Demirören Holding ve Hürriyet Yönetim Kurulu Başkanı Erdoğan Demirören, dün toprağa verildi.
Erdoğan Demirören için ilk tören holding binasının önünde yapıldı.
Siyaset, iş, spor ve sanat dünyasından isimler cenaze namazının kılındığı Fatih Camisi’ndeydi.
Erdoğan Demirören’in tabutunun başında torunları Kaan Demirören, Erdoğan Demirören, Murat Oktay ve Emre Cemal Demirören bekledi. Eşi Tülin Demirören ile çocukları Yıldırım Demirören, Tayfun Demirören ve Meltem Demirören Oktay, damadı Kıvanç Oktay, gelinleri Revna ve Reyhan Demirören ile torunları taziyeleri kabul etti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Erdoğan Demirören’in vefatı nedeniyle Demirören Ailesi’ne taziye ziyaretinde bulundu.
Törene TBMM Başkanı İsmail Kahraman, Başbakan Binali Yıldırım, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş, eski Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kardeşi Mustafa Erdoğan, Sümeyye Erdoğan Bayraktar ve eşi Selçuk Bayraktar, eski başbakanlardan Tansu Çiller, eski bakanlardan Namık Kemal Zeybek, Egemen Bağış, Muammer Güler, Cavit Kavak ve Cavit Çağlar da katıldı.
80 yaşında hayata veda eden Erdoğan Demirören, cenaze töreninin ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Erdoğan Demirören kimdir?
28 Ağustos 1938 tarihinde dünyaya gelen Türk sanayici ve iş insanı Erdoğan Demirören Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Demirören Holding, LPG sektöründe çok sayıda şirketin sahibidir. Milangaz, Likidgaz, Mutfakgaz gibi markalarla bu sektörde Türkiye’nin en büyük grupları arasında bulunuyor. Ayrıca Özel Ata Lisesi’nin de sahibidir. Oğlu Yıldırım Demirören ise Beşiktaş Kulübü’nün eski Başkanı ve Türkiye Futbol Federasyonu Başkanıdır. Evli olan Erdoğan Demirören üç çocuk babasıdır. Son olarak Demirören Medya Grubu bünyesine Hürriyet, Posta, Kanal D, CNN Türk’ü de katarak yılın en dikkat çeken satın alma işlemi gerçekleştirmiştir.
Geçtiğimiz hafta sonu Kadıköy Çevre Festivali’nde panellerini dinlediğimiz ve gerçekten ilginç bulduğum Temiz Hava Hakkı Platformu (THHP) temsilcileri ile bir söyleşi yaptık. Festivale veya Temiz Hava Hakkı Platformu paneline katılamamış okuyucularımız için bu bilgilerin paylaşımının önemli olduğunu düşünüyoruz.
Temiz Hava Hakkı Platformu’nu temsilen Doç. Dr. Gamze Varol, Doç. Dr. Semih Ayta, Yrd. Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, Tema Vakfı’ndan Özlem Katısöz, Platform koordinatörü Buket Atlı ve Doç Dr. Osman Elbek’ in moderatörlüğünde söz aldılar.
‘Yaptığımız iş temelde Türkiye’deki hava kirliği ile ilgili verileri takip etmek ve kamuoyu ile paylaşmak’
Afşin Altuntaş: Buket Hanım, bu güzel çalışmaların koordinasyonu yürüten kişi olarak, bize Türkiye’nin hava kirliliği çalışan başlıca sağlık ve çevre örgütlerinin yer aldığı Temiz Hava Hakkı Platformunu okuyucularımıza anlatabilir misiniz ? Ne zaman kuruldu ve bileşenleri kimler? Ve tabi ki yakın dönemde neler yapmayı planlıyorsunuz.
Buket Atlı: Temiz Hava Hakkı Platformu (THHP) doğa koruma ve sağlık alanında çalışan 17 Sivil Toplum Kurumunun bir araya gelmesiyle 2015 yılının Haziran ayında kuruldu. Platformun kuruluş amacı, öncelikle işletmede ve inşaat aşamasında olan kömürlü termik santrallerin yarattığı hava kirliliği ve çevre sorunlarına bağlı olarak halk sağlığını, temiz hava ve çevre hakkını savunmaktır.
Platform üyeleri ve gözlemci kuruluşları arasında Türk Tabipleri Birliği (TTB), Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Türk Toraks Derneği (TTD), Sağlık ve Çevre Birliği (HEAL), Greenpeace Akdeniz, Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA Vakfı), Türk Nöroloji Derneği, İş ve Meslek Hastalıkları Uzmanları Derneği (İMUD), Pratisyen Hekimlik Derneği, Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD), Çevre için Hekimler Derneği, Yeşil Barış Hukuk Derneği, Yeşil Düşünce Derneği, Yuva Derneği, 350.org, Avrupa İklim Ağı (CAN Europe), WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) bulunuyor.
Kurulduğu günden beri bizleri en çok heyecanlandıran şey, çevre ve sağlık gibi iki farklı ama aslında birbirinin içine geçen alandan gelen temsilciler olarak hava kirliliği gibi herkesi ilgilendiren bir konuda birlikte çalışabiliyor olmak.
Bu süreçte özellikle kömürlü termik santrallerin yol açtığı hava kirliliği konusunda çalışan kişiler olarak biz çok sevgili doktorlarımızdan yeri geldiğinde tıbbi terimleri öğrendik, yeri geldiğinde onlar bize katıldı ve geçen senelerde Aliağa’da yerel, ulusal ve uluslararası kuruluşların katılımı ile düzenlenen Kömürden Kurtul (Break Free) etkinliğinde olduğu gibi hep birlikte elimizde temiz hava istiyoruz yazan posterlerle savunuculuk yaptık. Kimi zaman da Bursa’da şehir merkezinde kurulması planlanan DOSAB Termik Santrali veya Çanakkale’de kurulması planlanan santrallerin neden olacağı sağlık sorunlarını anlatmak için hep birlikte Bakanlıklardaki uzmanları ziyaret ettik, izin süreçlerindeki toplantılara katıldık ve sağlık etkileri ile ilgili raporlar yayınladık. Hava kirliliğinin büyük sebeplerinden birisi olan kömürlü termik santrallere yenilerinin engellenmesi için şu anda Eskişehirde yapılması planlanan santralin sağlık etkileri ile ilgili uzman raporu hazırlıyoruz, yeni kurulmaya çalışılan tüm santralleri takip edip hava kirliliği ve sağlık etkilerinin de değerlendirilebilmesi için uzmanlık sağlamaya çalışıyoruz.
Yaptığımız işlerin başında, Türkiye’deki hava kirliği ile ilgili verileri takip etmek, kamuoyuna anlaşılabilir şekilde aktarmak ve sağlık etkilerinin de ne olduğunu belirterek paylaşmak var. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yayınlanan verileri takip ederek, Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği değerlere göre Türkiye’deki hava kirliliğinin durumunu kamuoyu ile paylaştığımız ve oldukça ilgi gören Kara Rapor bu amaçla yayınlanmıştı. Eylül ayında da 2017 verileri ile güncellenmiş ve genişletilmiş halini yayınlamak üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Ayrıca hava kirliliği ve sağlık etkileri ile ilgili mevzuatları takip etmek ve en fazla sağlık etkisi olan PM 2.5’in de ölçülmesi konusunda iyileştirilmelerini sağlamak için de çalışmalar yapıyoruz.
‘Hem PM2.5, hem de PM10 beyin damar hastalıklarına yol açıyor’
Afşin Altuntaş: Daha önce Trakya Platformu’nun düzenlediği panel sonrası Gamze Hoca ile yaptığımız söyleşide aslında çok da beklenebilir bir şekilde Partikül Madde 2,5 ve PM 10 un solunum yolu hastalıkları ve akciğer kanserine sebep olduğunu ve sadece bununla da kalmayıp pek çok açıdan sağlığımızı tehdit ettiğini öğrenmiştik. Uzmanını bulmuşken soralım, nörolojik açıdan hava kirliliği sağlığımızı nasıl ve neden etkiliyor?
Doç. Dr. Semih Ayta: Hava kirliliği başta inme olmak üzere pek çok nörolojik hastalık açısından risk oluşturuyor. Bu alandaki çalışmalar hem PM2.5, hem de PM10’un beyin damar hastalıklarına (damar tıkanması veya beyin kanaması) bağlı ölüm açısından yüksek risk taşıdığını göstermiştir.
Hava kirliliğinin ayrıca multipl sklerozun ortaya çıkışı ve tekrarlamasında rol oynadığı, Alzheimer ve Parkinson hastalıkları için potansiyel çevresel faktörlerden birinin PM olduğu ortaya konmuştur. Migren ve epilepsi tanılı hastaların hava kirliliğinin arttığı dönemlerde hastanelere daha sık başvurdukları saptanmıştır. Hava kirliliği bileşenlerinden nitrojen oksit ve PM yanı sıra fosil yakıtlardan kaynaklanan polisiklik aromatik hidrokarbonların, çocukları zihinsel gelişimini etkilediği belirtilmektedir.
‘Akciğer hastalıkları ile nörolojik hastalıklar’
Afşin Altuntaş: Halk Sağlığı Uzmanları Derneği üyesi ve Türk Tabipler Birliği üyesi olarak koruyucu sağlık hizmeti çerçevesinde hava kirliliği nereye düşer Halk ve sağlık ilişkisi nedir? Ve birazcık sağlık etkileri üzerine konuşabilir misiniz ?
Doç. Dr. Gamze Varol: Türk Tabipler Birliği adına buradayım bildiğiniz gibi. TTB de Temiz Hava Hakkı Platformu üyesi.
TTB bu platform içinde sağlıklı bir çevre ve yaşam hakkı ve sağlık hakkı üzerinden aslında mücadelesine devam ediyor. Tam da dediğiniz noktada hem hekimlik uygulamalarında hem de tıp eğitiminde aslında bazı şeyleri zaman içinde ihmal ettiğimizi fark ettik. Bunların içerisinde mesela insanlar akciğer hastası oluyor, nörolojik hastalıklar geçiriyorlar çocuklar ise. İnsanlarda bir takım sorunlar meydana geliyor ve biz bunların tedavi edilmesi için çaba sarf ediyoruz ama esas olan bunların nedenini bilebilmek nedenini araştırmak, bulmak ve o nedene yönelik çözümler geliştirmek.
Tam da dediğiniz noktada bu koruyucu hekimlik oluyor ve koruyucu hekimlik uygulamalarının başında da var olan riski ortadan kaldırmak yani öncül koruma (Primordial) kavramı ortaya çıkıyor. Yani eğer biz hastalık yapıcı etkenlerin neler olduğunu bilir bunları tespit edebilir ve bunlarla mücadele edebilirsek aslında pek çok sağlık sorununu ortadan kaldırmış oluruz. Bu aslında hekimlik uygulamalarının başı olmalı çünkü bir insan KOAH tıkayıcı akciğer rahatsızlığı geçirdiğinde ya da bir nörolojik hastalık felç geçirdiklerinde, kalp krizi geçirdiklerinde onları tamamen iyileştiremiyoruz sadece daha iyi olmaları yönünde hayatlarını devam ettirebilecekleri bir takım ilaçlar veriyoruz. Sağlıklı beslenme sağlıklı yaşam önerilerinde bulunuyoruz ama esas olan tam da sizin dediğiniz gibi bu vatandaşların bu insanların hasta olmasını engellemek sağlıklarını kaybetmelerini engellemek. Kaldı ki 21. yüzyılda çağdaş hekimliğin gerektirdiği şey hastalıkların önlenmesi filan değil var olan sağlığın sürdürülmesi ve hatta geliştirilmesi yani kirli havanın temizlenmesi temiz hava hakkının ötesinde bu temiz havayı nasıl daha güzel yaparız konuşmamız gerekirken biz daha gerilerden başlamış olduk.
Burada neler yapabiliriz kirli hava önemli bir sorun mu? Tüm dünya için önemli bir sorun gelişmekte olan ülkeler için çok daha önemli bir sorun ülkemiz içinde önemli bir sorun sağlık etkisi çok önemli bir sorun yani çok zengin olabilirsiniz alım gücünüz çok yüksek olabilir çok temiz su alıp organik gıdalarla beslenebilirsiniz buna maddi gücünüzde yetebilir ama maalesef hava çok eşitlikçi maalesef diyorum çünkü temiz hava alıp bir yerden soluma şansınız yok zengini de fakiri de aynı havayı solumak durumunda hepimizin maskelerle dolaşma şansı da olamayacağı için havamıza sahip çıkmamız gerekiyor.
