Hafta SonuManşet

[Oğuz Gidiyor] Yol arkadaşım bisiklet 200 yaşında – Oğuz Tan

0

Bisikletin atası olan drazyen’in 1817 yazında icat edilmesinden tam 200 sene sonra, 2017 yazında, Yeşil Gazete’deki konuk yazarlık hayatıma başlıyorum. Öncelikle bisiklet hakkındaki görüşlerimi paylaşmak, kendimden ve bisikletin hayatımdaki yerinden bahsetmek istiyorum. Sonraki haftalarda ise bisikletin 1817’de başlayan ve günümüze dek uzanan tarihteki yolculuğunu anlatmaya çalışacağım.

İcat edilişinden sonra çeşitli yapısal değişiklikler gören bisiklet temelde hiç değişmedi ve Mars’ta yaşam kursak bile değişmeyecek. Bisiklet; tekerlekleri ve çekiş sistemi olan, kas gücümüzle ürettiğimiz dairesel dönüş kuvveti(tork) ile tekerleklerle zemin arasında oluşan sürtünme kuvveti sayesinde ilerleyen basit bir taşıttır. Eylemsizlik yasası gereği, dönen cisimler döndükleri düzlemi korumak isterler. Buna jiroskop etkisi denir. ‘Nasıl oluyor da devrilmiyor?’ sorusunun yanıtı; bisikletin, tekerleklerinde oluşan jiroskobik etki sayesinde düşük hızlarda dahi rahatlıkla ilerleyebilmesidir. Fosil yakıt tüketmeyen, bize her yönüyle sağlıklı bir yaşam sunan bisikletin hayatımıza kattıkları o kadar çok ki, ayrı bir yazının başlığı olabilir.

Bisiklet, etimolojik köklerini Latince’de numerik bir ön ek olan ‘bi’ ve ‘cyclus’ kelimesinden alır. ‘Cyclus’ kelimesi, Latince öncesi Antik Yunanca’da yuvarlak nesne anlamına gelen ‘kúklos’ kelimesinden türemiş. Uni(1), bi(2), tri(3), quad(4) şeklinde devam eden numerik önekler aslında pek çok kelimede karşımıza çıkıyor; üniversite, üniforma, bipolar, biseksüel, trigonometri, triatlon, kuadrafonik, kuadrilyon gibi. Söz konusu tekerlekli taşıtlar olunca ilk aklıma gelenler ünisiklet, bisiklet, trisiklet ve kuadrisiklet oluyor. Sirklerde ünisiklet üstünde labut çeviren insanlar, yazlık muhitlerinde sepetli trisikletlere binen amcalar, teyzeler ile 1896’da Ford’un ürettiği ve 2 silindirli 4 beygirlik motoru olan kuadrisiklet de yine aklıma gelen örnekler.

Ben kimim?

1984 İstanbul doğumluyum. Sistem mühendisiyim. Meraklı ve doğasever biriyim. Bu güne kadar serbest dalış, bisiklet, dağcılık, dağ maratonu ve ultra maraton sporlarıyla ilgilendim. Farklı coğrafya ve kültürlere olan merakımla birlikte başlıca ilgi alanlarım fotoğrafçılık, dünya mutfakları, kahve, bitkiler ve biyolojidir. Profesyonel mühendislik hayatımı İstanbul’da 4 sene sürdürdüm. Bu dönemde kendimi kentin sanal gerçekliği içinde yaşayan bir robot gibi hissediyordum.

2013 yılında aniden verdiğim bir kararla uzun, plansız ve bilinmez bir bisiklet yolculuğuna çıktım. ‘Yavaş ilerle, sade yaşa, az tüket’ mottosuyla doğuya ilerledim. Bütçem çok kısıtlı, şartlarım oldukça zordu.

