Geçen hafta içinde gelen devasa elektrik zamları tekrar elektrik üretimimizi gündemimize taşıdı.
Zamların geleceği aslında aylar öncesinden belli idi; sadece seçimler için ötelenmişti biraz; o kadar… Çünkü elektrik üretimimiz dışa bağımlı*. Elektrik üretimi için kullanılan birincil enerji kaynaklarının başında doğal gaz geliyor ve kullandığımız elektriğin %32’i doğal gaz çevrim santrallerinde üretiliyor. %35’i ise kömürlü termik santrallerde üretiliyor. Ancak bu kömürün yarısından fazlası ithal kömür. Sonuçta tükettiğimiz elektriğin yarısından fazlası dışa bağımlı olduğumuz birincil enerji kaynakları kullanılarak üretiliyor. Doğal olarak da dövizdeki her artıştan etkileniyor elektrik faturaları…
Peki, ne yapmalı? Gerçekten ‘milli ve yerli’ olan başta rüzgâr ve güneş olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarına dönülmeli. Söylemesi kolay; ama uygulaması zor. Peki neden? Yanıtı basit; tüm tarafların üzerinde anlaştığı bir enerji politikamız yokta ondan.
Urla’da aniden çıkıyor karşınıza; bağların ve zeytinliklerin arasından GES’ler… Bir süre sonra çevresinde ne bağ kalacak; ne de zeytinlik…
Açık konuşmak gerekirse Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) yoğun hava kirliliğine neden olan kömürlü termik santrallere ülke ve toplum çıkarlarını bir tarafa bırakarak; sadece üyelerine ‘iş’ olanağı sağladığı için ‘sesini’ çıkartmıyor. Maden Mühendisleri Odası’nın (MMO) ise kömür madenleri kapatılacak diye adeta ‘ödü’ kopuyor. Siz hiç MMO’yu Soma faciası ile ilgili ciddi bir eylemin içinde gördünüz mü? Durum böyle olunca bağlı iki odasını gücendirmemek için Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) de enerji politikaları ile ilgili elle tutulur bir politika geliştirmiyor ya da geliştiremiyor.
Yenilenebilir enerji kaynaklarından yana olan gerek meslek odaları; gerekse sivil toplum kuruluşları (STK) ise tam bir ‘kafa karışıklığı’ içindeler. Örnek vermek gerekirse TEMA Çanakkale Çırpı kömürlü termik santrali projesine karşı yürüttüğü kampanyada bölgeye rüzgar enerjisi santralleri (RES) kurulmasını öneriyor. Ama aynı örgütün İzmir kolu ise Karaburun’da RES’lere karşı yapılan eylemlere katılıyor.
İşte bu politikasızlık iktidarın işini kolaylaştırıyor. Kömürlü termik santral yapımına hız verdiği gibi nükleer güç santralleri kurmak için azımsanmayacak bir yol aldı hükümet.
Mersin Akkuyu’daki santralin inşaatı başladı gibi. İktidar bunlarla da yetinmiyor yenilenebilir enerji kaynaklarına da el atıyor. Ama iyi niyetli el atış değil bu. Meslek odalarının ve STK’ların ‘kafa karışıklıklarını’ kullanarak önüne gelen her yere RES veya güneş enerjisi santrali (GES) kuruyor ama yer seçimine dikkat etmeden.
Durum böyle olunca ortaya ilginç görüntüler çıkıyor. İzmir Urla’da olduğu gibi üzüm bağlarının arasında verimli bir ovanın ortasında karşınıza aniden dönümlerce GES’ler çıkıyor. Oysa GES’lerin en önemli olumsuz çevresel etkisi ısı adaları oluşturması ve çevresindeki yeşil dokuya zarar vermesi. O nedenle büyük GES’ler diğer ülkelerde ya çöllere kuruluyor ya da yeşil dokunun bulunmadığı, yerleşim ve ovalardan uzak alanlara.
Urla Kuşcular köyünde RES’ler; Nereye; nasıl yapılmalı?
Yine RES’ler Karaburun’da ve Urla’da neredeyse yerleşim alanlarının içinde ve yer seçimi konusunda bölge halkının onayı olmaksızın yapılıyorlar. Oysa birçok ülkede yerleşimlerden uzak alanlara hatta denizlerin içine kuruluyor RES’ler.
Sonuçta bu ülkenin, bu toplumun geleceği olan yenilenebilir enerji kaynakları yıpranıyor, yıpratılıyor hem de tam da iktidar ile kömür ve doğal gaz lobilerinin istediği gibi…
Daha fazla vakit kaybetmeden; ‘mesleki çıkarlarımızı ve iş korkularımızı’ bir tarafa bırakarak bir araya gelsek? Yoksa yarın havası, toprağı, suyu temiz; kendi enerji kaynakları ile ayakta duran bir ülkede yaşamak için çok geç olacak.
İklim değişikliği yıkıcı etkisini yurt genelinde göstermeyi sürdürüyor. Antalya’nın Elmalı ilçesinde şiddetli yağış sele neden oldu. Sel nedeniyle 12 evde zarar meydana gelirken yaklaşık 450 dönüm sera ve tarım alanı çamur altında kaldı.
Yaklaşık 1 saat süren yağışın neden olduğu sel suları toprak, taş ve ağaç dallarını sürükledi. Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Elmalı Belediyesi ekipleri sel sularından etkilenen vatandaşlara yardım etti.
Elmalı Belediye Başkanı Ümit Öztekin, selden etkilenen bölgeleri ziyaret ederek, vatandaşlardan genel durum hakkında bilgi aldı.
