Ana Sayfa Blog Sayfa 2813

O ağıt dinmek bilmiyor – Şahin Tekgündüz

“Yarım yüzyıl önce kıydılar Sinan Cemgil’e

onun değerli anısı önünde saygıyla eğiliyorum”

Sıhhiye Marmara Sokak, Marmara Apartmanı… Dört katlı, cephesi kirli sarı baklava dilimi bir sıvayla kaplı apartmanın birinci katı. Salonun geniş penceresi, o zaman zengin bir semt pazarının kurulduğu, şimdi ise betondan kat kat yükselen bir otoparkın kara, devâsâ kitlesi altında ezilmiş genişliğe bakıyor. Ilık bir ocak ayının ilk haftası dolmak üzere. 6 Ocak 1969 Pazartesi, gece saat on suları…

Geniş pencerenin önündeki yemek masasında beş kişiyiz. Konuklarımız Sevim Onursal’la Kor Kocalak, karım Ayten, beş yaşındaki kızım Elif ve ben… Şimdi düşünüyorum da, hak etmediğimiz kadar keyifliyiz. Bir gün önce kurulan pazardaki balıkçım Halil Efendi’den aldığım turnabalığı tavası,  rakı içiyoruz. Masamız bir hayli zengin. Karımın büyük beceriyle yaptığı Arap mezesi muhammara, çok sevdiğimiz Mihalıç peyniri, kütür kütür kırmızı turplar, şeker gibi tatlı kırmızı soğanlar, kokusu ve tadı hâlâ damağımda nar gibi domatesler, rakı kadehlerinin tokuşmasından çıkan kışkırtıcı sesleri daha da artırıyor.

O günkü keyfimiz sadece sıcak dostluğumuzdan, zengin masamızdan ve rakının kanımızı kaynatmasından kaynaklanmıyor. Yeni bir iş kurmanın eşiğindeyiz. Ben TRT’ye resti çekip istifamı vermişim ve yıllardır kullanmadığım yıllık izinlerimin tadını çıkarıyorum. Bir yandan da Kor Kocalak’la kuracağımız Odak Reklam Ajansı için Kızılay’daki İnkılap Sokak’ta kiraladığımız işyerini donatmaya çalışıyoruz.

Yeni işimizin heyecanını yaşarken, içinde bulunduğumuz ortamın sorunları ve çözüm arayışları içinde kıvır kıvır kıvranıyoruz. 1961 Anayasası’nın sağladığı geçici demokratik ve özgürlükçü ortam ayaklarımızın altından kaymaya başlamış, Türkiye İşçi Partisi’nin hayat damarları bir bir koparılmış, Türkiye üzerindeki emperyalist baskıya direndiğini sanan, ama aslında ona hizmet ettiği bilincinden yoksun faşist güçlerin örgütlenmesi ve köktenci bir dönüşüme ortam hazırlama çabaları desteklenerek boyut kazanmış, bütün bu ve benzeri gelişmeler bir müsamerenin sahneleri gibi peş peşe hayata geçirilmiş ve geçirilmekte…

Pek çoğumuz bu gelişmenin usta eller tarafından sahnelenen bir müsamere olduğunun bilincinde, önemli bir kesimimiz ise, rastgele ve aşırı dozda alınan komünist öğretinin yol açtığı hazımsızlık ve mide fesadının dayanılmaz kâbuslarının dehşeti ve mutlu gelecek düşlerinin sarhoşluğu içindeyiz. TİP, bilerek ya da bilmeyerek, egemen güçlere hizmet edenlerce kendi içinden çürütülmüş ve dışlanmış. Gençlik, Avrupa’daki 68 hareketinin rüzgârıyla da savrularak, sosyalist hareketi anarşi ve terör olarak tanımlayan devletin ekmeğine yağ sürercesine sokaklara, kırlara ve dağlara çıkmaya başlamış, üniversite gençliği eğitim yerine vatan kurtarma görevini üstlenerek yerleşkeleri bir yandan faşist, bir yandan da komünist eylemlerin karargâhları haline getirmiş, sokak çatışmaları almış yürümüş… 12 Mart’a adım adım yaklaşmaktayız….

İşte böyle bir dönemde yeni bir işyeri açmanın heyecanını, keyfini, mutluluğunu yaşıyoruz. Bir yandan da, yaşamımıza yeni giren televizyonda, sözünü ettiğim gelişmelerin yansımalarını görmeye çalışıyoruz. O gün ODTÜ’de dramatik bir olay yaşanmış ve öğrenciler, Üniversite’yi ziyarete gelen ABD Büyükelçisi Robert Komer’in arabasını yakmıştı. Radyolardan, televizyondan ayrıntılı haberler alamıyoruz ama hareketin elebaşlarının kimler olduğunu çok iyi kestiriyoruz. Yıllarını CIA’da geçiren ve Vietnam Kasabı olarak anılan Komer’in Ankara’ya atanmasının yarattığı gerginlikler ve gelişmeler böyle bir sonucun beklendiğini göstermeye yetiyordu. ODTÜ ziyareti ise adeta bir komplo niteliğindeydi.

Biz bunları konuşurken kapının zili acı acı çalıyor. O günlerde öyle bir saatte kapının çalınması hayra alâmet olmadığı için Kor da benimle birlikte kapıya geliyor. Kim olduğunu sonradan bile çıkaramadığım bir genç, heyecan içinde, sesi titreyerek adımı soruyor; söyledikten sonra da nefes nefese konuşmaya başlıyor… Altı kişi olduklarını ve aşağıda takside beklediklerini, Komer’in arabasını yaktıkları için polis tarafından her yerde arandıklarını, Sinan Cemgil’in buraya sığınabileceklerini söylediğini anlatıyor. Kor’la birbirimize bakıyoruz. Genç bunları söyledikten sonra emreden bir tavırla,

            “Ben arkadaşların yanına gidiyorum, sizden haber bekliyoruz, geç kalmayın” diyor ve merdivenleri hızla inerek gözden kayboluyor. İkimiz de şoktayız. İçeri geçip, hızlı bir karara varabilmek için tartışmaya başlıyoruz. Ben, onların bizde kalmalarının çok riskli olduğunu, TİP’li olduğumun bilindiğini, Sinan’ın ve karısı Şirin’in birkaç ay öncesine kadar bir süre bizde kaldıklarını, bu süre içinde izlenmiş olabileceklerini söylüyorum. Benim bu kaygım haklı bulunmakla birlikte Sevim Hanım ve Kor tarafından pek de benimsenmiyor. Kor telefona sarılıp, Bulvar Pasajı’nda kuyumculuk yapan, soyadını anımsayamadığım Yüksel adındaki ortak bir dostumuzu arıyor. Onların Çinçin Bağları’nda depo olarak kullandıkları gecekondumsu bir yerleri var. Şifreli telefon konuşmasından sonra Kor parkasını kapıp dışarı fırlıyor.

Kor’un dönmesini elimiz yüreğimizde bekliyoruz. İzlenmiş olmaları ya da olay nedeniyle oluşturulan arama noktalarına takılmaları olasılığı çok yüksek. Kor gece yarısı nefes nefese geliyor. Cebindeki para yetişmediği için taksiden Sıhhiye’de inmiş, polis ve bekçilere görünmemek için duvar diplerinden koşarak gelmiş. Yorgunluğuna karşın, gözlerinde çok önemli bir iş başarmanın mutluluğu parlıyor. Ara verdiği rakıya bir süre daha devam ederken Komer’in arabasının nasıl yakıldığını Sinan’ın ve arkadaşlarının ağzından aktarıyor. Taksidekilerin Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Taylan Özgür, Seçkin İnceefe, Tuncay Çelen ve Hüseyin İnan olduğunu öğreniyoruz.

Yapılan plana göre sabahleyin Kor birkaç günlük yiyecek içecek, battaniye vb ikmali yapacak, bu süre içinde herkes bir yolunu bulup birer birer oradan uzaklaşarak sığınacak yer bulacak. Sinan’ı da biz, pek tekin olmamasına karşın, kurmakta olduğumuz ajansta saklayacağız. Bu arada ben de ajansın arka odasına konulmak üzere bir somya ile yatak ve battaniye ayarlıyorum. Akşam ortalık kararınca da Sinan’ı ajansa getiriyoruz. Biz bir yandan bu olayları yaşarken, bir yandan da radyo, televizyon ve gazetelerde olayın gelişmelerini ve yansımalarını izliyoruz.

Kor’un da berim de paramız pulumuz yok. Ben, Ayşe teyzemin dişinden tırnağından artırdığı dünyalığından beş bin lira, Beden Terbiyesi Ankara Bölge Müdürlüğü’nde çalışan aile dostum ressam Hakkı Torunoğlu’ndan aldığım birkaç bin lira, Kor’un da eşinden dostundan ve özellikle o dönemde Ankara’da tabelacılık yapan dostumuz ressam Ali Doğanyiğit’ten aldığı borçlarla bir şeyleri yapılandırmaya çalışıyoruz.

