Ana Sayfa Blog Sayfa 2757

İklim değişikliği Avustralya’yı kurutuyor: New South Wales kuraklık bölgesi ilan edildi

Avustralya’nın en büyük nüfusa sahip eyaleti New South Wales’in tamamında kuraklık yaşandığı belirtildi.

Güney yarımküredeki ülkede yağışsız geçen kış ayları, Doğu Avustralya’da bu zamana dek görülen en kötü kuraklığa neden oldu.

New South Wales, ülkenin tarımsal üretiminin dörtte birini karşılıyor.

Eyaletin tamamında resmen kuraklık bölgesi ilan edildi.

Temmuz’da New South Wales eyaletinin bazı kesimlerine 10 milimetreden az yağış düştüğü belirtildi. Önümüzdeki aylarda da normalden az yağış alınacağı tahmin ediliyor.

Komşu Queensland eyaletinin yarısından fazlası ve Victoria eyaletiyle ülkenin güneyinde de kuraklık görüldüğü belirtiliyor.

Başbakan Malcolm Turnbull iki gün önceki açıklamasında ülkenin “bir kuraklık diyarı” olduğunu söylemişti.

Eyalet yönetimi ve federal hükümet acil yardım için 430 milyon dolarlık fon sağladı.

Paranın, ürün yetiştiremeyen çiftçilere yardım, su sıkıntılarının giderilmesi ve hayvan yemi maliyetlerinin karşılanmasında kullanılması planlanıyor.

Dünyada birçok farklı bölge aşırı iklim olayları ile yüz yüze…

İklim değişikliği ile aşırı hava olaylarının sayısı ve sıklığının artması arasında ilişkiyi gösteren de birçok bilimsel araştırma bulunuyor.

Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.

 

(BBC, Yeşil Gazete)

Kudüs Onur Yürüyüşü’nün ardından 600 hahamdan nefrete karşı açık mektup

Altı yüz haham, Kudüs Onur Yürüyüşü’nün ardından aşırı Ortodoks hahamların yayınladığı nefret mesajına karşı açık mektup yazdı.

Yıldız Tar’ın Kaos GL’de çıkan haberine göre, bu yıl 2 Ağustos’ta yapılan Kudüs Onur Yürüyüşü’nün ardından İsrail’de iki yüzden fazla haham bir metin yayınlayarak eşcinsellere “sapkın” dedi.

Hahamların nefret söylemine tepki gecikmedi. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli Yahudi grubu A Wider Bridge açık bir mektup yayınlayarak, “Yükselen hoşgörüsüzlük ve ayrımcılığı, İsrail’deki LGBTQ toplumuna dönük temelsiz nefreti kınamak için bir araya geldik” dedi.

Altı yüzden fazla hahamın imzaladığı metinde şu ifadeler de yer aldı:

“İsrail’in önde gelen 200’den fazla hahamının imzaladığı LGBTQ kişileri aşağılayan hakaretler ve nefret dolu metne karşı sesimizi yükseltiyoruz. Nefret içerisinde değil; İsrail’deki tüm insanlar için en derin sevgi ve alakamızla…”

Hahamlar, İsrail hükümetinin LGBTİ+’ların ebeveyn haklarını gasp etmesini de kınadı.

 

(Kaos GL)

Tıp okumak isteyen kadın öğrencilerin notlarını düşüren eğitimcilerden cinsiyet ayrımcılığı özrü

Tokyo Tıp Üniversitesi Genel Sekreteri Tetsuo Yukioka ile Dekan Yardımcısı Keisuke Miyazawa, 10 yılı aşkın süredir okula giriş sınavlarında kadınlar aleyhine yaptıkları usulsüzlükler için bu sabah üniversite adına gazeteciler önünde eğilerek kamuoyundan özür dilediler.

Işın Eliçin’in Medyascope’da yer alan haberine göre, Miyazawa “Üniversitemize başvurup da yeterli oldukları halde kabul edilmeyen kadınları düşündüğümde kalbim acıyor” dedi.

Yaşananlardan derin üzüntü duyduğunu söyleyen Yukioka ise üniversitenin geçmişte haksızlığa uğrayan adayları kabul etmeye hazır olduğunu duyurdu ama bunu nasıl yapacağına dair ipucu vermedi.

Japonya’daki Tokyo Tıp Üniversitesi 2006 yılından bu yana, okula kabul edeceği kadın sayısını düşük tutmak amacıyla giriş sınavlarının sonuçlarını sistematik olarak manipüle etmişti.

