Ana Sayfa Blog Sayfa 2806

‘Halkın Gıda Politikası’ metni Türkçe olarak internet üzerinden yayında

Brexit sonrası İngiltere’si için 150 civarında inisiyatifin yan yana gelerek hazırladığı “Halkın Gıda Politikası” metni Ekoloji Kolektifi tarafından Türkçe’ye çevrildi. 110 sayfalık metni yayına Umut Kocaöz ve Fevzi Özlüer hazırladı.

Metni yayına hazırlayan ekipten Umut Kocagöz, “Halkın Gıda Politikası”nı, “Başta İngiltere La Via Campesina üyesi Land Workers Alliance inisiyatifinin ve İngiltere’de gıda egemenliği ağları içerisinde yer alan grupların üretim sürecine katıldığı bu metnin Türkiye’de gıda egemenliği ağında yer alan, tarlada, bahçede, dağıtımda, dükkanda, kooperatifte, topluluklarda, gıda egemenliğini inşa faaliyeti içinde olan herkese ortak çalışmalar inşa etmek ekonusunda ilham vereceğini temenni ediyorum. ” sözleri ile paylaştı.

“Halkın Gıda Politikası”nın çeviri koordinatörlüğünü de üstlenen Kocagöz’e çeviri redaksiyonunda Sıla Özkavaf ile Çiğdem Artık da eşlik etti.

Henüz kitap olarak basılmayan “Halkın Gıda Politikası”nın pdf versiyonuna bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

AB Adalet Divanı’ndan tarihi karar: Eşcinsel evliliklerde yabancı eşe emsal oturum izni

Avrupa Adalet Divanı, eşcinsel AB vatandaşları için tarihi bir karara imza attı.

Tüm Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin, eşcinsel vatandaşlarının birlik dışındaki ülkelerde yaşayan eşleriyle yaptıkları evlilikleri resmen tanıması gerektiğine karar verildi.

AB’nin en üst hukuki organı olan Lüksemburg’daki mahkemenin kararı, eşcinsel evliliklerin korunması konusunda bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.

Adalet Divanı’nın aldığı karara göre, eşcinsel evliliklere izin vermeyen AB üyesi ülkeler de bu karara uymak zorunda.

AB üyesi Bulgaristan, Litvanya, Letonya, Polonya, Romanya ve Slovakya’da eşcinsel evliliklere izin verilmiyor.

Ancak Avrupa Adalet Divanı’nın aldığı karar nedeniyle bu ülkeler, başka ülkede evlenen eşcinsel vatandaşlarının AB dışında yaşayan eşlerine oturma izni vermek zorunda.

Emsal davayı bir Romanya vatandaşı açtı

Adalet Divanı’nın aldığı karara gerekçe olan dava, eşcinsel evlilik yapan Romanya vatandaşı Adrian Coman tarafından açıldı.

Coman, ABD vatandaşı Clay Hamilton ile 2010 yıkında Belçika’nın başkenti Brüksel’de evlendi.

Ancak Romanya makamları, eşcinsel evliliğin resmi olarak tanınmaması nedeniyle, Coman’ın ABD’li eşine oturma ve çalışma izni vermedi.

Adrian Coman, bu karar üzerine mahkemeye başvurdu.

Romanya Yüksek Mahkemesi de, konuyu Lüksemburg’taki Avrupa Adalet Divanı’na taşıdı. Avrupa Adalet Divanı, “eş kavramının cinsiyetsiz olduğunu” vurgulayarak, AB vatandaşlarının kendi cinsiyle yaptıkları evliliklerin, yasalar karşısında karşı cinsle yapılan evliliklerden farklı olmadığına karar verdi.

Şu anda eşiyle birlikte ABD’de yaşayan Romanyalı Adrian Coman, mahkemenin kararını, “insanlık onurunun zaferi” olarak değerlendirdi.

Coman, artık AB ve Romanya’daki yetkililerin gözünün içine bakarak, “Bizim ilişkimiz de aynı derecede eşit ve değerli” diyebileceklerini söyledi.

 

(Duvar)

AKP ve yolun sonu – Berkay Erkan

İktidarların ömrü sadece onların maddi imkan ve güçlerine ya da anayasal meşruiyetlerine bağlı olmaz. Önemli olan, konumunu doğal ve haklı gösteren ideolojik bir üstünlüğe sahip olmaktır. 2002 de İktidara geldiğinden beri muhalefetin etkisiz kalmasının en önemli nedeni, AKP’nin böyle bir üstünlüğü elinde bulundurmasıydı. Fakat artık Türkiye’de bir dönemin daha sonuna gelindiğini söyleyebiliriz. AKP iktidarının hegemonik gücü dağıldı, ideolojik üstünlüğü kayboldu.

Belki bu seçimlerde iktidarı kaybetmeyebilir. Öyle ya da böyle iktidarı elinde tutabilir. Zaten böyle sosyal ve siyasal değişimler kesin net çizgiler ile ayrılmaz eskisinden. Ama ideolojik üstünlüğü kaybetmenin kaçınılmaz sonucu sonunda iktidarın kaybedilmesidir. Burada süreci belirleyen şey yerini neyin dolduracağı ya da doldurmayacağı.

Yaklaşan erken seçimler nedeni ile açıklanan seçim beyannamesi bu durumun açık bir resmi adeta. Beyanname sloganı olan “Güçlü meclis, Güçlü Hükümet, Güçlü Türkiye” nereden nereye geldiğinin, toplumun önüne koyacak bir vizyonu kalmadığının ifadesi.