İstanbul’da başlayıp Tayland’da sona eren 16 bin kilometrelik seyahat rotam

2 sene boyunca 40 kg yükle 16 bin kilometre pedal çevirerek Türkiye, İran, Dubai, Pakistan, Hindistan, Nepal, Burma ve Tayland’ı gördüm. Çadırımda, yolda tanıştığım insanların evlerinde, köylerde ve ucuz otel odalarında konakladım. Yerel yaşamlara temas ettim. Kaplumbağa gibi sırtımda değilse de, bisiklet üstünde taşıdım evimi; kamp ve mutfak malzemeleri, yedek parçalar, gıda, kıyafet, elektronik donanım, vb. Yoldaki yaşam sade ve yavaştı. Sahip olma ve tüketme arzularım daha da azaldı. Ekonomisi fakir coğrafyalarda türlü zenginliklerle karşılaştım. Kısıtlı imkânlarım dâhilinde fotoğraflar çektim, gerilla videolar kaydettim. Çevreyi ve yaşamı sürekli gözlemledim, anılar biriktirdim. Ekonomik koşullarım daha fazlasına elvermedi ve 2015’te yolculuğumu sonlandırdım.

Neden bisiklet?

Bisiklet fosil yakıt tüketmeden ilerleyen, basit, mekanik ve sempatik bir taşıttır. Bisikletin bendeki karşılığı; sadelik, özgürlük, yavaşlık, kendine yeterlilik, sınırlarını bilmek, macera, kondisyon, koordinasyon ve meditasyon. Bisiklet üstünde yavaş ilerleyerek; coğrafyayla ve bölge insanıyla bağ kuruyor, geçtiğim yerleri sadece görmüyor aynı zamanda yaşıyordum. Yolda karşılaştığım insanların karmaşık duyguları sıklıkla bakışlarına ve vücut dillerine yansıyordu. Yaptığım şeye anlam veremiyor, belki deli olduğumu düşünüyor, zorluğu nedeniyle saygı duyuyor, belki biraz da acıyor ve genellikle yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Geçtiğim bölgelerde beni tehdit olarak algılamadıkları gibi, insanlarla temas kurmam da rahat oluyordu. Çocuklarınsa her zaman her yerde ilgisini çektim. Bilmediğim coğrafyalarda saatlerce pedal çevirmek sıklıkla meditasyona dönüşüyordu. Zaman zaman ‘hiçlik’ anını yaşadığım, ‘benlik’ kavramından uzaklaştığım, tam anlamıyla hiçbir şey düşünmeden bomboş bir zihinle pedal çevirdiğim oluyordu. Bana sunduğu bilinmezlik ve macera duyguları bisikletle uzun, plansız yolculuklar yapmayı oldukça çekici hale geliyordu.

Neden yolculuk?

İstanbul’daki hemen her yetişkin gibi gün boyu çalışarak sportif, sağlıklı ve sosyal bir yaşamı finanse etmeye çabalıyordum. Doğa sporlarıyla ilgileniyor, motosiklet kullanıyordum. Mütevazı gözükmesine rağmen yaşam şeklimin masrafı çok oluyordu. Zamanı yönetmek de zordu. 9 saat çalışmam, 8 saat uyumam gerekiyordu. 24 Saatten arda kalan 7 saatte ulaşım, beslenme, banyo ihtiyaçlarımı gideriyor ve ‘özgür’ yaşıyordum. Acaba ne kadar özgürdüm? ‘Modern Kent’in çilesi de eklenince huzurumu gün geçtikçe kaybediyordum.

Nerde, ne zaman, hangi toplumda ve hangi aile tarafından dünyaya getirildiğimiz şüphesiz ki yaşam yolculuğumuzun kalitemizi belirleyen en önemli unsurlardır. Tercih ettiklerimiz, reddettiklerimiz ve maruz kaldıklarımız da bu unsurlara eklenir. Yeryüzündeki milyarlarca insan, 21.yüzyıl dünyasının küresel ‘düzeni’ içinde yaşıyor. Adaletsizlikler, kaos ve yıkımla beslenen bu düzenin çekirdeğinde, insanoğlunun kaliteli yaşama arzusu yer alır. Güzel, çirkin, iyi, kötü gibi sıfatlar üzerinden algılarımız yönetilir ve sebebini bilmeden sever, düşünmeden nefret ederiz. Türlü ihtiyaçlar yaratılır hayatlarımızda ve karşılamak için endüstriler geliştiririz.