Tüm sorulara doğru yanıt verseler dahi kadın adayların notu 100 üzerinden 80’i asla aşmıyordu.

Ülkenin en başarılı özel üniversitelerinden biri olan okul yönetimi, sadece erkek öğrenciler için uyguladığı bir takım kriterlerle, erkek adaylara ekstra not da dağıtmıştı.

Üniversite yönetiminin kadın doktor yetiştirmek istememe gerekçesi ise, evlenip çocuk sahibi olduklarında uzun mesailer yapamayacak olmalarıydı.

 

(Medyascope)

Bianet’in erkek şiddeti araştırması: Erkekler 2018’in ilk yedi ayında 140 kadını öldürdü

bianet’in erkekler tarafından şiddete uğrayan kadınlara dair yerel ve ulusal gazetelerden, haber sitelerinden ve ajanslardan derlediği haberlere göre, erkekler Temmuz ayında 20 kadın ve kız çocuğunu öldürdü.

Medyada yer alan haberlere göre erkekler 10 kadına tecavüz etti, 28 kadını taciz etti, 42 kız çocuğunu istismar etti ve 32 kadını yaraladı.

Öte yandan bir trans kadın öldürüldü, bir trans kadın yaralandı. Her iki olayda da failler kadınların sevgilisiydi.

Çiçek Tahaoğlu’nun hazırladığı habere göre, erkekler 2018’in ilk yedi ayında en az 140 kadını ve yedi çocuğu öldürdü; 42 kadına tecavüz etti; 130 kadını taciz etti; 338 kadına zorla seks işçiliği yaptırdı; 231 kız çocuğuna cinsel istismarda bulundu; 244 kadını yaraladı.

Erkekler tarafından kadınlara yönelik şiddet eylemlerini cinayet, tecavüz, şiddet/yaralama ve taciz sınıflandırmaları ile ayrıntılı olarak hazırlanan araştırmanın detaylarını ilgili haberden okuyabilirsiniz.

 

(Bianet)

Küresel iklim değişikliği Ren Nehri’nde binlerce balığın ölümüne neden oldu

Küresel iklim değişikliğinin ölümcül etkileri Avrupa’da da etkisini göstermeye devam ediyor.

İsviçreli yetkililer Ren Nehri’nin İsviçre kıyısında bir ton ölü balık topladıklarını, geride kalan balıkları kurtarmak için acil önlem alınacağını açıkladı.

Serin sularda yaşamaya alışkın olan balıklar sıcaklığın 23 dereceye yükselmesinden etkileniyorlar.

Bölgede 25 derecenin üzerine çıkan sıcaklık ve düşen su seviyesi nedeniyle binlerce balığın öldüğü belirtiliyor.

Yetkililer önlem olarak nehir boyunca balıkların rahatlayabileceği serin bu su havuzları kurdu.

2003 yılında, Ren Nehri’nde su sıcaklığının 26 dereceye yükselmesi nedeniyle 50 bin gölgebalığı ölmüştü.

Almanya’nın kuzetindeki Hamburg kentindeki Alster Nehri’nde de sıcaklığın 27 dereceye ulaşması nedeniyle balık ölümlerinin yaşandığı belirtiliyor.

Birleşik Krallık Çevre Ajansı son haftalardaki aşırı sıcaklar nedeniyle Essex, Norfolk ve Suffolk’ta 6 bin balığın öldüğünü açıkladı.

Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.

 

(BBC, Yeşil Gazete)

Yeşiller, Yeşil Kamp 2018’de buluştu

2009 yılından bu yana doğaya uyumlu, sürdürülebilir, erkek egemenliği reddeden, şiddetsiz, doğrudan demokrasiye inanan, adil paylaşımdan yana, özgür yaşamı savunan, çeşitliliği koruyan, küresel mücadelenin parçası olan yeşil politikanın yaygınlaşması amacıyla çalışan Yeşil Düşünce Derneği’nin, uluslararası yeşil düşüncenin temellerini kavramak, ekolojist değerleri benimsemiş insanlarla tanışmak, birlikte şarkılar söylemek ve dünyanın sorunlarına doğanın da haklarına saygı duyan çözümler bulabilmek amacıyla 4 yıldan bu yana düzenlediği Yeşil Kamp, bu yıl da “Alternatifler” başlığıyla, 1-5 Ağustos tarihleri arasında Çanakkale, Assos, Bektaş Köyü Son Gemi Camping’de gerçekleştirildi.