Sel nedeniyle bölgedeki tarım alanlarının büyük çapta zarar gördüğünü kaydeden Başkan Öztekin, “Tüm ürün telef oldu. Büyük üzüntü yaşıyoruz. Üreticimizin kaybı büyük. Tek tesellimiz can kaybının olmaması. Zararın boyutu yapılan inceleme sonucunda çok daha net ortaya çıkacaktır. Vatandaşlarımıza geçmiş olsun diyorum” dedi.
Bilim insanlarının bulgularına göre, iklim değişikliği sıcak hava dalgasının oluşma ihtimalini iki katına çıkarıyor.
Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.
FOX TV’de yayınlanan ve geçtiğimiz hafta sezon finali yapan ‘Yasak Elma’ dizisinin setinde çalışan 19 yaşındaki bir kadın, başrol oyuncusu Talat Bulut’un kendisini tacize maruz bıraktığını açıklamıştı.
Kadının şikayeti üzerine İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Talat Bulut hakkında, “Sarkıntılık yapmak suretiyle cinsel saldırı” suçundan soruşturma başlatılmıştı.
Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada şikayetçi olan kadının, Talat Bulut’un ve şahitlerin ifadeleri alındı.
Soruşturma sonucunda savcılık, ‘kadının iddialarını doğrular nitelikte ve dava açmaya yetecek düzeyde delil elde edilemediği’ni iddia etti.
Savcılık ‘delil yetersizliğinden’ Talat hakkında açılan soruşturma için ‘takipsizlik’ kararı verdi.
Ne olmuştu?
‘Yasak Elma’ dizisinin setinde kostüm asistanı olarak çalışan kadın, görevi gereği Bulut’un kravatını düzeltmesi gerektiğini, oyuncunun kendisine “Odaya girelim orada düzelt” dediğini ve burada tacizde bulunduğunu söylemişti.
Cinsel tacizin üstünün kapatılmaması gerektiğini söyleyen kadın, “Davacı olmak istiyorum ve elimden geldiğince herkese duyurmak istiyorum ki bir daha kimse böyle bir şey yaşamasın” demişti.
Dizi oyuncuları ve set çalışanlarının da kendisine destek olduğunu belirten kadın, “Özellikle Eda (Ece) hanımla Şevval (Sam) hanım, Onur (Tuna) bey, Sevda (Erginci) hanım, Gün (Akıncı) bey bana destek olduklarını söylediler zaten. Hem ekip arkadaşlarım hem de bütün oyuncularımız beni destekliyor bu konuda” ifadelerini kullanmıştı.
Dizinin yapımcısı Fatih Aksoy da bir açıklama yaparak, iki tarafla da görüştüğünü, adli sürecin ardından üzerine düşeni yapacağını söylemişti.
Ankara-Washington hattındaki gerginlik ve dün başlayan İran ambargosu başta olmak üzere son dönemde yaşanan diplomatik sorunlar, TL’nin dolar ve euro karşısında negatif ayrışmasını körüklüyor.
ABD’nin Türk adalet ve içişleri bakanlarına yönelik aldığı yaptırım kararı sonrası yükselişe geçen döviz kuru, bir kez daha rekor kırdı.
Dün akşam saatleri itibariyle Türk lirası, euro karşısında tarihinin en düşük seviyesine ulaştı. Bir euro, 6,09 TL seviyesine çıktı.
Yeni haftanın ilk işlem gününe 5,14 TL seviyesinde başlayan dolar, 5,27’yi geçti. Bloomberg HT, Türk lirasının hem euro hem dolar karşısında günlük yüzde 3,5’ten fazla değer kaybına uğradığını aktardı.
Bugün Hürriyet gazetesinde yer alan bir haberde, Ankara ve Washington’un iki NATO müttefiki arasındaki sorunları çözmek adına yapıcı diyalog sürecini sürdürme konusunda ön mutabakata vardığını aktarılmış; bir, iki gün içerisinde Türkiye’den bir heyetin ABD’ye giderek görüşmeleri yüz yüze sürdüreceği ifade edilmişti. Ön mutabakat haberinin ardından Türk lirası, dolar karşısında değer kazanmaya başladı.
Ancak Dışişleri Bakanlığı, dün gece doların 5.42 seviyelerine yükseldiği sırada ortaya atılan ‘ABD’yle ön mutabakat sağlandı’ iddiasını doğrulamadı. Dünya gazetesinin haberi göre, Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, bu haberleri teyit etmediklerini belirtti. ABD’den de henüz bir açıklama gelmedi.
Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) dolardaki yükselişlerin önüne geçmek amacıyla dün zorunlu karşılıklara ilişkin değişiklik yaptı. Buna göre, rezerv opsiyonu mekanizması kapsamında döviz imkanı oranı üst sınırını yüzde 45’ten yüzde 40’a düşürdü. Bu değişiklik ile yaklaşık 2.2 milyar dolar bankaların kullanımına geçecek. Karar sonrası dolar/TL paritesinde hafif düşüşler olsa da, bu düşüşler kalıcı olmadı ve kur gece yarısı uluslararası piyasada 5.4223’e kadar yükseldi. ABD ile ön mutabakat sağlandığına ve 2 gün içinde bu ülkeye bir heyetin gideceği haberi ile birlikte kur 5.2586 seviyesine kadar indi. Dolar, bugün saat 08.25 itibarıyla 5.27’den alıcı buldu.
Artışın nedeni ne?
Dolar ve euroda son günlerde yaşanan artışı, Trump yönetiminin İzmir’de ev hapsinde tutulan ABD’li papaz Andrew Brunson’ın serbest bırakılmamasına tepki olarak Türkiye İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’e yönelik aldığı yaptırım kararı tetiklemişti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Cumartesi günü yaptığı açıklamada ABD’nin yaptırım kararına tepki olarak atılacak adımları açıklarken, “Bugün arkadaşlarıma talimatı veriyorum. Amerika’nın adalet ve içişleri bakanlarının Türkiye’deki mal varlıklarını donduracağız, varsa” demişti.
