Ana Sayfa Blog Sayfa 2814

Kuruluşunu ilan eden Eşitlik Adalet Kadın Platformu’ndan dayanışma çağrısı

Geçtiğimiz yıl 30 Kasım-1 Aralık tarihinde gerçekleştirilen Eşitlik Adalet Kadın Zirvesi’nde, kadınların kurma kararı aldığı Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu hayata geçirildi.

İstanbul’daki The Marmara Pera Otel’de düzenlenen toplantı ile kadınlar hem Platform’un kuruluşunu deklare etti hem de internet sitesinin tanıtımını yaptı.

Toplantıya Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ve çok sayıda kadın kurumunun temsilcisi katıldı.

Kadınları konu alan sinevizyon gösterisi ile başlayan toplantı, Eşitlik Adalet Kadın Platformu Koordinatörü Gülseren Onanç’ın yaptığı açılış konuşması ile devam etti.

“Kadının siyasette adı yok ama artık bir platformu var”

Onanç, sözlerine “Kadının siyasette adı yok ama artık bir platformu var” diyerek başladı.

Platformun siyasi bir platform olmadığını aksine siyasetteki yerini tüm kadınlar etrafında görünür kılmak olduğunu söyleyen Onanç şöyle devam etti:

“İstemediğimiz her türlü adaletsizliği değiştirmek için uğraşacağımız bir platform. Neyi hedefliyoruz? Bir kere şu talep net ortaya çıkıyordu. Kadın örgütleri bir araya gelmek istiyorlar. Bu dağınık halde mücadelenin mümkün olmadığını bir araya gelmenin çok ihtiyaç olduğunu söyledi. Bu platformun bileşenleri kendi yazılarını yazabilecek, duyurularını yapabilecekler. Biz de sosyal medyamızla platformumuzla destek olabileceğiz. Onların seslerini ve etkinliklerini duyurmaya çalışacağız.”

“Kadın zirvesi yapmayı planlıyoruz”

Onanç, 2018’de bir kadın zirvesi yapmayı planladıklarını belirterek “İlkinde başaramadığımız birlikteliği umarım ikincisinde başarırız” dedi.

Açılış konuşmasının ardından platformun sitesini hazırlayan tez öğrencileri sitenin nasıl kullanılabileceğine dair bilgi verdi.

Kaftancıoğlu: Birçok kadını hayalleri ayakta tutuyor

Ardından söz alan CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, Türkiye’de kadın olmanın zorluğuna dikkat çekerek şunları söyledi:

“Türkiye’de kadın olmak o kadar zor ki, birçok kadını hayalleri ayakta tutuyor. Biz kadınlar erkeklerden daha iyi başarıyoruz. Siyaset ve kadın dediğimizde, bu gürültülü hikayemize baktığımızda siyasette kadının durumunu anlatmaya gerek yok. Erkek egemen bir bakışla parti ayrımı yapmadan siyasette var olabilmesinin zorluklarını ben yaşıyorum, sizler de görüyorsunuz. Dünyayı değiştirecek olanın bu olduğunu biliyoruz. Erkek siyasetçiler kadın siyasetçileri değerlendirirken ‘nitelikli kadın olsun’ diyorlar. Nitelikli erkek tartışmasının yapılmadığı yerde niye kadın tartışmasını yapıyoruz? Bu bizim gerçekliğimiz. Bu platform hayatın her alanında var olmasının yollarını açacaktır. İşimiz kolay değil. Hepimize kolay gelsin.”

Kaya: Platforma her kesimden kadınlar katkı sunacak

HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya da kadınlar için böyle bir oluşumun doğmasının heyecan verici olduğunu belirterek şunları ifade etti:

“Bu kadar değerlerin çürütüldüğü bir ortam içerisinde kadınların renk renk bir kadın oluşumunu doğurmaya çalışması çok önemli. Sahiplenmesi gereken bir oluşum. Her kesimden kadınların katkı sunacağı bu platforma kadın eksenli ve somut şekilde önerilerle yaklaşmak lazım.”

Demir: Kadın gazeteciler olarak katkı sunmaya adayız

Mezopotamya Haber Ajansı muhabiri Necla Demir, kadın sorununun can yakıcı hal almaya başladığı bir süreçte tüm kesimden kadınların ve bütün kadın örgütlerinin birlikte söz üretebileceği dijital bir platformun hayata geçmesinin önemine değindi.

“Birbirimizden besleneceğiz” diyen Demir devamla şunları dile getirdi:

“Seçimler arifesinde kadın vekil aday sayısının ve kadının siyasetteki yerinin tartışıldığı şu günlerde bunu analiz ve deşifre edebilecek, söz üretebilecek bir mecra. Platform evet çok yeni. İşte biz de bu yüzden kadın gazeteciler olarak katkı sunmaya adayız.”

“Kadınların yüzyıllık yalnızlığı”

“Kadınların yüzyıllık yalnızlığının bitmesi gerekir” sözünü hatırlatan Prof. Dr. Fatmagül Berktay ise, kadın platformunda erkeklerin de katkı sunabileceği önerisinde bulundu. Toplantı, kadınların karşılıklı bilgi alışverişi yapması ve soru-cevap kısmı ile sona erdi.

 

(Gazete Karınca)

Documentarist’in bu yılki teması: Filistin ve 50. yılında 1968

Bu yıl 9 Haziran’da başlayacak olan Documentarist 11. İstanbul Belgesel Günleri’nin teması Filistin direnişi ve 50’nci yılında 1968 oldu.

9-14 Haziran 2018 tarihleri arasında düzenlenecek festivalde yerli ve yabancı belgesel gösterimlerinin yanı sıra Canlandırma Belgesel, Yaratıcı Kurgu, Çocuklarla Sinema konulu atölyeler, sinema dersleri, sunum ve söyleşiler gerçekleşecek.

Festivalin onur konuğu ise Filistinli oyuncu ve belgeselci Mohammad Bakri olacak.

“Jenin Jenin” (2002) ile bu filmin hayatını nasıl etkilediği üzerine çektiği “Sen Gittiğinden Beri” (Since You Left, 2005) adlı belgesellerinin gösterileceği festivalde Bakri, ‘Direniş Sineması ve Filistin’ konulu bir sinema dersi verecek.

Raed Andoni’nin geçen sene Berlinale’de En İyi Belgesel Ödülü kazanan “Hayalet Avcılığı” (Ghost Hunting, 2017) filminde İsrail’in Kudüs’teki kötü şöhretli sorgu merkezi Moskobiya’dan yolu geçen Filistinlilere yaşatılan vahşet, merkezin modeli inşa edilerek yeniden canlandırılıyor.

Julia Bacha’nın yönettiği “Naila ve Başkaldırı” (Naila and the Uprising, 2017) ise Birinci İntifada’da büyük rol oynayan Filistinli kadınların hikâyesini anlatıyor. Michel Khleifi’nin Filistin belgesel sinemasının klasikleri arasında sayılan “Bereketli Hafıza” (Fertile Memory / Al Dhakira al Khasba, 1980) adlı filmi de bu bölümde İstanbul seyircisiyle buluşacak.