Yeşil Kamp bu yıl Türkiye’den ve Avrupa’dan katılan Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Slow Food Türkiye / Fikir Sahibi Damaklar, Anadolu Meraları, Kokopelli Şehirde, Yuva Derneği, Federation of Young European Greens- FYEG, Fırınımdan Ekmekler, Başka Bir Okul Mümkün, Çamtepe Oyun Grubu, Pikan Ajans, MYRA, Doğaya Dönüş Derneği, Yeşil Gazete, European Greens, Troya Çevre Derneği, Save Pirin Kampanyası, Bulgaristan Yeşilleri ve Yunanistan Kuzey Ege Yeşilleri gibi pek çok kurumdan katılımcılarla gerçekleştirildi. Yüzünü Yeşil’e dönen, yeşil bir hayatı yaşamak isteyen yüzün üzerinde katılımcı 5 gün boyunca çok çeşitli konularda düzenlenen atölye ve sunumlara katıldı.

Yeşil Kamp, 1 Ağustos’ta, yeşil politika alanına dair teorik ve güncel tartışmaların yapıldığı bir günlük yaz okulu ile başladı.

Avrupa Yeşil Vakfı (Green European Foundation)’ın Yeşil Düşünce Derneği ortaklığında düzenlediği Yeşil Okul’da, kadın ve toplumsal cinsiyet, gıda politikaları ile doğa hakları, hukuk, toplumsal sözleşme ve ekoloji mücadelesi konularını çalışan akademisyen, uzman ve aktivistler bir araya geldiler.

Yeşil Okul “Toplumsal Cinsiyet ve Queer Ekoloji” başlıklı bir sunum ile başladı. Bahar Topçu’nun kolaylaştırıcılığında gerçekleşen sunumda Vesna Jusup (Avrupa Yeşiller Partisi), Beatrice White (GEF- Yeşil Avrupa Vakfı) ve Teo Comet (Avrupa Genç Yeşilleri) konuşmacı olarak yer aldılar.

Yeşil Okul’un ikinci sunumu Ümit Şahin’in kolaylaştırıcılığında gerçekleştirildi. “Doğanın Hakları ve Yeryüzü Anayasacılığı” konulu sunumun konuşmacıları Rana Göksu (Avukat- Yeşil Düşünce Derneği), Georgi Velev (Bulgaristan Yeşiller Partisi) ve Michael Bakas (Yunanistan Yeşiller Partisi) oldular.

Soldan sağa Ayşenur Arslanoğlu, Bengi Akbulut, Leyla Aslan Ünlübay ve Antoine Tifine

Günün son Yeşil Okul sunumunda “Gıda Egemenliği ve Gıda Politikaları” konuşuldu. Ekoloji Kolektifi’nden Akademisyen Bengi Akbulut’un kolaylaştırıcılığında gerçekleştirilen oturumda Antoine Tifine (Federation of Young European Greens), Leyla Aslan Ünlübay (Buğday Derneği) ve Ayşenur Arslanoğlu (Slowfood) sunum yaptılar.

Durukan Dudu

Yeşil Kamp’ın ilk günü eş zamanlı 3 atölye ile sona erdi. Durukan Dudu “Gıda Politikaları ve Gıda Egemenliği” bahsini katılımcılarla tartıştı.

Akgün İlhan

İjkinci atölyede Akgün İlhan’ın sunumuyla “Su krizi ile mücadele nasıl olmalı?” konusu tartışıldı.

Üçüncü atölye ise  Cihan Koral Malak’ın kolaylaştırıcılığında gerçekleşen “Toplumsal Cinsiyet ve Queer Ekoloji atölyesi” oldu.

Alternatiflerin buluşması Yeşil Kamp’ta ise barışçıl, doğaya uyumlu, sürdürülebilir, onarıcı, dönüştürücü, sınırlar ötesi, çeşitliliği koruyan ve adil paylaşımı önceleyen alternatifler ile hayatın nasıl dönüştürülebileceğini ve yeşil politik alternatifleri nasıl oluşturacağı konuşuldu. Alternatifler, iletişimden eğitime, enerji ve ekonomi politikalarından demokrasiye, sivil toplum örgütlenmesinden doğanın haklarına, danstan yogaya kadar geniş bir alanda kurgulandı ve tartışıldı.

Yeşil Kamp’ın 2. günü kamp katılımcıların tanışması etkinliği ile başladı.

Alper Akyüz

Yeşil politika ile ilk kez tanışanlar için gerçekleştirilen “Gülümseyen Bir Bugün İçin Yeşil Politika” atölyesi Yeşil Düşünce Derneği üyesi Akademisyen Alper Akyüz’ün sunumuyla gerçekleştirildi.