Güç vurgusu, büyük vb. gibi, kalkınma odaklı ve cumhuriyetin kuruluşundan beri her iktidarın gerekçesi olan eskimiş, yıpranmış bir slogan. Üstelik sadece bu da değil. Nazi Almanya’sının Goebbels patentli  “Tek millet, tek devlet, tek bayrak “ vb. tek adam, yani tek lider vurgusunu çağrıştıran sloganlarda, kaybedilen vizyonun göstergesi bir bakıma. Hoş, buna ara verdi biraz. Ama bu “tek ” vurgulu sloganlara  ve faşist tescilli MHP ile ittifaka sarılması da vizyon yitirilmesini ve yeni bir söylem bulunamayışını gösteriyor. Sloganın orjinali Hitler’i işaret eden   “Tek halk, tek devlet, tek lider ! Büyük Almanya.”dır. Nerede ise aynısını diyeceklermiş.

Oysa AKP nin iktidara gelişi, sıradan bir iktidar değişikliği değildi. Kuruluşundan bu yana, gelişim süreci açısından TC. tarihinde öncekinden farklı, yeni bir yola girmek demek olan önemli bir kavşaktı.

Osmanlı devleti ekonomik zorluklar içinde, sürekli toprak kaybeden, yenik ve bitkindi. Onu birinci dünya savaşı sonrasında çok daha büyük bir çöküşten kurtaran kadro, yeni bir vizyon ve gelecek projeksiyonu ile cumhuriyeti kurduklarında, saltanat, hilafet gibi yüzlerce yıllık bir geleneğin kökten değişimine rağmen halktan büyük bir direnç görmediler. Çünkü yeni devlet ve iktidar kadroları, bu değişimi haklı ve meşru gösteren ideolojik bir üstünlüğe sahipti. Yoksa bu denli köklü değişim toplumsal bir baskı ya da talebe bağlı olarak değil, aksine, belki de ona rağmen yapılmıştı.Böyle büyük değişimlerin kitleler tarafından kabul görüp desteklenmesi, buna imkan veren bir vizyonun ortaya konulmasına bağlıdır. Cumhuriyet kurucularının da böyle bir vizyonu vardı ve öyle sağlam, haklı ve inandırıcı bir gerekçeydi ki karşıtlarını susturabiliyordu:  “Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak!”

Bu, yapılmak istenen her şeyi meşrulaştırıyordu. Çünkü Osmanlı devleti batı karşısında sürekli yenik ve güçsüzdü. Eskiden sahip olduğu askeri üstünlüğü kalmamış, batı gelişip, modern toplumlara dönüşürken, girişilen bütün ilerleme hamleleri başarısız olmuştu. Sonuçta batı bunu nasıl başarmışsa aynı yoldan gitmek gerekir düşüncesi, toplumsal bilinçte kendiliğinden kabul gören, doğal bir çıkarsama olmuştu. Böylece “geri kalmışlıktan” kurtulmak için yapılması gerekenler ile özdeşleştiği, toplum buna ikna edildiği sürece, her uygulama kendiliğinden meşruluk kazanır olabildi. Bu yüzden kıyafet devrimi, dil devrimi gibi pek çok icraat çok direnç görmedi.

Muhalif olanların aksini savunacak maddi temeli olan bir argümanı yoktu ve o yüzden tüm itirazlarını ancak yeni olanın içerisine sığdırarak yapmak durumunda kalıyorlardı. Bu bağlamda “muasır medeniyetler seviyesine çıkmak” güçlü olmak anlamına da geldiği için kabul edilebiliyordu. Sorun buna nasıl gidileceğindeydi. Cumhuriyetin kurucuları buna batı gibi yaparak cevabını veriyordu. Muhaliflerin tepkisi ise hayli tanıdık biliyorsunuz; “batı taklitçiliği”. Ama yine de bu vizyonun uzun bir kredisi oldu.

Hep olduğu gibi bu gerekçe de zamanla test edilmekten kurtulamadı. Başlangıçta kimsenin aklına gelmeyen itirazlar, sonuçlar yaşanan gerçeklikle fazla örtüşmeyince dillendirilmeye ve farklı şeylerin öne çıkmasına neden olmaya başladı.

Kitleler büyük değişim dönemlerinde onlara inandırıcı ve cazip bir gelecek kodlayan ideallerin peşinden coşku ile gider. Böylesi koşullar bir arayış, kendilerine güven verecek bir gelecek ihtiyacını körükler. Bu anlamda onlara inandırıcı gelen her ideal, her söylem kabul görür ve yönlendirici olur. Nitekim cumhuriyetin kuruluşunda tepeden inşa edilen yeni yapılanmanın toplumsal tabanda zamanla yarattığı rahatsızlık başka bir vizyonun yavaş yavaş olgunlaşmasına neden oldu. Tabanda biriken bu tepki ve arayış çok partili döneme geçişte DP nin “yeter söz milletin” sloganında en güçlü  ifadesini buldu.