Yaşanan yaptırım krizine ek olarak ABD Ticaret Temsilciliği Cuma akşamı, bazı Türk ürünlerine uyguladığı gümrük vergisiz ihracat hakkını gözden geçirme kararı aldığını duyurmuştu. Bu hamle, ABD’nin çelik ve alüminyuma getirdiği ek vergilere misilleme olarak Türkiye’nin de 1,78 milyar değerindeki Amerikan ürünlerine gümrük tarifesi uygulamaya başlamasının ardından geldi. ABD Ticaret Temsilciliği sözcüsü, Türkiye’nin 1.66 milyar dolarlık ihracatını etkileyebilecek bu kararın, Brunson davasıyla ilgisi olmadığını belirtti.
Evde süzme yoğurt yapmak için öncelikle yoğurt yapmak gerektiği aşikâr. Evde yoğurt yaparken nelere dikkat edilmesi gerektiği hakkında daha önce yazmıştım. Sütü nasıl temin edeceğimiz, nasıl mayalayacağımız ve ne gibi sorunlarla karşılaşacağımızı ele alan yazıyada bir göz atılmasını öneriyorum.
Yoğurt yaptıktan sonra süzme yoğurt ve ekşimik ayran yapma faslına geçebiliriz.
Süzme yoğurt yapmanın esası yoğurdun içindeki suyun bir kısmını uzaklaştırmaya dayanıyor. Suyu uzaklaştırmanın en kolay yöntemi ise suyun geçebileceği ama yoğurt katı maddesinin geçemeyeceği irilikte gözeneklere sahip bir süzgeç, kese ya da bir süzgecin içine serilmiş tülbent gibi bir bez kullanmak.
Süzülme esnasında yoğurttan uzaklaştırdığımız su, vitaminler ve mineraller açısından çok kıymetlidir ve bu nedenle asla heba edilmemelidir. Süzme bezinin ya da süzgecin altına bir kap koyarak bu suyu toplamak gerekir. Bu süzüntü suyunu ekşimik ayran yapımında kullanacağız.
Evde süzme yoğurt yaparken içine temiz bir tülbent serilmiş süzgece aktarılan yoğurt mümkünse süzme süresi boyunca buzdolabında tutulmalı aksi takdirde ekşime meydana gelecektir.
Yoğurt canlı bakteri içerir. Oda sıcaklığında tutulan yoğurtlarda bu bakteriler faaliyete geçecek ve ürettikleri maddelerle yoğurdun tadında ekşimeye yol açacaklardır.
Hangi katılıkta süzme yoğurt isteniliyorsa süzme süresi de o ölçüde uzun tutulur. Yumuşak kıvamlı bir süzme yoğurt için 4-6 saat; katı kıvamlı bir süzme için ise 18-20 saat yeterli olacaktır. Bekleme süresi boyunca yoğurt buzdolabında tutulmalıdır.
Süzülen yoğurt ayrı bir kaba alınır. Süzülen yoğurdun suyu doğrudan içilebilir ama genellikle tadı pek beğenilmez. Ayran ya da ekşimik ayran yaparak tadını yumuşatmak mümkündür.
Ekşimik ayran
Türk Gıda Kodeksi’ne göre ayran; “Yoğurda su katılarak veya kurumaddesi ayarlanan süte yoğurt kültürü ilave edilerek içilebilir kıvamda hazırlanan fermente ürünüdür” şeklinde tanımlanıyor. Bir miktar yoğurda istenilen kıvamı sağlayacak kadar su ilave ederek ve sonra çırparak kolayca ayran yapılabilir. Ekşimik ayran diye ayrı bir ürün yok; benim evde süzme yoğurttan yaptığım ayrana verdiğim isim bu.
Ekşimik ayran yapmak için süzülen yoğurt suyunun üzerine bir miktar süzdüğümüz yoğurttan koyacağız. Bir litre süzüntü suyu için iki veya üç yemek kaşığı yoğurt yeterli. Eğer tansiyon sorunu yoksa bir çay kaşığının üçte biri kadar da tuz konulabilir. Bu karışımı bir mikser ya da mekanik çırpıcı yardımıyla tıpkı ayran çırpar gibi 20-30 saniye çırpmak gerekiyor. Çırpma sonrası elde ettiğimiz ayranı bir cam şişeye koymalıyız. Ancak konulacak şişenin kapağı kolayca çıkmayan, sıkıca kapanan bir kapak olmalı. Piyasada cam şişede satılan pastörize günlük sütler elde ettiğimiz ayranı saklamaya en uygun ambalajlardır.
Şişelere doldurduğumuz ayranı buzdolabında iki gün bekletmek gerekiyor. Yoğurdu süzerken havadan bulaşan mayalar ve yoğurdun süzüntü suyuna geçen bakterilerin gerçekleştirdiği fermantasyon ayranın hafifçe ekşimesini sağlıyor. Daha ekşi bir tat elde etmek isteyenler cam şişedeki ayranı oda sıcaklığında bir saat bıraktıktan sonra buzdolabına koyabilir. Ekşime sürecinde bir miktar gaz oluşumu da gözlenebilir; öyle ki içmek için şişenin kapağını açtığımızda fark edilir bir gaz çıkışı gözlemek bile mümkün. Ekşimik ayran yapımında en kritik nokta cam şişelere koyduğumuz ayranı kapağını açmadan iki gün bekletmektir.
B vitaminleri ve kalsiyum gibi suda çözünür vitaminler açısından çok zengin bu içecek sadece sıcak yaz günlerinde değil kış aylarında da yapılabilir. Biraz iddialı olacak belki ama tadına alışanların normal, bildiğimiz ayrana burun kıvıracağını söyleyebilirim. İçip de beğenmeyene hiç rastlamadım. Her yaştan insan rahatlıkla içebilir. Afiyet olsun.