Gökalp Ceylan’ın düzenlediği “Tasarım Atölyesi” nde güneş, rüzgâr ve kömürü konu alan tasarımlar üretildi.

Günün son atölyesinde Akademisyen Sezai Ozan Zeybek “Demokrasinin Gelişimine Dair Üç Alternatif Hikâye: Ya Demokrasi Zannettiğimiz Şey değilse?” sorusunu katılımcılarla tartıştı.

Yeşil Kamp’ın 3. Günü “Tuba Yalçın ile Yoga” etkinliği ile başladı.

 

İkinci etkinlik “Güne başlangıç” oyunları oldu.

İlk oturumda “Eğitimde Alternatif Modeller” sunumu yapıldı. Burhan Ertan (Çamtepe Oyun Grubu), Özge Oğuz (Öğretmen), Nihan Körpe Aslan (Başka Bir Okul Mümkün) ve Levent Kahraman (Başka Bir Okul Mümkün) içerisinde yer aldıkları alternatif eğitim deneyimlerini anlattılar.

Günün ikinci oturumunda Rauf Kösemen (Myra, sosyal Fayda Ajansı) “Sosyal Fayda Kavramlar Evreni” nden söz etti.

Üçüncü oturumda Şebnem Eraş Çelebi “Yaşamsal Hukuk” başlıklı bir sunum yaptı.

Günün son oturumunda Buğday Derneği’nden Güneşin Aydemir “Alternatifin Daniskası: Doğa” başlıklı bir sunum yaptı.

Günün son etkinliğinde Esmeray tek kişilik oyunu “Kestirmeden Hikayeler”i sahneledi.

Yeşil Kamp’ın 4. günü “Tuba Yalçın ile Yoga” etkinliği ile başladı.

Güne Bahar Vidinoğlu yönetiminde “Doğal uyumu keşfetmek için bir araç: Skinner Bırakma Tekniği” uygulaması ile devam edildi.

İkinci oturum Pınar İlkiz’in “İnsan Kaynağımız Kadar mı İletişiyoruz?” başlıklı sunumu ile devam etti.

Öğleden sonra Yeşil Düşünce Derneği’nden Sevil Turan ve Oral Kaya “Rüzgâr, Güneş Bize yeter! Adil, Temiz, Yerel, Yenilenebilir Enerji” konulu bir sunum gerçekleştirdiler.

Kampın bir başka etkinliğinde Yeşil Düşünce Derneği’nden Akademisyen Alper Akyüz katılımcılarla birlikte “Örgütlenmede ve Sivil Toplumda Alternatifler” başlıklı bir tartışma yürüttü.

Kampın son etkinliği Ömer Ongun’la “Bir Enstrüman Olarak Bedeni Yeniden Tanımak- Beden Müziği Çemberi” oldu.

Yeşil Kamp 5 Ağustos’ta yapılan değerlendirme atölyesi ile sona erdi.

Yeşil Kamp fotoğraflarına buradan ulaşabilirsiniz: 1.GÜN , 2.GÜN  , 3.GÜN4.GÜN , 5.GÜN

 

Haber: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)

6. Diyarbakır Kitap Fuarı 25 Eylül’de başlıyor

Bu yıl 6’ncısı düzenlenecek olan Diyarbakır Kitap Fuarı, 25-30 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek.

TÜYAP tarafından Diyarbakır Fuar ve Kongre Merkezi’nde organize edilecek olan kitap fuarının bu yılki ‘Onur Konuğu’, Diyarbakır’ı anlatan ve kent hafızasının edebiyattaki önemli taşıyıcılarından biri olan yazar Mıgırdiç Margosyan oldu.

Fuar süresince düzenlenecek panel ve söyleşilerde Margosyan’ın edebiyatı, eserleri ve yaşamı ele alınacak; aynı zamanda TÜYAP tarafından kendisi için bir armağan kitap hazırlanacak” denildi.

Fuar 120 yayınevinin katılımıyla yapılacak.

Fuar; panel, söyleşi, atölye çalışmaları ve çocuk etkinliklerinden oluşan 60 etkinliğe ev sahipliği yapacak.

 

(Karınca)

Sinop Belediye Başkanı’ndan nükleer santral açıklaması: Daha az kişi ölsün diye seçildik

Mersin Akkuyu’da Rusya tarafından yapımına başlanan nükleer santralin ilk etabı planlanana göre 2023’te devreye girecek.

İkinci nükleer santralin Sinop’a, üçüncünün ise Trakya’ya kurulması planlanıyor.

