Ana Sayfa Blog Sayfa 3079

İnsansız kentleşme aracı irtifa kaybederken! – Tarık Şengül

Bu yazı birgun.net sitesinden alındı

Türkiye kentleri çuvallıyor. Özellikle büyük kentlerin çok uzun süredir ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunu, her dönemin kendine özgü sorunlar yarattığını biliyoruz.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında büyük kentler devasa bir göç dalgasıyla karşı karşıya kaldı ve 30 yıllık bir sürenin sonunda göç kaynaklı biçimde nüfusları ikiye katlandı.

O dönemin temel ikilemi, yoksul göçmenlerin kente ‘entegrasyonu’ büyük kaynaklar gerektirirken, kamu kaynaklarının büyük ölçüde sanayileşme için kullanılmasıydı. Kentlere minimum kaynak aktaran bu stratejinin yarattığı boşluk, yaşam mekanında gecekondu, çalışma mekanında enformel sektör tarafından dolduruldu.

Diğer bir anlatımla, 1970’li yıllara gelindiğinde, büyük kentlerde nüfusun yarısının altyapısı yetersiz, standartları düşük gecekondularda barındığı ve bu nüfusun dikkate değer bölümünün de enformel işlerde çalıştığı bir durum söz konusuydu.

Ekonomik gelişme stratejisinin kentleşme paradigmasıyla kurduğu bu ilişkinin 1980’li yıllarda tepe taklak edilişine şahit olduk. Ekonomi üretimden uzaklaşırken, hızlı borçlanmayla da desteklenen biçimde kamu ve özel sektör kentsel yapılı çevreye yönelmeye başlamış; inşaat sektörü ve kentsel rantların ekonomi içindeki ağırlığı her gün biraz daha artmıştır. Diğer bir anlatımla, kentlere yönelik minimalist yatırım stratejisi yerine maksimalist bir stratejiye bırakmıştır.

Bu tür bir strateji, kentlerin yayılmasına yol açarken, bir yandan da mevcut yapılı çevrenin yeniden işlevlendirilmesi ve yoğunlaşmasıyla sonuçlanmıştır.

Bu çerçevede, gecekondu alanları, kamuya ait arazi ve taşınmazlar, kıyılar, ormanlar, su havzaları ve yeşil alanlar bu saldırgan yapılaşma furyasının hedefi haline gelmiştir. Artık kentleşmenin itici gücü kentlilerin ihtiyaçları değil, ekonominin mantığıdır. Ortaya çıkan bu yeni kentleşme rejimini vahim hale getirilen sadece mevcut yapılı çevrede yaratığı dönüşüm değildir; yaratılan yeni yapılı çevre bilimsel ve teknik sınırları zorlayan bir yoğunlaşma ve yüksekliği de dayatmıştır.

Geçtiğimiz dönemde, bu dönüşüme TMMOB odaları ve meslek örgütleri yanında belli üniversite çevreleri de karşı çıktılar. Ancak bu saldırgan kentleşme rejimine karşı ortaya konulan direnişin sınırlı ölçüde başarılı olabildiğini biliyoruz.

Bu direnişi etkisizleştiren üç temel dinamikten söz edilebilir. Birincisi, kentsel yapılı çevrenin ve bu çevrenin üretimden doğan rantların ekonomik büyüme strateji açısından hayati bir öneme sahip olmasıdır. İkinci neden kentsel rantların siyasetin finansmanın en önemli kalemi haline gelmesidir. Üçüncü olarak, toplumun geniş bir kesiminin ya bu rantlardan pay alma beklentisiyle, ya da yaşam kaygıları içinde kentlerde yaşanan bu yıkım ve talana karşı tavır almamasıdır.

Bununla birlikte, toplumun yaşanan dönüşüme tümüyle duyarsız kaldığını söylemek haksızlık olacaktır. Gezi olayları, AKP iktidarına duyulan genel bir tepkinin bir dışa vurumu olmakla birlikte, bu tepkinin dikkate değer bir kaynağının yukarıda özetlediğimiz ve AKP’nin öncülüğünü yaptığı kentsel politikalardan duyulan rahatsızlık olduğu tartışmasızdır.

AKP iktidarı Gezi protestolarını kendisine karşı girişilen komplonun içine yerleştirip, kentleşme rejiminden duyulan rahatsızlığa yönelik mesajı almadı. Almadı çünkü; AKP açısından kentsel rantlar ekonomiyi ve siyaseti finanse etmenin temel kaynaklarından biri olduğu ölçüde, vazgeçilebilir değil.

Ancak şu da artık bir gerçek ki yolun sonuna geliniyor. Daha açık bir anlatımla, uzunca bir süredir izlenen kentleşme stratejisinin sürdürülebilirliği kalmadı.

Birincisi, büyüme stratejisinin genel sorunları yanında kentlerle kurduğu ilişkide önemli tıkanmalar var. Artık üretilen yeni yapılı çevre için talep yaratılamıyor. Bu durumu görmek için AVM’lerin, iş merkezlerinin, konut sitelerinin doluluk oranlarına bakmak yeterli. Kamu yatırım ve ihalelerinin inşaat sektörü ve kentsel yapılı çevrenin üretime sağladığı desteğin de, kamu kaynaklarındaki daralma nedeniyle sürdürülmesi mümkün görünmüyor.

Toplumun dikkate değer bir bölümü için, yukarıda da vurguladığımız gibi, bu insansız kentleşme rejimine destek vermenin ya da en azından sessiz kalmanın önemli bir nedeni yaratılan kaynaklardan pay alması ya da böyle bir beklenti içinde olmasıydı. Sözünü ettiğimiz tıkanma bu tür bir beklentiyi de boşa çıkarmaya başladı. Bu durumu görmek için, Fikirtepe gibi dönüşüm alanlarında hak sahiplerinin yaşadığı sıkıntılara bakmak yeterli. Bu manzaraya bir de bütün kenti teslim alan sel felaketinin yol açtığı ‘sefalet’ manzaralarını ekleyin!

Tekrar başa dönerek çözümlememizi tamamlayalım. Eskiden ekonomi fabrika ve işyeri demekti. Ekonomik kriz fabrika ve işyeri çalışamaz hale geldiğinde toplumsallaşır, tepkiye neden olurdu. Bugün geldiğimiz aşamada, kentin kendisi rant yaratan koca bir fabrika olarak çalışıyor. Görünen o ki şimdi bu büyük fabrika bir bütün olarak tekliyor. Diğer bir anlatımla, artık işveren ya da devletin karşısında işini kaybetmiş işçilerden söz etmiyoruz. Karşımızda kentini kaybeden yurttaş var.