Türkiye iklim değişikliğinin neden olduğu aşırı sıcakların etkisi altında. 2018 yılının yedi ayındaki verilere göre içerisinde bulunduğumuz yıl, son 47 yılın en sıcak yılı olarak kayıtlara geçti.
Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Meteoroloji Laboratuvarı Başkanı Meteoroloji Mühendisi Adil Tek, “Sıcaklıklar son yıllarda daha da artmaya başladı. Gezegendeki sıcaklık gittikçe artıyor. Önümüzdeki senelerde örneğin İzmir’de, Aydın’da 40- 45 dereceleri görmek mümkün olacak. İstanbul’da yine 39- 40 derecelere yaklaşan sıcaklık değerlerini önümüzdeki yıllar içerisinde görme olasılığı çok yüksek” dedi.
2018 rekora gidiyor
2018 yılında Ocak-Temmuz aylarını içeren 7 aylık ölçümlere göre ortalama sıcaklık 15 derece oldu. Bu da 2018’in son 47 yılın en sıcak yılı olarak geçtiği anlamına geliyor. 2018 yılı içinde en yüksek sıcaklık Temmuz ayında 47.4 derece ile Cizre’de ölçüldü. Daha önce ilk 7 aylık veriler değerlendirildiğinde en sıcak yıl 2010’du. O yıl ilk 7 aylık sıcaklık ortalaması 14.5 derece olarak ölçülmüştü. 2018 yılı ilkbahar mevsimi de son 47 yılın en sıcak ilkbaharı olarak kayıtlara geçti.
Sıcaklıklar 1-1,5 derece arttı, sebebi küresel iklim değişikliği
Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Meteoroloji Laboratuvarı Başkanı Meteoroloji Mühendisi Adil Tek, sıcaklık artışının sebebinin küresel iklim değişikliği olduğunu kaydetti. Küredeki sıcaklıkların artmasıyla birlikte atmosferdeki suyun da buharlaşarak yağışlarla birlikte özellikle sıcaklıkların arttığını söyleyen Tek, “Bunun temel noktalarına gitmeye başlarsak, istenilen refah, artan nüfus büyük enerji taleplerine yol açıyor. Bu enerji talepleri de bizi enerji pazarına yönlendiriyor. Enerji pazarının da yüzde 80’i fosil yakıtlar. Fosil yakıtlar da karbondioksit üretiyor. Karbondioksit önemli bir sera gazı. Atmosferimizde sera etkisi gösteriyor ve sıcaklıkların hızla artmasına sebep oluyor. 100 yılın başından bu yana İstanbul’da sıcaklıklar 1- 1,5 derece arasında arttı” diye konuştu.
Küremiz gittikçe ısınıyor
Tek, 2017 yılının 100 yılın başından bu yana yapılan ölçümlerde 3’üncü en sıcak yıl olduğunu söyledi. 2016 yılının ise 100 yıl içerisindeki en sıcak yıl olduğunu aktaran Adil Tek, 2013-2017 arasındaki 5 yılın da 100 yılın başından bu yana en sıcak geçen yıllar olduğunu kaydetti. Adil Tek, “Sıcaklıklar son yıllarda daha da artmaya başladı. Gezegendeki sıcaklık gittikçe artıyor. Özellikle Avrupa’nın batısında 2,2 buçuk dereceye varan, ortalamaların üzerine çıkan sıcaklık değerleri 2018 için görüldü. Küremiz gittikçe ısınıyor bu da beraberinde meteorolojik karakterli, iklim değişikliğinden kaynaklı afetleri beraberinde getiriyor. Meteorolojik karakterli ve iklim değişikliğine bağlı afetler depremden bile daha ön plana çıkmış vaziyette. Beraberinde getirdiği kuraklık, aşırı seller, kuraklığı beraberinde getirdiği gıda üretimindeki problemler var. Problemi şu an için durdursak bile, atmosfere verdiğimiz sera gazını azaltsak bile durum 200 yıl devam edecek görünüyor. Bizim yapmamız gerekenler; enerji tüketimini minimuma indirmek. Bir de yeşil alanların çoğaltılması” dedi.
“İzmir ve Aydın’da 40-45 dereceyi görmek mümkün olacak”
Adil Tek, “Önümüzdeki senelerde örneğin İzmir’de, Aydın’da 40- 45 dereceleri görmek mümkün olacak. İstanbul’da yine 39- 40 derecelere yakınlaşan sıcaklık değerlerini önümüzdeki yıllar içerisinde görme olasılığı çok yüksek. Bu sene olduğu gibi aşırı yağışlar, geçen sene olduğu gibi o kuvvetli dolular meydana gelecek. Yine hortumları çok daha sık görmeye başlayacağız” diye konuştu.
Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.
Almanya’da “Devletin Truva Atı” adıyla anılan uygulama, resmi güvenlik birimlerinin; kişi, şirket veya kurumların bilgisayar ve akıllı telefonlarına gözetleme yazılımı yüklemesine olanak tanıyor.
Uygulamaya dair yasanın 2017’de Federal Meclis’ten geçmesinin üzerinden yaklaşık bir yıl sonra, bir grup isim yasanın “dijital güvenliği tehlikeye düşürdüğü” gerekçesiyle Federal Anayasa Mahkemesi’ne şikâyette bulunmaya hazırlanıyor.
Almanya’da yaşayan gazeteci Can Dündar, Alman Birinci Televizyonu’nun (ARD) doping uzmanı Hajo Seppelt, Yeşiller Partisi’nin Federal Meclis Grup Başkan Yardımcısı Konstantin von Notz ve Berlinli bir avukatın Anayasa Mahkemesi’ne yapacağı şikâyetin koordinasyonunu ise Özgürlük Hakları Cemiyeti (GFF) adlı kurum üstleniyor.