Günlerimiz, ajansın döşenmesini en ucuz şekilde sağlayabilmek çabasıyla, demir doğrama atölyelerinde, marangoz ve döşemecilerde, nalburlarda geçiyor. Yabancı dekorasyon dergilerinde ve özellikle Domus’larda bulduğumuz avangard mobilya örneklerini en iyi kalitede en ucuza mal edebilmek için sabahtan akşama taban tepip ona buna dert anlatıyoruz. Bütün çabamız, ahşap lambriler, kapitone panolar, kartonpiyerlerle süslü tavanlar ve kıvrım kıvrım oymalarla donatılmış koltuk ve masalar yerine modern, yalın, kendini öne çıkarmayan sakin nesneler oluşturmak ve onların arasında yapacağımız işin fark edilmesini sağlamak. Büyük ölçüde de başarılıyız. Boyasından badanasına, mobilyasından teknik donanımına kadar her şeyi kendimiz kotarmak zorundayız. Bir elinde zımpara kâğıdı, öbür elinde plastik boya fırçasıyla ırgat gibi çalışan Sinan’ı da büyük bir şans olarak görüyoruz. Polis takibinde olan Şirin ancak gece karanlığında gelebiliyor onun yanına.

Günler geçiyor, Sinan’ın yakalanma ya da tutuklanma olasılığı ortadan kalkıyor ama o artık bir öğrenciden çok siyasi bir militan. Ele avuca sığmıyor. Bir görünüp bir kayboluyor. Bir ara yıllardır en yakın dostum olan Nihat Asyalı ve eşi konuk ediyor onu ve Şirin’i. Hemen her gece birlikte oluyor ve Türkiye sosyalizmini, TİP’i, giderek boyut kazanmakta olan sol fraksiyonları, milli demokratik devrim hareketini, tırmanan faşizmi ve daha pek çok şeyi tartışıyoruz gece yarılarına kadar. Bu tartışmalara kimler katılmıyor ki?..

Sinan’la ayrıldığımız temel nokta, sosyalist savaşımın bireysel çabalarla ve yasa dışı örgütlenmelerle değil, işçi sınıfının yasal örgütü olan Türkiye İşçi Partisi saflarında verilmesi… Oysa Sinan ve çevresindekiler partiden çoktan kopmuş durumda. Parti onlar için artık revizyonist bir örgüt ve sosyalist gelişmenin önündeki en büyük engel. Ben ve benim gibi düşünenler ise, yasadışı örgütlenmeler ve bireysel militanlıklarla egemen güçlerin ekmeğine yağ sürülmekte olduğunu, onların bu gelişmeleri kullanarak istedikleri ortamın oluşmasını beklediklerini, buna meydan vermenin ise nesnel olarak sosyalist hareketi baltalama anlamı taşıdığını anlatmaya çalışıyoruz. Ama boşuna…

Aradan aylar geçiyor. Sinan ve Şirin yine bir aya yakın bir süre bizde kalıyor. Sinan sabahleyin benimle birlikte çıkıyor, akşam yorgun argın eve dönüyor. O içi içine sığmayan heyecanı ile gün boyu yaşadıklarını anlatıyor. Deniz Gezmişleri, Mahir Çayanları, Hüseyin İnanları, Yusuf Aslanları ve daha pek çoklarını… Bu arada Kor’la birlikte kurduğumuz ajansın hazırlık çalışmaları geride kalmış ve işler ilerlemiş durumda. Sinan bir gün Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la birlikte ajansa geliyor. Aslan’ın ve İnan’ın vesikalık fotoğraf çektirmek istediklerini söylüyor. Ben her ikisinin de poz poz portrelerini çekiyorum. Yıllar sonra o fotoğraflardan kimilerini gazete haberlerinde görüyorum ve içim burkuluyor.

Dostluğumuzun sımsıkı devam etmesine rağmen Sinan’la tartışmalarımız giderek sertleşiyor. O beni revizyonistlikle, ben onu goşistlikle suçluyorum. Hacettepe Hastanesi’nde ameliyathane başhemşiresi olan karıma, yakında dağa çıkacaklarını, devrimci mücadele saflarında kendisi gibi sosyalist ve yürekli bir hemşireye çok ihtiyaçları olacağını söylüyor ve onun da kendileriyle gelmesini istiyor. Karım bunu bana aktardığında hiç öfkelenmediğimi, bu romantizm karşısında acı acı gülümsediğimi anımsıyorum. Artık akşamları Sinan’la pek konuşamıyoruz. İkimiz de birbirimize soğuk bakmaya başlıyoruz. Çoğu zaman rakılarımızı ya da çaylarımızı yudumlarken siyah beyaz televizyonda TRT’yi izliyoruz. Sonra bir gün Sinan vedâ bile etmeden ortadan kayboluyor. Birkaç gün sonra Şirin de ayrılıyor bizden sessizce. Sinan’ın Çankırı’da olduğunu öğreniyoruz. Siyasal ortamdaki gerginlik her geçen gün tırmanıyor. Söylentilerin ardı arkası kesilmiyor. Askeri darbe beklentileri had safhada. Ünlü gazetelerin ünlü yazarları bile böyle bir beklenti içinde.

Ajansta da Kor Kocalak ve Sevim Onursal’la yolumuz ayrılmış durumda. Oğuz Tığlı, Turgay Betil, Tevfik Dalgıç ve Tuncer Özkan’la birlikteyim. İnsanın içini karartan bilinmezliklerle dolu o puslu ortamda ayakta kalabilmek için elimiz yüreğimizde bir şeyler yapmaya çabalıyoruz. 

12 Mart 1971, öğle saatleri. Ajanstaki odamdayım. Önce dışardan bir sevinç şamatası geliyor kulağıma, sonra kapım hızla açılıyor. Tevfik Dalgıç, Tuncer Özkan, aklımda yanlış kalmadıysa Oğuz Tığlı ve gelgit işlerimizi yapan Ali Rıza Özdemir heyecanla odama dalıyorlar. Tevfik de Tuncer de bana dayı derler. Tevfik elindeki transistörlü radyoyu masama koyup, büyük bir müjde verircesine heyecanla, “Dayı, gözün aydın… Ordu muhtıra verdi, Sülüman gidiyor…” diyor. Neye uğradığımı şaşırıyorum. İlk tepkim “İyi halt etmişler… Çok mu sevindiniz, görürsünüz gününüzü!..” oluyor. Şaşkınlıktan donup kalıyorlar. “Ama dayı…” diye başlayan sözleri duymuyorum bile… O gün benim için gerçekten kara bir gün… Ağzımı bıçak açmıyor. Herkes şaşkın… Olacakları beklemeye başlıyorum. Beni en çok şaşırtan şeyle ertesi gün karşılaşıyorum. Ünlü gazetelerin ünlü yazarları bayram yapıyor adeta. Başta, o dönemde Akşam Gazetesi’ndeki TAŞ başlıklı köşesinde ünlü sosyalistimiz Çetin Altan… 12 Mart darbesini öylesine kutluyor ve alkışlıyor ki, inanılır gibi değil. Şimdi o günkü gazeteler olsa da ibretle okuyabilsek.

Aradan iki aydan fazla zaman geçiyor. Korktuklarımın hepsi birer birer gerçekleşiyor. Tutuklananlar, öldürülenler birbirini izliyor. Tahammül edilemez bir balyoz, Türkiye’deki ilerici kesimi ezmeye, yok etmeye hızla devam ediyor. O ünlü gazetelerin ünlü yazarları yavaş yavaş ağız değiştirmeye başlıyor. Ama ile başlayan cümlelerden geçilmiyor.

Ilık bir mayıs sonu. Oğuz, Turgay, Tevfik, ben, Zafer Meydanı’nından Selanik Caddesi’ne çıkan merdivenlerdeyiz. Yandaki işyerlerinden birinin radyosunda öğle haberleri okunuyor. Spiker soğuk bir sesle, Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan’ın Nurhak Dağları’nda jandarmayla giriştikleri çatışma sonucunda öldürüldüklerini söylüyor.

Yüreğimde kopan isyanı ve çığlığı bastıramıyorum ve uluorta ana avrat küfrediyorum. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum, ta akşam eve gelinceye kadar… Üstüne üstlük, kapıdan girer girmez de çığlık çığlığa bir ağıt içimi dağlıyor. Selda Bağcan televizyonda, ancak ağıt diyebileceğim o türküyü çığırıyor. ‘Mahpusaneye güneş doğmuyor’… Kendimi tutamıyorum, kanepeye kapanıp hüngür hüngür ağlıyorum. Ve o ağıt, bu yaşımda bile dinmek bilmiyor…

 

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

62 yaşında flamingolar için Yalova’dan Mersin’e bisikletle 1.700 kilometre katetti

Ali Fuat Gülşen ile tanıştırmak istiyoruz sizi. Kendisi 1956 Muş doğumlu 62 yaşında emekli bir bisikletsever. Amatör bir tutku olarak tüm yaşamı boyunca yanında taşıdığı bisiklet heyecanını son 3 senedir aktivizm ile harmanlamış üstelik. Flamingoların yaşam alanlarını otoban tehdidinden kurtarmak maksadı ile10 – 29 Mayıs tarihleri arasında bisikleti ile katettiği Yalova – Mersin arasındaki mesafe ise tam olarak  1.700 km. Gülşen bu yolculuğu Doğa Derneği’nin Gediz Deltası üzerinde yapılması planlanan Körfez Geçiş Otoban projesine karşı başlattığı kampanyaya destek vermek ve bölgede yaşayan 20.000’i aşkın flamingonun yerinden edilmesinin önüne geçmek için gerçekleştirmiş.