Mesele, siyaset bu büyük krizi okuyabilecek mi? Bu soru ve yanıtı önemli, çünkü işçinin mücadelesinin önünde sendikalar yürürken, kentini kaybeden vatandaşın önünde kimin yürüyeceği hala belirsiz!

Tarık Şengül – BİRGÜN

İstanbul’un tarihi caddesi artık her Pazar sadece yaya ve bisikletlilere açık

İstanbul’un en yoğun caddelerinden biri olarak bilinen Laleli Ordu Caddesi Pazar günleri için trafiğe kapatıldı. Caddeyi artık Pazar günleri sadece yayalar ve bisikletliler kullanabilecek.

Geçtiğimiz hafta “Sağlıklı Yaşam İçin Bisiklet Kullan” sloganı ile düzenlenen bisiklet tutunda trafiğe kapatılan Laleli’deki Ordu Caddesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesince alınan kararla Pazar günleri için trafiğe kapatılmıştı.

Caddenin yayalar tarafından kullanılacak olmasına sevindiğini belirten bölge esnafı ise “Pazar günleri işlerin yoğun olduğu günlerdir.

Ancak çok fazla trafik yoğunluğu vardı. Şimdi vatandaş caddeyi daha çok kullanacak. Bu hem vatandaş için hem bizim için iyi oldu” diye konuştu.

 

(T24)

Amasra’da yüzme yarışı öncesi termik santral protestosu

Amasra Uluslararası Açık Su Yüzme Maratonu’nda Bartın Amasra Çevre Birlikteliği tarafından açılan “Termik Santrale Hayıor” pankartı polisler tarafından toplandı.

Bartın’ın Amasra ilçesinde, kaymakamlık, belediye ve İstanbul Yıldızlar Yüzme Spor Kulübü iş birliğiyle 400 lisanslı yüzücünün katılması beklenen Uluslararası Açık Su Yüzme Maratonu, termik santral protestosu ile başladı. Lisanslı yüzücüler tarafından açılan “Amasra’da Termik Santrale Hayır” pankartına polisler izin vermedi. Pankart açan yüzücüler hakkında işlem başlatıldı.

Yarış sponsoru termikçi şirket çıktı

Amasra kıyılarında kulaç atacak lisanslı yüzücüleri izlemek için Amasra Büyük Limanı Halk Plajı’nda toplandı. Yüzme yarışlarının açığa doğru 1.500 metre ve 3.000 metrelik parkurda gerçekleştirileceği maraton öncesi, termik santral eylemi yapıldı. Lisanslı sporcular tarafından “Davamıza sahip çıkıyoruz”, “Termik santral istemiyoruz”, “İtirazım var”,”Termiksiz Yaşam istiyorum” pankartları açıldı. Pankart açan sporculara izleyiciler tarafından alkışla desteklendi. Pankartlarının açılmasının ardından polisler pankartları zorla toplarken, pankart açan lisanslı yüzücüler hakkında işlem başlatıldı. Lisanslı yüzücüler Savcılıkta ifadeye alındı.

Amasra’nın Gömü ve Tarlaağzı köyleri sınırları içindeki köy mevkiine “HEMA Termik Santrali ve Kül Depolama Sahası” kurmayı planlayan, Hattat Holding’in Amasra Uluslararası Açık Su Yüzme Maratonu’nun ana sponsoru olduğu öğrenildi.

 

(Birgün)

Dünya gençleri 535 trilyon dolarlık iklim faturası ile karşı karşıya

Climate News Network’te Tim Radford imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Yaren Köse‘nin çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Bir sonraki nesil, iklim değişikliği ile baş edebilmek uğruna, ispat edilmemiş ve spekülatif teknolojilere 535 trilyon dolar ödemek zorunda kalacak.

Gençler iklim değişikliğine karşı protestoda, New York, Eylül 2014. Resim: Thomas Good

En tanınmış iklim bilim insanlarından biri, dünyayı yaşanabilir ısıda tutmak ve iklim değişikliği ile küresel ısınmayı kontrol altına almak için geleceğin genç yurttaşlarının karşı karşıya kalacağı ekonomik yükü hesapladı: 535 trilyon dolarlık bir fatura.

Bu tutarın büyük bir kısmı, 2100 yılına kadar atmosferden 1000 milyar ton karbondioksiti çekmek için tasarlanmış pahalı teknolojilere gidecek.

Elbette, sera gazı salınımlarını şu andan itibaren yılda %6 kadar azaltmaya başlarsak, yüzyıl sonunda zorlu görev 150 milyar tonu atmosferden çıkarmak olacak. Earth System Dynamics dergisinde yayınlanan yeni bir makaleye göre, bunun çoğu yalnızca daha iyi bir orman ve tarım yönetimi ile bile erişilebilecek bir miktar.

ABD, Fransa, Çin, Birleşik Krallık ve Avustralya’dan araştırmacıların yazdığı makale iki sava dayanıyor.

Yavaş Başlangıç

Her ne kadar dünya devletleri, Paris 2015’de küresel ısınmayı kontrol altına almak adına ısı artışını 2100 yılına kadar son buzul çağından bu yana hesaplanmış ortalama küresel ısıya oranla 2°C aşağı çekmeye söz vermiş olsalar da, ortak uluslararası tutumun eyleme dönüşmesi yavaş oldu. Devletlerin biri, yani ABD, Paris Anlaşması’ndan çekileceğini duyurdu bile.

Diğer sav ise, insanların gelecek on yıllarda bu zorlu görevi başarsalar bile çok geç kalmış olabilecekleri: atmosferdeki sera gazı yoğunluğu seviyesi öyle bir noktaya erişebilir ki, uzun vadede dünyayı deniz seviyelerinin metrelerce yükseldiği ve beraberinde ekonomik ve insani felaketler silsilesini getirdiği bir döneme mahkum edebilir.