Türkiye siyasi tarihinde kitlelerin bu talebi bilindiği gibi darbeler ile defalarca kesildi. Kuruluşundan beri “muasır medeniyetler seviyesine” çıkmak için onca zamandır katlanılanlar bir sonuç vermemiş, bu seviyeye bir türlü çıkılamamış olması, yeni devletin “modernleşme” yöntemine karşı da güçlü bir reaksiyonun gelişmesine neden olmuştu. Nihayet AKP iktidarına kadar tabanda biriken tepki, güncel toplumsal talepler içinde biçimlenerek kitlelerde daha çok yankı buldu ve süreç iktidara gelmesini sağladı. Yine de bu taleplerin eski yapıya dönmek için değil, yeni toplumsal yapıya göre biçimlenmiş ideolojik kalıplara sığdırılması, yaygınlaşmasında önemli rol oynadı. AKP yönetiminin bu anlamda “değiştik” söylemi önemlidir.

Böylece iktidarı alan AKP daha da güçlendi, görülmedik bir toplumsal desteğe kavuştu. Bakıldığı zaman  AKP iktidarının 2002 de “ herşey Türkiye için” diye başlayıp, demokrasi, sivil toplum, temel hak ve özgürlükler, AB ile ilişkiler gibi başlıklarda söylem ve icraatları, ekonomik zorluklardan yılmış, gelecek umudu göremeyen toplumun önünde birden bire güçlü bir vizyon oluşturmuştu. Bu vizyon geniş bir konsensüs oluşturdu. Böylece AKP deyim yerinde ise eski düzenin bütün kurumlarını sarsmış, önemli değişimleri başlatmış bir parti olarak çok güçlü bir ideolojik üstünlüğe ulaştı. Aksi görüşler önünde tutunamıyor, eski yapının savunusu toplum nezdinde önemli bir karşılık bulamıyordu. AKP, bu ideolojik üstünlük ile yola rahat devam etti. Kendi beklediğinden de büyük değişimleri gerçekleştirebildi.

Bugün ise o da vaad ettiği şeyleri gerçekleştirmekten uzaklaşınca kaçınılmaz akıbetinden kurtulamadı. Bunun ilk sonucu kendi konumunu devam ettirmesine imkan verecek desteği bir arada tutan o ideolojik üstünlüğünü kaybetmesi oldu. Toplumsal tabanını korumak için tek yapabildiği kendinden öncekiler gibi büyük vaatlere, yaydığı “ben olmazsam kazandıklarınızı kaybedersiniz” korkusuna sığınmak oldu. Fakat korkunun ecele faydası olmadı elbette ve bu çaresiz durum, ayrımsız kendi tabanına karşı dahi hırçın ve saldırgan tutum, onun sonunu yaklaştırmaya devam ediyor.

AKP’nin kaybettiği vizyondan doğan boşluk halen dolmuş değil. Böyle bir şey olsa kitleler bu değişime sarılabilir. Toplumun benimseyeceği böyle bir vizyonun ip uçları aslında yaşanan dönemin içinde mevcut ve nasıl bir gelecek arayışı olduğunu öngörmek aslında zor değil. Bu başarılırsa iktidarın gidişi daha çabuk ve sancısız gerçekleşebilir. Aksi halde bu süreç yavaş ve sancılı olacaktır.

Sonuç olarak toplumu değişime ikna etmek mevcut olanın karşısında bir ideolojik üstünlük kazanmaya bağlıdır. Toplumun bu açıdan öne çıkan temel düşünce ve nedenleri benimsemesi şart. Örneğin bu gün yeşil düşünce açısından da bu durumu görebiliyoruz. İklim değişimine karşı hem hükümetler ve hem halk, hala bu kadar duyarsız kalabiliyorsa henüz geleceğin karanlık problemlerinin yıkıcı sonuçlarına yeterince ikna olmadıklarındandır. Bir başka açıdan, buna ikna olmalarının sağlanamamasından. Bu anlamda ne zaman toplum bilinci oluşur, ne zaman hiç açıklama bile gerekmeden onunla ilişkilendirilen bir öneri “evet, gerekli” diye karşılanmaya başlar, o zaman benzer bir üstünlük sağlanmış ve büyük değişimlerin koşulları olgunlaşmış demektir. Bunun için iklim değişimine dair kanıtlar göstermek ise tek başına bir etki yaratmaz. Onun yerine yeşil bir gelecek hikayesini en etkili şekilde anlatmak gerek. Ama böyle bir gelecek hikayemiz var mı? Olsa nasıl anlatabiliriz onu? Bu da bizim önümüzde duran problem.

 

Berkay Erkan

Fransa Meclisi’nden 15 yaş altı öğrencilerin cep telefonu kullanımını yasaklayan yasa teklifine onay

Fransa Ulusal Meclisi kreş, ilkokul ve ortaokullarda cep telefonu kullanımına yasak getiren yasa tasarısını onayladı.

Yasağın Senato’dan geçmesi halinde Eylül ayında başlayacak olan yeni eğitim döneminde 15 yaşının altındaki çocuklar okul alanına cep telefonları eşliğinde giremeyecek.

Cumhurbaşkanı Macron’un seçim vaadi

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron‘un seçim vaatlerinden biri olan ve kamuoyunda “detox” adıyla bilinen yasa ile halen uygulanmakta olan yasağın kapsamı genişletiliyor.

2010 yılında sınıflarda cep telefonu kullanımına yasak getirilmişti.

Bu yasa ile teneffüslerde sınıfların dışında cep telefonu kullanımı da yasaklanacak.

Siber zorbalık ve pornografiye karşı

Hükümet cep telefonu yasağının öğrencilerin sınıf içinde derse yoğunlaşmalarını kolaylaştırırken, siber zorbalık ve pornografi izlemeye karşı bir engel oluşturacağı görüşünde.