Ali Fuat Gülşen

Gülşen’i, turun son noktası olan Mersin’de, hatta Yalova’ya hareket etmek üzere beklediği Mersin Otogarı’nda yakaladık ve kendisinden bisiklet üzerinde geçen 20 günü, Gediz Deltası’nda yaşayan binlerce flamingoyu yurtlarından edecek otoban projesine karşı giriştiği bu seyahati Yeşil Gazete okurları ile de paylaşmasını istedik.

2016’dan bu yana her sene bisikletle uzun mesafe yol yaptığını ve bu yolculukları için bir hedef belirlediğini ifade eden Ali Fuat Gülşen, 2016’da 30 Ağustos için İstanbul Beylikdüzü’nden hareketle Silivri – Keşan – Çanakkale – Bursa – Gemlik ve Yalova etabını katetmiş. 2017’de ise Lösemili Çocuklar Vakfı’nı desteklemek maksadı ile İstanbul’dan Antalya’ya Afyon üzerinden 750 km pedal bastığını belirtiyor.

Bu seneki uzun yol için kendine hedef ararken Milliyet Gazetesi’nde muhabir olarak çalışan iki arkadaşı Gökhan Karakaş ve Uğur Ugan’dan Gediz Deltası’ndaki durumu öğrenen Gülşen, Körfez Geçiş Otabanına karşı kampanyayı başlatan Doğa Derneği’nin İzmir’deki temsilcisi Eyüp Şimşek’ten de detayları öğrendikten sonra ise güzergahını Yalova’dan Mersin’e bisikletle 1.700 km olarak netleştirmiş.

Yolculuğun İzmir durağını özellikle önemsiyor Ali Fuat Gülşen. 13 Mayıs’ta geldiği İzmir’de Doğa Derneği üyeleri ve ekoloji aktivistleri ile biraraya gelen Gülşen, Karşıyaka İskelesi’nde okunan basın açıklamasının ardından kendisine katılan 50 kadar bisikletli ile tehlike altındaki Gediz Deltası’na pedalladığını ve flamingoların yaşam alanlarını yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu aktarıyor.

Gediz Deltası’ndaki flamingoların yaşam alanlarını otoban tehdidinden  kurtarmak için Doğa Derneği, TMMOB ve EGEÇEP’le birlikte 85 kişinin bireysel başvuruları ile otoban projesinin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) olumlu kararının iptali için açtığı dava ise halen devam ediyor.

Yolculuğunu sadece kendi imkanları ve emekli maaşı ile gerçekleştirdiğini ifade eden Ali Fuat Gülşen’e tek destek ise spor malzemeleri markası Exuma’dan gelmiş.

Ali Fuat Gülşen ile Yalova’ya geri dönmek için otobüsünün hareket saatini beklediği MersinOtogarı’nda görüştük

Gülşen’e bundan sonraki projelerini de soruyoruz. Niyetinin İstanbul’dan hareketle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan bir bisiklet yolculuğu olduğunu söylüyor. Tabi turun güzergahı kadar desteklemek isteyeceği hedef de önemli onun için. Ekoloji ile bağıntılı bir kampanya olabilir, kanser ile ilgili bir harekete destek olabilir, hayvan haklarına ilişkin olabilir ama daha henüz onu netleştiremedim diyerek yanıtlıyor yolculuğun hedef kısmını Ali Fuat Gülşen.

Flamingolar otoban projesine direniyor

Ali Fuat Gülşen’i Yalova’ya uğurlamadan önce Yalova – Mersin etabını adadığı Doğa Derneği kampanyası hakkında son bilgileri almak maksadı ile kendisinden derneğin İzmir’deki temsilcilerinden Eyüp Şimşek’in iletişim bilgilerini alıyoruz.

Şimşek’i aradığımızda ise otoban projesinin Güney Gediz Deltası’nı kapsadığını ve bölgede geçen sene yaklaşık 20 bin çift flamingonun kuluçkaya yattığını, bu sayımla da dünyadaki her on flamingodan birinin Gediz Deltası’nda ürediğinin belgelendiğini aktarıyor.

Öte yandan, Gediz Deltası’nda yaşayan flamingo beslenme ve üreme kolonisi ‘İzmir Körfez Otobanı Projesi’ ile tehdit altında. Doğa Derneği, TMMOB ve EGEÇEP’le birlikte 85 kişinin otoban projesinin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) olumlu kararının iptali için açtığı davaysa devam ediyor.

Gediz Deltası, dört UNESCO Dünya Doğa Mirası kriterinin tamamını sağlıyor. Ali Fuat Gülşen ile Doğa Derneği’nin taleplerinden birisi de deltanın otoban projesi gibi projelerle yok edilmesinin engellenmesi ve ivedi olarak UNESCO listesine alınması.

İzmir Körfezi Otobanı ve Gediz Deltası Koruma Alanı

UNESCO Dünya Mirası kavramı 1975 yılında yürürlüğe giren Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi ile uluslararası bir koruma statüsü olarak tanımlanıyor. UNESCO Dünya Mirası alanlarının on kriteri bulunuyor ve bunların altısı kültürel, dördü ise doğayla ilgili. Bir alanın UNESCO Dünya Doğa Mirası Listesi’ne dahil edilebilmesi için Dünya Miras Komitesi tarafından belirlenen olağanüstü evrensel değerini ölçen dört doğal kriterden sadece birini karşılaması yeterli.

Türkiye’de bugüne kadar on yedi kültürel ve iki karma Dünya Mirası ilan edilmiş olmakla beraber, UNESCO Dünya Doğa Mirası statüsüne sahip bir alan henüz bulunmuyor. Prof. Dr. Ahmet Karataş, Yrd. Doç. Erol Kesici ve Doğa Derneği Koruma Programı Koordinatörü Itri Levent Erkol’un hazırladığı rapora göre Türkiye’nin en büyük yüz ölçümüne sahip kıyı sulak alanlarından biri ve flamingoların yuvası olan İzmir’in Gediz Deltası, UNESCO’nun Dünya Doğa Mirası ile ilgili dört kriterinin tamamını sağlıyor ve bu özelliği ile dünyadaki nadir alanlardan biri.

Mart 2017’de körfezi güney kuzey yönünde geçmesi planlanan İzmir Körfez Otobanı’nın çevre etki değerlendirme raporu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanmıştı. İzmir Körfez Otobanı’nın inşa edilmesi halinde dünyadaki on flamingodan birinin yaşadığı Gediz Deltası büyük tehdit altına girecek ve bu koruma alanı geri dönüşsüz olarak zarar görecek.

Doğa Derneği’nin talepleri

Gediz Deltası’nda flamingoların yaşam alanlarında kalmaları için Doğa Derneği’nin talepleri ise şöyle;

·         Türkiye Hülümeti’nden, ‘İzmir Körfez Geçiş Otobanı başta olmak üzere alandaki tüm yapılaşma faaliyetlerini iptal etmeli ve Güney Gediz Deltası’na mutlak koruma alanı statüsü verilmesi ve Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası listesine dâhil edilmesi.

·         İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden ise İzmir’in Gediz Deltası’ndaki her türlü yapılaşmanın ve İzmir Körfez Geçiş Otobanı’nın karşısında durarak Deltayı İzmirlilere ve gelecek nesillere miras bırakılması ve Delta’nın Türkiye’nin ilk UNESCO Dünya Doğa Mirası olması için gerekli girişimlerde bulunulması.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

 

Baronun LGBTİ film gösterimi yasaklandı, avukatlar filmi cep telefonlarından izledi

Ankara Valiliği, Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin LGBTİ kısa film seçkisini yasakladı.

Merkez’in dün yapmayı planladığı gösterimi engelleyen Valilik yasağa “toplumsal hassasiyetleri” gerekçe gösterdi.

Gösterim saatinden önce etkinliğin düzenleneceği Ankara Barosu Eğitim Merkezi’nin (ABEM) çevresine iki otobüs çevik kuvvet polisi geldi.

Avukatlar Valiliğin yasağına karşı, ABEM’in önünde avukatlar kısa filmi cep telefonlarından izledi.

Valilik: Provokasyonlara neden olabilir

Valiliğin Baro’ya tebliğ ettiği yasak kararında şu ifadeler yer aldı:

“Sözkonusu paylaşımlarla, halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimin aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik edeceği, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlikenin ortaya çıkabileceği, ayrıca terör örgütlerinin karşıt görüşlü gruplara yönelik eylem arayışı içerisinde olduğu yönündeki istihbari bilgiler göz önünde bulundurulduğunda, yapılmak istenen film gösterimi etkinliğinin, organizasyona katılacak olan grup ve şahıslara yönelik olarak birtakım toplumsal duyarlılıklar nedeniyle bazı kesimler tarafından tepki gösterilebileceği ve provokasyonlara neden olabileceği değerlendirilmektedir.”