Çalışmayı yürüten Kolombiya Üniversitesi Dünya Enstitüsü’nden James Hansen, ‘Devam eden yüksek fosil yakıt salınımları genç insanları devasa ve çok pahalı bir temizlik problemi ve iklimin artan zararlı etkileri ile yüz yüze bırakacak. Bu hükümetleri daha fazla gecikmeden enerji politikalarını değiştirmeye teşvik etmeli ve yükümlü kılmalı.’ diyor.

Profesör Hansen, ABD uzay ajansı NASA’nın Uzay Araştırmaları Enstitüsü yürütücüsü olarak, 1988 yılında Kuzey Amerika kıtasında yaşanan ciddi kuraklık ve ısı dalgası sonrası yaptığı açıklama ile dünya basınında manşetlerde yer almıştı. O zaman Washington senato komitesine şöyle demişti: ‘Artık boş konuşmayı bırakmalı ve sera gazı etkisinin kendini gösterdiğine işaret eden güçlü kanıtların olduğunu söylemeliyiz.’

Yasal Delil

Bu tek cümle ile Hansen, iklim bilimini politik gündemde süre giden bir madde haline getirdi. Ancak son çalışma aynı zamanda yasal bir tartışmanın da parçası. Bu ifade, Juliana et al, ABD’ye karşı isimli bir davada delil olarak yer alıyor.

Dava son ABD yönetimi sırasında başlamıştı. Ancak, iklim değişikliği kanıtlarını ‘asılsız’ diyerek görmezden gelen yeni ABD başkanı Donald Trump’ın adı da artık davada geçiyor.

Profesör Hansen, tarihi Paris Anlaşması’nın hedeflerinin bile milyonların maruz kalacağı felaketlerin ve göçün önüne geçemeyeceğini savunuyor.

Hansen’e göre, ‘Küresel ısınma limiti hedefini endüstri devrimi öncesi seviyeye ile kıyaslayarak en fazla +2°C olarak koymanın yetersiz olduğunu gösteriyoruz. +2°C Eemian döneminden daha sıcak demektir, ki bu dönemde deniz seviyesi bugüne göre 6-9 metre daha yükseğe ulaşmıştı.’

Düşük CO2

Bu tartışmaların özünde, iklim bilimcilerin karbon bütçesi ve iklim duyarlılığı olarak adlandırdığı ölçülemezler yer alıyor. Bu meselelerin ilki, atmosfere önce sera gazı salan ve sonra da bunu emen  karasal ve okyanussal süreçler. İkincisi ise, karbondioksit seviyelerindeki bir değişimin ortalama küresel ısı açısından gerçekten ne anlama geldiğini hesaplama sorunu.

İnsanlık tarihinin büyük bir kısmında, CO2 seviyeleri 280 milyonda bir seviyesinde seyretti. Bu seviye, iki yüzyıllık fosil yakıt tüketiminin sonucu olarak, geçtiğimiz iki yılda 400 milyonda bire ulaştı. Ortalama küresel ısı yaklaşık 1°C artarken, 2016’da 1.3°C’lik rekor bir ölçüm kaydedildi.

Profesör Hansen ve meslektaşları, atmosferdeki  CO2 seviyelerinin 350 milyonda bire indiğini ve bu yüzyılın sonunda ortalama küresel ısı artışının 1°C ‘den fazla olmayacak bir seviyeye düştüğünü görmek istiyorlar.

Eğer dünya devletleri bunu gerçekleştirmek için iş birliğine giderlerse, asıl zor iş olan havadan karbondioksit fazlasını çıkarma işi, dünyanın büyük ormanlarına bırakılabilir.

‘Açıkça görülüyor ki hükümetler bu problemi genç insanların omuzlarına yüklüyor. Bu ne kolay ne de ucuz olacak.’

Ancak karbon salınımı yılda %2 oranında artmaya devam ederse (ve bu yüzyılda daha bile hızlı arttı) şu anda çocuk olanlar karbondioksitin yakalanıp, sıkıştırılıp yer altında saklanabileceği inancına dayanan, çok pahalı bir teknolojik çözüme teslim olmak zorunda kalacaklar.

Bunu kayda değer ölçüde nasıl yapacağını kimse bilmiyor. Yapılabilse bile, çok pahalı olacak: tahmini 500 trilyon Euro ya da 535 trilyon Dolar.  Hansen, ‘Açıkça görülüyor ki, hükümetler bu problemi genç insanların omuzlarına yüklüyor. Bu ne kolay ne de ucuz olacak.’ diyor. ‘Genç insanlara bırakılan bu yükü rakamlara döktük. ABD hükümetine karşı açılan davanın yanında, diğer hükümetlere de açılabilecek davalarda da destek olmasını istedik.’

 

Haberin İngilizce orijinali  

Muhabir: Tim Radford

Yeşil Gazete için çeviren: Yaren Köse

 

(Yeşil Gazete, Climate News Network)

Venezuela’da askeri isyan bastırıldı

0

Seçimlerin ardından görevine başlayan Kurucu Meclis nedeniyle gerginliğin sürdüğü Venezuela’da, askeri bir isyanın kısa sürede bastırıldığı açıklandı.

Venezuela’da ülkenin en büyük üçüncü kenti Valencia’daki bir askeri üste yaşanan hareketlilik ve eski bir yüzbaşı liderliğindeki silahlı kişilerin yayınladıkları videoyla halkı ayaklanmayla çağırmaları, ordu içinde Nicolas Maduro hükümetine karşı isyan çıktığına dair haberleri de beraberinde getirdi.

Yayınlanan videoda, etrafında kamuflaj kıyafetli 15 kişi bulunan ve isminin Juan Carlos Caguaripano olduğunu açıklayan eski yüzbaşı, “Bu bir darbe değildir… Anayasal düzenin yeniden kurulması için yapılan bir sivil ve askeri eylemdir” diyerek, acilen bir “geçiş hükümeti kurulması ve serbest seçimler düzenlenmesi” çağrısında bulundu.

Ancak iktidardaki Sosyalist Parti’nin başkan yardımcısı Diosdado Cabello, Twitter’dan yaptığı açıklamada, durumun kontrol altında olduğunu ve “askeri üsse saldıran teröristlerin gözaltına alındığını” duyurdu. Görgü tanıkları, şafak öncesi gerçekleşen olay sırasında silah sesleri duyduklarını belirtmişti.

Reuters’ın haberine göre, yetkililer, “teröristlerin” üsten silah çalmaya çalıştığını ve “saldırı sonrası” yedi kişinin gözaltına alındığını söyledi.