Canlandırma Belgesel ve Yaratıcı Kurgu Atölyesi olacak

Festivalde, 1968’in 50. yılı vesilesiyle, dünyanın birçok ülkesinde 1960’larda yaşananları konu alan filmlerin yer aldığı özel bir bölüm sunulacak. Bu bölümün öne çıkan filmleri arasında Brezilyalı yönetmen João Moreira Salles’ın gerçekleştirdiği “Yoğun Şimdinin İçinde” (In the Intence Now, 2017) da yer alıyor. Söz konusu bölümde ayrıca Almanya, Yugoslavya, İtalya ve Türkiye’den dönemin ruhunu yansıtan filmler buluşacak.

Tomaş Doruşka ve A. Nazlı Kaya’nın eğitmenliğinde üç gün sürecek bir Canlandırma Belgesel Atölyesi ile Ayris Alptekin’in hazırlayacağı Yaratıcı Kurgu Atölyesi, festivalin belli başlı yan etkinlikleri arasında…

Festival mekanları

Açık Toplum Vakfı, Hollanda, İsveç, Brezilya ve Çek Cumhuriyeti Başkonsolosluğu ile Goethe Enstitüsü’nün desteği ve birçok kurumun işbirliğiyle gerçekleşen Documentarist 11. İstanbul Belgesel Günleri’nin film gösterimleri; Aynalı Geçit (Galatasaray), Mimarlar Odası (Karaköy), Fransız Kültür Merkezi (Taksim) ve Kadıköy Sineması’nda (Kadıköy); yan etkinlikler ise Yapı Kredi Kültür Sanat, BiTiyatro, Tütün Deposu ve Dutch Chapel’de gerçekleşecek.

 

(Bianet)

Taş ocağı için 200 yıllık çam ağaçlarını kestiler!

Bolu’nun Mudurnu ilçesi Hüsamettindere Köyü’nde açılmak istenen taş ocağı protesto edildi.

200 yıllık çam ağaçlarının kesildiğini ve hayvanlar için kullanılan suyun kesildiğini söyleyen köylüler ocağın kapatılması için eylem gerçekleştirdi.

Hüsamettindere köyü sakinleri, Yallama mevkisinde bir firma tarafından açılan taş ocağının yapıldığı alanda 200 yıllık çam ağaçlarının kesildiğini ve hayvanlar için kullanılan suyun kesildiğini iddia ederek, ocağın bulunduğu yerde bir araya geldi.

Olay yerine gelen jandarma ekipleri, taş ocağının çevresinde güvenlik önlemi aldı.

Ekipler, işletmenin yasal olarak çalıştığını belirterek, köylülerden bölgeden uzaklaşmalarını istedi.

“Biz ormanlarımızı kestirmeyiz. Gelin canımızı alın”

Köylüler taş ocağının yakınında oturarak eylemlerini sürdürüyor.

Ayşegül Gökdemir, gazetecilere yaptığı açıklamada, “Biz ormanlarımızı kestirmeyiz. Gelin canımızı alın. Biz ormanlarımıza buralarda yıllarca baktık ve koruduk. Hayvanlarımızı otlatacağımız, piknik yapacağımız alanlarımızı yok edemezsiniz, suları kesemezsiniz.” diye konuştu.

 

(KOS Medya)

Büyükada Rum Yetimhanesi’nde restorasyon çalışmaları başlıyor

Avrupa’nın en büyük tarihi ahşap yapılarıdan biri olan Büyükada’daki Prinkipo Rum Yetimhanesi, 1964’ten beri kapalı.

Tarihi yapının restorasyonu için bu yaz aylarında harekete geçiliyor. Avrupa’dan uzmanlar Europa-Nostra sivil toplum kuruluşu tarafından tehlike altındaki 7 dünya mirası arasında gösterilen bu etkileyici binada restorasyon için gerekli çalışmaları başlatacak. Europa Nostra restorasyonun kışa doğru başlamasını umuyor. Maliyetin yaklaşık 50 milyon dolar olması bekleniyor.

Rum Yetimhanesi, 1900’lerin sonunda aslında otel olarak kullanılması amacıyla Fransız mimar Alexandre Vallaury tarafından inşa edildi.

Şark Ekspresi’nin işletmesini yürüten Wagons-Lits adlı şirket burayı trenle İstanbul’a gelecek turistler için otel olarak kullanmak istiyordu. Ancak gerekliişletme ruhsatı alınamadı. 103 yılında Sultan 2. Abdülhamit ve Patrik 3. İoakim tarafından törenle yetimhane olarak açıldı.

220 odası bulunan yetimhane, 1964’e kadar 5 bin 800’den fazla kimsesiz çocuğa ev sahipliği yaptı. O yıl Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kapatılan yetimhanedeki 160’tan fazla çocuk Ayios Nikolaos Rum Ortodoks Kilisesi ‘ne alındı. Ardından bir daha hiç açılmadı.

 

Büyükada Rum Yetimhanesi tehlike altındaki 7 kültür varlığı aday listesinde

 

(BBC Türkçe)

Atikhisar Barajı’ndaki altın madeni sondajına tepki: “Çanakkale’de suyun adı zehir olmasın”

Kanadalı Alamos Gold’un yerli ortağı Doğu Biga Madencilik tarafından Atikhisar’da yapılmak istenen altın madeni faaliyetine karşı tepkiler sürüyor.

Atakan Alkış ve Aytaç Güç’in Çanakkale Gündem’de çıkan haberine göre, ilçenin tek içme ve kullanma su kaynağı olan Akhisar Barajı’nda yapılmak istenen altın madeni faaliyetlerine ve ağaç katliamına karşı Çanakkale Rüzgar İnisiyatifi tarafından basın açıklaması gerçekleştirildi.

Donanma Çay Bahçesi ve Şakir’in Yeri’nin arasındaki yolda yapılan açıklamada “Suyun adı zehir olmasın” denildi.

Su kaynağı, siyanür ve diğer zehirli atıklar ile kirlenecek

Pazar günü (27 Mayıs) yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Atikhisar Barajı’nda yasadışı olarak devam eden altın madeni sondajına karşı, Çanakkale Rüzgar İnisiyatifi olarak, Çanakkale halkı ile birlikte mücadele edeceğimizi tüm yaşayanlara bildiriyoruz. Şirketinin 10 yıllık işletme süresince yaklaşık 100 milyon ton suyu kirleteceği öngörülmektedir. Bu miktar, Atikhisar Barajı’nın yıllık su kapasitesinin tam iki katıdır. 200 bin nüfuslu bir kentin tek kullanım suyu olma önemine sahip su kaynağımızın, siyanür ve diğer zehirli atıklar ile kirlenecek olmasını kabul etmiyoruz, kabullenmiyoruz!

“Güzele olan düşmanlığınız nedendir?”