Türkiye’nin en ‘gelişmiş’ kentinde kapasitesinin çok üstünde, milyonlarca insan yaşıyor. Bir gencin diploma alması, iş bulması, aile kurması, evlat sahibi olması, ev, araba, yazlık satın alması, evlatlarını büyütmesi, yaşlanması ve emekli olması beklenir. Mutlak son ise yaşayan tüm organizmaların ortak yazgısı. Kentte hayatta kalmak için kendimiz merkezli yaşamak, kişisel çıkarlarımızı gözetmek bir reflekse dönüşüyor. Bu da beraberinde acımasız, kaotik bir yaşam formu oluşturuyor çünkü milyonlarca insan aynı refleks ile yaşıyor.

Mutlu olmak için tüketiyor, tüketim gücüne sahip olmak için ise tükeniyoruz. Bu bir döngü aslında ve içinde yer almak huzurumu kaçırıyor. Aklı ve bedeni çalışan bir yetişkin olarak üretmeyi, dönüştürmeyi ve paylaşmayı tabii ki çok seviyor, ihtiyaç olarak görüyorum. Hayatlarımız dev bir yeryüzünün iğne ucu kadar küçük bir noktasında başlıyor, sürüyor ve bitiyor. Fırsat olsa deneyimleyecek çok o kadar şey var ki aslında; farklı coğrafyalar, canlı formları, insan özellikleri, kültürler… Dağları, çölleri, nehirleri, ormanları görmek istiyor, insanların ne yiyip ne içtiklerini, nasıl yaşadıklarını merak ediyorum.

2013’te gemileri yaktım ve plazada ERP sistem yöneticisi olarak sürdürdüğüm profesyonel yaşamımı sonlandırdım. Anlık bir karar, plansız bir eylemdi. Maddi birikimim yoktu. İnternet ilanlarıyla tüm eşyalarımı satışa çıkardım. Motosikletimle beraber dağcılık, koşu, dalış, bisiklet ve motosiklet ekipmanlarımı satarak paraya çevirdim. Ödemekte olduğum banka kredisini kapattım. Sağlam bir bisiklet, su ve toz geçirmez bisiklet çantaları ve 10 senelik yeni bir pasaport satın aldım. Vize başvuruları yaptım. Beş kuruş param kalmamıştı. Yakınlarımın destekleriyle çadır, kamp malzemeleri, bisiklet yedek parçaları gibi temel gereksinimlerimi tamamladım. Sponsor aradım. Hayallerimin dışında sunabileceğim somut bir materyal yoktu elimde. Sponsor bulamadım. Delirdiğimi ve çuvallayacağımı düşünenler oldu. Ailem ve yakınlarım ise telaşlılardı, çünkü bir kez yakmıştım gemileri. Cebimde haritayla dolaşıyor, yolculuk fikriyle yatıp kalkıyordum. Hazırlıklarımı tamamlamış fakat finansal kaynak yaratamadığımdan yola çıkmamıştım. Yurtdışında yaşayan bir akrabam ile İstanbul’da tesadüfen bir araya geldik. Günlük 10 dolarlık bütçeyle dünyayı turlama fikrimi çılgınlık olarak gördü ve sponsorum olmayı teklif etti. Sıfırlanmış banka hesabıma uzun bir aradan sonra para girişi oldu ve çevirdim pedalı.

Yolda neler yaşadım, bir bilseniz!