“Hedef Bolivarcı devrim”

Hükümet, sağcılar tarafından planlandığını iddia ettiği saldırının amacının, yaklaşık 20 yıl önce eski Devlet Başkanı Hugo Chavez tarafından başlatılan “Bolivarcı devrimi” yıkmak olduğunu savundu.

Sosyalist Parti yetkilisi Elias Jaua, “Miami’deki hezeyanlı akıllarca planlanan bu saldırılar, sadece Bolivarcı halkın ve silahlı kuvvetlerimizin moralini yükseltmeye yarar” ifadesini kullandı.

Venezuela’da protesto gösterilerine yol açan seçimler sonucunda üyeleri belirlenen Kurucu Meclis, uluslararası tepkilere rağmen cuma günü göreve başlamıştı. Kurucu Meclis’in ilk icraatı ise muhalif başsavcı Luisa Ortega’yı görevden almak olmuştu. Başta ABD olmak üzere; aralarında Kolombiya, Şili, Guatemala, Meksika, Panama ve Peru’nun da bulunduğu ülkeler bu karara tepki göstermişti.

Muhalefet ve ABD dahil birçok ülke, anayasa yazmak üzere seçilen yeni yasama organı Kurucu Meclis’in meşru olmadığını iddia ediyor. Hükümetin bu hamleyle, muhalefet kontrolündeki parlamentoyu baypas ederek gücünü daha da artırmayı hedeflediği öne sürülüyor.

 

(DW Türkçe)

Gertrude Durusoy’un ardından

Yazar, çevirmen ve akademisyen Gertrude Durusoy geçen hafta aramızdan ayrıldı.

Prof. Dr. Gertrude Durusoy İtalya’dan şovalye nişanı alırken

Dünya edebiyatını takip edenlerin oyun, roman ve özellikle de Ahmet Necdet ile birlikte yaptığı şiir çevirilerinden tanıdığı Gertrude Durusoy uzun süre Ege Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesi olarak görev yaptıktan sonra birkaç yıl önce emekli olmuştu.

Önceki günlerde geçirdiği bir kırık ameliyatı sonrası gelişen beklenmedik bir komplikasyon nedeniyle geçen hafta 31 Temmuz günü 74 yaşında hayata veda eden Prof. Dr. Gertrude Durusoy, Alman edebiyatının yanı sıra Slav dilleri edebiyatı uzmanıydı. Durusoy 9 dil biliyordu.

Gertrude Durusoy, Cuma günü San Rosario Alsancak Katolik kilisesinde yapılan cenaze töreninin ardından Karşıyaka Soğukkuyu Hıristiyan Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Gertrude Marie, İkinci Dünya Savaşı sırasında Bohemya’da, Sosen köyünde dünyaya gelmişti. Felemenk olan babası savaşta esir düşerek bu köye gönderilmiş ve köyde tanıştığı eşiyle aşklarının sonucunda Gertrude doğmuştu. Çok dilli bir şekilde büyüyen Gertrude, 9 yaşında babasının savaş sonrasında Fransa topraklarında kalan köyüne gelene dek Rusça dahil 3 dil konuşuyordu. Yatılı okulda Fransızca’nın yanısıra İngilizce ve Latince öğrenen Gertrude Marie, Lille Üniversitesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı okurken seçmeli olarak İtalyanca ve Çekçe ile aynı yıllarda İspanyolca öğrendi.

Gertrude Durusoy Fransa’dan liyakat nişanı alırken

Üniversitenin son sınıfında değişim öğrencisi olarak Almanya’nın Münster kentine gittiğinde Spor Hekimliği ihtisası yapan Fikret Durusoy‘la tanışan ve 1965’de Münster’de evlenen Gertrude Durusoy 1967’de Türkiye’ye geldi ve 1971’de Hacettepe Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. Gertrude Durusoy bu arada 1974’de Aix-Marseille Üniversitesi’nden doktora derecesini aldı.  Çiftin İzmir’e taşınmasının ardından 1981’de doçent olan Gertrude Durusoy Ege Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde çalışmaya başladı. Eşi Prof. Dr. Fikret Durusoy ise aynı üniversitede Spor Hekimliği bölümünde görev yapmış ve 2014’de aramızdan ayrılmıştır.

Gertrude Durusoy’un Ege Üniversitesi’nde tanıştığı şair ve çevirmen Ahmet Necdet ile birlikte Alman, Rus ve Fransız şairlerinden, özellikle Paul Celan, Georg Trakl, Andrei Voznesenski, Louis Aragon ve Guillaume Appolinaiere‘den yaptığı çok sayıda şiir çevirisinin yanı sıra, Elias Canetti, Hermann Broch gibi yazarlardan yaptığı roman ve oyun çevirileri bulunuyordu. Durusoy, Ferit Edgü, Güngör Dilmen, Halikarnas Balıkçısı, Ülgür Önen, Cemil Toksöz, Şadan Gökovalı, Emine Işınsu gibi yazarların eserlerini de Almanca ve Fransızca’ya çevirmişti.

Fransa’dan 2005’de Legion d’Honneur, İtalya’dan 2007’de Dayanışma Yıldızı ve Avusturya’dan yine 2007’de Altın Liyakat nişanı alan Durusoy, Ferit Edgü’nün Hakkari’de Bir Mevsim adlı eserinin çevirisiyle 1990’da Pierre-François Caillé çeviri ödülünü kazanmıştı. Durusoy’un aldığı diğer ödüller arasında 1991’de Avusturya Bilim Bakanlığı Çeviri Ödülü ve 2003-2004 Benal Nevzat Başarılı Kadın Önderi Onur Ödülü sayılabilir.

Gertrude Durusoy 1988’de profesör olmuş, Ege Üniversitesi’nde 1994-2000 arasında Alman Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı ve 2000-2006 arasında Rus Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı olarak görev yapmıştı.

Gertrude Durusoy’un kitap olarak yayımlanan Türkçe’ye çevirileri arasında şunlar sayılabilir:

Şiir (Ahmet Necdet, ile birlikte): Paul Celan, Bademlerden Say Beni (1983), Haşhaş ve Bellek (1994), Zaman Kırmızısı Dudaklarla (1996), Dil Kafesi (1999) ve Hiçkimse’nin Gülü (2006); Guillaume Apollinaire, Dünya Gülü (1986), Alkoller (1997) ve Mirabeau Köprüsü (2004); Louis Aragon, Mutlu Aşk Yoktur (1988); Georg Trakl, Akşamları Kalbim (1991). Ayrıca (Husanov Mirbatır ve Ahmet Necdet ile) Andrei Voznesenski, Telefon Kulübesi (1997); (Gertrude Durusoy) Peter Paul Wiplinger, Yaşam Belirtisi (2000).