Ancak çocukların çok tehlikeli bir biçimde ekran bağımlılığı olduğuna dikkat çeken muhalifler bunun kozmetik bir yasaktan öteye gidemeyeceği görüşünde.

Yasanın nasıl uygulanacağı konusunda şüpheler bulunuyor, çünkü okulların yasağı nasıl uygulamaya geçireceğinin detayları henüz bilinmiyor.

Özellikle büyük okullar kilitli dolap uygulamasının hem pahalıya mal olacağı hem de pratiklikten uzak, kontrolünün de zor olduğu yönünde şikayetlerini dile getiriyor.

Fransa’da 12-17 yaş arası çocukların yüzde 90’ının bir cep telefonu sahibi olduğu tahmin ediliyor.

 

(Euronews)

Karadeniz yaylaları beton ve asfalta gömülüyor: Yeşil Yol çalışmaları yeniden başladı!

“Yeşil Yol” adı altında Karadeniz yaylalarının talan edilmesi için yapılan proje kapsamında yol ve asfaltlama çalışmaları 1 Haziran itibariyle yeniden başladı.

Karadeniz Bölgesi’nde 8 ilin yaylalarını birbirine bağlayacak 2 bin 600 kilometre uzunluğundaki Yeşil Yol Projesi’ne karşı doğal yapıyı korumak amacıyla açılan dava dosyasına bilirkişi raporu girmişti.

Orman sınırı üzerindeki çayır ve meraların ekolojik açıdan büyük öneminin olduğunu vurgulayan bilirkişi, sağlıklı mera ekositeminin dağ alanlarındaki toprak ve su kaynaklarının sigortası olduğuna dikkat çekerek yol yapımının durdurulması gerektiğini belirtmişti.

Ancak yargıdan karar çıkmaması nedeniyle çalışmalar kaldığı yerden devam ediyor.

“Bu davalarda korunmak istenen doğadır”

Hazal Ocak’ın Cumhuriyet’te çıkan haberine göre, davanın avukatlarından İbrahim Demirci bir an önce durdurma kararı verilmesi gerektiğini belirterek uyarıda bulundu:

“Bu davalarda korunmak istenen doğadır. Orman kesilip yıkıldıktan, meralar dozerle yarıldıktan sonra verilecek kararın bir anlamı olmayacağını haykırıyoruz. Acilen ve derhal davalardaki taleplerimize yanıt bekliyoruz: Yargının Fırtına vadisine, Kaçkar dağlarına vaki tecavüzleri def etmesini istiyoruz.”

Bölge sakinleri Rize Çamlıhemşin’de Ayder Yaylası, Aşağı Kavron, Yukarı Kavron, Samistal Yaylası arasında ve Kış Sporları Merkezi’ne yeni yol ve yol genişletme projesine izin verilmesine ve Doğu Karadeniz Turizm Master Planı kapsamında belirlenen “Turizm Yolu Güzergâhı’na Samistal Yaylası-Yukarı Kavron 8 buçuk kilometre uzunluğundaki turizm yolu bağlantısı yapılmasına karşı dava açtı.

Söz konusu yaylaların hem doğal sit alanı hem de Kaçkar Dağları Milli Parkı içinde yer aldığını anımsatarak yol çalışmalarının tamamlanmasıyla artacak turizm talebi karşısında yaylalarda doğal yaşam alanlarını tahrip edeceği ve çevrenin kirleneceği belirtildi.

Önerilen yol güzergâhıyla mera alanlarının 2’ye bölündüğünü belirten bölge sakinleri, bu yüzden yaban hayatın zarar göreceğine de dikkat çekti.

“Kaçkar Dağları Avrupa’da acil korunması gereken 100 ormandan biri olarak belirlendi”

Davaya giren bilirkişi raporunda da bölgeye ilişkin çarpıcı ifadeler yer aldı.

Raporda Fırtına havzası ve büyük bölümü bu havza içerisinden yer alan Kaçkar Dağları Milli Parkı özellikleri nedeniyle Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından dünyada korunması gereken 200 ekolojik bölge arasına alındığı anımsatılarak Avrupa’da da acil korunması gereken 100 ormandan biri olarak belirlendiğine dikkat çekildi.

Bilirkişi raporda özetle şu ifadelerde bulundu:

“Bilimsel incelemeler neticesinde dava konusu alanda ve elbette ki benzeri diğer hassas alanlarda ekosistemi parçalamakta olan başta yol faaliyetlerine izin verilmemesi; bu değerlendirme itibarıyla da bu alanda yol yapımının durdurulması gerekmektedir. – Dava konusu işlem jeolojik açıdan incelendiğinde, bölgenin yüksek topoğrafik kotlarda olması, yüksek yağış alması, donma-çözülme olgusunun sık sık tekrarlanması sonucu kayaçlarda ileri derecede bozunmaların olması, yamaç eğimininin yüksek olmasının yol güzergâhı boyunca yapılacak kazılarda yer yer heyelanların meydana gelmesine sebep olabileceği tespit edilmiştir. Ayrıca yol güzergâhının buzul gölleri havzasına yakın olması jeolojik miras olarak korunması gereken buzul oluşum alanlarının bütünlüğüne zarar verecektir.”

“Dozerler hızlı, yargı çok yavaş!”