Saygı Öztürk Sözcü’de çıkan yazısında Sinop Belediye Başkanı Baki Ergül’ün açıklamalarına yer verdi. Ergül, bölgeye kurulması planlanan nükleer santralle ilgili,“Patlama olursa daha az kişi ölsün diye Sinop seçildi” dedi ve nihai karar için referandum yapılmasını önerdi.

Başkan Baki Ergül, “Sinop’ta nükleer santrali Japonya yapacak. Japonya’nın enerjisinin yüzde 26’sı nükleer santrallerden elde ediliyor. 46 santral var. Bunların kapatılıp kapatılmaması konusunda referanduma gidilecek. Bizde de yapılmadan, nükleer santral yapılıp yapılmaması konusunda referandum gerçekleştirilsin. Nükleer santrali illa ki yurdun cennet köşesine, deniz kenarına yapmak zorunda değilsiniz” dedi.

“Karadeniz’de hemen her evde bir kanser hastası var”

Sinop’un yüzde 60’ının orman olduğunu aktaran Ergül, şöyle devam etti:

“Nükleer santralin Sinop’ta yapılmak istenmesinin tek nedeni Türkiye’de kilometre kareye 90 kişi düşerken, Sinop’ta ise bu oran 30’dur. Eğer, nükleer santralde bir patlama yaşanırsa daha az insan ölsün düşüncesiyle Sinop seçildi. Gelişmekte olan turizm de bitecek. Santralin yapılacağı İnceburun, Türkiye’nin en kuzeyi olması, deniz fenerinin bulunması nedeniyle de gelenlerin mutlaka ziyaret ettiği bir yer. Yolun bir tarafında kesilmiş ormanlar, bir tarafında ise kesilecek ormanları insanlar gördükçe, kahroluyor.”

“Çernobil”i hatırlatan başkan, Karadeniz’de her evde bir kanser hastası olduğunu şu sözlerle iddia etti:

“İddia ediyorum: Karadeniz’de hemen her evde bir kanser hastası var. Hopa’dan, İğneada’ya kadar her tarafta araştırma yapılsın. Görülecektir ki her evde kanser hastası var. Bunlar birden olmuyor. Sinop il merkezine 14 kilometre uzaklıkta yapılacak olan nükleer santrale, Sinop olarak ‘hayır, hayır, hayır’ diye haykırıyoruz.”

OHAL yasağı Çernobil anmasını engelleyemedi: Sinop’tan yine nükleere hayır!

Sokak yine korkuttu: Sinop’ta Çernobil Mitingi 32.yılında ilk kez yasak!

Sinop NGS için kesenin ağzı daraldı, Itochu çekiliyor!

“Sinop NGS, halka Sinop’u terk ettirme projesidir!”

CHP’den, ‘Akkuyu ve Sinop nükleer enerji santrallerini iptal edeceğiz’ vaadi

 

(Sözcü)

Dünyanın yeniden paylaşımında ABD, ABD’ye mi karşı? – Berkay Erkan

Dünyada üst üste çok ilginç olaylar yaşamaya başladık. Bu süreci su yüzüne çıkaran da Trump oldu. Bilindiği gibi, Trump’ın ABD başkanı seçilmesi, “bu nasıl olur?” dedirten bir gelişmeydi. Ama artık Trump’ın başrolde olduğu olaylar zinciri ile süreç yavaş yavaş bir anlam kazanmaya başladı. Daha şimdiden uluslararası dengeleri sarsan hamlelerinin arkasının geleceği de belli gibi. Ancak bu “denge” meselesi kritik bir durumu ifade ediyor. Çünkü, kapitalist sistemin egemen olduğu bir dünyada, uluslararası dengeler, aslında küreselleşen sermaye içindeki dengelerin bir yansımasıdır. Son gelişmeler, bunun somut halini gösteriyor. Korkutucu olan, genelde bu sürecin sonunda yeni dengelerin de sıcak çatışma ile yeniden kurulabilmesi. Her sarsıntı buna yol açmaz kuşkusuz. Ama her zaman bu kadar büyük sonuçlar doğuracak bir potansiyele sahip olduğunu da dünya yaşayarak öğrendi.  Dolayısı ile gelecek için şimdiden kaygı duymakta haksız değiliz.

