Köşe Yazıları

Almanya – Türkiye ilişkilerinin AB üyeliğine etkisi ve sonuçları – Ayşenur Kızıldere Uysal

Türkiye ve Almanya ilişkilerine geçmişten bugüne doğru baktığımızda geride bıraktığımız 2017 yazı boyunca tansiyon yükselten, gerilimi artıran olayların, açıklamaların ardı ardına yaşandığı nadir dönemlerden birine şahit olduk. Siyasi liderlerin söylem ve edimlerini incelediğimizde ise bu politik ve diplomatik gerilimin bir süre daha devam edeceği aşikar. Türkiye’nin İncirlik ve Konya NATO hava üslerinin Alman milletvekilleri tarafından ziyaretlerini reddetmesi, Büyükada’da tutuklanan altı insan hakları savunucusu arasında alman vatandaşı Peter Steudtner’in tutuklanması nedenleri ile Almanya Dışişleri bakanının yaptığı açıklamada Türkiye’ye karşı üç boyutlu yaptırımın uygulanması konuları ve son olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği yolunda Almanya’nın süreci ekonomik, mali ve siyasi boyutta olumsuz etkileyebileceği gerçeği bu yazının temel konusunu oluşturmakta.

Bir uluslararası organizasyon olarak, kendine has (sui generis) siyasi ekonomik ve hukuki yapısı ile Avrupa Birliği dünyada örgütlenme yapısı, işlevi, etkinlik ve edimleri ile tek örneği temsil etmektedir. Sahip olduğu ve sunduğu mali ve ekonomik refah standartları, insan haklarının, hukukun üstünlüğünün, barışın sağlanıp korunması adına oluşturduğu ve geliştirdiği norm ve değerlerin varlığı, dünya çapında çağdaş yaşam ve demokrasinin oluşturulması anlayışları elbette coğrafi komşusu olan Türkiye’nin de kendini bu halkanın içinde var olma gereksinimini 1960lardan günümüze taşımıştır.

Her ne kadar 2010 sonrası Türkiye –AB ilişkileri ciddi oranda kesintiye ve yavaşlamaya uğrasa da bu gerçek hiçbir siyasi lider veya iktidarın vazgeçemeyeceği veya vazgeçme lüksünün olmadığı diplomatik ve teknik bir süreçtir. Bu açıdan Türkiye Almanya ilişkileri özelinde dönemsel yaşanan krizlerin bu süreçten geri adım atılmaması gerekliliğini, Avrupa Birliği üyeliğinin Türkiye için büyük önem taşıması nedeniyle Türkiye’nin AB’nin bir kurucu üyesi, mali ekonomik merkezlerinden ilki ve de AB  karar verici mekanizmalarında siyasi etki ve nüfuzunun fazlasıyla ağır bastığı  bir Almanya ile ilişkilerinin üyelik yolunda şansını zorlama lüksünün pek bulunmadığı da bir gerçektir.

Özellikle son dönemlerde Türkiye’nin AB üyeliği açısından AKPM’nin (Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi) Türkiye hakkında aldığı denetleme kararı ile süreci kopma noktasına getiren yirmi maddelik kararları, Türkiye’nin AB değer ve normlarından giderek uzaklaştığı eylemler ve söylemlerin var oluşu nedeniyle Türkiye ve AB ilişkileri tarihinde uyarı, ikaz mahiyetinde zirve konumuna sahiptir. Bu kararların en önemlilerinden biri olan idam cezasının tekrar konuşulması gerçekten endişe vericidir. 1999 yılında Helsinki zirvesinde Türkiye’yi aday ülke statüsüne taşıyan  idam cezasının kaldırılması konusu, 2000’lerin başında Türkiye’nin demokrasi ve hukuk grafiğinde yukarı yönde ilerleyen okun, son zamanlarda bu cezanın geri getirilmesi söylemleri ile düşüşe geçtiği ve AB değerlerinden ciddi anlamda uzaklaşıldığı tartışmalarını getirmesi de doğal bir sonuçtur.  Bu durumun yanı sıra üyelik adına AB bakanlığı ve AB komisyonu arasında işleyen resmi süreç, 2010 sonrasında her yılın ekim ayında yayınlanan ilerleme raporlarındaki eleştiriler ise, bu durağan hatta zaman  zaman gerileyen dönemin delileri niteliğini taşır.

Almanaya Dışişleri bakanı Sigmar Gabriel’in Türkiye’ye yaptırım uygulanması başlığı altında ifade ettiği konulardan AB’nin Türkiye için planlanan mali yardımlarda kesintiye gidilebileceği, üyelik geleceğinin tartışmaya açılması ve son olarak gümrük birliğinin revize edilmesi, genişletilmesi konularının askıya alınması veya engellenmesi açıklamaları, Türkiye açısından, Almanya ile olan ilişkilerinin AB’de kendi geleceği için derhal onarılması, geri dönülmesi gereken boyutunu oluşturur. Çünkü şu anda 1995 standart ve şartlarında yaşatılan bir gümrük birliği antlaşması Türkiye’nin üçüncü ülkelerle gerçekleştirdiği ticari ilişkilerin yine Türkiye’nin aleyhine olan konumu, AB ile olan ilişkilerde öncelikli ekonomik problemlerindendir.

Bunun yanı sıra yine gümrük birliğinin günümüze hali hazırda eski mal ve hizmetler standartlarındaki işlerliğinin güncellenmeye ihtiyaç duyması yeni uygulamaların eklenilmesinin planlanması tabi ki öncelikle Türkiye’nin lehine olacaktır.

Durum bu iken her ne kadar kurulan köklü ilişkilerin bir günde bitebileceği gerçeği yansıtmasa da var olanı daha da kötüye, çözülemez sarmallara taşımanın, restleşmenin zararı elbette Almanya için değil Türkiye için daha yıkıcı olacaktır.

Almanya açısından bakıldığında ise, Alman politikacıların Türkiye hakkındaki mevcut negatif açıklamalarının eylül ayında gerçekleşecek olan seçimlerin kampanya malzemesi eleştirilerine neden olsa da az öncede belirttiğim gibi siyasi liderlerin, parti ve iktidarların söylem ve edimlerinin Türkiye AB ilişkileri açısından ilerleyen resmi ve teknik süreci sadece yavaşlatma, dondurması ihtimalinden öteye geçemeyeceği de bir gerçektir.

 

Ayşenur Kızıldere Uysal

Marmara Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü

AB Siyaseti ve Uluslararası İlişkiler Master Öğrencisi