“Danıştay kararının ağaç kesimine ve sondaja dur demesine rağmen hukuksuzca sondaj işletmesine devam eden şirket, halka karşı büyük bir suç işlemektedir. Bu suça ortak olanlar ise suyumuzu maden işletmesine satarak kendi iktidarlarını kuvvetlendirmektedir. Bu iktidar gücü geçicidir ve halktan gereken tepkiyi alacaktır. Sizlerin altın sermayesine olan katkınız bizim yaşamlarımızdan daha değerli değildir. Çanakkale’yi Çanakkale yapan kentli yaşamı doğal, tarihi güzellikleridir. Güzele olan düşmanlığınız nedendir?”

“Kirli işletmenizin taşeronu olmayı kabul etmiyoruz”

“Şirkete soruyoruz. Kendi ülkesinde, bu şartlarda bir sondaj işletmesi gerçekleştirmesi mümkün mü? Çevre yasalarınız buna izin veriyor mu? Cevabı biz verelim. Hayır vermiyor! Biz Türkiye’de yaşayanlar olarak sizin kirli işletmenizin taşeronu olmayı kabul etmiyoruz.”

“Çanakkale halkı: Dağları oyanlara, onların yalanlarına kulak asmayın!

“Bizlerin konuştuğu, sizlerin bizi dinlediği ağaç kıyımına ve dağların tepelerinde dev çukurlar açarak toprağı ve suyumuzu zehirlemeye devam etmektedir. Buna dur demek için her an geç olmaktadır. Biran önce hep birlikte ses çıkarmak, toplumun çocuklarının geleceği için bir sorumluluktur, bir zorunluluktur. Çanakkale halkı: Dağların sesine kulak verin! Dağları oyanlara, onların yalanlarına kulak asmayın!”

Danıştay kararına rağmen bölgede yapılan ağaç katliamına karşı Çanakkaleliler büyük tepki göstermişti. Son olarak, iş araçlarının geçişi için yapılan yol yapım çalışmalarında yok edilen ağaçların görüntüsü kamuoyunda büyük tepkiye yol açmıştı.

 

(Çanakkale Gündem)

Ürdün daha küçük nükleer santraller kuracak

Rusya ortaklığı ile nükleer santral kuracak olan Ürdün daha küçük kapasiteli, daha ucuz ve çok işlevli nükleer reaktörler kurmaya karar verdi.

2015 yılında Ürdün Atom Enerjisi Komisyonu JAEC ile Rus Atom Enerjisi Kurumu Rosatom arasında imzalanan 10 milyar dolar bedelli 2000 MW kapasiteli 2 nükleer reaktör inşası anlaşmasında değişikliğe gidilecek. İki büyük reaktör yerine daha ufak ve az maliyetli bir model olan reaktör tipi SMR teknolojisi kullanılacak.

Projenin mali külfetinin Ürdün için fazla olduğu açıklandı. Ufak reaktör tipi seçildi. Yeni modelde Rosatom yenilikçi teknolojisi ile SMR yapılması üzerine yoğunlaşıldı. SMR NPP teknolojisinin bir diğer avantajı reaktörlerin deniz suyunu tuzdan arındırma ve ısıtmada da kullanılabilecek olması. Ayrıca, Rusya ve Ürdün nükleer alanında insan kaynaklarının artması için halihazırda 100 Ürdünlünün Rusya Üniversitelerinde eğitimine başladı.

Ürdün ve Rusya, Ürdün`de nükleer santralin inşa edilmesi için 10 milyar dolarlık anlaşmayı 2015 yılının ilk çeyreğinde imzalamıştı.

 

(Enerji Günlüğü)

Etlerde sadece deli dana hastalığı mı sorun oluşturuyor? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

***

Cumhuriyet gazetesinde yer alan bir habere göre 2011-2012 yılları arasında Polonya’dan ithal edilen etlerin bir kısmı deli dana hastalığı riski taşıyor olabilir.

Söz konusu etler özel şirketler ve Et ve Balık Kurumu tarafından ithal edilmişti. Bu çok önemli gıda güvenliği sorunu Polonya’nın başlattığı soruşturma kapsamında Türkiye’den adli yardım talebinde bulunmasıyla ortaya çıktı. Yani Polonya hükümeti konuyu gündeme getirmese ne olup bittiğini öğrenemeyecektik. Sürekli et ithalatı yapan bir ülke olmamız göz önünde bulundurulduğunda acaba deli dana sorunu ithal edilen diğer etlerde de var mı ya da başka hangi sorunlar var? sorusu akla geliyor.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yaptığı bir açıklama ile Cumhuriyet gazetesinde yer alan haberi yalanladı.  Bakanlık tarafından söz konusu habere ilişkin yapılan yazılı açıklamada: “İthal edilen etlerin bilimsel olarak BSE açısından risk grubunda olmayan 30 ayın altındaki sığırlardan elde edilmesi, Bakanlığımız veteriner hekimlerince yürütülen kesim öncesi kontrollerinde BSE hastalığına ilişkin klinik belirtilerin olmaması, soruşturma kapsamında BSE tespit edildiğine dair herhangi bir analiz raporunun bulunmaması ve bugüne kadar Polonya’dan ihraç edilen etlerde AB üyesi ve diğer ülkelerde BSE hastalığına ilişkin herhangi bir tespitin olmaması dikkate alındığında habere konu olan iddiaların doğru olmadığı net olarak anlaşılmaktadır” ifadelerine yer verildi.

Ancak bu açıklama Cumhuriyet’te yer alan haberdeki iddialara net bir yanıt oluşturmuyor. Haberde Polonya’daki et analiz şirketlerinin kesilen hayvanlara deli dana testi yapmadığı halde yapılmış gibi rapor verdiği; buna ek olarak, kesilen hayvanlara ait etlerin soğuk hava depolarında saklandığı ve daha sonra Türkiye’ye gönderilirken hasta hayvan etleri ile değiştirilip değiştirilmediğinin de bilinemeyeceği vurgulanıyordu. Bakanlık bu kritik iddialara bir yanıt vermiyor; dolayısıyla deli dana hastalığı taşıyan etlerin gerçekten ithal edilip edilmediğini bilemiyoruz.

Deli dana hastalığı nedir?

Deli dana hastalığı (Bovine Spongiform Encephalopathy – BSE) oldukça nadir görülen ancak tedavisinin olmaması, hastalık mekanizmasının hala tam olarak anlaşılamaması ve hastalık etkenini yok etmenin nerdeyse imkânsız olması gibi nedenlerle hemen her ülkede dikkat çeken bir hastalıktır.

Hastalığa prion adı verilen ve virüslerden daha küçük boyutlardaki protein parçacıkları neden oluyor.

Hastalık yenilen et ve et ürünleri ile insanlara da bulaşabiliyor ve insanlarda “Creutzfeldt-Jakob Hastalığı” adı verilen bir hastalığa yol açıyor. Hastalık hayvanlarda olduğu gibi beyin dokularının hızla tahrip olmasına ve beynin süngerimsi bir yapıya dönüşmesine neden olarak ölüme sebebiyet veriyor.