Bu yazının amacı reel politik bir analiz yapmak değil. Ama gelişmelerin iklim değişikliği ile mücadele açısından nasıl bir etki yapacağının da güncel pratik açısından hesaba katılması gerekli. Küresel sermaye içinde bir çatışmanın, koşulları çok değiştireceği açıktır. Doğal olarak öngörülerimiz de, iklim değişikliği ile mücadele açısından şimdi iki kere önemli. Bunu sadece olumsuz yönleri ile de düşünmemek gerekir. Örneğin küresel sermayenin iç çelişkileri, iklim açısından enerji tercihlerinde bile hayli farklı ve önemli gelişmelerin ip uçlarını ortaya koymaya başladı. Henüz bunları nasıl değerlendirmek gerektiği çok net değil ama farklı olması bile başlı başına önemli bir unsur bizim açımızdan. Bu bağlamda, ABD’nin fosil yakıt çıkarma ve kullanımında Trump’ın gelişi ile daha da çok ısrarlı olduğunu görürken, Avrupa sanki yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapmaya daha istekli gibi görünüyor. Bu farklılık, bir rastlantı mı yoksa stratejik bir seçim mi, henüz belirsiz. Ancak böyle devam ettiğini varsayarsak gelecekte çok önemli sonuçlarının olacağı kesin. Dolayısı ile, süreci anlamanın sonuçları var ve bu yüzden son gelişmeler ile ortaya çıkan çerçeveye daha yakından bakmamız gerek.

Trump’ın, geldiği günden itibaren neyi temsil ettiği konusu çok kesin yorumlanamıyordu. Pek çok kesime göre biraz da absürd gelen popülist söylemlerinin nasıl bir destek bulduğu kafa karıştırıcı olmuştu. Ama artık ABD gibi, sermaye düzeninin en katıksızı olan bir ülkede, Trump tipinde birisinin sanıldığı gibi tesadüfen başkan olmadığı gittikçe daha çok netleşiyor. Dolayısı ile sermayenin desteğini almayan hiç kimsenin başkan seçilemeyeceği ABD de eğer Trump başa gelmiş ise bunu bir sermaye desteği ve söylemlerinde ortaya koyduğu siyasi hattın da bir onayı olarak değerlendirmek gerekir. Zaten, Trump’ın ilk icraatlarında da bu tercih görülür olmaya başladı.

Sonuçta, bütün işaretler, ABD merkezli sermayenin mevcut dengeden ve gidişattan memnun olmadığını gösteriyor. Dünya pazarında ve kaynaklarının paylaşımında kendi lehine değişiklik yapmak istiyor. Başka bir deyişle küresel rekabette elindekileri genişletmek, kendi pazarında onu zorlayan koşulları restore etmek amacında. İklim anlaşmasından çekilmek, kömür vbn. fosil yakıtlara bağlı demir çelik gibi sanayileri desteklemek, mülteciler üzerinden içe dönük söylemleri ve en nihayet gittikçe sertleşen ticari ilişkilerde korumacı adımlar atmak bu açıdan hayli tutarlı bir hattı ortaya koyuyor. Daha çok Almanya’yı hedef alan suçlayıcı açıklama ve önlemler ise, hedefte Avrupa merkezli sermaye olduğunu yavaş yavaş gün yüzüne çıkarmaya başladı.

Öte yandan, çok dikkat çekici bir başka şey de, AB’nin Trump’ın hamlelerine hızla karşılık vermesi. Böylece çekişmenin tarafları daha açıkça görünür oldu. Trump’ın hedefinde Çin’in de olması bu durumu pek değiştirmiyor çünkü şimdilik dünyanın paylaşımında ABD’ye bir rakip değil. Ama AB ile karşılıklı hamlelerin bu kadar hızlı olması işlerin artık bir çatışma potansiyeli kazandığına da işaret sayılabilir. Bu bağlamda AB’nin yakın zamanda Japonya ile tarihin en büyüğü diye nitelenen bir ticari antlaşma imzalaması, Trump’ın NATO konusundaki talepleri karşısında isteksiz davranması gibi pek çok şey Avrupa sermayesinin de öyle pek kolay geri adım atmaya istekli olmadığını gösterdi. Daha da önemlisi AB’nin bir Avrupa Ordusu kurma kararı vermesi işlerin ciddiyetini daha açık hale getiren hamle oldu. Bütün bunlar, hep birlikte değerlendirildiğinde önümüzdeki sürecin ip uçlarını veriyor. Dünya, artan bir hızla yeni bir paylaşım mücadelesine sürükleniyor!