Yazılı şikâyetin birkaç gün içinde Karlsruhe’deki Federal Anayasa Mahkemesi’ne sunulması planlanıyor. Yasayla ilgili şikâyetin iki ayağının olduğunu belirten GFF Başkanı Ulf Buermeyer, öncelikle uygulamanın tekrar sınırlandırılmasını talep ediyor.
2009’dan bu yana çok kısıtlı bir biçimde terörle mücadele alanında kullanılan uygulamaya, 2017 yılında çıkan yeni yasa ile daha geniş bir çerçeve tanınmış ve iltica başvurularında yolsuzluktan uyuşturucu ticaretine kadar birçok alanda “Devletin Truva Atı”nın devreye girmesine yeşil ışık yakılmıştı.
“Truva Atı”nı kullanan makamlar, güvenlik açıklarını bildirmiyor
Buermeyer, yasayla ilgili şikâyetin diğer ayağının ise, “Truva Atı”nı kullanan yetkili makamların, yazılım veya donanımda tespit ettikleri güvenlik açıklarını üretici firmalara haber vermemesi olduğunu söylüyor. “Truva Atı”nı bir yıldır daha kapsamlı bir şekilde kullanan yetkililerin, bu açıklardan kendileri yararlanabilmek amacıyla üretici firmalara haber vermediğini belirten GFF Başkanı, sadece Federal Kriminal Dairesi’nin değil, aynı zamanda üçüncü şahısların da bu zayıf noktaları kullanabileceği uyarısında bulunuyor.
“Neredeyse can güvenliği de dijital güvenlikten geçiyor”
Almanya’da “Devletin Truva Atı” olarak anılan yasal uygulama nedeniyle Federal Anayasa Mahkemesi’ne gitmeye hazırlanan Özgürüz Eş Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar yaptığı açıklamada, “özelde gazeteciler, genelde de tüm yurttaşlar için dijital güvenliğin günümüzde can güvenliği kadar önem kazandığına” dikkat çekti. “Neredeyse can güvenliği de dijital güvenlikten geçiyor, özellikle de Türkiye türü ülkelerde” diyen Dündar, “Çünkü bu yolla devlet veya kötü niyetliler, senin nasıl bir haber hazırlığı içinde olduğunu, hangi haber kaynaklarıyla temas içinde olduğunu, nasıl bir ekiple bunları yürüttüğünü öğrenebiliyor. O yüzden bizim bunları koruyor olmamız son derece önemli ve de hayati” ifadesini kullandı. Dündar, “Truva Atı”nı kullanan yetkili makamların, yazılım veya donanımda saptadıkları güvenlik açıklarını üretici firmalara haber vermemesi ile ilgili olarak ise, “Eğer burada devlet bir açık saptıyor da buna müdahale etmiyorsa veya bundan bizi haberdar etmiyorsa, bir anlamda bizi korumasız bırakıyor demektir. Ve korumasız bırakması aynı zamanda can güvenliğini tehdit anlamına gelir” dedi. Dündar, casusluk yazılımlarının başka ülkelere ihracatının yol açtığı sorunlara da dikkat çekti ve bu tür yazılımlarla Türkiye’de birçok kişinin insan haklarının ve haberleşme hürriyetinin ihlal edilmesine, mahremiyetine girilmesine imkân tanındığını söyledi.
“Amacım, dijital güvenliğin sağlanmasına yardımcı olmak”
Gazeteci Can Dündar, Federal Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bu şikâyete dâhil olmaktaki temel amacının, “Başta gazetecilerin, ama genelde yurttaşların mahremiyet hakkına saygı ve dijital güvenliğinin sağlanmasına yardımcı olmak ve bunun için yasal düzenlemelerin önünü açmak” olduğunu söyledi.
Federal Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak şikâyeti koordine eden Özgürlük Hakları Cemiyeti Başkanı Buermeyer de şikâyette bulunacak her ismin, yasadaki sorunlu noktalardan muzdarip olduğunu belirtiyor. Dündar’ın sürekli hacker’ların saldırısına uğradığını ifade eden Buermeyer, Rusya’daki sistematik doping olgusunu gün ışığına çıkardığı için Rus yetkililerin tepkisini çeken doping uzmanı Seppelt’in de benzeri saldırılara hedef olduğunu söyledi. Özgürlük Hakları Cemiyeti Başkanı, Alman makamlarının dijital güvenlik konusunda tespit ettikleri açıkları kendilerine saklamalarının, hacker’ların da bu açıklardan yararlanmasına imkân sağladığını ve bu tür saldırılara hedef olan kişileri tehlikeye attığını vurguladı.
The Guardian’da John Harris imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü Cem Sabuncu’nun çevirisi ile paylaşıyoru
***
Dijital tüketimde kullanılan enerji, küresel ısınmaya tüm havacılık endüstrisinden daha fazla negatif etki yapıyor.
Bu uzun ve gittikçe tuhaflaşan yazın sıradan bir günüydü. Paddington istasyonundan bindiğim trenle eve doğru gidiyordum ve vagonun havalandırma sistemi dışarıdaki sıcak havayla ancak boğuşabiliyordu. Trendeki çoğu kişi telefonlarına bakıyordu ve bunların birçoğu 4G bağlantısının bir gelip bir gittiği bu esnada, Dünya Kupası maçını izlemeye çalışıyorlardı. Great Western Railway’in wifi bağlantısı insanı deli edercesine dengesizdi. Kulaklık kullanmayanların telefonlarından çıkan sesler hiç kesilmiyordu. Binlerce kilometre ve birkaç zaman dilimi uzakta, dünyada hesaplama gücünün (computing power) en yoğun bulunduğu yerlerden biri olan Loudoun County, Virginia’da dünyanın her yanından gelen veriler devasa binalara girip çıkarken, bizim trendeki telefonların vızır vızır çalışmasını sağlıyordu.