Peki havamız kirli olursa ne olur çok kötü şeyler olur dünya üzerindeki bütün ölümlerin %16 sı, yani kanser ölümlerinin 1 / 3’ü, kardiyovasküler hastalıklardan kaynaklanan ölümlerin 1 / 4’ünden kirli hava sorumlu. Bunu kanıtlayan çok ciddi yayınlar çalışmalar var.
Bizim ülkemize geldiğimizde de gerçekten havanın çok sorunlu olduğunu göreceksiniz. Kirli havayı soluduğumuzda akciğerlerimizden vücudumuza yayılıyor kan dolaşımına karışıyor ve solunumla kan dolaşımıyla temas ettiği her yere zarar veriyor. Kalp damar sisteminde beyin ve sinir sisteminde çocuklarda gebe kadınlarda anne karnındaki çocuktan tutun çocuğun büyüme gelişme döneminde solunum sisteminde çok ciddi olumsuz etkileri oluyor. En başında kanserler geliyor tabi son dönemlerde acaba ülkemizde neden bu kadar çok kanser var diye çok da düşünmemek lazım bu havanın kirleticileri ile su da kirleniyor o sularla sulanmış gıdalarda kirleniyor ağır metaller sülfür kükürt dioksit ozonlar partikül maddenin içinde aslında normalde olmaması gereken onlarca kanserojen madde var. Yapılan çalışmalar bunu gösteriyor.
‘Temiz hava soluma en temel haktır’
Afşin Altuntaş: Nilüfer Hocam bugün panelde hava kirliliğine bağlı ölümler ve hastalıklar hakkında çarpıcı istatiksel veriler paylaştınız ve gördük ki ülkede sağlıklı nefes alabileceğimiz tek yer kalmış o da Artvin. Bu verileri panele katılamayan okuyucularımız için bizimle paylaşabilir misiniz ?
Doç. Dr. Nilüfer Aykaç: Bilindiği gibi, Dünya Sağlık Örgütü’nün de “görünmez katil” olarak tanımladığı hava kirliliği, dünyada her yıl 7 milyon milyondan fazla kişinin ölümüne yol açmaktadır.
Türkiye’de hava kirliliği nedeniyle her yıl 32 bin kişinin öldüğünü ve Türkiye’deki her yüz bin ölümün 44’ünün hava kirliliğine bağlı bir hastalık nedeniyle gerçekleşmektedir. Ülkemizde trafik kazaları nedeniyle her yıl 4.000 kişi hayatını kaybetmektedir. Yani: Hava kirliliği Türkiye’de ‘trafik canavarı’ ndan 8 kat daha fazla insan öldürmektedir.
TTD Hava Kirliliği Görev Grubu tarafından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ölçümleri veri alınarak yapılan analizde, 1 Ocak 2017 – 31 Aralık 2017 tarihleri arasında;
a) Şırnak, Muş ve Uşak ilinde yeterli ölçüm yapılmadığı,
b) Artvin dışında kalan tüm illerin havasının Dünya Sağlık Örgütü referans değerleri bakımından PM10 yönünden kirli olduğu,
c) 78 ilin 52’sinin (%67) havasının ulusal mevzuattaki referans değerler bakımından da kirli olduğu görülmüştür.
Avrupa Birliği Limitlerine göre bakıldığında:
180 istasyonun 156’sında (%87) yılda 35 günden daha fazla sayıda 50 µg/m3 ve daha fazla düzeyinde kirlilik saptanmıştır. 62 istasyonda (%34) saptanan limit aşımı 180 günden daha fazladır. Yılın yarısında limit aşımı gerçekleşen 62 istasyonun ortalama kirlilik düzeyi 228 µg/m3’dür.
4.d) Amasya Şehzade (319), Bursa (316), Manisa (314), Adana Meteoroloji (309) ve Denizli Bayramyeri ile Niğde (289) istasyonları, yıl içerisinde en fazla sayıda kirlilik limitinin aşıldığı istasyonlardır.
Enerji, trafik ve kentsel dönüşüm konularında Sağlık Etki Değerlendirmesi mutlaka zorunlu olmalı ve yatırımların yaratacağı sağlık etkileri bilgilenme hakkı çerçevesinde tüm açıklığıyla kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
Sonuç Olarak;
Temiz hava soluma en temel insan ve tüm canlıların hakkıdır.
Türk Toraks Derneği, çevre politika metninde de ifade ettiği gibi; hava kirliliği başta olmak üzere yaşanan tüm ekolojik sorunların çözüm noktasının “sürdürülebilir kalkınma” bakış açısının yerini “sürdürülebilir bir gelecek ve yaşam”ın alması gerektiğinden geçtiğini bilmektedir.
‘Enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji yatırımları ile dışa bağımlığı çözebiliriz’
Afşin Altuntaş: Toplam hava kirliliğinin en önemli sebeplerinden biri fosil yakıtlar ve kömürlü termik santraller olarak gözüküyor. Özlem hanım ülke genelinde yaşam savunuculuğu yapan TEMA Vakfı’nın temsilcisi olarak panele katıldınız bu iş yoğunluğunuzun arasında sizi yakalamışken soralım son durum nedir ? Eskişehir’de, Trakya’da, Çanakkale ve Konya’da neler oluyor?
Özlem Katısöz: Bildiğiniz gibi ülkemizdeki enerji politikalarının dayandığı ana argüman, enerji dışa bağımlılık ve enerji ürünleri ithalatı faturamızın yüksek oluşu. Yanlış değil. Ancak meseleyi ele alış biçimimiziz derinleşmesi gerekiyor.
Enerjide dışa bağımlı olmamızın nedeni fosil yakıtlara bağımlı olmamız. En güncel olarak 2016 verilene baktığımızda birincil enerji arzımızın %87’sini doğalgaz, petrol ve kömürden yani fosil yakıtlardan oluştuğunu görüyoruz. Sadece 6 senelik bir zaman diliminde 2010’dan 2016’ya kadar nüfusumuz %10 artarken ithal edilen fosil yakıt tüketimimiz %22-64 civarında artmış durumda; petrol %40, doğal gaz %22, taş kömürü %64. Diğer bir deyişle fosile bağımlılığımız daha da artmış. Fosil yakıtlar aynı zamanda en büyük en hava kirliliği kaynakları. Kullandığımız her birim fosil yakıt bize sağlık sorunları olarak geri dönüyor.
Enerjide dışa bağımlılığın çözümü, enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji yatırımlarını önceliklendirmek olmalı, bunun yerine ülkemizdeki gibi yeni fosil kaynaklarının çıkarılması değil.
2012 yılının Kömür Yılı ilan edilmesiyle, Trakya, Konya, Karaman Ovaları, Eskişehir Alpu Ovası gibi önemli gıda havzalarımda kömür madenciliği ve kömürlü termik santral projelerinin izin süreçleri başlamış durumda. Eskişehir Alpu Ovası’ndaki termik santral ve madencilik projesi için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ÇED olumlu kararı verildi, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı büyük ova statüsündeki bu bölgenin “tarım dışına çıkarılması” talebini onayladı. Tekirdağ Çerkezköy’deki termik santral ve madencilik projesinin ÇED süreci devam ediyor. Karapınar-Ayrancı (Konya-Karaman) sahasında da yakın zamanda ÇED sürecinin başlayacağını EÜAŞ’ın Resmi Gazete’deki ilanlarından takip ediyoruz.
Kömürü merkeze alan projelerin toprağımıza, havamıza maliyetleri çok yüksek olabilir. 2017 yılında tüm Türkiye’de evsel ısınma için tüketilen kömür 11,4 milyon ton oldu. Eskişehir’deki termik santral, işletmeye geçerse sene de 7,8 milyon kömür yakacak. İki sayıyı karşılaştırınca ne kadar büyük bir hava kirliliği yükünün ekleneceğini açıkça görüyoruz. Son ihalelerdeki ve piyasalardaki fiyatlara baktığımızda linyit yakıtlı Çayırhan-B Termik Santrali’nde üretilecek elektriğin kilovatsaat başına fiyatı 6,04 cent olarak belirlendi, benzer bir ihalede rüzgar için fiyat 3,48 cent olarak çıktı. Büyük güneş yatırımları için kilovatsaat başına maliyet kilovatsaat başına 2,99 cent. Kısaca, yerli kömürden (linyit) elektrik üretmenin maliyetleri, sağlık ve tarıma etkilerinin maliyetlerini eklemeden bile, güneş ve rüzgardan elektrik üretmenin maliyetini aşmış durumda. Kömürden elektrik üretmek hem cebimize, hem sağlığımıza hem de gıdamıza zarar.
Ülkemizde %27 oranında enerji verimliliği ve tasarrufu potansiyeli var. Basit bir hesapla; 50.000 GWh elektrik, verimlilik ve tasarruf yatırımları ile geri kazanılabilir. Tarım alanlarımıza planlanan termik santrallerin üreteceği elektrik miktarı en fazla 35.000 GWh. Sayıların gösterdiği gibi yeni kömürlü termik santral kurmadan, var olan elektriği verimli kullanarak, tarım alanlarımız mahvetmeden, havamızı bozmadan elektrik ihtiyacımızı karşılayabiliriz.
Afşin Altuntaş: Temiz Hava Hakkı Platformu bileşenleri ve yaptığı veya yapmayı hedefledikleri işler düşünülecek olursa kamuoyu tarafından çok daha fazla görülür olmayı hak ediyor. Çalışmalarınızı büyük bir dikkat ile takip etmeye devam edeceğiz. İyi ki varsınız temiz hava ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkımızı koruduğunuz ve bize yoğunluklarınıza rağmen vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
Farklı mecralarda üretimde bulunan sanatçıların bir araya geldiği “Güneş Yerinde” sergisi, Anna Tsing’in “Dünyanın Sonundaki Mantar” isimli kitabından esinlenerek günümüz dünyasındaki yaşam olanaklarını inceliyor.
Bahsi geçen mantar Matsutake, atom bombası sonrasında hayatına devam ettiği bilinen tek canlı türü. Tsing de bu hayranlık uyandıran dirençten ilham alarak Üçüncü Doğa kavramını tanımlarken şöyle der: “Tek bir yön yok, çoklu gelecekler var; ucu açık asamblajlar içinde kesişen, insan ve insan olmayan varlıkların geçici ritimleri eşliğinde kolektif bir oluş.”
Sevil Tunaboylu ve Eda Gecikmez
Etrafını, var olan ilişkileri yeniden tanımlayan ve geleceğe dair yeni önermelerde bulunan “Güneş Yerinde” sergisindeki sanatçı ve çalışmaları bir araya getiren Sevil Tunaboylu ve Eda Gecikmez ile üretim süreci üzerine konuştuk.
Sergide yer alan Ferah Doğan, Eda Gecikmez, Erkin Gören, Selen Hayal, Ata Kam, Ekin Kano, Nadine El Khoury, Uluç Ali Kılıç, Oddviz, Mert Öztekin, Elçin Poyraz, Sevil Tunaboylu’nun çalışmaları 30 Haziran 2018 tarihine kadar .artSümer’de görülebilir.
***
Yasemin Ülgen: Yıkıntının altından yeşerecek yeni bir hayat tahayyülü ya da bu yıkıma dayanabilecek bir özden bahsediyorsunuz gibi geliyor Matsutake mantarının ekolojisini kavramsal çerçevenizin merkezi haline getirirken. Son zamanlarda bu konulara neden bu kadar odaklandığımızı düşünmeyi öneriyorum. Siz olduğunuz yerden bahsi geçen Üçüncü Doğa kavramını nasıl anlatırsınız?
Eda Gecikmez: Evet son zamanlarda, sanırım iklim değişikliğinin somut belirtileriyle ve bunu görmezden gelerek kendini despotça var etmeye çalışan politik sistemlerle baş başa kaldıkça belki de aciliyetler kendini daha çok belirginleştiriyor. Ben de bu konular üzerinde çok yeni düşünmeye başladığımı belirtmek isterim.
Çevremle olan politik ilk farkındalığımı feminizm yaratmıştı. Kadın olma halinin baskısı, sömürüsü ve bunun karşısına dikilen eleştiri ve bir direniş. Buna daha sonra içinde yaşadığım mekânın politik farkındalığı eklendi ve feminizmin getirdiği eleştirel bakış açısını sürdürerek kent hakkında araştırmaya başladım. Buna Gezi Direnişi ile daha da taçlanarak ekolojik farkındalık eklendi. Bunlardan birini diğerine indirgemeden bir düşünce tarzı oluşturmaya çalışıyorum. Sanırım her birinin ortak noktası tüm canlılar ve nesneler için yaşanabilir bir hayat.
