilemediği için maalesef daha önce de balıkçıların iznini alarak denize boşaltmak için girişimlerde bulunmuştu.  Bu kez TEPCO’ya engel olmak  için dünya çapında bir kampanya başlatılmış bulunuyor. Okyanus hepimize ait olduğu üzere bu kampanyaya herkesin destek vermesi bekleniyor. Siz de kampanyayı buradan destekleyebilir, Japon Hükümeti’nin TEPCO’ya radyoaktif boşaltım için onay vermesine engel olabilirsiniz.

∗http://www.nukleersiz.org/hizli-bilgi/100-neden

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

 

HDP Batman Milletvekili Ayşe Acar Başaran, gözaltına alındı

HDP Batman Milletvekili Ayşe Acar Başaran, Ankara’ya gitmek üzere geldiği Batman Havalimanı’nda gözaltına alındı.

Hakkında yakalama kararı bulunan HDP Batman Milletvekili Ayşe Acar Başaran gözaltına alınarak Batman Adliyesi’ne götürüldü.

Ankara’ya gitmek üzere bu sabah Batman Havalimanı’na gelen Ayşe Acar Başaran, bir dava ile ilgili ifade vermediği için hakkında verilen yakalama kararı nedeniyle gözaltına alındı.

 

(T24)

HDK Ekoloji Meclisi’nin ikinci orman çalıştayı İzmir’de yapıldı – Göknur Yumuşak

İlki Muğla’da yapan HDK Ekoloji Meclisi ikinci “Orman çalıştayı” 29 Temmuz Cumartesi günü İzmir’de gerçekleştirildi. Sivil toplum örgütleri partiler ve bireysel katılımın olduğu çalıştay oldukça verimli geçti. Çalıştaya EGEÇEP (Ege Çevre Platformu) adına Özer Akdemir ve ben katıldım. İkimizde EGEÇEP yönetim kurulu üyeleriyiz.

Çalıştayın koordinatörlüğünü Prof.Dr. Beyza Üstün üstlendi

Çalıştayın koordinatörü Prof.Dr. Beyza Üstün, orman sorunlarıyla diğer çevreci sivil toplum örgütlerinin  pek ilgilenmediklerini vurguladı. Bu konuyla ilgili çalışmalara devam edeceklerini belirten Üstün,  HDK ekoloji hareketinin 2011’de aşağıdan yukarıya bir örgütlenme modeliyle oluştuğunu ve hep birlikte çalışarak anlamlı çoğalmalar yaşadıklarını dile getirdi. 1980’lere kadar devlet ormanları halktan koruyordu. Oysa şimdilerde halk ormanları devletten korumaya başladı dedi. HDK’nın ekoloji çalışmalarının enerji ve tarım çalıştaylarıyla devam edeceğini, enerji çalıştayının 15 Eylülde Dersim-Tunceli’de düzenleyeceklerini de söyledi Beyza hoca.

Saat 10:00 da başlayıp 18:00 da biten çalıştayın açılış konuşmasını Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu yaptı. Yine ilk sunumu da Onur hoca yaptı.

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu

Hamzaoğlu doğanın ve insanlığın yok edilişi başlığı altında özel mülkiyetin doğanın talanına etkileri üzerine bir sunum yaptı.

Hem doğanın hem de insanın nesneleştirildiğini belirten Onur hoca, emek aracılığıyla doğanın insanın mülkü haline geldiğini ve  bunun da daha çok üretim mantığıyla kısır bir döngü yarattığını belirtti. Özel mülkiyete karşı bir mücadele yürütülmediğini oysa çevre sorunlarının herkesi etkilediğini dile getirdi. İnsanların her şeyi  kendi çıkarları için kullanmaları doğayı geri dönüşümsüz yok ettiğini belirtti. Batı Anadolu’da özellikle İzmit civarında yaptıkları  çalışmalarla eko sitemin nasıl yok olduğunu gördüklerini belitti.

Kapitalizmin kendini yeniden düzenlediğini belirten Onur hoca, doğaya ve insana öldürücü etkisi olan işletmeler Batı ülkelerinin ihtiyacını karşılamak için varlar dedi. Örneğin beton işletmeleri gibi bir çok işletme Avrupa ülkelerinin  elinde ve üretimi Türkiye’de yaparak kendi ülkelerini kirletmiyorlar dedi. 1972’de Birleşmiş milletler çevre programında çevre hakkının da bir insan hakkı gibi olduğu kabul edildiğini belirtti. Onur hoca işletmelerin atıklarının doğayı yıkımı son safhada anlaşılıyor dedi. Enerji konularına dair de konuştu ve yenilenebilir enerjinin önemini vurguladı. Ve Ekolojik mücadele de güç birliğinin çok önemli olduğunu söyledi.

İşletmelerin atıklarının çevreye etkileriyle ilgili 2015 yılı istatistikleri hala yayınlanmadığını ve kamuoyuyla paylaşılmadığını belirtti. İşletmelerin birçok tehlikeli atığı doğaya bıraktığını ve çevre kirliliğinin kanser hastalıklarına sebep olduğunu belitti. Özellikle hava kirliğinin akciğer kanserine neden olduğunu söyledi. Enerji üretiminde doğal gaz ve kömür kullanımının başa baş gittiğini belirten Onur hoca kimin için enerji üretildiğinin çok önemli olduğunu vurguladı.