Aç uyumak, 2 hafta banyo yapmamak, kendimi aynada veya herhangi bir yansımada görmemek gibi konfor bölgelerimizde yaşamayacağımız deneyimlerim oldu. 4 kişiyle dövüşmek zorunda kalacaktım, kalmadım. Hareket halindeki bir otobüsün tepesinden uçacaktım, uçmadım. Cangılda kaplan saldıracaktı, saldırmadı. Uçurumdan yuvarlanacaktım, yuvarlanmadım. Hindistan’da linç edilecektim, edilmedim. Şiddetli ishaller ve bir kez de gıda zehirlenmesi geçirdim. İran istihbaratı tarafından alıkoyuldum. İran’da bir köyde Şii’lerinin düzenlediği Aşura matemini izledim. Pakistan’da yeni yılı; gece yarısı bir binanın çatısında, halkın türlü silahlarla havaya sıktığı kurşunlar eşliğinde sütlü çay yudumlayarak karşıladım. Afganistan sınırı boyunca Taliban bölgesinden geçtim. Yine Pakistan’da bir Sünni festivali olan Urz’da perküsyon ritimleri eşliğinde coşkuyla dönen Müslüman dervişleri izledim. Nepal Himalayalarında 2 hafta sırt çantasıyla yürüdüm. Hindistan’ın kuzey ucunda, Tibet sınırındaki vadilerde donma tehlikesi geçirdim. Ağır yüklü bisikletimle 5000 metre yüksekliği aşan bozuk yollardan geçtim. 5400 metreyi gören, dünyanın en yüksek ultra maratonu Khardung La Challange’ı tamamladım. Vipassana meditasyon kampında 10 gün boyunca sessizlik orucu tuttum. Burma’da gece yarısı fenerlerle gelen polisler gizlice kurduğum kampı toplatıp beni araçla bir Budist tapınağına götürdüler ve baş keşişe emanet ettiler. Yolculuğum süresince İran’da Afgan, Pakistan’da Pakistani, Hindistan’da güney Hintli sanıldım. Fizyolojim örtüşmediğinden Nepal, Burma ve Tayland’da yabancı oluşum hemen göze çarpıyordu. 

Yol boyunca fotoğraflar çektim

Fotoğraflar ve hikâyeleri için kataloğuma buradan göz atabilirsiniz.

 

 Sanatbulur’ da yer alan profilime ise şu linkten ulaşabilirsiniz:

Oğuz Gidiyor isimli ilk kişisel fotoğraf sergimi İstanbul Kadıköy’de açtım. 2.Fotograf sergim Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı’nın daveti üzerine Kültür Bakanlığı Zonguldak Güzel Sanatlar Galerisi’nde açtığım sergi oldu. 

Yol arkadaşım bisikletin hikâyesi

1817’den 1819’a: Drazyen veya Velosipet

                                                         

Bisikletin atası drazyen, 1817 yılında Alman mucit Karl Drais’ın ‘koşu makinası’ adıyla icat ettiği bir taşıt aslında. 1818’de Fransa’da patentlenen ve ismini Karl Drais’dan alan drazyen; insan gücüyle çalışan, yön verilebilir, ticari başarıya ulaşan ve insanoğlunun ulaşım amacıyla kullandığı iki tekerlekli ilk taşıt olması sayesinde tarihte çok önemli bir yer tutuyor. Karl Drais, aynı zamana klavyeli daktilo ve kıyma makinasının da mucidi. Drazyen; sürücünün ayaklarıyla zeminden güç alarak kendini itmesi sayesinde, sıralı dizilmiş iki tekerlekle hareket eden bir taşıt. Ön tekerlek ve gidon, ahşap kadroya menteşeyle birleştirilmiş ve döndürülebilir olması sayesinde yön hâkimiyeti sağlanmış. Drazyen’ e ‘züppe atı’, ‘hobi atı’ gibi lakaplar da takılmıştı.