İbrahim Demirci, “Bilirkişiler dava konusu projelerde; neden ve hangi kapsamda kamu yararı olmadığını, planlama ilke ve esaslarına aykırılığı açık bir şekilde, bilimsel veriler ve değerlendirmelerle izah ettiler. Üstün kamu yararının; bölgenin, hiçbir inşai faaliyete konu olmaksızın mutlak surette korunması gerektiğini bildirdiler raporlarında… Bu raporlar, halihazırda 3-4 aydır yargıçların önünde ve tozlu raflardan indirileceği günü bekliyoruz. Tüm bu çalışmaların, projelerin durdurulması için yargının elinde yeterinden fazla bilgi/belge ve delil mevcut. Merayı/yaylaları parçalayan, ormanı yok eden, tulumun sesini boğan, horanın ahengini bozan yol çalışmalarının hukuka aykırılığı gün gibi aşikârken; yargıçların, karar vermekte bu denli tereddüt etmesini kabul edebilmiş değiliz. Yaylalarda yol çalışmaları başladı… Dozerler hızlı, yargı çok yavaş!. Geç gelen adalete, bizler adalet desek bile, doğanın bunu affetmeyeceğini biliyoruz.” dedi.

 

(Cumhuriyet)

Türler tehdit altında: Okyanuslardaki plastik kirlilik Antarktika’ya kadar ulaştı

Plastik üretimi ve tüketimindeki artış gezegenimizi tehdit etmeye devam ediyor.

Greenpeace tarafından yapılan son araştırmaların sonuçları Antarktika Okyanusu’nun mikro plastik ve kimyasal atıklarla mücadele ettiğini ortaya koydu.

Dünyanın en büyük bakir arazilerinden olan Antarktika’da incelemelerde bulunan araştırmacılar, su ve kar örnekleri topladı.

İncelenen örneklerin çoğunda ‘kalıcı zararlı kimyasallar’ veya mikro plastikler bulundu.

Antarktika’yı çevreleyen denizleri dünyanın en büyük okyanus koruma alanına dönüştürme ve bölge ekosistemini endüstriyel balıkçılık ve iklim değişikliğine karşı koruma projelerinin bir parçası olan araştırma artık insanların neden olduğu kirliliğin izlerinin gezegenin en uzak noktalarında bile rastlandığını gösteriyor.

Greenpeace’in Antarktika’yı koruma kampanyası görevlisi Frida Bengtsson, “Bu pisliklerin Antarktika’ya ulaşmasına engel olmak için meselenin çözümü için kaynağından harekete geçmemiz gerekiyor ve Antarktika okyanus alanının tüm baskılara karşı, penguenleri, balinaları ve tüm ekosistemi barındırmasını istiyoruz” dedi.

Hafta başında Birleşmiş Milletler (BM) plastik kirliliğinin dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük çevre tehditlerinden biri olduğunu açıklamış ve çok sayıda ülkenin plastik tüketimine karşı önlemler aldığını duyurmuştu.

Amsterdam dünyanın ilk “Plastiksiz” marketini açtı: Darısı başımıza – Sima Ertem

Balina midesinden çıkan 8 kilogram plastik yüzünden öldü

Caretta Carettaların yarısından çoğunun sindirim sistemi plastik atıkla dolu

Bilim insanları plastiği çözen bir enzim geliştirdi

AB’den plastik atağı: Tek kullanımlık ürünler yasaklanıyor

 

(BBC Türkçe)

Tahliye edilen Boğaziçili öğrencileri zifiri karanlıkta otoban kenarına bıraktılar

Zeytin Dalı Harekatı’nı protesto ettikleri için tutuklanan ve dün (6 Haziran Çarşamba) ilk duruşmada tahliye edilen Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri Silivri Cezaevi’ne, kendilerini karşılamaya gelen aileleri yerine gece 01:30’da, zifiri karanlıkta, otoban kenarına bırakıldı.

Foto muhabiri Fatih Pınar yaşanan bu durumu sosyal medya hesabından, “Karanlığın içinde 3 aydır göremedikleri çocuklarını arayan ailelerin ve arkadaşlarının çığlıklarını unutmayacağım ve unutturmayacağım. Siz de unutmayacaksınız!” sözleri ile paylaştı.

Pınar ayrıca BBC Türkçe’den yayınlanan bir video haber ile de tüm yaşananları paylaştı.

Fatih Pınar’ın sosyal medya hesabından yaptığı açıklamanın tamamı şu şekilde,

Dün gece 00:58’de çekilen bu fotoğraf gündem için küçük ama tarih için büyük bir fotoğraftır. Savaşa karşı oldukları için tutuklanan 14 Boğaziçili öğrenci dün tahliye edildi. Fakat öğrenciler 01:30’a kadar cezaevinin önünde bekleyen ailelerinin ve arkadaşlarının yanına değil (haber verilmeden) otobanın kenarına bırakıldı! Karanlığın içinde 3 aydır göremedikleri çocuklarını arayan ailelerin ve arkadaşlarının çığlıklarını unutmayacağım ve unutturmayacağım. Siz de unutmayacaksınız! Çünkü bu fotoğraf gibi o sesleri, gözyaşlarını ve kucaklaşmaları da kaydettim.

 

(BBC Türkçe, Yeşil Gazete)

7 kültürel mirasımız daha UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne girdi

Yok olan kültürel ve doğal değerlerin yaşatılması için gerekli işbirliğini sağlamak amacıyla kurulan UNESCO, 7 kültürel varlığımızı daha geçici olarak bünyesine dahil etti.