Creutzfeldt-Jakob hastalığı insanlarda çok ender gözleniyor. 1996 yılından bu yana dünya genelinde alınan çeşitli önlemler hastalığın insanlarda görülme sıklığını da çok azalttı. Ancak hastalığın tedavisinin olmaması ve kesin olarak ölüme sebebiyet vermesi nedeniyle gıda güvenliği ile ilgili çalışmalarda deli dana hastalığı dikkatle izlenen ve kontrol edilmeye çalışılan konuların başında geliyor.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın bu konuda yapmış olduğu açıklama ise ülkemizde yapılan kontrol çalışmalarında ciddi yetersizlikler olduğuna işaret ediyor.

Etlerde sağlık riski oluşturan hastalık etkeni o kadar çok ki Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın halk sağlığı açısından neleri görmezlikten geldiğini, yaptığı kontrol çalışmalarında hangi noktaları es geçtiğini deli dana hastalığı vesilesiyle dile getirmek gerekiyor.

Etlerde sağlık riski yaratan diğer etkenler

Ülkemizdeki et talebini karşılamak için yapılan canlı hayvan veya doğrudan et ithalatı miktarı yılda yıla artış gösteriyor.

İthal edilen et ve et ürünlerinin bir sağlık riski oluşturup oluşturmadığının anlaşılması için mutlaka yapılması gereken bazı kontroller var.

Örneğin, et ve et ürünlerinde kullanılan hormon esaslı maddelerin, antibiyotiklerin, bazı pestisitlerin, ağır metallerin kalıntısına bakmak; nitrit ve nitrat gibi katkı maddelerinin ve nitrozaminlerin miktarını tespit etmek; nitrofuranlar gibi kansere yol açtığı için kullanılması yasaklanmış kimyasal maddelerin bulunup bulunmadığını araştırmak en az deli dana hastalığı etkenlerini araştırmak kadar önemli.

Tek bir örnek vererek konunun taşıdığı öneme ışık tutmaya çalışacağım. 7 Mart 2017 tarih ve 30000 sayılı resmi gazetede yayınlanan ‘Türk Gıda Kodeksi Hayvansal Gıdalarda Bulunabilecek Farmakolojik Aktif Maddelerin Sınıflandırılması ve Maksimum Kalıntı Limitleri Yönetmeliği’ne göre et ve et ürünlerinde kontrol edilmesi gereken farmakolojik esaslı kimyasal madde sayısı 130’un üzerinde.

Bu kimyasallar hayvan sağlığını korumak için çeşitli amaçlarla kullanılan ancak et ve et ürünlerinde kalıntı bırakan maddeler. Her biri için et ve et ürünlerinde aşılmaması gereken bir eşik değer belirlenmiş. Bu değer aşıldığında bir sağlık sorununa yol açacakları kabul ediliyor. Dolayısıyla piyasada satılan et ürünleri ithal edilsin veya edilmesin bu kimyasal maddelerin kalıntılarını içerip içermedikleri açısından mutlaka kontrol edilmeli.

Bu kontrollerin yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz.

Bu çerçevede Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na sorulması gereken ama net bir yanıt verilebileceği şüpheli olan basit sorular şunlar, parantez içindeki italik ifadeler benim yanıtlarım :

1) İthal edilen etlerde ülkemizde geçerli mevzuata göre analiz edilmesi gereken risk etkenlerinden kaçına bakılmaktadır? (Muhtemelen hiç birine)

2) Ülkemize ithal edilen etlerin sağlık açısından sorun yaratacak biyolojik veya kimyasal maddeler açısından gerekli laboratuvar analizleri yapılmakta mıdır? (Yapılmıyor) Yoksa Polonya örneğinin gösterdiği gibi ithal edilen ülkelerde yapılan analiz çalışmaları yeterli mi görülüyor. (Yeterli görülüyor) Eğer öyleyse bu gıda güvenliği açısından ciddi bir zaaf değil midir? (Çok ciddi bir zaaftır)

3) Ülkemizde et ve et ürünlerinde 2017 yılında yapılan kontrol ve denetim çalışmalarında kaç örnek çalışılmıştır, uygunsuz çıkan örneklerin oranı nedir ve bu konuda neler yapılmıştır? (Açıklansa iyi olur ama yapılan açıklamalar at ve eşek eti bulduktan öteye gitmiyor)

Soruları daha da çoğaltmak mümkün; ama çok detaya girmeden söyleyeceklerime açıklık getirmek istiyorum: Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı zaman zaman yaptığı basın açıklamalarında at veya eşek eti satan ya da ürünlerine bu etleri karıştıran firmaları açıklıyor.

Bu tespit büyük bir marifetmiş gibi sunuluyor.

Ülkemiz mevzuatı at veya eşek etinin satışını ve et ürünlerinde kullanılmasını yasaklıyor. Ama at veya eşek eti yemenin eğer etler sağlıklı bir hayvandan elde edilmişse bir sağlık riski oluşturmayacağı bilinmeli. Asıl mesele et ve et ürünlerinde at veya eşek eti tespiti yapabilmek değil yukarıda değindiğimiz gibi sağlığa gerçekten zararı dokunan yüzlerce kimyasal maddenin kalıntılarının araştırılmasıdır.

Bu çalışmalar layıkıyla yapılmadığı sürece halk sağlığını korumak olanaksızdır.

Umutsuzluğa, bir gıda korkusuna yol açmamak için burada dile getirilen bütün sorunların çözümünün olduğunu belirtmeliyim. Halk sağlığını tehlikeye atmadan, kamu refahını koruyarak beslenme sorunlarını çözmek mümkündür.

Yazdıklarımdan at veya eşek etinin yenilebilir olduğu anlamı da çıkarılmasın; tekrar belirtmeliyim ki bu etlerin işlenmesi yasaklanmıştır ülkemizde. Aslında ne kadar az et yenirse hem sağlık ve hem de iklim krizini derinleştirmemek açısından o kadar iyi; sadece insanlar için değil hayvanlar için de iyi… Ama bu başka bir yazının konusu.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

 

Bülent Şık

İnsandışılaştırma tüm zalimliğin kökeni mi?

New Yorker”de Paul Bloom imzasıyla yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Özde Çakmak‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Şiddet faillerinin kurbanlarını insandışılaştırdıkları (dehumanisation) söylenir. Gerçek ise bundan daha da kötü.

Distopik televizyon dizisi “Black Mirror”ın yakın zamanlı bir bölümü, bir askerin hamam böcekleri denilen son derece çirkin insansıların (humanoid) peşine düşerek onları öldürmesiyle başlar. Standart bir bilim kurgu senaryosudur bu, insana karşı canavar; ancak bir bit yeniği vardır. Asker ve taburunun sahip oldukları beyin implantının hedeflerinin yüzlerini ve vücutlarını canavarsı olarak görmelerine ve merhamet yakarışlarını zararlı ciyaklamalar şeklinde duymalarına neden olduğu ortaya çıkar. Kahramanımız implantı bozulunca, insan soyunun cesur bir savunucusu olmadığını keşfeder – masum insanların katili, 1940’lardaki Avrupa Yahudilerine benzeyen küçümsenen bir grubun mensuplarını imha eden bir savaşın parçasıdır.