Ne olmuştu?

Ankara Valiliği 19 Kasım 2017’de “LGBTİ sivil toplum örgütleri tarafından gerçekleştirilen etkinlikleri” süresiz olarak yasakladığını duyurdu.

Ankara’daki LGBTİ dernekleri Kaos GL ve Pembe Hayat, Valiliğin LGBTİ etkinliklerini süresiz olarak yasaklamasına karşı ayrı ayrı kararın iptali ve yürütmesinin durdurulması istemli dava açtı.

Ayrı ayrı açılan davalarda idare mahkemeleri ‘yürütmeyi durdurma’ taleplerini reddetti. Yasağın iptaline ilişkin  Pembe Hayat Derneği’nin açtığı davanın ilk duruşması 23 Mayıs’ta görüldü. Mahkemenin önümüzdeki aylarda karar vermesi bekleniyor.

 

(Bianet)

Hangi partinin iklimi daha güzel? – Önder Algedik

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır
24 Haziran seçimlerinde iklim değişikliği, seçim bildirgelerinde pek iyi bir notu hak etmiyor. Açıkçası AKP daha fazla iklim değişikliği önererek en fazla sıfır puan alır. CHP ise mevcut politikaları referans alması, durumu kavrayamaması, bilimsellikten ve güncellikten uzak olması ile sıfırı hak ediyor. MHP konuyu bırakın, başlığı bile bilmiyor, bildiği şeyler ise dünyanın sonunun getirmek. HDP tabii bu resimde açık ara önde…Cumartesi günü CHP ve MHP seçim beyannamelerini açıkladı. Böylece dört parti programını açıklamış oldu. An itibariyle elimizde AKP, CHP, HDP ve MHP’nin seçim vaatleri var. Ayrıca pazar günü Saadet Partisi’nin de seçim beyannamesi açıklandı.

Bütün bu belgeleri iklim politikaları açısından incelemek ciddi ipuçları veriyor. 7 Haziran seçimleri öncesi iklim açısından benzer bir değerlendirmeye bakmak isterseniz burada benzer bir çalışma var. Şimdi önümüzde parlamenter sistemin yıkıldığı, tek bir seçimin iki seçime çıktığı yeni bir durum var. Ayrıca bu seçim sürecinin son haftaları ülkede aşırı iklim olaylarında rekorların kırıldığı bir döneme denk geldi. Sadece geçen ay değil, geçtiğimiz yıl da iklim değişikliği tartışmasını ülkede güncel tuttu. 2017’nin sıcak, 2018’in ise telafisinin imkansız bir yıl olduğunu, çok hissettik. Sadece su baskınları , kuraklık ya da yağmayan kar değil, ithal edilen fosil yakıtlar ve bunun yarattığı fatura da bir şekilde tartışılıyor. Kömür, petrol ve gaz ithalatı için son 15 yılda 563 milyar doları nasıl yaktığımız, bu paranın aynı dönemdeki cari açıktan bile fazla olduğu, bir şekilde insanların gündeminde. Herkes her şeyin farkında ama siyaset bizim ne kadar farkında olduğumuzun ne kadar farkında?

AKP: Daha çok iklim değişikliği

AKP temiz çalışmış, ilk defa ekonomi yapmış ve “Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve Genel Seçimler Seçim Beyannamesi” adlı tek bir belge hazırlamış. Bu belge içinde AKP’nin programı konusunda söyleyeceğimiz bir şey yok. Zaten iklim değişikliği konusunda son 16 yılda yaptıkları ortada. “Beyannamede iyi şeyler var” diyenlere tek bir şey diyebilirim. Bu kadar kötü olmamıza o iyi dediğiniz şeyler neden oldu. Ayrıca o iyi şeyler asla iyi şeyler değil. Örneğin hava kirliliği konusunda yaptıkları. Bildirgede “Hava kalitesinin daha iyi takip edilebilmesi için 2005 yılında 36 istasyonla başlattığımız Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı’nı, 2018 yılı itibarıyla toplam 300 istasyona ulaştırdık.” diyor. Bunları derken neden bütün kentlerin havasının kirli olduğunu, bu konuda neden bir şey yapılmadığını söylemiyor.

Temelde söylediği şey aslında yeni istasyonları ihale ettikleri. Bizler için buradaki tek mesaj bu.

İki maddede AKP’nin iklim politikası

Sadece iki noktaya baktınız mı AKP’nin programını anlarsınız.

1. AKP seçim bildirgesi sayfa 264’te şöyle bir cümle var:

“Yeni yaşam alanları oluşturulurken hazırlanan planlarda şehrin coğrafyası, iklimi, tarihi birikimi ve topoğrafyası göz önüne alınarak tasarım ilkelerinin belirlenmesi sağlanacaktır.”

16 yıl boyunca iklimi, tarihi birikimi ve topografyayı göz önüne almayan, dere yatağına beton, asfalt döken kimdi? Bu dendiği için yasaları hatta Anayasa’yı değiştiren kimdi?

2. AKP seçim bildirgesi sayfa 254’te şöyle bir cümle var:

“Hızla gelişen bir ekonomi olarak sera gazı emisyonlarını 2030 yılında yüzde 21’e kadar artıştan azaltmayı hedefliyoruz.”

Bu ne demek biliyor musunuz? AKP iklimde son 16 yılda yaşanandan daha fazlasını gelecek 14 yılda değiştireceğim diyor. 1990 yılında bu ülkedeki kömür santrallerini, arabaları, yolları düşünün. O zaman atmosfere 210,7 milyon ton sera gazı salıyorduk. AKP iktidara geldiği yıl 280,8 milyon ton idi. 2016 yılında bu 496 milyon tona çıktı. Yani AKP, 14 yılda açılan kömür santralleri, satılan otomobiller vs. ile 215 milyon ton yeni emisyon eklemiş. Peki AKP’nin yüzde 21 azalttıktan sonra ulaşacağı rakam ne? 929 milyon ton. Doğru duydunuz, zamma “fiyat ayarlaması” diyen AKP tabii ki 2002’deki emisyonlara 215 milyon ton ekleyip, iklim için mücadele ettikten sonra buna bir 434 milyon ton ekleyerek 929 milyon tona çıkartmaya “artıştan azaltma” diyecek.

İşte bu daha çok termik santral, duble yol, AVM, köprü vs. demek. AKP’nin seçim beyannamesi geçmişten daha fazla iklim değişikliği diyor.

CHP de iklim değişikliği öneriyor

Durum böyle olunca CHP’nin cumartesi günü açıkladığı program çok değerli hale geliyor. CHP iklim değişikliği açısından son 10 yılın en geri, en büyümeci, en müteahhit kafalı programını açıkladı. İklim açısından konuşacak olursak en başta iki tavsiyeyi vereyim. Birincisi CHP iklimle ilgili bu kısmı programdan çıkarsın. İkincisi Muharrem İnce “ithal termik santrallere kısıtlama getirilecek” gibi bir cümle etmişken kesinlikle bu beyannameden kopya çekmesin.

Yedi maddede CHP’nin iklim politikası

CHP Doğa Dostu Yaşam başlığı altında iklim değişikliği ile ilgili bir bölüm ayırmış. Ayrıca doğa katliamı, sürdürülebilir enerji gibi başlıklar da burada yer almış.

1. Bilimsel yaklaşım sorunu! Girişte yüzyılın sonuna kadar 5-7 derece sıcaklık artışının ve yağışlarda yüzde 20 azalmanın beklendiği belirtilmiş. Ayrıca “Kuraklık ve sel gibi aşırı iklim olaylarının yoğunluğunun ve sıklığının artacağı öngörülmektedir” denilmiş. Öncelikle bir bilgi kullanıyorsan anlamını bilmen gerekir. Mesela 5 ila 7 derece artış ne demek? Mesela Türkiye’nin sıcaklık ortalaması ne ki 5-7 derece arttırıyorsun? 1971-2000 yılları arasında bu ülkede sıcaklık ortalaması 13,2 derece ve sen bir kalemde 5-7 derece arttırıyorsun. Buna aslında kara çalmak deniyor. Meseleyi önemli göstermek için bir abartı yöntemi. Sonraki cümle metnin bu kısmının kopyala yapıştır olduğu hissi veriyor. Bu kadar olay olurken kalkıp sadece bunların “artacağını öngörmek” meselenin geldiği noktayı biraz yok saymak değil mi?