1812-1815 yılları arasında ekinlerden alınan hasadın yetersizliği, yıllar süren savaşların yıkıcı etkisi, Moskova’dan çekilen Napolyon askerlerinin tahıl ambarlarını yağmalaması ve ekin fiyatlarının tavan yapması Avrupa’yı çok zorlamıştı. Tüm bunlara 5 Nisan 1815’te Güneydoğu Asya’daki Tambora Yanardağı’nda gerçekleşen ve tarihin en büyük volkanik patlamalarından biri olan afet de eklenmiş, küllerden meydana gelen dev bulut kütlesi nedeniyle Avrupa ve Kuzey Amerika’da sıcaklık ortalama 3⁰C düşmüştü. Yazı yaşayamayan 1816’da ekinler yetişmemiş, Thames nehri donmuş, Temmuz ayında kar yağmış, ciddi kıtlık yaşanmış ve atlar ya açlıktan ölmüş ya da insanlar tarafından yenilmişti. Bazı kanıtlara ve Karl Drais’in yaşam öyküsünü yazan Hans-Erhard Lessing’in hipotezine göre; Drais’ın ata alternatif bir taşıt icat etmesi, dönemin yaşadığı çevresel ve politik krize karşı geliştirdiği bir reaksiyondu. İngilliz yazar Mary Shelley’in, 1818’de yayınlanan Frankenstein eseri de bu kasvetli dönemin bir ürünüydü. 12 Haziran 1817’de kayıtlara geçen ilk sürüşünde Drais, Mannhein’da 13 kilometreyi 1 saati az aşkın sürede kat etti. Bu, atsız ulaşımın Big Bang’i olarak tarihe geçti. Birkaç ay sonra ise 4 saatte 60 km kat ettiği bir sürüş gerçekleştirerek büyük sansasyon yaratmıştı.

Drazyen tamamen ahşap ve metalden yapılmıştı. Aynı zamanda sahibinin boyuna ve adım genişliğine uygun üretilmek zorundaydı. Üretilen yeni modellerde bu gereksinimler ortadan kalktı. Örneğin 1818 sonlarında üretilen bir drazyenin ayarlanabilir yükseklikte selesi vardı. Neredeyse tamamı ahşap olan drazyenin ağırlığı 22 kg’dı. Tekerlek mil yataklarında pirinç burçları, demir giydirilmiş ahşap tekerlekleri, arka freni ve taşıtın dengede gitmesi için 152 mm genişliğinde ön tekerlekleri vardı. Bu tasarım, mekanik işlerle ilgilenen hemen herkes tarafından büyük ilgi gördü. Başta Batı Avrupa ile Kuzey Amerika olmak üzere pek çok ülkede binlerce kopyası üretildi ve kullanılmaya başlandı. Daha kolay ve konforlu ilerlemek amacıyla drazyen sahipleri araçlarına engebeli yollarda değil, mümkün olduğunca pürüzsüz yollarda binmeyi tercih ettiler. Bu yolları yayalar da kullanıyorlardı ve sık yaşanan kazalar nedeniyle dünya genelinde pek çok ilçe ve şehirde drazyen kullanımı resmi olarak yasaklandı. Bu sebeple drazyen, zamanla popülerliğini kaybetti.

Karl Drais’ın icat ettiği drazyen Almanya, İngiltere ve Fransa’da kısa süre içinde popüler oldu ve farklı kişiler tarafından üretilmeye başlandı. Bunlardan en göze çarpanı, Londralı bir at arabası ustası Denis Johnson’dı. Johnson, 1818 sonlarında drazyenin geliştirilmiş bir modelini satıyordu. Bu modelde eğimli bir kadro kullanmış ve bu sayede sele yüksekliğini değiştirmeden tekerlek çaplarını genişletmişti. 1819 yazında drazyen Londra’da büyük bir modaya dönüştü. Fakat drazyen sahiplerinin ayakkabıları şaşırtıcı derecede hızlı eskiyordu. Kaldırımda binilmesine 2 Pound ceza kesilmeye de başlanınca, drazyen modası aynı yıl sona erdi.

Velosipet muhtemelen yine Karl Drais tarafından bulunan bir terimdi. Terim, Latince’deki ‘velox’(süratli) ve ‘pes’(ayak) kelimelerinden türemişti. Velosipet, günümüzde ünisiklet, bisiklet, trisiklet ve kuadrisikletin 1817-1880 yılları arasında üretilen öncüleri için kullanılan genel bir terim. ‘Velosipet’ ve ‘drazyen’ kelimelerinin her ikisi de resmi olarak geçerli.

Günümüzde drazyeni, küçük çocuklar ‘denge bisikleti’ adıyla, başlangıç bisikleti olarak kullanmaktalar. 

Bisikletin yol hikâyesi devam edecek!

 

Oğuz Tan

Bisiklet Gezgini

Kategori: Hafta Sonu

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.