Birçoğumuz ABD’nin bu küçük ve varlıklı şehriyle her gün iletişim halindeyiz. Loudoun County, Washington DC’ye yakınlık, rekabetçi elektrik fiyatları ve doğal afetlere karşı dayanıklılık gibi birkaç sebepten ötürü 3,000 adet teknoloji şirketinin veri merkezine ev sahipliği yapmaktadır. Devasa devreler, kablolar ve soğutma sistemleri gibi nadiren gördüğümüz bu teknolojik aksam, günlük yaşantımızın merkezinde yer alıyor. Dünyadaki çevrimiçi trafiğin %70’inin Loudoun County’den geçtiği tahmin ediliyor.
İlüstrasyon:Andrzej Krauze
Ancak burada büyük bir sorun var ve bu sorun, Loudoun County’de kullanılan elektriğin ezici çoğunluğunu tedarik eden, Dominion isimli elektrik şirketinden kaynaklanıyor. Greenpeace’in 2017 yılında yayınladığı bir raporuna göre, Dominion şirketinin tedarik ettiği toplam elektriğin sadece %1’i güvenilir yenilenebilir kaynaklardan geliyor, %2’si hidroelektrik santrallerinden, geri kalanı ise kömür, doğal gaz ve nükleer enerji arasında eşit bir biçimde dağılıyor. Dominion, enerji santrallerine kaya gazı taşıması planlanan bir boru hattı projesinin bölgede yarattığı büyük tartışmanın da tam ortasında bulunuyor. Şirket, boru hattının gerekli olduğunu savunurken kentteki veri merkezlerinin elektriğe karşı olan doymak bilmez iştahını neden gösteriyor. Açıkça görüldüğü gibi, bu sunucuları kullanarak izlediğimiz videolar, gönderdiğimiz dijital fotoğraflar ve mesajlaşmalarımız bir bedeli var.
Bütün bunlar, Britanya’lı yazar James Bridle’ın yeni yayınlamış kitabı Yeni Karanlık Çağ(New Dark Age)’da bana tekrardan hatırlatıldı. Kitapta, Japonya’da yapılmış bir çalışmaya atıfta bulunarak, 2030 yılına gelindiğinde ülkedeki dijital hizmetlerin ihtiyaç duyduğu toplam enerji ülkenin mevcut elektrik üretme kapasitesi tarafından karşılanamayacağı belirtiliyor. Yazarın, Amerika’da 2013 yılında, ironik bir şekilde kömür sanayi lobisi tarafından hazırlanan rapordan aktardığına göre herhangi bir tablet veya akıllı telefon üzerinden haftada bir saat kablosuz internet yoluyla video izlemek için ihtiyaç duyulan elektrik ile iki adet yeni nesil ev tipi buzdolabı çalıştırılabiliyor. (Video izlemek için gerekli olan elektriğin çoğu işlemin veri-merkezindeki son sürecinde kullanılıyor.)
İklim değişikliği ve Heathrow havalimanının genişletilmesi gibi büyük yankı uyandıran olaylar sizi endişelendiriyor ise, veri merkezlerinin yakında bütün havacılık sektöründen daha büyük karbon ayak izine sahip olacağını düşünmek iyi olabilir. Ancak Bridle’ın da belirttiği gibi, bu istatistik bile bazı olası büyük sorunlarımızın hakkını vermekten çok uzak. Yazar, çevrimiçi para birimi Bitcoin’in işlemlerinin tükettiği yıllık enerjinin yılda bir milyon transatlantik uçuşun ürettiği karbondioksit miktarına eşdeğer olduğunu belirtiyor. Ve yazar, gelecek ile ilgili epey kaygılı: “Son on yılda gerçekleşen veri saklama ve hesaplama kapasitesindeki artışa karşılık veri merkezlerinde kullanılan enerji her dört yılda iki katına çıktı ve önümüzdeki 10 yıl içerisinde üç kat daha artması bekleniyor.”
Bu değişimler kısmen sözde “her şeyin interneti” denen şey tarafından yönlendiriliyor: sürekli olarak veri gönderen ve alan, TV’lerden, ev güvenlik cihazlarına, aydınlatma sistemlerine ve sayısız ulaşım biçimlerine, gündelik cihazların çoğalması. Sürücüsüz arabalar hayatımıza girdiğinde aynı akışlar büyük ölçüde artacaktır. Aynı zamanda, gelişmekte olan ülkelerde internetin ve onunla bağlantılı teknolojilerin hızlandırılması da bu yüke katkıda bulunacaktır.
Yaklaşık on yıl önce, televizyonlarımızı ve müzik sistemlerimizi kapatarak iklim değişikliğiyle mücadele etmemiz söylendi. Eğer mücadele şimdi daha da acilse, modem ışıklarının sürekli olarak yanıp söndüğü bir dünyaya ve sahip olduğumuz tüm cihazların uzak mega bilgisayarlarla sürekli, enerji yoğun bir iletişimde olması bu duruma nasıl uyuyor?
Ama bazı iyi haberler de var. Silikon Vadisi, diğer etik çarpıtmaları ne olursa olsun, çevresel bir bilince sahip. Facebook, faaliyetlerine er ya da geç “% 100 temiz ve yenilenebilir enerji” kullanarak devam edeceğine dair söz verdi. Google bu hedefe zaten ulaştığını söylüyor. Apple da öyle. Bununla birlikte, verimlilik artışlarını hesaba katsanız bile, bu iddiaların çoğunun altında, elektriğe olan devasa ve sürekli talepten dolayı, söz konusu şirketlerin kaçınılmaz olarak fosil yakıtlar tarafından üretilen enerjiyi kullanması ve daha sonra sorgulanabilecek olan karbon dengeleme (carbon offsetting) uygulamaları kullanarak durumu telafi etmeye çalıştıkları gerçeği ortada.