2. Fazla neoliberal! Bildirgede müthiş bir ifade var “Partimiz, doğa dostu politikaları büyümenin önünde bir engel olarak değil, hızlı ve kalıcı büyüme için bir fırsat olarak görmektedir.” Bunu kim yazdıysa ya anlamını bilmiyor ya da sosyal demokrasiyi hiç bilmiyor. Böyle olunca devamında “CHP olarak, iklim değişikliyle mücadelede öncelikle sorunun gerçek, somut ve acil olduğunu tüm yurttaşlarımıza anlatacak bir farkındalık projesini hayata geçireceğiz” diyebiliyor. Yani 5-7 derece sıcaklık artacak ve hükümet bir halka ilişkiler şirketi gibi farkındalık projesi mi yapacak? Farkındalık gibi neoliberal bir kavramın, büyüme ile yan yana geldiği noktada koca bir iklim değişikliğine verilen cevap bu oluyor.

3. Salınarak gel! CHP programının en efsane kısmı burası. Metinde “Sera gazı salınımını azaltmaya yönelik sınırlayıcı düzenlemeleri hayata geçireceğiz.” gibi emisyonları salmak anlamına gelmediği halde “salıncakta salınmaktaki” gibi salınım kelimesi kullanılmış.

4. Doğalgaz doğa ile uyumluymuş! Sayfa 224’te “Doğa İle Uyum” başlığı altında “Doğalgaz altyapısı bulunan kentlerde yakıt yardımlarında kömür yerine doğalgaza öncelik vereceğiz.” demiş. Doğalgazın bu ülkede iklimi en çok değiştiren iki yakıttan biri olduğunu dikkate almamış.

5. Politikaları takip etmemişler. Beyannamede yaz saati uygulamasını kaldıracaklarını ifade etmişler. Tamam son iki yılda zorunlu yaz saati ciddi bir gündem konusuydu ama gelen baskılar ile zaten kaldırıldı. Karar 23 Ekim 2017’de alındı ve ardından Resmi Gazete’de yayımlandı. Yani CHP kazanmasa da kalkıyor. Karar ise şurada var.

6. Betona pazar açmış! Bildirgenin karayolu ulaşımı bölümünde çimento kullanımını arttırmak için teklif bile var. “Çimento fabrikalarımızın üretim fazlası olan çimentonun değerlendirilmesi için yeni inşa edilecek yollarda çimento betonunun kullanılmasına öncelik vereceğiz.” demiş.

7. Nükleere mümkünse hayır, mega projelere makyaj! Yanlış duymadınız. “Doğa Dostu Üretim” başlığı altında CHP “Akkuyu ve Sinop nükleer enerji santrali projelerini gözden geçirecek, uluslararası yükümlülükler çerçevesinde mümkünse iptal edeceğiz.” demiş. Mümkün olduğunu bilmiyor mu? Mesela Almanya 2022’ye kadar çalışmakta olan santralleri kapatırken Türkiye’de daha yapılmamış santraller için “mümkünse” ne demek? Aynı başlıkta başka bir maddede ise “İstanbul Boğazı’na yapılması planlanan Üç Katlı Büyük İstanbul Tüneli Projesi’ni fiziki, mali ve çevresel anlamda yeniden değerlendireceğiz” deniyor. İstanbul Tüneli’ni fiziki, mali ve çevresel anlamda daha CHP değerlendirmemiş, hafriyatından kaynak aktarımına kadar halkın her gün değerlendirdiği bu ve benzeri projelere karşı hiç çalışmamış mı? Yetmemiş yeniden değerlendireceğiz diyerek küçük bir makyajla yol verebileceğinin işaretini vermiş. Benzer şekilde o kadar çok ifade var ki. Mesela “Çanakkale Köprüsü ve otoyol geçişini bölgenin tarihi dokusuna ve doğal varlıklarına zarar vermeyecek biçimde yeniden planlayacağız.” demiş.

Sadece bu örnekler bile CHP’nin iklim değişikliği ile ilgili söylemlerinin bilimsellikten uzak olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca güncel toplumsal tartışmaları bilmediği, iktidarın politikaları ile hemen hemen farkının olmadığını gösteriyor.

İddialı ama utangaç HDP

HDP ise geçmiş seçim programını çok değiştirmeden onun üstünden bir metin hazırlamış. Geçmiş metnin sorunlarını düzeltmek yerine devam ettirmiş. Son seçimden bu yana TBMM’deki rolünü beyannamesine yansıtmamış, engellediği yasalar yokmuş gibi davranmış. Yine de bütün partiler arasında en iddialı olanı açık ara ile HDP. Ama önerilerinin iklimle, meclisteki başarıları ile bağlantısını kurmayacak kadar da utangaç davranmış.

Beş maddede HDP’nin iklim politikası

HDP bildirgesinin sekizinci bölümünü doğaya ayırmış, ekonomi ile ilgili üçüncü bölümü ise çelişkili değil, hatta çelişkileri gideriyor.

1. Kömüre, doğalgaza ve doğa tahribatına son! Bunu çok net ve açık söylemiş. Sekizinci bölümde “Sermaye çıkarı için yapılan HES, termik, nükleer vb. enerji projelerine, ekolojik yıkıma yol açan maden işletmeciliğine, endüstriyel atık ve kirlilik sonucunda yaşam alanlarının tahribine yol açan uygulamalara son verilecek.” demiş ve noktayı koymuş.

2. Doğa hakları! İklim değişikliği daha çok fosil yakıt ve daha çok doğa tahribatı ile orantılı. “En güzel ülke doğa haklarının korunduğu ülkedir” diyerek kesin bir politika önermiş. Altında böylece suyu, merayı, ormanı gören politik ifadeleri koyabilmiş.

3. İç tutarlılığı var. Diğer bölümler doğa bölümü ile derin çelişkilere sahip değil ve tutarlı. Mesela ekonomi bölümünde “Şehir hastanelerine, otoyollara, köprülere ödemeleri durduracağız” diyerek noktayı koymuş.

4. Nükleere ‘ama’sız hayır! Doğa bölümü dışında ekonomi bölümünde de nükleere değinmiş ve Akkuyu ve Sinop nükleer santrallerine amasız “hayır” demiş.

5. Sevmiş ama söylememiş. HDP doğa demiş, iklim değişikliği dememiş, mera ve orman demiş, engellediği yasalardaki rolünü diyememiş. Çocuğu sevmiş ama söyleyememiş. HDP Varlık Fonu ile ilgili torba kanunda Hakkari ve Şırnak’ın ilçe yapılmasını da durdurdu, üretim reformu paketinden zeytinlik ve meraların çıkartılmasında da ciddi rol aldı. Üstüne termik santrale ve doğa tahribatına son veren söylemleri eklenince, iklim değişikliği açısından karşılığı ortaya konsa HDP’nin söyleminin Paris İklim Anlaşması’ndan da öte olduğu konuşulacaktı ama harcanmış. Sonuçta HDP’nin önerdiği politikalar daha az tahribat ve sera gazı demek ve Paris Anlaşması bile toplam salımları pek azaltamıyor.

Çok açık ki iklim değişikliği açsından bir anlamı olan tek bildirge HDP’nin bildirgesi. HDP bildirgesinde “Bilim 2050’ye kadar fosil yakıtlardan kurtulmamızı istiyor, biz fosil enerji projelerine artık izin vermeyeceğiz, emisyon artışını durduracağız.” dese tartışmalar başka bir alana da kayacak. Böylece kömür santrallerine, köprülere, havalimanlarına, otoyollara, orman tahribatına karşı mücadele örgütleyen yüz binlerce insana ve mücadele eden milyonlarca insana bir ses vermiş olacak.

MHP çok dürüst

MHP genel politikada nasıl yakalım yıkalım diyorsa, burada da aynı yaklaşımı sergilemiş. Kömüre, nükleere evet demiş, hızını alamamış kaya gazı gibi şeyleri listeye eklemiş. İklim değişikliğini bir defa cümlede kullanmış, o da BM Güvelik Konseyi’nde olmamız gerektiği ile ilgili tartışmada yer verilmiş.

İYİ Parti ve Saadet Partisi

Saadet Partisi cumartesi günü beyannamesini açıkladı ama henüz web sayfasında yüklemedi. İyi Parti ise 30 Mayıs’ta açıklayacak. Şu an elimizde sadece 14 Mayıs’ta açıklanan parti programı var. Eğer parti programına benzeyen bir seçim bülteni çıkartırsa iklim değişikliği konusunda sıfır çeker.

Sonuç ve tavsiyeler

24 Haziran seçimlerinde iklim değişikliği seçim bildirgelerinde pek iyi bir notu hak etmiyor. Açıkçası AKP daha fazla iklim değişikliği önererek en fazla sıfır puan alır. CHP ise mevcut politikaları referans alması, durumu kavrayamaması, bilimsellikten ve güncellikten uzak olması ile sıfırı hak ediyor. MHP konuyu bırakın, başlığı bile bilmiyor, bildiği şeyler ise dünyanın sonunun getirmek. HDP tabii bu resimde açık ara önde. Ancak iklim değişikliği ile tam bağlantı kurmaması, geçmiş dönemdeki rolü ile desteklememesi puan kırılacak noktalar. Puan kırılacak diyorum çünkü bunlar olsaydı HDP bir Türkiye partisi olmanın ötesine geçecekti.