Bu çatışmanın kutupları da şimdiden belli: ABD ve AB. Ama bu süreçte AB tek bir devlet gibi davranmak zorunda kalacak ve bu bağlamda ABD karşısında başka bir birleşik devlet bulacak. Onun adı da ABD, yani Avrupa Birleşik Devletleri! Bu, tuhaf bir durum ama ABD sermayesinin uzantısı olan İngiltere hariç, Avrupa sermayesinin eskiden beri kurduğu bir hayalin gerçekleşmesi için bütün koşulları sağlar. Kaldı ki, ABD karşısında Avrupa’nın, yani Avrupa sermayesinin başka türlü güçlü olma ihtimali de pek yok zaten.

Trump ile görünür olan küresel sermaye içindeki bu çatışmanın boyutları nereye varır, nasıl bir dengeye oturur, bir şey söylemek için daha erken. Ama bu kez, artık küreselleşmiş, iç içe geçmiş sermaye gruplarının arasındaki bir çatışmadan söz ediyoruz. Masada dünyanın ele geçirilmesi ve egemen sermayenin hangi merkezli olacağı var. İronik günler yaşıyoruz. Daha dün tarihin sonunu ilan edenler, bugün o tarihin eski tekrarını sahneye koyuyorlar.  Milenyumda da dünyanın üstünde bir kere daha kara bulutlar toplanıyor. Bulutlar dağılır mı yoksa bir sağanakla mı geçer, tufana mı dönüşür, iklim değişikliğinin öngörmesi zor sonuçları gibi belirtiler henüz çok netleşmiş değil, zamanla göreceğiz fakat trend, daha iyi yönünde değil. Bu açık.

Bugün ülkemizde yaşadığımız otokratik süreç ve kitlelerin gittikçe daha çok korku psikolojisine girmesi Avrupa ya da ABD de de farklı değil. Milliyetçi ve popülist politikaların her yerde yükselişi devam ediyor. Bütün bunlar, dünyadaki yeni eğilime işaret eden göstergeler. Yüzyılın başında hakim olan iyimser hava, barışçıl hevesler, yerini ayrışma ve sertleşen ilişkilere bıraktı. Ülkemizde siyasi eğilimlerin de bunlardan etkilendiği çok açık.

Sözün kısası, iklim değişikliğine karşı mücadele bu çatışma koşullarının ağırlığı altında güçlenmek zorunda. Adil bir dünya için mücadelede artık daha iyi koşullar olmayacak. Bunu beklemek için umut veren gelişmeler, yerini tersine bıraktı. Şu halde gerçekçi ve doğru olan, yeni koşullarda bu işin nasıl yapılacağının yollarını bulmak. Ona göre hazırlanmak. Üstelik daha çabuk olmak da gerek. Dünyanın yeniden paylaşımı için gittikçe gelişen bu çatışma süreci olumsuz olduğu kadar fırsatlar da doğurabilir. Ancak her durumda iklim değişikliğine karşı toplumsal taleplerin hükümetler üzerinde çok güçlü baskı kuracak hale gelmesi için mücadele artık her zamankinden daha önemli ve acil.

Eğer şimdiden bu hareketi daha güçlendirecek yönde çabuk adımlar atılmaya başlanmaz ise, çatışmanın tozu dumanı içinde bunu anlatmak çok daha zor hale gelecek, mücadele, günlük acil taleplerin gölgesinde kalarak çok değerli olan zamanın kaybedilmesine yol açacak. Beklemek, oyalanmak,  siyaset alanını, umutları geleceğe taşıyanlar yerine, çaresizlik ve umutsuzluğun isyanında, kaderci, teslimiyetçi, nihilist anlayışlar dolduracak. Bununla dünyanın nereye gideceğini ise söylemeye gerek yok.

 

Berkay Erkan

‘Yenilenebilir Hiroşima’lar

Bugünün popüler terimi“yenilenebilir”, çoğunlukla “enerji”nin tamlayanı şeklinde kullanılıyor. İçinde geleceğe dair yeşil umutlar barındıran bu terimi Hiroşima’yla buluşturmaktaki amacım ise, 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya ve 9 Ağustos’ta Nagazaki’ye atom bombalarının atılmasının yetmiş üçüncü yıldönümünün ruhuna uygun şekilde nükleer enerjinin tarihselliğine dikkat çekmek.

Zira metalaştırılmasına ek olarak coğrafyalar arası hareketlilikle yaygınlaşan nükleer santraller, kaza riskleri artarken en az nükleer savaş ihtimali kadar Kıyametin (Doomsday) kilit taşlarından birini oluşturuyor. Bununla birlikte geleceğe dair söylenecek ne varsa, artık iklim değişikliği koşullarından bağımsız olamayacağı için “Hiroşima” etkisi yaratacak diğer bazı risklerin de öngörülmesi gerekiyor.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) 73 yıl önce, bugün övündüğü nükleer teknolojisini ilk kez yoğun nüfuslu şehirler üzerinde deneyerek Hiroşima ve Nagazaki’de yüzbinlerce cana kıymış, gelecek nesilleri dahi ölümle tanıştırmış, hayatta kalanları Japonca radyasyon mağduru anlamına gelen “Hibakuşa” eylemişti.