Türkiye’deki elektrik enerjisinin % 73’nü % 15 lik kesimin  ( AVM ler ve sanayi işletmeleri vb.) kullandığını belirten Onur hoca demir çelik üretiminin diğer ülkelerde  çok elektrik kullanıldığı için yapılmadığını belirtti. Türkiye’de ise demir çelik üretiminin çok arttığını ve elektriğin tamamen sanayide kullanıldığını belirten Onur hoca bizim elektriği kendimizden çok başka ülkeler için ürettiğimizi vurguladı. Yani diğer ülkeler çevrelerini enerji üretimi için kirletmiyorlar bizim ülkemizi kullanıyorlar böylece de bizim ülkemiz geri dönüşümsüz çok fazla kirleniyor dedi. Doğaya ve insana zarar vermesine rağmen çok  fazla bir enerji üretimini olduğunu vurguladı Onur hoca

İkinci olarak Prof.Dr.Beyza Üstün  orman eko sistemleri ve ormancılığın temel dinamikleri konusunda sunum yaptı.

Yaşamı birlikte örmek için mücadele ettiklerini ve aklımızı netleştirip mutlaka ortaklaşmalıyız güç birliği yapmalıyız dedi. Ekosistemlere müdahale de ormanların çok önemli olduğunu vurgulayan Beyza hoca uydudaki görüntülerde Doğu Anadolu bölgesinde 6870 hektar ormanlık alanın yandığını gördüklerini söyledi. Orman çalıştayının diğer ekoloji çalıştaylarının önüne geçtiğini belirten Beyza hoca su enerji ve tarım alanlarına müdahaleyi siyasi bir perfektifte tartışalım çünkü çevre sorunları siyasidir dedi.

Eko sistemlerin korunmasının önemini vurgulayan Beyza hoca yeraltı ve yer üstüyle ormanların  bütün bir sistem olduğunu belirtti. Ormanların bir doğal baraj ve arıtım sistemi olduğunu, müdahalenin bu sistemi yok ettiğini vurguladı. Doğa halkın ihtiyacı için kullanıldığın da çok sorun olmayacağını belirten Beyza hoca üretimin ne için kimin için olduğunun çok önemli olduğunu belirtti. Eğer sermaye birikimi için üretim yapılıyorsa çevreye etkisi çok büyük oluyor ve yıkım hızlı olduğu içinde sistem çöküyor ve ormanlar yok olursa suların da dengesi bozuluyor dedi. Tüm canlılar için özgürlüğün tartışılması gerektiğini belirtti. Çevre mücadelelerini örgütlü yapmak ve toplumsallaştırarak güç birliği yapmanın önemini vurguladı Beyza hoca. Eko sistemlerin kendi işlevlerini yerine getirememesi sonucunda yıkımın çok fazla olacağını belirtti.

Kapitalizm ve faşizmin birlikte çalıştığını belirten Beyza hoca savaşların eko sistemler üzerine çok büyük bir etkisi olduğunu  Doğu Anadolu’daki yangınların buna örnek olduğunu belirtti. Köylülerin doğu Anadolu’daki orman yangınları sonucunda ekonomik açıdan çok mağdur olduğunu belirten Beyza hoca Türkiye’nin her yerinde dağların taşların maden ocaklarıyla talan edildiğini vurguladı.

Orman Mühendisi Yücel Çağlar, ormancılığın politik boyutları ve sonuçlarını orman ve ormancılık sorunları orman eko sistemleri ve yasalarda ormanların durumunu konuştu.

Orman Mühendisi Besim Sertok ise tarım politikalarının ormanları metalaştırmasını konuştu.

Mezepotamya Ekoloji Hareketi’nden Günel Yalnıç, orman eko sistemlerine müdahaleler ve Kürdistan bölgesinde orman yangınlarını konuştu. Mezepotamya Ekoloji Hareketi olarak 2009 yılında kurulduklarını ve insanın insana ; insanın doğaya tahakkümüne karşı olduklarını belirtti.

Sur’u yeniden inşa platformunun asıl çalışmalarının önüne geçtiğini belirten Yalnıç, Sur’un ve Hevsel Bahçeleri’nin dünya mirasına girdiğini  onları korumak için çalışmalar yaptıklarını belirtti. Dicle nehri üzerindeki Hevsel Bahçeleri’nin talana açılmak istendiğini belirten Yalnıç o bölgeden geçimini sağlayan insanların da çok mağdur olacaklarını  ve bu tarihi mirasların yok olacağını söyledi.

Doğudaki orman yangınlarının bir kaç başlık altında değerlendirilebileceğini ifade eden Yalnıç, insanlar tarafından , doğal nedenlerle ve güvenlik nedeniyle orman yangınları çıktığını ve orman yangınlarını inceleyip raporladıklarını belirtti. Şırnak’taki Cudi dağının nasıl yakıldığının tanığı olduklarını da belirten  Yalnıç, Dersim-Tunceli ‘de de böyle oldu dedi. Ve 11 tane  güvenlik barajı yapılacağını söyledi.

Son olarak Ege Çevre Platformu (EGEÇEP) adına çalıştaya katılan Evrensel İzmir muhabiri  gazeteci Özer Akdemir, Türkiye’de ve Ege bölgesindeki ormanlara müdahaleleri konuştu.