RomanHermann Broch, Bilinmeyen Değer (1988); Gerhard Köpf, Borges Yok (1993); Francesco Micieli, Tek Bildiğim Babamın Ellerinin Büyük Olduğu (1999); Fulvio Tomizza, Yaşamın En Güzeli (2001).

OyunHerbert Meier,  Stauffer-Bern (1981); Elias Canetti, Günleri Sayılı Olanlar (1986);  Jura Soyfer, Batık Kent Vineta ve Dünyanın Sonu (2002).

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Bölümü öğretim üyesi olan kızı Raika Durusoy, Ege Üniversitesi tarafından hazırlanan ve bu yıl Ekim ayında yayımlanması beklenen Gertrude Durusoy’a armağan kitapta annesini şöyle anlatıyor: “Bir çocuk olarak arada annemin işyerine gittiğimde güzel vakit geçirdiğimi hatırlıyorum. Annemin odasında hep güzel çiçekler ve bitkiler olurdu. Aynı koridordaki meslektaşlarıyla bitki alışverişinde bulunurdu. Hatta ben onların odalarını da ziyaret ederdim, evdeki bitkileri de çoğaltır birbirimize verirdik. Annemin lisansüstü öğrencileri arada evimize gelirdi. Onlarla iyi bir iletişimi olduğunu hatırlıyorum. Çalışkandı, evde de çok çalışırdı. Bir yandan kardeşime ve bana da zaman ayırır ve iyi olanaklar sunardı. Bize ikinci ana dil olarak Fransızcayı öğrettiği, sonrasında geliştirmeme yardımcı olduğu ve başka diller de öğrenmemiz konusunda bizi teşvik edip olanak sağladığı için ona çok minnettarım.”

Edebiyat dünyasının değerli ismi Gertrude Durusoy’u Hiçkimse’nin Gülü kitabından bir Paul Celan şiiri çevirisiyle uğurlayalım:

Buz, Cennet

Bir ülke var kaybolmuş,
sazlıkta bir ay göveriyor,
ve bizimle donup kalmış,
çepçevre yanıyor ve görüyor.

Görüyor, çünkü gözleri var,
aydınlık yerküreler çoğu.
Gece, gece, küllü sular.
Görüyor, göz çocuğu.

Görüyor, görüyor, görüyoruz,
ben seni görüyorum, görüyorsun sen.
Nerdeyse dirilecek buz,
daha saati gelmeden.

Paul Celan
Hiçkimse’nin Gülü’nden
Çeviri: Gertrude Durusoy, Ahmet Necdet
Artshop, 2006

Ümit Şahin (Yeşil Gazete)

Yakıtımızı değiştirdik – Murat Belge

Bu yazı t24.com.tr sitesinden alındı

“İslamcı siyaset” akımlarına verilen bir ad “radikal İslâm”dı. AKP ilk kurulduğu zamanlar “radikal” olmadığının sinyallerini veriyordu. O zamanın “Milli Görüş gömleğini” çıkarmak bunu anlatıyordu. Çünkü o hareketin içinde, başından beri devam eden ve “değişmezlik” mesajı veren İslamcı çizgiler, öğretiler, kurallar vardı.

Şimdi AKP için kolaylıkla “radikal İslâm” denebilir; ama bu sıfatı yalnız İslâm’a saklamak da doğru değil. AKP, bugün, her sözünde ya da eyleminde “radikal”. Çünkü önderi öyle. Seçtiği siyaset öyle; siyaset tarzı öyle. Falanca iş, filanca düşünce “yanlış”tır dersin, biter. Ama hayır, orada ve öylece bitirmek yok: Falanca iş ve falanca düşünce ihanettir, alçaklıktır, bu millete düşmanlıktır v.b. Aklınıza ne gelirse sıralayacaksınız. Muhalefetin önderi bir olayı protesto ediyor (olay da protesto edilmeyecek gibi değil): Ankara’dan İstanbul’a yürüyor. Vay  sen misin yürüyen? Bu zaten FETÖ’nün programı, PKK’nın talebi. Bize düşman bir “dış dünya” var – orada planlanmış bir eylem! Sonuç olarak “hıyanet-i vataniye”.

Bu tarzın altyapısı Türkiye’de fazlasıyla atılmıştır. Batılılaşma zorlamasını duyan bütün toplumlarda, özellikle de dünyada önemli bir güç olma iddiasını yaşatan toplumlarda değişme gereğinin duyulmasıyla aynı anda değişme zorlamasına da tepki duyulmuştur. Dünyada bunları ilk, en erken duyan toplumlardan bir olan Osmanlı toplumu da bu travmaları yaşadı. Gerek duyanlar ve tepki duyanlar diye ayrışmaya başlayan toplumda, asıl çoğunluk, bunların ikisini birden duyuyordu. Onun için de, kendini “şizoid” durumda bulan, yalnızca toplum değildi. Bireyler de aynı bölünmeyi yaşıyorlardı. Bu ruh haline giren insanlar, aynı durumla karşılaşan her yerde (ki bu da, son analizde, “bütün dünya” demektir), üç aşağı beş yukarı, aynı çözüm yolunu aynı formülü buldular: “Maddi şeyleri alalım; manevi şeyleri almayalım.”

Bu, mümkün mü? Aslında değil. Ama gene bütün dünyada, birçok insan, mümkünmüş gibi davrandı, hâlâ da öyle davranıyor.

Davranabiliyor, çünkü kısa zamanda bunun siyasi pratikteki faydası belli oldu: “Elle tutulamaz” şeyleri almayı reddederek, eski tarz otokrasiyi devam ettirmek daha kolay oluyor. Batı’dan Mercedes almakta sakınca yok, makinalı tüfek almanın hiçbir sakıncası yok. Ama zinhar “insan hakları” gibi kavramları almaya kalkışma. Bunlar gâvur icadıdır, bize gitmez, bize ancak zarar verir. Bölünürüz.