Sosyal medyada bu bölüm hakkında yorumda bulunan düşünür David Livingstone Smith, yazarın, Smith’e ait “Less Than Human: Why We Demean, Enslave, and Exterminate Others?” (St. Martins) adlı kitabını okuyup okumadığını sordu. Kitap, insan acımasızlığına dair düşünceli ve kapsamlı bir araştırma iken, söz konusu bölüm kitabın temel fikrini eksiksiz biçimde yansıtıyor: soykırım benzeri edimler, başkalarının insanlığının değeri anlaşılamadığında gerçekleşir.

Smith’in kitabının odaklarından biri, köle sahiplerinin tutumlarıdır; on yedinci yüzyıl misyoneri Morgan Godwyn köle sahiplerinin, zencilerin (Negroes) “görünüşte insanlığa ait bazı benzerlikler taşımalarına rağmen gerçekte İnsan”dan ziyade “Vahşi Hayvanlar ile aynı gruba konulması ve buna göre muamele edilmesi gereken ‘Ruhtan yoksun yaratıklar’ olduklarına inandıklarını gözlemiştir. Sonra, bir de Holokost var. Benimle aynı yaşta olan çok sayıda Yahudi gibi, ben de gaz odaları, dehşet verici medikal deneyler ve toplu mezar hikayeleriyle büyüdüm – Nazilerin kurbanlarını insan olarak görmemelerinden kaynaklandığı şeklinde açıklanan bir kötülük. Psikolog Herbert C. Kelman’ın ifadesiyle, “İnsanları öldürmeye yönelik yasak genel itibariyle o denli güçlü ki eğer sistematik cinayetler sorunsuz ve düzenli biçimde ilerleyecekse kurbanların insan statülerinden yoksun bırakılmaları gerekir.” Naziler farklı öldürme biçimlerini sterilize etmek için “transfer” ya da “seleksiyon” gibi bürokratik örtmeceler kullandılar.

Antropolog Claude Levi-Straus’un da belirttiği gibi, “insanlık kabilenin, linguistik grubun ve hatta bazen de köyün sınırında biter.” Günümüzde bu fenomen kaçınılmaz görünüyor. En sevdiğiniz hor görülen insan grubunu – Yahudiler, siyahlar, Araplar, geyler ve benzeri – “parazitler,” “hamam böcekleri,” “hayvanlar” gibi sözcüklerle birlikte googleda arattığınız takdirde hepsi çorap söküğü gibi gelecektir. Bu retoriğin bir kısmı ana akım söylem için uygunsuz olarak görülür. Fakat yeterince beklerseniz “hayvanlar” sözcüğünün teröristlere, İsraillilere, Filistinlilere, kaçak göçmenlere ya da kaçak göçmenlerin sınır dışı edilenlerine istinaden saygı duyulan insanlar tarafından dahi kullanıldığını duyarsınız. Bu hitabet şekli beyaz üstünlükçülerin (white supremacist) (ç.n. beyaz ırkın üstünlüğünü savunanlar) konuşmalarında boy gösterir – aynı zamanda da geri kalanımız beyaz üstünlükçülerden bahsettiğinde de.

Bu yalnızca bir kelime meselesi değil. Naziler Auschwitz’de tutsakların kollarına rakamların dövmesini yaptılar. İnsanlar tarih boyunca insanlara sahip olmanın kabul edilebilir olduğuna inandılar, akademisyenlerin ve politikacıların belli başlı grupların (siyahlar ya da Amerikan Yerlileri gibi) “doğuştan köle” olup olmadığına kafa yordukları ayan beyan tartışmalar vardı. Geçtiğimiz yüzyılda dahi, Avrupalıların aval aval bakmaları için Afrikalıların parmaklıklar ardına konulduğu insan-hayvanat bahçeleri mevcuttu.

İnsandışılaştırma hakkında yapılan ilk psikolojik araştırmalar Nazileri bizden farklı kılan şeye baktı. Şimdi ise psikologlar insandışılaştırmanın aynı anda birçok yerde bulunmasından söz ediyorlar. Melbourne Üniversitesi’nde Nick Haslam ile Edinburg Üniversitesi’nden Steve Loughnan, içlerinde acı verecek kadar alelade olanlar da dahil olmak üzere örneklerden oluşan bir liste hazırladılar: “Öfkeli halk mensupları cinsel suçlulara hayvan der. Psikopatlar kurbanlara yalnızca kötü emellerine giden bir araç muamelesi yapar. Yoksullar şehvet düşkünü ahmaklar denilerek alaya alınır. Gelen geçenler evsizlere sanki saydam engellermiş gibi bakar. Demans hastaları medyada ayaklarını sürüyen zombiler şeklinde temsil edilir.”

Başkalarını nesne ya da hayvan olarak görmenin en kötü tutumumuzu ortaya çıkardığı tezi oldukça açıklayıcı gibi görünebilirdi. Oysa bunun gerçeğin neredeyse tam tersi olduğunu düşünmenin sebebi var.

Avrupa’daki bazı futbol maçlarında taraftarlar Afrikalı oyunculara maymun sesi çıkartıp muz fırlatırlar. Afrikalıları maymun olarak betimlemek yaygın bir ırkçı kinayedir ve insandışılaşmanın başka bir örneği olarak görülebilir. Oysa bu taraftarlar açıkça futbolcuların maymun olduğunu düşünmezler; davranışlarının bütün amacı zihin bulandırmak ve aşağılamaktır. Bu tür sataşmaların etkili olduğuna inanmak, hedeflerinin bu şekilde düşünülüyor olmaktan utanç duyacağını farz etmektir – ki bu yine de, bir noktada, onları insan yerine koyduğunuzu ima eder.

1938 yılında Hitler, Avusturya’yı ilhak ettiğinde olanları ele alalım. Timothy Synder “Black Earth: The Holocaust as History and Warning”de akıldan çıkmayan bir tasvir sunar:

Ertesi sabah “fırçalama partileri” başladı. Listelerden, kişisel bilgilerden ve gelen geçenin bilgisinden yola çıkan Avusturya SA’nın mensupları Yahudileri belirledi ve onlara diz çöktürerek sokakları fırçalarla temizlemeye zorladı. Törensel bir aşağılamaydı bu. Genellikle doktor, avukat ya da diğer mesleklerden Yahudiler alaycı toplulukların karşısında birdenbire dizlerinin üzerine çökerek vasıf gerektirmeyen işler yapıyorlardı. Ernest P. “fırçalama partileri”nin görüntüsünün “Avusturya halkı için eğlence” mahiyetinde olduğunu anımsıyordu. Bir gazeteci, “Viyanalı gösterişsiz sarışınların gamalı haç kollukları ve köpek kamçılarıyla genç holiganların önünde, elleri ve dizleri üzerindeki beti benzi atmış Yahudi cerrahın motive edici görüntüsüne daha da yaklaşmak için birbirleriyle kavga ettiklerini” anlattı. Bu arada, Yahudi kızlar cinsel istismara uğramakta ve yaşlı Yahudi erkekler halka açık fiziksel egzersizler yapmaya zorlanmaktaydı.