Ülke genelinde ve Ege bölgesinde özellikle madencilik enerji politikalarının ormanlara müdahalesiyle ilgili örnekleri anlatan Akdemir, ülkedeki ekoloji mücadelelerinde yaşam alanlarını korumak için direnen halkın ormanları  korumak içinde önemli direnişler sergilediğini aktardı. Akdemir tıkanan hukuksal süreçleri ancak; derelerin ,ormanların ,,meraların ,dağların nöbetini tutan bu direnişlerle ve yaşam nöbetleriyle aşılabileceğini dile getirdi.

Bir mücadele örneği olarak Lady Tuna gemisini de Refik Söyler aktardı.

Daha sonra forum kısmına geçildi ve katılımcılar düşüncelerini paylaştılar.

Oldukça verimli bir çalıştay oldu.

 

 

Göknur Yumuşak

Tüm gövdemizi taşın altına koyacağız çocuk istismarını önlemek için

…‘’Dönüp yüzümü dünyaya diyorum ki

Arkadaş: Yaşarsa Havaya sıkılı bir yumruk gibi yaşamalı insan.’’…

Özkan Mert, Hayatımızdan

Savaşın yarattığı yıkımlar gelip geçici değil. Savaş gelir ve öylece gitmez yaşamlardan. Hafızalarda, ruhlarda, bedenlerde, gözlerde sürer yıkım. Bilincimiz geleceğe aktarır savaşın tonlarca ağırlıkta olan ahlaksızlığını. Ve çocuklar da yaşar savaşın istismarını. Çocuk haklarının ihlalidir bu ve insanlık suçudur bizlere izletilenler.

Çocukların çıkar savaşlarının ortasından kurtulup, topraklarımıza gelmesiyle maruz kaldıkları tank, tüfek, bomba sesleri azalır fakat, istismar; sokaklarda, evlerde, okullarda, yurtlarda, mülteci kamplarında devam eder. Çocuk istismarı ile dil, din, ırk ayrımı yapmadan mücadele etmek için temellerini atan Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği (UCİM), Hatay- Kırkhan’a giderek HAYAD Derneği (Hatay Yardımlaşma Derneği) ile buluştu.

HAYAD, savaştan kurtulabilen herkes için bir gökyüzü sunmuş. Yaşam alanları oluşturup beslenme, barınma, eğitim, sağlık ihtiyaçlarını gideriyor. Çocuk istismarı ile ilgili çalışmalar yapmak adına da UCİM ile irtibata geçerek görüşmek istedi. UCİM olarak gittik, tesisleri gezdik. HAYAD derneğinin kurucusu Rahmi Vardı ile bilgi ve tecrübe paylaşımları yaptık.

Bir çocuktan terörist yaratan boşluk

UCİM ve HAYAD

 2011 yılından beri Suriye’de süren iç savaş tarihin en büyük çaplı göçüne sebep oldu. Türkiye 2.7 milyonluk oranıyla en fazla Suriyeli göçü alan ülke. Bu oranın dörtte üçü kadın ve çocuk. Sayıdan ibaret olmayan bu insanlar ciddi travmalara sahipler ve çocuklar için tehlike çok büyük. Zira okul çağında olan çoğu çocuk nerede dersiniz? Kamplarda ve sokaklardalar. Her gün görüyoruz onları. Eğitim desteği verip rehabilite etmemiz gerekirken kapıları terör bağlantılarına açık bırakarak çocukların silahlanmasını izliyoruz. Bununla da kalmıyor tehlikeler… Fuhuş çeteleri, organ mafyaları gibi oluşumlar çocukları izliyor, istismar ediyor.

New York Üniversitesi’nden Profesör Selçuk Şirin, Taliban’ın Afganistan ve Pakistan’daki mülteci kamplarından, Boko Haram’ın Afrika’daki mülteci kamplarından çıktığını söylüyor. Orta Doğu’ya baktığımızda ise terör örgütlerinin mülteci kamplarında çocukları eğittiği iddiaları var. Çocukları intihar bombacısı olarak kullanma iddiaları da dahil. Bunlara göz yummak mümkün mü?

Bu boyutta insanlık krizinde herkes elini taşın altına koyup mücadele etmeli. UCİM başkanı Saadet Öğretmen istismarı önlemek ve istismara maruz kalan her çocuğun rehabilitasyonu için tüm gövdemizi taşın altına koyacağız diyerek harekete geçti. HAYAD derneği kurucusu Rahmi Vardı ile paylaşılan düşünceler ve hayata geçirilecek projeler çocuklarımızı her türlü istimrardan kurtarmak adına olacak ve bu bir başlangıç.

Saadet Özkan, Rahmi Vardı ve çocuklar

 HAYAD, birçok ilke imza atmış kurduğu sistem içinde. Örneğin Hayat Kart, Türkiye’de kendi kendini denetleyen tek kart olma özelliğinde. Bunun amacı yardımların eşit dağılımını sağlamak ve haksızlığı önlemek. Aynı zamanda yardımları denetlemeye yararı olan sistemleri var. Bunu öğrendiğimde yardımların denetimsizliği konusunda hepimizin aklında yer etmiş Deniz Feneri olayı geldi aklıma. Bu bağlamda güvenilir bir yapılanması olduğunu düşünüyorum HAYAD’ın.