İzleyen yıllar içinde nükleer gücünü test etmek isteyen diğer ülkelerin nükleer denemeleri; meydana gelen nükleer santral kazaları; atıklarla ilgili sorunlar; uranyum madenlerinin doğayı zehirlemesi gibi nükleer çevrim süreçleri Hiroşima’nın akıbetini tekrarladı, kendi“Hibakuşa”larını imal etti. Bugün yaşananlara bakılırsa, yakın gelecekte iklim değişikliği koşullarının da nükleer santral ve diğer nükleer çevrim süreçlerini zorlayacağı anlaşılıyor.

İleri teknoloji ürünü olarak sürekli geliştirmeye tabi tutulsalar da, nükleer santraller doğa ortamında kuruludur ve dış ortamdan bağımsız değildir. Soğutma suyunu denizden, gölden veya nehirlerden alan reaktörler pek tabi ki su kaynaklarının iklime bağlı olarak yükselmesi/alçalması/kuruması nedeniyle bunların uğradığı değişimlerden payını almaktadır.

Yine iklim değişikliğinin meydana getirdiği şiddetli hava olayları nükleer santrallerin fırtınalara, şiddetli hava olaylarına, büyük yangınlara maruz kalması demektir. Nitekim geçen sene Eylül ve Ekim aylarında Florida’da meydana gelen nefesimizi tutarak izlediğimiz Harvey ve Irma kasırgaları malumun ilamı anlamına gelmişti. Sel sularının nükleer santralleri basması nükleer santralin soğutma sistemlerinin arızalanması ve tesis içindeki nükleer atıkların da sular altında kalması demektir. Bunun için Fukuşima santral sahasındaki tonlarca atığın sel sularına nasıl kapıldığını hatırlamak yeter. Kaldı ki deniz seviyesindeki yükselmeler santraller için bu anlamda daimi tehdittir.

Diğer taraftan iklim değişikliğinin tetiklediği bir diğer zorluk da kuraklıktır. Yıllar önce bugün tamamen kurumuş bulunan Aral Gölü’nün kıyısına da bir nükleer santral kondurulmuş olmadığı için kendimizi şanslı sayabiliriz. Zira bugün Avrupa’da, 2018’in kavurucu sıcakları neticesinde normal değerlerin üstüne çıkan deniz suyu sıcaklıkları nedeniyle nükleer santraller elektrik üretimini durdurmak zorunda kalıyor. Bunlardan biri Helsinki’den yüz beş kilometre mesafedeki Finlandiya’nın Lovisa Nükleer Santrali. Temmuz ayında üretimini kısan Fortum Şirketi, 2010 ve 2011 yıllarında da ısınan soğutma suyu nedeniyle benzer bir olay yaşamıştı. Fakat yetkililerin açıklamaları bu yıl her zamankinden daha sert bir sıcak hava dalgasının deneyimlendiği yönünde. Yine normal şartlarda bu mevsimde artan su sıcaklıkları nedeniyle İsveç’teki Forsmark Nükleer Santrali ile Almanya’daki santraller de enerji üretimini yüzde birkaç oranında kıstı.

Nihayet bu örnekler dünyanın geleceği üzerine karar verici konumunda olan siyasi iktidarlar için, bilim insanlarının işaret ettiği risklerin teyidi anlamına gelmelidir. Yine de, nükleer santralleri yaşamsal tehdit olarak görmeyenlere, tesislerde güvenlik açısından zorunlu olan devreden çıkarmaların karşılığını “elektrik üretiminde verimlilik düşüşü” şeklinde okumaları önerilebilir.

Siyasi iktidarlar hiç değilse iklim değişikliği risklerinin halihazırda öngörülemeyen inşaat, işletim ve atık maliyetlerini arttıracağını, dolayısıyla bu yatırımların ölü yatırımlara dönüşebilme ihtimalinin bulunduğunu dert edebilirlerse, belki kendilerini“Yenilenebilir Hiroşima”ların imalatçısı olmak durumundan çıkarabilirler.

Bu yazı yeniyasamgazetesi.com/ dan alınmıştır

 

Pınar Demircan