Cumhurbaşkanlığı açısından Demirtaş’ın manifestosu HDP ile hemen hemen aynı. Demirtaş iklim değişikliği perspektifinden bakarsa o zaman fark yaratacak. Muharrem İnce’nin Gelecek Bildirgesi ise CHP’den kopya çekmez ve “İthal kömüre dayalı termik santral yapımına kısıtlama getirilecek” ifadesine yerli kömürü de eklerse süper olur. Böylece Eskişehir, Trakya, Çayırhan, Soma, Bartın, Çanakkale gibi yerli kömür bile istemeyen bölgelerle ters düşmemiş olur.

Ülke bu kış kuraklığı, son bir ay sel felaketlerini, son haftalardaki TL’nin erimesini konuşuyor ve ithal yakıt bağımlılığının arttığını, yerel enerji, ulaşım ve sağlık projelerinin tam bir yıkım olduğunu biliyor. Siyaset bunlar yokmuş gibi bir ikim programı açıklamış. Tek bir farkla, HDP toplumdaki tartışmaları yakalayan tek parti olmuş. Diğerleri hiç dersine çalışmamış.

CHP Seçim Beyannamesi

HDP Seçim Beyannamesi

AKP Seçim Beyannamesi

MHP Seçim Beyannamesi

Muharrem İnce’nin Gelecek Bildirgesi

Selahattin Demirtaş’ın Seçim Bildirgesi

İYİ Parti Parti Programı

 

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Önder Algedik

Kanal İstanbul ahlaken de yanlış bir projedir – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Muktedirin sahip olduğu gücü kaybetmemek için yapmaktan ve söylemekten kaçınmayacağı pek birşey kalmadı. Gerçeklik algısıyla nasıl oynandığına, kitlelerin nasıl kandırılmak istendiğine dair önemli bir örnekten bahsedelim.

Kanal İstanbul projesinin gerek İstanbul gerekse yakın coğrafyasında yaratacağı ekolojik tahribatları farklı boyutlarıyla zaman zaman ele aldık.

Ancak, projenin çok daha farklı, hem bilimsel çalışmalarda çok az değinilen hem de az bilinen sosyal boyutuna da değinmek gerekiyor.

Çünkü, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan, büyük bir aymazlıkla “Kanal İstanbul projesinin sadece bir kişinin değil 81 milyonun, dünyadaki mazlumların ve mağdurların projesi olduğunu” söyledi.

Ağızdan çıkanı kulaklar duymayınca, üzerine “Bakan Bey hayırdır siz ne diyorsunuz” diyen de çıkmayınca söz söylendiği yerde kalıyor, kitleler seçim sürecinde ahlaksızca etki altında bırakılmaya çalışılıyor.

Malum, ilk olarak 27 Nisan 2011 tarihinde duyurulan ve ondan sonra seçim meydanlarında “çılgın proje” olarak lanse edilen Kanal İstanbul’un güzergahı bu yılın başında yine Bakan Aslan tarafından açıklandı.

Açıklanan bu güzergahla birlikte Kanal İstanbul, Marmara Denizi’ne Küçük Çekmece Gölü’nden açılacak. Sazlıdere Baraj havzası boyunca devam ederek Sazlıbosna Köyü’nü geçecek, sonra Dursunköy’ün doğusuna ulaşıp Baklalı Köyü’nü geçerek Terkos Gölü’nün doğusunda Karadeniz’le birleşecek.

Yani, Avcılar, Küçük Çekmece, Başakşehir, Arnavutköy ilçelerini kesen 45 kilometre uzunluğunda yapay bir boğaz yapılmak isteniyor.

Kanalın, 7 kilometresi Küçük Çekmece, 3,1 kilometresi Avcılar, 6,5 kilometresi Başakşehir ve 28,6 kilometresi de Arnavutköy ilçeleri sınırları içinde. Bu 45 kilometrelik güzergahta İstanbul’un çeperlerinde kalan son verimli tarım arazilerinin, ormanların, dünyada örneği nadir kalmış coğrafi varlıklardan Küçük Çekmece lagün ve kumul alanlarının, İstanbul’un içme suyu ihtiyacının bir kısmını karşılayan Sazlıdere Barajı’nın, havza alanlarının bulunduğunu bir kez daha hatırlatalım…

Şimdi gelelim, dünyanın bu projeden faydalanacak mağdurlarına ve mazlumlarına…

Türkiye’yi geçtik, sınır aşan şekilde dünyadaki hangi mazlumların, hangi mağdurların projesiymiş bu? Anlatın da bilelim. Bu çapta, bu büyüklükte, böyle bir tahribat alanına sahip bir proje olsa olsa yeni yeni mağdur ve mazlumlar yaratır, bunu görmemek için ya muktedir sınıfındasınızdır ya da yandaş sınıfında…

Kanal İstanbul’un ÇED başvuru dosyasına göre, projeden etkileneceği belirtilen toplam nüfus 823 bin 834 kişi. Bunların çok büyük bir bölümü Küçük Çekmece ilçesinde Altınşehir ve Şahintepe mahalleleri…

Ayrıca bu güzergahın, Baklalı, Tayakadın ve Terkos arasında kalan arazilerde yerleşim merkezi olmasa da dağınık halde bulunan bazı haneler ve yazlıklardan da geçmesi bu yerleşimlere doğrudan ve kalıcı etki gösterecek.

Geçen martta yapılan halkın katılımı toplantısında, projenin İstanbul’daki dört ilçe sınırları içinde, 37 mahallede bulunan 273 bin hanedeki 996 bin kişiyi ilgilendirdiği ifade edildi.

Yani, ortalama 1 milyon civarında kişi Kanal İstanbul projesinden etkilenecek… Burada tarımla, ormancılıkla uğraşan nüfus hem yerinden edilecek hem de geçim kaynakları ellerinden alınacak.

İstanbul’un kuzeyindeki bu bölge, yoksul emekçilerin ve yerinden yurdundan edilerek İstanbul’a göç etmiş Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerler…

Projenin amacı İstanbul Boğazı’ndaki riskli geçişleri azaltmak için yeni bir su yolu yaratmak filan değildir, geçiniz…

Bu proje kentin böyle bir genişlemeye ihtiyacı olduğu algısıyla yeni bir kent merkezi oluşturularak, buradaki araziler gasp ve işgal edilerek, yeni yerinden edilmelerin yolunu açmaktır.

Bu şekilde İstanbul’un toprağının değişim değerinin kısa zamanda katlanması sağlandı, şimdi sırada İslam tandanslı, muhafazakar üst gelir grubuna hitap eden, lüks ve büyük ölçekli projeler inşa edilerek, kentin bu kısmını soylulaştırma operasyonu var.

Türkiye Veri İşleme Merkezi TUVIMER, yaptığı bir çalışmada, Kanal İstanbul bölgesinde yedi kez el değiştiren tapuların olduğunu tespit etmiş.

Metrekare fiyatları, 1550 TL ile 4750 TL arasında değişiyor. Arsa fiyatlarının ise metrekaresi 300 TL’den başlıyor, Gümüşpala gibi mahallelerde 7200 TL’ye kadar çıkıyor.

Geçen ay Türkiye’de 3.5 yıllık konut stoğu biriktiği, bunun da 2 milyon 130 bin civarında konuta tekabül ettiği açıklandı. Hükümet, gayrimenkul sektörü, bankaları da işin içine katarak bu konutları eritme seferberliği başlattı.

Ama bakıyoruz, Türk Hava Yolları (THY) ve Emlak Konut GYO, daha dün İstanbul Yeni Havalimanı yakınında “yeni bir yaşam alanı kurmak” üzere el sıkışıyor.

Projenin yeri tam neresi?

Şöyle tanımlanmış: THY ile Emlak Konut GYO, 29 Ekim’de açılacak İstanbul Yeni Havalimanı’na 5 dakika mesafesindeki 350 hektar alanda, çoğu konut olmak üzere yeni bir şehrin temellerini atmak üzere anlaşma imzaladı. Proje, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, İstanbul Yeni Havalimanı ve Kanal İstanbul gibi projelerin hayata geçirildiği Arnavutköy bölgesinde kurulacak.

Üçüncü köprü, üçüncü havalimanı, Kanal İstanbul triosunun ulaşım projeleri olmadığı, kentin kuzeyinde yeni bir kent inşa edilmek istendiği defalarca yazıldı, çizildi, bu konuda endişe gösterenlere söylenmedik laf kalmadı. Gelinen noktada, durum ortada…

İşin acı tarafı, alınan kararlarda, devasa gayrimenkul spekülasyonunda burada yaşayanların hiçbir söz sahibi olmaması, fikirlerinin sorulmaması, genel anlamda ise kent hakkında verilen kararların hiçbirinin bu kentte yaşayanların ihtiyaçlarını çözmeye yönelik olmaması…

Bu haliyle bir kez daha görüyoruz ki, kanal hem siyasetçilerin hem gayrimenkul sektörünün at oynattığı bir spekülasyon alanından başka birşey değil. Kanal İstanbul projesi, ekonomik ve sosyal olarak ne kadar yanlışsa, ahlaki açıdan da bir o kadar yanlıştır, sorunludur, gündemden tamamen düşmeli, iptal edilmelidir…

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

 

Pelin Cengiz

DİSK tarihinin ilk kadın genel başkanı Arzu Çerkezoğlu oldu

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) tarihinde ilk kez bir kadın genel başkanlık koltuğuna oturdu.