HAYAD derneğinin dağıttığı gıda yardım kolisi

HAYAD’ın kurduğu kampın içinde birçok insan hikayesi var. Burada olan kimsenin seçimi değil dilini bilmedikleri ülkede yaşamak. Hiçbir çocuk sokakta çalışmayı tercih etmedi.  Bu insanlar şu an buradalar, barış halinde yaşamanın tadında kalarak onları anlamak durumundayız.

Çocuklarından birini yanına alıp kaçabilen bir anne. Diğer üç çocuğuna ulaşamıyor, öldüler biliyor. Kırıkhan’a gelip Rahmi Vardı’ya ulaşıp durumunu anlatıyor ve HAYAD’ın kurduğu kampta yaşamaya başlıyor. Vardı, kadının çocuklarının hayatta olup olmadıklarını öğrenmeye çalışarak bir annenin öldü bildiği çocuklarına ulaşıyor. Onların yaşıyor olduğunu öğrenip çocukları annesine getiriyor.

Daha birçok yaşantı var bunun gibi, çok…

Tedirgin olan onca yüz var ki, şimdi bulundukları yerde temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayabiliyor olmaları güven katıyor hayatlarına.

Rahmi Vardı kamptaki çocuklarla beraber

Bizim en önemli meselemiz çocuklar, çocuklar! Her çocuk için her koşulda mücadele edip, çalışacağız.

Saadet Öğretmen çocuklarla beraber
UCİM Başkan Yard. Yücel Ceylan, Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Bakay ve UCİM üyesi Yasemin Aksu

UCİM’in seçimi çocuklarımızı nerede olurlarsa olsunlar korumak. Eğitim çalışmaları ile herkesi bilinçlendirmek, istismarı dilsizleştiren yaklaşımları sona erdirmek, pedofililerin çocuklarımıza zarar vermesini önleyip, koruyucu önlemler almak; rehabilitasyon sağlamak ve çocuğa yaşadığı travmayı sürekli anlattırarak her defasında yaralanmasını önlemek.

Kararlı UCİM.

Adımlar sağlam temellere atılıyor.

Siz de bu dayanışmaya katılın ve UCİM’e üye olun.

http://www.ucim.org.tr/

Gücümüze güç katın desteğinizle.

 

Gökçe Atik

[Yeşil Kamp 2017] Dil, Masal, Oyun

Yeşil Düşünce Derneği tarafından geleneksel olarak her yıl düzenlenen Yeşil Kamp‘ın 2017 durağı, önceki 2 sene olduğu gibi Çanakkale Assos’a bağlı Bektaş Köyü sahilindeki Son Gemi Camping oldu.

140’ı bulan katılımcı sayısı ile 20 – 23 Temmuz tarihlerinde gerçekleşen Yeşil Kamp, 20 Temmuz Perşembe günü ilk katılımcıların kamp alanına gelmesi ile start aldı.

Son Gemi’nin emektarları. Yeşil Kamp’ta, Yeşil Düşünce Derneği’nin her etkinliğinde olduğu gibi vejateryen öğünlerle beslendi katılımcılar

İlk Gün: 20 Temmuz Perşembe

İsim oyunu

İlk gün ilk etkinlik birbirini henüz tanıma imkanı bulamayan katılımcıların bir an önce kaynaşabilmesi adına düzenlenen isim oyunu idi.

Zerrin Boynudelik ile “Joseph Beuys’un 7000 meşesi ve Yeşil Sanat”

Günün tek sunumunda ise Adatepe Taş Mektep’den Zerrin Boynudelik, “Joseph Beuys’un 7000 meşesi ve Yeşil Sanat” konusunu aktardı. Almanya’da Yeşiller’in kurulmasında ilk fikri tohumları ekenler arasında yer alan Beuys’un çalışmaları kampa katılanların oldukça ilgisini çekti.

İkinci Gün: 21 Temmuz Cuma

Yeşil Kamp’ın ikinci günü hızlı başladı. İstanbul Permakültür Kolektifi’nden Murat Akhuy‘un “Toprağın Yapısı, Mikrobiyolojik Yaşam ve Besin Ağı” sunumunu, hemen arkasından gene Akhuy’un moderatörlüğünde gerçekleştirilen “Uygulamalı Kompost Atölyesi” izledi.

Murat Akhuy ile “Toprağın Yapısı, Mikrobiyolojik Yaşam ve Besin Ağı”
Uygulamalı Kompost Atölyesi

Öğle yemeğinin ve deniz keyfinin ardından Yeşil Düşünce Derneği ve Yeşil Gazete’den Özgecan Kara, “Gülümseyen bir bugün için Yeşil Düşünce” oturumunda interaktif bir ortam yaratarak yeşil düşünce, yeşil siyaset ve yeşil yaşam konuları ekseninde bir tartışma ortamı hazırladı.

Özgecan Kara ile “Gülümseyen bir bugün için Yeşil Düşünce”

Günün 3. sunumunda sıra eğitimindi. Bilgi Üniversitesi’nden Sezai Ozan Zeybek ayağının tozuyla geldiği Yeşil Kamp’ta her zamanki gibi dinleyende yeni ufuklar açan üslubu ile, “Herkesi okula götürmek değil, Her yeri okula çevirmek: Ekolojik bir eğitimin imkanları” başlıklı sunumunda farklı alternatif eğitim modellerinden örnekler de vererek ekolojik bir eğitimin olasılıkları üzerinde durdu.