Sokakları fırçalamaya zorlanan Yahudilerin – daha kötü aşağılamalara maruz kalanlar cabası – insani duygulardan yoksun oldukları düşünülmüyordu. Gerçekten de, eğer Yahudilerin gördükleri muameleye karşı duyarsız kalacakları düşünülmüş olsaydı, seyre değer hiçbir şey olmazdı; kalabalık onların acı çekişini izlemek için toplanmıştı. Bu tür bir vahşetin mantığı ile metaforun mantığı aynıdır: iki farklı şey arasında bir benzerlik olduğunu ileri sürmek ancak o farklılığın ışığında gücü elinde tutar. İnsanlara parazit muamelesi yapmanın sadizmi, tam da aslında parazit olmadıklarının bilinmesinde yatar.

Peki ya daha genel itibariyle şiddet? Bazı evrimsel psikologlar ve ekonomistler failden ya da failin genlerinden yararlanarak saldırı, tecavüz ve cinayeti rasyonel edim olarak açıklıyorlar. Şüphesiz, bir kısım şiddet – ve şiddete bulaşmaya istekli ve mahir olma şöhreti – faydalı bir amaca hizmet edebilir, özellikle de daha gaddar çevrelerde. Öte yandan, şiddet içeren çoğu davranış bir kontrol kaybının kanıtı şeklinde görülebilir. Çoğu suçun uyuşturucu ve alkol etkisi altında işlendiği ve saldırıda bulunan, tecavüz eden ve cinayet işleyen kişilerin hayatlarının diğer alanlarında da daha az dürtü kontrolü gösterdikleri Kriminoloji 101’dir. Şiddet eyleminin ahlaki kötülüğü tutkunun sıcağıyla etkisini yitirir.

Fakat antropolog Alan Fiske ile psikolog Tgae Rai’nin “Virtous Violence: Hurting and Killing to Create, Sustain, End, and Honor Social Relationships” (Cambridge) adlı kitabı bu standart açıklamaların genellikle geri kalmış olduğunu ileri sürüyor. Çoğu kez şiddet, ne bir sorunun soğukkanlı bir çözümü ne de bir kontrol başarısızlığıdır; her şeyden önemlisi şiddet, ahlaki hassasiyetlere karşı bir körlüğe yol açmaz. Aksine, ahlak genellikle motive edici bir güçtür; “insanlar bazı sosyal ilişkileri düzenlemek için ızdırap ya da ölüm dayatmanın gerekli, doğal, meşru, cazip, göz yumulur, hayranlık duyulur ve etik açıdan tatminkâr olduğunu hissettiklerinde şiddete yönelirler.” İntihar bombaları, namus cinayetleri ve savaş sırasında tutsaklara uygulanan işkence bariz örnekler arasındadır, ancak Fiske ile Rai’ye göre bunun gibi eylemler sıklıkla doğru olanı yapma, adil intikam alma ya da birisine ders verme arzusunu yansıtır. Bu türden edimler ile ceza-adalet sisteminin yasalara uygun şekilde uygulamaya koyduğu cezalar – misilleme, caydırıcılık ya da disiplin adına – arasında yoğun bir süreklilik vardır. Ahlaki şiddet, yasal yaptırımlara yansıtılmış olsun ya da olmasın, savaşta düşman askerlerin öldürülmesi ya da birisini etik ihlali yüzünden cezalandırmak kurbanın ahlaki bir temsilci, eksiksiz biçimde insan olan biri olduğunun tanınmasıyla gerekçelendirilir.

Oldukça tartışmalı ve güncel bir çalışma olan “Down Girl: The Logic of Misogyny”de (Oxford) düşünür Kate Manne cinsel şiddet hakkında bir argüman geliştirir. “Tecavüzcülerin canavar olduğu görüşü karikatürleştirilerek aklanır,” diye yazarak “mizojinin banallığı”nı, “insanların acımasız şekilde aşağılayıcı ve insanlık dışı biçimlerde davrandıkları kişilerin de yanlış bilincin az çok ince kaplaması altında insan olduğunu pekala biliyor olabileceğine” dair rahatsız edici olasılığı tanımamızda ısrarcı olur.

Manne önemli ve iyi bilinen bir düşünce ekolüne karşı çıkıyor. Soruyu Catherine A. MacKinnon sordu: “Kadınlar ne zaman insan olacak?” Rae Langston cinsel solipsizm – kadınların akıllarının olduğuna dair duyulan şüphe – fikrini araştırdı. Sayılamayacak kadar çok kuramcı “nesneleştirme”den – kadınlara otonomi ve tabiiyet tanımama ve deneyimlerini kısıtlama eğilimi – söz ediyor. Fiske ve Rai gibi, Manne da karşıt eğilimde daha büyük bir gerçek görüyor. Mizojinide, “genellikle mesele kadının insanlığının eksik olması anlayışı değildir. Asıl sorun bizatihi kadının insanlığıdır.”

Manne erkeklerin kadınlardan bazı şeyler beklediklerini – ilgi, takdir, sempati, teselli ve elbette seks ve sevgi – ileri sürüyor. Mizojini, bu hedefleri denetleyen ve mecbur kılan zihniyettir; patriyarkanın “hukuki yaptırım şubesi”dir. Bu tavrın en bariz örneği, “kötü kadınlar”ı cezalandırmaktır. Kötü olmak, erkeklere istediklerini vermekte başarısız olmak anlamına gelir. Fakat mizojini aynı zamanda boyun eğen kadınları ödüllendirmekle kadınlara korkunç şeyler yapan erkeklere sempati duyulmasını (Manne buna “himpathy” (ç.n. Türkçe’ye “erpati” olarak çevirdim.) diyor) da kapsıyor.

Mizojiniye dair bir örnek olay olarak, Manne – erkeklerin hemen her zaman kadın eşleri üzerinde gerçekleştirdikleri – boğmayı ele alıyor ve bunu genellikle hiç iz bırakmayan bir işkence biçimi, “bir otorite ve nüfuz gösterisi” olarak tanımlıyor. Bangladeş ve başka yerlerde kız çocuklarına ve kadınlara yönelik “vitriyolaj” ya da asit saldırıları başta olmak üzere diğer dışavurumcu şiddet biçimlerinde iz bırakmak fazlasıyla amaçlanmaktadır. Bu tür saldırıların katalizörleri arasında evlilik, seks ve romans reddi yer alır. Sonra, ailelerini ve alışılageldik biçimde kendilerini öldüren hemen her zaman erkek olan sözüm ona aile yokedicileri vardır. Motivasyon genellikle utançtır; ama bazen nefret de bir faktördür; bazen de katledilmiş çocukların annesi sağ bırakılır, belki de sonrasında bir telefon ya da mektupla haberdar edilir – Bana ne yaptırdığını gördün mü. Kurban aynı zamanda seyircidir; kadının tahayyül edilen tepkisi faillerin hayal güçlerini büyük ölçüde süsler.