Bu bahsettiğim kimlik ve mekân sorunlarının kaynağı tam olarak kapitalist sitemin kendisi. Üçüncü doğa kavramı da bu sistemin yarattığı yıkıntıyı yeniden tarif edip onun üzerinde kuracağımız hayat olasılıklarını tartışıyor. Bunu Matsutake mantarının hem ekolojik hem de ekonomik özelliklerinden ilhamla yapıyor ve beklentilerin azaldığı şimdiki zamanda, türlerin her hangi bir uyum olmadan ve de birbirlerini fethetmeden yaşayabileceği tahrip olmuş ekolojileri araştırıyor.
Yasemin Ülgen: Acaba bir yandan da varlık anlamında bir tür yoksunluk mu çekiyoruz? Bu yoksunluk bizi “öz” diye bahsettiğimiz şeye mi döndürüyor? Neyi korumanın kavgasındayız? Söylemek istediğim şey Matsutake gibi sadece bedensel bir var olma çabası değil. Bugün tüm eylem ve söylemlerimizin geçiciliği veya işlevselsizliği bizi yoksunlaştırıyor mu?
Eda Gecikmez: Varlık anlamında bir kriz yaşadığımız aşikar, insanlık varlığının anlamını yeryüzünü şekillendirmek üzerine kurdu ve onu tüketemediği an gelince terk etti. Son odun kesildiğinde, petrol bittiğinde, toprak ürün vermediğinde ya da bir atom bombası ile tahrip edildiğinde…
İnsanlığın gelişim tarihi hem insanları hem de insan olmayan varlıkları yatırım kaynaklarına dönüştürmesi ve tüketmesi üzerine kurulu. Dünya gittikçe bu harabelerle sarmalanmış hale geliyor ve bununla yüzleşenlerin sayısı giderek artıyor. Bunun öze dönmekle veya özü korumakla hiç bir alakası yok çünkü öyle bir öz yok aslında. Posthumanizm denilen mefhum tam olarak bundan bahsediyor, multi-türler ve multi-kültürler. Yıkıma dayanmak değil, insan olmayan/non-human canlı ve nesnelerle kolektif bir şekilde bu yıkımın içinden bir hayat kurma olasılığı. Benim anladığım bu yönde.
YaseminÜlgen: Anna Tsing’in hayatta kalma olarak açıkladığı: “Tek bir yön yok, çoklu gelecekler var; ucu açık asamblajlar içinde kesişen, insan ve insan olmayan varlıkların geçici ritimleri eşliğinde kolektif bir oluş.” cümlesi Deleuze ve Guattari’ninrizom kavramını akla getiriyor. Aslen biyolojik bir terim olan “rhizome”, var olan gövdeden yeni gövdeler üreten, ürettiği her gövdenin içinde yeni kendilikler oluştururken aynı zamanda ideal bir bir araya geliş hali. Bu oluşların, bir araya gelişlerin bir karşılığı var mı sanatta? Nedir bunun önemi?
Anna Tsing
Eda Gecikmez: Rhizome terimini hiyerarşi karşıtı bir fikir olarak anlıyorum ve iyi bir örgütlenme şeması oluşturuyor. Böylece kendini var eden her gövde, bütünden ayrıldığında hayatta kalmaya devam edip aynı şekilde tek başına hayatta kalabilecek yeni kökler üretmeye devam ediyor. Böylece bir kök diğerinin özelliklerinin taşıyıcısı olarak tek başına bir merkez haline gelebiliyor ve yeni merkezler üretiyor.
Sanat bu denemeleri yapabileceğimiz kısmen daha özgür bir alan sağlıyor ve bu denemeler, Gezi deneyimi gibi bir kırılma yaşandığında hemen hayata karışabiliyor. Bu anlamda bunların çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Yasemin Ülgen: Sergi adı “Güneş Yerinde” içinde hala umut barındırıyor. Ama bu sürekli bir aydınlık ya da iyimserlik değil de bir kavganın ya da bir amacın temsili gibi de aynı zamanda. Neden böyle bir başlık seçtiniz?
Eda Gecikmez: Serginin başlığını, Büyük Ev Ablukada’nın aynı isimli şarkısından aldık. Onlar bu şarkıyı Nazım’ın Yaşama Dair şiirinden alıntıyla gerçekleştiriyorlar.
Bu birliktelik bizim hoşumuza gitti ve bu paylaşıma biz de dahil olmak istedik. Farklı disiplinlerin birbirine bulaşmasını deneyimlemek insanın ufkunu açıyor. Bunu serginin içeriğine de katarak şiirden tasarıma, fotoğraftan resme birçok farklı sanat üretimini bir araya getirmeye çalıştık.
Bir araya gelmek zaten başlı başına sisteme katlanmayı sağlayan bir güç oluşturuyor. Bu bakımdan serginin Mayıs-Haziran gibi anlamı yüklü aylara denk geliyor oluşunu da düşünerek içinde umut barındıran olumlu bir başlıkla etrafa yayılalım istedik.
Yine Nazım’dan alıntılarsak: ‘’Bu dünya soğuyacak günün birinde, /hatta bir buz yığını /yahut ölü bir bulut gibi de değil, /boş bir ceviz gibi yuvarlanacak /zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. /Şimdiden çekilecek acısı bunun, /duyulacak mahzunluğu şimdiden. /Böylesine sevilecek bu dünya /”Yaşadım” diyebilmen için… ‘’
Yasemin: Peki bu serginin ekibi nasıl bir araya geldi?
Sevil Tunaboylu: Evvela Eda’nın telefonuyla başladı her şey; bana bir sergi teklifinde bulundu. Sonra buluştuk ve dinledik birbirimizi. Eda, Beyrut’dan yeni gelmişti. Orada bir sanat programında 10 ay geçirmişti.
Aslında uzun uzadıya o oradayken ve ben buradayken neler yaptığımızı, neler ürettiğimizi, hangi konulara eğildiğimizi, biriktirdiklerimizi konuşma fırsatını işte bu sergi vesilesiyle bulduk. Önce atölyelerimizde sohbet ettik, işlerimize baktık, tartıştık. Ortak paydalarımız vardı. Bunlar neydi dersen, aslında tek kelime geliyor aklıma: Dönüşüm.
İlk toplantımızda bu kelime üzerinden konuştuk. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra Türkiye’de sanat alanında çalışan insanlar olarak durgun görünen ama akıntısı güçlü bir suda yüzer gibiyiz. İçe gömüldüğümüz, içeride bir şeylere cevap aradığımız, oluşturduğumuz ya da oluşturmaya itildiğimiz sınırların üzerini çizemeden onların etrafında gezinerek yaşamaya çalışıyoruz.
Çok seviyorum ülkemi ama yaşım ilerledikçe, daha az nefes aldığımı hissediyorum burada. Düşünüyorum da; bizi büyük resme bakmaya iten; kosmosa, doğaya, hayvanlara bakmaya iten şey korkularımız mı acaba? Bu kadar baskı altında olmasak ferahlamaya dair geniş ve esnek alanlara bakmaya devam eder miydik? Ya da daha çok toplumsal gerçekçi işler mi üretirdik?
Kafamızda bu kadar soru işareti varken iki kişilik bir sergi oluşturmak o kadar da eğlenceli olmayacaktı sanırım. Bu sebepten biraz da etrafımızda olan, bizi üzerine çalıştığımız konuya daha da yakınlaştıran işler üzerinden konuşmaya başladık. Bazı sanatçının yıllar önce yaptığı bir işiyle, bazısının yeni dönemde yaptığı işleri atölye ziyaretleri yaparak buluşturmaya başladık.
Her katılımcının heyecanla kafa yorduğu bir süreçti bu. Karşılaşmalar yeni karşılaşmaları doğurdu ve bana kalırsa ortak bir paydada herkes kendi derdine odaklandığı bir alan yarattı.
Yasemin Ülgen: Sergide yer alan işler bu konularla ya da birbirleriyle nasıl ilişkiler kuruyor? Biraz işlerin içeriğinden bahseder misin?
Sevil Tunaboylu:Ben bir süredir Uçuşan Şeyler başlıklı serim üzerinde çalışıyorum. Yerinden edilen ağaçlar, taşınmanın, yer değiştirmenin objeleri olan çöpe atılmış mobilyalar, terk edilmiş kıyafetler, tahtalar, tuğlalar, sökülmüş yamuk çiviler… Dondurulmuş bir ana tanıklık eder gibi; bir fotoğrafa bakar gibi, bir rüyayı hatırlar gibi, havada asılı kalan duygular ve oluşlar benim çalışma alanımın nüvelerini oluşturuyor. Bu sergide de mekânsız ve biçimsiz evler türettim. Bu evlerde kapılar, pencereler açık. Merdivenlerin nereye ulaştığı belli değil. İç mekâna hapsolmuş ama yollar türetmeye devam eden direngen bir enerji var. Bir taraftan soyut ve çözümsüz. Arıyor. Aramaya devam edecek.
Eda da çalışmalarında bir süredir yer, yerleşmek, yerinden olmak gibi konularla ilgileniyor. Sergi için yaptığı resimde herhangi bir yere ait olmayan ve aynı zamanda her yere ait olabilecek gibi kurgulanmış bir manzara resmine bakıyoruz. Aslında bir biçimde bu da uçuşan bir manzara. Biz izleyelim diye bir kaidenin üzerinde sergileniyor. Ona bakıyoruz ama dokunamıyoruz. Artık geçmiş zamanda tanıklık ettiğimiz bir görüntü ya da belirsiz bir geleceğin suni bir parçası gibi. Resmi soğuk mavilerle boyaması onu bizden iyice uzaklaştırıyor olabilir.
Sergi katılımcılarından Oddviz Kolektif’in belgeler üzerinden ilerleyen bir pratiği var. Kenti ve kenti oluşturan parçaları teknolojinin olanaklarıyla hafıza verilerine dönüştürüyor. Sergide fotogrametri tekniği ile Büyükada Rum Yetimhanesi’ni aslına sadık kalarak belgeledikleri ve interaktif modelini izleyiciye sundukları Vakıflar Genel Müdürlüğü adlı işlerini paylaşıyorlar. Boşlukta asılı kalmış ve terk edilmiş bir yetimhaneyi izleyicinin ekrana temas ederek deneyimlemesini sağlıyorlar. Üç parmak hareketiyle, ters dönebilen, yakınlaşıp uzaklaşabilen ve gölgelenip aydınlanan bir yetimhaneye bir kez daha uzaktan bakıyoruz.
Nadine El Khoury, işlerinde çoğunlukla kent ve mimari öğeler üzerinden soyutlamalar yapan Lübnanlı bir sanatçı. Sergide bir süredir araştırmasını sürdürdüğü 120 Seascapes/ 120 Deniz Manzarası başlıklı işi yer alıyor. Nadine bu işinde Beyrut’un yıllar içinde değişen sahil çizgisinin izini sürüyor ve çeşitli arşivlerden taradığı farklı tarihsel veriler içinden sahil imajlarını soyutlayarak yeniden üretti. Beyrut’un özelleştirilen, kirlenmeye bırakılan ve gittikçe kamudan uzaklaşan sahil şeritlerinin tanıklığını İstanbul’a getirdi. 120 Deniz Manzarası, İstanbul’un da belirsiz dramatik geleceğinin bir öngörüsü gibi.
Ekin Kano, sergideki resim serisini, Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar Bölümü’nde yaptığı Yüksek Lisans programını bitirme projesi olarak üretti. Darwinizm üzerine okumalardan ilhamla insan olmayan bedensel formlar, organizmalar üretiyor. İnsan merkezci olmayan bir doğa anlayışıyla bir bitki tohumunun ya da bir tümörün ilginç şeklinden yola çıkarak yeni bedenler türetiyor. Bu bedenlerin yersizliğini ve sınırsızlığını onları sade ve ucu bucağı olmayan peyzajlara yerleştirerek gösteriyor.
Elçin Poyraz, 1941-42 yıllarında park haline getirilmeden önce, arazisinde Rum, Müslüman ve Ermeni mezarlıkları bulunan Abbasağa’dan yola çıkarak yarı kurgusal bir manzara denemesi yaptı. Kendini bildiğinden beri aynı yerde yaşayan sanatçı, mahallenin sokaklarını, evlerini, bakış açılarını belleğine kazımış. Fakat artan kentsel dönüşüm, siyasi düzen ve akıp giden zaman bu tanışıklığın değişmesine yol açmış. Elçin, yaşantısnı sürdürdüğü ve değişimine engel olamadığı şehrin harabesine uzaktan bakarak geçmişle geleceğin mesafesini tekrar katediyor sanki.