Sezai Ozan Zeybek ile, “Herkesi okula götürmek değil, Her yeri okula çevirmek: Ekolojik bir eğitimin imkanları”

İkinci günün son etkinliğinde ise katılımcıları Boğaziçi Gösteri Sanatları Merkezi’nden (BGST) Ömer Ongun‘un moderatörlüğünde ritim atölyesi bekliyordu. “Dansın dili, Bedenin ritmi” başlıklı atölyede Ongun tüm katılımcılar ile basit ritmik hareketlerden başlayıp şenlikli bir halaya evrilen bir atölye gerçekleştirdi.

Ömer Ongun ile “Dansın dili, Bedenin ritmi” atölyesi

Yeşil Kampın ikinci günü kumsalda yakılan ateş başındaki derin sohbetin ardından son buldu.

Üçüncü Gün: 22 Temmuz Cumartesi

Yeşil Kampın üçüncü gününde tüm güne masal ağırlığını koydu desek yanlış bir ifadede bulunmuş olmayız.

Güneşin Aydemir ile “Kopuş çağında yeniden bağlanmanın yolu olarak Masallar ve Hikaye Anlatıcılığı”

Kahvaltının hemen ardından Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Yeşil Gazete ve Çanakkale Masalcılar Buluşması’ndan Güneşin Aydemir‘in, “Kopuş çağında yeniden bağlanmanın yolu olarak Masallar ve Hikaye Anlatıcılığı” sunumu gerçekleştirildi.

Alper Tolga Akkuş ile “Yeşil Gazete gönüllülerini arıyor”

Masalın ve Hikaye anlatıcılığının günümüzdeki ekoloji tahribatına ve gezegenin şu an çıkışsız gibi görünen haline bir panzehir, bir şifa reçetesi olabileceğini aktaran Aydemir’in sunumunun sonunda ise korsan bir atölye önerisi geldi. Yeşil Gazete’den Alper Tolga Akkuş, gönüllü muhabir olmak isteyenlerle öğle yemeği sırasında yemek alanının tam karşısında yer alan bölümde, “Yeşil Gazete gönüllülerini arıyor” başlıklı bir atölye gerçekleşeceği bilgisini verdi. 14:30’da başlayan atölyede 10’u aşkın katılımcı gönüllü muhabir olmak istediğini belirterek ilgilendikleri konular üzerine paylaşımlarda bulundu.

Ümit Şahin ile “Neden iklim değişikliği umurumuzda değil?”

Günün ikinci sunumunda Yeşil Düşünce Derneği, Yeşil Gazete ve Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nden Ümit Şahin, “Neden iklim değişikliği umurumuzda değil?” konusunu irdeledi. Benzer konuda hemen kamp öncesi yurtdışında katıldığı bir konferanstan edindiği bilgi ve örnekler üzerinden konuyu aktaran Şahin, amacının bir yöntem önermek değil, aksine hep birlikte ne yapabiliriz konusunda bir fikir jimnastiği yapmak olduğunu söyledi.

Rauf Kösemen ile “İklim değişikliğinin sosyal iletişimi”

Ümit Şahin’in ardından sunum sırası Myra Reklam ve İletişim’den Rauf Kösemen‘de idi. Kösemen, Ümit Şahin’in sunumunun arkasından aynı konuyu çözüm odaklı bir şekilde ele alarak, “İklim değişikliğinin sosyal iletişimi” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.

Güneşin Aydemir ile “Birlikte masal örme atölyesi”

Yeşil Kamp’ın masal ile başlayan üçüncü günü masalla sona erdi. Akşam yemeği sonrası bir gün önce dans ve ritim atölyesi düzenlenen yerde Güneşin Aydemir‘in kolaylaştırıcılığında, “Birlikte masal örme atölyesi” düzenlendi. Atölyeye iştirak edenlerin sıra ile söz aldığı atölyede Aydemir’in başlattığı masalı sırası gelen herkes kendi dilediği şekilde geliştirdi. Masal dünyasına giriş kısmında Ömer Ongun herkesi ritim tutmaya davet ederken, masal geçişlerindeki düzenleme kısmını da Alper Tolga Akkuş üstlendi.

Ömer Ongun ve Güneşin Aydemir

Üçüncü günün finali de kumsaldaki ateş başında yapıldı. Müzik eşliğinde sohbet eden katılımcılar elektriklerin kesilmesi sonucu ateşin ve yıldızların süslediği eşsiz güzellikteki gökyüzünün seyrine daldılar. Gecenin sonu da günün genelinde olduğu gibi masalla geldi. Elektriğin olmadığı, müzik sesinin kesildiği ortam da masal anlatıcılığı yolunda ilk adımlarını atmaya henüz başlamış olan Akkuş, katılımcıların da teşviği ile çocukların çok sevdiğini bildiği “Mısırının peşinde krala kafa tutan civciv” masalını, masal diyarına gidiş ritüelinin hemen arkasından anlattı. Yeşil Kamp katılımcılarının masala ve öncesindeki ritüele katılım coşkusu ise takdire şayandı.