Manne, 2014 yılında Santa Barbara’da, California Üniversitesi’nde kızlar birliği binasına girişi engellendikten sonra katliam yapan, insanları rastgele hedef alan Elliot Roger vakasını araştırır. Roger altı kişiyi vahşice öldürdü ve kendini öldürmeden önce on dört kişiyi daha yaraladı. 22 yaşındaki Roger videoda kadınların “şefkat, seks ve sevgilerini hiçbir zaman kendisine vermediklerini tam aksine başka erkeklere verdikleri”ni açıkladı. Ardından bu kadınlara seslenerek, “bunun için hepinizi cezalandıracağım… hepinizi katletmekten büyük zevk alacağım,” dedi.

Manne, Rodger’ın kadınları nesneleştirmediğini belirtiyor; o yalnızca kadınların aşk ve romans yetileri kendisine uzanmadığı için öfkeliydi. Manne’ın analizi Margaret Atwood’un gözleminin – erkekler kadınların onlara güleceğinden, kadınlar ise erkeklerin onları öldüreceğinden korkar – bir incelemesi olarak görülebilir. Manne’e göre, bu tür şiddet nöbetleri gündelik mizojininin uç noktadaki bir tezahürüdür ve analizini ıslıklama (catcalling), kürtaja yönelik tavırlar ve Donald Trump’ın yırtıcılıklarını kapsayacak şekilde genişletir.

Tanımladığı mekanizmalar mizojini ile sınırlı değildir. Ahlaki imtiyazlı tarafından izin verilen saldırılar, kötü niyet kisvesi: bu şeyler, köle sahiplerinin dinle iç içe geçmiş gerekçelerinden Nazi bürokratlarının organize ettikleri eyleme isim verme konusundaki alınganlıklarına kadar birçok fenomende barizdir. Görevlerini yapanlar kurbanlarının hayvan olduğuna gerçekten ikna olmuş olsalardı, ikisi de gerekli olmayacaktı.

En kötü acımasızlık edimleri insandışılaşma tarafından yürütülmüyorsa, bütün insandışılaşmaya da zalimlik eşlik etmez. Manne, ameliyat masasındayken hastalarını sırf beden olarak gören bir cerrahta yanlış olan bir taraf olmadığına işaret eder; aslına bakılırsa, doktorların hastalarını muayene ederken belli başlı doğal tepkilere – öfke, ahlaki iğrenme, cinsel arzu – sahip olmamaları önemlidir. Düşünür Martha C. Nussbaum yatakta yatarken uyku partnerinizin karnını yastık olarak kullanma örneğini verir ve cinsel ilişki sırasında daha rahatsız edici nesneleştirme vakasını araştırmaya devam ederek bunun karşılıklı rızaya dayalı ve yatak odası ile sınırlı olduğu sürece doğası gereği yanlış olmadığını ileri sürer.

Bir düşünür olarak, Manne argümanlarını daha teknik literatüre dayandırır ve bir noktada kendi konumu ile Oxford düşünürü P.F. Strawson’ın “tepkisel davranışlar” kuramı arasındaki bağlantıyı vurgular. Strawson, başka bir kişi ile kişi olarak muhatap olurken takdir ile minnettarlık ve kin ile suçlama gibi tutumları hissetmekten kendimizi alamayacağımızı iddia etmiştir. Genellikle taşlara ya da kemirgenlere karşı bu şekilde hissetmezsiniz. Öyleyse bir başkasının insanlığını kabul etmenin riskleri vardır ve bunlar Manne tarafından güzelce özetlenmiştir. Manne birisini bir kişi olarak görmenin o kişinin gerçek bir dost ya da sevgili eş olmasını mümkün kıldığını belirtir, ama insanların “açık bir rakip, düşman, gaspçı, asi, hain vb.” olmalarını da mümkün kılmaktadır bu. Devam eder:

Üstelik rasyonellik, eylemlilik, otonomi ve muhakemeye muktedir olduklarından aynı zamanda sana baskı yapabilen, manipüle edebilen, aşağılayabilen ve utandırabilen kimselerdir. Soyut ilişkisel düşünce ile uygun ahlaki duygulara muktedir olduklarından senin hakkında kötü düşünebilir ve sana küçümsemeyle bakabilirler. Karmaşık arzu ve tasarılar oluşturmaya muktedir olduklarından kötü niyet besleyebilir ve sana kumpas kurabilirler. Değer vermeye muktedir olduklarından senin nefret ettiğine değer verebilir ve değer verdiğinden nefret edebilirler. Böylelikle kıymet verdiğin her şey için bir tehdit oluşturabilirler.

Eğer şiddete yönelik bu yaklaşımlarda bir şey eksikse, bu birinci şahıs davranışları, kendimizi ahlaki temsilciler olarak nasıl düşündüğümüzdür. Birisine darılabilirim ama o kişiye davranış biçimimden utanç da duyabilirim. Fiske ve Rai bazen adeta ahlakçı şiddet yaklaşımı, kahramanımızın terörist, seri katil ya da tecavüzcüyü püskürttüğü – herkesin alkış tutmasına yol açan son derece tatmin edici bir davranış – bir filmin final sahnesiymişçesine yazıyorlar. Peki ya şüphe ve tereddüt? Yaramazlık yapan çocuklarını sert biçimde döven bazı babalar ya da “cezalandırıcı tecavüz”e kalkışan bazı askerler eylemlerinin ahlaki doğruluğundan emindir. Ama bazıları değil. Gerçek ahlaki ilerleme bazen vahşet edimlerine eşlik eden şüphe ve tereddüt biçimlerini incelemeyi kapsayabilir.

One Long Night: A Global History of Concentration Camps” adlı ustalıklı ve iç karartıcı kitapta, Andrea Pritzer konunun bazı çapraşıklıklarını dile getirir. Ne zaman bir hükümet sivil gruplarını normal yasal sürecin dışında tutsa bir toplama kampı oluşur. Nerdeyse tüm ulusların toplama kampları vardır. Yeryüzü üzerindeki en vahşi yer olabilirler ama bu esas özellikleri değildir. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Japonlar için Amerikan kampları, Almanya’daki ve Sovyetler Birliği’ndeki kamplar kadar berbat değildi. Yiyecek ve barınak tedarik etmek için kurulan mülteci kampları gibi – zamanla daha da kötüleşerek Pitzer’ın “daimi araf” olarak tanımladığı şeye dönüşme eğiliminde olsalar da – iyi niyetle başlayan bazı kamplar da vardır.