Bu yalnız Türkiye’ye özgü bir ideolojik yaklaşım değil. Batılılaşma serüvenine birlikte girdiğimiz Rusya da böyleydi (hâlâ böyle).  Olayı bizden bir süre sonra yaşamaya başlayan İran’da, Çin’de, Japonya’da aynı travmalar hep yaşandı, hâlâ da yaşanıyor.

Türkiye’de, geleneksel toplumda egemen ideoloji din olduğu, bütün kültürel hayatı da din düzenlediği için, bu değişim zorlamasına karşı ilk direnişler de din içinde biçimlendi. Ama yüzyıl dönümünde sesini duyurmaya başlayan Türkçülük de aynı tepkiyi ya da onun birkaç derece hafifini duyuyordu. Irkçı milliyetçilerin bu konuda ne duyması, ne düşünmesi gerektiğini Nihal Atsız oğluna vasiyetinde yazmıştı. Kısa ve kestirme olarak, bütün dünya düşmanımızdır. Bunun bir istisnası olmadığı gibi olamaz da. Varoluşun değişmez kuralıdır.

Doğru değil bu; mümkün de değil. İnsanlar birbirleriyle iletişir, etkileşir, sürekli bir alışveriş içindedir. İyi bir şeydir bu. Daha da genişleyerek devam etmelidir.

Ancak şimdi Türkiye’de gene izolasyonist ideoloji egemen olmaya başladı. Bu sefer başı AKP çektiği için “dinci” motifler “ulusalcı” motiflerin önüne geçiyor ya da onunla eşdengeli bir bileşim arıyor. Belirli ulusalcı çevrelerin de bu izolasyonist, izolasyonistten öte zenofobik ideolojiye yakıt sağlamak için çalıştığı anlaşılıyor.

Bu iktidar bu değişimi sağladı. Ne kadar derine  gider bu, bilmiyorum; umarım çok derine gitmez. Ama artık adına “Türkiye” dediğimiz bu makinanın çarkları öfkeyle, kinle, intikam duygusuyla, düşmanlıkla döner hale geldi. Çok tehlikeli bir durum.

Murat Belge – t24.com.tr

ABD’de nükleer santralin inşaatı durduruldu

Geçtiğimiz günlerde, bir zamanlar ABD’nin nükleer rönesansının ilk adımı olarak göklere çıkarılan Güney Karolina eyaletindeki nükleer tesis, ortaya çıkan milyarlarca dolar değerinde maliyet artışı nedeniyle inşası devam eden iki reaktörün askıya alınacağını açıkladı.

Güney Karolina, Jenkinsville yakınlarındaki V.C Summer nükleer tesisi birinci ünitesi, 2016. Fotoğraf:  Chuck Burton / AP

V.C. Summer olarak bilinen ikiz reaktör projesinin daha %40 bile tamamlanmamış halde ve 9 milyar dolardan fazla bir bütçe yalnızca kuruluşuna harcanmış. Projenin geçtiğimiz sene enerji üretmeye başlayacağı beklenirken inşaat problemleri, düzenleyicilerle anlaşmazlık ve kalitesiz işçilik sebebiyle ilerleme sağlanamamış.

Bu reaktörler, on sene önce, ABD’li politikacıların, karbonsuz elektrik üretimi sağlamak için bir düzineden fazla yeni nükleer enerji santrali kurmayı düşündükleri zaman önerilmişlerdi. Ancak, o zamanlardan bu yana, ucuz doğal gaz furyası ortaya çıktı, sonrasında Japonya’da Fukushima’da meydana gelen kaza güvenlik ile alakalı endişe filizleri ekti ve Trump hükümetiyle de birlikte iklim değişikliği ile mücadele etmek için atılmış adımlar geriye sarmaya başladı.

Projenin arkasındaki kuruluşlar, V.C. Summer’ın kontrat yüklenicisi Toshiba Corp’a bağlı nükleer enerji şirketi Westinghouse Elektrik Şirketi’nin iflas etmesini durumdan sorumlu tutuyor.  Westinghouse’un iflası ile birlikte 2013 yılında başlanan proje 2023’ten evvel tamamlanamayacağa benziyor ve ilk bütçenin %75 oranında aşılacağı düşünülüyor. Ayrıca, Georgia’daki Vogtle isimli benzer projenin de aynı kaderi paylaşacağı endişesi hakim.

Southern Şirketi tarafından yürütülen Georgia’daki proje, 1979’daki Three Mile Island nükleer kazasından sonra şu anda inşaatı devam eden ilk yeni nükleer reaktör olma özelliğini taşıyor. V.C. Summer’ın durdurulması, Georgia’daki Vogtle projesinin de durdurulması ihtimalini artırıyor. Bu durum, şimdiden uzun olan, inşası başladıktan sonra durdurulan nükleer enerji santralleri listesine bir yenisini daha eklemiş oluyor.

Washinton merkezli Kaygılı Bilim İnsanları Birliği (Union of Concerned Scientists) Küresel Güvenlik Programı (Global Security Program)’nda kıdemli bilim insanı olarak çalışan Edwin Lyman’a göre “Summer projesinin çöküşü eğitici bir öykü olarak ele alınmalıdır.” Yeni tasarımlar hala sıkı güvenlik standartlarını tutturmak için milyarlarca dolara gereksinim duyuyor ve  eğer nükleer sanayi, yeni bir nükleer enerji teknolojisi geliştirmek için kestirme bir yol olmadığını kabul etmezse, aynı hataları tekrar tekrar yapmaya mahkûm olur” diye belirtiyor.

Ülkenin dört bir yanındaki nükleer santraller ve nükleer sanayiye yatırım yapan şirketler, bir yandan ucuz doğar gazdan üretilen enerji ile rekabet etmek için çabalıyor. Diğer yandan ise, sektördeki diğer gelişmeler de rahatsızlıklarını perçinliyor.

Projeyi yürüten kuruluşlardan biri olan Santee Cooper’ın yöneticisi Lonnie Carter, Tesla Şirketi’nin çok beklenen elektrikli aracının halka tanıtılmasıyla, “ Ya herkes elektrikli taşıtını şarj etmek için fişlerini prize takarsa?” diye soruyor. Şimdilik durağan olan elektrik talebinin tekrar artması durumunda hazırlıksız yakalanmamak gerektiğini belirterek,  ABD hükümetine enerji alanına yatırım yapması yönünde ısrar ediyor.