Masal örme atölyesi öncesi hazırlık :)

Son Gün: 23 Temmuz Pazar

Genç Yeşiller’den Hayaller yeşil, Gerçekler beton… Queer, Adil, Ekolojik bir yaşam mümkün!” atölyesi

Yeşil Kamp 2017’nin son günü Genç Yeşiller tarafından organize edilen, “Hayaller yeşil, Gerçekler beton… Queer, Adil, Ekolojik bir yaşam mümkün!” atölyesi ile başladı.

Ahmet Atıl Aşıcı ile “İnşaat fakirleştirir: Çare yeşil dönüşüm”

Günün ve kampın son oturumunda ise İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Ahmet Atıl Aşıcı, “İnşaat fakirleştirir: Çare yeşil dönüşüm” sunumunu gerçekleştirdi.

Yeşil Kamp 2017’nin tüm fotoğraflarına Yeşil Düşünce Derneği’nin facebook sayfası üzerinden ulaşabilirsiniz.

Yeşil Kamp 2018’de görüşmek üzere!

 

(Yeşil Gazete)

Çekya kürk çiftliklerini yasaklayan tasarıyı onayladı

Çekya Senatosu’nda yapılan oylamada büyük bir çoğunluğun evet demesiyle kürk çiftçiliğini yasaklayan bir yasa onaylandı.

Hayvan hakları savunucuları bu oylama sonucunun hayvan hakları açısından tarihi bir zafer anlamına geldiğini ifade ediyor. Yasa sayesinde kürk çiftliklerin küçük kafeslerde korkunç bir hayat süren binlerce hayvanın hayatı da kurtulmuş olacak.

Çeklerin %80’inden fazlası yapılan araştırmalara göre kürk çiftçiliğinin yasaklanmasına destek veriyor. Yeni yasa 2019 yılı Ocak ayından itibaren geçerli olacak. Yasa kürk çiftliği işletenlerin maddi kayıplarına devlet desteği yapılmasını öngörüyor.

Lucie Moravcová

Senatodaki oylamada sadece 3 hayır oyu çıkarken 39 vekil ise kürk çiftliklerinin yasaklanması kararına evet oyu verdi.

Hayvanlar için Özgürlük platformundan Lucie Moravcová senatonun kararını memnuniyetle karşıladıklarını belirterek, “Bu yasa en az 20 bin masum hayvanın her yıl çok vahşi koşullarda kafeslerde ömür geçirmelerinin ve zalimce katledilmelerinin de önüne geçecek. Biz kürk endüstrisine uygar bir dünyada yer olmadığını düşünüyoruz. Bu yasayı oylayan tüm kanun yapıcılara müteşekküriz. Çekya’daki hayvan hakları adına tarihsel önemde bir karar ve bu karar ile biz de ülke olarak Avrupa’nın diğer ülkelerinde daha önce yasaklanan uygulamayı hayata geçirmeye başlayacağız” şeklinde konuştu.

 

(Hayvan Özgürlüğü Çevirileri, Yeşil Gazete, Fur Free Alliance)

KOS’tan İstanbul’u yönetenlere çağrı: Asıl afet sizsiniz istifa edin!

Kuzey Ormanları Savunması (KOS), İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde yaptığı basın açıklaması ile kısa bir süre içerisinde peşpeşe iki defa ekolojik ve kentsel kabusa teslim edilen İstanbul’un karşı karşıya kaldığı acziyetin sorumlularının ortaya çıkmasını talep ederken, çözüme yönelik kendi öneri ve taleplerini de kamuoyu ile paylaştı.

KOS’ten Ersin Kiriş ve Deniz Yazlı tarafından basın açıklamasının tam metnini paylaşıyoruz.

Asıl afet sizsiniz istifa edin!

Kaos, panik, korku mega kenti ele geçirdi!

Türkiye kentleri son 15 yıldır girişimci yöneticiliğin şahikasını yaşamakta. Altyapıları sağlam, afetlere karşı emniyetli, halkın gereksinim ve talepleri doğrultusunda hizmetler içeren insan odaklı kentleşmenin yerine, tepeden inme kararlarla emlak ve inşaat şirketlerinin arzu ve talepleri doğrultusunda şekillenmiş, rant odaklı bir kentleşmeyle karşı karşıyayız. Ve böyle bir kentleşmenin cezalarını da hep birlikte çekmekteyiz, çekeceğiz.

Basın açıklamasını KOS’tan Ersin Kiriş ve Deniz Yazlı okudu

Küresel iklim değişikliği çağında, dünya üzerindeki sorumlu yönetimlerin, vatandaşlarının can ve mal güvenliğini ve etkilenecek tüm canlıları düşünerek gidişata karşı gereken önlemleri yıllar önceden almaya başladıkları bir dönemde, Türkiye’deki merkezi ve yerel yönetimler, tedbir almak bir yana, küresel iklim değişikliği etkilerini katlayacak uygulamaları ardı ardına yapıyor. Kömürlü termik santraller yaygınlaştırılıyor. Fosil yakıt kullanımı sonucu ortaya çıkan sera gazı salımları şiddetli yağmurları tetikliyor, böylece halkın can ve mal güvenliğini tehlikeye atacak sellere dönüşmesine davetiye çıkartılıyor. İklim değişikliğinin etkilerini giderek daha çok hissedeceğimiz bir çağda, aymaz iktidara hatırlatmak isteriz:  Bu daha başlangıç!