Erkin Gören, sergi için ışıklı kutuda dijital olarak sergilenen amorf bir peyzaj yaptı. Tepe isimli bu resmiyle Bulutsuzluk Özlemi’nin Tepedeki Çimenlik şarkısına gönderme yapıyor: “Tepedeki çimenlikte yalınayak dolaşarak. Yemyeşille masmavinin ortasında uzanarak. Hayaller kurarak, rüzgâra savurarak. Vazgeçmek, birdenbire, her şeyden, vazgeçmek.” Vazgeçmekten bahseden bir şiir. Ama vazgeç demiyor. Vazgeçebilmenin çekici riskinden, insanın doğanın varlığıyla bu riskin altından kalkabilme beceresinin verdiği rahatlıktan bahsediyor.
Uluç Ali Kılıç, plastik pet şişelerden ürettiği vitray penceresinin üzerine bir petrol rafinerisinin uydudan çekilmiş kuşbakışı krokisini yansıtıyor. Işık Rafinerisi başlıklı bu işinde bir katedral vitrayından süzülen güneş ışığının simülasyonunu izliyoruz aslında.
Ata Kam’ın Şimdi ve Burada işinde sergi süresince bir fotoğrafın çeşitli kimyasal müdahalelerle dönüşümünü izliyoruz. Fotoğraf medyumunun dondurulmuş bir ana tanıklık ettiren algısını kıran ve giderek silikleşen haline bakacağız.
Selen Hayal şimdiye kadar birçok filmde sanat yönetmenliği yapmış bir arkadaşımız. Mesleğinin yanı sıra kumaşlarla yaptığı resimleri de var. Sergi için galerideki pencerelerden birini değerlendirmek istedi. Pencere içeriden dışarıya bakan göz için geçirgen bir sınır. Katman katman kumaşları düşlemek, gün ışığıyla birlikte dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya transparan dokuları pencereye giydirmek, bir yere kadar müdahale edebileceğin bir estetiğin değişimine izleyici olmak Selen’in bize düşündürdükleri.
Mert Öztekin kedisi İdoli’yle ortak bir iş yaptı. Bo’clock adında bir saat bu. İdoli’nin dışkılarıyla ve Mert’in uzun zamandır iş ürettiği malzemelerle (Sabun, seramik hamuru, balon vs.) yapılmış çalışır bir duvar saati. Mert’le yaklaşık dört yıldır aynı atölyeyi paylaşıyoruz. Şeylerin işlevini değiştirmek konusunda şaşırtıcı derece üretken biri. Kedi dışkılıyor, kedinin oynadığı balon saniyelik ağzından kurtuluyor, içtiği musluktan şıp şıp su damlıyor, kağıda damlıyor su, suluboya resimler oluşuyor. Her şey anlıkmış gibi görünürken gündelik tekrarlarla birikiyor. Mutlak üretimimiz dışkı, harcadığımız en kıymetli mefhum olan zamanla yan yana geliyor. “Yitirilen iki şeyden; iki mutlaktan bir artı değer çıkarma hûlyası” diyor Mert buna.
Ferah Doğan şiirlerini çok sevdiğimiz bir arkadaşımız. Sergi için Mert’le birlikte çalıştı. Ferah arkadaşlarına yakın geçmişte yazmış olduğu şiirlerini okuttu ve bu şiirlerden yeni sesler oluşturdular. Galerinin büyük pencerelerinden birine karşı koltukta oturarak Ferah’ın usul usul mekâna yayılan şiirlerini dinleyebilirsiniz.
Prof. Joel Kovel vefat etti. Zihinlerimizde çok güzel izler bırakarak gitti. Kovel, sosyalist bir çevreciydi. Ben ise inançlı bir çevreci olmaya çalışıyorum. Ortak yönlerimizden bazısı: Aynı gemide olduğumuzun farkındaydık. Geminin su aldığını, bunun da bizler için olmasa bile yakın bir gelecekte çocuklarımız ve torunlarımız için oluşturduğu tehlikenin farkındaydık.
Joel Kovel (1936 – 2018)
Çocuklarımız ve torunlarımız için; insanlık için bir şeyler yapmamız gerektiğini biliyorduk. Ne ki, o benden daha çok çalıştı, daha çok eser ve iz bıraktı. Allah ömür verirse biz de kalan ömrümüzde aynı yolda çalışmaya devam edeceğiz.
Kovel, çevre sorunlarının ciddiyeti ile 1988 yılında yaşadığı bir tecrübe ile tanışmıştı. Her sene çok keyifli geçen yaz mevsimi, 1988 yılında birden değişmişti. “Haziran ortalarından Ağustos ortalarına kadar korkunç̧ bir kuraklık kasıp kavurdu” diye yazıyor. Bahçesindeki ve etrafındaki “bitkiler kavrulmaya, kuyular kurumaya devam ederken” okudukları ve bildikleri üzerine eleştirel olarak düşünmeye başlamış.
Kuraklığın sebepleri üzerinde derinlemesine düşünmüş. İlk keşfettiği sera etkisini anlamak olmuş. “Sanayi tesislerinden havaya karışan gazların yoğunluğu arttıkça, güneşin atmosfer içinde hapsolan radyoaktif ışınlarının oranının da arttığı, bunun da dünyadaki iklim dengesini her geçen gün daha fazla bozduğunu” öğrenmiş.
Önceleri o da başkaları gibi önemsememiş. Ancak etrafında tanık olduğu kuraklığın etkileri onu ikna etmiş. “Tehlikenin kapıda olduğunu” anlamaya başlamış. Bu kuraklığın “havanın bir azizliği” olmadığını, aksine “yanlış yolda olan” Batı uygarlığının ve kalkınma modelinin tehlike çanları olduğunu düşünmeye başlamış. “Kuraklıktan kavrulan bitkiler gözüme artık son derece korkunç bir şeylerin habercisi, bir eylem çağrısı gibi görünmeye başladı”.
Bunun üzerine Doğanın Düşmanı kitabını yazmak için ilk adımı atmış. “Birçoklarının yaptığı gibi kuraklığı havanın bir cilvesi kabul edip önemsemeyebilirdim” diyen Kovel, ilk kez ciddi ve derinlikli olarak “muktedirlerin” çevre başta olmak üzere diğer toplumsal sorunlarla ilişkisi üzerinde düşünmeye başlamış.
Yöntemi bugün de bize ışık tutacak nitelikte: “Muktedirlerle ilişkili her şey karşısında en kötü olasılığı düşünmeyi adet edinmek”. Muktedirlerin ve onların güdümünde yayın yapan medyanın her dediğine inanmamak, farklı bakış açıları için sorgulayıcı olmak. Koyun gibi söylenen her şeye inanmak ve uyumlu olmak yerine düşünmenin zahmetine katılarak, alternatifleri sorgulamak.
İlk ulaştığı sonuç, kendi ülkesi ABD emperyalizminin bundaki payını görmek olmuş. İktidardakilere ve söylemlerine kuşkuyla yaklaşmaya Vietnam olayıyla başlamış. ABD’nin Orta Amerika politikasına yakından bakınca bu tutumu iyice pekişmiş. “Kuraklık ortalığı kasıp kavurmaya başladığı sıralarda, Nikaragua’daki devrimi Sam Amca’ya karşı savunmak için verilen müthiş mücadele kötü biçimde sonuçlanmak üzereydi. Sam Amca’nın, halkın yanında değil de, askeri diktatörlük zihniyetinin yanında yer alması sonucunda da Nikaragua’da devrimciler yenildi. Bu yenilgi “çok acı oldu öfkemi bir kat daha artırdı” diyor Kovel. Ancak tüm bunlardan “önemli dersler çıkarmış”. En başta da, “sistemin demokrasi ve insan haklarına saygı iddialarının cilası kazındığında ne kadar amansız olabileceğini” görmüş. Aslında onun gördüklerini, daha sonraki yıllarda hepimiz tekrar tekrar gördük ve görmeye devam ediyoruz.
Demokrasi havariliği ile başka ülkeleri işgal eden ABD, dünyanın en amansız diktatörlerini desteklemeye devam ediyor. Etrafımıza dikkatle bakmamız yeterli.
Kovel’e göre “İklim değişikliği aslında emperyalizmin başka bir türüydü”. İklim değişikliği, sermayenin amansız büyümesinin neden olduğu yegâne tehlikeli ekolojik etki de değildi üstelik. İşte akla gelen diğerleri: Biyosferin, organoklorinlerle ve zararlı olduğu kadar analizi de zor olan başka zehirli maddelerle doldurulması, Yeşil Devrim yüzünden toprakların ziyan edilmesi, canlı türlerin hızla yok olması, Amazonlar’daki orman arazilerinin parsellenmesi, dünyanın birçok yerindeki kuraklıklar ve bunların sebep olduğu toplumsal sorunlar: İç kargaşa, savaş, göç ve bunların sonucunda yaşanan farklı farkı trajediler. Bu da, hem Kovel hem de bizler için ekolojik krizin insani boyutunu görmeyi sağladı. Böylece “büyük ekolojik krizin”, aslında “ekolojisi hastalıklı bir toplumun ürünü olduğunu” görmüş olduk. “Dar bir ekonomik determinizmin dışına çıktığımızda, sermayenin maddi bir düzenleme olmanın yanı sıra, daha derinlerde, insanın ruhuna kanser gibi yerleşmiş patolojik bir varlık tarzı olduğunu da gören” ilklerden biri. Muktedirlerin tanrılaştırdığı ve “her derde deva” olarak başka ülkelere zorla ve hile ile, bazen de yerli politikacıların açgözlü hırslarının yardımı ile ihraç ettiği ekonomik modelin tüm sorunların anası olduğunu keşfetmiş.
Peki, Ne Yapmalı?
Birinci sorun, kitleleri bu konuda ikna etmek. “Kapitalizmin zafer kazandığı, sağduyu sahibi insanların bile piyasa mekanizmalarında yapılacak ufak tefek düzeltmelerle ekolojik zorlukların üstesinden gelebileceğimizi düşünmeye sevk edildikleri böyle bir zamanda aksi düşünülmediği” ve düşünülemediği bir ortamda işimiz hiç de kolay değil.
Kapitalizmin ezeli ve amansız düşmanı olan sosyalizm bir çözüm sunabilir mi? Kovel, bu konuya da eleştirel ve sorgulayıcı bir zihinle yaklaşıyor. Öncelikle, “Sosyalizm, sermayenin doğanın düşmanı olduğu fikrini tereddütsüz kabul etse de, kendisinin doğanın dostu olduğundan pek o kadar emin değil”. “Çoğu sosyalistin, daha temiz bir çevreden yana tavır koymasına rağmen işin ekolojik boyutunu pek ciddiye almadığını” da özellikle belirtir. Bu tespitinin birçok Müslüman çevreci için de geçerli olduğunu not etmem gerekir.
Kovel göre, “Sosyalistler, çevre kirliliğini işçi devletinin gidermesi gibi bir stratejiden yanalar, ama ekolojik bir bakış açısının insani ihtiyaçların karakterinde, sanayinin kaderinde ve doğanın içsel (intrinsic) değeri sorununda gerçekleştirilmesini gerekli gördüğü radikal değişimleri benimsemeye pek gönüllü değiller”.
Burada işaret edilen devlet fetişizmi ve kalkınmacı zihniyetin birçok Müslüman siyasetçide ve onlara biat kültürü ile bağlananlarda izdüşümünü görmek mümkün. Bir sosyalistin doğanın içsel değerini yeterince veya Arne Næss’in ifadesi ile “derinlemesine” kavraması mazur görülebilir.
Ancak tüm kâinatın Allah tarafından belli bir süreçle yaratıldığına ve bu yaratmanın hâlâ devam ettiğine; dahası tüm kâinatın bir kitap gibi Allah’ın kudretini, ilmini, iradesini, celal ve cemalini gösteren bir kitap ve ayna gibi olduğuna inanan kesimlerin tabiatın içsel boyutunu görmezden gelmeleri ve ihmal etmeleri bağışlanamaz.
Kutsal kitaba abdestsiz dokunanlara tepki gösteren bir müminin, Allah’ın yarattığı ve biz insanlara emanet ettiği tabiatı tahrip ve talan eden kapitalist zihniyeti görmemesi ve ona tepki göstermemesi bağışlanamaz. Hele ki bunu yapan zihniyet “dini maskeler” takıyorsa ve buna sessiz kalınıyorsa!