DİSK Yönetim Kurulu’nda yapılan oylamada Arzu Çerkezoğlu DİSK’in yeni genel başkanı olarak seçildi.

DİSK’ten yapılan yazılı açıklamada, 15. Genel Kurul’da seçilen Genel Başkan Kani Beko’nun istifası nedeniyle DİSK Başkanlar Kurulu’nun 25 Mayıs’ta toplandığı belirtilerek, “DİSK Başkanlar Kurulu’nda alınan tavsiye kararını göz önünde bulunduran DİSK Yönetim Kurulu, DİSK Tüzüğü’nün 16. Maddesinin 2/c-m fıkralarına göre yeniden görev dağılımı yapmak üzere, göreve çağrılan yedek üye Çetin Çalışkan’ın katılımıyla yaptığı toplantıda, Genel Başkanlığa Arzu Çerkezoğlu’nun, Genel Sekreterliğe ise Cafer Konca’nın seçilmesine karar verilmiştir” denildi.

Kani Beko’nun genel başkan olduğu dönemde Arzu Çerkezoğlu, DİSK Genel Sekreteri olarak görev yapıyordu.

Kani Beko, DİSK Genel Başkanlığı’ndan istifa ederek, Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) İzmir milletvekili adayı olmuştu.

Çerkezoğlu’nun başkan olmasıyla 13 Şubat 1967’de kurulan DİSK’te ilk defa bir kadın, genel başkanlık koltuğuna oturdu.

 

(Sputnik)

Dünyanın en büyük güneş elektriği depolama sistemi kuruluyor

Avustralya’da yaklaşık 1 milyar dolarlık bir güneş enerjisi projesinde, Japon ve Batı şirketlerinin fon sağlamasıyla dünyanın en büyük elektrik depolama tesislerinden biri kurulacak.

Japon enerji ortaklığı JERA, Avustralya’nın yenilenebilir enerji kuruluşu Lyon Group ile yürüttüğü işbirliğini enerji depolama teknolojisi şirketi Fluence ile genişleterek Asya Pasifik pazarına açılacaklarını açıkladı.

Üç şirket imzaladıkları ortaklık anlaşması çerçevesinde güneş ve depolama hibrit projeleri geliştirecekler.

Tokyo Electric Power Co. Holdings ve Chubu Electric Power’ın eşit ortaklığı olan Tokyo merkezli JERA ve Lyon Group projelere finansman sağlarken, Alman Siemens ve Amerikan AES Corp ortaklığı enerji depolama teknolojisi şirketi Fluence de depolama teknolojisi sağlayacak.

Anlaşma çerçevesinde ilk geliştirilecek proje Lyon Group’un Avustralya’da kuracağı üç güneş enerjisi santrali projesi olacak.

Toplam kapasitesi 560-620 Megavat olan bu santrallere 200 Megavat’lık depolama sistemi kurulacak. Dört saat süreli (800 Megavatsaat) akümülatörün kurulumu için 1,1 milyar dolardan fazla yatırım yapılacak.

 

(Enerji Günlüğü)

İzmir Yerel Tohum Topluluğu: Söke’deki toplu balık ölümlerinin nedeni açıklansın!

Aydın’ın Söke ilçesi Söke Ovası içerisinde yer alan Büyük Menderes Nehri tahliye kanalında geçen hafta toplu balık ölümlerinin yaşanması üzerine İzmir Yerel Tohum Topluluğu konuya dair bir açıklama yayınladı.

İzmir Yerel Tohum Topluluğu Eş Sözcüsü Göknur Yumuşak tarafından yapılan açıklamada, Aydın Gıda Ve Tarım Hayvancılık  İl Müdürü Fuat Fikret Aktaş’ın her yıl buna benzer toplu balık ölümlerinin yaşandığına dair açıklamasına atıfta bulunularak, “İl müdürünün konuşmaları çok önemli. Her yıl bu bölgede böyle toplu balık ölümlerinin yaşandığını belirtmiş acaba bu güne kadar sebebi neden araştırılıp bulunamamış?” denildi.

Söke Kaymakamı Tahsin Kurtbeyoğlu’nun toplu balık ölümlerine dair ekiplerin çalışmaları başlatıldığını ve incelemenin ardından balık ölümlerinin sebebinin belli olacağını söylediği de anımsatılarak araştırma sonuçlarının kamuoyu ile de paylaşılması talep edildi.

İzmir Yerel Tohum Topluluğu tarafından yapılan açıklamanın tam metni şu şekilde;

Aydın Söke’de Büyük Menderes Nehri binlerce balığın canını aldı

Vahşi kapitalizm  rant uğruna tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ekolojik dengeyi geri dönüşümsüz bozuyor ve böylece milyarlarca canlı yok oluyor. Ülkemizde bu sorunların en büyük sebebi bir çok alanda olduğu gibi yine bir çevre politikasının olmaması. Yasalar yönetmenlikler vb. her alanda olduğu gibi  çevre konusunda da çoğu zaman pratik hayatta yaşama geçmiyor ve yaptırımlar yetersiz kalıyor. Denetimler yapılmıyor cezalar uygulanmıyor.

İşletmeler  ulaşım konusunda ekonomik olduğu için yasalarda 1. Sınıf tarım arazisine kurulmaması gerektiği  belirlenmesine rağmen  hep 1. Sınıf verimli tarım arazilerine kuruluyor. Ve o bölgede deniz akarsu nehir hatta küçük dereler varsa mutlaka bu suların kenarlarına kuruluyor. Ve kimyasal atıklar hiçbir arıtma yapılmadan  direkt bu sulara veriliyor. Buna birde tarımsal üretimde  çok aşırı miktarda kullanılan tarım zehirlerinin yer altı suları ve bu sulara karışmasıyla ölüm saçan kimyasal kirlilik katlanıyor. Bu kirlilikle bütün canlılarda kimyasal ve ağır metaller birikiyor. Birde işletmelerin günlük atık deşarzı  nedeniyle  bazen toplu katliamlarda  yaşanıyor.

Geçen hafta Aydın’ın Söke ilçesi Söke ovası içerisinde yer alan  Büyük Menderes nehri tahliye kanalında toplu balık ölümleri yaşandı,  binlerce balık ölerek  nehrin tahliye kanalına doldu. Ölü balıkların  Ege denizine kadar ulaştığı belirtiliyor.

‘Analizler yapıldı mı?’

Aydın Gıda Ve Tarım Hayvancılık  İl Müdürü Fuat Fikret Aktaş her yıl bu bölgede bu tür toplu balık ölümleri yaşanıyor, gerekli incelemeyi başlattık, bölgede çok tarım yapıldığı için tarım zehirlerinden dolayı balıkların öldüğünü düşündüklerini dedi. Yine Söke Kaymakamı Tahsin Kurtbeyoğlu da ekiplerin çalışmaları başlattığını incelemenin ardından balık ölümlerinin sebebinin belli olacağını söyledi.

İl müdürünün konuşmaları çok önemli. Her yıl bu bölgede böyle toplu balık ölümlerinin yaşandığını belirtmiş acaba bu güne kadar sebebi neden araştırılıp bulunamamış? Tarım zehri kalıntılarının toplu balık ölümlerine sebep olabileceğini söylemiş bu çok önemli bir varsayım .Acaba tüm ekolojik döngüyü geri dönüşümsüz bozan ve binlerce  insanın kanser olmasına sebep olan tarım zehirleri kalıntıları konusunda bölgede hiç çalışma yapılmamış mı. Zira bu ölümler her yıl yaşanıyormuş. Toprak ve yer altı yer üstü suları hiç analiz edilmiş mi?

Yine Söke kaymakamı incelemelerin başlatıldığını  balık ölümlerinin sebebinin belli olacağını söylemiş. Bu araştırma sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılmasını bekliyoruz.

Tüm dünyada bütün canlıların doğal süreçleri içerisinde yaşama hakkı vardır. Rant uğruna ekolojik döngüyü bozmak bir insanlık suçudur. Biz doğa ve insan dostları buna dur diyoruz.

Öncelikle çevre politikaları oluşturularak bu doğrultuda pratik hayatta çalışmalar yapılmalıdır.

Agro Ekolokik tarım sistemleri teşvik edilmeli

Halen yürürlükte olan kanun ve yönetmelikler yeniden düzenlenerek yaptırımlar artırılmalı ve bütün işletmeler atıklarını arıtmakla hükümlü olmalı ve bunlar mutlaka denetlenmelidir.