Nitekim, 20 milyona yakın insanın yaşadığı İstanbul, son iki hafta içinde iki büyük fırtına ve peşinden gelen sel felaketleriyle sarsılmıştır.

Sel felaketlerinde bir şehrin temel hayati hizmetleri ve donanımları olan ulaşım, güvenlik, uyarı, kriz yönetimi, hasar giderme gibi yerel yönetim fonksiyonlarının tamamen çöktüğüne tüm ülke ve tüm dünya birlikte şahitlik etmiştir.

Başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş olmak üzere sorumlular,  alay edercesine, halka ‘’tedbir almaları’’ gerektiğini söylemeleri dışında, bu kentin sorumlu yöneticileri olarak kendilerinin ne gibi tedbirler aldığına, nasıl bir afet yönetimi izleyeceklerine ya da ilgili müdahale birimlerine, olası afet noktalarına… dair iki kelam etmedikleri gibi her iki afetin ertesinde de ne tatmin edici bir açıklama ne de bir özeleştiri yapmışlardır.

Mega kent sahipsiz bırakılmış, vatandaşlar kendi çabalarıyla ve diğer vatandaşların yardımıyla sel sularından kurtulmuşlardır.  Ve bilinmelidir ki bu felaketlerde can kaybı olmaması bir mucizedir. Öte yandan, kentsel dönüşüm projeleriyle nüfusunu arttırdıkları kentin altyapısını yenilemek yerine  işlevsiz projelere vatandaşın cebinden milyarlarca dolar harcayan idareler, vatandaşları lağım suları içinde yüzdürmüş, vatandaşın sağlığını tehlikeye atmıştır.

Son afetlerde hepimizin şahit olduğu üzere, Haydarpaşa Limanı’nda 5 vinç devrildi, bir patlama gerçekleşti. Kentin her köşesinden boyunlarını uzatan bu vinçler, arsız ahlaksız arazi rantının b aş göstergeleri, kentin her köşesi için birer tehdittir.  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın afet sığınma noktası olarak tanımladığı, şaşaayla açılan Avrasya Tüneli iki felaketten sonra da erişim yolları sular altında kaldığı için kapatıldı. Seçim malzemesi haline getirilen Marmaray’ın istasyonlarını ve metro hatlarını sular bastı. Sosyal medya, şelaleleşmiş görüntülerle sallandı. Ancak yetkili ağızlardan hiç ses çıkmadı! Teknik olarak uygun olmayan, drenajı eksik/hatalı yapılan tüm kent içi karayolu dalış tünelleri göle döndü; kapana kıstırılmış bir durumda  sel suları içinde kalan vatandaşlar kendi çareleriyle buralardan çıktılar. Seçim meydanlarından tünel sayıları üzerinden oy devşirenler ise ortada yoktu, gıkları çıkmadı. Taksim, Yenikapı gibi betonlaştırılan meydanlar, her yağmurda olduğu üzere Üsküdar ve ayrıca Kabataş gibi tahrip edilen kıyı alanları sular altında kaldı, etkileşim bölgesini de sular altında bıraktı. Başta Bayrampaşa, kentin betonlanan tüm dereleri kendilerinden gasp edileni geri aldılar. Deniz ulaşımında çeşitli kazalar gerçekleşti, vatandaşlar can yelekleriyle çoluk çocuk korku içinde beklediler; şehir genelinde ulaşım seferleri iptal edildi. Kısaca kentin yönetimi ortada yoktu; kaos, panik, korku yönetimi kente el koydu.

İstanbul’un hayatı tehlikede!

Son 15 günde tarihindeki en büyük felaketlerden ikisini yasayan kadim şehir, insanı, ağacı, kedisi, martısıyla ekolojik ve kentsel kabusa teslim edildi. Emlak rantı odaklı imar planları, plan tadilatları, yeşil kamusal alanların rezidanslara-AVM’lere çevrilmesi, kent içinde toprak zeminlerin çeşitli projelerle betonlaştırılmasına, yere düşen her damla yağmurun caddelere taşınmasına neden oldu. ‘Dünyanın incisi İstanbul’; rant hırsının güdülediği altyapıyı umursamayan planlama, kemirilen Kuzey Ormanları, yeşil alanların ve toprağın yerine konan beton ucubeler ve bilim düşmanı, sermaye dostu belediyecilik yüzünden afetler diyarı oldu. İnsan ürünü iklim değişikliği gezegendeki yaşamı tehdit ederken, IBB bu gidişe, yarattığı tahribatla katkı sundu, asli sorumlulardan biri olarak şehri yıkıma sürükledi. Kentin sakinleri olarak, yaşayarak öğrendik ve şunun ayırdına vardık ki küresel iklim değişikliği çağında bu daha başlangıç! Eğer durdurmazsak mega şantiyeye çevirdikleri, acil durumlarda toplanacak alan bırakmadıkları İstanbul’u her yağmurda, depremde gelecekte çok daha büyük felaketler bekliyor olacak.

Derhal istifa edin!