İşte tam da burada Kovel, değişimin ancak ve ancak “egemen konsensüse” karşı olanların güçlerini birleştirmede görüyor. Aslında Papa Francis de 2015’te yayınladığı İklim Değişikliği Genelgesi’nde her din ve her kesimden insanı çevre konusunda işbirliği yapmaya davet etmiş; bir kez daha “aynı gemide” olduğumuz metaforunu hatırlatmıştı.
Kovel, Doğanın Düşmanı kitabını dünyada uyanan bu ruhu simgeleyenler için yazmış: Doğayı ve çevreyi tahrip eden ortak bir düşmanımız var. Bu düşman güçlü ve sürekli kılık değiştiriyor. Bunun karşısında olanlar “farklıklarını inkar etmeden işbirliği yapmanın yolunu ve yordamını” bulmak zorundalar. Kitap bizi “verili gerçeklerin ötesine geçmek için” cesur olmaya çağırıyor.
Dahası 1968 kuşağının unutulmaz mottosunu hatırlatarak “Gerçekçi ol, imkânsızı iste” diyor. “O halde, haydi ayağa kalkalım ve imkânsızı isteyelim”. Tüm bunları da insani ve ahlaki sebeplerle yapıyor: Çocuklarımıza ve torunlarımıza karşı olan ahlaki sorumluluğumuz sebebiyle.
Ben de genelde çevre ve özelde İslam İklim Değişikliği çalışmalarımı yaparken tüm gelecek nesilleri temsilen çocuklarımı ve torunlarımı düşündüm.
Sınırsız ve sorumlu bir endişe.
Onlara içerisinde barış, huzur ve sağlıkla yaşayabilecekleri daha güzel bir dünya bırakmak için çaba harcamak.
Kovel bu uğurda onurlu bir mücadele vererek yolculuğunu noktaladı. Onun bıraktığı yerden yolculuğa devam etmek; bu yolda yürüyenlerle birlikte yürümek çocuklarımıza, torunlarımıza, insanlığa ve tüm varlığa karşı ahlaki bir sorumluktur.
Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.
Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz
Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.
***
Sonya’nın Tavukları
Sinek Sekiz, sürdürülebilir yaşam, ekoloji, çevre konularında ilham veren kitaplar yayımlayan küçük ve bağımsız bir yayınevi. Sonya’nın Tavukları yayınevinden çıkan ilk çocuk kitabı. Phoebe Wahl’ın yazıp resimlediği kitabın çevirisi Billur Kakıcı’ya ait.
Sonya, ailesiyle beraber kırsalda yaşayan bir kız çocuğu. Bir gün babası elinde üç pofuduk civcivle gelir. O günden itibaren Sonya, civcivlerin bakımını üstlenir ve onların gönüllü annesi olur. Sonya’nın iyi bakımı ve doğal ortam sayesinde civcivler kısa sürede büyür ve yetişkin tavuklara döner. Sonya, sabah olduğunda gezmeleri için tavukları kümesten çıkartmak, kümesi temizlemek, sularını değiştirmek, oturdukları yerlere taze saman koymak, beslemek, geceleri kümese sokmak ve kümesin kapısını kapamak gibi günlük işleri hiç aksatmadan, bıkmadan, sabırla ve sevgiyle sürdürür. Günün birinde tavuklardan birinin yumurtladığını, kuluçkaya yattığını fark eder ve çok sevinir. Yakında annelik yapacağı bir civcivi daha olacaktır. Kısa süre sonra bir gece bahçeden gelen ciyaklamalı ve patırtılı seslere uyanır. Aceleyle botlarını ayağına geçirir ve soluğu kümeste alır. Kümese girdiğinde yerlere savrulmuş tavuk tüylerini, en tepedeki kalaslara tünemiş iki tavuğunu görür. Üçüncü tavuğun başına geleni tahmin etmek zor değildir. Bu sırada babası da kümese gelir. Sonya’yı kucağına alır ve eve götürür. Sonya’nın ağlaması bitip sakinleşene kadar sessizce bekler. Ardından baba kız olanlar hakkında konuşurlar.
Sonya, henüz bir civcivken bakımını üstlendiği, sevgiyle, özenle büyüttüğü tavuğu bir tilki tarafından kaçırıldığı ve öldürüldüğü için mutsuzdur, bunun adil olmadığını düşünmektedir. Babası aynı görüşte değildir. Ona göre doğada her canlı açlığını gidermeye, yavrularına bakmaya çalışmaktadır. Sonya’ya adaletsiz görünen şey, tilki için son derece doğal bir eylemdir. Babası Sonya’ya bu durumu şöyle izah eder:
“Bizim tarlanın hemen arkasındaki ormanda bir tilki yaşıyor. Ve her gün yavrularını besleyebilmek, yuvasına yiyecekle dönmek için çok uğraşıyor. Çoğunlukla bir fare ya da köstebek bulabiliyor ama bazen, mesela bugünkü gibi soğuk günlerde, tilkinin yavrularına daha büyük bir yemek götürmesi gerekebiliyor. O da bu yemeği bulabilmek için elinden ne gelirse yapıyor. Anne tilki götürdüğü tavuğun bizim tavuğumuz olduğunu bilmiyordu. Ama bilse bile onun için bir önemi olmazdı. Anne tilkinin tek düşündüğü yavru tilkilerin karnını doyurmak.”
Sonya tavuğunu kaybettiği için hâlâ üzgündür. Bununla beraber her canlının hayatta kalma, yavrularını besleme dürtüsünü de anlayabilmiştir. Ertesi gün kaçırılan tavuk için bir anma töreni düzenler ve kümesin yanında tilkinin girdiği deliği bulup tamir ederler. Çiftlikte işler olağan seyrinde akmaya devam eder. Günler geçer, kaybettiği tavuğun emaneti yumurtadan civciv çıkar. Sonya, “Sana annelik yapacağım, yüzün gülsün, karnın doysun, gece rahat uyu diye her şeyi yapacağım,” der ve öyle de olur.
Sonya’nın Tavukları çocuklara çiftlik yaşantısını, hayvan bakımının gerektirdiği sorumlulukları anlatıyor. Tüm sorumluluklar yerine getirilse, önlemler alınsa dahi ölümün önüne geçmenin mümkün olmadığını gösteriyor. Çocuklara haklı ya da haksızı işaret etmeden tüm hayvanların en güçlü dürtüsünün hayatta kalmak olduğunu, yaşam ve ölümün el ele olduğunu vurguluyor. Bu vurguyu çok değerli buldum çünkü hepimiz küçük yaşlardan itibaren hayatlarımız sabit kalsın istiyoruz. İyilik, güzellik hâli hep korunsun, mutsuzluk ve üzüntü bizden daima uzak kalsın diye nafile bir çabaya girişiyoruz. Değişime, belirsizliğe karşı koyuyor ve mutsuz oluyoruz. Çocuk okura farklı bir yerden seslenen, yaşamın olağan akışını, inişleri ve çıkışları, üzüntüleri ve sevinçleri, kayıpları ve doğumları olduğu gibi kabul eden ve çocuk okura sunan Sonya’nın Tavukları’nı ben çok sevdim. Siz de okuyun ve çocuklarla yaşam ve değişim üzerine sohbet etme imkânı yaratın isterim.
***
Sinek Sekiz’in okurlarına bir de duyurusu var:
Sinek Sekiz, çevre literatüründeki temel eserleri Türkçe’ye çevirmek amacıyla 9 sene önce kuruldu. Yayınladığımız kitaplar okuyup, ilham aldığımız, hayatımızı dönüştürürken bize kılavuz olan eserlerdi. Daha çok kişiye ulaşmasını istedik. Basit, sade, kendine yeten, dayanışmacı, yerelliği önemseyen yaşam biçimlerinin çoğalmasının iyiliğine olan inançla kitaplara emek verdik.
Önce ‘Ekoloji Cep Rehberi’ni ardından ‘Permakültüre Giriş’i yayınladık. Kitaplar okuruna ulaştı, yenileri oldu. Bu sürede şehir de, kitaplara ulaşma yöntemleri de, biz de değiştik, dönüştük. Toprağa ve temel yaşam bilgisine yakın olma isteğimiz büyüdü. Böylece yeniden kırsala göçtük. Köklendik, yerleştik ve yayınevini de yaşam anlayışımıza olabildiğince yaklaştırmaya niyet ettik.
Kırsaldan yaşayıp çalışmayı, kendi hayatımızda kullandığımız basit gereçleri üretmeyi, doğal malzemeleri elleriyle işleyerek geçimlerini sağlayan yöremizdeki zanaatkarları desteklemeyi ve bunları ulaşılabilir kılmayı istiyoruz.
Bütün üretimlerimize doğrudan ulaşmanızı sağlayan bu web sitesi ile sizlerle yeniden buluşabilmekten dolayı çok mutluyuz. Hepimiz için daha sürdürülebilir, adil ve iyi bir dünya için emek vermek güzel. Bu yolda birlikte yürüyebilmek dileğiyle…
Daha tatlı, daha sulu, daha renkli, daha kokulu olacağım.
Arzunun Botaniği isimli muhteşem kitapta, elmanın tatlılığını kullanarak tohumlarını dünyaya yayma hikayesi anlatılıyor. Lale aynısını güzellikle yapıyor. Marihuana sarhoşluk/aşkınlıkla, patates ise kontrol duygusunu ve karınları doyurarak. Kendilerini baskın tür olan insanlara cazip kılarak tohumlarının dört bi yana yayılmasını sağlıyorlar. Kitabı yıllar önce okuduğumda çarpılmıştım. Anladıklarımı, aynı dönemde okuduğum Ekoloji (cep rehberi) isimli diğer muhteşem kitapla birleştirince dünyadaki yerimi kafamda bayaa bi oturtmuştum. Cansız canlıdan, ilk canlılar sonraki canlılardan daha bilgeler. Ben bu dünyanın en genco türünün bi üyesiyim. Aklım varsa, taştan, sudan, bakteriden, bitkiden, mantardan, hayvandan öğrenir, öğrendiklerimle evin küçüğü olmanın tadını çıkartırım.
Hayattaki en büyük rehberim, çocuğum, kardeşim, dostum Fıstık öldü malum 4 Şubat’ta. Neredeyse 19 sene boyunca öğrettiği dünyalar kadar şeyi, geçişinde öğrettikleriyle parlatıp, mühürledi sağ olsun canımın içi. O kadar güzel veda etti, o kadar güzel kazıdı ki kalbime geçiciliği, yaslar ve bırakamamalar anlamlarını yitirdiler benim için. Babamın mezarına ellerimle gömdüğüm şey Fıstık’ın bedeninden çok daha fazlasıydı.
Fıstık ile birlikte
Kendimi bildim bileli, hadi 5 yaşımdan başlasın süreç, bütün kızlar beni öpsün, bütün oğlanlar da benimle maç yapmak, oyun oynamak istesin, aslanım benim desin diye çabalıyorum. Hayatımın en kısa özeti budur diyebilirim.
Son derece romantik bi çocuk olarak, bu öpülme sürecini, pek bilindik senaryolar çerçevesinde hayal ettim ve yaşadım. En muhteşem kızı bulacağım, deli gibi aşık olacağım, o da bana deli gibi aşık olacak, sonsuza kadar mutlu yaşayacağız. Ailemin, toplumun, tüm filmlerin, kitapların, şarkıların özendirdiği, cennete giden tek yol. Tüm kelimesi haksızlık olmasın diye, yüzde 99 ifadesini kullanayım hadi. Bu yolda, bi kişiden ötesini sevmek “sadakatsizlik”tir, “yıkım” getirir. Ayrılık yıkımdır. Geçicilik yıkımdır. Ölüm yıkımdır. Mutlu sona tek yolla ulaşılır. Ulaşamamak yıkımdır.
Vallahi hep bu yoldan yürüdüm ben. Bildiğim kadar yaşıyorum en nihayetinde. Senaryoya hep bağlı kaldım o yüzden. Muhteşem tanımına uygun bi kız mı gördüm, kendi yöntemlerimle peşine düştüm. Karşılık bulamadıysam bi yıkıldım. Tarumar oldum. Karşılık bulduysam bi göklere yükseldim önce. Dünya toz pembe bi yere dönüştü. Valsler kuş seslerine karıştı. Hayaller havada uçuştu. Sonra tez zamanda dev beklentiler başladı. Her şeyimi tatmin etsindi o muhteşem kız. Aşırı zeki ve komik olsundu, hep benimle oynamak istesindi, hep istekle sevişsindi, gözü benden başkasını görmesindi vs. vs. Tabi ben de aynı dev yükün altına girmeliydim. Her şey olmalıydım. Her şey ve her şeyin en iyisi. Beklentilerimi karşılayamadığı ya da beklentileri karşılayamadığım günler geldiğinde kıyaslar başladı. Onun diğer kadınlarla kıyası, benim diğer erkeklerle kıyasım, ilk günlerimizin sonraki günlerle kıyası, kadınlarla erkeklerin kıyası.. Karşılanmayan beklentiler ve kıyas kaybetme korkusunu getirdi. Kaybetme korkusu zaten her zaman “korkusu” kısmının düşmesi ve “kaybetme” ile sonuçlanıyor. Doğa kanunu gibi bişe bu.