Çevre örgütleri ise devlet düzenleyicilerinden projeyi iptal etmeleri ve bu tesis müşterilerine yıllık oranlardaki artış uyarınca milyarlarca doların geri ödenmesini istiyor.

 

Haber: Sıla Özkavaf

(Yeşil Gazete, NBC News, Reuıters)

 

 

 

Drazyen ile Elektrikli Bisiklet arasındaki 20 fark – Aydan Çelik

Aydan Çelik’in “Türkçe konuşan bisiklet dergisiCyclist Türkiye‘nin Nisan 2017 sayısında yer alan çizimini hem Çelik hem de derginin Yeşil Gazete’ye tanıdıkları imkan sayesinde paylaşıyoruz.

Çelik bu çiziminde Drazyen’in icadının 200. yılı kapsamında Drazyen ve Elektrikli Bisiklet arasındaki 20 farkı geçmiş (drazyen) ve gelecek (elektrikli bisiklet) temaları üzerinden betimlemiş.

Drazyen’in pastasının ufka doğru uzatıldığı sayfada,

“Bisikletin atası Drazyen bu yıl 200 yaşına bastı.
1817’de Karl von Drais‘in icat ettiği “Koşu Makinası” zaman içinde milyarlarca insanın en sevdiği nesnelerden biri haline geldi.

İyi ki doğdun Drazyen.
İyi ki hayatımızdasın!” bilgisi paylaşılmış

Diğer sayfalarda ise Aydan Çelik, kendine has üslubu ile “Drazyen ile Elektrikli Bisiklet arasındaki 20 fark“ı sıralamış.

Peki nedir o farklar?

                                 Drazyen                                     Elektrikli Bisiklet

  •                         Mazi                                               Ati
  •                         Koşu Makinası                             Makinanın Koşusu
  •                         200 yaşında, 2 dalya                   Daha dünkü bala
  •                         Modernizm                                   Postmodernizm
  •                         Gutenberg                                     Ipad
  •                         Aşık Veysel’in bağlaması           Orhan Gencebay’ın elektro bağlaması
  •                         Paco de Lucia’nın gitarı             Eric Clapton’un electro gitarı
  •                         Meşe Parke                                   Lamina Parke
  •                         Tornet                                            Hoverboard
  •                         Planör                                            Ufo
  •                         Drazyen*                                       Tramvay
  •                         Tahta Beşik                                   Elektronik Eşik
  •                         Pinokyo                                         Action Man
  •                         Fred Çakmaktaş                          George Jetgil
  •                         Leonardo da Vinci                       Faraday**
  •                        Abaküs                                           Elektronik Hesap Makinesi***
  •                        Pabuç pençesi parası                   Elektrik Faturası
  •                        Takviyesiz                                      Takviyesi takdir edilesi
  •                        Pedalsız                                          Pedala kuvvet
  •                        Pabucum sağolsun                      Siz ne arzu etmiştiniz?

 

Açıklamalar:

*Drazyen: Tahterevalli gibi kolları, yukarı aşağı hareket ettirilerek, raylar üstünde yol alan demiryolu aracı da aynı adı taşıyor.
**Hakikaten Faraday adında bir elektrikli bisiklet var.
**1972’de ilk cep hesap makinesini icat eden Clive Sinclair, 1992’de de ilk elektrikli bisikletlerden birini icat etti.

 

Aydan Çelik’in izni ve görselin ilk kez yayınlandığı “Türkçe konuşan bisiklet dergisi” Cyclist Türkiye’nin onayı ile Yeşil Gazete’de yer verilmiştir.

 

 

Aydan Çelik

 

Yoksa siz yemek yemiyor musunuz? – Umut Kocagöz

Türkiye yoksulluğun çok keskin olmasa da görüldüğü, ancak gelir düzeyindeki adaletsizlik ve düşüklükten kaynaklı giderek pahalanan bir ülke. Ev fiyatları, kira fiyatları, pazarda meyve fiyatları, restoran fiyatları… El yakıyor kavramı boşuna daha çok kullanılmaya başlanmadı. Hem pahalı, hem kalitesiz tüketiyoruz.

İklim değişikliği ve doğal afetler, hayatın ne kadar değersiz kılındığını ve yaşamın ne kadar kalitesiz (yani belirli insani ölçütlerin altında) yaşandığını gösteriyor. İstanbul, yani Türkiye’nin en bilinen, en büyük, en “marka” şehri, geçtiğimiz iki hafta içerisinde yaşanan iki afet vakasıyla ile deyim yerindeyse kıyamet oldu. Bunlar, iklim değişikliğine işaret eden, “afet” vakalarıydı; ancak doğal olduğunu söylemek pek mümkün değil. “Esmiyor değil mi” espirisinde olduğu gibi, esmez; çünkü, İstanbul, aynı zamanda dünyanın en kötü yönetilen şehirlerinden bir tanesi. Hikayesi malumumuz.[1]

Lakin, başka bir mesele henüz daha ülkemizde gerçek bir gündem halini almadı. Asında birinci gündemimiz haline gelmesi hem çok kolay hem de çok zor olan bir meseleden bahsediyoruz: Gıda. Pazarda en “dandik”, “çakma” veya “sahte” ürünler, pahalı fiyatlara satılıyor. Market raflarında binlerce çeşit ürün var. Çeşitlilik güzel olmasına güzel de, bunun bir eleme mekanizması olduğu hemen kendini ele veriyor. Kaliteli (yani bu bağlamda nitelikli, besleyici, sağlıklı) ürünler “kazık” diyebileceğimiz kadar “pahalı”. Bu ürünlere erişim genelde çok küçük bir azınlık tarafından mümkün. Zaten memleketin zenginlerinin bu marketlerden alışveriş yapmadığını biliyoruz. Onların evlerine, malikanelerine ürünler özel olarak, en iyi yerlerden geliyor.

Dolayısıyla, marketlerden alışveriş yapan küçük bir yönetici kesim dışında bu ürünlere kimse erişemiyor. İyi bir maaşı olan beyaz yakalılar, zaman zaman bu ürünlerden “faydalanabiliyor”. Bu saydığımız kesimlerin çok küçük bir toplam olduğunu söylemeye gerek yok sanıyorum. Yani, gıda meselesinde en çok etkilenen yine biziz, alt sınıflar. Ancak bunu bir süreliğine unutalım. Çünkü gerek yok. Sadece bu verinin bile gıda meselesinin Türkiye’nin en büyük meselelerinden biri olduğunu göstermesi yeter. Onu da unutalım. Büyük iddialara gerek duymayacağımız bir yerdeyiz.