Sorumlular bellidir. Asıl afet, sağlıklı altyapıyı kurmayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, hazırladığı üst ölçekli planlar, yandaşlara dağıttığı arazilerle imar rantını elinde tutan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, akıl ve bilim dışı ulaşım projeleriyle yeni afet alanları yaratan Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, Kuzey Ormanları’nda mega yıkım projeleriyle milyonlarca ağacın kesilmesini seyreden Orman ve Su İşleri Bakanlığı’dır.

İstanbul halkı olarak bize, kentimize, yaşam alanlarımıza yaşattığınız zulme sessiz kalmayacağız.

Asıl afet sizsiniz, derhal istifa edin!

Kuzey Ormanları Savunması”

 

(Yeşil Gazete)

Kadınlar Kadıköy’de haykırdı: “Kıyafetime karışma!”

Süreyya Operası önünde bir araya gelen kadınlar “Kıyafetime karışma” diyerek Kadıköy sokaklarında yürüyüş gerçekleştirdi.

Eylemde “Kıyafetime karışma”, “Müftülük işine bak hayatımıza karışma” pankartı ile “Herkesin kıyafetine kimse karışamaz”, “İstediğimizi giyer, istediğimizi yaparız”, “Farklılığımız zenginliğimizdir’,” Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa”,” Ayşegül Terzi burada”,” Kadın kadındır, Çiçek babandır”,” Özgürlük doğamızda var”,” Özgecan Arslan burada” dövizleri taşıdı.

Sokaklarda “Susma haykır translar vardır”, “Kıyafetime karışma”, “Tayyip kaç kaç kaç kadınlar geliyor”, “Ne istersek giyeriz her yerde de gezeriz”, “Jin Jiyan azadi”, “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa”,”Kadınlar birleşin mücadele büyüdü” “Direne direne kazanacağız” sloganları atan kadınlara çevreden alkışlarla destek geldi.

Yürüyüş sonrası yüzlerce kadın Rıhtım’da toplandı. Burada Sanatçı Yonca Evcimik ‘Haddini bil, kendine gel’ şarkısını söyledi.

‘Artık yeter’ diyoruz

Kadınlar adına açıklamayı Dilber Sünnetçioğlu yaptı. Sünnetçioğlu, kadınların, kıyafetleri bahane edilerek saldırıya uğradığına dikkat çekerek, “Kadınlar için “adalet” sağlanmış olsaydı başka kadınlar artık kıyafetleri bahane edilerek saldırıya uğramayacaktı. Toplumun yarısını oluşturan biz kadınlar bugün “artık yeter” diyoruz. Ne zaman ne giyeceğimize nereye gideceğimize biz karar veririz. Kıyafetimize karışmayın, pembe vagonlarla bizleri ayrıştırmaya çalışmayın” dedi.

Saldırıya uğrayan kadınlara toplumun destek olduğunu söyleyen Sünnetçioğlu,”Saldırılara toplum büyük tepki gösterdi, saldırıya uğrayan kadınların mücadelesine ses oldu. Şimdi saldırganları koruyan devlet, söylem ve uygulamalarıyla saldırılara davet çıkaran devlet, nüfus yasası değişikliği ile çocuk yaşta evliliklerin kapısını açan tasarısıyla karşımıza çıkıyor.. Bir kez daha haykırıyoruz: çocuk istismarının önünü açan o “utanç önergesi”ni tüm dünya görüşünden kadınlarla, kadın örgütleriyle birlikte mücadele ederek, Meclis’in kapısına dayanarak geri çektirdik. Tekrardan türlü yöntemlerle karşımıza çıkarmanıza, yasanın geçmesine asla izin vermeyeceğiz. Artık yeter! Kararlarımız bizimdir. Artık kadınlara dayatılan ‘onu giyme, orada yürüme, böyle kahkaha atma’ sözleri bizlere darp olarak, cinayet olarak dönüyor. Yaşam tarzımıza yönelik söylem ve uygulamalardan derhal vazgeçilmelidir” diye konuştu.

‘Hayatın içindeyiz, olmaya devam edeceğiz’

Sünnetçioğlu son olarak şunları söyledi: “Nasıl ki atılan ilk tekmede olduğu gibi, sözlü veya fiziki saldırıya uğrayan kadınları yalnız bırakmadıysak, seslerine ses olduysak, bugün de burada direnişimizi sürdürüyoruz. “Bacaklarımız açık da olabilirdi” dedik, “İstediğimiz gibi giyiniriz, istediğimiz saatte istediğimiz yerde oluruz” dedik. “Özgürlüğümüzden vazgeçmeyeceğiz, pes etmek yok” dedil. Şimdi de inadına istediğimiz gibi giyinmeye, bu konuyu direniş alanına çevirmeye kararlıyız. Kadınlara adaletin sağlanması için en önde yürüyen bizler şimdi “Kıyafetime karışma” diyoruz.

Nasıl giyineceğimize dair kararlar, biz kadınlarındır. Ne giyeceğimize, nerede ne zaman yürüyeceğimize, hangi toplu taşıma aracını kullanacağımıza, hangi vagona bineceğimize elbette biz karar veririz. Buna kimse karışmaz. Çocuk istismarının, kadına ayrımcılığın önünü açan nüfus tasarısına da en yüksek perdeden “Hayır” diyoruz.Sessiz kalmıyoruz, artık yeter! Hayatın içindeyiz ve olmaya devam edeceğiz.”

(Evrensel)