Evrende hiçbişeyin kaybolmadığı, her şeyin sadece dönüştüğü ayı gibi açık olmasına rağmen ne dramlar ne arabeskler yaşadım. “Dünyanın en büyük aşkı” nasıl biterdi. Bitmemesi için dibini dibini kazımalı, “en sevdiğim”le konuşamayacak hale gelene kadar kanırtmalıydım. Bi gün olamayacağını anladığımda da yıkımlardan yıkım, cehennemlerden cehennem beğenmece. Yıllarca yas tutmaca.
Yaşadığım herhangi bişeden gram pişmanlık duymuyorum. Benim yolum, benim sınavım bu. Aşk ve ölüm en büyük öğretmenler benim için. (Ta..aklı bi doğumun kahramanı olmadım henüz, bilemiyorum kafasını.) Canımın en çok yandığı anlarda bile kalbimi kapatmak yerine büyütmeye gayret etmemin motivasyonu bu oldu. Aynı bakış açısıyla da olsa, hep daha güzel, daha ince, daha zarif, daha dolu dolu sevmeye çalıştım. Hiçbişe boşa gitmedi. Her tercih bu adamı getirdi. Ki bayaa seviyorum kendisini.
Amma velakin.. Fıstık’ın geçişiyle açılan kapı beni kendimce daha gerçek bi aleme taşıdı. Başta kendi kutsallarım olmak üzere tüm kutsallara sırıtası olan birine dönüşüyorum günbegün. Beni sadece gerçeğin kurtaracağına inancım sonsuz. Yatağa yattığımda kendimi ikna edemediğim hiçbişeyi sürdürmemeye bayaa kararlıyım. Kalbim ne derse o olacak. Hz.Muhammed’in “bi elime güneşi, öbürüne ayı verseler..” şeklinde bi resti var ya hani, normal vatandaş olarak bayaa anlıyorum artık kendisini. Fıstık’la birlikte bissürü sürüncemedeki zımbırtı da öldü içimde. Böylece kimsenin bişesi, hiçbir kalıbın nesnesi olmamaya karar verdim. Kendimi bildim bileli “kıymetlimsss” şeklinde takılıyor, dağlara taşlara da yüzük sahibi olmanın propagandasını yapıyordum. Attım a.ına kodumun yüzüğünü sonunda lavların arasına. Oh be. Atar atmaz sevgi doldu her yerim. Hindistan’a yüzüksüz, kalıpsız, ne verirse almaya teslim halde gittim.
Hindistan
Eskiden bi kadınla muhabbet derinleşmeye başlayınca gerilirdim ufak ufak. (Ki, kadın-erkek, uzun zamandır havadan sudan konuşmayı bıraktım. Bana ne ulan üstünüze yapıştırdığınız etiketlerden. Kimsiniz, hikayeniz ne, ne hissediyorsunuz, onu merak ediyorum ben.) Çünkü belli bi çıplaklığa ulaşınca ister istemez öpesim geliyor kadınları, aşırı güzel oldukları için. Dudaklarım yerine gözlerimle, kelimelerimle, gülüşümle öpüyorum çoğu zaman. Bi kadının mülkü olup diğer kadınları öpememek çok üzücü. Bi kadını öpünce başka bi kadının ya da erkeğin üzülmesi de çok üzücü. Kendi üzülmelerimden, yaralanmalarımdan bildiğim için uzak duruyorum yıllardır kalbimin istediklerinden. Ve yine eskiden, erkeklerle örtülü, örtüsüz bi rekabet içinde yaşardım. Erkeklerin çoğunluğu kendini doğrudan ifade etmediği/edemediği için genelde örtülü olur bu durum. İki avcı birbirini eyler, çeşitli üstü kapalı anlaşmalar yapar, bi yandan da gözleri, akılları avdadır her zaman. Rekabetin, “ekmek kavgası”nın olduğu yerde güven bi noktanın ötesine geçemez. Birbirini parlatmak yerine, gölgelemek, yer yer aşağı çekmek esastır. Çünkü hepimiz tohumlarımızı en geniş ölçekte yaymanın peşindeyiz.
“Kimse benim olmasın, ben kimsenin olmayayım, isimsiz, kalıpsız, sadece çok seveyim” kafasıyla yaklaşınca ışık hızında dönüşmeye başladı kurduğum ilişkiler. 1 sene önce benim olsunlar diye çıldıracağım, tapılası kadınları sadece gülümsetmek, mutlu etmek istedim. Başka erkekleri öpmelerini, gözlerinin içleri aşkla parıldar halde gülmelerini sırıtarak izledim. Sadece parlatmak istedim renklerini, ışıklarını çoğaltmak istedim. Ve yaptım da çok şükür. Biraderlerimi (brother’ı güzel karşılıyor bence) gram dışarıda tutmadım. Ortamlarda önceliği kadınlara vermedim. Her ruha denk saygı duydum, denk sevgi ve şefkat gösterdim. Bi birader hikayesini anlatırken, çevremde olan güzel kadınların bi ayrıcalığı yoktu, her şeyimle dinlemeye, paylaşmaya devam ettim. Avlanma refleksinden sıyrılmış, koşulsuz sevildiğini hisseden kadınların çiçek açışlarını izlemek her hücremi yeniliyor, iyileştiriyor sanki. Rekabet hissinden sıyrılmış, yine koşulsuz sevildiğini hisseden erkeklerle kana kana oyun oynayabilmek her güne daha mutlu uyanmamı sağlıyor resmen. Aşkı yaymak, aşka sahip olmayı bine katlar, net. Koşulsuz sevmek, beklentili sevmeleri si.er atar : D
San Marcos, Guatemala’da oturduğum kumsalda bi gece manzaram şöyleydi.. Önümde masalsı Atitlan Gölü, arkasında mıknatıs gibi kendine çeken 3 adet yanardağ, gökte dolunay, arkamda orman, ve bi saatten sonra ortaya çıkan yüzlerce ateşböceği. Hangi birine bakacağımı şaşırdığım bi an fark etmiştim, birini seçip diğerlerinden vazgeçmenin anlamsızlığını. Bazılarına daha çok hasrettim belki, daha uzun baktım o yüzden. Hiçbirini diğerinden güzel bulmadım ama. Hiçbiri benim olsun da istemedim açıkçası, aksine herkes tadını çıkarsın istedim güzelliklerinin. O zaman hissettim şu an hissettiklerimi ilk kez. Aynı yolda yürüyesim, duvarlarıma biraz daha kafa atasım varmış lakin. Sindirmek için bi aşk, bi ölüm daha yaşayasım varmış. Biraz Hindistan, biraz vipassana lazımmış.
Atitlan Gölü
Avlanmayı bıraktım diye tohumlarımı saçmaktan vazgeçtiğim sanılmasın. Sözlerim, gülüşüm, spermlerim eskisinden çok daha ferah yayılmaktalar. Çok daha hafifçe öpülüyor, görülüyor, seviliyorum. Beni öpen, bi başka ben olan bi biraderimi de öpsün, artık bundan kaygı diil, mutluluk duyuyorum. Kaldı ki, her yer sadece benim tohumlarımla çiçeklenmesin. Ne o öyle, devletin diktiği çam ormanları gibi, monokültür sucks. Kalbim cendereye girecek, başına muhtar oturtulacak bi arkadaş diil, ben denedim, kendisi ısrarla kustu, ben de yolumu bi minik kaydırıverdim. Tüm evrenle birleşebilmem için minik ayrılıklar, her şeyin parçası olabilmem için minik kayıplar yaşamam icap ediyordu. Yaşayınca, ayrılık ve kayıp diye bişeler olmadığını da fark ettim, kafamda soru işareti kalmadı. Herkesin çeşit çeşit yollarına, verilmiş sözlerine, enerjiyi dönüştürme biçimlerine saygıyla, kendi yolumda efil efil yürümeye devam edeceğim bakalım.
Conquistador gitti, çilek geldi. Çileğe rağbet bol, çilek kafası temiz :D
Bu yazı, yazarının da onayı ile sosyal medya hesabından alınmıştır
Her toplumun mitolojisi o toplumun kültürel ve zihinsel yapısına ayna tutar.
Batılı ülkelerin çeşitli sanat kolları ile bize tanıtmış olduğu Zeus’u, Afrodit’i çok iyi biliriz ama Türk mitosları ve Anadolu efsaneleri pek bilinmez. Biz de her ayın ikinci haftası yayımlayacağımız Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri] dizisi ile çocuklarımızı unutulmaya yüz tutmuş bu öykülerle buluşturmak istiyoruz.
Yunanca kökenli bir kelime olan mitos (mythos) söz, öykü anlamına gelir. İlk insanlar mitoslar anlatarak evreni, tabiat olaylarını ve yaşamla ilgili sırrını çözemedikleri durumları açıklamaya çalışmışlar.
Mitoslar, tüm efsanelerin, destanların, masalların, hatta bugün okuduğumuz edebi türlerin de kökenlerini oluşturur. Bilinçaltı üzerine çalışan bilim insanları, mitosların evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıpları olduğunu ve her insan için anlamlı mesajlar taşıdığını söyler.
Bu ay, Şamanist Türk boylarında söylenen ve Verbitsky tarafından 19. yüzyılda saptanan dünya tufanı efsanesinden söz edeceğiz. Ak Yayık’ın ışığında evrendeki kökümüzün peşinden gideceğiz.
Son birkaç gündür sosyal medya yine bir taciz haberiyle çalkalanıyor. Haberin (doğru ya da yanlış) içeriğinin yeterince korkunç olduğu yetmiyormuş gibi, habere ve haberde yer alan kişilere karşı yapılan yorum ve tepkiler de bir o kadar korkunç. Böylesine hassas bir konuyla ilgili açıklamalara gelmeden önce kısaca habere değinmek istiyorum.
Kostüm asistanı bir kadın, dizi setinde Talat Bulut adlı oyuncunun kendisini kostüm odasına çağırarak taciz ettiğini bildirerek, Talat Bulut’tan şikayetçi olacağını ifade etti. Talat Bulut ise tüm bunları reddederek ‘Böyle bir durum söz konusu olamaz. Sürekli kravatımı düzeltmek için geliyordu ve ne tatlı adamsın diyordu. 10 yıl sonra Google’ ye girdiğinde onun da adı çıkacak. Kim evlenir bu kızla? Kızlar kıyafet getirirler, beğenmediğim de yine düzgün konuşurum. Güzel bir şey yaptıklarında aferin deyip yanaklarından öpüyorum. Daha önce de sarılıp öptüğümde tepki vermeyen bir insan. Samimiyetimi yanlış anlamışlar.’ ifadelerini kullandı. Genç kadın ise şikayetinden asla vazgeçmeyeceğini, bu tarz şeylerin kimsenin başına gelmemesi için susmayacağını dile getirerek bir gazeteye röportaj verdi. Ayrıca oyuncunun sette herkesle şakalaştığını, çalışanlarla sık sık sarıldığını iddia etti.
Belki de olayın nasıl gerçekleştiğini, doğru olup olamadığını asla bilemeyeceğiz. Ancak benim bu haberi ortaya koymamın sebebi haberin kişileri ya da magazinsel boyutta maskara edilmesi değil. Bu yazıyı yazma amacım, haberin sıkıntılı olan bir konuya çok güzel bir örnek oluşturması. Tekrar etmek istediğim nokta şu: Az önce de değindiğim gibi olayın tam olarak gerçekleşip gerçekleşmediğine dair henüz bir bilgimiz yok. Bu nedenle bu haberlerde bahsi geçen kişiler üzerinden değil, toplumun genel algısı üzerinden ilerleyeceğim.