Bu yıl Priene arkeolojik alanı, Harput tarihi kenti ve Gaziantep yeraltı su sistemlerinin de aralarında bulunduğu 7 miras daha Dünya Mirası Geçici Listesi’ne eklendi.

Böylece ülkemizin listedeki kültürel miras sayısı 78’e ulaştı.

Priene arkeolojik alanı – Aydın

Priene kenti günümüzdeki yerine, MÖ 350’de kurulmuş olup, sağlam bir kent duvarı ile çevrilidir. Günümüzde de surların bazı kesimlerinde rustik duvar işçiliğinin güzelliği dikkat çekicidir. Usta mimar Miletoslu Hippodamos’un ızgara planı ile yamaca oturtulan kent, yöreye ait gri-mavi mermerden inşa edilen yapılarıyla, dört set olarak inşa edilmiştir. İonya’nın 12 kenti olan Miletos, Priene, Myus, Ephesos, Kolophon, Erithrai, Klazomenai, Foça, Samos, Kios, Teos ve Lebedos’un meydana getirdikleri dini ve siyasi birliğin toplantı merkezi olan Panionion Priene’nin sınırları içinde kalıyor ve buradaki törenleri Prieneliler yönetiyordu.

Sarıkaya Roma Hamamı – Yozgat

Roma dönemine ait “Basilica Therma (Aqua Sarvenae)” isimli antik kentin bulunduğu alandaki Roma Hamamı, modern kaplıca tesislerinin bulunduğu alandadır. Hamamda yaklaşık 2 bin yıldır akan su, yıllardır aynı sıcaklıkta ve aynı minerallerle çıkmaya devam ediyor. Diğer bir deyişle şifalı sular olarak bilinen bu sular yüzyıllardır insanları tedavi ediyor ve hastalıklardan koruyordu. Bir inanca göre bu sulara girenlerin hiçbir derdi kalmıyordu.

Harput Tarihi Kenti – Elazığ

Harput ve yöresi, Anadolu’nun en eski yerleşme birimlerinden biridir. Yerleşme, tarih öncesi dönemlere kadar uzanır. Nitekim ilin Fırat ırmağının çizdiği büyük yay içinde, sulak ve verimli bir ova üzerinde bulunması, doğal kaya sığınakları, kara ve su hayvanlarının bolluğu nedeniyle yöre, Paleolotik (Yontma Taş Devri M.Ö. 10.000) Dönemden beri, yerleşme alanıdır. Akatlar, Hititler, Asurlar, Urartular, Selçuklular, Araplar, Bizanslılar, Osmanlılar vs derken o kadar hengâmenin içinden kurtulup günümüze kadar gelmeyi başarmıştır nadir antik kentlerden biridir.

Justinianus Köprüsü – Sakarya

Sapanca Gölü’nün sularını  boşaltan Çark Deresi (Melas Çayı) üzerinde yer alan köprü erken Bizans döneminin Anadolu’daki en görkemli anıtsal yapılarındandır. Bizans İmparatoru Justinianus (527-565) tarafından M.S. 558-560 yıllarında yaptırılan Erken Bizans döneminden günümüzü sağlam olarak gelebilmiş olan bu taş köprü, 365 metre (apsisli yapıdan zafer takına kadar olan bölüm 384,30 metre) uzunluğunda, 9,85 metre genişliğinde olup, ortada yer alan dairesel 7 kemer, 2 batı, 3 doğu yönünde yer alan uçlara gittikçe küçülen tali kemerler dâhil toplam 12 kemerlidir.

Danişment Beyliği başkenti Niksar: Anadolu Türk Medeniyetinin erken dönem kültürel mirası – Tokat

1083 yılında Niksar’ı fetheden Melik Dânişmend Ahmet Gâzi, burayı Rumlara karşı hem bir üs hem de başkent olarak seçmiştir. Bu dönemde Niksar ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir.

Anadolu’daki ahşap çatılı ve direkli camiler

Konya Eşrefoğlu Cami

Kastamonu Mahmut Bey Cami

Sivrihisar Ulu Cami

Afyonkarahisar Ulu Cami

Arslanhane Cami

Gaziantep yeraltı su sistemleri: Kasteller ve Livaslar – Gaziantep

Dünyada benzeri bulunmayan ve su mimarisinin eşsiz örnekleri olan Gaziantep Kastelleri, bir çok işlevi bulunan yapılar olarak inşa edilmiştir.

Livasların geçmişinin 1100’lü yıllara kadar uzandığını belirtilirken, insanların tarihte buralardan kuyularına su aldığını da ortaya çıkan bilgiler arasında.

 

(Milliyet)

Camdan konuşanla candan konuşanlar bir olur mu? – Sevilay Çelenk

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Madenli kadınlarda böyle tuhaf bir gerçekçilik var. Zaten Maden de çok nevi şahsına münhasır bir dünya köşesidir. Keşke size oraya dair okunacak bir şeyler önerebilsem ama yazan da çıkmamış pek. Bir tek sevgili Fethiye Çetin’in anneannesinin hikayesini biliyorum ben orada geçen. Anneannem adlı bu kitap ne kederli, ne etkileyici bir biyografidir… Ermeni anneannenin dokunaklı hikayesinin ardında günahları ve sevaplarıyla belirme imkanı bulan bir Maden panoraması da vardır.