Toplama kampları kurulduğunda genellikle daha büyük bir kitleyi şüpheli gruptan korumak ya da medenileşme mesajının bir parçası olmak, bazı sivil gruplarının düşman kuvvetleri desteklemelerini engellemenin bir yolu olmak için yürürlükte oldukları söylenir. Bu bakış açısına göre, toplama kampları amaca giden bir araçtır, etkili şiddetin bir örneğidir. Oysa kampların sıklıkla cezalandırıcı bir yönleri vardır. Pitzer, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Bavyera’nın Sosyal Demokrat başbakanı Kurt Eisner’ın Almanların Fransız ve İngiliz kamplarından salıverilmelerini talep etmeyi nasıl ağırdan aldığını anlatır; bunun yerine İtilaf’ın insanlık anlayışına seslenmeyi istiyordu. Eisner, Yahudi idi. Hitler 1922 yılındaki bir konuşmasında Yahudilerin “toplama kamplarında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmeleri gerektiği”ni söyleyerek bu “ihanet”ten öfkeyle bahsetti.

Şüphesiz, Pitzer’ın çeşitli toplama kampı tasvirleri o kadar çok acımasızlık ve aşağılama örneği içeriyor ki bunları sadece kurbanlarının insanlığını kabul etme başarısızlığı olarak görmek olanaksız. Savaş uzmanı Johannes Lang Nazi ölüm kampları hakkında şu gözlemi yapmıştı: “Ötekinin insandışılaştırılması gibi görünen şey, bunun yerine, bir diğer insan üzerinde güç kullanmanın bir yoludur.”

İnsandışılaştırma tezinin sınırları sevindirici bir haber değildir. En kötü acımasızlık edimlerinin kafa karışıklığına dayalı olduğu görüşü hakkında her zaman iyimser bir şey vardır. Yalnızca gerçekliği daha net kavrayarak – o beyin implantlarını ya da onun ideolojik dengini devre dışı bırakarak – dünyayı daha iyi bir yer haline getirebileceğimizi öne sürer. Gerçeği kabullenmek ise daha zor olabilir: en iyi ve en kötü eğilimlerimiz tam da başkalarını insan olarak görmemizden kaynaklanır.

 

Yazının İngilizce orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

Yazar: Paul Bloom

 

(Yeşil Gazete, New Yorker)

Erdoğan’ı “Diktatör” başlığıyla kapağına taşıyan dergiye Fransa lideri Macron’dan destek

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “Diktatör” başlığı ile kapağına taşıyan Le Point dergisi Fransa’nın gündemine oturdu.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransız Le Point dergisine yönelik tepkiyi kabul edilemez olarak nitelendirdi.

Macron dün akşam resmi Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, “Le Point dergisinin afişlerinin Fransa’da veya yurt dışında özgürlük karşıtlarının hoşuna gitmemesi nedeniyle gazete büfelerinden kaldırılması kesinlikle kabul edilemez. Basın özgürlüğünün hiçbir bedeli yoktur. O olmadan diktatörlük olur” dedi.

Hafta sonunda Fransa’nın güneyinde yer alan iki kentte Le Point dergisinin afişlerinin olduğu gazete büfeleri tepkinin hedefi oldu.

Avignon şehrinde gerçekleşen olayda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı destekleyen bir grup, bir gazete büfesindeki afişi kaldırmak istemiş, bunu gerçekleştiremeyince de afişi örtmeye çalışmış, ancak polisin olay yerine gelmesiyle grubun eylemi sonlanmıştı.

Le Point dergisine açıklama yapan büfe sahibi, grubun kendisini tehdit ettiğini ve afişi kaldırmazsa büfeyi ateşe vereceklerini söylediklerini aktardı.

Valence şehrinde gerçekleşen olayda da afişin olduğu gazete büfe hedef alınmıştı.

Sosyal medya saldırıları

Le Point dergisi internet sitesi üzerinden yaptığı açıklamada kapağında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafının üzerine “Diktatör” üst başlığı ve “Erdoğan ne kadar ileriye gidecek?” alt başlığı ile yayınlanan sayıları nedeniyle bir haftadır sosyal medyada saldırılara maruz kaldıklarını açıkladı.

Açıklamada, “Bir haftadır sosyal medya üzerinden taciz, hakaret, yıldırma ve antisemitizm içeren iftiralar sonrasında öyle bir an geldi ki AKP taraftarları ifade özgürlüğünün simgelerine ve basında farklılığa saldırıyorlar” denildi.

“Diktatör” başlıklı kapağın yanı sıra dergide ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın politikaları ile İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın lideriyken altı milyon Yahudi’nin öldürülmesinden sorumlu olan Adolf Hitler’in siyaset yapışı arasında karşılaştırmanın yapıldığı bir yazı da yer aldı.

 

(DW Türkçe)

İsrail Meclisi ‘Ermeni soykırımı’ oylamasını gündeminden çıkardı

İsrail Meclisi Knesset’te bugün oylanması planlanan ve 1915 olaylarının ‘Ermeni soykırımı’ olarak tanınmasını öngören tasarı, meclis gündeminden kaldırıldı.

Jerusalem Post gazetesi, Knesset Başkanı Yuli Edelstein’ın tasarının destekçilerinden olmasına rağmen oylamada yeterli çoğunluğun sağlanacağının belli olmaması üzerine oylamadan vazgeçtiğini duyurdu.

Geçen hafta 120 milletvekilinden sadece 16’sının katıldığı bir oylamayla Meretz Partisi tarafından sunulan tasarının gündeme alınması kabul edilmişti.

Tasarıda İsrail’in ‘Osmanlı’nın 1.5 milyon Ermeni’yi öldürdüğü soykırımı’ tanıması çağrısı yapılıyordu.

“Knesset başkanı siyaseti tercih etti”

Meretz lideri Tamar Zanderg, tasarıyı gündemden düşüren Edelstein’ın “siyaseti ahlâka tercih ettiğini” öne sürdü, “Doğru olan şey, tarihi bir oylamanın yapılacağı bu oturumun gerçekleştirilmesidir. Ama bazıları doğru olanı yapmak yerine siyaset yapmayı tercih ediyor. Knesset sözünü tutmalı. Bu bir tarihsel adalet meselesidir” dedi.

Jerusalem Post, oylamanın hem Türkiye’yi hem de Azerbaycan’ı kızdıracağına dikkat çekerek şunları yazdı:

“İsrail ile Türkiye arasındaki gerginlik, Türkiye’nin bu ayın başlarında şiddet kullanarak Gazze’den İsrail’e geçmeye çalışan Hamas’a destek vermesiyle yeniden yükseldi. Ancak İsrail’in Azerbaycan’la iyi ilişkileri var. Azerbaycan’ı İran’a komşu olması, bu ülkeyi İsrail için stratejik bir müttefik haline getiriyor.”

 

(BBC Türkçe)