Ne zaman bir taciz olayı gündeme gelip, sosyal medyaya konu olsa sorgu ve anlama mekanizması devre dışı bırakılıp, olay tek bir kişiyi linç etme operasyonuna dönüşüyor. Ve ne yazık ki ortada bir gerçek var. O gerçekte bu lince maruz kalan tarafın açık ara farkla ve daima kadın olduğu. Bu habere yapılan yorumlar da dahil olmak üzere karşımıza sürekli ‘O çok ünlü bir oyuncu asla yapmaz. Ben yıllardır onun filmlerini izliyorum, ünlü olduğu için üzerinden çıkar sağlanmaya çalışılıyor. O da yalnız başına kostüm odasına girmeseymiş. Kadın ünlü olma çabasında olduğu için adama iftira atıyor. Bu insanlar iftira atmaktan hiç mi utanmıyor? Niye bu kadar beklemiş? Kim bilir adama nasıl yaklaştı…’ gibi ifadeler çıkıyor. Maalesef bu durum hiç değişmiyor. Taciz olaylarının meydana geldiği durumların çoğunda gözler kadına dikiliyor. Çok az bir kısım erkeklerin de bu olayların içinde bir rolü olabilir mi diye sorguluyor. Bu algı bir türlü değişmediği için pek çok taciz hatta tecavüz olayı, mağdurları tarafından saklanıyor, dile getirilmiyor. Çünkü biliyor ki gözler ona dikilecek, buna sebep olacak ne yaptığı sorgulanacak. Böyle olunca da ateş olan yerden duman çıkamıyor ve bu kokuşmuşluk gün geçtikçe yayılıyor. Hiç kimsenin haberinin dahi olmadığı, ancak uzun süren çalışmalarla meydana çıkan pek çok taciz vakası var. Üstelik bu vakaların tespit edilen faillerine de ceza uygulaması yok denecek kadar az.
YÖK talebiyle Altınbaş Üniversitesi’nde kurulan Cinsel Taciz ve Saldırı Birimi (CTS), Türkiye’de yaşayan kadınların yüzde 41’inin hayatlarında bir kez cinsel saldırıya maruz kaldığı sonucuna varmıştır. Cinsel tacize uğrayanların oranının ise yüzde 93 olduğu ortaya konulmuştur. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün verileri de pek iç açıcı değil. Bu verilere göre yıllar içerisinde meydana gelen taciz vakaları artarak devam etmekte. Tacizin yıllara dağılışında artış gözlenirken, mahkumiyet sayısının düşüşü ise dikkat çeken diğer bir nokta. Bakanlığın verilerine göre, 2007’ye gidildiğinde cinsel taciz davalarının yüzde 47.7’sine mahkumiyet kararı verilirken, 2016’da bu rakam 36.5’e indi. 2017’de de ceza oranları düşerek seyretmiştir.
Mevcut durum bu şekilde işlerken insanlar artık neredeyse tacize uğramaktan değil, olay duyulursa başına geleceklerden korkuyor. Neden bir taciz-tecavüz haberinde gözler hep kadınlara dikiliyor ve linç girişimine erkeklerden daha fazla kadınlar maruz kalıyor? Çünkü hala ataerkil zihniyetin ağları içindeyiz. Kadın hala cinsel obje konumundan çıkamadı. Üstelik bu konum kadınların sistem tarafından sokulduğu bir konum. Ancak çelişki şurada ki, sistem kadını hem bu konuma sokuyor hem de bu tarz olaylarda direk kadını suçluyor. Yani kadının ‘taciz olayına meydan veren kişi’ konumuna sokulmasının nedeni, kadının toplum tarafından nasıl görüldüğüyle alakalı. Hal böyle olunca bu durumlar hemen çözülemiyor ne yazık ki. Olayın doğruluğu ya da yanlışlığı ortaya konmadan direk tek bir tarafı – bu taraf çoğunlukla kadınlar oluyor- suçlamak toplumun özüne sinmiş durumda. Bu tarz vakaların azalması için öncelikle herkes tarafsız olmak zorunda. Tacize maruz kalan kadın, erkek, çocuk tüm mağdurlar ses çıkarmak zorunda.
Ayrıca Talat Bulut’un ‘Kızım yaşında çalışanları yanaklarından öpüyorum .’ ifadesi de son derece talihsiz ama aynı zamanda bazı şeyleri gözler önüne seren bir ifade. Tabi ‘yanlış anlaşılan samimiyet’ ifadesi de cabası. Elbette ki kızı yaşındaki insanı, kızı yaşında olduğu savunusuyla yanına çağırıp ‘Aferin kızım.’ diyerek, bayram şekeri dağıtır gibi ikide bir yanaklarından öpmek samimiyetin yanlış anlaşılacağı bir durum değil başlı başına yanlış bir durum. Umuyorum ki bu olay da çoğu ‘yanlış anlaşılacak samimiyet gösterileri yapan’ herkese ders olur. Ve yine umarım ki bizler de artık böylesine hassas konularda, olayların hasır altı edilmesine neden olmak için değil, gerçeklerin ortaya çıkması için tarafsız ve bilinçli olmayı öğrenebiliriz.
Babam bu kez ilçeden ile Niğde’ye atanıyor. Niğde’de Şekûre halam var. Annemle Hayriye teyzem ev tutmak için onlara gidecek. Babam “Süslü Apti’nin kaptıkaçtısıyla gidersiniz” diyor. Kaptıkaçtının ne olduğunu bilmediğim için “Süslü Apti annemle teyzemi kapıp kaçırırsa…” deyince babam gülüyor. “Korkma oğlum, kaptıkaçtı, Apti’nin otomobilinin adı, hızlı gittiği için o adı takmışlar” diyor. Kaptıkaçtı adı çok hoşuma gidiyor. Annemin nakış kasnağını direksiyon gibi tutarak “kaptı-kaçtı, kaptı-kaçtı” diye dolaşıyorum ortalıkta. “Ben de gidicem, ben de gidicem” diye mızırdanınca babam, sen erkek sayılırsın artık diyerek annemlerle benim de gitmeme izin veriyor.
Süslü Apti bizi hükümet konağının bitişiğindeki parkın yanında yerlere eğilerek karşılıyor. Kısa boylu gülünç bir adam. Lacivert elbisesi ve lacivert kasketi var. Kaptıkaçtı denilen otomobilin önünde ‘Ford’ markası var. Bizi arka koltuğa oturtuyor. Mutluluktan içim içime sığmıyor. Kaptıkaçtının içi çok güzel. Tavanındaki yuvarlak cama parmağımla dokununca Apti öfkeyle içeri dalıyor, cebinden çıkardığı bezle o camı hızla siliyor. Sonra da “Yok küçük bey, sen rahat durmuyorsun, gel bakalım” deyip kolumdan tutarak dışarı çıkarıyor, arkadaki bavul konulan yere oturtuyor. Dünyam yıkılıyor, ağlamaya başlıyorum. Annemle teyzem de dışarı çıkıp Süslü Apti’yle kavga ediyor. Adam beni yeniden içeri oturtup “Hiçbir şeye dokunmak yok anladın mı, uslu uslu oturacaksın sonra seni gene oraya oturturum, Bor’a kadar orada gidersin” diyor. Teyzem çok kızıyor, “Halt etmişin sen, o burada oturacak!..” diye bağırıyor. Apti hiç sesini çıkaramıyor, başkaları da binince sürüyor kaptıkaçtıyı. Yol boyunca hep, kapının yanındaki lastik yuvarlağı sıkıyor, kurbağa vıraklaması gibi sesler çıkarıyor. Anneme soruyorum, korna olduğunu söylüyor.
Niğde’de hükümet konağının yanındaki parkta bizi Şekûre halam bekliyor. Annemlerle sarılıp öpüşüyorlar, benim de yanağımı okşuyor, “Maşallah delikanlı olmuş” diyor. Sonra onlara gidiyoruz. Rıfat enişte bir aydır evde yokmuş. Beni küçük Nejat’la sokağa gönderiyorlar. Eve geldiğimizde halamın gözleri ağlamaktan kıpkırmızı.
Halam, Tepeviran mahallesinde küçücük bir ev buluyor bize. Dışarıdan taş merdivenlerle çıkılıyor. Ufacık iki odası var. Annem ağlıyor. “Bu eve nasıl sığacağız, nasıl yaşayacağız bu kibrit kutusunda” diyor. O gece halamlarda yatıyoruz. Ertesi gün ben kaptıkaçtıya binmem diye direttiğim için kamyonla dönüyoruz Bor’a. Bir hafta sonra da Niğde’ye taşınıyoruz.
Tepeviran’da oturduğumuz ev şehire ve okuluma uzak. Evin alt katının arkasındaki uzantıda ihtiyar, zayıf, kısa boylu, kambur bir kadın yaşıyor tek başına. Mahalleden arkadaşlarla sokakta oynadığımız zaman evinden çıkıp bizi kovalamaya, taş atmaya çalışıyor ama yapamıyor. Annem, beni şikâyet edip “Mandal kafalı oğlunuzu alın da defolup gidin buradan” dediğini anlatıyor babama ağlayarak. Ben de bana neden mandal kafalı dediğini bir türlü anlayamıyorum.
Şehre giden yolun her yerinde sığınak dedikleri, insan pisliği dolu kıvrım kıvrım çukurlar var. Her gün oralardan geçerek Sakarya ilkokuluna gidiyorum. Öğretmenim Kevser Hanım beni çok seviyor. Baş öğretmenimiz Tahsin Günöz de beni odasına çağırıp, arkasında ‘T.C. Dosya Gömleği’ yazılı sarı ve pembe kartonlara sulu boyayla resim yaptırıyor. Beğendiklerini de okulun müze salonunun duvarlarına astırıyor. (On yıl sonra bitişikteki Niğde Lisesi’nde yatılı okurken Sakarya ilkokulunda yangın çıkıyor, yangının kalıntıları arasında, kenarında 313 Şahin Tekgündüz yazan o resimlerimle karşılaşıp, mutluluktan uçuyorum. Arkadaşlarıma gösterip övünüyorum. Pembe bir karton üzerine yapılmış, köşesi yanmış ‘kazları güden kız’ resmimi almak isterken jandarma azarlıyor beni, ağlayacak gibi oluyorum.)
Uzak olduğu için annem çarşıdaki bakkala da beni gönderiyor. Bir gün bakkal yolunda kolumda sepetle ana caddeye çıkarken bisiklet çarpıyor, yere yuvarlanıyorum. Her tarafım toprak ve kan oluyor. Bir amca beni yerden kaldırıyor. Mendiliyle kanlarımı silerken adımı, kimin oğlu olduğumu soruyor ve eve götürmek istiyor. Kabul etmeyip ağlaya ağlaya bakkala gidiyorum. Bakkal da kirli bir bezle kanlarımı siliyor. Eve geldiğimde annem ağlıyor, her yerimi temizliyor, babama ilk fırsatta şehrin içinde ev arayacağını söylüyor. Babam ertesi gün doktor Mehmet Ali Derman’a götürüyor beni. Tetanos iğnesi yapılıyor. Ağlamamak için dişlerimi sıkıyorum. Bir hafta sonra okula gittiğimde Kevser Öğretmen beni sınıfın önüne çıkarıp, “Bakın çocuklar, dikkatsiz bir arkadaşınızın başına gelenleri görüyorsunuz. Yolda yürürken 313 Şahin gibi dikkatsiz olmayın” diyor. Ağlamamaya çalışıyorum. Kevser öğretmeni hiç sevmiyorum.
Birkaç hafta sonra ‘Sır Ali’ mahallesinde yeni bir eve taşınıyoruz. Yine iki katlı, taştan bir ev. Daha büyük. Demir parmaklıklı bir balkonu bile var. Kapımızın karşısında kocaman bir çeşme. Onun adı da Sır Ali çeşmesi. Komşularımız var artık. Bize “hoş geldiniz” demeye geliyorlar. Çeşmenin arkasındaki evde hat tamircisi Ahmet Çavuş, karısı Şâziye Hanım, oğulları Halil oturuyor. Şâziye Hanım bizi yemeğe davet ediyor. Anneme “Bacım tavuklu bamya yaptım, bizim adam pek sever” diyor. Evimizin bitişiğinde Şerâfettin Bey’le Hüsniye Hanım var. Genç, iri yapılı, güzelce bir kadın. Şerâfettin Bey sık iş seyahatine gidiyor ve dönüşte portakal ve muz getirip bize de veriyor. Muzu ilk kez görüyorum ve çok seviyorum. Bir süre sonra Hüsniye Hanım doğuruyor ve bir oğlu oluyor. Adını Yunus koyuyorlar. Annem ona mor renkli yünden iki patikle bir başlık örüyor. Annemler ve komşu kadınlar Yunus’a Morbaşlı deyip gülüşüyorlar. Niçin gülüştüklerini yıllar sonra anlayabiliyorum. Bir de çeşmenin karşısındaki evde sınıf arkadaşım Ercan Yücel var, onu çok seviyorum. Oynamak istediğimde onu ıslıkla çağırıyorum. Şişman bir annesi var, bir gün balkona çıkıp “kafamı şişirdin” diye azarlıyor beni, ben de artık hiç ıslık çalmıyorum.