Dilerim bir gün birileri etraflı bir Maden hikayesi yazar ve biz de okuruz. Ben mi yazsam ne yapsam? Ey Madenliler, bilhassa Arpameydanlılar! Anılarınızı yazıp gönderiverin bana da bir bakayım neler yapabiliyoruz. Anlatın bakalım; Maden dağlarında küplere doldurularak toprağa gizlenmiş gömü aradınız mı? Maden bahçelerinde taze ceviz kabuklarıyla ellerinizi kınaladınız mı? Kestiğiniz kenger otlarının altına yassı taşlar yerleştirip oraya damlayan sakızları sevinçle topladınız mı? Diken dutlarını yerken, kıpkızıl bir renge bulanıp hangi yaşta olursanız olun çocukluğunuza yuvarlandınız mı?

“Gündüz al, gece sat” kasabası. Çok katlı kasaba. Maden…

Neyse annem, konumuza döneyim ben. Maden’de, sayılan sebeplerle beş kuruş etmiyor olmak, yine de genellikle erkeklere mahsus bir şeydir. Dedikoduya tevessül eden bir kadının ise beş kuruş etmemesi münhasıran söz konusu değildir. Zira bir dağın tepesine basamak basamak oturtulmuş evlerinde, pencere önündeki sedire kurulup dışarıyı seyre daldıklarında, komşuların toprak damlarından başka bir manzara bulamayan kadınlar, dedikodu etmeyecektir de ne yapacaktır? Sorarım size. Bir zamanlar bölgede tenis kortu ve üç ayrı sinema salonu bulunan tek ilçe olsa da, bilhassa televizyon öncesinde kadınların hayatı böyle bir hayattır Maden’de. Onların erkeklerinki gibi, çalışıp sosyalleştikleri bakır işletmeleri, fabrikaları ve kahvehaneleri yoktur. Bu nedenle kadınlar, bin yıllık tarihe sahip saat kulesinin yamacında zamanın geçmesini beklerken, ferahfeza dedikodu da edebilir, yeri geldiğinde küçük yalanlar da söyleyebilirler. Çatlayacak değillerdir ya. Tam da bu yüzden bu özellikleri bir erkekte görmeye dayanamazlar. Bu erkekler, “Beş kuruş etmir”dir. Maden’e gidemeyeli yıllar oldu. Fakat hayatımda çok sayıda Madenli bulunduğundan, beş kuruş etmeye dair fiyatlandırma kriterlerinin pek değişmediğini tahmin edebiliyorum.

Madenli kadınların bir de “Babam kardaşım olsun” diyerek beğenilerini belirttiği erkekler vardır. Erkeğin boyuna posuna, soyuna sopuna ve huyuna suyuna bakarlar, sonra da herhangi bir meziyetlerini övmeden önce, bir “Babam kardaşım olsun” çeker ve her tür yakınlık ihtimalinin uzağına gönderirler onu. Akıl işte. Ne diyeceksin?

Muharrem İnce’nin mitinglerini izlerken ne çağrıştırdı bilmiyorum ama aklıma bütün bunlar geldi. Madenli kadınların Selo Başgan’dan muhtemelen “Babam kardaşım olsun” diye çekingen bir övgüyle söz ediyor olduklarını düşündüm. Peki Muho Başgan için ne diyorlardı acaba? Onu “Babam kardaşım olsun” diyerek, heyecan alanından uzaklaştırmaya gerek duyacaklarını sanmam. Muho Başgan’a yönelik beğenilerini mahcubiyete kapılmadan rahatlıkla söyleyebilirler sanki.

Evet, Muharrem İnce ülkenin dört bucağında benimsenmiş görünüyor. Candan bir konuşma tarzı var. Şimdiye dek yalan söylediğini, uydurduğunu ya da iftiracı olduğunu (bir kişi hariç) kimseler iddia etmedi sanırım. İnce dün Ankara’daydı. Prompter’dan başka rakip tanımadığını, camdan değil candan konuştuğunu söyledi ki hakkı vardı. Kimsenin inkar edemeyeceği bir inanç, inat ve güvenle konuşuyordu.

Benim oyum HDP’ye. Bilen biliyor ama yine söylemiş olayım. Gel gelelim bu Muho Başgan da hiç fena gitmiyor, onun da yeri ve önemi apayrı bu seçimde. Dolayısıyla onun da hakkını teslim etmek lazım. Herkes hayatta neyi görece iyi yapıyorsa onu yaparak birinin hakkını teslim edebilir. Ben de yazarak, Beştepe’den geçiremediğim yolumu Maden ellerinden filan dolaştırarak, bir küçük şehirden “bir tutam insan” manzarasıyla düşüncelerimi yazayım istedim.