Büyük teknoloji şirketlerinin büyük bir endişesi var: Amazon’un sürekli genişleyen bulut bilgi işlem (cloud computing) kanadı olan Amazon İnternet Servisleri’nin (Amazon Web Services/AWS), “bilgisayar gücü, veri tabanı depolama ve diğer bilişim (IT) kaynaklarının talep üzerine teslimatını” sunması ve Netflix‘in arkasındaki hesaplama gücünün de çoğunu tedarik ediyor olması. Bu durum, veri merkezlerinin amansız genişlemesinin merkezinde yer alıyor. Yeşil kampanyacılar, AWS’nin elektrik tüketiminin ve karbon ayak izinin ayrıntılarının gizli tutulduğu gerçeğini de dile getiriyorlar. Amazon’un kurumsal websitesinde, şirketin yenilenebilir enerji kullanımını gösteren veriler 2016 yılında aniden duruyor.
Üstelik, her ne kadar güçlü olsalar da, en bilinçli ABD devleri bile küresel sanayinin sadece bir parçasını yönetiyor. Greenpeace raporundan alıntı yapmak gerekirse: “Baidu, Tencent ve Alibaba gibi Çin’deki gelişmekte olan İnternet devleri arasında enerji performansını paylaşma konusundaki sessizlik hala devam ediyor. Ne kamu ne de müşteriler, bu şirketlerin elektrik kullanımı ve karbondioksit hedefleri hakkındaki bilgilere erişebiliyorlar.” Bazı teknoloji devleri tarafından yapılan iyi hizmetlerinden ve tüm iletişim teknolojisi sanayisinin 2040 yılına kadar küresel karbon salımının % 14’ünden tek başına sorumlu olacağına dair tahminleri ciddiye alıp almadığınızdan bağımsız olarak iç açıcı olmayan şu gerçek karşımızda duruyor: dünyadaki veri merkezlerinde kullanılan elektriğin büyük bir kısmı yenilenemeyen kaynaklardan tedarik ediliyor ve bu merkezin sayıları hızla artmasıyla birlikte bu durumun değişeceğinin hiçbir garantisi yok.
Endüstrinin saçaklarında, her şeyin İnternet üzerinden yayınlanması (stream) beklemenin bir hak olduğunu düşünen birçoğumuzun beğenmeyeceği bir geleceğe doğru gittiğimizin sinyalini veren bir takım konuşmalar kulağımıza gelmeye başladı. Sonunda, insanların siyah-beyaz görüntü göndermeleri ya da üstüste aşırı derecede İnternet üzerinden video izlenmesine engel olma konusunda ısrar ederek İnternet kullanımının kayıt altına alınmasını konuşuluyor. Öyle görünüyor ki, onların temel noktası, cebinizdeki akıllı telefonun aniden ısınmaya başladığı zamanlarla paralellik gösteriyor. Bu ısınan gezegenimiz için bir metafor ve en iyi niyetli şirketlerin bile, sundukları sözde sınırsız dijital hizmetin kelimenin tam anlamıyla sürdürülemez olduğunu henüz fark edemeyebilir.
Enerji sektörünün karbonsuzlaşmasına katkıda bulunmak amacıyla kurulan SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi, “Türkiye’nin Elektrik Sektöründe Yenilenebilir Kaynakların Artan Payı” adlı bir rapor yayımladı.
Yenilenebilir enerjinin şebekeye entegrasyonuna dair sorulara yanıt verilen raporda Türkiye’nin elektrik iletim hatlarının 2026’da günümüze oranla 6 kat daha fazla (60GW-gigavat) rüzgar ve güneş enerjisi kurulu gücünü kaldırabilecek güçte olabileceğini ortaya koyuyor.
Bu Türkiye’de üretilen elektriğin yüzde 30’dan fazlasının güneş ve rüzgardan gelmesi anlamına geliyor.
“Yenilenebilir enerji toplam tüketimin yüzde 53’ünü karşılayabilecek düzeye geliyor”
Çalışma, Türkiye’nin elektrik iletim hatlarını TEİAŞ’ın ‘10 Yıllık Yatırım Planı’ ışığında inceledi ve Türkiye’nin rüzgar ve güneş enerjisi potansiyelini değerlendirerek farklı senaryolar ortaya koydu.
Analize göre, sisteme esneklik sağlayan yeni teknolojilerin kullanımı, daha efektif şebeke yönetimi ve planlaması ve kabul edilebilir bir ek yatırımla sekiz yıl sonra, Türkiye elektrik şebekesinin günümüze nazaran 6 kat güneş ve rüzgar enerjisi kaldırması mümkün. Böylece güneş ve rüzgârdan üretilecek elektrik, toplam tüketimin yüzde 31’ini; diğer yenilenebilir enerji kaynaklarının da hesaba katılmasıyla, yenilenebilir enerji toplam tüketimin yüzde 53’ünü karşılayabilecek düzeye geliyor.