Türkiye’nin yeni açıklanan enflasyon rakamlarına istinaden, ve muhtemel başka sebeplerle, hububatta ithalat (yani başka ülkelerden satın alma) yönündeki ticari engeller kaldırıldı.[2] O Türkiye’ki bir zamanlar “buğday ambarı” olarak anılırdı. Şimdi, hayvanlarının besleneceği samanı dahi ithal eden bir ülke. Bu ithalat “ayarının” bir çok sebebi olabilir. Hatta bu sebeple tarım bakanı dahi değiştirildi. Tarımda yeni bakanımız tıpçı. Ziraati yönetecek.[3]

İlk bakışta bu durum sorunlu görünebilir. Lakin, meseleye yukarıdaki bağlamda, pozitif yönünden bakalım. Çakma, besleyici değeri düşük olan, sırf öğün atlayalım, karnımız doysun diye gıda “tüketiyoruz”. Eskiden yemek yer, su içerdik. Şimdi “gıda tüketiyoruz”. Karnımız doyuyor, nefes alıp vermeye indirgenmiş hayatlarımızı devam ettirebiliyoruz. Aslında sıkça hasta da oluyoruz; vücut direncimiz pek düşük. Bunun sebeplerinden birinin gıda sistemi olduğu açık. Tıp kökenli bir bakanın tarım ve gıdadan sorumlu olmasının tam da bu açıdan çok önemli olduğu söylenebilir (!) Gıda ile sağlık arasındaki ilişki daha iyi ifade edilemez.

Biraz daha ciddi düşünelim. Ülkemizde milyonlarca insan ay sonunu nasıl getireceğini, birikmiş borçlarını nasıl ödeyeceğini düşünüyor. Günümüzde insanlar yapıp ettiklerinin bedelini borçlanma ile ödüyor. Borçlanma, daha fazla yoksullaşmayı beraberinde getiriyor. Yoksullaşma, yalnızca ücretler üzerinden düşünülmemeli. Gizli ölçütlerin esas ölçütler olduğu unutulmamalı. Toplumun büyük çoğunluğu da eskiden öyle zengin değildi, mesela; ancak iyi beslenebiliyordu. Sağlıklı ve besleyici gıda ürünlerine erişimleri vardı. Mesela Türkiye’nin her ucu bucağını bir takım gıda simsarlarının karış karış gezip de yoksul köylülerin en kıymetli şeyi olan katıklarını “keşfederek” markalaştırması boşuna değildi. Çünkü en iyi peynir, en iyi zeytin, en iyi yumurta köyde, bizzat bu köylüler tarafından üretilmekteydi.

Yoksullaşan hayat, hayatın nasıl daha iyi yaşanabileceği meselesini de bizim için bir soru işaretine çeviriyor. Giderek belirsizleşen ülkenin siyasi koşulları, büyük bir umutsuzluğu beraberinde getiriyor. Öyle bir ortam ki, bu koşullarda kimse aslında “etliye sütlüye bulaşmıyor”. Halbuki ülkenin gidişatını büyük ölçüde belirleyen şey et ve süt politikaları. Buğday, arpa, mısır; sebze ve meyve… Ekmek… Bunlar olmadan kim yaşamanın mümkün olduğunu iddia edebilir?

Geçtiğimiz günlerde, “her şeyi ve herkesi ilgilendiren” bir mesele tekrar gündeme geldi. Ayşe Bereket’in tabiriyle “BESD-BİR istedi, Biyogüvenlik Kurulu İkiletmedi”.[4] Biyogüvenlik Kurulu, yeni 4 GDO’nun kullanımına izin vermiş oldu. Bu durum, geçtiğimiz aylarda beyaz ekmekte karşılaşılan GDO üzerine de gündeme gelmişti. Genetiği değiştirilmiş organizmaların hem sağlık açısından hem de tarımsal üretim açısından zararlı olduğuna dar bir çok şey yazıp söylenmekte.

Yeni GDO’ların kullanımının nerede olacağı BES-DİR’in açılımında görülebilir: Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği. Halkın büyük çoğunluğunun yukarıda ifade ettiğimiz üzere öğün atlatmak ve karın doyurmak amaçlı “tükettiği” “tavuk”ların, örneğin, ilaçla şişirildiklerini biliyoruz. GDO’lu yemle besleneceklerini de öngörmek zor değil. Ayrıca, tabi bu tavuklardan yumurta da elde edilecek. Beyaz et üretilen hayvan çeşitliliğinden ne tür gıda ürünleri elde edildiğini düşünün.[5]

Dolayısıyla, kaliteli ve pahalı ürünler bir yanda, GDO’lu, ilaçlı, sağlıksız ürünler bir yanda. Yüzde bir bir yanda, yüzde doksandokuz bir yanda. Sağlıklı, nitelikli gıdaya erişim meselesi insanlık için onur meselesi olarak görülmelidir. Bütün iktidar kavgaları, bir pastadan kimin ne kadar pay alacağı etrafında döner. GDOlu ekmek bulamadığımız zaman, GDOlu pastanın kırıntılarına razı olacak mıyız?

[1] “Doğal” olarak görülen afetlerin doğal olmadığını anlatan muhteşem kitaplardan bir tanesi şudur: Mike Davis (2012) Üzerinde Güneş Batmayan Katliam (çev: Umut Haskan). İstanbul: Yordam.

[2] Bu durumun sonuçları için bknz: http://www.tarimdunyasi.net/2017/08/02/tarimda-ithalatin-altin-cagi/

[3] Bu konuda yapılan yorumlar için bknz: http://www.yurtgazetesi.com.tr/tarim-bakani-degisti-politika-degismedi-makale,13847.html

[4] Bknz: https://yesilgazete.org/blog/2017/08/02/monsanto-ve-basfin-gdolarina-izin-besd-bir-istedi-biyoguvenlik-kurulu-ikiletmedi/

[5] Daha ayrıntılı bir inceleme için bknz: https://m.bianet.org/bianet/saglik/188820-gdo-lu-misir-ve-soya-hangi-gida-urunlerinde-kullanilabilir

 

Umut Kocagöz