Tarımsal üretimde kullanılan zehirler ekolojik döngünün geri dönüşümsüz bozulmasında   çok önemli bir faktördür. Bu alanda derhal bir çok çalışma yapılmalıdır. Öncelikle zehir ithalatına kısıtlama getirilmeli ve çiftçiler sık sık zorunlu eğitimlerden geçirilerek denetlenmelidir. Üretim ve pazarlama aşamalarında limit üstü ilaç kullananlara ceza verilmelidir,  bu kontroller çok yetersizdir. Agro Ekolojik tarım sistemi teşvik edilmelidir ve hastalıklara dayanıklı yerel tohumlar kullanılmalıdır. Ani balık ölümleri sanayide belli dönemlerde zehirli atık bırakılması ile de olabilir. Her fabrika çevresinde atık sular analiz edilmelidir. İşletmelerin mutlaka atık arıtma birimleri olmalı ve bu kontroller yapılarak bu konuda yeniden düzenlemeler yapılarak yaptırım uygulanmalı cezalar artırılmalıdır. Bu konuda onlara arıtma tesisi için ekonomik destek yada başka yöntemlerle teşvik vs. sağlanmalıdır. Tarımsal ürünler, sular , tarımsal üretim yapılan topraklar mutlaka tahlil edilmelidir. Bu konuda bir çok çalışma yapılabilir.

Her gün binlerce insan kimyasal maddeler ve ağır metaller yüzünden kanser oluyor. Bebekler kanserli doğuyor. Balıkların ölmesi son aşamadır. O balıklar ölmeden zaten bünyelerinde bir çok zehir ve ağır metal  kalıntısı taşıyorlar. Balıkları yiyen insanlar zaten düzenli olarak bu zararlı ölümcül maddeleri vücutlarında biriktiriyorlar. Sular ve topraklar sürekli artan oranlarda kirleniyor canlı hayatı yok oluyor buralarda. Bu konuda hiç çalışma yapılmıyor.

Binlerce balığın ölmesi bir katliamdır. Bu katliamı yapanlar derhal tespit edilerek cezalandırılmalıdır. Balıklar kimsesiz değildir. Biz doğa ve insan dostları   bu olayın takipçisi olacağız.

İzmir Yerel Tohum Topluluğu

 

(Yeşil Gazete)

AB’den plastik atağı: Tek kullanımlık ürünler yasaklanıyor

Avrupa Komisyonu, karbon emisyonları ve atıklarla mücadele kapsamında önemli bir adım attı.

Plastik tabak, çatal, bıçak ve pipet, ambalaj gibi tek kullanımlık plastik ürünleri yasaklamayı öneren plan taslağı açıklandı.

İklim Haber’de yer alan habere göre komisyon önerisiyle, üye ülkeler 2025 yılına kadar tek kullanımlık plastik içecek şişelerinin %90’ını toplamak zorunda kalacak.

Yine taslak plana göre, üreticilerden ayrıca atık yönetiminin maliyetini azaltmaları ve atıkların nasıl bertaraf edileceğini belirtmeleri istenecek.

2025 yılından itibaren tüketicilerin yılda 6,5 ​​milyar euro tasarruf etmesi planlanan taslağa göre 3,4 milyon ton karbon emisyonun önüne geçilecek.

Yine plana göre, 2030 yılına kadar 22 milyar euroya denk gelecek çevre zararının önlenmesi hedefleniyor.

Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Jyrki Katainen, plastiklerin daha sorumlu bir şekilde kullanılması gerektiğine işaret ederek, “Bugünün önerileri, iş dünyasının ve tüketicilerin sürdürülebilir alternatiflere doğru hareket etmesine yardımcı olacak” dedi.

Yapılan araştırmalara göre, çevre dostu, sürdürülebilir ürünler yaklaşık 2,9 trilyon dolarlık bir pazar potansiyeline sahip.

Taslakta yasaklanması planlanan tek kullanımlık plastikler arasında plastik çatal, bıçak, kulak çubukları, pipetler dahil pek çok plastik ürün türleri bulunuyor.

Taslağın kabul edilmesi için ilk etapta 28 üye ülke tarafından onaylanması gerekiyor.

Ardından tasarının Avrupa Parlamentosu’na sunularak kabul edilmesi gerekiyor.

“Yılda yaklaşık 280 milyon ton plastik üretiliyor”

Bugün tüm dünyada, yılda yaklaşık 280 milyon ton plastik üretiliyor ve bu miktar her geçen yıl daha da artıyor.

Üretilen plastiğin üçte biri polietilenden oluşuyor.

İçeriğinde büyük oranda organik zararlı maddeler bulunduran polietilen, denizlerdeki plastik atıklarda en çok rastlanan madde.

 

(İklim Haber)

ABD İnanç Özgürlüğü Raporu’nda Türkiye’ye eleştiri

ABD Dışişleri Bakanlığı İnanç Özgürlüğü Raporu yayınlandı.

Toplamda 200 ülke ve bölgeye ilişkin değerlendirmelerde bulunulan raporda Türkiye’ye 22 sayfa ayrıldı.

Raporda, 15 Temmuz’dan sonra başlatılan tutuklama operasyonlarına dikkat çekilerek “sürgündeki din adamı” olarak tanımlanan Fethullah Gülen ve cemaatine üye olduğu gerekçesiyle en az 50 bin kişinin gözaltına aldığı ya da tutuklandığı belirtiliyor.

Operasyonlar kapsamında Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan da dört binden fazla kişinin işten çıkarıldığı ifade ediliyor.

Amerika’nın Sesi’nde yer alan raporun ayrıntılarına göre Türkiye’nin, bir grubun dini inançlarına saygısızlık yaptıkları gerekçesiyle bireyleri yargıladığı ve 1923’te imzalanan ve gayrimüslimlerin azınlık haklarını içermeyen Lozan Anlaşması kapsamında gayrimüslimlerin dini özgürlüklerini sınırlamaya devam ettiği belirtiliyor.

“Devlet Alevileri Müslümanlığa aykırı olarak görüyor”

Alevilere de yer verilen raporda ve devletin Alevileri Müslümanlığa aykırı bir kesim olarak görmeye ve cemevlerini ibadet yeri olarak kabul etmemeye devam ettiği ifade ediliyor.

Alevilerin şiddet tehdidiyle karşı karşıya oldukları belirtiliyor.

Benzer şekilde Türkiye’deki azınlık inanç gruplarının kendi ibadet merkezlerini açmak, din adamlarını yetiştirebilmek ve çocuklarının zorunlu din derslerini almamasını sağlamak gibi konularda sıkıntılar yaşamayı sürdürdükleri belirtiliyor.

Bu noktada 5 kilisenin de arazileriyle ilgili sorunlarının devam ettiği hatırlatılıyor. Buna karşın hükümetin azınlık grupların güvenliğinin sağlanmasıyla ilgili devletin hizmet sunmaya ve bazı inanç merkezlerinin de yenilenmesi ve restore edilmesi için de kaynak sağlamaya devam ettiğine işaret ediliyor.

Raporda Caferi inancına yönelik yayınlar yapan iki televizyon kanalının da terör propagandası yaptıkları iddiasıyla hükümet tarafından kapatıldığı hatırlatılıyor.

“Aleviler, Yahudiler, Protestanlar tehdit ediliyor”

Raporda Türkiye’de Alevilerin, Yahudilerin, Protestanların ve Sünni Müslümanların da başta IŞİD olmak üzere çeşitli gruplar tarafından tehdit edildikleri ifade ediliyor.

Bununla birlikte Yahudi karşıtı söylemlerin de devam ettiği bu çerçevede bazı televizyon yorumcularının ekranlarda ve gazetelerde 2016 darbe girişiminin arkasında Yahudilerin olduğu şeklinde iddialarda bulunmayı sürdürdükleri belirtiliyor.

Rapora göre aynı kişiler İstanbul’daki Fener Rum Patriği’ni de benzer söylemlerle suçluyorlar.

Bazı televizyon dizilerinde de özellikle Yahudilerle ilgili kışkırtıcı nitelikte yayınlar yapıldığına dikkat çekiliyor.

“Payitaht dizisi raporda”

Bu noktada “Payitaht” adlı dizide özellikle Yahudilerin kötülendiği ve şeytanlaştırıldığı belirtilirken Yahudi
cemaatinde de bu durumdan endişe ve kaygı duyduğu ifade ediliyor.

Raporda dikkat çekilen noktalardan biri de bazı Alevi vatandaşların yaşadıkları evlerin kapılarına çarpı (X) işareti konulmuş olması.

Kimliği belirsiz kişilerin Türkiye’de Ortodoksların, Katoliklerin, Protestanların ve Alevilerin ibadet yerlerine saldırarak zarar verdikleri, Malatya’da bir Protestan kilisesinin saldırıya uğradığı ifade ediliyor.

Rahip Brunson

İnanç Özgürlüğü Raporu’nun Türkiye kısmında dikkat çekilen konulardan biri de Türkiye’de “FETÖ” soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Rahip Andrew Brunson.

Raporda, ABD Dışişleri Bakanı’nın 15 Ağustos tarihinde Amerikalı rahibin serbest bırakılması çağrısında bulunduğu hatırlatılıyor.

Raporda Amerikan hükümetinin de bu davayla ilgili olarak hukuk dışı değerlendirmesini yaptığı belirtiliyor.

 

(Voice of America)