Babam, Niğde’ye sinema geldiğini ve yakında açılacağını söylüyor. Ona hep sinemanın ne olduğu soruyorum. Radyoda dinlediklerimizin kocaman beyaz bir perdede canlı olarak gösterileceğini anlatıyor. Arkadaşlarımla hep sinemayı konuşuyoruz. Onlar babamın anlattıklarına inanmıyorlar. Evimizde önceki kiracılardan kalma ‘Signal’ ve ‘Life’ adında yabancı dergiler var. Şânur’la onların resimlerine bakıp bazılarını kesiyoruz. Hitler’in resimleri de var, korktuğumuz için onları kesmiyoruz. Evimizin alt katındaki boş odanın girişe açılan kocaman penceresine annemden zorla aldığımız beyaz çarşafı babamla birlikte gerip sinema perdesi yapıyoruz. Babam kestiğimiz resimleri raptiyeyle ortalarından küçük çubukların ucuna takıyor. Ben de yapmak istiyorum raptiye parmağıma batıyor, mintanım kan oluyor. Annem babama “Çocukla çocuk oluyorsun, baksana şu gömleğinin hâline” diyor. Babam elektrik olmadığında yaktığımız 5 numara gaz lambasını perdenin arkasına koyuyor. Arkadaşlarımı toplayıp, resimleri beyaz perdenin arkasında oynatıyorum. Sinemanın da benimkinin büyüğü olduğunu anlatıyorum, arkadaşlarım şaşırıyor. Annem, mahallenin çocuğunu eve topluyorum diye kızıyor.
Bir gün annemden habersiz Seyfeddin adındaki arkadaşımla sinemanın açılacağı yere gidiyoruz. Geniş bir alanın etrafı tahta perdelerle çevrilmiş, içerisine de çakıl taşları yayılmış. Kocaman beyaz perdeye hayranlıkla bakıyoruz ve insanların orada nasıl oynayacaklarını hayal etmeye çalışıyoruz. Bir hafta kadar sonra babam sinemanın açıldığını söylüyor ve bir akşam bizi götürüyor. Çakıl taşlarının üzerinde sıralanmış tahta sandalyelere oturuyoruz. Tepemizde bir çok renkli ampul sallanıyor. Biraz sonra ‘Yayla Kartalı’ diye bir film başlıyor. Reşit adında yakışıklı bir adam bindiği beyaz atı koşturarak geliyor. Herkes atın üzerimize geleceğini sanıp korkudan eğiliyor. Sonra Nermin adında güzel bir kadınla el ele tutuşarak ağaçlıklı yolda yürüyorlar. Reşit şarkı söylüyor. Sesi havada dalgalanarak geliyor. Film biterken seyreden kadınlardan bazıları ağlıyor. Babam kulağıma eğilip “Sevdin mi?” diyor, “Hıı, ben de sinemacı olacağım” diyorum, saçlarımı okşuyor. Şânur annemin kucağında uyuyor.
Evimizin karşısında büyük avlulu bir ev var. Avluda tavuklar hindiler dolaşıyor. Evde oturan beyaz, uzun sakallı bir amca ile yemenili bir teyzenin oğulları Seyfeddin’le arkadaş oluyorum. Babasının şıh olduğu için sakallarını uzattığını söylüyor. Akşam babama “şıh” ne demek diye soruyorum, anlayamadığım şeyler söylüyor, “Sen anlayamazsın o sakallı adam, Abdülkâdir Geylâni tarikatının şeyhlerinden” diyor. Annem de teyzelerim de sakallı amcanın nur yüzlü olduğunu söylüyorlar. Ertesi gün babamın anlattıklarını Seyfettin’e soruyorum. O da gülerek aynı şeyleri söylüyor. “Benim adım ne biliyor musun, Abdülkâdir Geylâni Mehmet Seyfeddin Seyrâni, soyadım da Ercan” diyor. Benden büyük, dördüncü sınıfa gidiyor. Adını ezberliyorum ve evde tekrarlıyorum, annem de teyzelerim de gülüyorlar.
Seyfeddin’le gezerken üzerinde “Bayındırlık Atölyesi” yazan büyük bir dükkânın önünden geçiyoruz. Merak edip içeri giriyoruz, tulumlu bir amca bize yollar ve binalar yaptıklarını anlatıyor, tekerlekleri de olan kocaman makinalar gösteriyor. Mahalleye döndüğümüzde Seyfeddin beni evlerine çağırıyor. Avludaki depo gibi bir yeri gösteriyor. Orada, çekiçler, kerpetenler, testereler, tornavidalar, örsler, teneke kutular, teller, zincirler, demir borular var. Babasının eskiden demir atölyesi olduğunu, kendisinin de ona yardım ettiğini anlatıyor. O gün karar veriyoruz ve o depoyu bayındırlık atölyesi yapıyoruz. Seyfeddin büyük bir tahta buluyor. Üzerine depoda bulduğumuz boyayla ‘BAYINDIRLIK ATÖLYESİ’ yazıp kapının üzerine asıyoruz. Yaz tatilinde olduğumuz için zamanımız hep o atölyede geçiyor. Evde bayındırlık atölyesinin ustası gibi her şeye karışıyorum. Tel dolabın kapak mandalını tamir edince annem seviniyor. (Yıllar sonra bir yaz tatilini İznik’e bağlı Darka’da geçirirken kaymakamın adının Seyfeddin Ercan olduğunu öğreniyorum. Heyecanla kaymakamlığa gidiyorum. Buluşup kucaklaşıyoruz. İşini gücünü unutup bütün gününü benimle geçiriyor. Ertesi gün Darka’da kaldığımız eve bir sepet meyve ve bir şişe şarap geliyor. O gece Seyfeddin’le buluşup, reklam sektörünün dostu Jorj’un işlettiği havuz kenarındaki restoranda keyifle ve eskileri yaşayarak rakı içiyoruz. Onu arkadaşlarımla tanıştırıyorum.
Babam Nora marka kocaman bir radyo alıyor. Radyoyu bayındırlık atölyesinde Seyfeddin’le yaptığımız demir rafın üzerine yerleştiriyoruz. Babam “Aferin, siz usta olmuşsunuz” diyor. Radyonun Üzerinde yusyuvarlak bir göz var. Radyo açılınca o göz aydınlanıyor ve yavaş yavaş yeşilleşiyor. Babam radyoyu o göze bakarak ayarlıyor. Bor’daki gibi haberleri dinliyoruz. Babam, “İsmet Paşa bizi harpten kurtardı” diyor.
Seyfeddinlerin eviyle bizim ev arasına ip gerip teneke konserve kutularıyla telefon kuruyoruz. Samiye teyzem bizimle alay ediyor; anneannem “Torunum boyuna icat çıkarıyor Kirtin Ahmet gibi” diyor. Kirtin Ahmet anneannem Gümüşhacıköy’de çocukken her şeyi tamir eden Ermeni bir ustaymış. Herkesin yardımına koşar, evlerini, eşyalarını tamir edermiş. Anneannem ağlamaya başlıyor. Jandarmaların Kirtin Ahmet’le birlikte birçok Ermeni’yi gece yarısı ellerini bağlayarak götürdüklerini anlatıyor. “Bir daha onları hiç göremedik. Sonra sokakta oynadığımız arkadaşlarımızı da götürdüler” diyor. O günden sonra adım Kirtin Ahmet oluyor. Anneannem beni Kirtin Ahmet diye seviyor.
Okul bizi Kayaardı bağlarına götürüyor. Elmalar daha olmamış. Dut ve kiraz yiyoruz. Söğüt dallarından düdük yapmayı öğreniyoruz. En iyi öten düdüğü ben yapıyorum ve düdük yarışmasının birincisi oluyorum. Akşam eve döndüğümde ellerimin ve önlüğümün mosmor dut lekesini gören annem beni soyup leğende yıkıyor… Okullar tatil olunca da babam Bor’dan Gülşehir’e atanıyor. Bütün komşular Sır Ali mahallesinden bizi yolcu ediyor. Annem, teyzelerim komşu kadınlarla kucaklaşıp ağlaşıyorlar…
Nükleer Karşıtı Platform (NKP) Sinop Merkez’deki Uğur Mumcu Meydanı’nda bir araya gelerek “Nükleer isteyenlere 24 Haziran’da oy yok” dedi. Açıklamayı NKP Sözcüsü Kayhan Konukçu okudu.
Konukçu açıklamada, Sinop ve Mersin başta olmak üzere Türkiye’de yükselen nükleer karşıtı itirazın yok sayıldığını belirterek İzmir-Gaziemir’deki nükleer atıkların çevreyi tehdit ettiğini ifade etti.
“Nükleerin zararları ilk önce hukuk ve demokraside görülmüştür”
“Teknoloji fetişizmi ve popülist propaganda ile ülkemiz nükleer atık çöplüğü haline getirilmek istenmektedir” diyen Konukçu, yaşam hakkının yerli ve milli aldatmacası ile emperyalist çıkarlara feda edildiğini kaydetti.
Nükleerin zararlarının ilk önce hukuk ve demokrasi alanında görülmeye başlandığını belirten Konukçu, sözlerine şu şekilde devam etti:
Nükleerin zararları, ilk önce hukuk ve demokrasi alanında görülmeye başladı. Nükleer enerji sorunu, bir teknoloji sorunu olmanın ötesinde siyasi bir tercih sorunudur. Nükleer enerji teknolojisinin taşıdığı riskler bütün dünyada kabul edilmiş, Almanya, Japonya başta olmak üzere birçok ülke kendi topraklarında nükleerden vazgeçtiğini açıklamıştır. Ama ülkemiz ve bölge ülkeleri için büyük tehdit oluşturan NATO-ABD nükleer silahları, topraklarımızdaki askeri üslerde saklanmaya devam ediliyor. 7 Temmuz 2017 tarihinde Birleşmiş Milletler’de oylanan ve büyük bir çoğunlukla kabul edilen “Nükleer silahların Yasaklanması” anlaşmasının oylamasında NATO ülkelerinin boykotuna Türkiye de katılmıştır.
Sinop’ta yapılması planlanan nükleer santral için şimdiden 650.000 ağaçlık orman ekosisteminin katledildiğini belirten Konukçu, ÇED toplantısına halkın alınmadığını ve nükleer karşıtı mitingin OHAL yetkileri ile yasaklandığını hatırlattı.
“Emekten, barıştan yana, ekolojik değerleri savunanlara oy vereceğiz”
“Dünyada giderek artan savaş, ekonomik ve ekolojik kriz koşullarında, kirli, pahalı ve yok edici projelere karşı direnmek gerekiyor” diyen Konukçu, sözlerini şöyle sonlandırdı:
Nükleer maceraya sürüklenmiş bir Türkiye’de hiçbir yurttaşın hukuk güvenliği ve yaşam hakkı garantisi kalmayacaktır. Nükleer, bir demokrasi sorunudur. Bunun için nükleer karşıtlarının sesinin halkın en yüksek kürsüsünden dile getirilmeye ihtiyacı var. Rusya ve Japonya ile imzalanan anlaşmalar iptal edilmeli, nükleer silahların yasaklanması anlaşması imzalanmalıdır. Yasa dışı nükleer atık ticaretinin tipik örneği olan Gaziemir’deki olayın failleri araştırılmalı, bilinenler yargı önüne çıkartılmalıdır.
24 Haziran’da demokrasi talebiyle nükleer enerjiye, nükleer silahlara, nükleer savaşa, nükleer atıklara karşı, emekten ve barıştan yana, ekolojik değerleri koruyan, dünyanın ve insanlığın geleceğini savunan adaylara oy vereceğiz.
(Sendika.org)
Yeşil Gazete’nin notu : 24 Haziran seçimlerine yönelik olarak Türkiye genelinde #Nükleercilereoyyok twitter kampanyası başlıyor.
9 Haziran Cumartesi 20:00-22:00 arasında #Nükleercilereoyyok hashtagi ile seçmenlerin oy verirken daha güvenli ve barış dolu bir gelecek ihtimalini gözeterek nükleer santral planlarını savunan adayları desteklememesi vurgulanacak.