Dr. Değer Saygın ve Selahattin Hakman
Güneş ve rüzgâr kapasitemizi altı kat artırabileceğiz
SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi’nin Direktörü Dr. Değer Saygın, raporun bulgularının Türkiye elektrik sektöründe önemli bir boşluğu doldurduğunu belirtti ve şöyle konuştu:
“Çalışmanın sonuçları heyecan verici; Türkiye, hızla büyüyen ekonomisi ve giderek rekabete açılan enerji piyasası ile sekiz yıl sonra toplam elektrik tüketiminin yüzde 50’sini başta güneş ve rüzgar olmak üzere yenilenebilir enerjiden karşılamayı konuşabilecek potansiyelde. Bu çalışma, batarya sistemlerinin kullanımı, talep taraflı katılım sağlanması, sistem odaklı yaklaşım gibi şebeke yönetiminde yapılacak planlamalar ve cüzi bir ek maliyetle, elektrik altyapısında büyük bir değişikliğe gitmeden, güneş ve rüzgâr kapasitemizi altı kat artırabileceğimizi ortaya koyuyor”
SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi Yönlendirme Komitesi Başkanı Selahattin Hakman ise, “Türkiye, son yıllarda Avrupa’nın en hızlı büyüyen rüzgâr ve güneş piyasalarından biri haline geldi. Ülkemiz, enerji dönüşümü için çözümler sunan sanayisi, esnek ve yeni iş modellerine açık yatırımcıları ve yaratıcı girişimcileri ile küresel ölçekte öncü rol oynayabilecek güçte. Enerji verimliliğini ve yenilenebilir kaynakları merkeze koyan bir anlayış oluşturmayı hedefleyen SHURA’nın bu çalışması, ülkemizin yenilenebilir enerjideki dönüştürücü gücünü çok iyi yansıtıyor. Çalışma, sistem operatörü, kamu kurumları, enerji planlayıcıları ve yatırımcılar nezdinde çığır açacak bir bulgu sunuyor ve Türkiye’nin enerji sisteminde büyük ölçekli bir dönüşüme ışık tutabilir” dedi.
Rapor, TEİAŞ’ın 10 yıllık planlarında öngördüğü 386 milyon euro yatırımın 430 milyon euro’ya çıkması gerektiğini gösteriyor. Bu 44 milyon euro’luk fark, Türkiye’nin 2017’de yaptığı toplam enerji yatırımının sadece binde dördüne denk geliyor.
İklim değişikliğinin vurduğu Rize’de, 2 Ağustos’ta, aşırı yağışların etkisiyle oluşan sel ve heyelanda, ev, işyeri ve fabrikaların zemin ve bodrum katlarını su basmış, iş makinesi ve araçlar sele kapılmış ulaşım ve enerji nakil hatlarında hasar oluşmuş, tarım arazileri zarar görmüştü.
Selin ardından ortaya çıkan görüntü ise doğaya yapılan zararı tekrardan tartışılır hale getirdi.
“Hep kabahatler bizim. Yağmurun bir kabahati yok”
Yiğitler köyünde oturan İdris Kabil yaptığı açıklamada, dere yataklarının kenarlarına bıraktıkları ağaç kütükleri ve diğer malzemelerin taşan dere ile birlikte sürüklendiğini belirerek, “Taşan derenin önü malzemelerle tıkanıyor, su yollara ve bize zarar veriyor. Dedelerimizden kalma arazilerde su kanalları vardı. Bu kanalları kendi menfaatimiz için kapattık. Ne yaptık, fasulye, lahana diktik. Hep kabahatler bizim. Yağmurun bir kabahati yok” dedi.
Rize Valisi: Yüzyıllar boyunca arazinin alıştığı düzen değiştirilmiş
Rize Valisi Erdoğan Bektaş ise, “Problemler, bizim henüz çeşitli nedenlerle çözemediğimiz noktalarda oldu. Bu sebepler içerisinde hukuki ve fiili itilaflar var. Vatandaş dirençleri var. Salarha Vadisi’nde hiç hak etmediğimiz bir tablo ile karşılaştık. İşi araştırınca bakıyorsunuz ki; yapmak istemişiz, yapamamışız. Çeşitli sebeplerden dolayı işler yaptırılmamış. Bunları yapmamız lazım. Sırayı getiremediğimiz işlerden oluşan sıkıntılar oldu. Ana dere yataklarında gerekli yatırımların yapıldığını söyleyebiliriz. Peki afet nasıl oluşuyor? Bizim ana derelere ulaşan yan derecikler, hatta akıntıcıklar var. Yamaçlarda yağan yağmurun derelere ulaşması gerekiyor. Yüzyıllar boyunca arazinin alıştığı düzen değiştirilmiş. Bunu bazen biz, bazen vatandaş değiştiriyor. Yağmur sularının biriktiği dereciklerin ana dereye ulaşmasının önüne engeller konmuş. Bu engel bir bina, yol, köprü, menfez ya da tarla oluyor. Arkasından su kendi mecrasıyla ana yatağa ulaşamayınca birikiyor ve diğer taraftan patlıyor ve afet oluşuyor” dedi.
“Bir bilene sormak, mühendisten bilgi almak gerekiyor”
Vali Bektaş, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:
“Kamu, yüksek kodlara doğru dere ıslah çalışmalarını yapmak zorunda. İtilaflı yerleri çözmek zorundayız. Vatandaşlara da düşen görevler var. Yeryüzünün şekli ile oynamadan bir bilene sormak, mühendisten bilgi almak gerekiyor. Suyun yönü değiştiriliyor. Ufacık dereciğin yönü değişince, yağmurda yamaçlardan çağlayan fışkırıyor. Bunlar nereden geliyor, şaşırıyorsunuz. Bunlar, araziye bilinçsiz müdahalelerle oluşuyor. Vatandaşa düşen arazideki doğal su yollarına müdahale etmemektir. Eski aktığı gibi akmasını sağlamak ve önüne engel koymamaktır. Tıkalı menfez varsa vatandaş açacak, açamıyorsa ilgili kuruma haber verecek. Bu iletişimi sağlayarak altyapımızı biraz daha iyi şartlara getirmeliyiz. Salgın şekilde bina, yol yapma ve doğaya müdahale etme hastalığımız var. Bunu biraz sınırlı tutabilirsek, bu coğrafya çok güzel bir coğrafya. Bu coğrafya, insanlarına mutluluk ve huzur verir. Değil bizim insanımıza, dışarıdan gelen turistlerimize huzur verir. Biz burada huzur bulamıyoruz. Bunun üzerine kafa yormalıyız.”
Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.