Selo Başgan’ın prompter’a karşı ketılı var. Tivit (kayn)atabiliyor bu ketıl. Türkiye siyasi tarihine adını “altın ketıl” olarak yazdırdı çoktan. Fakat Muho Başgan’ın da sinevizyonu hiç fena gitmiyor. Bir arkadaşım söyledi de öyle rabıta kurdum. Bir zamanların Gece Kuşu, Televizyon Çocuğu, Zaga, Televizyon Makinası gibi efsane programlarıyla Okan Bayülgen’i hatırladım. Zaga’daki medya arkası bölümünde haftanın videolarını elindeki çıbık ilen teker teker izletiyordu hatırlarsanız. Henüz kral olmamıştı. Gerektiği anda hızla “Durr, durr, durrr” diye mim koyuyordu seyrettirdiği videolara. Sonra eli büyüttü. Haftanın üç günü Disko Kralı, Muhabbet Kralı ve Medya Kralı programlarıyla ekranları kapattı. Daha sonra bir ara bir programına Kral Çıplak dedi. Bayülgen’in bugün 40-60 yaş aralığında olan Türkiye gece kuşlarının hayatında çok özel bir yeri vardır. İlk yıllarında Okan Bayülgen’in tek kaşı vardı ve yüzünün geri kalanı sinek kaydı bir tıraştı. Bunu da hatırlarsınız.

Sinek demişken, televizyonun camına yapışan sineklerden konuşurdu, canı sıkılan insanlardan konuşurdu… Hey gidinin Okan Bayülgen’i. Size bir şey söyleyeyim mi herkeş vaat ettiği anarşikliğin hakkını verseydi, beş kuruşluk operaları dinlemek zorunda kalmazdık bugün. Bayülgen yıllar yılı uykusuz gecelerimize talip olmuş, komedi yapmış, mizah yapmıştı. Mizah ki bu ülkede ağzı bantla kapatılmış olanların söz kaçağıdır , nasıl bu denli apolitik bir “güldürme” noktasına çekilebilir yıllar içinde? Okan Bayülgen mizahında bence olan buydu…

Oysa Zaga’nın jeneriğine hüzünlü bir görkemle şu sözler yayılırdı. “Hatırla bebeğim, eskiden küçük bir sinek vardı o sinek dünyanın umrundaydı. Televizyonun camına konardı. Bir hikaye düşün bebeğim. Lambalı bir televizyon düşün, bir de karşısında oturan çocuk. Bense televizyondaki sineğim…” Sonra işte bu anarşiklik pek bir yere bağlanamadı. Bazı şovmenler de zaten ailemizin temiz ve semiz komik çocuğuydu. “Ay bak bak paşaport diyor, şemşiye diyor” çocuğu. Bu çocuksu safmışgibilikten umutlanarak, bunların programına bağlanan ve bir vicdan seslenişi yapan biri olduğunda, şapkaları hızla düşüp kelleri görünüyordu.

Elbette anaakım televizyon mizahından pek bir yere gidilemeyeceği aşikardı.

Neyse ki siyasi içeriğe ve vurguya sahip bir mizahı ekrana taşıma işini de siyasetçiler yapıyor ve yaptı. Yakın dönemde bu tür bir mizahın pirinin Sırrı Süreyya Önder olduğunu söyleyebiliriz.

Fakat Selo Başgan’ın mizah yeteneği bambaşka. Daha önce de yazdım. Muharrem İnce’ye gelince o doğrudan “kapak” çalışıyor ve çok başarılı.

Diğerlerine gelince, “Vallahi hiçbiri beş kuruş etmir” desem yeridir.

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

Sevilay Çelenk

İspanya’da kadın bakanların ağırlıkta olduğu sosyalist hükümet göreve başladı

İspanya’da Sosyalist Parti lideri Pedro Sanchez’un kabinesindeki 17 bakandan 11’i kadın. Ülke bu alanda Avrupa rekoru kırdı. Üyelerinin Kral Felipe’nin de onayı sonrası yemin ettiği kabine göreve başladı. Sosyalist Parti’nin 350 üyeli İspanya Parlamentosu’nda sadece 84 milletvekili var.

İspanya’da yeni hükümet Kral Felipe ile birlikte

Kendini “feminist” olarak tanımlayan Pedro Sanchez, güvensizlik oyuyla devrilen eski Başbakan Mariano Rajoy’un erkek ağırlıklı kabinesinin tersine, kadın bakanlarla çalışmayı tercih etti.

Kadın bakanlara, savunma, ekonomi, maliye, ve eğitim gibi başlıca görevler verildi. Eski astronot Pedro Duque de Bilim Bakanı oldu.

Kabinede kilit konumlardaki üç kadın: Ekonomi Bakanı Nadia Calviño (solda), Başbakan Yardımcısı Carmen Calvo ve Maliye Bakanı María Jesús Montero

Pedro Sanchez kabinesinin “çağdaşlaştırıcı ve Avrupa yanlısı ilerici bir toplum vizyonunu benimseyen insanlardan” kurulduğunu söyledi. Avrupa’dan “yeni memleketimiz” diye bahseden Sanchez yeni kabinesinin 8 Mart’ta İspanya’da ortaya çıkan değişimin yansıması olduğunu belirtti.

İspanya’da 8 Mart’ta 5 milyon kadın ücret eşitsizliği ve şiddeti protesto etmek için “feminist grev” yapmıştı. Sanchez bu grevin İspanyol toplumunda bir dönüm noktası olduğunu vurguladı.

İspanya’da görev gensoru ile hükümet deviren partiye veriliyor

2011’den beri görev başında olan İspanya Başbakanı Mariano Rajoy, geçen hafta parlamentoda yapılan güven oylamasını kaybetmişti. Sosyalist Parti lideri Sanchez, 6 partinin desteğini alarak, yolsuzluk skandalına adı karışan Rajoy’u düşürmüştü.

İspanya Anayasası’na göre görev gensoru ile hükümeti deviren partiye veriliyor.

 

(BBC Türkçe)